TEKNOLOJİ, EĞİTİM İLİŞKİSİ


Teknoloji, yaşamımızın her alanına girdi. Hem de ne giriş…  

Teknoloji, yaşamın her alanına girer de eğitime girmez mi? Okullarımızın çoğu, eğitimde teknolojiden yararlanmakta. Derslerin çoğunda bilgisayarlar, akıllı tahtalar işbaşında. Böyle olunca öğretmenler ikinci plana düştü. Oysa eğitimin asıl öğesi öğretmen ve öğrenci, yani insan. Doğaldır ki ikinci plana düşen birinin değeri de ikincil olur.

Öğrencilerin çoğu, teknolojiyi eğitim için değil de oynamak, eğlenmek ve zaman geçirmek için kullanmakta. Asıl erişimleri, eğlence ve oyun… Bu da onları hazırcı yapmakta. Düşünmeden, sorgulamadan, kendi içinde tartışmadan, araştırmadan ellerindeki telefon, tablet ya da bilgisayarda gördükleri her şeyi doğru sayıyorlar.

Ekrana bağlanıp kalan öğrencilerin çoğu, bir metni düzgün olarak okuyamıyor. Çünkü derste olsun oyun oynarken olsun metinleri kendileri değil, başkaları okuyor onlara. Onlar, okunan metne bakmıyorlar bile. Baksalar da çoğu zaman ekranlardaki metin görünmüyorlar. Bundan da anlaşılacağı üzere metni gözle izleme olanakları yok! Böyle olunca da metinde anlatılan düşünce, duygu, olaya odaklanmaları olanaksız oluyor. Kulaktan dolma, üstünkörü bir öğrenme söz konusu. Bu da onların dikkat sürelerini azaltıp en alt düzeye düşürmekte. Dikkat ve konuya odaklanmanın olmadığı bir yerde öğrenmenin olabileceğinden söz etmek olanaksız.

Çocuklar, ekranda kısa videolar izlemeye alışmışlar. Bu nedenle okuma metinleri, devinimli ve değişken görsellikte olmadığından odaklanma güçlüğü ortaya çıkıyor. Oysa onlar, saniyelerle ölçülen bir zaman diliminde başlayıp biten devinimli rengârenk görselleri izlemeye alışmışlar. Bir tuşa dokunarak izliyorlar bu görselleri. Ne sayfa çeviriyorlar ne de okuyup emek harcıyorlar. Bir de okunacak metinler, onların izledikleri videolardan daha uzun. Bu yazıları okurken sıkılıyorlar bu yüzden. İnsan, sıkıldığı bir işte başarılı olabilir mi hiç?

Okuyamayan çocuk, yazı da yazamıyor. Çünkü her şeyi ekranda gördüğünden yazı yazmayı unutmuş bir kuşaktan söz ediyoruz. Yazı yazmaları istendiğinde gözlerini devirip öfkeleniyor ve iletişimi kesiyorlar karşısındakiyle. Çoğu zaman öfkelerini kontrol edemediklerinden kırıp döküyorlar bulabildikleri her şeyi. Onların yazı yazmaları bir eziyete dönüşüyor. Dört beş satır yazı yazıncaya dek akla karayı seçiyor. Yazmamak için kırk dereden su getiriyor. Niye yazmadığı sorulunca “Sevmiyorum işte yazı yazmayı! Niye yazıyoruz ki? Bilgisayarda yazsam olmaz mı?” yanıtlarını işitiyoruz onlardan. Onlar yazı yazılacak tek aracın klavye olduğu kanısındalar. Bu nedenle kalem tutmayı unutuyorlar. Düşüncelerini kâğıda dökemiyorlar. Bu nedenle de el kasları ve motor becerileri gelişmiyor. Beyinle el arasındaki ilişki kopuyor. Kısacası beyin, eli yönetemiyor.

Çocuğunun yazmadığını gören anne ya da baba, oturup kendisi yazıyor onun yazması gerekeni. Böylece çocuğuna iyilik yaptığını sanıyor. Oysa onun odaklanmasını sağlayacak, dikkat süresini artıracak ve motor becerilerini geliştirecek bir fırsatı yok ediyor kendi eliyle. Bu da çocuğuna yaptığı bir kötülük oluyor bilerek ya da bilmeyerek.

Ekran bağımlısı çocuk ve gençlerin en büyük özellikleri, uzun süre yerlerinde oturamamaları. En küçük sorunu, büyük bir tartışmaya dönüştürebiliyorlar. Bu tartışmalar, sert kavgalara dönüşüyor çoğu zaman. Karşısındaki kişinin, annesi, babası, öğretmeni, arkadaşı ya da tanımadığı biri olması çok da önemli değil. Çünkü bu öğrenciler, toplum içindeki sosyal statüleri çoktan yok etti kafasında. Ekran bağımlılığının getirdiği bencillik; onun önce kendisine, sonra da çevresindekilere olan saygısını çoktan yok etti.

Ekran bağımlısı çocuklar, gereksiz yere tartışmaya bayılır. Tartışmayı uzattıkça uzatırlar. Çünkü ekranda öğrendiklerini, yaşamın tamamı sanırlar. Bu nedenle yaşamın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçarlar köşe bucak.

Ne yazık ki dünyadaki teknolojik gelişimler, yapay zekâyı yaşamımızın ortasını yerleştirdi. Ekran bağımlıları, yapay zekânın her şeye egemen olduğu kanısındalar. Öğrenecekleri bir şey olunca ona soruyorlar. Oysa onu yönetenlerin verdiği izin kadar öğrenme olanağına sahipler yapay zekâdan. Şu anda dünyanın birçok yerinde bazı mesleklerin ortadan kalkacağı tartışılıyor. Yapay zekânın birçok meslek sahibini işsiz bırakacağı düşünülmekte bazılarınca.

Ekran bağımlısı çocukların ne yazık en eksik yanlarından biri, özgüvenleri. Yaşamlarında bir fark yaratmayı, üretken olmayı, özgün işler yapmayı uslarına getirmiyorlar bile. Oysa yaşamda kalmak için bir kişinin bazı temel becerilerini geliştirmesi gerekir. İnsan, yaşamı boyunca aklına hayaline gelmeyecek sorunlarla karşılaşır. Bunları teknoloji ve yapay zekâyla aşamaz hiç kimse. Bunları aşmak için kişinin kendi becerisine, gücüne, sağlıklı karar vericiliğine, mantıklı düşünmesine gereksinim var. Bu çocukların ne geçmişle bir bağı ne de bugünle gelecek arasında bir köprüleri var. Bu, onların kolsuz kanatsız bırakıyor. Yaşam savaşından onları koparıyor bağımlılıkları.

Çocuklarımızın yaşam savaşını kazanmaları için onları teknolojinin tutsaklığından kurtarmak gerekir çok geç kalmadan. Çünkü koca bir ömür, tutsaklıkla geçmez. Teknolojik bağımlılıktan kurtulan çocuklar, özgürlüklerine kavuşacaklar. Onlar için bundan daha iyisi var mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       18 Ocak 2026

ÇOCUKLARIN ÖNÜNDEKİ ÖRNEK(!) KİŞİLER KİMLER?


Çocuklar, büyüklerin davranışlarından öğrenir. Bu nedenle çocukların kişiliklerinin gelişip oturduğu bu dönemde, çocuklara örnek (rol model) olacak kişilerin özelliklerine, davranışlarına, yaptıkları işlere çok dikkat edilmeli. Örnek olacak büyüklerin aktöreleri, meslek başarıları, saygınlıkları, kültürel birikimleri çok önemli.

Peki, son yıllarda çocuklarımızın karşısında yukarıda belirttiğimiz nitelikleri taşıyan kişiler mi örnek olarak çıkarılıyor? Ne yazık ki bu soruya olumlu yanıt veremeyeceğim.

1980’den beri ülkemizde yerleşik Cumhuriyet kültürüyle harmanlanmış Anadolu’nun binlerce yıllık insanlık imbiğinden süzülüp gelen hoşgörüye, anlayışa, uzlaşmaya, dayanışmaya ve yardımlaşmaya dayalı gelenekleri hızla terk edildi. Bireycilik, “Gemisini kurtaran kaptan.” sözü uyarınca toplumculuğun önüne geçirildi birilerince. “Altta kalanın canı çıksın.” sözü, yeni düzeninin simgesi, itici gücü oldu. Sanki gizli bir el, içimizden insanlığımızı söküp almaya başladı. Ülkemiz, her alanda değişim yaşadı. Bu değişim, ne yazık ki olumsuz yönde oldu. Toplumumuz; siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, sanatsal, aktöresel ve bilimsel düşünüş alanında ters bir yola saptı. Spor bile sağlıklı olmak için değil, para kazanmak için yapılır oldu. Ne yazık ki topluma her şeyin parayla satın alınabileceği düşüncesi yerleştirildi. Kısacası, insanların paraya tapınması, aşılandı yediden yetmişe herkese.

24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce iyi konuşan, dürüst siyasetçiler örnekti topluma. Siyasetçilerin yalan söylemesi, yolsuzluk yapması son derece ayıp karşılanırdı. Sözünün eri olmayan siyasetçi, halkın içine çıkamazdı.

Yokluklar içinde büyük başarılara imza atan ve bunu halkıyla paylaşan, halkın içinde yaşayan sporcular gibi olmak isterdi çocuklarımız ve gençlerimiz. O dönemin sporcuları parayla değil, becerileri ve yetenekleriyle konuşurdu. Onlar için öncelik, giydikleri formayı terletmekti.

Dünya çapında bilim adamları ve yazarlarımızın ülküleri yol gösterirdi yaşam savaşımında yol bulmaya çalışan körpecik yüreklere. Onlar, çıkarı uğruna hiçbir kişi ve kuruma el etek öpüp yaltaklanmazdı. Halkından kopmayan yazar ve bilim adamları; çocukların, gençlerin önünde yol gösterici örneklerdi.

Dönemin ses sanatçılarını, tiyatrocularını, sinemacılarını ünlü olmaları şımartmazdı. Onlar, kendilerini ünlü yapan halkı küçümsemezlerdi. Geldikleri yeri unutmazlardı.   

Toplum içinde iyi, güzel konuşan; Türkçemizi doğru kullanan kişiler saygı görürdü. Ev giysileriyle insan içine çıkılmazdı. İnsan içine çıkılırken giyime kuşama özen gösterilirdi. İnsanın insana saygı göstermesi hem büyük bir gereklilik hem de zorunluluktu. Başka birine saygı göstermeyenin, aslında kendisine saygı göstermediği varsayılırdı.

Neyse sözü uzatmayıp günümüzde toplumun önüne çıkarılan örneklere bakalım.

Tek ayaküstünde düzinelerce yalan söyleyen siyasetçiler türedi memleketimizde. Kendi yalanını yalanlayarak böylece daha büyük yalanlarla halkı kandırmaya çalışan siyasetçiler boy göstermekte orta yerde yüzleri kızarmadan. Üstlendiği siyasal görevi, halkın çıkarına değil de bir avuç asalağın yararına kullanmaktan çekinmeyen pişkinler işgal etmekte yüce(!) orunları. Yolsuzluk yapmayı iş edinen aktöresizleri mi örnek alacak çocuk ve gençlerimiz?

Her gün onlarca televizyon kanalında daha çok siyaset ve spor tartışılıyor. Bağışlayınız beni bu kişiler tartışmıyor, aslından böğürerek kavga ediyorlar. Birikimsiz, özensiz, kendine ve karşısındakine saygısız, mevsime göre renk, esen yele göre yön değiştirenler çoğunlukta. Bu kişiler, halkımızın omurgasız dediklerinden.

Televizyonlarda haftanın yedi günü halkımızın izlediği diziler var. Bu dizler de akcamdaki tartışmalar gibi… Sürekli bağırış, çağırış kulakları sağır edip bilinçleri karartıyor. Kimse, kimseyi dinlemiyor. Zaten çoğunun dilinin kemiği yok! Herkes ağzına geleni söylemekte karşısındakine. Çoğu dizide aile içi cinsel ilişkiler, aldatmalar, yalan söylemeler olağanlaştırılmakta. Kimse, en yakınına bile sırtını dönemiyor hançerlenme korkusundan. İnsana, aileye, komşuya, akrabaya, arkadaşa güven yok! Herkes kötülüğün kaynağı olarak gösterilmekte. Ne yazık ki çocuklarımızın da gençlerimizin de önlerindeki örnekler bu dizilerdeki kişiler.

Yoksul ailelerden yetişip gelen birçok sporcu, eli para görünce geldiği yeri unutuyor. Forma aşkını rafa kaldırıp paraya tapınıyor nedense. Başarılarıyla değil de parasıyla, son model arabasıyla övünülmekte. Para aşkı öylesine kör etmiş ki gözlerini kendi takımının maçına bahis oynuyor hem de karşı takımın kazanacağı doğrultusunda. Böyle bir sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olduğundan söz edilebilir mi?

Yazarların ve sözde bilim adamlarının bir kısmı, özellikle de toplumun önünde görünür olanlar, binmişler bir alamete gidiyorlar kıyamete. Onlar da modaya uymuş. Siyasetçilere yakın duruyorlar dünyalıklarını kurmak için. Güce boyun eğip hizmet etmek, günümüzün geçer akçesi. Başarılı olup geleceği kurmak emekle değil, güçlünün yanında yer almakla olacağı düşüncesindeler. Doğaldır ki güce tapınmanın en önemli kıstası ikiyüzlü olmak… Yani “Giden ağam, gelen paşam” sözü uyarınca davranmak... Eskiden yazarlar, bilim adamları konuşurken ağızlarından bal damlardı. Şimdikilerin çoğu, ekranlara çıkınca sağa sola zehir saçmaktalar. Ne yazık ki bu kişiler de çocukların ve gençlerin önündeki örnekler.

Son yıllarda varsıllaşıp işadamı diye boy gösterenler var ortalarda. Bu kişiler sırtlarını dayamışlar siyasetçilere, aldıkları bu güçle “Devletim malı deniz, yemeyen domuz.” atasözünü yaşama geçiriyorlar. Herhangi bir siyasal ideolojisi yok bu kişilerin. Güç kimdeyse onun görüşündeler. Omurgaları olmadığından sağ sola dönmeleri çok kolay oluyor. Çünkü bu asalakların varlıkları tamamen siyasetçilerle kurdukları ilişkilere bağlı. Halkın sırtındaki kene gibiler. Kan emerek semiriyorlar.

Yine sözü çok uzattığımın farkındayım. Şimdi çocuklarımıza ve gençlerimize; devleti, halkı soyanları mı, omurgasızlıkları nedeniyle her biçime girenleri mi, uyuşturucu partilerinde kafalarını tütsüleyenleri mi, bahis oynayan futbolcu, çalıştırıcı, yönetici ve hakemleri mi, siyasetçilerin koltukaltlarına sığınmış gazetecileri mi, varsılın sofralarında meze olan sanatçıları mı, her yerden pıtrak gibi biten ne olduğu belirsiz ünlüleri mi, bedenini pazarlamayı beceri sanan biçimsiz, yapay, boya küplerini mi, güce tapınmayı bir yol sanan yolsuzları mı, yoksa kendine emanet edilen halkın parasını soysuzların kesesine akıtanları mı örnek almalarını önerelim?

Değişmesi gereken insanlık, aktöre dışı olan bu düzen. Çocuklarımızı ve gençlerimizi ekranlara bağımlı kılan da bu düzen değil mi?

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               17 Ocak 2026

SOSYAL MEDYA, ÇOCUKLARI YAŞAMDAN KOPARIYOR


Sosyal medya, çocuk ve gençlerimizi yaşamdan koparıyor. Onlar güzel kokulu goncayken açılıp dünyanın en güzel gülleri olamadan solup gidiyorlar ne yazık ki göz göre göre. Peki, çocuklarımızı, yaşama umutlarının en güçlü olduğu bir dönemde kimler, hangi nedenle goncayken dallarından koparıyor?

Dünya; tarih boyunca görülmeyen en acımasız yarışın, çekişmenin, bencilliğin, insanlar arası vahşiliğin, kan dökücülüğün kıskacında. İnsanın insana yaptığını tüm doğal yıkımları toplasanız yapmıyor. Sanırım şu çarpıcı örnek bu acımasızlığın hangi boyutta olduğunu anlatır sanırım. 1945’ten sonra dünyanın en büyük egemen gücü olan emperyalist Amerika Birleşik Devletleri, Hitler’in II. Dünya Savaşı sırasında neden olduğu insan ölümlerinin çok fazlasını öldürdü ya da öldürttü bugüne dek. Dünyanın beş kıtasını yıllardır kana boğdu bu doymak bilmeyen insan kanıyla beslenen vampir devlet. Ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği için yapamayacağı kötülük yok ABD’nin. Zaten Amerika kıtasına, beyaz adam ayağını bastığı günden beri kan dökülmekte bu topraklarda. Öldürülen, soykırıma uğratılan halkları yazsak sayfalar yetmez buna.

ABD’yi bir avuç uluslararası tekel diyebileceğimiz varsıllar yönetmekte. Amerikan filmlerini izleyince bu ülkede her şeyin tozpembe olduğunu sanır çoğu kişi. Oysa gerçek böyle değil. Milyonları bulan evsiz kişinin yaşadığı topraklar burası. Halkın çoğunun yoksullukla boğuştuğu ve can güvenliğinin olmadığı, sağlıklı beslenemediği güya bir dünya egemeni. Kendi yurttaşı sesini çıkardığında cadde ortasından kurşunlandığı bir vahşi ülkeden söz ediyoruz. Doymak bilmeyen kapitalizmin beslendiği kaynak, insanın alınteri ve kanı.

Kimi zaman bizim basın yayın organlarımız ABD’nin bazı kentlerinde röportaj yapar bu ülkemiz yurttaşlarıyla. Daha çok ülkemizle ilgili sorular sorarlar. Bu ülkede, üniversite bitirmiş kişilerin bile haritada Türkiye’nin yerini gösterememelerini tuhaf karşılar bizim gazetecilerimiz ya da televizyoncularımız. ABD eğitim sistemi, çıkarlar üzerine kurulu… Seçkinlerin eğitimi çok güzel… Çünkü onlar, ülkeyi yönetecekler. Ancak halk, ülkeyi yönetmeyip yönetenlere hizmet edecek. Emperyalist kafaya göre hizmet edeceklerin, yönetileceklerin çok şey bilmesine gerek yok!

ABD’de aileler dağılıyor kapitalizmin çürümüşlüğüyle. İnsan, cinsiyetsizleştiriliyor. Doğadaki varlıkların hepsinin genleriyle oynanıyor. Dünya yetmemiş gibi uzayı da kirletiyorlar. 1945’ten beri çıkardıkları savaşlarda denedikleri, attıkları bombalarla gezegenimizin tüm dengesini bozdular. Birçok ülkede bu yüzden milyonlarca kişi sakat kaldı. Bazı yerlerde bugün ot bile bitmiyor.

Yıllardır teknolojik gelişmelerin merkezi ABD. Ne yazık ki yoksul ülkelerden aldığı beyin göçüyle teknolojik üstünlüğünü uzun süredir sürdürmekte. Ancak bunun da bir sonu olduğu kesin… Teknolojik üstünlüğü nedeniyle sosyal medya alanlarının çoğu bu ülkenin denetiminde. Toplumsal alanda çürümüş bu ülke, başka ülkeleri de çürütüp yok etmek istiyor. Bunun için de sosyal medya alanlarını kullanıyor. Hani çocuk ve gençlerimizin bağımlısı olduğu sosyal medya. “Niye çocuk ve gençler hedefleniyor?” diye sorulabilir. Çocuk ve gençler, bir toplumun geleceği. Onlar, geleceğimizi yok ediyorlar çocuk ve gençlerimizi elimizden çalarak. Bundan da anlaşılacağı üzere yüreğimizi söküyorlar yerinden. Bir toplum yürekleri sökülmüş insanlarla yaşayabilir mi?

Özellikle ortaokul ve liseye giden çocuklara bakın ve onları gözlemleyin. Kimler mi gözlemleyecek? Öncelikle anneler, babalar ve öğretmenler… Tabi ki bu iş için zamanları varsa… Ne yazık ki onlar da çocukları gibi ekran bağımlısı. Çoktan sosyal medyanın tutsağı olmuşlar. Evlerde, işyerlerinde herkesin elinde telefon… Kendilerince her şeyi, sosyal medyadan izleyip öğreniyorlar ABD’nin izin verdiği ölçüde ve biçimde. Toplumumuzda önemli bir insan kitlesi, sosyal medyanın tutsağı. Aslında bu sözüm olmadı, ABD’nin tutsağı demem gerekirdi. Çünkü onlar, düşünce, duygu ve istençlerini çoktan küresel emperyalizmin buyruğuna vermişler. Bu buyrulmayı da bilgilenme sanıyorlar.

Sekiz on yıl önceydi. Ülkemizin LGS’de ilk beş yüze giren bir lisesini bitirmiş ve yine ÖSS’de en üst puan diliminden öğrenci alan bir üniversitesinin en çok yeğlenen bölümünü kazanmış bir öğrencimle karşılaştım. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Çok yaşlanmış gibi geldi bana. Üzerinde bir hantallık, bıkkınlık vardı. Bakışları donuktu. Eski sıcaklığı, ataklığı yoktu. Kamburlaşmıştı gencecik adam. “Üniversiteyi bitirdin mi?” diye sordum. O: “Hayır öğretmenim, okuldan biraz sıkıldığım için kaydımı dondurdum. Biraz ara verdim dinleneyim diye.” diyerek yanıtladı beni. İçimden “Taş mı taşıdın sabahtan akşama dek de yoruldun.” tümcesi geçti. Oturup birer çay içtik. Benimle söyleşmek istemediğini anladım. Çünkü eskisi gibi göz teması kurmuyordu benimle. Bu, aslında içinde bulunduğu gerçeğiyle yüzleşmeme isteğiydi. Bunun için kaçıyordu konuşmaktan. Baktım ki konuşmamın bir yararı olmayacak vedalaşıp ayrıldık.

Eski öğrencimden ayrıldıktan hemen sonra annesini arayıp oğluyla karşılaştığımızı söyledim. Kadıncağız, buna çok sevindi. “Adil Bey, biraz konuşsaydınız onunla. Çok iyi olurdu. Buna gereksinimi var.” dedi üzgün bir sesle. Ben, onunla bir çay içtiğimizi, ancak çok fazla konuşamadığımızı anlattım. Bir şeyler daha söyleyecektim ki söyleyemedim. Telefondaki kadıncağız, ağlamaya başladı. Ne diyeceğimi şaşırdım. Az sonra beni arayıp yüz yüze görüşmek isteğini söyledi. “Tamam…” dedim. Bir hafta sonraydı sanırım eşiyle aradılar, bir buluşum yeri için sözleştik. İkisiyle de dostluğum vardı. Hem oğullarının hem de kızlarının öğretmeni olmuştum. Oturduk, söyleştik. Bir dokunup bin ah işittim. Dertleri çok büyük… Oğulları sabaha dek bilgisayarda oyun oynuyor, sosyal medyada zaman geçiriyordu. Annesi ve babası işe gitmek için kalkıp kahvaltı yaptıklarında genç adam uyuyor. Uzun süredir böyle bir yaşamı vardı. Ne yaptılarsa, kime gittilerse çözüm bulamadılar. Oğullarının benimle içtiği bir bardak çayı çok önemsediler. Oğullarıyla az da olsa söyleşmemi bir umut ışığı olarak gördüler. İkisi birden: “Ne olur öğretmenim, siz onu arayıp görüşün. Bakın yıllardır ilk kez biriyle oturup konuşmuş. Bu fırsatı değerlendirelim.” dediler. Dediklerini yaptım.

Türkiye’de çok az kişinin yakalayabileceği bir okul fırsatını eline geçirmiş bir genci, içine kapatan neydi? Ekran bağımlılığı… Yani küresel emperyalizmin dünyaya egemen olmak için kullandığı bir teknolojik aygıt. Bu genç; ailesinin, ülkesinin bağrından sökülüp alınmış, çürümüş kapitalizm tarafında çalınmış bir çocuk. Eğni ülkemizde dolaşsa bile duygu, düşünce ve istenci ele geçirilmiş.

Ortaokul ve lise öğrencilerinin çoğu, yaşamdan bıkmış durumda. Toplumsal ilişkileri kopmuş çoğunun, Yaşamdan tat almıyorlar. Amaçları, ülküleri yok! Bu nedenle mutsuzlar…

Kız ya da erkek çocukların hepsinden, yaşamanın bir anlamı olmadığını sıkça işitiyoruz. Bir işte çalışmanın anlamsız ve tutsaklık olduğunu, oysa kolay yollardan para kazanmanın olanaklarının önümüzde fırsatlar yarattığını söylemekteler. Kızların odalarında gizlice ağladığına tanıklık eden çok sayıda anne ve baba var. Konuşmaya çalışan anaatalara ne yazık ki bir şey söylemiyorlar. Erkek çocuklar da okula gitmenin gereksizliğinden söz etmekteler. Bir de bu çocukların ortak özelliği toplumun değer sistemini çokça ve inatla sorgulamaları. Aslında içleri yangın yeri, ancak sorunlarını bir türlü anlatmıyorlar. Küçük yaşta yaşamı anlamsız bulmaktalar. Birçok çocuk, anne ve babasına yaşamak istemediğini açıkça söylüyor. Ülkemizde binlerce çocuğun aynı olumsuz tümceleri kurması ve yaşamdan bıkkınlığının nedeni üzerinde kafa yormalı. Büyük bir felaket, göz göre göre üstümüze geliyor ve toplumun tümünün geleceğini ortadan kaldırmak için çığ gibi büyüyor u tehlike.

Çocukların sorunlarının, düşünüş biçimlerinin, dillerinin aynı olması biz büyüklere bir uyarı aslında. Bu uyarıyı önemseyip tehlikeyi kaynağından kurutmalı. Sorunun çözümü için anne, baba ve öğretmenlerin atacağı ilk adım “ilgi” olmalı. Sonrasında koşulsuz sevgi, içten saygı, duyumsatan bir güven gelmeli. Çocuklarla güven köprüsü kurulmalı ki, onlara göstereceğimiz ilgi, sevgi ve saygı o köprüden kolayca ulaşabilsin canı büyük, tenleri küçük yüreklere.

Yaşamaktan bıkan, amacı ve ülküsü olmayan çocuk ve gençlerle bir toplumun geleceği kurulamaz. Bu nedenle toplumsal bir dayanışmayla bu sorunu aşmak için işbirliği yapılmalı. Ülke bizim, çocuklar bizim… Geleceği, çocuklarımız kuracağına göre o gelecek de bizim…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       16 Ocak 2026

 

DUYGULARI YOK EDEN BAĞIMLILIK

 

Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlerin duygularını hızla yok ediyor. Peki, bu nasıl oluyor?

Uzun süre ekrana bakan kişi, giderek yaşamın gerçeklerinden kopuyor. Yaşamın karşıtlıklar üstüne kurulu gerçekçiliğini unutuyor bu yolla. Sorun çözme yeteneğini de yitiriyor ekranın soyut, göz boyayıcı, aldatıcı ortamında. Yaşam; olumlusu olumsuzu, iyisi kötüsü, yalanı gerçeği, eğrisi doğrusu, inişi yokuşu, acısı tatlısı, mutluluğu üzüntüsü, ilgisi ilgisizliği,  varlığı yokluğuyla bir bütün. Sanal bağımlılığı olan kişi, yaşamın bu gerçeklerini ne yazık ki göremiyor. Çünkü onun yaşamını belirleyen, dünyanın gerçeklerden uzak, başkalarınca kurgulanmış sanal bir yaşam. Aslında buna yaşam demek de pek uygun değil. Çünkü yaşam sanal değil, dinamik ve gerçektir.

Yaşamın içindeki kişinin duygu ve düşünceleri vardır. Kişiyi yönlendiren onun duygu ve düşünceleri. Duygu ve düşüncesi olmayan biri, et ve kemik yığınından başka bir şey değil. Herkesin birbirinden ayrı düşünce ve duygularının olması, insan olmanın varsıllığı, güzelliği, öngörülmezliği, çekiciliğidir. Bir toplumun içinde yaşayan insanlar, tanıştıkları günden başlayarak birbirlerini keşfederler. Her geçen gün yeni keşifler olur. Bu da insanların birbirlerini sevmesini, saymasını, güvenmesini, insanca ilişkiler kurmasını sağlar. İnsanca ilişkiyi oluşturan da duygu ve düşünce. Duygular, düşünceler kişiyi; başkalarıyla ilişkilerinin nasıl olacağı konusunda yönlendirir.

Ekrana odaklanan kişi, yaşamın gerçeklerini giderek göremez. Bu da onun zaman içinde gerçekçilikten uzaklaşmasına neden olur. Gerçekçilikten uzak bir yaşam; tatsız tuzsuz, lezzetsiz ve renksizdir. Zaten “yaşam” diyoruz. Neden mi? Çünkü yaşam dediğimiz şey, somut bir gerçeklik, sanal değil. Yaşam, yaşamakla ilgili, y7ani canlılığın smgesi… Sanal dünyada bir yaşam yok, olan biten yalnızca bir göz aldatmacası, bir beyin yanılsaması.

Ekran bağımlısı kişinin tüm ilişkileri, tükenmeye yönelik… Çünkü sanal dünyada asıl olan tüketim… Ekran, “Kullan, at” mantığıyla işlemekte. Bu da burada izlenenlerin kolayca değersizleştirilmelerine neden olmakta. Değersizlik, salgın bir sayrılık gibi… Önce kişiyi sarıp sarmalayıp tutsaklaştırmakta. Sonrasında bu salgın, kişinin çevresine yayılıyor hızla.

Ekran bağımlılığının en hızlı tükettiği şey ise sevi(aşk)… Ekranların yaşamlarını biçimlendirdiği, duygu ve düşüncelerini yönlendirdiği gençler karşı cinse seviyle bağlanmıyorlar. Erkek olsun kız olsun karşı cinsle günlük, kısa süreli ilişkilerden yana. Şıpsevdiler. Sorsan, karşı cinsten olan arkadaşına derin bir sevi duyduğunu söyler. Ancak bu sevi, yaz yağmuru gibi kısa sürede yağıp geçiyor. Bu yaz yağmuru gibi sevilerde en az olan şey, iletişim… Zaten günlük yaşamda bir araya geldiklerinde birbirleriyle değil, ekranlarla konuşuyorlar. En çok yaptıkları iş, bir yeiçe gitmek... Orada birbirlerinin gözlerine bile bakmıyorlar, konuşmuyorlar neredeyse. Ekranlardan fırsat bulduklarında sevişiyorlar. Sevişmenin dışında sosyal bir ilişkileri yok gibi. Böyle olunca birbirlerinden kısa sürede bıkıyorlar. Çünkü ilişkiyi besleyecek, seviyi kökleştirecek ne bir duygu ne de düşünsel kök var.

Bağımlı kişinin tek sevisi var, o da ekran. Ekranın dışında bağlılık duyacağı bir şey yok gibi. Bu nedenle karşı cinsle ilişki, pamuk ipliğine bağlı. Niye mi?

Neredeyse tüm televizyonlarda (Birkaç televizyon kanalı bunun dışında.) yıllardır magazin izlenceleri yapılır. Topluma daha çok örnek olabilecek sanatçılar, varsıl kişiler, sporcuların ne yaptıkları, kimi zaman özel yaşamları, ağırlıklı olarak da sevileri anlatılır. Bu izlencelerde en çok işittiğimiz ise “…  yeni bir aşka yelken açtı.” tümcesidir. Aslında her şey bu tümcede saklı. Bu tümceyle “aşk” sözcüğündeki tılsım ortadan kaldırılıyor.  Bunun gelgeç bir şey olduğu vurgulanıyor. Bu algı, topluma yerleştiriliyor. Böylece toplum, geçici ilişkilere yönlendiriliyor. Ne yazık ki yaşamını ekranlara göre düzenleyen kişiler, kendisine dayatılanı kolayca kabulleniyor. Demek ki, sevi böyle gelip geçici bir şey, diye düşünüyor.

Ünlüler dünyasında kadın ve erkek arasındaki ilişkilerin çoğu bir çıkar üstüne kurulmakta. Bu tür ilişkileri “aşk” olarak adlandırmak, aşka en büyük ihanet... Aşkta çıkar olmaz; yürek, bağlılık, güven, derin sevgi, sonsuz saygı olur. Ekranlar, dilimizin derin anlamını yok ediyor. Sözcüklerimizin anlatmak istediğini, içeriklerini değersizleştiriyor. Yine dilimizin insancıl yönünü, hiçe sayıyor. Böylece anadilimiz varsıllığını yitirip kısırlaşıyor.

Üzülerek söyleyeyim ki, ekranlar kişileri çoklu ilişkiye (çok eşliliğe) yönlendirmekte. Bu da toplumumuzun temelini oluşturan aile kurumunu yok ediyor. Çok eşlilik, aile kurumunu ortadan kaldırır. Ayrıca genetik karmaşaya neden olur bu durum. Bu da sağlıksız kuşakların doğup büyümesine yol açar.

Bir toplumda her şeyin kolayca tüketilmesi alışkanlık durumuna gelmesi, kişileri mutsuzluk batağına sürükler. Duygular da günlük yaşamdaki gereksinmelerimiz de dostluklarımız da kolayca tüketilmemeli. Tüketim alışkanlığı büyük bir savurganlık. Şimdi diyeceksiniz ki duyguların savurganlığı olur mu? Hiç olmaz mı? Her şeyin savurganlığı olur. Bu nedenle kişi, elindeki soyut ve somut varlıkların değerini bilmeli. Bu konuda tutumlu olmalı. Hele sevi konusunda değerbilirlikten vazgeçmemeli. Dünyada en zor bulunan şey, insan ve onun sevgisini hak etmek değil mi?

Ekran bağımlılığı, bireyselliği her yönden kutsamakta. Böyle olunca başka kişilerle yaşamı paylaşma kültürü, alışkanlığı, gereksinimi giderek yok oluyor. Çünkü bireysel yaşamın merkezinde bağımlı kişi var. Onun toplumsal gereksinimi(!)  ise sanal ortamın düşsel kişileri, oyunları, kendince renkli saydığı ortam olmakta. Bu durum, bağımlının gerçek yaşamda insanlarla uyumlu ilişki kurmasını güçleştiriyor. Toplumsal yaşamdan kopan bağımlı; zamanla insanlarla ne konuşacağını, neleri paylaşacağını, kendi dışındaki bireylerle sosyal ilişkilerinin düzeyini, onlarla sevgi, saygı ve güvene dayalı bir sosyalleşmenin kurallarını anlayamıyor. Anlasa da bunları nasıl uygulayacağını bilmiyor. Çünkü bağımlı kişinin temel sorunu, karşılaştığı asıl güçlüğü gerçek yaşamın kurallarına, insan ilişkilerine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma, onu giderek toplumdan uzaklaştırmakta.

Bireyselliğin kutsandığı bir düzende genç kızlar ve erkeler arasında seviden söz edilebilir mi? Sevi, iki kişilik olduğuna göre burada bencil davranmanın, bireysel düşünmenin yeri olmaz.

Ekran bağımlılığı, yaz sıcağında okyanusun ortasına düşen birinin boğulmamak için yaşamda kalma çabasına benzer. Boğulmakta olan kişi, suda çırpınırken susuzluğunu gidermek için denizin tuzlu suyunu yutar elinde olmayarak. Tuzlu su içen kişi, kısa zamanda çok daha fazla susar tuz nedeniyle. Susadıkça daha çok deniz suyu içer. Bu döngü sürdükçe kişi, çok fazla deniz suyu içerek kendi kendinin boğulmasına neden olur. Kurtuluşunu kendi eliyle yok eder.

Ekran bağımlısı kişilerin çoğu; kurtuluşu, yine sanal ortamda arar. Oysa onu gerçekçilikten, toplumsal yaşamdan, doğadan koparan bağımlılık. Çözüm ekranda değil, gerçek yaşamın içinde. Bağımlı kişiyi, bu büyük ve insanı yok eden sorundan kurtaracak olan uzman sağaltımcılara başvurmaktır. Çocuklarımızı, gençlerimizi ekran bağımlılığından kurtarmak için toplumsal bir seferberlik başlatılmalı. İlgili devlet kurumları bu konuda sorumluluk almalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Ocak 2026

 

SOĞUĞUN ACIKTIRDIĞI KUŞLAR


Bu gece çok soğuktu. Hava sıcaklığı İstanbul’da eksi birdi. Zaten havanın soğukluğu, akşamdan belliydi. Her gün kalabalıktan yürünemeyen caddelerde in cin top oynuyordu.

Soğuk gecenin sabahında güneş vardı ufukta. Soğukla uyuşmuş eğnimi ısıtmaktı dileğim. Ancak her gün yemlediğim kuşlarımı aradım önce. Onlar, hiçbir yerde görünmüyordu. Kendi derdimi unutup onların derdiyle dertlendim sabah sabah. Kuşlarım nerede diye bakındım sağa sola. Çay suyunu koymadan onları doyurmalıyım, dedim. O da ne? Onlar için aldığım buğday bitmiş. Dün alacaktım, fırsat bulamamıştım. Olsun… Onları aç bırakacak değilim ya… Bulgur kavanozunu aldım elime. Her zaman olduğu gibi önce mutfak penceresinin denizliğine güvercinler için bolca bulgur koydum. Ortalıkta görünmeyen güvercinler, sökün etti sağdan soldan. Nerdeyse bulgur dolu avucumdan doyuracaklar karınlarını. Demek ki çok acıkmışlar gecenin dondurucu soğuğunda. Onların çatı altlarında kuytu yerlerde saklandıklarını düşündüm.

Güvercinler bu sabah açlık güdüsüyle çok fazla kavga ettiler kendi aralarında. Zaten kumru ve serçeleri hiç yanlarına yaklaştırmıyorlar. En hızlı yiyense adını “Ev Kaçkını” koyduğum güvercin. O, ev güverciniydi, kaçıp çatılara sığındı. Açık kahverengi tüyleri var. Kanat uçları ve kuyruğu apak… Diğer güvercinlerle kavgası gürültüsü yok! O, yalnızca yemeye odaklanıyor.

Elimde bulgur kavanozuyla mutfaktan çıkıp balkona yürüdüm. Televizyonun çanak anteninin üstünde benim sevgili kumrucuğum beklemekte. Bulguru, balkonun kıyısına döktüm avuç avuç. Birden ortaya kumru ve serçe sürüsü çıktı ürkek. Balkonun kapısını kapatır kapatmaz üşüştüler bulgurun başına. Serçelerle kumrular barış içinde. Aralarında kavga döğüş, gagalama yok! Hepsi payına düşeni hızlıca yemeye çalışıyor. Kumrularla serçeler arasındaki uyum, paylaşım ilgi çekici. Aynı uyumu güvercinlerle bu kuşlar arasında göremiyoruz. Zaten güvercinler yemlerini yemeden önce birbirlerini yiyor.

Havalar çok soğuk… Kuşların beslenme alanları çok kısıtlı… Ne ağaç kaldı ne çimen koskoca kentte. İnsanoğlu, doymak bilmeyen bir ejderha gibi her şeyi tüketiyor. Tüketemediğini yok ediyor yarını düşünmeden. Kendisinden başka hiçbir varlığı düşünmüyor. Yarını düşünmek mi? O da ne?

İnsanların önemli bir bölümü, aşırı tüketimin çıkmazlığında önüne geleni yok ederken aslında insanlığını yitirmemiş sessiz çoğunluk, kuşlar için bir avuç yem koyarsa uygun yerlere doğamızın bu yararlı hayvanları korumuş oluruz. Kuşlardan sevgimizi, ilgimizi esirgemeyelim ne olur? Dünya, insanın tek başına yaşayacağı bir yer değil. Doğa, tüm canlılarla doğa… Hepsi olduğunda doğa çok güzel ve yaşanılabilir bir yer olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       13 Ocak 2026

EŞLER ARASINDAKİ EN BÜYÜK SORUN NE?


Günümüz eşleri arasında geçimsizlik, ilgi çekici… Bu durum, Türk ailesini temelinden sarsarken çocukların düzgün yetişmesini de engellemekte. Ne yazık ki mutsuz evliliklerin mutsuz çocukları oluyor. Bu durum, toplumumuzun geleceğini karatmakta.

Aile; sorunları çözmenin, güçlükleri aşmanın, sevgi ve mutluluğu her koşulda yakalamanın yeridir. Bu da sevgi, saygı, güven ve dayanışmanın verdiği güçle olur. Bu dört ayaküstünde yükselir aile yapısı.  Bunlardan bir ya da birden fazlası yok olmaya başladığında aile kurumu da çatırdamaya başlar. Çünkü bu ayaklar, bu kutsal yapıyı ayakta tutar. Aynı zamanda bu dört ayak, aile içindeki sağlıklı iletişimin yaratıcılarıdır.

Eşler arasında sorun var dendiğinde ilk düşünülen şey, cinselliktir. Evet, bu önemlidir eşler arasında. Ancak zamanla karı-koca arasında kurulan sağlam dostluk, yakınlık, hatta bütünleşme bunun önüne geçer. Zaten evliliği yürüten, ayakta tutan ve eşler dünyadan göçünceye dek sürmesini sağlayan da kurulan tinsel ve düşünsel uyum, birliktelik değil mi?

Eşler arasında sevgi önemli… Ancak birbirlerini az seven eşlerin çok mutlu olduğuna da çoğu zaman tanıklık etmekteyiz. Bunun tam tersi de olmakta. Birbirlerini deli gibi seven eşlerin mutsuz olduklarını, hatta kanlı bıçaklı olarak zamanla yuvalarını dağıttıklarını görmekteyiz.

Bazı eşler, ilgisizlikte yakınmakta. Ancak ilginin azlığı, evlilikleri yıkmamakta. Bu durum, bir evlilikte en kolay onarılacak şey.

Evlenen eşlerin ailelerinin uyuşmaları önemli bir etken alenin sağlık yürümesi için. Ne yazık ki evli eşlerin çoğunun ailesi, anlamsız bir çekişme ve uyumsuzluk içinde. Ancak eşler, bu durumu, usçu çözümlerle kolayca aşabilir. Çünkü eşlerin kendi aileleriyle geçirdikleri kısıtlı süreler, birbirleriyle oldukları zamana göre çok azdır. Bazı aileler, çocuklarını adeta mutsuz etmek için bilerek ya da bilmeyerek damadını/gelini kötüler. Bu önemli bir yıkıcılıktır eşler için. Ancak usçu çözümlerle bu sorun çözülebilir.

Günümüzde eşleri arasındaki en büyük sorun, konuşamamaktır. Uygarlığın gelişmesine koşut, insanımız konuşma yetisini türlü nedenlerle yitiriyor. Eşler, kırk yılda bir konuşsa da birbirlerini dinlemiyorlar. Konuşmaların çoğu, laf sokma biçiminde. Bu laf sokmalar da karşı tarafı yaralama, kızdırma, zıvanadan çıkarma amacını taşıyor. Evlerin çoğunda, her konuşmanın kavgayla bitmesinin nedeni bu.

Laf sokmadaki amaç, konuşmak değil zaten. Laf sokmak, kavga etmek için kılıç çekmek gibi bir şey. Sen kılıcını çekip saldırırsan karşı tarafta kılıcını çekiyor doğal olarak. “Kılıçla dövüşen kılıçla ölür.” diye bir söz var. İşte eşler, çektikleri kılıçlarla yüreklerindeki insanı öldürüyorlar bilerek ya da bilmeyerek.

Şimdi herkes şu soruyu soruyor: Çocuklarımızla niye söyleşemiyoruz? Çünkü eşler konuşup söyleşemeyince çocuklar bunu kimden öğrenecek? Neredeyse her gün bir evde laf sokmalar, kavgalar varsa bir çocuğun bu durumdan mutlu olması olanaklı mı? Doğaldır ki çocuklar mutlu olamıyor bundan.

Çocuklarını mutsuz eden eşler, onları yalnızlığa, iletişimsizliğe itiyor kendi elleriyle. İletişim, insanoğlu için çok gerekli bir şey… Çünkü iletişim, toplumsal varlık olmanın önemli bir aracı. Aslında olmazsa olmazlardan biri… Anne ve babasıyla iletişim kuramayan çocuk, odasına çekilip bu gereksinmesini telefonuyla yerine getirmeye çalışıyor. Böylece önce ekran bağımlılığı başlıyor. Sonrasında ise bahis sitelerine giriyor. Böylece ikinci bağımlılık da başlıyor. Bunları diğerleri izliyor.

Atalarımız: “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.” sözünü, boşuna mı söylemiş? Bir insanın eşiyle konuşarak anlaşmaktan başka bir yolu, seçeneği var mı?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               12 Ocak 2026

VURUN KAHPEYE


Bazı kitaplar vardır, bunları yeniden okumak gerek. Ben de gençlik yıllarımda okuduğum bazı kitapları yeniden okuyorum. Bunlardan biri, Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye kitabı. Onu ilk kez lisedeyken okumuştum. Aradan yıllar geçti yeniden okudum bu eşsiz kitabı.  

Vurun Kahpeye; işgalden hemen öncesini, işgal yıllarını ve kurtuluşu anlatır. Olay, bir Batı Anadolu kasabasında geçer. Romanın başkahramanı Aliye’dir. Yemen, Kafkasya, Suriye cephelerinde savaşıp şehit olmuş bir yüzbaşının yetim büyümüş kızıdır o. Annesi de ince, içli, biraz da zavallı, dal gibi veremli biridir. Annesini de erkenden yitirir Aliye. İstanbul’da kız öğretmen okulunda yatılı olarak okur. Mezun olunca atandığı Batı Anadolu kasabasının ülkücü öğretmeni olmuştur. Onun göreve başlarken “Toprağınız toprağım, eviniz evim, burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!” içtiği ant, günümüze de ışık tutmakta.

Öğrencilerine yaklaşımı, halkla ilişkileri düzeyli ve iyidir. Kasabalılara davranışlarıyla örnek olmak, onları aydınlatmak için gece gündüz çabalar. Onun bu çabalarına karşı çıkan kişiler din kisvesine bürünmüş Hacı Fettah Efendi ile kasabanın en varsılı olan Kantarcılar’ın Uzun Hüseyin Efendi’dir.

Her yönüyle geri kalmış, yoksulluğun ve bilgisizliğin pençesinde kıvranan kasabanın kurtuluşunun çağcıl bir eğitimle olacağı inancındadır Aliye Öğretmen. Bunun için de gecesini gündüzüne katar öğrencilerini yetiştirmek için. Ona, Ömer Efendi ile Gülsüm hala hem evlerini hem de yüreklerini açarlar. Yıllar önce toprağa düşen kızlarının yerine koymuşlardır onu. Hatta onu kendi kızlarının adı olan “Emine” diye çağırırlar. Yetim ve öksüz büyüyen Aliye de Ömer Efendi’yi baba, Gülsüm halayı anne bilir.

Aliye’nin öğrencilerine ulusal marşlar öğretmesinden bile yakınır Hacı Fettah’la Uzun Hüseyin ve onlar gibi düşünenler. İşgalden kısa bir süre önce kasabaya gelen Kuvayı Milliye komutanlarından Tosun Bey’le karşılaşırlar. Tosun Bey, gözünü budaktan sakınmayan, yurdu için canını vermeye hazır Karadenizli bir Türk subayıdır. İki genç millici, birbirine seviyle bağlanır.

Kasabada Kuvayı Milliye’ye karşı olanlar vardır. Bu kişilerin başını Hacı Fettah Efendi çekmektedir. Kuvayı Milliyeci olmakla Bolşeviklik eşdeğerde görülür Fettah Efendi ve yandaşlarınca. Bu nedenle Kuvayı Milliyeciler aleyhinde ipe sapa gelmez kara çalmalarda bulunurlar.

Aliye, işgalden hemen önce bir cuma günü, öğrencilerini ulusal marşlar okutarak kasaba sokaklarında dolaştırır. Bu duruma Hacı Fettah Efendi çok kızar. Halkı kasaba meydanında toplayarak şu vaazı verir: “Bıyıksızları, gâvurlar gibi yakalık takanları, din düşmanı olanları istemeyiniz! Onlar ki ellerine kudret geçer geçmez mukaddesatı çiğner, kadınlarımızın örtülerini kaldırır sünnet ve farzı inkâr ederler. Onları istemeyiniz! Ey ahali onların kanı kâfirlerin kanı gibi helaldir.

Hatta derim ki, herhangi kuvvet ve hükümet, nereden gelir ve kim olursa olsun, camilerimizi, dinimizi sıyanet ederse (korursa-AH) ona biat ediniz. (Halide Edip Adıvar, Vurun Kahpeye, Özgür Yayınları, Dördüncü Basım: Ekim 1999, s. 20)” Hacı Fettah, bu sözleriyle işgalci Yunanlılara karşı kasabada olabilecek bir direnişi kırmak istemektedir. 1924’te yazılan kitaptaki bu sözleri, bugün Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı, emperyalizmin işbirlikçisi bazı kişilerden duymamız, Hacı Fettahların hala içimizde olduğunu göstermesi bakımından önemli ve ilgi çekicidir.

Yeni ailesiyle mutluluk içinde ve kasabanın çıkarcı, gericileriyle savaşımla geçen mutlu günler; Yunanlıların işgaliyle renk ve yön değiştirir. Derken Damyanos komutasındaki Yunan güçleri kasabayı işgal eder bir gün. Yurdumuzun işgallerinde sık sık rastlanan işbirlikçilik, burada da çarpıcı bir biçimde görülür. Malını mülkünü, canını kurtarma dürtüsüyle işgalci düşmanla işbirliği yapan kasaba varsıllarıyla din kisvesi arkasına saklanan çıkarcılardır bu kişiler. Burada işbirlikçilerin simgesi Hacı Fettah’la Kantarcılar’ın Uzun Hüseyin efendilerdir. Hacı Fettah ve Uzun Hüseyin öncülüğünde bir kısım kasabalı işgalcileri kasaba girişinde karşılar. Zaten Hacı Fettah Efendi, önceden Yunan karargâhına gidip Danyanos’la tanışmış, onları kasabaya davet etmiştir. İşgalci Yunan komutanla sıkı fıkı ilişki içindedirler. Kasabadaki Kuvayı Milliye yanlılarını düşman subayına gammazlamaktadır bu efendiler. Bu yüzden millici olan kişiler öldürülüyor, sürülüyor ya da türlü işkencelerden geçiriliyordu. İşgalci askerler, başta komutanları olmak üzere halkın mallarına el koyuyorlardı. Kadınlara, kızlara tecavüz ediyorlardı.  Tüm bunlar olurken kasabadaki bir avuç işbirlikçi, düşman subaylarıyla mutlu günler geçiriyorlardı.

Uzun Hüseyin Efendi, kasabanın en varsılıdır. Her gece sabahlara dek Yunan komutanı Damyanos’la içki âlemlerindedir. Hacı Fettah Efendi ise sabahleyin kalkıp akşama dek düşman karargâhında zaman geçirir. Her ikisi de mallarını almak istedikleri kişileri, millici diye ihbar ederler düşmana. Böylece servetlerine servet katarlar. Ancak halktan aldıklarından daha çoğunu, Damyanos’a verirler. Hacı Fettah Efendi, işbirlikçiliğine karşın dindar görünmeyi elden bırakmaz. Dini kullanarak Kuvayı Milliye’ye düşmanlığını sürdürür.

Romanın bir de çocuk kahramanı vardır: Durmuş. Yoksul, yetim bir çocuktur o. Aliye’nin öğrencisidir. Küçük yüreği, yurt sevgisiyle dolup taşmakta. Yürekli bir özveriyle yaşına göre büyük işler yapar. Kasabada, Aliye’nin en büyük yardımcısıdır. Tosun Bey’in eli ayağıdır.

Büyük Taarruz günleri yaklaşmaktadır. Tosun Bey, düşman cephaneliğini ve işgalcilerin kaçış yolundaki köprüyü havaya uçurma görevini yerine getirirken belden aşağısı kopar. Ancak bu yurt görevini başarıyla yerine getirir.

Türk ordusunun ayak seslerini duyan düşman kasabayı boşaltır. Bu sırada Hacı Fettah Efendi ile Kantarcılar’ın Uzun Hüseyin Efendi’nin kışkırtmasıyla kasaba halkının bir bölümü, Aliye öğretmeni, “Vurun kahpeye!” diyerek linç eder. Türk ordusu yetiştiğinde Aliye çoktan bu dünyadan göçmüştür.

Son soluğunu verirken, ilk gün kasabada göreve başlarken söylediği “Toprağınız toprağım, eviniz evim, burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!” sözleri dökülür dilinden. Vurun Kahpeye romanını hem öğretmenler hem öğrenciler hem de yüreği yurt sevgisiyle dolu olanlar okumalı.

Dünyanın emperyalist tehditler, kışkırtmalar ve işgallerle sarsıldığı bir dönemde Kurtuluş Savaşı yılları herkesçe iyi bilinmeli. Bu, halkımızda ulusal bilincin oluşması için çok gerekli. Tarihi yeniden yaşanmaması için uyanık olmalı herkes yediden yetmişe.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Ocak 2026

KAR GELİYOR, HAVA SOĞUYOR


Karakış (zemheri), geleli günler oldu. Havalar gittikçe soğuyor. Soğuklar artınca karın yağması da kaçınılmaz. Ülkemizin büyük bölümünde kışın kar yağışı görülür. Bu da bizim için doğal bir varsıllık…

Birkaç gün öncesinden birçok ilimizde, kar yağışı olacağını televizyonlar hava durumunda haber verdiler yurttaşlarımıza. Yurttaşlarımızın kimi karın yağmasına sevinirken kimi de üzülüyor. Özellikle başta çocuklar olmak üzere birçok kişi için kar yağışı, karla oynamak ve onun tadını çıkarmaktır. Ancak kimileri için de büyük bir eziyet kar ve kış… Çünkü karın yağıp havaların soğuması, birçok kişinin yaşamını olumsuz yönde etkilemekte. Çünkü ısınmak büyük para… Ne yazık ki yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu, dar gelirli. Yaşamda kalmak için çok çetin bir savaşımın içinde bu kesim. Bir de artan soğukla gelen sayrılıklar birçok kişiye yaşamı zehir etmekte. Özellikle kışın bazı sayrılıklar, salgına dönüşmekte.

Kış, içinde baharın ve yazın umudunu alevlendirir yüreklerde. Çoğu kişi, kar yağışını izlerken ya da soğukta titrerken deli bir baharın ve sıcak bir yazın düşünü kurar. İnsanoğlu umut etmese, düş kurmasa zorluklara nasıl dayanır? Yaşadığı kötü günleri aşmak için güçlü istencini nasıl egemen kılar?

Ben, kış geldiğinde hep sobayı düşünürüm. Gürül gürül yanan bir soba… Üstünde lıkır lıkır kaynayan bir bakır güğüm… Kaynayan suyun buharıyla buğulanan camlar… Buğulanan camlara yazılan umut sözcükleri ya da çizilen iç açıcı resimler… Kızgın sobanın üstünde pişen kestaneler… Eğer sobamız kuzine ise içinde doğal maya ile yapılmış ekmeğin pişerken yaydığı iştah açıcı koku… Bir de olmazsa olmazım sobanın üstünden eksik olmayan çaydanlık… Kimi zaman o çaydanlıkta ıhlamur, çoğu zaman da demlenen tavşankanı çay… Odayı sarıp sarmalayan çay ya da ıhlamur kokusu…

Saçaklardan sarkan buz sarkıtları… Yem arayan serçelerin cam önündeki nöbetleri… Onların yem yemesini sevecen bakışlarla doyasıya izlemek… Çatılardan düşen kar kütleleri…

Sobalı bir evin önünde karla oynarken ıslanıp üşümek bir başka… İyice üşüyünce girersin içeri, hemen sobanın başındaki yerini alırsın. Sobanın sıcağı, birden ısıtır tüm bedenini. Islanan giysilerden buharlar çıkar. Buharlar çıkarken insanı, bir uyku basar. İşte, uyku bastırdığında postu serersin sobanın önüne. Post yoksa bir peykenin üstüne kıvırılır dalarsın düşlerle dolu uykuya.

Kasaba kıraathanelerindeki büyük saç sobaları özledim. Bu sobaları iki kişi ancak sarardı. Üstlerinde neredeyse beş parmak yüksekliğinde saç çıkıntısı vardı. Bu derin olmayan havuza kum doldurulurdu. Kimi zaman demlikler vardı üstünde. Kimi zaman da Türk kahvesi pişirilirdi kumun üstünde bakır cezvelerde. Bu kahveler ne güzel kokardı ağır ağır kumun sıcaklığıyla. Çok üşüyenler ve oyun oynamayanlar sobanın çevresini alırdı. Ne güzel kış söyleşiler yapardık, hem yüreğimizi hem de bedenimizi ısıtan o sıcak sobanın başında. Kimi zaman bilmediğimiz öyküler, destanlar anlatırdı bazı yaşulularımız. Kimi zaman da orası düşünce alışverişin olduğu bir öğrenme ve tinsel sağaltım merkeziydi.

Kış dediğin biraz soba, biraz da onun üstünde pişen kestanedir. Kar yağsın istediği kadar, ancak benim bir sobam olsun ısınacağım. Yaşamımdaki amaçtır sobanın gürül gürül yandığı, yanan odunların çatırtısının ezgiye dönüştüğü bir kır evi. Kışı, en doğal durumuyla yaşamaktan güzel olan ne var şu dünyada?

Toprağa, kentlerimize, köylerimize kar yağsın hem de bolca; ancak yüreğimize, ocağımıza kar yağmasın. Havalar soğusa da yüreklerimiz hep sıcak kalsın.

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               11 Ocak 2026


AĞLAYAN KEDİ


İstanbul’da neredeyse bir haftadır lodos sert esmekte. Lodos; çatıları uçuruyor, ağaçları deviriyor, kıyıya bağlı tekneleri batırıyor. Öyle sert esiyor ki sert dalgalarla kıyıları dövüyor. Deniz kudurmuş durumda. Denizden sürüklenen tuzlu sular; caddeleri, sokakları, kent alanlarını göle döndürüyor.

Lodos ilk esmeye başladığında hava ılıdı bu kış gününde. Ancak gözü yaşlı lodos, en sonunda yağmuru da getirdi. Hem de ne yağmur… Yağmur suları, cadde ve sokaklar boyunca akarsuya dönüştü. Ne şemsiye dayanıyor ne de yağmurluk. Şemsiyeleri uçurup kırıyor. Su sızdırmaz denen ayakkabıların içine giriyor yollardan akan sular.

Üç gündür hastaydım. Evden çıkmayıp dinlenmek istiyorum. Ancak evde sıkıldım devinimsiz olduğum için. Dün akşam dışarı çıktım sahilde yürümek için. Sarılıp sarmalandım. Yürüdüm kıyı boyunca. Lodos çok sert ve üşütüyor insanı. Dalgalar, kıyıyı aşıp yürüyüş yolunu istila ediyor. Birkaç kez dalgaların beni ıslatmasından kurtuldum.

Epeyce yürüdükten sonra geri döndüm. Birden kulağıma, bebek ağlamasına benzer bir ses çalındı. Sese doğru dikkat kesildim birden. Bana doğru gelen üç renkli alaca bir kedi gördüm. Belli ki benden yardım istiyor. Renginden anlaşılıyor ki dişi bir kedi bu. Hiç soluklanmadan ağlamaklı miyavlamasını sürdürdü. Kediler, normal zamanlarda kıyıya yığılan kayaların arasında yaşar. Oralarda yavrular. Yavrularını da kayaların kuytu köşelerinde saklarlar.

Kedi, durmaksızın ağlamaklı sesiyle aranıyor yeşil alanda. Otların üzerinde dolaşan çok sayıda kedi var. Belli ki lodosun şiddetinden kaçıp ağaç diplerine ve açık alanlara sığınmışlar. Yağmurdan, rüzgârdan ve soğuktan korunacakları küçük de olsa kapalı bir alan hiç yok! Bu sert havaya, tüm olumsuz koşullara karşın burada dayanmaya çalışıyor bu sevimli hayvanlar. Ne yazık ki bazı hayvan severlerin sahile getirip koyduğu kedi evleri de dalgaların dövdüğü kayaların üstünde. Bu küçük kedi evlerinin bazıları dalgaların hışmına uğramış.

Fırtına tüm şiddetiyle sürerken ve kediler sığınacak bir yer ararken onlara düzenli olarak mama getirenler de ortada yok! Kedi severler, bu hayvanlara yiyecek getirseler bile nereye koyacaklar? Sürekli kıyıda olurdu onların yiyecekleri. Şimdi bu, olanaksız… Yol kıyısında olmaz, çünkü dalgalar buraları darmaduman ediyor. Çimlerin üstüne bırakılan mamaları kedilerin bulup yemesi de zor. Bundan da anlaşılacağı üzere hem fırtına hem soğuk hem de açlık kedileri zor bir yaşam savaşının içine düşürmüş.

Yılardır her fırtınadan sonra sahilde yürüyüş yaptığımda kedi ölülerine rastladım. Çünkü bu hayvanların bir kısmı şiddetli dalgalara ne yazık ki yenilip can veriyor. Geçmiş fırtınalar usuma geldikçe içim çok fena oluyor. Ancak elimden ne gelir ki?

Kedinin ağlaması sürdükçe içim parçalanıyor. Ben de sağa sola bakıp aradım yavruları. Belli ki geç yavruladı bu kedi. Büyük bir olasılıkla yavruları çıkamadı kayaların altından ya da yeşil alana çıktıktan sonra kayboldular. Annelik içgüdüsüyle fırtınaya aldırmadan onları arıyor. Ağlamaklı sesiyle yavrularını çağırıyor sanırım.

Hava kararmıştı. Sokak ışıklarının loş ışığında kediyle biraz dolaştık çevrede. O da anlamış olmalı ki benim aradığımı yanımda yürüyor, beni bir kurtarıcı olarak görüyor. Grip beni zorluyor. Sert lodos, neredeyse ciğerimi söküyor. Üşümeye başladım. Isınmam gerek... Kediyle vedalaştım istemeyerek. Hızlı adımlarla yürüdüm Bostancı’ya doğru. Yol boyunca birçok çaresiz kediye rastladım. İçim yandı, ancak yapabileceğim bir şey yok!

Kendimi, kıyıdaki bir çay bahçesine attım biraz ısınayım diye. Bir çay alıp oturdum boş bir masaya. Çay eşliğinde kitap okudum bir süre. Kendimi az da olsa iyi duyumsayınca kalkıp eve geldim kulaklarımda kedinin ağlak sesiyle.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       10 Ocak 2026

EKRAN BAĞIMLILIĞI, EKONOMİMİZİ DE VURUYOR


Ekran bağımlılığı, yalnız çocuk ve gençlerimizi mahvetmiyor; ekonomimizi de vuruyor. Ülkemiz insanlarının bin bir emekle üretiminden kazandığı para yurtdışına gidiyor göz göre göre. Yabancı kaynaklı sosyal medyada geçirilecek her an ve yabancıların izlememiz için paylaştığı her videoyu tıklamakla paramızın yurtdışına çıktığını söylemeliyim. Peki, bu, nasıl oluyor?

Dünyanın her yerine yaygınlaşmış bir reklam sektörü var. Ürününü tanıtıp satmak isteyen üretici; halkın, yani tüketicilerin gördüğü her yere reklam verir. Bu nedenle halkın gözü daha çok nereye bakıyorsa reklamlar da orada oluyor. Uzun yıllar boyunca reklamların en çok verildiği yer, gazete ve dergi sayfalarıydı. Televizyonun çıkıp yaygınlaşmasıyla ürün tanıtımları buraya kaydı. Doğal olarak reklam pastasından gazetelerin payı azalırken televizyonlarınki arttı. Bunların yanı sıra yerleşim alanlarının birçok yerinde, reklamlar görülür. Reklam yapmanın daha birçok yolu var. Hangi yoldan reklam yapılırsa yapılsın, bu iş için ödenen para ülkemizde kalırdı dijital ortam olmadan.

Son yıllarda sosyal medyanın gelişmesine, koşut olarak ekran bağımlılığı da artmakta. Ekran bağımlılarının artmasıyla eskiden toplumu yönlendiren iletişim organlarının izlenme oranları, etkisi giderek azalmakta. Reklamlar da bir yayın organının izlenme oranına göre veriliyor. Doğaldır ki izlenme oranı artan sosyal medya, reklamlardan aslan payını almaya başladı son yıllarda. Dijital medya platformlarının neredeyse hepsi yurtdışında olduğundan reklam paraları da yurt dışına gitmekte.

Ülkemiz gençlerini ahtapot gibi saran bahis/kumar sitelerinin neredeyse hepsinin yönetim merkezleri yurtdışında. Buralara da reklamlar görülmekte zaman zaman. Böylece toplumumuzu mahveden bu sitelere de yurdumuzdan para akıtılmakta yasadışı olarak.

Türkiye, 2024 yılı Tahmini Medya ve Reklam Yatırımları Raporu’na göre toplam yatırımlar önceki yıla göre yüzde 78,9 büyüyerek 253.6 milyar TL’ye ulaşmış. Bu paranın yüzde 74,2’si dijital medyaya gidiyor. Yani reklamlara harcanan paranın aslan payını, dijital medya almakta. Her yıl bu paranın arttığını düşünürsek yurtdışına giden paranın ne denli çok olduğu anlaşılır. Oysa 2014’te yerli medyanın reklamlardan aldığı pay yüzde 80 idi.

Ülke kaynaklarımız bir yandan bahis/kumarla diğer yandan dijital alanlara verilen reklamlarla yurtdışına akıtılmakta. Yalnızca çocuk ve gençlerimizi, dijital bağımlılığın yok ediciliğine kurban etmiyoruz; 85 milyon yurttaşımızın emeğini, alınterini, üretimini de bu görünmez ellere gönüllü veriyoruz.

Dijital bağımlılık, ülkemizi maddi ve manevi olarak çökertmekte. Üretimimizi, emeğimizi, paramızı, toplumsal değerlerimizi, bakmaya kıyamadığımız çocuklarımızı sanal ortamının canavarlarına yem ediyoruz. Bu gidişi durdurmalıyız; toplumumuzun geleceği, halkımızın mutluluğu ve gönenci için.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Ocak 2026


KUMAR BAĞIMLILIĞI


Ekran bağımlılığının yarattığı en önemli sorunlardan biri, sanal ortam da kumar oynamak. Kumar bağımlılığı, sanal ortamda daha çok “bahis” adı altında yer almakta.

Türkiye’de 40 milyona yakın insan, en az bir kez ya da birden çok kumar sitelerine giriş yapmış. Yani bu kişiler, en az bir kez olsun kumar oynamış. Bahis (kumar) oynama yaşı, ne yazık ki giderek düşmekte. On beş, on altı yaşındaki çocukların sanal ortamda kumar oynadıkları saptandı ne yazık ki. Bu durum, çocukların ve gençlerin geleceğini yok eden bir bağımlılık türü. Bu durum; evlerde mutluluğu, uyumu, erinci, ülküleri yok ediyor göz göre göre.

Türkiye’nin bir yılda kumara giden parası üç aşağı beş yukarı 40 milyar dolar.  Bu para, ne yazık ki yurtdışına gidiyor. Ekonomik bunalım içinde çırpınan ülkemizin yoksullarının parası, su gibi akarak yurtdışındaki kumar baronlarının kesesini doldurmakta. İnsanlar, elinde avucunda ne varsa kumara vermekle kalmıyor, ödeyemeyecekleri borçların altına giriyorlar. Bankalardan kredi alıp ya da varsa malını mülkünü satıp sanal kumara veriyorlar paralarını. Bu da aileleri dağıtıyor, insanları ölüme kadar götürüyor.

Kumar, herkesin elinde bulunan cep telefonlarında oynanıyor. Yani herkes kumarhaneyi elinde taşıyor. Ekran bağımlılığı, kısa sürede kumar bağımlılığına/alışkanlığına dönüşmekte.

Elinden telefon düşmeyen kişi, neredeyse her gün kumar sitelerine giriyor. İşin ilginç yanı, kişiler bu sitelere “Kumar oynayacağım.” diye girmiyor; “Yatırım yapıyorum.” diyerek buralara para yatırıyor. Yani kumar, ülkemiz insanı için yatırım alanı olmuş. Buralara yatırım(!) yapmak için kişi, varını yoğunu yatırıyor kumar sitelerine. Uçan kuşa borçlananlar var. Ne yazık ki sanal kumarda kazanan yok! Çünkü sistem ona göre ayarlanmış. İlk başta sisteme yeni girene biraz para kazandırılıyor. Doğaldır ki bu, oltaya takılan yem gibi. Kazandığını sanan kişi, daha çok para yatırıyor bu sitelere. Artık o, yemlenmiştir ve bir daha kurtuluşu yoktur bu tuzaktan. Oltada çırpınan balık gibi çırpınması onu kurtarmıyor. Çırpındıkça oltanın iğnesi, daha çok saplanıyor ona. Diyelim ki kazara kazandınız bir miktar para. Bu para, sizin hesabınıza geçmiyor bir türlü. Bu da insanları düş kırıklığına uğratmakta.

Düş kırıklığı, giderek derinleşiyor. Tuzağa düşürüldüğünü anlayan kişi, sistemden çıktığında başka bir tuzak kuruluyor ona. Kendisinin avukat olduğunu söyleyen biri, onu arıyor. Ona, yasadışı kumar oynadığını söyleyerek ihbar etmekle tehdit ediyor. Bu tehdit karşısında kişi, kopamıyor tuzaktan. Kumar siteleri, tuzağa düşürdüklerinin kanını emiyor adeta. Her şeyini yitiren, toplumsal yaşamdan kopan, özellikle de yakınlarının yüzüne bakamayacak duruma gelen kişinin yaşama isteği yok oluyor. Kendince önünde tek yol olduğunu düşünüyor ve kendi canına kıyıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasına göre kumar bağımlılarının yüzde yirmisi intihar ediyor. Bu önemli bir sayıdır. Bin bir emekle yetişen insanların kumar yüzünden yaşamdan kopmaları, bir toplum için büyük bir yitik ve sorun. Ülkemizde de birçok kumar bağımlısının canlarına kıydıklarını üzülerek öğreniyoruz. Çankırı’nın Ilgaz ilçesinde 37 yaşındaki öğretmen Şafak Çelik, tüm mal varlığını sanal kumarda ne yazık ki kaptırdı. Üstüne üstlük bir de ödeyemeyeceği denli çok borçlanan Çelik’in kendi canına kıyması, kamuoyunda yankılandı ve benzer biçimdeki ölümleri gündeme getirdi. Demek ki ekran bağımlılığı, çocuk ve gençleri ölüme götüren bir sürecin başlangıcı.

Şimdi diyeceksiniz ki, ekran bağımlılığıyla kumarın ilişkisi nasıl oluyor? Telefonda oyun oynayan kişilerin karşısına birçok reklam çıkıyor. İster istemez kişi, bunların üstüne tıklıyor. Çünkü merak ediyor insan. Bu reklamların çoğu da yasadışı kumar siteleriyle ilgili… Her insanın para kazanma isteği vardır içinde gizli ya da açık olarak. Kumar sitelerine girenlerin çoğu ekonomik zorluk çeken ailelerin çocukları… Az da olsa varsıllık içinde yaşayan kişiler de kumar bağımlısı oluyor nedense. Bu reklamlarda alanında ünlü olmuş kişilerin görüntüleri paylaşılıyor. Hele yapay zekânın günlük yaşamımıza girmesiyle bu iş daha da kolaylaştı. Ünlü biri, yapay zekâ yardımıyla bahis sitelerinin reklamında oynatılıyor. Bunu görenlerini çoğu, reklamdaki sahtekârlığı anlayamıyor. Böylece de tuzağa düşülüyor reklam yüzünden.

Türkiye’deki spor karşılaşmalarının, özellikle de futbol maçlarının çoğu şifreli televizyon kanallarında yayımlanmakta. Bu nedenle maçlara ilgi duyan kişiler, korsan yayınları yeğliyor. Bu korsan yayınların çoğunu, kumar siteleri yapmakta. Böyle olunca da sürekli reklamlarını yayımlıyorlar buralarda. Bu reklamlar da tıklanıyor doğal olarak. Böylece ekran bağımlılığı kumar bağımlılığına dönüşüyor.

Bahis sitelerinde her türlü kumar var. Spor karşılaşmaları, at ve araba yarışları başköşede. Ancak bu karşılaşmaların çoğu gerçek değil, sanal. Sanal bir maç ya da yarış kurgulanıyor ve bahis sitesine giren bu karşılaşma/yarış için para yatırıyor. Oysa kurgulayan kişi, istediğini, istediği biçimde kazandırıyor.

Bahis, yalnızca spor karşılaşmalarında oynanmıyor. İnsan usuna gelebilecek her konuda bahse girmek olanaklı bu sitelerde. Örneğin, son aylarda ülkemizde bahis ve uyuşturucu soruşturmaları başladı. Hemen bahis siteleri devreye giriyor. “Uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan elli kişiden kaçı tutuklanacak?” biçiminde bahisler yapılıyor. Yine bir trafik kazası olduğunda diyelim ki yirmi kişi yaralandı. Bahis sitesi, “Bu yaralıların kaçı ölecek?” diye bahis yaptırıyor. Diyelim ki ABD Başkanı Trump, yarın basın toplantısı yapacak. Bahis şirketi, Trump’ın basın toplantısında hangi renk takım elbise giyeceğini soruyor.  Bu örnekler çoğaltılabilir.  Ne kadar eften püften konu varsa bahsi yapılıyor anlaşılacağı üzere.

Sanal bahis siteleri, ocaklar söndürüp bir kuşağı mahvediyor. Ülkemizin varlıkları kumar nedeniyle yurtdışına akıyor. Bu, ulusal varlığımızı da tehdit ediyor. Çalışma yaşamında olması gereken gençler, ne yazık ki ekran başında bahis bataklığında. Bu durum, hem gençleri hem de toplumu çürütüyor. Geleceğimiz, ekran bağımlılığı yüzünden yok oluyor. Bu konuda önlem almalıyız gecikmeden hemen bugün. En küçük gecikme bile bu sorunu, daha içinden çıkılmaz duruma getirir. Önlemler zamanında alınmalı, geciktirilmeksizin. Yoksa yarın çok geç olabilir.

 Kumar bağımlılığı toplumun kılcal damarlarına yayılmış durumda. Nedeni de çalışmadan para kazanıp geçinmek… Emeğe, alınterine, çalışarak üretmeye değer vermeyen bir insan kümesi var. Ne yazık ki bu insanların sayısı her geçen gün artmakta. Ulusumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu, devrimlerimizin öncüsü Atatürk: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.” diyor. Bu söz, günümüz toplumunu, çocuk ve gençlerimizi uyarıcı niteliktedir. Bir toplumun gençleri geçimlerini bahis, kumar gibi yollardan sağlamaya çalışırsa Ulu Önder’in dediği gibi onurlarını, özgürlüklerini ve geleceklerini yitiriverirler göz açıp kapayıncaya dek. Böylece Türkiye de Türk milleti de kalmaz yeryüzünde. Bu nedenle kumar, ulusal güvenlik sorunu. Hem de çözümü kısa sürede bulunması gereken yaşamsal bir sorun.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       9 Ocak 2026

 

 

 


EKRAN BAĞIMLILIĞI, ULUSAL TEHDİT


Ekran bağımlılığı, ulusumuzun birliğini giderek tehdit ediyor. Ne yazık ki ülkemizin geleceği olan çocuk ve gençler, sosyal medya üzerinden emperyalizm tarafından yönlendirilmekte. Bu yönlendirilmelerle gençlerin ülkemizden umudunu kesmesine neden olunuyor. Bazı kişilerde ise bu, giderek doğup büyüdüğü topraklardan nefret etmesine dönüşüyor. Bu nefret de çocuk ve gençlerin ülkesine bağlılığını, sevgisini yok ediyor.

Günümüzün en büyük bağımlılığı, ekran… Ekran bağımlılığı, birçok farklı bağımlılığın da temelini oluşturmakta. Üstelik ekranların kontrolü, yönlendirilmesi, burada izlenen içeriklerin üretilmesi küresel sermayenin yönetiminde. Çocuk ve gençlerin burada izledikleri yayınların çoğu, onları küresel güçlerin isteği doğrultusunda yönlendirmekte. Bu da genellikle olumsuz yönde olmakta, onları bağımlı yaparak kendine tutsaklaştırmakta. Böyle bir durumda kişinin bireysel özgürlüğünden, yaşamındaki seçimleri kendisinin yapmasından, kendisi olmaktan söz edilemez. Ekrana bağlanan kişi, görünmez ve kötü niyetli bir elin kulu kölesi oluyor.

Sık sık sosyal medyada birçok gencin yurt dışına gitmek için can attıklarına tanık olduk. Bu kişilerin çoğunun iyi eğitim aldıklarını görüyoruz. Bu gençlerin ülkemizde işsiz kalması neredeyse olanaksız. Üstelik birçoğu, eğitimleri ve meslekleri göz önüne alındığında Türkiye’de el üstünde tutulacağını biliyoruz. Buna karşın bu kişilerin doğup büyüdüğü topraklarda mutsuz olup yurtdışına gitme istekleri niye?

Sosyal medyada ülkemizde demokrasinin, adaletin, fırsat eşitliğinin, insan haklarının olmadığı ve çalışanların emeğinin karşılığını alamadıkları yalanı sürekli yayılmakta küresel egemen güçlerce. AB ülkeleri ve ABD’de çalışanların, hele de üniversiteyi bitirmiş olanların çok güzel olanaklarla çalıştıkları, yüksek aylıklar aldıkları anlatılıyor sosyal medyada. Buna kanan bazı gençler, yurtdışına gitmeye karar verdiler ve dediklerini de yaptılar. Giderken de “Türkiye bir doktor yitirdi, Almanya bir doktor kazandı.” ya da “Türkiye bir mühendis yitirdi, ABD bir mühendis kazandı.” biçiminde sosyal medyada paylaşımlar yaptılar. Bu kişiler, umutla gittikleri yerlerde düş kırıklığına uğradılar. Çünkü gittikleri ülkelerde bırakın el üstünde tutulmayı, boğaz tokluğunda çalışabilecekleri işleri bile bulmakta güçlük çektiler. Bazıları düş kırıklığıyla ülkemize döndü. Bir kısmı ise giderken ülkemiz hakkında ileri geri konuştukları ve büyük sözler ettikleri için yüzleri tutmuyor geri gelmeye. Bakalım, dişlerini ne kadar daha sıkacaklar yaşadıkları zor koşullarda.

Ekran başından ayrılmayanların önüne sık sık bazı algoritmalar çıkıyor. Türkiye’de çalışmanın boşa olduğu anlatılıyor burada. “İşe girersen zaten düşük aylıkla çalışacaksın. Aldığın para faturalarını ve borçlarını ödemeye ancak yetecek. Cebine bir lira bile girmeyecek. Böyle çalışmanın işsiz olmaktan ne farkı var? ABD’de günde yaklaşık iki bin kişi milyoner oluyor. Sen, bu varsıllık fırsatını yakalamak ve çalışmak için niye ABD’yi seçmiyorsun?” biçiminde sözler var bu algoritmalarda. Eğer ABD ‘de her gün iki bin kişi milyoner oluyorsa bu, yılda yaklaşık yedi yüz bini aşkın kişi yapar. Bunun olanaklı olup olmadığını düşünmüyorlar bile. Çünkü sanal dünyada öylesine büyülenip koşullanmışlar ki orada anlatılanları, doğrulukları konusunda asla sorgulamıyorlar. “Gökten yağanı, yer kabul eder.” atasözünün gereğince ekrandan gördükleri, işittikleri her düşünceyi doğru olarak kabul ediyorlar. Bu durum, ekrana, sanal dünyaya adeta bir tapınma.

Türkiye’de üniversite diplomalı gençlerin çoğunun işsiz olmasının nedenlerinden biri, sanal dünyanın söylediklerine inanarak düşük buldukları aylıklarla çalışmayı gereksiz görmeleri. Bu da onları, iş aramaktan alıkoymakta. Doğaldır ki uzun süre çalışmayan, yalnızca evde oturup ekran başından ayrılmayan gençler, zamanla hem eğinsel hem de tinsel olarak bir çöküş yaşıyor, iyice tembelleşiyorlar. Zamanla çalışma istekleri yok oluyor.

İşsiz, çalışma isteği körelmiş, ekran bağımlılığı yüzünden giderek toplumsal ilişkileri zayıflamış gençlerin ülkelerine bağlılıkları zamanla köreliyor. İçinde bulundukları kötü durumdan ülkelerini sorumlu görüyorlar. Bundan içinde yaşadıkları toplum da payını alıyor. Bu kişiler, kendi yurttaşlarını işe yaramaz, ilkel, anlayışsız, gereksiz insanlar olarak görmeye başlıyor. Böylece içinde yaşadıkları toplumdan duygusal kırılmaları ve kopuşları başlıyor. İşte, bu da ulusun varlığını, yurdun bütünlüğünü tehlikeye düşürmekte. Düşman, görünmeyen eliyle içimize zehri boşaltıyor. Hem de çocuklarımızı, gençlerimizi bizden kopararak… Koparmakla kalmıyor, onları doğup büyüdükleri topraklara düşmanlık yaptırıyorlar.

Ne yazık ki son yıllarda ekran bağımlılığı yüzünden kendi ülkesinin hiçbir şeyini beğenmeyen çocuklarımız ve gençlerimiz var. Kendi ülkesine karşı önyargılarla dolup taşan ekran bağımlısı bir kuşak yetiştirilmekte ne yazık ki sanal dünya aracılığıyla görünmez düşman. Düşman, içimizden evlatlarımızla vuruyor bizi. Sanal bağımlılık, ulusal güvenlik sorunu olmak üzere… Konu savsaklanmamalı. Devlet yetkilileri, anneler, babalar, öğretmenler konunun önemini iyi kavrayıp ortaklaşa önlem almak zorunda. Yarın, çok geç olabilir. Başka Türkiye, başka evlatlarımız da yok! İkisini de elimizde tutmak zorundayız. Çünkü ulusça yaşamamızın garantisi bu.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Aralık 2026