Dün
Bakırköy’deydim. Yıllarca yaşadığım bu ilçemize gittiğimde fırsat buldukça
uğradığım dostlarım var. Bu kişilerden biri de kentin merkezinde aşevi işleten
Nazmi Çakar... Bazı kişilerle önceden belirlenmiş buluşumlarım vardı. Önce
onlara yetiştim.
Görüşmelerim
bitince Nazmi’ye uğradım. Onunla yerdeşiz. Rize’nin Pazar ilçesinin Kesikköprü
köyünde doğup büyümüş. Doğup büyüdüğü topraklardan kopmamış Fırsat buldukça
köyüne gidip çocukluğunun, gençliğinin havasını solur, anılarını canlandırır.
Bundan da anlaşılacağı üzere köklerinden, toprağından kopmaz. Bu da ona halktan,
köklerinden kopmadığından çoğu zaman bilgece düşünme olanağı sağlar.
Zaman
ikindiyi geçmişti çoktan, güneş boynunu bükmüş, akşam olmak üzereydi. Sayın
Çakar’ın aşevine uğradım. Burası, birbirinden lezzetli yemeklerin olduğu küçük
bir aile işletmesi. Aşevinin aşçısı eşi Nazire Hanım, diğer çalışanı ise
akrabası Yılmaz Bul. Hepsini yıllardır tanırım. Beni gördüklerinde memleketlerinden
bir yakınları gelmiş gibi sevindiler her zaman olduğu gibi. Elbirliğiyle aşevini
toparlıyorlardı. Kimi sandalye ve masaları düzenliyor, kimi ise temizlik
yapıyordu. Beni gördüklerinde hoşbeş yapmak için bir süre işlerine ara
verdiler. Hal hatır sordular bana. Ben de onların halini hatırını sordum.
Hoş
beşten sonra Nazmi ile oturduk. Diğerleri işlerinin başına döndüler. Ülkemizin
sorunlarından konuştuk uzun uzun. Aşevinin önünden yüzlerce kişi geçiyor. Çoğu
genç… Gençlerin yanlış ve sağlıksız beslendiğinden konuştuk bir süre. Unlu,
şekerli ve hormonlu yiyeceklerin zararlarından söz ettik. Ona: Sizin aşevinin
yemeklerini on beş yirmi yıl sonra yiyecek kimse bulamayacaksın, dedim. Güldü… “Hocam,”
deyip biraz soluklandıktan sonra “Bizim müşterilerimizin neredeyse hepsi elli
yaşın üstünde” dedi. Gençlerin aşevine gelip geleneksel tencere yemeklerini
yemediklerini söyledi biraz da karamsar bir ses tonuyla.
Konuşmamız
değişik konularda sürdü. Bir ara “Varsıl parasına, yoksullar ise birbirine
sarılır” dedi. Söylediği sözün hoşuma gittiğini görünce söylediği tümceyi
açıklama gereği duydu. “Varsıllar paraya sarılır mutlu olamaz, yoksullar
birbirine sarılıp mutlu olur” dedi. Bu açıklaması daha çok hoşuma gitti.
Günümüz
insanının varlık içinde yokluk çektiğini yıllardır gözlemlemekteyiz. Özellikle
yediği önünde, yemediği ardında olan çocukların mutsuzluğu göze çarpmakta. Toplum
varsıllaştıkça, olanakları arttıkça tinsel açıdan yoksullaşmakta. Toplumsal bir
doyumsuzluğun çıkmazında çırpınan insanlarımızı gördükçe üzülüyoruz.
Paraya
ve onun önümüze koyduğu teknolojik aletlere sarılmanın insanları mutlu etmediği,
tinsel doyuma ulaştırmadığı açıkça görülmekte. Özellikle gençlerin bir yaşam
çizgileri yok! Geleceğe yönelik tasarıları, düşleri, amaçları, ülküleri
bulunmamakta. Bunlar olmayınca da bir amaçsızlık ve mutsuzluk söz konusu...
Onları sahip oldukları hiçbir şey mutlu etmiyor. Tinsel açlıklarını hiçbir şey
gideremiyor.
Çocuk
ve gençlere egemen kılınan yaşam biçimi hazcılık… Hazcılık; kendini en çok yeme
içme, giyim, cinsellik, aşırı tüketim ve ekran tutkusu alanlarında görülüyor.
Bu durum, bağımlılığı da birlikte getiriyor. Bağımlılığın odağında ekranlar
var. Onların yaşam biçimini, anlayışlarını, dünya görüşlerini belirleyen de
ekranlar…
Nazmi
Bey’in sözüne dönelim yeniden. Eskiden insanlar yoksuldu ve birbirlerine
sarılırlardı. Yaşamda karşılaştıkları zorlukları dayanışma, yardımlaşma içinde
aşarlardı. Yokluğun, yoksulluğun, zorlukların üstesinden kolayca gelinirdi. Bu
sarılmalar, tinsel sağaltım sağlardı. İnsanın yüreğini yakan, yolunu tıkayan
sorunlar kolayca çözüme kavuşurdu. İnsan, insana ilaç olurdu. Ne yazık ki birbirimize
sarılmayı unuttuk. İnsan özümüzü, teknolojik aygıtların mekanikliğine terk
ettik.
İşte
Nazmı Çakar, dün akşamki söyleşimizde tarihsel bir gerçeği bilgece dile getirip
önümüze koydu. Yılların kişisel, toplumsal birikiminin özetidir onun tümcesi.
Yoksul da olsak varsıl da olsak sarılacağımız tek güç, insan... Bu yalın
gerçeği anlamanın zamanı gelmedi mi daha.
Adil
Hacıömeroğlu
27
Haziran 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder