BİR KADIN, BİR ERKEK YEMEKTE


Bakırköy’de bir alışveriş merkezindeki restaurant... Gece güzel... Poyraz esmekte hafiften... Havada tatlı bir serinlik var. Kapalı ve açık alanlar tıklım tıklım... Oturacak yer yok neredeyse... Boşalan masalar hemen dolmakta... İnsanların konuşmalarının uğultusu, müzik sesini bastırmakta...

Gençler çoğunlukta... Bazı masalarda hararetli tartışmalar yapılmakta... Gençlerin bazılarının yorgun mu yorgun bir görüntüsü var. Sanki akşama kadar taş ocağında çalışmışlar gibi. Omuzlar çökük, yüzler asık, kaşlar çatık...

Ne yazık ki gençlerin çoğunun giyimi özensiz. Sıradanlık, egemen oluyor nedense... Akşam yemeğine gittiklerinin farkında değiller sanki. Erkeklerin çoğu sakallı. Sakallar bakımsız. Mevsimin ılıklığı karşısında siyah renkli giysiler ağırlıkta. Nedense erkekler giyimde birbirine benzeme yarışındalar. Sert görüntü takınmayı beceri saymakta çoğu...

Kadınların makyaj ve giyimlerindeki özensizlik, erkeklerle yarışacak düzeyde... Beden özelliklerini hesaba katmadan giyinmek, çoğu kadını gülünç göstermekte. Kadınların çoğunun saç biçimi birbirinden kopya... Makyajda yaratıcılık çok az...

Keyifle söyleşirken bir çift yan masaya oturuyor. Önce ağırlıklarını boş sandalyelerin üzerine yerleştiriyorlar. İkisi de aynı anda cep telefonlarını alıyorlar ilgi çekici bir çeviklikle. Kadın ve erkek sözleşmişler gibi aynı anda telefonların içine gömülüyorlar. Gözler ekranlara kilitli...

Aynı masada karşılıklı oturmuşlar gibi görünseler de ikisi de masadan uçmuş durumdalar. Telefonda saklı âlemlerin içine gömülmüşler. Masa gittikçe küçülüyor. Kadın ve erkek bir anda yok oldular sanki. Ortada, parmakları sürekli kıpırdayan dört el... Kadın ve erkek yok olup masa küçüldüğünde telefonlar büyüdü, büyüdü, büyüdü her yanı kapladı.

Garson, tüm inceliğiyle “Hoş geldiniz!” diyerek önlerine iki kitapçık uzatıyor. Onların ne garsonu görecek durumları ne işitecek kulakları ne de dermanları var. Parmaklar hızla çalışmakta.

Garson, sözlerini yineliyor şaşkınca. Eller, işini sürdürürken ikisi birde tek gözleriyle garsona bakıyorlar. Anında siparişlerini verip telefon âleminin içinde yitiyorlar.

Bir süre sonra garson yemekleri ve içecekleri getirip özenle masaya yerleştiriyor. Bir süre fark etmiyorlar masadaki değişikliği. Önce kadın bir göz atıyor masaya. Arkasından erkek...

Kadın; çatalı, bıçağı kâğıttan kılıfın içinden çıkarıp tabağın kenarına koyuyor yavaşça. Erkek, yemeklerin geldiğini görünce elindeki telefonu aceleyle bırakıyor masaya. Tabağın üzerine abanıyor vahşi bir kedi gibi. Yok, yok kedi gibi değil... Bir sürüngen gibi desek daha yerinde olacak. Çünkü çiğnemiyor, yalnızca yutmakta bütün bütün... Durmadan yiyor... Bir ara soluk alıp almadığı konusunda kuşkuya kapıldım.

Kadın yemeğe başlıyor usulca. Bir iki söz düşüyor dilinden masanın orta yerine. Sözler, masanın üstünde sahibini beklemekte. Ancak onları kimse sahiplenmeyince masanın soğuk zemininde can çekişmekteler...

“Söz, can çekişir mi?” demeyin sakın. Çekişir... Hem de yürek ağrısıyla can verir. Söz, ağızdan çıkınca yeri kulaktır. Eğer kulaklar tıkalıysa, yürek buzlu cama dönmüşse göğüs kafesinde söz çoğu zaman buharlaşır ağız boşluğunda. Yok olur. Peşine düşseniz de yakalayamazsınız onu.

Adam durmadan yiyor, yiyor, yiyor... Kadın, bir lokma alıyor tabağından özenle. Özenle çiğnemekte lokmasını... Gözleri, adama kilitlenmiş durumda... Erkek, duvar olmuş durumda. Çevresindeki her şeyle iletişimini kesmiş. Yalnızca yemek tabağıyla ilişkisi var.

Kadın, ikinci küçük lokmasını atıyor ağzına. Gözleri yalvarır gibi bakmakta karşısındakine. Bir ışık beklemekte... Ama ışık yanmıyor bir türlü.

Kadın birkaç lokmayı tembelce çiğniyor. İçkisinden bir yudum alıyor isteksizce. Yavaşça çatalı, bıçağı bırakıyor masaya. Telefonu alıyor eline. Parmaklar hışımla dokunmakta tuşlara. Telefon göz, kulak, dil oluyor ona. Bir de yürek olsa elindeki alette iş tamam olacak.

Erkek, yemeğini yorgun bir maden işçisi edasıyla bitirdi. Arkasına yaslanıp derin bir soluk aldı. Sonra kollarını yavaşça yana açarak gerneşti. Yüzü hareket etti sağa ve sola. Arkasından peş peşe esnedi bir timsah umursamazlığıyla. Telefonu aldı bıraktığı yerden. Tuşlara ağır hareketlerle dokundu. Gözlerini ovuşturdu yumruklarıyla. Yeniden esnemeye başladı. Telefonu bıraktı. Garsonu çağırdı. Hesabı ödedi bir çırpıda. Montunu giydi hızla.

Kadına seslendi erkek. Demek ki dilsiz değilmiş. Kadın şaşkınlıkla baktı ona. Umarsızca kalktı yerinden. Bolerosunu giydi. Şalını omuzlarına attı. Telefonu çantasına koydu. Çantayı omuza asıp yürümeye başladı. Erkek de yürüdü ardından. Aralarında birkaç adımlık uzaklık var. İkisi de sessiz ve dalgın gecenin içinde yitip gittiler.

Garson masada ne varsa hızla topladı. Erkeğin boş tabağının üstüne, kadının dolu tabağını koydu. Bıyık altından gülümsedi tabak, barda, bıçak ve çatallara. Masa saatlerdir ilk kez bir gülücükle aydınlandı. Aydınlık, gecenin içine koştu. Kapıdan çıkarken o da yok oldu. Öksüz, yetim bir aydınlığın yazgısıdır yok olmak karanlığın dehlizlerinde.

Camdan geceye baktım. Poyraza selam verdim. Yıldızlarla konuşmak için vedalaştım dostlarla. Gecenin içinde yelin serinliğini duyumsadım. İskeleye yürüdüm. Denizin kokusu okşadı yüzümü. Ürperdim. Deniz aracına bindim. Sol yana oturup kıyı boyunca İstanbul’a daldım. Yüz yıllara meydan okuyan tarihsel yapılar alıp götürdü beni bir düş dünyasına.

Yaşamak ne güzel! Hele İstanbul’daysan... Soluk almak, soluk vermek. Denize, balığa doyamamak... Yıldızlarla dost olmak ne güzel... Her lokmayı dost sofralarda çiğnemek ne güzel.
                                                                       
  Adil Hacıömeroğlu

  12 Ekim 2014

PKK, ATATÜRK VE TÜRK BAYRAĞINA NEDEN DÜŞMAN?


IŞİD, Ayn El Arap’ı kuşattı. PKK/PYD direnemedi. Bölücü örgüt militanları, IŞİD’le savaşmak yerine okullara, Atatürk heykellerine ve Türk bayraklarına saldırdılar.

Yurttaşlarımızın çoğu, AKP hükümetinin Atatürk heykellerine saldırılması karşısında neden sessiz kaldığını merak etmekte. Şunu söyleyebilirim ki, birçok AKP yöneticisi bu durumdan memnun. Kendilerinin yıllardır yapmak istediği bir şeyi PKK’nın yapmasından içten içe mutlu olmaktalar.

Bölücü örgüt neden Atatürk heykellerine, Türk bayrağına ve okullara özellikle saldırmakta?

Atatürk ve bayrak, Türk Ulusunun birliğini simgeler. İkisinin olduğu yerde bölücülük, ayrımcılık olmaz. Ulusu bölmek için, önce onu birleştiren paydayı yok etmeli. Bu payda ne? Atatürk ve bayrak...

Türk Bayrağı, emperyalizme karşı savaşın simgesidir. Atatürk de emperyalizm ve gericilikle savaşın önderidir. Son günlerde Güneydoğu’da Atatürk heykellerine benzin döküp yakan bölücü örgüt piyonlarının dedeleri, babaları Atatürk sayesinde yurttaş olup Ortaçağ karanlığından kurtuldular. Anneleri, nineleri, eşleri, kız kardeşleri Atatürk sayesinde erkeklerle eşit sayıldılar. Aşiretlere dayalı feodalitenin kara düzeninden çağdaşlığa adımı Atatürk sayesinde attı ülkemiz ve Kürt yurttaşlarımız.

Türk Bayrağı, Türkiye’de yaşayan her kesimden insana emperyalizme karşı durmanın ve onu yenmenin haklı gururunu yaşattı. Hep birlikte onurlandık onun dalgalanmasıyla. Göğsümüz kabardı atalarımızın tarihsel başarılarıyla.

Gelelim okulların kundaklanmasına...

Okullar dünyanın her yerinde çağdaşlaşmanın, ilerlemenin, gelişmenin, bilimin, sanatın, kültürün yuvasıdır. Uygarlığın ışığı, Ortaçağın karanlık dehlizlerine okullarla girer. Kör karanlık okullarla aydınlığa dönüşür. Özgür kişiliklerin biçimlendiği yerlerdir oralar. Dünyaya, evrene, sonsuzluğa açılan pencerelerdir okullar. Ulusal ve evrensel kültürün öğrenildiği, yurttaş olmanın güzelliklerinin tadıldığı yerlerdir eğitim yuvaları.

PKK kalkmış anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite demeden yakıyor okulları. Neden mi?

Kürtleri ışıksız bırakarak Ortaçağ’a tutsak etmek için...

Neden mi?

Özgür yurttaşlar olmasın, diye... Bölücü örgüte körü körüne inansınlar, diye... Liderin buyruğunu sorgulamadan körü körüne ölüp öldürmek için...

Yaşamak güzel şey... Hele özgürce, çağdaş değerlerle uygar bir dünyada yaşamaktan daha güzel bir şey var mı? Bu topraklarda güzel, mutlu yaşamak için Atatürk’e, Türk Bayrağına ve okullara gereksinim var.

Atatürk ve Türk Bayrağı olmadan çağdaşlık, uygarlık, bağımsızlık, özgürlük, barış, birliktelik, yurttaş olmak olanaklı mıdır?

Atatürk ve Türk Bayrağı olmadan tarladaki ekini, bahçedeki meyveyi, bostandaki sebzeyi, fabrikadaki üretimi, sanattaki güzelliği, bilimdeki başarıyı paylaşıp gururlanabilir miyiz?

Atatürk sayesindedir ki, yurdun dört bir yanında her yörenin ezgileri çalınıp söylenir.

Atatürk olmasaydı, sen olur muydun o topraklarda, ey heykellere benzin döken hain el?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               10 Ekim 2014



AKP, PKK VE IŞİD’LE SAVAŞIR MI?


IŞİD, PKK/PYD ile çatışmakta sınırımızda. PKK/PYD’nin kurtuluş umudu Türkiye. Otuz yıldır kurşun sıktığı TSK’den yardım beklemekte bölücü örgüt.

PKK, emperyalistlerin elinde oyuncak. PKK yöneticileri Avrupa kapılarında devlet kurmak için yalvarmaktalar. HDP yöneticileri ise ABD’den rol istemekteler. Eğer ABD ve AB isterse devletçiklerini kuracaklar emperyalizme hizmet için. Ancak şunu unutmaktalar ki devletler halka dayanarak kurulur, emperyalistlerden izin alarak değil.

IŞİD, Suriye’nin altına dinamit yerleştirmek için ABD ve müttefiklerince oluşturulan kanlı bir terör örgütü. Tabi, IŞİD’in palazlanmasında AKP’nin rolünü yadsımamak gerek. Bir canavar yaratıldı, şimdi de o canavarı kontrol altına almak için uğraşmaktalar.

IŞİD’i güya bombalamaktalar. Her bombardımandan sonra daha da güçlenmekte bu örgüt. Silah, para ve insan kaynakları tükenmemekte nedense... Her geçen gün silahlı militanlarının sayısı artmakta.  Dışarıdan bakılınca çevresi IŞİD’e karşı olan ülkelerce çevrili. Ancak bu durum, onun silahlanmasını, lojistik destek almasını, militan kazanmasını engellemiyor. Bu, ilginç değil mi?

Peki, IŞİD’e silahı, parayı, yiyeceği, giyeceği, militanı kuşlar mı, yoksa uzaylılar mı getirmekte?

NATO ülkeleri, AKP hükümetinden IŞİD’le savaşmasını istediler. RTE ve Davutoğlu, şark kurnazlığıyla ayak sürümekte. Akıllarınca herkesi kurnazca idare edecekler. Düştükleri durum devekuşuna benzemekte. Kendilerinden başka kimse bu kurnazlık numarasını yutmamakta. Herkes farkında bu ayak sürümenin...

AKP, IŞİD’le savaşır mı? Savaşmaz... Neden mi? Çünkü IŞİD’le aynı dünya görüşünü paylaşmaktalar. IŞİD’in başarıları karşısında gururlandıklarını da söyleyebiliriz. Ayrıca suç ortaklıkları da var. Suriye’deki kimyasal silah konusu unutulmuş değil. Eğer AKP, IŞİD’e ihanet ederse; IŞİD’in de AKP’yi zor durumda bırakacak kozları vardır. Yani suç ortaklığının itirafı gibi...

Şimdi gelelim PKK’ya... AKP, PKK ile savaşır mı? Onunla da savaşmaz AKP. Açılım ortağıdırlar. Silivri mahkemelerinin gizli tanıkları arasında yer almıştır bölücü örgütün bazı yöneticileri. Ortaklıkları bozulduğunda, yani düşman olduklarında ortalığa düşecek bilgiler, belgelerin yanında Oslo rezaleti pire kadar kalır. Tabi, sonsuza kadar ortak kalmaları olanaksız. Ortadoğu’da ABD cephesi çöktükçe AKP-PKK ortaklığı da sona erecek. İkisinin yıkılmaları, birbirine bağlı. Birlikte altın çağlarını yaşadılar, birlikte yenilip çökecekler.

AKP, PKM ve IŞİD’le savaşmaz, savaşamaz. Çünkü varlıkları birbirlerine bağlı. Üçü de aynı şer cephesinin üyeleri. Üçü de emperyalizme hizmette sınır tanımamaktalar. Emperyalizmin piyonu olanlar, zamanı gelince oyunu terk ederler. Piyonlar şahı korumak için vardır. Bu nedenle de kolay feda edilirler. Feda edilme zamanları da uzak değil.

Ortadoğu’da yaşayan tüm halklar, oynanan emperyalist oyunu fark etmekteler. Etnik bölünmelerin, inanca göre yapılanmaların bölge halklarına nasıl acılar yaşattığını görmekte herkes.

Ulus devletlerin yok edilmesinin bedelini çok ağır ödemekte Ortadoğu’nun mazlum halkları. Bu nedenle bu oyunu bozma iradesi gelişmekte hızla. Böylece ayrışmanın, parçalanmanın, savaşın yerini bütünleşme, barış eğilimi almakta. Barışın, birliğin güçlendiği bir coğrafyada AKP, PKK, IŞİD’in ne işi var?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               9 Ekim 2014


AKP TEZKERESİ


IŞİD, Irak ve Suriye’de hızla ilerleyip kendince bir devleti kurarken, katliamlar yaparken ABD ile müttefiklerinin aklına önlem almak geldi. Anlaşılacağı üzere Ortadoğu’yu karıştıranlar, yakıp yıkılmasına neden olanlar, IŞİD ve benzeri terör örgütlerini yaratanlar düzeni sağlamak için kendilerince çözüm aramaktalar güya. Yıkan güçlerden yapmalarını beklemek saflık olmalı.

“Uluslararası güç” Ortadoğu’ya müdahaleyi düşünür de AKP, bunun dışında kalır mı? Tabi ki kalmaz. En öndeki yerini almalı. Yoksa Yeni Osmanlı’yı nasıl kurarlar?

“Uluslararası güç” dedikleri de NATO... NATO demek, ABD demek... Yani dünyayı ABD’den ibaret görmek ve bazı ülkelerin yöneticilerinin ABD hizmetini, baş görev edinmesi işin en ilginç yönü.

IŞİD’i durdurmak için kolları sıvadı “uluslararası güç”. AKP hükümeti de hemen bir tezkere çıkardı TBMM’den. Amaç, komşu ülkelere asker göndermek, askeri müdahalelerde bulunmak. Tezkerede IŞİD ve PKK gibi terör örgütlerinden söz edilmesi usulendir. Asıl amaç, Suriye’dir, Esat yönetimini devirmektir. Tek takıntısı vardır RTE ve Davutoğlu’nun: Esat...

Irak ve Suriye’nin bölünmesi, yıkılıp yakılması, buralarda her tür terör örgütünün cirit atması, akla gelmedik ilkelliklerin yaşanması, oluk gibi kan akıtılmasının AKP’ce önemi yok! AKP’yi ilgilendiren Esat’ın gitmesi...

RTE-Davutoğlu ikilisi; olaylara, siyasal gelişmelere, devletlerarası ilişkilere yönettikleri ülkenin çıkarları penceresinden bakmamaktalar. Onlar, Suriye konusunu kişiselleştirdiler, onur konusu durumuna getirdiler. Konuyu, bir devlet adamı ciddiyetiyle değil, çocukça bir oyunun kaybedeni olmamak tavrıyla ele aldılar hep. Ortadoğu’nun genelini görmekteler. Bölgeyi, yalnızca siyasal İslamcılardan ibaret saymaktalar. Farklı renkleri, siyasal anlayışları, inançları, yönetimleri kabul edememekte AKP yöneticileri. Olaylara at gözlüğüyle bakarsanız çevrenizi göremezsiniz.

Şimdi herkes sanacak ki AKP, İŞİD ve PKK ile savaşacak. Niçin savaşsın? PKK açılım ortağı. IŞİD ise düşüncelerinin uyuştuğu bir örgüt. IŞİD’in yaptıklarından rahatsız oluyor mu acaba AKP yöneticileri? İçten içe sevinmekteler belki de... Kim bilir?

RTE, ısrarla “tampon ya da güvenlikli bölge” istemekte. Neden mi? “Eğit, donat” düşüncesini yaşama geçirmek için. Bu bölgede terör örgütlerini eğitip silahlandırarak Esat yönetiminin üzerine salmak içindir çırpınışı. Çünkü Türkiye topraklarında bu işleri yapmaları oldukça güçleşti.

IŞİD, PKK ve diğer terör örgütlerini yok etmenin yolu Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünü en güçlü biçimde savunmaktan geçer. Irak ve Suriye parçalandıkça, merkezi yönetimleri zayıfladıkça terör örgütleri güçlenir.

TBMM’den çıkarılan tezkere, AKP’nin Esat’ı devirmek için aldığı bir yetkidir. Suriye ve Irak’ın birliğini savunmak ve bunun için çalışmak gerek.

AKP’nin, Türkiye’yi ateşe atma siyaseti önlenmeli. Türkiye’nin geleceği; ideolojik saplantılara, kişisel kaprislere feda edilmemeli.
                                                                                                             Adil Hacıömeroğlu
                                                                                                                  8 Ekim 2014


TUTUCULUK BAŞ DA KESER, YAKAR DA


IŞİD, kendi gibi düşünmeyenleri ya da düşman bellediği kişilerin başlarını kesmekte. Hem de başları kesilen insanları, videoya çekip görüntüleri yayımlamakta. Tabi insanlar, bu görüntüleri izlediklerinde dehşete kapılmaktalar.

İslam coğrafyasında ya da Hıristiyan dünyasında vahşice öldürme olaylarını ilk kez IŞİD mi yaptı acaba? Daha önce benzer öldürme olayları görülmedi mi hiç?

Dünyanın neresinde ve hangi dinden olursa olsun dinci tutucular, hele de emperyalizme buyruğundaysa akla gelmez şiddetin uygulayıcısı olurlar. İnsanlara acı çektirerek öldürmeyi bir marifet saymakta dini-dar tutucular tarihin her döneminde.

 Avrupa’da cadıların, vebalıların canlı canlı ateşte yakılmaları belleklerden silinmemiştir.

Hitler’in Yahudileri fırınlarda yakmasının üzerinden yüz yıl bile geçmedi. Uygarlık ve demokrasi şampiyonluğunu kimseye bırakmayan Avrupa için bir yüz karasıdır bu.

Kafa kesmeye gelince...

Avrupa’da, yüzyıllar boyunca giyotinlerde kafalar uçuruldu. Bu vahşetin çoğu din adına yapıldı.

Suudi Arabistan’da ölüm cezaları kafa kesilerek infaz edilmekte. Bugüne kadar bu yolla başı kesilen kişi sayısı, IŞİD’le yarışacak durumda.

Gelelim tutucuların Türkiye’deki vahşetlerine...

Dini-dar bir tutucu örgütün insanları, domuz bağıyla işkence ederek öldürdüğünü henüz unutmadık. Bu vahşeti, din adına yaptıklarını söylediler işin faili olan tutucular.

Kahramanmaraş’ta insanların gözlerini oyarak ya da akla hayale gelmeyecek işkenceler yaparak öldürenler de kendilerini dinin kılıcı sananlardı.

Sivas Madımak’ta aydınları diri diri yakanlar da İslam adına bu cinayetleri işlediler.

Yukarıdaki örnekleri çoğaltabiliriz. Birkaç çarpıcı örnek verdik yalnızca. Dünyanın neresinde, hangi dinden olursa olsun dini-dar tutuculuk benzer yöntemlerle insan kıyımları yapmakta. Kendilerini Tanrı’nın yerine koyarak cezalandırmaktalar.

Din, günümüzde siyasetin aracı durumuna getirilmiş. Kitleleri en kolay kandırma yolu bu. Her şey dinsel görüşlere dayandırılarak açıklanmakta. Toplum yaşamı dine göre düzenlenmekte. Böyle olunca tutuculuğun ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor.

Tutuculuk, dinci siyasetçilerin egemen olduğu yerlerde hızla yayılır. Dincilikle dindarlığı karıştırmamak gerek. Dincilik, dini kullanarak dünyevi çıkar elde etmektir. Dindarlık ise dine göre davranıp yaşamaktır. Bu ayrım çok önemli.

İslam ülkelerinde çağdaşlaşma devrimleri olmadan bu tutuculuktan kurtulmak olanaksız.

Özgür bireyler olmadan tutuculuk son bulmaz. İslam dünyası katı bir Ortaçağ yaşamakta. Aşiret, tarikat, siyasal İslamcı oluşumlarıyla... Bilgisizlik, bilim karşıtı olmak; kabul görmekte ne yazık ki...

İslam dünyasında şu anda yaşananlar, zifiri karanlık bir gece gibi... Tan vaktinin aydınlanmasının muştusudur bu sancılar. Dünyanın önemli bir bölümünün sonsuza dek karanlıkta kalması düşünülebilir mi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  1 Ekim 2014

 

 

PKK KÜRT DOSTU MU?

                                               

PKK,   ortaya çıktı çıkalı Kürtlerin haklarını savunduğunu söyledi hep. Ancak yaptığı birçok eylemle Kürtlere zarar verdi. PKK’nın öldürdüğü Kürt sayısı; asker, polis ve öğretmen sayısından belki de fazladır.

Bu yazıda PKK’nın geçmişini irdeleme amacında değiliz. Çok güncel ve gündemde olan iki olaydan söz edeceğiz.

IŞİD, Irak ve Suriye Kürtlerinin yoğun olarak yaşadığı bölgeleri hızla ele geçirmekte. Suriye’de Ayn El Arap (Türk basınının ve birçok siyasetçinin Suriye’deki yerleşim yerlerinin resmi adlarını kullanmamalarını ayrıştırıcı, bölücü emperyalist politikalara bir hizmet olarak görmekteyim. Bu nedenle yazılarımda ülkelerin yasalarında yer alan resmi adları kullanarak, o ülkelerin birliğine saygı gösterdiğimi düşünmekteyim. )  kuşatma altında. Bu kent, daha çok Kürtlerin yaşadığı bir yer. Burada yaşayan Türkmenlerin ne olduğuyla ilgili ne yazık ki bilgi yok. Gerek iktidarın, gerek muhalefetin, gerekse basının Irak ve Suriye’deki Türkmenlere duyarsızlığı anlaşılır gibi değil.

IŞİD, daha önce Ayn El Arap kentinin çevre köylerini ele geçirdi ve buralarda yaşayan halk, can havliyle Türkiye’ye kaçtı. Onları, sınırda Mehmetçik karşıladı. Susayana su, acıkana ekmek verdi. Bebeklere mamalar hazırlandı çabucak. Yürüyemeyen hasta, yaşlı ve yorgunları koltuklayıp güvenli alanlara getirdi Mehmetçik. Yayan yapıldak yollara düşenlerin ellerinde ve sırtlarında taşıdıkları yükleri Mehmetçik sırtladı. Ne de olsa gelenler konuktu. Zordaydılar, darda kalmışlardı. Yüz yıllardır bu topraklar kovulan, sürülen kişilere kucak açmıştı.

Bir yandan çadırlar kuruldu. Çorbalar kaynatıldı. Seyyar hastaneler işe koyuldu. Sayrı olanlar,  ivedilikle otandı.

Mehmetçik, Suriye’den canını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan Kürt kardeşlerine yardım için ter dökerken PKK yandaşları çıkıverdi ortaya. Amaçları üzüm yemek olmayan, her fırsatta bağcıyı dövmek için fırsat kollayan bölücü örgüt militanları taşlarla saldırdı Mehmetçik’e. Ne yazık ki bu aymazların içinde TBMM üyesi olan, ancak hiçbir zaman milletin vekili olamayan biri de vardı. Kendilerini ve Suriyeli Kürtleri koruyan Mehmetçik’e saldırarak acaba kime hizmet etti? Taşçı Tuğluk, bu davranışıyla Suriye’den kaçan Kürtlere zarar verdiğinin farkında mı acaba?

Gelelim, ikinci önemli konuya...

HDP yöneticileri her fırsatta Türkiye’nin PYD’ye yardım etmesi ve Ayn El Arap’ın IŞİD’in eline geçmemesi gerektiğini söylemekteler. PKK, Kürt davasının bir örgütüyse Kandil’de militanlarını semirtmek yerine neden koşmuyor soydaşlarının imdadına? Yıllarca Türk Ordusu ve halkına doğrulttukları namluları niye IŞİD’e doğrultmuyorlar?

PKK,  gerçekten Kürtlerin esenliği için varsa saniye geçirmeden koşmalı Suriye’ye. Hem de Barzani’nin peşmergelerini de almalı yanına. Öyle emperyalistlere sırtını dayayarak atıp tutmakla olmuyor bu işler. ABD uçaklarının bombalamasıyla yiğitlik olmaz. Emperyalizmin kucağında şaşkına dönmüş AKP’ye, her gün tehditler savurmakla Kürtlerin hakkı savunulmaz.

Yukarıdaki iki önemli olay göstermektedir ki PKK, Kürtlerin haklarını korumak için değil; Türkiye’yi bölmek için vardır. Bunun içindir ki yalnızca Türkiye’ye kurşun sıkar, masum Kürtleri uykudayken öldürür bölücü örgüt. Bitlis’te polise karşı kullandığın roketatarları neden IŞİD’e karşı kullanmıyorsun? Türkiye’de sakladığınız silahları gönderin Suriye’ye.

PKK son davranışlarıyla bir kez daha Kürtlerin dostu olmadığını gösterdi. Amaçları, Türkiye halkını parçalamak, düşmanlaştırmaktır. Böylece de küresel güçlere hizmet etmektir.
                                                          
                                        Adil Hacıömeroğlu
                                        27 Eylül 2014


REHİNELERİ KİM KURTARDI?


Musul Başkonsolosluğunda, zamanın Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun gafleti yüzünden IŞİD’in rehin aldığı konsolosluk çalışanları nihayet kurtuldu. Kurtuldu da nasıl?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki konsolosluk çalışanlarının rehin alınması konusunda ihmalleri yüzünden o günün hükümeti ve dışişleri bakanı hesap vermelidir. Burnunun dibindeki tehlikeyi görmeyen yöneticilerin sorumlu orunlarda bulunması talihsizliktir.

RTE ve Davutoğlu, ABD’nin IŞİD’e karşı ortak askeri harekât düzenleme isteklerine, rehineleri gerekçe göstererek katılamayacaklarını yarım ağızla söylediler hep. ABD Dışişleri Bakanı da rehine sorununun halledileceğinin ipucunu verdi. Çok geçmeden de rehineler kurtuldu.

Tabi, rehineler kurtulur da AKP durur mu? Bu konuda kahramanlık destanları yazdılar. RTE ve Davutoğlu ikilisi kendi yarattıkları masallara inanıp o kadar heyecanlandılar ki farklı dil kullandıklarını bile anlamadılar. Davutoğlu “görüşmeler sonunda, RTE ise “operasyonla” rehinelerin kurtulduklarını söylediler. Yandaş basının ise gaza basmaktan frenleri patladı. AKP’liler bir söyledilerse onlar bin anlattılar sahte kahramanlık masallarını.

AKP yöneticilerinin kendi hataları yüzünden rehin alınanlarla ilgili kazanç elde etmek istemeleri ilginçtir. Ancak rehinelerden bazılarının basına yaptıkları açıklamalar, sahte kahramanlık balonlarını yatsı olmadan söndürüverdi. Rehineler, sınırda dört saat bekledikten sonra MİT görevlileri tarafından alındıklarını söylediler. Tabi, bu sözler hem RTE’nin hem de Davutoğlu’nun sözde diplomasi başarılarını yerle bir etti.

O zaman kim kurtardı rehineleri? Kerry’nin bu konuda ipucu verdiğini söylemiştik. Rehinelerin kurtulmasında ABD’nin parmağının olmadığı söylenemez. Bu da demektir ki, ABD ile IŞİD arasında bağlar kopup ilişkiler son bulmamış.

IŞİD’in elinde bulunan konsolosluk çalışanları kendileri için bir kozdu. Türkiye’yi durduran bir koz. Türkiye’nin, ABD öncülüğündeki bir askeri harekâta katılmasını engelleyici bir olanaktan niçin vazgeçsin IŞİD? O zaman şunu diyebiliriz ki IŞİD, ABD planlarının uygulanması için bir piyon dur.

Rehine sorunu, herkesi memnun edecek bir biçimde çözümlendi. Peki, IŞİD’ in bu işten kazancı nedir?

ABD ve müttefiklerince düzenlenecek saldırlar, IŞİD’ i yok etmek amacında değil. Bu nedenle IŞİD militanlarının sıkıştıkları anda, yani işgal ettikleri topraklardan sökülüp atıldıklarında sığınacakları bir yer olmalı. Burası da Türkiye’dir. İşte, pazarlıklar bunun içindi. Olasıdır ki hem ABD hem de Türkiye yetkilileri terör örgütüne garanti verdiler. Türkiye’nin IŞİD militanlarını kabulü için anlaşmaya varılmış olabilir. 

IŞİD militanlarının çoğu birçok yerde ABD çıkarları uğruna savaştılar. Şu anda da savaşmayı sürdürmekteler. ABD ve müttefikleri onların toptan imhasına yanaşmaz. Çünkü onları süreceği yeni cepheler var. Diğer yerlerde olduğu gibi IŞİD’çiler buradaki görevlerini bitirmek üzereler. Bunun için de yeni görevler için yedeklenmeleri gerek.

Kendi ulusal ve bölgesel çıkarlarını korumaktan aciz yöneticiler bulunduğu sürece bu topraklarda IŞİD ve benzeri örgütler eksik olmaz. Emperyalizmin değil, kendi halklarının hesabına çalışacak siyasetçiler gerek. O zaman Ortaçağ kafalı terör örgütlerinden kurtulur insanlık.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Eylül 2014


ÖRTÜLDÜYSE EVLENEBİLİR


Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okul öğrencilerinin kılık kıyafetlerine dair yönetmeliğin 4.maddesinin 1.fıkrasının e bendinde yer alan “baş açık” ibaresi kaldırıldı AKP hükümetince. Bu yönetmelik; okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerini kapsadığından tüm okullardaki öğrenciler istedikleri kıyafetlerle okula gidebilecekler.
           
         Bakan Avcı, bu yönetmelik değişikliğinin yalnızca lise ve ortaokul öğrencilerini kapsadığını söylese de bu konuda yönetmeliğin amaç ve kapsam bölümünde her hangi bir değişikliğe gidilmedi. Bu nedenle anaokulundan itibaren her kız ya da erkek öğrenci istediği başörtüsünü ya da başlığı takabilir. Çünkü yönetmeliğin ilgili bölümü yalnızca kızları değil, erkek öğrencileri de kapsamakta.

Erkek öğrenciler için de “baş açık” okula gitme zorunluluğu ortadan kalkmış oldu bu değişikliklerle. İsteyen erkek öğrenciler takke, külah, fes, şapka, sarık gibi başlıklarla sınıflarına gidebilirler. Erkek öğrenciler de inanç özgürlüğünü öne sürerek rengârenk ve değişik biçimlerdeki tarikat, cemaat, mezhep ya da dini simgeleyen başlıklarla sınıflardaki yerlerini alabilirler.

Geçen yıllarda tek tip giyinme zorunluluğu, okullardan kaldırıldığı için kız öğrenciler anasınıfından başlayarak pardösü, çarşaf, yöresel kıyafetler, kişinin yaşına uygun olmayan giysilerle okula gidebilirler. Bunun önüne de geçilemez. Çünkü bir şeyi inanca göre düzenlerseniz, bunun sınırları belli olmaz. Herkes kendisine göre bir inanç düzeni tutturmakta. Hatta bazı gelenekler, olumsuz tutumlara dinsel gerekçeler, dayanaklar bulma alışkanlığı da gelişmiş durumda.

Öğrencilerin serbest kıyafetlerle ve başlıklarla okula gitmesi sağlık açısından bazı zorlukları da getirecek. Temizlik konusunda güçlükler ortaya çıkacak. Okul tuvaletleri ve öğrencilerin kullandıkları ortak alanlar hızlı kirlenen yerler. Zaten toplumun bir bölümünde genel tuvaletleri kullanma alışkanlığı ne yazık ki gelişmemiş. Bu durumda öğrencilerin kıyafetlerinin nasıl zorluklar çıkaracağını düşünmek gerek.

Çocuk ve gençleri bedenen en hareketli dönemlerinde, onları kıyafetlerle baskılamak birtakım olumsuzlukları ortaya çıkaracak. Kıyafetler yaşa, döneme, iklime, yapılan işe uygun olmalı. İşi kolaylaştırıcı nitelikler bulunmalı giyimde.

Peki, kızların örtünmesi neden istenir? Kızların saçları bir cinsel nesne olarak görülmekte. Kadın saçının, erkeklerde cinsel uyarıya neden olduğu düşünülmekte. Bu nedenle özellikle ergenliğe girmiş her kız çocuğunun örtünmesi istenir. Ancak MEB, bu yönetmelik değişikliğiyle tüm kızların örtünmesini istemekte.

Hey, kendinize gelin! Akılları başlara devşirme zamanıdır. Küçücük kızları cinsel nesne olarak gören kafa, sağlıklı bir durumda değildir. Küçücük kızları tahrik unsuru gören böyle bir zihniyetle çağdaşlaşmak, bilim ve sanatta ilerlemek, sağlıklı bir toplum oluşturmak olanaklı mıdır? Her şeyden önemlisi, toplumun yarısını oluşturan kadınları, erkekleri tahrik etmekten başka bir işe yaramaz olarak görmek hem büyük bir haksızlık hem de çağ dışılıktır.

Nedense kendine erkek diyen bazı kişiler, her dişiden tahrik olmaktalar. Bu nasıl iştir? Bir tutam saç görünce kendini arenadaki boğa sanan bir zihniyet erkeklere yakışan mıdır? Akıl, yürek, vicdan nerede? Basiret nerede? Erkekliğin verdiği babacanlık, vakar nerede?

Dokuz, on yaşındaki kızları cinsel nesne ve tahrik unsuru görmek, onların cinsel olgunluğa eriştiğini düşünmektir. Bu da onların evlenme çağına geldiklerini söylemektir. Çıkın ortaya mertçe, açıkça söyleyin! İlkokuldan sonra kız çocuklarının okutulmasını istemediğinizi... Çıkın, söyleyin bu kızların evlilik çağlarının geldiğini...

Zaten Münafık Kardeşler değil miydi Mısır’da minicik kızlara nikâh kıymak isteyenler. Hani sizin yere, göğe sığdıramadığınız Mursi’nin düzeninde dokuz yaşındaki kızların evlendirilmesi için fetvaların verildiğini unuttuk mu sanıyorsunuz?

AKP iktidarını nasıl bir toplumsal düzen kurmak istediğini, düşüncedaşlarına bakarak anlayabiliriz. Mursi önderliğindeki Münafık Kardeşlerin Mısır’da yaptıklarını unutmamalı. IŞİD’in toplumsal yaşamı nasıl düzenlemek istediğini akıldan çıkarmamalı. 21.Yüzyılda köle pazarları kurarak kadınları, oralarda satanların yol arkadaşlarının onlardan farklı düşündüklerini sanmak saflıktır.

Ey Tayyip Erdoğan, BM Genel Kurulunda konuşmaya başladığınızda sıraların neden boşaldığını düşündün mü? Niye boş salonun duvarlarına konuştuğunun farkında mısın?

Ey türbanın üzerindeki yasağı kaldırdığını söyleyerek övünen Dersimli Kemal! Anaokullarından itibaren tüm okullarda türban yasağı kalktı, mutlu musun?

Çocuk gelinler artınca mutluluğunuz artacak mı Ey Erdoğan, Ey Kılıçdaroğlu, Ey Bahçeli!

Türkiye, bir kör karanlığın uçurumundan yuvarlanmaktayken mutlu musunuz ulusun iradesini, türbana sarıp sarmalayıp yok eden vekiller?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           25 Eylül 2014




KÖŞEYE SIKIŞAN SALDIRGAN


RTE, Köşk’e çıktı çıkmasına, ama çıktığına bin pişman. Başbakanlık döneminde olduğu gibi alanlarda konuşamıyor, canı sıkıldıkça uyduruk toplantılarda muhalefete saydıramıyor, parti grubunda Atatürk ve İnönü dönemi CHP’sine iftiralar da atamıyor.

RTE, Katar’a gitti. Katar Emiri’nin ayağında terlik... Karşılama uğurlamadaki ciddiyetsizlik buradan belli. Neden böyle? Çünkü parasına gereksinim duyuyorsun, o da bunun farkında. Hatta yandaş bir işadamının bir televizyonla gazeteyi alması için aracı olup para istemişsin terlikli kişiden. Parayı o vermiş, sen de Suriyeli teröristleri beslemişsin ülkende. Anlaşılacağı üzere parayı veren düdüğü çalıyor. Terlik de giyer, tokyo da... İstersen itiraz et!

Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütü yöneticileri Mısır adaletinden kaçıp Katar’a sığınmışlar. Mısır’sız Arap birliği de olmaz, Ortadoğu da. Arap dünyasının belkemiği Mısır. Dünkü devlet olmayan devlet bunun farkında. Mısır’la arayı düzeltmek istiyor. Bunun yolu, İhvan yöneticilerini sınır dışı etmekten geçmekte. Eee, İhvancılar Katar’ın müttefiki. Onları Mısır’a gönderemez. Ne yapacak? Türkiye geliyor akıllarına. RTE, hemen kabul ediyor bu öneriyi. Zaten yöneticilerin bir kaçı çoktan Türkiye’ye gelmiş bile.

Ah para, ah! Nelere kadirsin... Katar dediğin yer, haritada zor gösterilir. ABD’nin kara gemisi... ABD çekilse oradan üç gün ayakta duramayacak bir devletçik. Belayı sana satıyor, sesin bile çıkmıyor karşısında. Adam, bir de iskarpin mi giyecek karşında. Dua et, başka türlü de karşılayabilirdi seni...

Ufacık Katar, Mısır’la iyi ilişki kurmayı düşünüyor, sen hala düşmanlık peşindesin.

Katar dönüşü uçakta, bir ABD gazetesinin IŞİD’e militan katılımı konusunda yazdıklarıyla ilgili “Bu hafif tabiriyle edepsizliktir, alçaklıktır, adiliktir.” demekte köşeye sıkışan siyasetçi. Bu sözleri birkaç kez daha yineliyor. En hafif tabir... Öyle mi? Ağır olsaydı ne diyecektin? Ana avrat mı küfredecektin? Vay be! Ağzından çıkan sözlerin ne kadar ağır bir küfür olduğunun farkında bile değil hazret. Demek ki bu sözler onun için olağan.
            
          Kuveytliler, Ankara’nın göbeğinde havacı binbaşıya meydan dayağı atıyor. Sesi çıkmıyor köşeye sıkışan kişinin. “En hafif tabiriyle....” saydırmıyor.
            
           Kuveyt Büyükelçisi baştan kestirip atıyor. Dayakçı elçilik çalışanlarına bir şey yaparsanız, tabi ne olacaksa hukuk içinde olur, işadamlarımız yatırımı keser. Para konuşuyor para. Ufacık ülke sana ayar veriyor parasıyla sen suspussun. El âleme avuç açarsan üç kuruş için olacağı bu. Adamı şamar oğlanına döndürürler.
            
         NATO’nun IŞİD’e yapacağı operasyon konusunda önce Cidde’de “Hayır!” diyorsun. Üç gün sonra ne oldu da Paris toplantısında “Evet!” dedin? Bu, bir köşeye sıkışmışlığın belirtisi. Köşeye sıkıştıkça da saldırganlaşıyor hazret. Karşısına kim çıkarsa haşlıyor. Ama bir farkla... Bu haşlama işini, yurtiçinde yapıyor.
            
          TÜSİAD toplantısında, yine zehir zemberek konuştu. Biçemi saldırgan mı saldırgan. Vurdukça vuruyor... Anlı şanlı işadamları süt dökmüş kedi gibi dinlemekteler. Saldırdıkça frenleri boşalıyor hazretin. Gelip Gezi kayasına tosluyor. Haziran Direnişini yine karalama peşinde. Belki de yüz kez yinelediği sözleri söylemekten bıkmıyor. Ne yapsın? NATO bir yandan sıkıştırıyor üç günde karar değiştiriyor. Katar ve Kuveyt gibi aile devletçiklerine bile söz geçiremiyor. Hıncını Gezicilerden almaya çalışıyor. Tabi bir de işadamlarından... Yurttaş da görünce aslan sanacak.
           
           RTE’nin bu saldırgan konuşmaları, köşeye sıkışmışlıktan kaynaklanmakta. İktidarını korumak için her türlü ödünü verebilecek bir ruh sağlığı içinde. Muhalefet, kış olmadan derin uykuda. Gezicileri bu kadar diline doladığına göre çok korkmuş, çok... Demek ki onun iktidarının sonunu da halk getirecek. Yani geziciler...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu               
                                                                       19 Eylül 2014





KÜRT KORİDORU ADIM ADIM AÇILIYOR


IŞİD, silahlandırılarak önce Suriye’ye, sonra da Irak’a salındı. Musul’u IŞİD alırken Kerkük de Kürtçü aşiretlerin eline geçti.

Ne hikmetse IŞİD, güneye, Bağdat’a gitmedi de birden kuzeye yöneldi. Peşmerge ve PKK ile karşı karşıya kaldı. Kuzeye giderken Türkmen kentleri, kasabaları, köyleri yerle bir edildi. Türkmenler öldürüldü, topraklarından sürüldüler. Günlerce gidecek yer bulamadılar. Türkiye’ye yalvardılar. Kapılar duvar oldu. Türkmenlerin çoğu zorlu bir yolculukla yayan yapıldak Irak’ın güneyine gittiler. Onları ne gören oldu ne de arayıp soran... Televizyonlar sustu, gazeteler yazmadı, siyasetçiler sırtını döndü.

IŞİD, Türkmenlerden sonra Yezidilere saldırdı. Türkiye büyük bir âlicenaplıkla (?) Yezidilere kapıları açtı. Televizyon kameraları koştular sınır bölgelerine. Bazıları koşmadı, çünkü zaten orada bekliyorlardı. Yezidilerin yaşadıkları acıklı öyküler peş peşe yayımlandı. Tüm Türkiye’nin ve dünyanın ilgisi çekilmeye çalışıldı. Türkiye’ye sığınan Yezidi sayısı beş yüzü bile bulmuyordu oysaki.

Tabi, şunu öncelikle belirtelim yaşanan acı kişi sayısına göre ölçülmez. Düşenin elinden tutmak insanlık görevi. Yardım isteyenin inancına, etnik kökenine, cinsiyetine, düşüncesine bakılmaz. Ancak Yezidilerin belki de yüz katından çok olan Türkmenlere kapıların neden açılmadığını sormak da hakkımız. Türkmenlerin de insanlık ailesinin üyesi olduğu unutulmamalı. Onların acısını yüreğinde duyumsayamayan siyasetçi, gazeteci, televizyoncuların, sözde aydınların bu duyarsızlığına isyan etmek de her insanın görevi.

Bugün Suriye’nin kuzeyinden Kürt kökenli kişiler sınırlarımızdan içeri girdi. Gelen kişilerin perişanlığı yürekleri burkmakta. Ancak onları perişan edenleri de bilmek gerek.

IŞİD’i Ortadoğu’nun başına bela eden kim? ABD ve AKP... Suriye’de durup dururken iç savaş çıkaran kim? ABD ve AKP... Irak’ı parçalayan kim? ABD... O zaman Türkmen, Yezidi, Kürt, Arap... tüm bu insanları evinden yurdundan söküp atarak yollara düşüren, perişan eden kim? ABD ve işbirlikçileri... Şimdi kalkmışlar, iyilik meleği kesiliyorlar. Hem insanları perişan et, aç bırak, ölümün tuzağına düşür; sonrasında kalk, o insanlara yardım ediyorum diye ortalıkta caka sat. Kirli ellerini, böyle temizleyeceğini mi sanıyorsun? Taşlaşmış yüreğini, iyilik yapıyor görünerek yumuşatmayı mı düşünüyorsun?

ABD yazıyor, bölgedeki piyonlar oynuyor. ABD, Kürt koridorunu açmak için planlar kuruyor. IŞİD, koridorun açılması için yüklenmekte. Ortadoğu’nun kötü polisi IŞİD, günah keçisi olmak için rolünü iyi oynamakta. Kimse sormuyor: “Bu örgütün parası, silahı, yiyeceği, içeceği, militanların aylıkları nereden geliyor?” diye. Bunca militan kuş olup mu uçuyor o topraklara? Sormazsan, sorgulamazsan ABD planına hizmet edersin. Ama biraz kafanı kaldırıp sağa sola bakarsan görürsün oynanan emperyalist oyunun kepazeliğini.

Bütün çaba, Barzanistan’ın Akdeniz’le buluşması için. ABD, AKP, İsrail, IŞİD, Suudi Arabistan; Katar, PKK... Birleşmişler şer cephesinde kürt koridorunu adım adım inşa etmekteler.

Yarın, öbür gün ABD ve piyonları ortaya çıkacaklar koro halinde bağıracaklar. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde güvenlikli bölge(?) oluşturalım, diye. Elbirliğiyle önce propagandayla beyinler yıkanacak. İnsanlık dramı öyküleri kurgulanacak. Ardından askeri görevler paylaştırılacak ve güvenli bölge(?) oluşturulurken yeni güvensizlikler yaratılacak. Yine olan suçsuz, günahsız insanlara olacak. Niye mi? ABD ve küresel sermaye daha çok dolar kazansın diye bütün bu kan ve gözyaşı.

Peki, piyonlar ne kazanacak? Kendi halklarına, ülkelerine ihanet payesi...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           19 Eylül 2014