Ekran
bağımlılığı, çocuk ve gençlerin duygularını hızla yok ediyor. Peki, bu nasıl
oluyor?
Uzun
süre ekrana bakan kişi, giderek yaşamın gerçeklerinden kopuyor. Yaşamın karşıtlıklar
üstüne kurulu gerçekçiliğini unutuyor bu yolla. Sorun çözme yeteneğini de
yitiriyor ekranın soyut, göz boyayıcı, aldatıcı ortamında. Yaşam; olumlusu
olumsuzu, iyisi kötüsü, yalanı gerçeği, eğrisi doğrusu, inişi yokuşu, acısı
tatlısı, mutluluğu üzüntüsü, ilgisi ilgisizliği, varlığı yokluğuyla bir bütün. Sanal
bağımlılığı olan kişi, yaşamın bu gerçeklerini ne yazık ki göremiyor. Çünkü onun
yaşamını belirleyen, dünyanın gerçeklerden uzak, başkalarınca kurgulanmış sanal
bir yaşam. Aslında buna yaşam demek de pek uygun değil. Çünkü yaşam sanal
değil, dinamik ve gerçektir.
Yaşamın
içindeki kişinin duygu ve düşünceleri vardır. Kişiyi yönlendiren onun duygu ve
düşünceleri. Duygu ve düşüncesi olmayan biri, et ve kemik yığınından başka bir şey
değil. Herkesin birbirinden ayrı düşünce ve duygularının olması, insan olmanın
varsıllığı, güzelliği, öngörülmezliği, çekiciliğidir. Bir toplumun içinde yaşayan
insanlar, tanıştıkları günden başlayarak birbirlerini keşfederler. Her geçen
gün yeni keşifler olur. Bu da insanların birbirlerini sevmesini, saymasını,
güvenmesini, insanca ilişkiler kurmasını sağlar. İnsanca ilişkiyi oluşturan da
duygu ve düşünce. Duygular, düşünceler kişiyi; başkalarıyla ilişkilerinin nasıl
olacağı konusunda yönlendirir.
Ekrana
odaklanan kişi, yaşamın gerçeklerini giderek göremez. Bu da onun zaman içinde
gerçekçilikten uzaklaşmasına neden olur. Gerçekçilikten uzak bir yaşam; tatsız
tuzsuz, lezzetsiz ve renksizdir. Zaten “yaşam” diyoruz. Neden mi? Çünkü yaşam
dediğimiz şey, somut bir gerçeklik, sanal değil. Yaşam, yaşamakla ilgili, y7ani
canlılığın smgesi… Sanal dünyada bir yaşam yok, olan biten yalnızca bir göz
aldatmacası, bir beyin yanılsaması.
Ekran
bağımlısı kişinin tüm ilişkileri, tükenmeye yönelik… Çünkü sanal dünyada asıl
olan tüketim… Ekran, “Kullan, at” mantığıyla işlemekte. Bu da burada izlenenlerin
kolayca değersizleştirilmelerine neden olmakta. Değersizlik, salgın bir
sayrılık gibi… Önce kişiyi sarıp sarmalayıp tutsaklaştırmakta. Sonrasında bu
salgın, kişinin çevresine yayılıyor hızla.
Ekran
bağımlılığının en hızlı tükettiği şey ise sevi(aşk)… Ekranların yaşamlarını
biçimlendirdiği, duygu ve düşüncelerini yönlendirdiği gençler karşı cinse
seviyle bağlanmıyorlar. Erkek olsun kız olsun karşı cinsle günlük, kısa süreli
ilişkilerden yana. Şıpsevdiler. Sorsan, karşı cinsten olan arkadaşına derin bir
sevi duyduğunu söyler. Ancak bu sevi, yaz yağmuru gibi kısa sürede yağıp
geçiyor. Bu yaz yağmuru gibi sevilerde en az olan şey, iletişim… Zaten günlük yaşamda
bir araya geldiklerinde birbirleriyle değil, ekranlarla konuşuyorlar. En çok
yaptıkları iş, bir yeiçe gitmek... Orada birbirlerinin gözlerine bile
bakmıyorlar, konuşmuyorlar neredeyse. Ekranlardan fırsat bulduklarında
sevişiyorlar. Sevişmenin dışında sosyal bir ilişkileri yok gibi. Böyle olunca birbirlerinden
kısa sürede bıkıyorlar. Çünkü ilişkiyi besleyecek, seviyi kökleştirecek ne bir
duygu ne de düşünsel kök var.
Bağımlı
kişinin tek sevisi var, o da ekran. Ekranın dışında bağlılık duyacağı bir şey
yok gibi. Bu nedenle karşı cinsle ilişki, pamuk ipliğine bağlı. Niye mi?
Neredeyse
tüm televizyonlarda (Birkaç televizyon kanalı bunun dışında.) yıllardır magazin
izlenceleri yapılır. Topluma daha çok örnek olabilecek sanatçılar, varsıl
kişiler, sporcuların ne yaptıkları, kimi zaman özel yaşamları, ağırlıklı olarak
da sevileri anlatılır. Bu izlencelerde en çok işittiğimiz ise “… yeni bir aşka yelken açtı.” tümcesidir. Aslında
her şey bu tümcede saklı. Bu tümceyle “aşk” sözcüğündeki tılsım ortadan kaldırılıyor.
Bunun gelgeç bir şey olduğu vurgulanıyor.
Bu algı, topluma yerleştiriliyor. Böylece toplum, geçici ilişkilere
yönlendiriliyor. Ne yazık ki yaşamını ekranlara göre düzenleyen kişiler,
kendisine dayatılanı kolayca kabulleniyor. Demek ki, sevi böyle gelip geçici
bir şey, diye düşünüyor.
Ünlüler
dünyasında kadın ve erkek arasındaki ilişkilerin çoğu bir çıkar üstüne kurulmakta.
Bu tür ilişkileri “aşk” olarak adlandırmak, aşka en büyük ihanet... Aşkta çıkar
olmaz; yürek, bağlılık, güven, derin sevgi, sonsuz saygı olur. Ekranlar,
dilimizin derin anlamını yok ediyor. Sözcüklerimizin anlatmak istediğini,
içeriklerini değersizleştiriyor. Yine dilimizin insancıl yönünü, hiçe sayıyor. Böylece
anadilimiz varsıllığını yitirip kısırlaşıyor.
Üzülerek
söyleyeyim ki, ekranlar kişileri çoklu ilişkiye (çok eşliliğe) yönlendirmekte.
Bu da toplumumuzun temelini oluşturan aile kurumunu yok ediyor. Çok eşlilik,
aile kurumunu ortadan kaldırır. Ayrıca genetik karmaşaya neden olur bu durum.
Bu da sağlıksız kuşakların doğup büyümesine yol açar.
Bir
toplumda her şeyin kolayca tüketilmesi alışkanlık durumuna gelmesi, kişileri mutsuzluk
batağına sürükler. Duygular da günlük yaşamdaki gereksinmelerimiz de
dostluklarımız da kolayca tüketilmemeli. Tüketim alışkanlığı büyük bir
savurganlık. Şimdi diyeceksiniz ki duyguların savurganlığı olur mu? Hiç olmaz
mı? Her şeyin savurganlığı olur. Bu nedenle kişi, elindeki soyut ve somut
varlıkların değerini bilmeli. Bu konuda tutumlu olmalı. Hele sevi konusunda
değerbilirlikten vazgeçmemeli. Dünyada en zor bulunan şey, insan ve onun
sevgisini hak etmek değil mi?
Ekran
bağımlılığı, bireyselliği her yönden kutsamakta. Böyle olunca başka kişilerle
yaşamı paylaşma kültürü, alışkanlığı, gereksinimi giderek yok oluyor. Çünkü bireysel
yaşamın merkezinde bağımlı kişi var. Onun toplumsal gereksinimi(!) ise sanal ortamın düşsel kişileri, oyunları,
kendince renkli saydığı ortam olmakta. Bu durum, bağımlının gerçek yaşamda
insanlarla uyumlu ilişki kurmasını güçleştiriyor. Toplumsal yaşamdan kopan
bağımlı; zamanla insanlarla ne konuşacağını, neleri paylaşacağını, kendi
dışındaki bireylerle sosyal ilişkilerinin düzeyini, onlarla sevgi, saygı ve
güvene dayalı bir sosyalleşmenin kurallarını anlayamıyor. Anlasa da bunları
nasıl uygulayacağını bilmiyor. Çünkü bağımlı kişinin temel sorunu, karşılaştığı
asıl güçlüğü gerçek yaşamın kurallarına, insan ilişkilerine yabancılaşmasıdır. Bu
yabancılaşma, onu giderek toplumdan uzaklaştırmakta.
Bireyselliğin
kutsandığı bir düzende genç kızlar ve erkeler arasında seviden söz edilebilir
mi? Sevi, iki kişilik olduğuna göre burada bencil davranmanın, bireysel
düşünmenin yeri olmaz.
Ekran
bağımlılığı, yaz sıcağında okyanusun ortasına düşen birinin boğulmamak için yaşamda
kalma çabasına benzer. Boğulmakta olan kişi, suda çırpınırken susuzluğunu
gidermek için denizin tuzlu suyunu yutar elinde olmayarak. Tuzlu su içen kişi,
kısa zamanda çok daha fazla susar tuz nedeniyle. Susadıkça daha çok deniz suyu içer.
Bu döngü sürdükçe kişi, çok fazla deniz suyu içerek kendi kendinin boğulmasına neden
olur. Kurtuluşunu kendi eliyle yok eder.
Ekran
bağımlısı kişilerin çoğu; kurtuluşu, yine sanal ortamda arar. Oysa onu
gerçekçilikten, toplumsal yaşamdan, doğadan koparan bağımlılık. Çözüm ekranda
değil, gerçek yaşamın içinde. Bağımlı kişiyi, bu büyük ve insanı yok eden sorundan
kurtaracak olan uzman sağaltımcılara başvurmaktır. Çocuklarımızı, gençlerimizi
ekran bağımlılığından kurtarmak için toplumsal bir seferberlik başlatılmalı.
İlgili devlet kurumları bu konuda sorumluluk almalı.
Adil
Hacıömeroğlu
15
Ocak 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder