TÜTÜN DİZEN, HIZARCILIK YAPAN BABAM

 

Babamın yetim kaldıktan sonra on yaşında ilk kez İstanbul’a çalışmaya gittiğini yazmıştım daha önce. İlk gurbetinden sonra her yıl Samsun’a ve Bafra’ya gittiler kendinden iki yaş büyük ağabeyiyle. Ne iş buldularsa yaptı çocuk yaştaki iki kardeş. Daha çok Bafra’ya tütün dizmeye gittiler.

Tütün zamanı tütün dizdiler. Bafra’nın değişik köylerinde önceleri yerleşmiş hısım akrabalar vardı. Önce onların tütün tarlalarında çalıştılar. Sonraları yeni insanlarla tanışıp onların tütün yapraklarını toplayıp dizdiler. Bu sırada babam henüz ilkokula bile başlamamıştı. Kışın Kuran Kursu’na gider hem öğrenirdi hem de öğretirdi. Aslında babamın ilk öğretmenliği köyümüzün camisinde yaşıtlarına, kendisinden büyük ve küçük çocuklara Kuran öğretmekle başladı.

Bahar geldiğinde gurbet yolları görünürdü babamla amcama. Güz ortasında çalışacak iş kalmayınca dönerlerdi sılaya ceplerindeki kısıtlı parayla. Bu parayla o yıllarda altı boğazın kış boyunca gereksinimi karşılanırdı. Sonra ilkokula başladı gecikmiş yaşıyla. Onu değirmende bulup okumaya ikna eden Hayrat İlkokulu Öğretmeni Kadir Alkumru Bey’e hep minnet duydu. Onu anlattığı zaman gözleri buğulanırdı. Çünkü o, babamın yaşamını olumlu yönde değiştiren yurdun kalkınması, gelişmesi ülküsünü yüreğinde duyumsayan bir öğretmendi.

İlkokul yıllarında dinlencelerde gurbet yaşamı hep sürdü. Gücü kuvveti yerine geldikten sonra baba mesleği hızarcılığa başladılar amcamla. Hızarlarını, diğer araç ve gereçlerini sırtlayıp Samsun’un yolunu tutarlardı. Önce ağaçları devirip onlardan tahtalar, direkler, dökmeler biçerlerdi. Türün kırma zamanı gelince Bafra’nın tütün tarlalarında bulurlardı kendilerini. Güz soğukları başlayınca dönerlerdi köylerine. Babam, hep gecikmeli olarak başlardı okula. O, gurbetten dönünce okullar çoktan açılmış olurdu. Öğretmenleri, onun bu durumunu bildikleri için onun gecikmesine pek ses çıkarmazdı.

İlkokul bitti, köy enstitüsü yılları başladı. Bu kez okulun ders düzeni nedeniyle dinlence günleri azaldı. Yine de her dinlencede gitti çalışmaya. Önceden ağabeyiyle mektuplaşır buluşurlardı gurbetin bir köşesinde. Memlekete birkaç günlüğüne uğrar özlem giderirdi annesi ve kardeşleriyle. Geride ayrılık acısını, üzüntüsünü bırakıp dönerdi okuluna.

Bir yaz dinlencesinde yine Bafra’ya ninemin akrabalarının yanına gitti tütün işinde çalışmak için. O yıllarda sıtma başta olmak üzere diğer salgınlar kol geziyordu ülkemizde. Sivrisinek sürüleri insanı uyutmazdı geceler boyunca. Tütün işçileri hayvanlar için kurumuş otların konduğu damda yatardı. Ev sahibi işveren Dursun hala, ninemin teyzesinin kızı... Babam varınca köye, ona “Sen, damda değil; evde yatacaksın” dedi bir gün diğerlerinin yanında. Başta amcam olmak üzere diğer çalışanlar şaşırır bu duruma. Gözleriyle babama yapılan ayrıcalığın nedeni sorarlar. O: “Gençler, Ali hem eski yazının hem de yeni yazının tahsilini görüyor, o ilim öğreniyor, okumuş biri. Böyle bir efendiyi damda yatırmak yakışık alır mı?” yanıtını verir. Babam gündüz tütün dizer, akşamleyin ev sahiplerinin sofrasında karnını doyurur. Uyumadan önce onlara Kuran okur, Enstitüde öğrendiklerini anlatır. Onları yeni tarım teknikleriyle bilgilendirirdi. Bahçelerindeki birkaç yabani meyveyi aşıladı. Bu durum, yıllara meydan okuyarak bir anı olarak capcanlı kaldı belleğinde hep. Bu anıyı, babamın gurbet arkadaşı olan komşularımızda da sıkça dinledim.

Günler su gibi akıp gider. Babam öğretmen olup yurt hizmetine koşar. Yıllar geçer, ben de öğretmenliğe başladım. Rastlantı bu ya, ilk görev yerim Samsun’un Çarşamba ilçesi… Gidip yerleştim yerime. Bir hafta sonu sılaya döndüm. Babamın ilk sorusu şu oldu bana: Dursun halayı gidip gördün mü oğlum? “Yok baba, fırsat bulamadım” dedim.

Babam: İyi yapmadın oğlum; fırsat bulunmaz,  yaratılır, dedi. Sonrasında onların köylerinin adını, Bafra merkezdeki mahallerini yeniden anımsattı bana. 1980 yılının güzüydü sanırım. Bir cumartesi sabahı erkenden hazırlanıp Bafra’ya gitmek için yola çıktım. Çok zaman geçmeden vardım gideceğim yere. Merkezden bir akrabamızın, aynı zamanda ortaokul arkadaşımın aşevi vardı. Ona uğradım. Çay içip söyleştik biraz. Sonrasında Dursun halalara nasıl gideceğimi sordum, tarif etti. Elimle koymuşum gibi buldum gideceğim evi. Kapıyı çaldım. Açıldı kapı. Kendimi tanıttım. Halanın büyük oğlu beni biliyormuş meğer. Sarıldı bana, kucaklaştık. Hemen içeri buyur ettiler.

Dursun hala epeyce yaşlanmıştı. O sormadan oğlu beni tanıttı. Yaşlı kadın, birden boynuma sarıldı. Gözyaşları döküldü bahar çisesi gibi üstüme. “Bizim Ali’nin oğlusun öyle mi?” dedi yıllar öncesinin anılarını haykıran bir sesle. Evet, dedim. Oturduk bir üçlü koltuğa. Hep elimi tutuyor, yanaklarımı ve saçlarımı okşuyordu. Söyleşmeye başladık. O, ikide bir “Yalnızca yüzü değil, sesi de anlattıkları da babasının gençliğine benziyor” demekte. Söyleştik uzun süre. Gece yarısına dek sürdü konuşmalarımız.

Beni bırakmadılar o gece orada kaldım. Pazar günü öğleden sonra döndüm Samsun’a. Yol boyunca babamın gençliğini düşledim. Zaman tünelinde geçmişe doğru yolculuk ettim. Kimi zaman gözlerin buğulandı, kim zaman da gülümsedim dudaklarıma oturan acıyla.

Birkaç ay sonra yaz dinlencesinde memlekete gittim. Bafra ziyaretimi ayrıntılarıyla anlattım. Babam mutlulukla karışık bir üzüntü yaşadı. Zorluklarla geçen gençlik günlerine gitti. Bir süre sustu. Sonrasında, arada sırada fırsat buldukça git Bafra’ya. Köylerine de uğra, dedi. Dediğini yaptım. Köye de gittim. Orada babamın aşıladığı meyve ağaçlarından meyve de yedim. Ancak babamı konuk ettikleri eski ev yıkılmış yenisi yapılmıştı yerine. Bunu anlatınca babam çok üzüldü. Çünkü onun yaşamının önemli bir anısı yok olmuştu.

Babam yaşamı boyunca emeği olmayan bir topluiğneye bile el uzatmadı. Emeği en yüce değer bildi. Sürekli çalışmak zorunda olduğu için yaşayamadığı çocukluk ve genlik dönemi için çok fazla hayıflanmazdı yaşama. Çocuklarını mutlu etmek için olağanüstü bir çaba gösterirdi. Bugün dönüp bakıyorum da geriye babamın bana ve kardeşlerime kazdırdığı iki önemli değer var: Biri okuma alışkanlığı, diğeri ise emeğe ve alınterine saygı göstermek, harama el uzatmamak… Bundan büyük varsıllık olur mu şu kısacık yaşamda?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       14 Eylül 2026

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder