BİR ÜLKENİN HALKI İÇİN ÇALIŞAN YÖNETİCİLERİ VARMIŞ


Kaf Dağı’nın ardında toprakları verimli, ovaları bereketli, dağları taşları yaban meyveli, denizleri türlü türlü balıklarla dolu, yeraltı kaynakları varsıl mı varsıl, dere ve göllerinde sayısız su ürünü olan bir ülke varmış. Bu ülkenin yeryüzü yeşil, gökyüzü maviymiş. İnsanları çalışkan mı çalışkanmış. Yanı sıra çok da iyi niyetli ve iyi yürekliymiş insanları. Bu nedenle bu ülkenin adı, İyiyürek’miş.

İyiyürekliler, iyilikten başka bir şey düşünmezmiş. Onların yalamı hep olumluluk üzerine kuruluydu. Olumsuz düşünüp yapmak uslarının köşesinden bile geçmezmiş. İnsanlar, kendi aralarında söyleşirken ikide bir “Kötülükler bizden uzak olsun.” derlermiş kötü düşünceleri kovmak için. Kaza ile bir kötülük yapsalar, istemeden biri hakkında kötü bir şey düşünseler ya da söyleselerTanrılarına kendilerini bağışlaması için günlerce yakarırlarmış.

Tanılarına inançları tammış. Onun buyurduğu her şeye uyup dediklerini yerine getirmek için yarışırmış küçük büyük İyiyürek ülkesi halkı. Hele belli günlerde Tanrı’ya yakarış toplantılarında neredeyse hepsi kendi eğnini[1] unutup Tanrı’nın varlığında yok olurlarmış. Bu toplantılarda gözyaşları sele dönermiş ve sevgi denizi oluşurmuş böylece. Kendilerini uçmağa[2] varmış gibi düşünür, dünyanın boş bir düş olduğu duygusuna kapılırlarmış. Zaten onların inancına göre dünyadaki yaşam geçiciydi. Asıl ve sonsuz yaşam, öteki dünyadaydı. Eğinler, tinlere[3] yük olmasın diye bu dünyada kalıp toprak olacaktı nasıl olsa. Eğinlerin yükünden kurtulan tinler, uçmağa varacaklardı göğün yedinci katında. Orada dünya nimetlerinin katbekat çoğu önlerinde olacak, karnı da gözü de doyacakmış herkesin. Hani dünyada “Yediğin önünde yemediğin arkanda” diye bir söz vardır ya işte tam da ona uygun bir yaşam sürdürülecek uçmakta.

Onların inancına göre Tanrı ile kendi aralarına kimse giremezdi. Çünkü Tanrı, onlara şah damarlarından daha yakındı. Tanrı’yla onların arasına biri girmeye kalkamazdı. Bu, Tanrı’ya eş koşmak, demekti. Böyle düşünmek,  Tanrı katında büyük bir suçtu. Bu suçun karşılığı da tamuya[4] gitmekti.

Binlerce yılda oluşan törelerine çok bağlıydı İyiyürek ülkesinde yaşayanlar. Töreleri gereği aralarında olağanüstü bir yardımlaşma ve dayanışma vardı. Acılar, ekmekler gibi paylaşılırdı. Biri üzüldüğünde hepsi üzülürdü. Biri öldüğünde sanki hepsinin yakını ölmüşçesine ağlaşırlardı. Günlerce yas tutulurdu toplum olarak. Bir kişi sayrı[5] olup yatağa düştüğünde elbirliğiyle onu iyileştirmek için olağanüstü çalışılırdı. Sayrı evine sağaltım[6] sağlayıcı yiyecekler, bitki kökleri, çiçekler, hayvan kemikleri, doğada az bulunan yiyecek otlar götürülürdü. Adaklar adanırdı sayrıya sağlık gelsin diye.

Sevinç ve mutluluklarda ise toy kurulup düğün bayram edilirdi. Günlerce sürerdi toy. Yenip içilir, söyleşilir, sofralarda kuş sütü bile eksik olmazdı. Bu toylarda sevinci belli etmek için oyunlar oynanırdı. Bu oyunlarda herkes kendinden geçerdi. Dışardan bakanlar, bu kişilerin başka bir gezegenin insanları olduklarını sanırdı.

İş zamanı geldiğinde herkes; ben arı gibi diyeyim, siz karınca gibi deyin çalışırdı. Baharla uyanan toprakla kavuşmak törenlerle kutlanırdı. Toprak dile gelir, insanlar kış boyu eğinlerine yükledikleri büyük erkelerle[7] yorulmak bilmezlerdi. Onlar için dur durak yoktu. Zamanı iyi değerlendirmek için gece harman yerinde uyunurdu kucak kucağa. Onlara yıldızlar yoldaşlık eder, ay ışığı yol gösterirdi. Şafak sökerken gün başlardı. Çünkü bu ülkenin insanları güneşi üstlerine doğdurmazdı. Güneşten önce dünyayı teslim alırlardı.  Gün ışığıyla tarla taban işleri başlardı. Türlü meyvelerle dolu ağaçları vardı. Ahır, ağıl ve kümeslerinde dizi dizi sağmal inekleri, boy boy binek atları, sürü sürü koyunları, öbek öbek keçileri, küme küme tavukları bulunurdu. Sofralarında süt, yoğurt, tereyağı, et, yumurta eksik olmazdı. Bolluk, sofralarını türlü türlü yiyecekler süslerdi.

Bahar geçer, yaz gelir, gün güze evrilirdi kaş göz arasında. Evler, ambarlar, kilerler, her yan yiyecekle dolardı. Samanlıklarda bir iğnenin sığacağı kadar yer kalmazdı. Odunluklara başına dek yakacaklar yığılırdı. Küp küp turşuları, kavanozlar dolusu reçelleri, petek petek balları, torbalar dolusu bakliyatları, kurutulmuş yemişleri doldururdu her yanı.

Havalar soğumaya başlayınca eğinleri yorgunluktan iki kat olurdu neredeyse. Kuzeyden soğuk kış yelleri kendini göstermeye başladığında evlerinin bakacaklarını[8] kapatır, kapılarını sıkıca örtüp mutluluk düşleriyle yaşarlardı. Kış, onlar için umut tohumunun toprak altında yeşermeyi beklediği zamandı.

İyiyürek ülkesinin yöneticileri, zamanla arayış içine girdiler. Komşu ülkelerin kavgacı, açgözlü, doyumsuz, töresiz, türesiz, geçimsiz, bencil, ayrımcı, ayrılıkçı, baskıcı, ikiyüzlü, yasa tanımaz, halk için değil de kendi için çalışan, iş bilmez, bencil yöneticilerine özendiler içten içe. Onların göz boyayıcı, düzmece varsıllıkları ilgilerini çekti. Önce onlardan yalan söylemeyi, halklarını yalanla kandırmayı, kendilerine karşı çıkanlara kara çalmayı, çok konuşup az iş yapmayı, inançları biçimselleştirip içlerini boşaltmayı öğrendiler. Tanrı kelamı, kulun uydurmalarının tozu dumanı arasında seçilmez oldu neredeyse. İnsanlar gerçeği bırakıp yalana, doğruyu görmeyip eğriye, kutsaldan ayrılıp uydurmaya, bilgiyi yok sayıp uydurmaya, aydınlıktan vazgeçip karanlığa inanmaya başladı. Ülkede akla kara birbirinden ayırt edilemez duruma geldi. Geceleri değil de gündüzleri ışıkları yakar oldular güneşin aydınlığını boğmak için.

Yüzyıllardır hırsızlığın olmadığı ülkede, “çalmak” diye bir eylem söylenir oldu sıkça. Eskiden İyiyürek ülkesinde kapılar, bakacaklar kilitlenmezdi çalma olayları başlamadan önce. Herkes kapılarına çifter kilit taktırdı. Yeterli olmayınca bu, kapıların arkasından sürgüler sürüldü. Bu da yetmeyince gözetleme delikleriyle izlendi evlerin çevresi. Ardından her sokakta sırayla nöbetler tutulmaya başlandı hırsıza arsıza karşı.

İyiyürekliler ne yaptılarsa hırsızlığı önleyemediler. Dağdaki eşkıya tüfekle, yerleşim yerindeki hırsız gizlice, yönetenler ise kalemle soydular onları. Kendilerini, dört koldan sarılıp kuşatılmış olarak duyumsadılar. Ürünleri para etmiyor, alacaklarını da olağanüstü zamlanmış olarak ediniyorlardı. Bir süre sonra bankacılar gelip onlara borç verebileceklerini söylediler. Parasal açıdan dar boğazda sıkışan halk, borçlanmak için adeta yarıştı. Çok sevindiler çok…

Zaman geçti, her şey hızla değişmeyi sürdürdü. Borçlar gırtlaklarına dek çoğaldı. Yürek çarpıntıları değişti, soluk almaları zorlaştı. Geceleri uykuları kaçtı. Ne yediklerinde tat ne de içtiklerinde lezzet vardı. Mutluluğu düşlerinde bile göremez oldular. Uykularında karabasanlar bastı onları. Eskiden kavga dövüşün ne olduğunu bilmeyen insanlar, her gün birbirlerine saldırdılar acımasızca. Çocukları, gençleri suç makinesine döndü. En kötüsü de ülkede kardeş kavgasının başlamasıydı. Tanrı’ya inançları zayıfladı. Helalle haram birbirine karıştı. Halkın bir bölümü insanları putlaştırıp onlara tapmaya başladı. Hakkın ne demek olduğu anımsanmaz oldu nednese. Eskiden “açlık” sözcüğünün anlamını bilmeyenler, onu yaşayarak öğrendiler. Bu dünyadan da öbür dünyadan da umudunu kesenler çoğunluktaydı.

Karmaşa alıp yürüdü zamanla. Eskiden yaşadıkları mutlulukları unutanlar çoğaldı. Çoğu kişi, binlerce yıldır yaşanan barış, erinç, mutluluk, dayanışma, paylaşma, özveri, sevgi, saygı ve güvenle bezenmiş günleri anımsamaz oldu.

Bir gün Düşgücü, iyice yaşlanmış dedesi Güngörmüş’e sordu: “Dedeciğim, sizin çocukluğunuzda da böyle karışık mıydı ülkemiz? O zaman da insanlar güven içinde yaşayamıyorlar mıydı?”

Güngörmüş: “Gel otur yanıma, anlatayım.” dedi iç geçirerek.  Düşgücü, oturdu dedesinin dizinin dibine. Dede anlattı, torun dinledi. Saatler saatleri kovaladı. Bir cumartesi sabahı başlayan bu konuşma, gece yarısına dek sürdü. Güngörmüş dede, iyice yorulup sesi kısıldı. Hep anlattığı için devinimsiz bir biçimde oturduğundan dizleri uyuştu, her yanı ağrımaya başladı. Düşgücü de gözlerini kırpmadan dinlediğinden iyice yorulmuştu otura otura. Sabahtan beri tek lokma boğazlarından geçmemişti. Kalkıp bir şeyler atıştırdılar iştahsızca. Uykuları da gelmişti.

Dedeyle torun karşılıklı yataklarda uyudular o gece. Sabaha dek mutluluk düşleri gördüler. Düşgücü, her düşünden sonra uyanıp eski erinçli günlere dönmek için dilekte bulundu. Dede, son görevini yapıp geçmişin güzelliklerini torununa anlatmanın verdiği sevinç, erinç mutlulukla rahatlamış bir biçimde sonsuz uykusuna daldı.

Kim bilir belki Düşgücü’nün düşleri gerçek olur da İyiyürekliler ülkesi kurtulur. Onlar ersin muradına, biz çıkalım kerevetine.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               21 Nisan 2026



[1] Beden

[2] Cennet

[3] Ruh

[4] Cehennem

[5] Hasta

[6] Tedavi

[7] Enerji

[8] Pencere

1 yorum:

  1. Adil öğretmenim ,

    “İyilikler ülkesi” anlatınız, bir masalın sıcaklığıyla gerçeğin eksikliğini aynı anda hissettiriyor. Satır aralarında sadece bir düş değil; olması gereken bir vicdan düzeni kurulmuş. Çünkü insanın insana değer verdiği yerde, masallar bile gerçeğe yaklaşır.

    Metnin en etkileyici yanı, iyiliği büyük sözlerle değil, sade insan da iz bırakan, bir insanlık hâli olarak kurmanız. Okur, anlatının içinde ilerlerken aslında kendi dünyasını sorguluyor: “Böyle bir ülke neden olmasın?” sorusu zihinde yankılanıyor.

    Masal gibi başlaması, umudu diri tutuyor; ama bitince insanın içini hafif bir sızı kaplıyor. Belki de metnin en etkileyici yanı burada: Hem hayran bırakıyor hem de eksik olanı fark ettiriyor.

    Kısacası, yazınız bir hayal anlatısı değil; insanlığın olması gereken hâline tutulmuş zarif bir ayna. Masal bile olsa, insanın inanmak istediği türden…
    Kaleminizle kurduğunuz bu iyilikler ülkesi, insana hem umut hem de vicdan kazandırıyor; sizi yürekten kutluyorum.👏👏📚🍀✨🥀

    YanıtlaSil