14
Ekim 2026 günü yağan yağmurla oluşan selin en çok zarar verdiği yerlerden biri,
Sarıyer-Ayazağa’daki Dereboyu Caddesi. Gülelim mi ağlayalım mı bilmem. Kentlerimizi
yönetenler minareyi çalıyor çalmasına da kılıfını bulamıyorlar. Dere
kapatılmış, hemen sağı solu yapılarla dolmuş. Hem de gökdelenlerle çevrelenmiş.
Dereye akacak yer bırakılmamış. Yağmurla çoğalan su, dere yatağına sığmayınca
da taşkın oluştu ve çevresini yıkmaya başladı.
Üzülerek
söyleyeyim ki İstanbul’da belirlediğime göre Ayazağa dışında Ataşehir, Kâğıthane,
Küçüksu, Ortaköy, Ümraniye ve Üsküdar’da Dereboyu caddeleri var. Nereye
giderseniz gidin mantık aynı: Dereyi kapat, üstünü betonla yanını yöresini
yapılaştır. Oluşturduğunuz cadde ya da sokağa da dere adını verin. Sonrasında
da günü geldiğinde dere yatağını bulmaya çalıştığında ve ortalık yıkıldığında
suçu yağmura at!
İstanbul’un
birçok ilçesi sele teslim oldu. Koca kent, çaresizlik içinde çırpındı.
Yöneticilerden bir açıklama beklemekteyiz. Hangi konuda mı? Selin en çok zarar
verdiği yerlerde dere adını taşıyan kaç sokak var? Bu konu halka açıklanmalı.
Peki, bu yanlıştan dönebilir mi yöneticiler? Çok zor, hatta olanaksız.
Selin
en etkili olduğu yerlerin başında Vadi İstanbul gelmekte. İnsanların milyonlarca
lira verip erinci, mutluluğu aradıkları evleri sulara gömüldü neredeyse. Bu
evlere dünyanın parasını yatıranlar, daha önce buranın ne olduğunu sorgulamadı
bile. Yapıların tanıtımına, görkemine kapılıp parayı saydılar oraya. Amaçları
kendileri için bir sınıfsal ayrıcalık kazanmaktı. Bu yapının bulunduğu yer, Kâğıthane
deresinin yatağının devamıydı. Burayı yapanlar, derenin yatağını yok edip onun
hakkını almışlardı. Dere de yıllar sonra hakkını geri almak için çabaladı.
İşte, bu durumun özeti…
14
Ekim günü Kâğıthane ve Alibeyköy dereleri deyim yerindeyse kudurdu. Peki, bu
dereleri kim kudurttu? Doğaldır ki insanlar, özellikle de bu kenti yönetenler…
Kâğıthane
ve Alibeyköy dereleri İstanbul Boğazı yokken vardılar. Sekiz bin yıl
öncesinden, yani Buzul Çağı’ndan söz ediyoruz. Bu çağda iki dere, Eminönü-Karaköy
arasındaki vadiden akardı. Ayrıca bu derelerin üstünden ulaşım yapılırdı. Bu
iki dereyi kent yöneticileri gemlemek için daracık beton yataklara hapsettiler.
Böylece doğal beslenme ve akış alanlarını yitirdiler. Bu derelerin her yanı
yapılarla kaplandı. Çevrelerindeki bitki örtüleri yok edildi. Oysa dere
yataklarında bitki bulunur ki onun suyuyla beslensin. Ayrıca her türden bitki,
sel sularını emer ve onların akışını yavaşlatır. Dereler, kendilerini yok etmeye
çalışan insanlardan hakkını istedi. Bir varlığın hakkını istemesi yanlış mı?
Unutmayalım dünya tüm varlıkların ortak yaşam alanı. Bu gerçeği yadsıdığımızda
felaketler kaçınılmaz olur.
İstanbul’daki
selde ilk canını yitiren on dört yaşındaki Mahmut Işıldak oldu. Fatih’in Balat
Mahallesi’ndeki Çukurbostan Parkı’ndan geçerken su birikintisinin içinden
geçerken elektrik akımına kapılarak yaşamını yitiriyor. Nedeni de
ayakkabılarını çıkarıp eline alıyor ıslanmasınlar diye. Televizyonda kimi
yorumcular, onun ayakkabılarını çıkarmaması gerektiğini söylediler. Çünkü
ayakkabı tabanlarının yalıtım sağlayacağını belirttiler. Çocuk, altı ay önce
babasını toprağına vermiş ve yetim kalmış. Sanıyorum dört kardeşi daha var.
Annesinin çalışıp çalışmadığı bilinmiyor. Ancak ülkemiz ekonomik koşullarında çalışsa
bile bu çocuklara bakması olanaklı mı?
Çocuk
için ayakkabıları çok değerli. Çünkü yaşadığı sosyal ve ekonomik koşullar
nedeniyle yenisini alması olanaksız. Sel yine gariban bir hafız çocuğu kopardı
aldı yaşamdan. Sel bile sınıf ayrımı yaptı ölümde. Soruşturma yapılacaktır kesinlikle.
Ancak daha önce olduğu gibi suç yağmura ve ayakkabıya atılırsa şaşmam.
İstanbul’daki
selin faturası büyük… Maddi hasarlar üç aşağı beş yukarı onarılır. Peki,
yaşamdan kopan Mahmut’un annesinin ve diğer yurttaşlarımızın yakınlarının yüreğindeki
yara nasıl kapanacak?
Not:
Yazıda anlatılanlara ışık tutması açısından daha önce yazdığım Dereler
Üzerindeki Kent, İstanbul https://adiladalet.blogspot.com/2024/01/dereler-uzerindeki-kent-istanbul.html
yazısı okunabilir.
Adil
Hacıömeroğlu
16
Ekim 2026
Değerli Adil Öğretmenim,
YanıtlaSilDoğanın sesini, coğrafyanın gerçeklerini ve toplumsal vicdanın yarasını aynı yazıda buluşturmuşsunuz. Dere yataklarını betonla kapatmak, suyun yolunu değil, yıkımın yolunu açmaktır. Mahmut’un acısı ise bu yanlışların bedelini en ağır biçimde çoğu zaman yoksulların ödediğini bir kez daha gösteriyor.
Doğaya egemen olduğunu sanan insan, onun yasalarını yok saydığında kendi geleceğini de tehlikeye atar. Doğaya saygı, yaşama ve insana saygıdır.
Kaleminize, yüreğinize sağlık. Bu anlamlıve düşündürücü yazınız için gönülden kutluyorum. Var olun. 🙏🏻❤️📚💐
Saygılarımla.Esen Kalınız .