Ara
sıra hastanelere gidiyorum. Hangisine gittiysem iğne atılsa yere düşmeyecek. Hastanelerin
hangi bölümüne gidersen git, hepsi kalabalık… Her yerde bekleşen insanlar var.
Bekleşenlerin çoğunun çocuk ve genç olması ilgimi çekmekte. Tamam, hastalığın
yaşı yok! Ne zaman kimin kapısını çalacağı belli olmaz. Hastalık da sağlık da
insanlar için.
Hastanelerde
gençlerin çokluğunun ilgimi çektiğini söylemiştim. Şeker hastaları çok… Mide
rahatsızlığı olanlar ilgi çekiyor. Psikologlara,
psikiyatristlere gidenler oldukça fazla… Kardiyolojik rahatsızlıkları olanlara
rastladım çokça. Çocukların ve gençlerin oldukça şişman olmaları da bir başka
gözlemim. Bu hastalıkların çoğu yanlış beslenmeden… Ancak bu hastalıkların bu
denli çok görülmesinin nedenleri arasında içinde yaşadığımız sosyolojik ve
psikolojik koşulların önemli payı var.
Son
yıllarda aileler, hızla dağılmakta. Bireyci davranmak, ailelerin dağılmasında
en büyük etkenlerden biri. Ne yazık ki birçok ailenin üyeleri “biz” yerine “ben”
diyor. Anne, baba ve çocuklar “biz” olamadıkları için içinden çıkılmaz büyük
sorunların içine gömülmekteler. Sürekli “ben” diyenler; “biz” olmak için
çabalamak yerine, daha yüksek sesle ve daha kalın çizgilerle “ben” demekteler. Bu
da yuvaların dağılmasını hızlandırmakta.
Ailelerin
dağılması, toplumsal çözülmeyi de hızlandırıyor. Toplumsal çözülmenin en önemli
nedenlerinden biri de ekran bağımlılığının yaygınlaşmasıyla insan ilişkilerinin
zayıflaması. İnsanlar bir araya gelip eskisi gibi söyleşmiyorlar. Sorunlarını,
yakınlarıyla konuşmuyorlar. Konuşmayınca da çözüm bulunamıyor sorunlara.
Kolayca çözülebilecek bir sorun, büyüyor göz göre göre. Bu nedenle birçok çocuk
ve genç, psikolog ve psikiyatristlere gitmek zorunda kalıyor.
Ruhsal
rahatsızlıkların bazılarının bedensel hastalıklara neden olduğu bilinmekte. Birçok
hastalığın psikolojik nedenlerle ortaya çıktığı bir sağlık gerçeği. Oysa bu hastalıkları
iyileştirecek en önemli ilaç, yine insan… İnsansızlık, bireyi de toplumu da
hasta etmekte. Bir dost insanın, bir sıcak yüreğin, bir çift tatlı sözün, içten
bir gülüşün, yürekten bir dokunuşun iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı?
İçten
bir insan sesi, en büyük sağaltım kaynağı… Kişiye gösterilecek candan bir
yakınlığın iyileştirme gücü yadsınamaz. Dostluk dolu bir ortamda bulunmanın
iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı yeryüzünde?
İnsanın
derdi, insanla derman bulur. Dermansız dert, ancak insan yüreğinin olmadığı bir
toplumsal düzende vardır. Sosyal bir varlık olan insanın toplumdan soyutlanması
düşünülemez. Bu nedenle ekranlarla değil, insanlarla dost olmalı. Çoğu
hastalığımızda ilacımız olacak insanlardan uzaklaşmak niye?
Adil
Hacıömeroğlu
8
Şubat 2026
Sayın Adil Hacıömeroğlu,
YanıtlaSilKaleme aldığınız İnsanın İlacı İnsan başlıklı metniniz, modern toplumun en derin yaralarından birine, bir sosyoloğun titizliği ve bir filozofun sezgisiyle parmak basıyor. Hastane koridorlarında gözlemlediğiniz o kalabalık, aslında sadece bedensel bir düşkünlüğün değil, geç modernitenin insan ruhunda açtığı ontolojik boşluğun somut bir tezahürüdür. Sizin de isabetle vurguladığınız üzere, çocukların ve gençlerin bu denli yoğun bir sağlık kriziyle karşı karşıya kalması, toplumsal dokunun temel taşı olan ailenin ve cemaat ruhunun çözülüşüyle doğrudan ilintilidir. Émile Durkheim’ın Anomi olarak kavramsallaştırdığı o kuralsızlık ve bağsızlık durumu, bugün ekranların soğuk ışığında ben merkezli bir yalnızlığa dönüşmüş durumda. İnsan, Aristoteles’ten bu yana Zoon Politikon (sosyal canlı) olarak tanımlansa da, günümüzün narsistik kültürü bireyi kendi içine hapsederek onu birer sağlık tüketicisine indirgiyor.
Sizin biz olamama hali üzerine kurduğunuz eleştiri, aslında toplumsal sermayenin ve güven duygusunun yitimi üzerine felsefi bir feryattır. Bireyin atomize olduğu, sıcak insan temasının yerini dijital simülasyonların aldığı bir düzende, bedenin hastalanması kaçınılmaz bir sonuçtur. Jean Baudrillard’ın işaret ettiği o sahte gerçeklik evreninde, insanlar bir araya gelip söyleşmekten mahrum kaldıkça, içsel huzursuzluklarını psikosomatik rahatsızlıklar ve fiziksel deformasyonlarla dışa vuruyorlar. Martin Buber’in Ben ve Sen diyaloğunda bahsettiği o sahici karşılaşma gerçekleşmedikçe, tıp bilimi sadece semptomları dindirecek, fakat insansızlık virüsünü yok edemeyecektir.
İnsanın derdi, insanla derman bulur sözünüz, Emmanuel Levinas’ın ötekinin sorumluluğunu alma felsefesiyle muazzam bir uyum içindedir. Bir başkasının yüzüne bakmak, bir dostun elini tutmak ve o kolektif iyileşme gücünü hissetmek, hiçbir laboratuvarda sentezlenemeyecek kadar kadim bir şifadır. Modernitenin bizi ittiği o yalnızlık kuyusundan çıkış bileti, teknik rasyonalitede değil, kaybettiğimiz o vicdani ve samimi toplumsallıktadır. Kaleminize ve yüreğinize sağlık; bu farkındalık dolu yazınız, toplumun ruhsal rehabilitasyonu adına çok kıymetli bir çağrıdır.
Sîyâmettin Şentürk
Toplumsal yalnızlaşma ve insan ilişkilerinin sağlık üzerindeki etkisine dair içten,sıcak keyifle okunabilir bir yazı yazmış Adil Hacıömeroğlu.Yaziya hastanelerin kalabalıklarına serzenişte bulunarak giriyor Adil hoca.Aslında buradaki ironi rahatsızlıkların önemli bir kısmı insanlarla sosyalleşmekten uzak insanların hatta çocuk ve gençlerin günümüz dünyası ile özdeş hastalıkları.Günümüzün hızla dijitalleşen ve bireyselleşen dünyasında çocuk,gençler, yetişkinler dostluklar kurmak yerine ekran ile dostluk kuruyor ve sanal bir dünyada hareketsizligin yarattığı psikolojik, fiziksel rahatsızlıklarla boğuşuyor.Sonra ver elini hastanelerde sağlık arama telaşı.Peji çözüm ne? Yaşam biçimlerini değiştirmek zorundayız.İnsanın ilacı insandır anlayışı ile sıcak dostluklar kurabilmeliyiz.Evde aynı masada ekrana bakarak değil sohbetler ederek aile bireyleri yemeklerini yemeli.Bir dostun sesi veya samimi bir gülüş,sinir sistemini yatıştıran ve bağışıklığı güçlendiren en doğal antidepresandır unutmayalım bunu.Günümüzün mekanikleşen dünyasında, insani dokunuşun mucizevi gücü inanın bir çok hastalıklara yakalanmadan sağlıklı kalmamıza olanak tanır.
YanıtlaSilDeğerli Adil Öğretmenim,
YanıtlaSilÇağımızın en sessiz yarası,kalabalıklar içindeki yalnızlıktır. Aile bağlarının gevşemesi, bireyciliğin kutsanması ve ilişkilerin ekranlara sıkışması; insanı hem ruhen hem bedenen yormaktadır. Teknoloji hayatı kolaylaştırırken, yüz yüze temasın yerini aldığında insani bağları zayıflatmakta; iletişimi çoğaltırken yakınlığı tüketebilmektedir. Oysa insan, fıtratı gereği sosyal bir varlıktır. Yalnızlık yalnızca bireysel bir hâl değil, toplumsal bir yaradır.
Birbirini dinlemek, göz göze konuşmak, duygudaşlık göstermek ve içten bir tebessümü paylaşmak; bir incelik değil, toplumsal sağaltımın kendisidir.“Ben”in dar sınırlarını aşarak “biz” bilincini inşa etmek, dayanışma ve insani bağlarla toplumu yeniden diriltmektir.
İnsanın dermanı yine insandadır.
Çünkü insan, insanın ağusunu alır; derdine deva olur.
Toplum bir kalabalık değil; acıyı paylaşarak hafifleten yüreklerin örgüsüdür. Sesle iyileşir, sohbetle güçlenir, gönül bağıyla ayakta kalırız. İçimizde biriken zehir, paylaşıldıkça merheme dönüşür.
Bağ kurmak bir tercih değil, varoluşun özüdür. Ve bazen içten bir “yanındayım” sözü, bütün yalnızlıklara karşı en güçlü cevaptır.
İnsanı insana yeniden hatırlatan bilgelikle dolu hikmetli bakış için kaleminizi yürekten kutlarım .👏👏✨📚🌺
Esen kalınız .🙏🏻
İnsan insana deva olmalı dert değil. İnsan insana derman olmalı yük değil..
YanıtlaSilAdil öğretmenim; her satırını haklılığınızı hissederek okudum. Sosyal yaşam insanların birbirleri ve doğa ile kucaklaşması şeklinde iken; günümüzde maalesef teknoloji aletleri bunun önüne geçti. Kalabalıklar yerini yalnızlıklara teslim etti. İletişim yok, sohbet yok, paylaşım yok.. İnsanların ruhsal sıkıntıları günden güne artmakta.
Oysa yakınlık ve temas insan için en etkili hazinedir..
Kiminin vakti yok, kimi alışmış yalnızlığa.
İnsanlığın akıbeti hiç umut verici görünmüyor bana
Kaleminizi kutlar; sağlıklı, güzel günler dilerim
Siyamettin Bey döktürmüş, üzerine yazacak bir şey kalmadı. Ama ben yine de güven konusunun altını çizeceğim. Toplumsal barış, ortak yaşam kültürü sadece güven üzerine oturursa sağlıklı olabiliyor. Acaba medya ve sosyal medyaya, yani ilüzyona gerçeğin kendisinden daha mı çok güveniyoruz artık!?
YanıtlaSilEvet Saygıdeğer Hocam, benimde gençlerin olması dikkatimi çekti. Hazır besin, içeriksiz ürünler ve özellikle kentlerde hızlı yaşam koşulları ne yazık ki çocuklarımızı ve gençlerimizi olmaması gereken yaşta olmaması gereken hastalıklar ile tanıştırıyor. Psikolojik ve psikiyatrik olanlar ise neredeyse yüzde doksan. Hamdolsun, Yeni Türkiye!
YanıtlaSil