HALKOYLAMASI

Anayasa değişikliğiyle ilgili halkoylaması yapıldı. Birçok siyasal gözlemcinin beklediği gibi “Evet” oylarının fazla çıkmasıyla değişiklikler kabul edildi. 12 Eylül 1980 siyasal tarihimizde önemli bir kırılma noktasıydı. 12 Eylül 2010 da diğeri gibi siyasal tarihimiz açısından çok önemlidir. 12 Eylüller Türkiye’nin demokratik süreçlerini geri döndürmek açısından yıllarca tartışılacak. Ne yazık ki ülkemiz üzerine kara bulutlar hep 12 Eylüllerde çökmeye başladı.

Halkoylaması sonuçları beni şaşırtmadı. Aylar önce anayasa değişikliği paketi TBMM’ye getirildiğinde yazdığım “Keskin Dönemeç” başlıklı yazımdan bir bölümü anımsamakta yarar var. “AKP’nin tek isteği anayasa konusunda halk oylamasıdır. TBMM’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesi RTE ve arkadaşlarını tatmin etmez. Referandumla halkı biraz daha ayrıştırmak, cepheleştirmek asıl amaçlarıdır. Bizim halkımız seçimi sever. Bugüne kadar halka, “demokrasi, eşittir sandık” fikri aşılandı. Demokrasi, halkı adam yerine koymaktır. Sandığı halkın önüne koyan kazançlı çıkar. Bu, unutulmamalıdır. Referandum AKP’nin oylarındaki düşüşünü ters döndürebilir. Anayasa değişikliği paketi toptan oylanacağından bu, iktidar partisine avantaj sağlar. Bir maddeyi beğenen, diğerlerini incelemeden oyunu verir. Zaten gereğinden çok popülizm yapılarak ve belden aşağı vurularak kamuoyu referanduma hazırlanmıştır.(Ulus Gazetesi, 29 Mart 2010)” Halkoylaması AKP’nin çok istediği ve planladığı önemli bir siyasal manevra idi. Çünkü iktidarı kaybetmelerine yönelik bir süreç başlamıştı ve bunu ters döndürmeleri gerekirdi. Maalesef o dönemde muhalefet liderleri bu durumu doğru algılayamadıklarından RTE’nin bu oyununa karşı gereken önlemleri de alamadılar. Kısacası süreç, RTE’nin ve “Evet” oylarının lehine çalıştı.

Halkoylamasının tarihi bile AKP için büyük bir şanstı. Darbe anayasasını değiştirmek üzerine kurulan referandum propagandası 12 Eylül tarihiyle de güçlendi. Seçim öncesi birçok TV kanalında 12 Eylül’ün yıldönümü nedeniyle yayımlanan ve 1980 öncesi olaylarını anlatan belgeseller, o günleri yaşayanların hafızalarını tazelerken genç kuşağı etkilemiştir. Bu durum, “Evet” oyu verecek yurttaşlarımızın kararlılığını pekiştirmiştir.

Anayasa değişikliklerine “Hayır” diyen muhalefet partileri, baştan beri 12 Eylül’ü hükümete karşı bir güvenoyuna dönüştürmek için çaba harcadılar. Ancak propaganda çalışmalarında seçilen yöntem ve konuşmalar bu amaca hizmet etmedi. Kampanyadan akılda kalan “Recep Bey, kalpazan, havuzlu villa… gibi daha çok kişisellik içeren konulardır. “Hayır” cephesinin dinamosu CHP olmuştur. MHP’nin sesi çok az duyulmuş, kampanyayı “bölücülük” teması üzerinden yürütmeyi yeğlemiştir. Eğer halkoylamasını AKP’ye karşı bir güvenoyuna dönüştürmüşseniz ve o zaman hükümetin sekiz yıllık icraatını yerden yere vurmalısınız. Ülkenin dağ gibi sorunlarını, ki bunların çoğu AKP döneminde ortaya çıkmış ya da büyümüştür, gündeme getirmeden ve bunları halka anlatmadan referandumu güvenoyuna dönüştürmek söz konusu olamaz. Kampanya sırasında işsizlik, tarım, sanayi, turizm, hayvancılık, terörün ulusal ve uluslar arası kaynakları, ihracat ve ithalat gibi ülke gündeminin ana konuları tartışmaların ana odağına yerleştirilemedi. 12 Eylül darbesine giden siyasal süreçle darbe sonrasındaki siyasal oluşumların bağlantıları doğru bir biçimde, ikna edici olarak halka anlatılamadı. Bu konuda İP, TKP ve bazı eski solcu gençlik liderlerinin doğru anlatımları da teknik, ekonomik yetersizlikler nedeniyle yaygınlaştırılamadı, cılız kaldı.

Halk oylamasıyla ülkemizdeki kutuplaşma, ayrışma daha da arttı. Cumhuriyet’i koruma kaygısı taşıyan yurttaşların tedirginliği çoğaldı. Buna karşın “Hayır”ı savunan birçok kişinin dinlencesinden dönmeyerek oy kullanmaması ise dikkat çekicidir. Hem AKP’den ve onun uygulamalarından rahatsız olacaksın hem de oy kullanmayacaksın, böylesi tutarsız bir tavrı anlamak olanaksız. Sonuçlar iyi incelendiğinde görülecektir ki oy kullanma oranının yükseldiği yerlerde “Hayır” oyları da yükselmiştir. Birkaç istisna, geneli değiştirmez. Birkaç günlük tatil keyfinden vazgeçemeyen sözde laikler, Cumhuriyet kazanımlarından vazgeçmeyi göze almışlardır. Türkiye genelindeki sonuçlara ilçeler düzeyinde incelediğimde ilginç bir durumla karşılaştım. İç Ege’ de Denizli’ye bağlı üç ilçenin halkoylaması sonuçlarına bakmak dikkate değer bir durum. Bekilli (Katılım Oranı:% 99.6, Evet: 36.2, Hayır: 63.8), Çal (Katılım Oranı: % 99.5, Evet: 43.9, Hayır: 56.1), Baklan (Katılım Oranı: % 98.3, Evet: 46.9, Hayır: 53.1). Üç ilçede de halkoylamasına katılım oranları neredeyse yüzde yüz. Yurttaşlık bilinci budur. Oyunun rengi ne olursa olsun sandığa gitmek, sonrasında da oyuna sahip çıkmak. Bekilli ve Baklan’ın eskiden Çal’a bağlı olduğunu da söyleyelim. Sandığa gitmeyenlerin, olumsuzluklar karşısında ahkâm kesmesi boş gevezelikten ibarettir.

Ülke genelinde sonuçlar irdelendiğinde, seçmenin üç farklı davranışı göze çarpmaktadır. “Hayır” oyları, batı ve güney bölgelerimizde yoğunlaşmakta. Yani kentliliği, modern yaşamı benimsemiş, yaşam standardı yüksek halk kitleleri “Hayır” oyu vermiştir. Bunlar, ellerindeki nimetlerin Cumhuriyet’le birlikte kazanıldığının farkındalar. Ankara ve İstanbul’un sonuçları ilçeler düzeyinde ele alındığında “hayır”lar açısından kötü değildir. Daha önceki seçimlerde AKP’nin ezici farkla kazandığı birçok ilçede yarış başa baş geçmiştir. Buralarda ilginç olan kente yeni gelen ve kentlileşemeyen yurttaşlarımızın yaşadığı semtlerde ‘evet” oylarının çokluğudur.

İç ve doğu Anadolu’yla Karadeniz’de “evet” açık ara kazanmıştır. Bunun birçok nedeni vardır. Ancak önemli nedenlerden biri iktidar partisi tarafından yapılan kara propagandadır. AKP yetkililerince, etnik ve mezhepsel propagandanın zaman zaman vurgulanması, buralardaki seçmeni etkilemiştir. CHP liderinin etnik ve mezhep kimliği üzerinden rezil bir çalışma yürütülmüştür. Yine yüksek yargı organlarında yer alan üyeler için “TSE standartlılar” diyen bazı yandaş gazeteler, bu işi çağdışı bir anlayış düzeysizliğine taşımışlardır. Yine halk arasında fısıltı gazeteleri yoluyla bu söylentiler ahlak ölçülerini aşmıştır.

Bölücü örgütün boykot çağrısı kısmen etkili olmuştur. Abartılacak, başarı olarak gösterilecek bir durum da yoktur Güneydoğu’da. Bölgede yer alan birçok ilimiz, tehditlere aldırmayarak sandık başına gitmiştir. Burada ilginç olan şudur. Boykotun etkili olduğu illerde sokağa, maalesef PKK egemendir.

Demokrasi, yurttaşın özgür iradesinin seçime yansımasıdır. Özgür iradenin olması için de bireyin ekonomik ve sosyal bağımsızlığının olması şarttır. Ekonomik özgürlüğü olmayan, sosyal yaşamda aşiret, tarikat, hemşeri dernekleri gibi gruplara bağlı kişilerden özgür irade beklemek olanaksızdır. Demokrasinin kentlerde yeşerdiğini düşünürsek alacağımız çok mesafe var.

Seçim sonuçları çok da olumsuz değildir. Muhalefete, özellikle de CHP’ye yeni bir fırsat doğmuştur. Bu durum bundan sonra iyi değerlendirilmelidir. “Hayır” oyları içinde aslan payı CHP’nindir. Yıllardır ilk defa CHP oyları yüzde otuzların üzerine çıkmıştır. Bu, gelecek açısından umut vericidir.

AKP, halkoylamasıyla düşüşünü durdurmuş görünüyor. Eğer muhalefet partileri iyi bir özeleştiri sonucu yenileşme sürecine girerlerse ulusumuz AKP’den de RTE’den de kurtulur. Böylece ülkemiz yeni maceralara sürüklenmez.

Adil Hacıömeroğlu
16 Eylül 2010
Not: 20 Eylül 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

SOY, BOY

Hükümetin ağlak bakanı, Kılıçdaroğlu için: “Ya, şu kadar boyuyla bir şeyler söylüyor.” diyerek ilginç bir polemik yarattı. Söyleyecek sözü olmayanlar, böylesine akıldışı, saçma konular ortaya atarak kamuoyunun kafasını karıştırmakta üstün maharet göstermekteler. Böylesi konular, halktan gerçekleri saklamanın kurnazca bir yolu olsa gerek.

İnsanları boyuna, kilosuna, kaşına, gözüne, rengine, cinsiyetine… göre değerlendirmek son derece ayıp ve insanlık dışıdır. Bu tür değerlendirmeler ilkel kafaların çağdışı anlayışına da güzel bir örnektir. Allah’ın yarattığını, kulun küçük görmesi, ancak bilgisiz ve düşüncesiz kişilerin yapacağı iştir. Akıl, zekâ, bilgi, görgü, saygı, dürüstlük, adamlık, insanlık, merhamet kişinin boyunda değil; kafasında ve yüreğindedir. Eğer bu dediklerimiz anlaşılmadıysa konuyla ilgili birçok atasözümüz var, anımsamak yararlı olur.

Tam “boy” konusu kapandı derken bu kez başbakan tartışmayı farklı bir alana taşıdı. RTE halk oylaması için yaptığı bir konuşmada: “Ben buradan muhaliflere sesleniyorum; önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy.” diyerek işi, soy sop konusuna getirdi. Bu anlayış da ağlak bakanın anlayışından farksızdır. Burada soy kast edilerek inançsal bir ayrımcılık yapılmıştır. Kısacası mezhep ayrımı yapılmaktadır. Demokrasi, özgürlük naraları atan sahte demokratların gerçek yüzü de ortaya çıkmış oluyor böylece. İnançlara saygı diye bağıranlar, kendi inançları dışındakileri hakir görme gafletindeler. Bu söylemle içlerindeki fanatizmi, diktatörlük özlemini, toplumu tek tipleştirme isteğini nasıl da açığa vurmuş oldular.

Soy demişken halkımızın soyluluk anlayışına da değinmeden geçemeyeceğim. “Soylu” sözcüğünün TDK sözlüğündeki karşılıklarını anımsamakta yarar var. “1. Doğuştan veya hükümdar buyruğuyla, bazı ayrıcalıklara sahip olan ve özel unvanlar taşıyan (kimse), asaletli, asil, kerim. 2. İyi tanınmış, köklü bir aileden gelen (kimse), necip, kişizade, asil. 3. Saygı uyandıran, yücelik taşıyan. 4. Soyu iyi nitelikli olan, iyi cins soydan gelen.”

Sözcüğün birinci anlamı, ülkemizde yaşayan cumhuriyet yurttaşları için geçerli değildir. Çünkü anayasamıza göre ülkemizde kimse doğuştan ayrıcalık taşımaz. Üstelik İslam dinine göre de kimse doğuştan farklılık taşımaz. Ayrıca hükümdarlıkla yönetilmediğimizi, unvanların ve lakapların kaldırıldığını da bilmem söylememe gerek var mı?

“Soylu” sözcüğünün ikinci anlamı biraz, üçüncü anlam ise konumuzla ilgili düşünülebilir. Haram yemeyen; kimsenin malında, namusunda gözü olmayan; haktan, doğrudan ayrılmayan; yasadışı yollara sapmayan; zayıfı, güçsüzü, kimsesizi, yoksulu koruyan; çevresindeki olaylara adaletli yaklaşım gösteren; yalan söylemeyip iftira atmayan; kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstün görmeyen; sosyal ilişkilerinde saygı, görgü kurallarına uyan kişi için halkımız “soylu kişi” der.

Soyluluğun içinde görgüsüzlüğün, açgözlülüğün yeri olamaz. Soylu kişi ulusal çıkarları, her şeyin üstünde tutar. İçinde yaşadığı toplumu, başkasına ezdirmez, sömürülmesine neden olmaz.

Soylu kişi; ırk, din, mezhep, renk, cinsiyet, sınıf, meslek ayrımı gözetmez. İnsana, insan olduğu için değer verir.

Soylu kişinin ağzından kötü söz, küfür çıkmaz. Kimseye hakaret etmez. Durup dururken insanların kalbini kırmaz. Kişilerin özel yaşamına saygı duyar. Özel yaşamın mahremiyetine karışmaz. İnsanları yasadışı olarak gizlice dinletmez.

“Soy” çağrıştırmasıyla aile geçmişi anlatılmak istenmişse bu da son derece ayıptır. Çağdaş bir toplumda böylesi yaklaşımları düşünmek bile abestir.

İnsanın güzel bir ayna olduğu düşünüldüğünde, kişi baktığında kendi görüntüsüyle karşılaşır. Ne kadar yazık değil mi?

Yüzyıllar önce bir bilgemizin söylediği, “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü.” sözü her şeyi ne kadar da güzel anlatıyor.

Adil Hacıömeroğlu
9 Eylül 2010
Not: 13 Eylül 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okyabilirsiniz.

BOYKOTÇU “AYDIN(!)”LAR

Son günlerde televizyonlarda referandum tartışmaları hızlandı. TV’ler genellikle anayasa değişikliği referandumuna “Evet!” diyecek gazeteci ve öğretim üyelerinin yer aldığı tartışma programlarına ağırlık veriyorlar.

Tartışmalara çıkarılan konuklar, farklı kesimleri temsil ediyorlarmış gibi bir hava yaratılsa da çoğunluğu AKP’yi destekliyor. Bu kişilerden bazıları topluma tanıtılırken de 12 Eylül darbesinin mağdurları oldukları da vurgulanıyor. Peki 12 Eylül’ün gerçek mağdurları kimlerdir?

12 Eylül’ün başlıca mağdurları sendikalar, demokratik kitle örgütleri, siyasal partiler, gençlik örgütleri, üniversiteler… kısacası halkın tümüdür. Askeri darbe öncesi sendika yöneticiliği yapanların ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananların hemen hemen hepsi halk oyuna sunulacak anayasa değişiklikleriyle 12 Eylülcülerinden hesap sorulamayacağını düşünerek “Hayır!”oyu kullanacaklarını söylüyorlar.

1970’li yılların neredeyse tüm gençlik önderleri, ki çoğunluğu sıkıyönetim mahkemelerinde yıllarca yargılanıp 12 Eylül’ün işkence hanelerinden geçmiş kişilerdir, anayasa değişikliğinin bir aldatmaca olduğunu kamuoyuyla paylaşarak bu kandırmacaya “Hayır” diyeceklerini haykırıyorlar.

Evren Paşa’nın üniversitelerden 1402 ile uzaklaştırdığı öğretim üyelerinin neredeyse tamamı, anayasa değişikliğinin sivil bir diktaya yol açacağını kısıtlı olanaklarıyla halka anlatmaya çalışıyorlar.

12 Eylül’ün diğer bir mağdur kesimi olan ülkücü kesimin büyük bir bölümü, RTE aldatmacasının bir diktatörlüğe gideceğini, bu nedenle de halk oylamasında “Hayır!” diyeceklerini halkımıza duyuruyorlar.

RTE ve yandaşlarının neden evetçi olduklarını anlıyoruz. Çünkü onlar siyaseten 12 Eylül’ün ürünüdürler. Darbenin yarattığı apolitik ortamda gelişip palazlandılar. Her halde kendilerini var eden darbecilere karşı çıkacak halleri yok. Ayrıca, asıl amaçları Cumhuriyet’ten kurtulmak. Bu, onların yüzyıllık rüyası.

Bölücüler boykot ediyor halk oylamasını. Amaçları, AKP ile daha çok pazarlık ederek taviz koparmak. Daha sonra yapılacak asıl anayasa değişikliğinde bölücü taleplerinin yer almasını sağlamak. Boykot, AKP’ye örtülü bir destek.

Liberallerin bir kesimi evetçi. Bu, çok doğal. Çünkü liberallerin oldum olası sorunu, ulus devletle Cumhuriyet’ledir. Böylece irticacı, bölücü ve liberallerden oluşan Cumhuriyet’e karşı ittifaktaki yerlerini alıyorlar. 1919’ daki emperyalist işbirlikçilik, hiçbir kırılma göstermeden sürüyor.

Bu referandumda en acınacak durumda olanlarsa liberallerin bir bölümüyle dönek solcular. Bunlar da boykotçu. Hatta bir bayan yazar, demokrasinin, Güneydoğu’dan gelecek boş sandıklarla hayat bulacağını söyleyecek kadar gerçeklerden uzak. Kurt, kuzuyu herkesin gözü önünde yemeye çalışırken tarafsız davranmak kurda mı, kuzuya mı yarar? Elbete kurda… Boykotçuların bu tavrı sivil dikta kurma yolunda olan AKP zihniyetine destektir. Bu kesimin tüm gerçekleri bilmesine karşın, iktidara hoş görünme adına anayasa değişikliklerine “Hayır!” diyememeleri sözde aydın kaypaklığının tipik bir örneğidir. Bu davranış son derece tehlikelidir. Yani gerçeği, doğruyu bilip yanında tavır koyamamak. Korkak, çıkarcı, ilkesiz, özgürce düşüncesini açıklayamayan kişiden kendisine, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa ne yarar gelir ki?

12 eylül darbesinin her türlü eziyetinden geçmiş, mağdur olmuş, ancak mağrurluğundan hiçbir şey yitirmemiş; mağduriyetin altında bir masumiyet yaratarak ağlayıp sızlamamış ve bunu da bir siyaset amacı, ayrıcalığı olarak kullanmamış olanlar anayasa değişikliğine “Hayır!” diyorlar. 1980 darbesinin ürünü olan irticacı, bölücü, işbirlikçi liberaller “Darbecilerden hesap soracağız.” diyerek “Evet”çi oluyorlar. Ne yaman çelişki değil mi?

Türkiye, bu anayasa değişikliğine “Hayır!” diyerek göz göre göre gelen sivil bir darbenin önünü kesmelidir. Çünkü RTE’nin sivil darbesinin geriye dönüşü yoktur. Böylesi bir darbe, hem ülkemize hem de bölgemize tarif edilemez zararlar verecektir. Buna karşı çıkmak da her yurttaşın, özellikle de aydının başlıca görevidir.

Adil Hacıömeroğlu
5 Eylül 2010

Not: 7 Eylül 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

NEDEN “HAYIR!”?

Türkiye, 12 Eylül referandumunda geleceği ile ilgili önemli bir karara imza atacak. Bu nedenle de bu anayasa değişikliğiyle ilgili verilecek her oy büyük önem taşımakta. AKP anayasasına ben “Hayır!” oyu vereceğim. Peki, oyum neden kahverengi olacak?

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle Türkiye’nin siyasal yapısı dönüştürüldü. Özgür iradesiyle toplumsal sorunlara yaklaşan siyasal gruplar tasfiye edildi. Yerine güdümlü bir siyasal anlayış yerleştirildi. Bu güdümlü, apolitik, kendi çıkarından başkasını düşünmeyen siyasal anlayışlar otuz yıldır hep küresel güçlerden beslendi. Kültürden, sanattan, bilimden, toplumsal ve çağdaş değerlerden yoksun yeni siyasal anlayışlar; toplumsal dinamizmi ortadan kaldırdı. Popüler kültür, yeni siyasal biçimlenmenin itici gücü oldu. İletişim organlarının yaygınlaşması ve bunların tek elde toplanarak güdümlü yayın yapması toplumu tek tipleştirdi. Giyimde, zevkte, konuşmada, beslenmede, günlük ve uzun vadeli sorunları çözmede tek tip, kolaycı anlayışlarda aynılık toplumsal dokumuza enjekte edildi.

1980 darbesiyle toplumsal dayanışmanın yerini, bireysel köşe dönücülük aldı. Ulusun yaşamsal sorunlarıyla ilgilenmenin suç sayıldığı bir süreç yaşadık ve yaşamaktayız. Çevre, eğitim, sağlık, adalet, güvenlik, imar sorunlarına çözüm önermek; ekonomik sıkıntıları dile getirmek suçmuş gibi bir algı yaratılmakta. Bu nedenle de toplumun önemli bir çoğunluğu sorunları yok saymaktadır. Hak aramanın yerini şükretmenin aldığı bir anlayış, nerdeyse toplumun tüm katmanlarına egemen olmakta. Çalışmanın yerine, siyasetçiden iane bekleme anlayışı kişisel kurtuluşun yolu olarak yurttaşa gösterilmektedir.

12 Eylül darbesinin asıl hedef aldığı ise toplumsal, demokratik kurumlarla Cumhuriyet kazanımlarıydı. Siyasal partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri kapatılarak yöneticileri hapse gönderildi. Toplum sorunlarını tartışarak çözüme bağlama düşüncesinin yerine, yukarıdan verilecek buyruklarla işi halletme anlayışı getirildi. Halk örgütsüz yaşamaya mahkûm edildi. Çünkü örgütsüz kitleleri tek tek avlamak daha kolaydı. Örgütsüzleştirilen ulus, hakkını arayamaz duruma getirilince de bize ait ne varsa birileri tarafından gasp edildi.

AKP yöneticileri, sürekli olarak darbe anayasasına değiştireceklerini söylüyorlar. Değişen darbe anayasası mıdır? Eğer böyle bir düşüncede samimi iseler, onlara bir önerim var. Darbeden önce Türkiye, belki de dünyanın en özgürlükçü, demokratik anayasası olan 1961 anayasasıyla yönetiliyordu. Bu anayasa birkaç maddesi hariç (141, 142, 163) bir özgürlük ve demokrasi beyannamesi sayılabilir. Üstelik bu anayasa dışarıdan dayatmalarla da oluşturulmuş değil. Gelin bu anayasayı (61 anayasasını) kabul ederek 12 Eylülcülere de gereken demokratik dersi verelim. Ancak, bunu AKP kabul etmez. Niçin? Çünkü 61 anayasasında örgütlenme özgürlüğü var. Siyasal temsilde hakkaniyet var. Demek ki amaç demokratik, özgür bir toplum yaratmak değil.

12 Eylül darbecileri, özgürlük ve demokrasiden yana tüm kurumları tasfiye ederken bazı köklü kurumları ortadan kaldıramadı. Bunların başında da yargı gelmekte. İşte, bu anayasa değişikliğiyle yargı tasfiye edilerek yürütmenin emrine sokulacak. Yani, 12 Eylül darbesinin yargı alanındaki darbeci anlayışındaki eksikliği giderilecek. AKP anayasası ile bir nevi 12 Eylül darbesi, yine bir 12 Eylül günü tamamlanacak. Böylece demokrasinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığı ilkesi yok edilecek. Devletin tüm yönetim erkleri bir elde, bir kişide toplanacak. Bunun adı da demokratikleşmek olacak, öyle mi?

Şu da iyi bilinmelidir ki AKP, asıl anayasa değişikliğini önümüzdeki genel seçimlerden sonra yapacaktır. Bu değişiklik, daha kapsamlı olacak ve Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini tamamen tasfiyeye yönelik olacaktır. Seçimlerden sonraki anayasa değişikliğinin özünü başkanlık sistemine geçiş oluşturacak. Başkanlık sistemine geçişle tüm yönetim gücü bir elde toplanacak. RTE, 12 Eylül değişiklikleriyle kendi başkanlığına gidecek yolun taşlarını döşemektedir.

Başkanlık sitemine geçişin en önemli dayanağı eyalet sistemidir. Çünkü dünyaya baktığımızda başkanlıkla yönetilen tüm ülkelerde eyalet sistemiyle ya da benzer siyasal oluşumlarla karşılaşmaktayız. Bazıları öteden beri eyalet, federasyon, demokratik özerklik gibi benzer modelleri dile getirmekte. Bunun ülkemizdeki bölücü akımları durduracağı da iddia edilmekte. Bunun gerçeklik payı nedir? Dünyada eyaletlerle yönetilen ülkeler kuruluşlarından sonra eyaletlere ayrılmadı. Bu ülkeler zaten ayrı olan eyaletlerin birleşmesiyle kuruldular. Yani, bir ulus devlet modeli bu ülkelerde baştan beri söz konusu değildir. Kısacası, ayrı olan parçalar bir araya gelerek bir bütünü, bir ülkeyi oluşturmuştur buralarda. Bizim gibi ülkelerde bunu uygulamak parçalanmanın ilk işareti sayılmalıdır. Yüzyıllardır birlikte yaşayan toplumu eyaletlerle ayrıştırdığınızda toplumsal ve yönetsel yapı bozulur. İşte, ülkemizin bölünmesine neden olacak böylesi bir anayasal sürece “Hayır!” oyu vererek karşı durmalıyız. Bu süreç, BOP kapsamında küresel güçlerin planladığı önemli bir kavşak noktasıdır.

Peki, halk oylamasına ne gerek vardı? AKP için bu çok önemlidir. Çünkü toplumdaki siyasal ayrışmanın kemikleşmesi, kalın çizgilerle belirgin olması RTE’nin asıl amacıdır. Toplumun yarısına yakın bir kitlenin AKP saflarında politize olması, RTE’nin Cumhurbaşkanlığı/başkanlığı için yaşamsaldır. Toplumdaki siyasal kutuplaşmalar ve ülkemizin sağa dayalı siyasal tablosu, RTE’ye Çankaya’nın yolunu açacak. Ordusu çökertilmiş, yargısı yürütmenin emrine sokulmuş; sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, meslek odalarının etkisi yok edilmiş bir ülkenin rejimi diktatörlükten başka bir şey olamaz.

1980 darbesinin halk eliyle tamamlanmasına gönlüm, aklım, düşünce sistemim ve vicdanım razı olmadığı için bu referandumda “Hayır!” oyu vereceğim. Ülkemin başkanlık sistemiyle gelecek eyalet ve benzer sistemlerle parçalanmaması için, bu oyuna gelmeyerek “Hayır!” diyeceğim. Cumhuriyet’le kazandığım özgür ve eşit yurttaş hakkımı savunmak için, bu topraklarda binlerce yıldır yaşadığımız kardeşliğin bozulmaması için kahverengi oy vereceğim. Ben, 12 Eylül’de ülkem ve yaşadığım coğrafya üzerindeki emperyalist oyunları bozmak ve kendi yazgımı kendi irademle belirlemek, 12 Eylül darbecilerinin küresel güçlerle kurguladığı toplumsal, siyasal oluşuma “Dur!” demek için “Hayır!” demek zorundayım. Bu benim hem insanlık hem de yurttaşlık ödevimdir.

Adil Hacıömeroğlu
2 Eylül 2010
Not: 6 Eylül 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

DOĞAL AFET KADER MİDİR?

26 Ağustos günü Rize’deki aşırı yağışlar, Gündoğdu beldesinde can ve mal kayıplarına neden oldu. Şu an itibarı ile on bir ölü, altı yaralı, iki de kayıp yurttaşımız var. Ölenlere tanrıdan rahmet, yaralılara şifa diliyoruz.

Son yıllarda meydana gelen çeşitli doğal afetlerdeki can ve mal kayıplarında belirgin bir artış var. Doğal afetlerin, büyük felaketlere dönüşmesi de dikkat çekicidir. Karadeniz Bölgesi’nde son yıllarda sel baskınlarının artması ve bu sellerin ve sonucunda oluşan heyelanların yıkıcı etkileri giderek artmaktadır. Can ve mal kayıplarının artmasında etkenler nelerdir? Öncelikle doğanın bozulması başlıca etkendir.

Doğu Karadeniz’de dağlar kuzey batıya dönük olduklarından bol yağış alır. Karayel, bölgeye bereket ve güzellik getirir. Küresel ısınmayla birlikte bölgedeki yağışlarda yüzde onluk bir artışın olacağını söylüyor bilim adamları. Bilimsel gerçeklere sırt çevirmek, felaketlerin çoğalmasına neden oluyor.

Doğu Karadeniz, ülkemizin en çok yağış alan bölgesidir. Yağışlar dört mevsim yağar. Bu nedenle de doğa, yeşilin bin bir tonunu insanlara olağanüstü güzellikte bir tablo olarak sunar. Tablo kusursuzdur. Her renk, her fırça darbesi ustaca kullanılmıştır. Ancak son yılarda bu harika doğal tabloda dışarıdan hoyratça müdahaleler vardır. Renklerde oynamalar, fırça darbelerinde acemilikler göze çarpmakta.

Çocukluğum ve gençliğim bu olağanüstü doğa tablosunun içinde geçti. Her sabah sayısız kuş seslerinden oluşan muhteşem orkestranın ezgileriyle uyandım. Hele sabah serinliğinde camı açıp da dağları, toprağı kaplayan bitki denizinde hayallere dalmak ne güzeldi. Yıllar yılları kovaladı. Bu bitki denizi değişmeye başladı. Çay bitkisinin yaygınlaşmasıyla ormanlar hızla yok edildi. Aşırı ve bilinçsiz kimyasal gübre kullanımıyla önce böcekler, sonra da bu böceklerden beslenen kuşlar zehirlendi. Muhteşem orkestra dağıldı.

Doğal orman örtüsü, kökleriyle toprağı kavrayarak heyelanlara meydan okurdu. Ağaç, toprağına sahip çıkardı, onu korurdu. Çay bitkisi bu görevi yapamadı. Çünkü çayın kökleri, ağaçlar gibi derinlere gidip toprağı her yönden kavrayamıyor.

Karadeniz Bölgesi, heyelanların yıllardır sıkça yaşandığı bir yer. Ancak bu gerçeği yetkililer görmezden geliyor. Doğal dengeler alt üst edilirken yetkililer yetkisiz bir durumda uyuyor.

Televizyonlardan sel baskını sonrası canlı yayınları izliyorum. Bir görüntü beni ekrana kilitliyor. Belki yüzyıllık Karadeniz’e özgü yapım tekniğiyle yapılan doğaya uyumlu bir ev tepeden bir kartal duruşuyla olanları izliyor. Aşağıda ise dere yatağında, yeni yapıldığı belli olan beton, biçimsiz bir bina. Maalesef bu beton bina selin etkisiyle yıkılmış. Yüzlerce yılın deneyimiyle oluşturulan mimari teknikle yapılan çevreye uyumlu yapı ayakta. Doğaya, bilime ve deneyime aykırı yapı ise sel sularının getirdiği çamur deryası içinde.

Zaman zaman doğduğum, büyüdüğüm yerlere giderim. Her gidişimde içim daha da buruklaşır. Ormanların hunharca yok edilmesiyle gösteriş olsun (hızlı zengin olmanın getirdiği önemli bir savurganlık) diye yapılan apartmanları gördükçe ciğerim parçalanır. Genellikle bu apartmanlar meskûn değildir. Yılın belli aylarında kalınmak için yapılmıştır bu savurganlık. Ama asıl zarar doğaya veriliyor. Ahşap yapı hafif olduğundan toprağa fazla baskı yapmaz, bu ucube apartmanlar ise tonlarca betonlarıyla toprağa baskı yapar, selle birlikte de kayıp gider.

Son yıllarda gerek deprem gerekse sel bölgelerinde dere yataklarında yapılaşma moda oldu. Tüm uyarılara karşın bu, önlenemiyor. Bilinçsiz yurttaş ölüme meydan okurken merkezi ve yerel yöneticiler ise kış uykusunda. Bununla da ülkemizde kış uykusuna yatıp hiç uyamayan ne kadar çok canlının olduğunu da öğrenmiş oluyoruz.

Karadeniz’de önemli bir doğal sorun da yol yapımıdır. Dağınık yerleşim nedeniyle her yere, her kapıya yol götürme kaygısı toprağın dengesini bozmakta. İş makineleriyle yarılan yırtılan toprak, parçalanan kayalar direncini de yitiriyor.

Bölgedeki yerel yöneticiler işbirliği yaparak ve Ankara’nın desteğini de alarak yapılaşmaya, orman kıyımına, HES’lere karşı akılcı önlemler planlanarak uygulanmalı. Demokrasi isteyenin istediğini hoyratça yapması demek değildir. Bir cennetin bilinçsizce yok edilmesine izin verilmemelidir.

Sel felaketinden sonraki açıklamalar ise tam bir rezalet. Tüm sorumluluk doğaya yüklenerek sorumlular, sorumsuz duruma geliyor. Rize il merkezinden yürüme mesafesindeki bir belde yerle bir oluyor, hükümet yetkilileri hala yaraların sarılacağından söz ediyor. Önemli olan yaralattırmamak yurttaşı.

İlkel insan, doğa olayları karşısında çaresizdi. Çağdaşlık, bu çaresizliği önledi. Merkezi ve yerel yöneticilerimizin doğal afetler karşısındaki çaresizliğini görünce sormadan edemiyorum. Biz çağdaşlaştık mı?

Adil Hacıömeroğlu
27 Ağustos 2010
Not: 31 Ağustos 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://ailadalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

GİZLİ HESAPLAR

Anayasa değişikliyle ilgili halk oylaması yaklaştıkça ülkemizdeki siyasal tansiyon da yükseliyor. 12 Eylül, otuz yıl önce ülkemizin siyasal yaşamı için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu 12 Eylül de ulusumuzun siyasal geleceği açısından çok önemlidir. Halk oylamasının sonucunun “evet” çıkması ülkemizin bir siyasal meçhule yolculuğunun da dönüm noktası olacaktır.

Türkiye’nin siyasal rotası, 12 Eylül darbesiyle küresel güçlerin güdümüne girmiş, siyaset üzerinde iç dinamiklerinin rolü azalmıştır. Ayrıca hemen hemen tüm demokratik kurumlar çökertilmiştir. Siyasal yaşama yeni bir yön, yeni bir anlayış getirilmiştir. 1980 askeri darbesi, ülkemizin siyaset ve toplum yaşamına iki önemli armağan bırakmıştır: Bölücülük, irtica. Bu iki gücü, darbe sonrası siyasal yaşamın başlıca belirleyicileri olarak da saymak gerekir.

Bu iki siyasal gücün ortak özellikleri, Atlantik ötesindeki küresel aktörün kontrolünde bulunmaları ve Cumhuriyet’in kuruluş anlayışına karşı olmalarıdır. Bu nedenledir ki Cumhuriyet’e karşı bir tavır söz konusu olduğunda bunları ittifak durumunda görmek şaşırtıcı değil.

12 Eylül’de yapılacak anayasa değişikliği öncesi, irticacılarla bölücülerin gizli/açık işbirliği yapmaları karşısında şaşırmamak gerekir. Amaçları, Cumhuriyet’in temel dayanaklarını sarsmak, 1920 öncesi koşullara dönmektir.

İktidar partisi her ne pahasına olursa olsun anayasa değişikliklerini, halk oylamasından geçirmek zorundadır. Çünkü yıllardır arzuladıkları Cumhuriyet’ten “rövanşı alma” fırsatıdır bu. Bu nedenle de “Evet!” oylarının çok çıkması için siyasal açıdan mubah olan/olmayan tüm yöntemlerini kullanmaktan da geri durmuyorlar. ABD’de bulunan cemaat lideri, “Referandumda ölü ya da diri herkes ‘evet’ oyu vermelidir.” diyerek anayasa oylamasının kendileri bakımından ne denli önemli olduğunu duyuruyor. Ayrıca mubah olmayan yollar da burada öneriliyor.

Yaz mevsimiyle birlikte artan terör olayları birden kesiliyor. Bölücü örgüt ramazan ayı boyunca eylemsizlik kararı aldığını açıklıyor. Terörle birlikte azalan “evet”ler, terörün bitmesiyle yükselişe geçiyor. Çünkü terör, siyasal gündemden düşüyor. Gündem hızla değişiyor. Terörün yerini kısır çekişmeler alıyor. Ülkemizin her mahalle ve köyündeki kahvelerde konuşulabilecek siyasal derinlikten yoksun daha çok da kişisel konular, siyasetin ana malzemesi oluyor. Terör dışındaki ülke sorunları da siyasal gündeme ustaca taşınamıyor. Miting meydanlarındaki tartışmaların özeti: “Saksağanın kuyruğu suya değdi mi, değmedi mi?”

Bölücü örgütün eylemsizlik kararı almasından sonra gündeme, hükümetin bölücü başıyla görüştüğü iddiası düşüyor. İktidar kanadı, önce inkâr ediyor görüşmeyi. Sonra üstü kapalı kabul ediyor. Cumhurbaşkanı ve başbakan konuyla ilgili açıklamalarında bölücü başıyla bazı devlet kurumlarının görüşebileceğini söylüyorlar. Yine iktidar partisinden birtakım sözcüler, kendilerinin görüşmediklerini, ancak ilgili devlet kurumlarının görüşmesinin de normal olduğunu açıklıyorlar.

Bölücü başıyla görüşen bu devlet kurumları kime bağlıdır? Bu kurumlar, kimlerden emir alarak görevlerini yaparlar? Eğer, bu kurum yetkilileri hükümetin iradesi dışında bir şey yapıyorlarsa suç işliyorlar? O zaman hükümet, gerekeni yapmalı. Sizin haberiniz olmadan böyle bir görüşmenin olması olanaklı mı? Olanaklıysa o zaman siz ne iş yaparsınız orada?

“Ben görüşmedim, bir devlet kurumu görüşmüştür.” sözü beni yıllar öncesine götürdü. 12 Eylül öncesinde para ve enerji dar boğazında sıkışan Türkiye, Bulgaristan’dan elektrik almak zorunda kalınca o zamanki iktidar, muhalefetin sert eleştirileriyle karşılaşmıştır. Zamanın başbakanı Demirel: “Bulgaristan’dan yazın biz elektrik alıyoruz, kışın da onlar bize veriyorlar.” diyerek tarihi (!) bir söze imza atmıştı.

Peki, görüşmede amaç nedir, tam da ülke yaşamsal bir anayasa değişikliğine giderken? Terörü bitirmek midir istenen? O zaman neden şimdi? Halk oylamasını boykot edeceğini söyleyen BDP’yi “evet” oyu vermeye ikna etmek midir asıl hedef? Bizce “evet”leri artırma manevrasıdır amaçlanan.

Durum böyleyse PKK’nın “evet” demesi karşılığında bölücü başına ne vaat edilmiştir? Özerklik mi? Af mı? Yoksa ikisi birden mi? Siyasal çıkarlar için bu tarz yollara başvurmak ne kadar ahlakidir? İlerde devleti zora sokacak, siyasal ve toplumsal yaşamı son derece olumsuz etkileyecek böylesi bir tavrın sonuçlarına iktidar partisi katlanmalıdır.

Unutulmamalıdır ki devlet, toplumsal birliğin ve güvenliğin hukuksal çatısıdır. Bu çatıyı günlük siyasal kazançlar için çatırdatmaya hiçbir kişinin ya da siyasal grubun hakkı yoktur. Devletin kuruluşu, çetelerin yok edilmesi içindir. Çete olunca devlet olmaz.

Adil Hacıömeroğlu
26 Ağustos 2010
Not: 30 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabiliriniz.

YARININ ADAMI OLMAK

Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te Harp Akademisi’ni kurmay yüzbaşı olarak bitirir. Vatan hizmeti için tayin beklemektedir. Bu sırada arkadaşlarıyla İstanbul’da kiraladıkları bir evde, Abdülhamit yönetimine karşı muhalif toplantılar yaparlar. Bu toplantılar, düşünce alışverişi biçimindedir. Bir gün toplantıya katılanlardan askerlikten kovulmuş biri ihbarda bulunur. Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanıp cezalandırırlar.

Önce Taşkışla’da hücre cezası alırlar. Ardından Mustafa Kemal’le arkadaşı Müfit (Özdeş), Şam’daki beşinci orduya sürgüne gönderilirler. Sürgün ve şüpheli iki genç, idealist kurmay yüzbaşılar süvari alaylarına stajyer durumundadırlar. Bu görev pasiftir, bir nevi görevsizdirler. Görünüşte bölük komutanıdırlar; ancak ordu göreve giderken onlara haber verilmez. Mustafa Kemal ve arkadaşı doğruca alay komutanının yanına koşarlar. Neden kendilerine görev verilmediğini sorarlar. Baştan savma, olumsuz bir yanıtla tatmin olmazlar. Tümen komutanına çıkıyorlar, sonuç daha kötüdür, küstahça kovulmuşlardır.

Tüm bu olanlara karşın Mustafa Kemal ve Müfit, atlarıyla ordunun peşine takılıp görev yerine ulaşırlar. Burada, onlara kalacakları bir çadır bile verilmemiştir. Emir erleri onları çadırlarına çağırıp çay ikram ederler. Geceyi birer saman çuvalının üzerinde uyuyarak aç geçirirler. İki yalnız ve dışlanmış adam, başlarına gelen tüm olumsuzluklara karşın kararlılıklarından asla vazgeçmezler.

Mustafa Kemal yıllar sonra Şam’da yaşadıkları bu olayı arkadaşı Müfit’e şu sözlerle anlatıyor: “Hatırlar mısın Müfit, Şam’dan bu kuvvete katılmaya karar verdiğimiz dakikada bir süvari teğmeni bana demişti ki: Beyim, size büyük hürmetimiz var. Bu sefere gitmemenizi tavsiye ederim. Bilmezsiniz, düşünemezsiniz beyim, hayatınız bile tehlikeye girebilir. Sizi öldürürler. Bugün bütün Suriye ordusuna şamil bir müşterek menfaat vardır. Siz bu menfaate mani olacak gibi görünüyorsunuz. Bunu kimse kabul etmez. Hayatınız mevzubahistir.(Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)” Tüm uyarılar ve tehlikeler, onları korkutmaz, yıldırmaz, amaçlarından geri bırakmaz.

O zor ve tehlikeli gecenin sabahında neler olduğunu en güzel şu satırlar anlatmaktadır: “Harekât, çok yüz kızartıcı bir kargaşalık içinde gelişir. Mürettep kuvvetin –onun tabirince- ‘hırsız’ları çok dikkatli idiler. Mustafa Kemal’i imha etmeyi düşünmüşlerdi. Hatta bir gece ordugâhta kaldığı çadırı sardılar. Fakat o da tedbirlidir. Talan sonunun paylaşılmasında elinden geldiği kadar engeller çıkarır. Orduda katıldıkları bu ilk seferde Mustafa Kemal, Osmanlı hükümeti namına yapılan haydutluğun ne olduğunu anlamıştır. .

Kaldı ki Suriye’de Havran ve Dürzîler sahası, imparatorlukta, bu türlü tertip, bu türlü yağma hareketlerinin yürütüldüğü sahaların yalnız bir tanesiydi. Her tarafta ya devlet ya eşkıya halkı soyuyordu. Yahut bu güvensizlik içinde halk devlete dayatarak, ona ödemek zorunda olduğu mal ve can vergisini mümkün olduğu kadar devletten kaçırarak, devleti halsiz bırakıyordu. Mustafa Kemal’in daha ilk adımda bu sert gerçeklerle karşılaşması onun için üzücü olduğu kadar da düşündürücü ve uyarıcı oldu. Bir defa daha karar verdi ki, günün değil, yarının adamı olmak lazımdır. Hatta bir vesile ile arkadaşı Müfit’e hatırlattı. Soygun ekipleri, kendi aralarındaki dalavereli hesaplardan bir miktar altını da Müfit’e vermek istemişlerdi. Müfit almadı ve Mustafa Kemal’e haber verdi. Mustafa Kemal şahlandı:

─Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istersin, yoksa yarının adamı mı?(Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)”

Evet, bugün de sorunumuz budur. Bugünün adamı olanlar ve yarının adamı olmak isteyenler…

Bir koltuk, üç beş kuruşluk bir kazanç, küçücük bir unvan, içeride ve dışarıdaki birtakım çıkar çevrelerine hoş görünmek uğruna ilkelerinden, insanlığından vazgeçenler yarının adamı olabilirler mi?

Bir ülkenin güçsüzleşmesi, yıkılması, parçalanması bugünün adamlarının açgözlü ve hoyrat yönetimleriyle olur. Osmanlı’nın son dönemlerinde var olan bir gafletten söz ettik. Halkını soyan ve soyduran bir yönetici güruhundan. Tüm bu pisliklere bulaşmayan, bu “hırsız”lıkları ne pahasına olursa olsun önlemeye çalışan Mustafa Kemal ve Müfit’in onurlu tavrını gördük. İşte saygı duyulacak budur. Ulusun geleceğini halkını soyanlar değil, bu soyguna karşı çıkanlar belirler.

Günümüzde de bir soygun düzeninin içindeyiz. Halk hunharca, hem de “demokrasi ve özgürlük” diye diye soyuluyor. Halkla yöneticiler arasında güvensizlik gittikçe artıyor. Ulus yoksullaştıkça birileri varsıllaşıyor. Bu soygun düzeninin ayakta durması için halkın temiz duyguları, inançları siyaset malzemesi yapılıp sömürülüyor.

Ülkemizi yönetenlerin, Mustafa Kemal’e ve kurduğu Cumhuriyet’e karşıtlıklarının nedenini; özellikle son dönem Osmanlı yöneticilerine ise inanılmaz bir aşk, tükenmez bir hayranlık duymalarının kaynağının ne olduğu sanırım anlaşılmaktadır.

Adil Hacıömeroğlu
19 Ağustos 2010
Not: 23 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BU VATAN NASIL KURTULDU?

“Bu meclis, İstanbul meclisinin devamıdır. Ben de zaten İstanbul meclisinin reisiyim. Yeni intihaplara (seçimlere), yeni kanunlara ne lüzum var? Ben reislik sandalyesine oturayım, siz de benim işlemiş iki aylık maaşımı vermenin yolunu arayın!” Bu sözler, İstanbul’daki son Osmanlı Meclisi’nin başkanlığını yapan Erzurum milletvekili Celalettin Arif Bey’e ait.

İstanbul, 16 Mart 1920’de itilaf devletlerince resmen işgal edildi. İşgalle birlikte meclisi basan İngiliz askerleri, Temsil Heyeti’nin iki önemli kişisini de gözaltına aldılar. Bu hareketin etkisiyle padişah Osmanlı Meclisi’ni dağıttı. Bazı yurtsever milletvekilleri de İngilizler tarafından Malta’ya sürüldüler. İşte, bu dağıtılan meclisin başkanı Celalettin Arif Bey de zorlu bir yolculuktan sonra Ankara’ya gelir. Yokluklar içinde, iç isyanların tehdidi altındaki Ankara’ya. Haklarında padişah tarafından idam fermanları çıkarılan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına katılır. 23 Nisan’da açılan TBMM’de milletvekili olarak yerini alır. Baştan itibaren Atatürk’e karşı muhalefetin de öncülerindendir. Yatacak yer, yiyecek ekmek, giyecek elbise, düşmana atacak mermi bulamayan Ankara yönetiminden bu zatın isteği, İstanbul meclisi başkanlığının aylığını almak. Bu nedenle de Mustafa Kemal’in meclis başkanlığına karşı çıkarak asıl meclis başkanının kendisi olduğunu savunuyor.

Peki, dünyaya meydan okuyan, bağımsızlık aşkıyla her şeyi göze alan Kuva-yı Milliyeci nasıl birisidir? İşte yanıtı: “Kuva-yı Milliyeci, yalnız milli vicdanından emir alan, mücadelesinde yılmadan hayatını istihkar eden, ferdi menfaatlerden tamamıyla uzak, milli bir aşkla içi yanan, emperyalistlere ateş püsküren, cesur, yiğit, milliyetçi ve halkçı bir kuvveti temsil ediyordu. Kuva-yı Milliyeciler, hürriyet ve istiklal için Milli Mücadele’ye giriştiler. (Enver Behnan Şapolyo, Kuva-yı Milliye)” Bu tanımda her şey çok açık değil mi?

Şimdi de o bunalımlı, zor dönemin bir başka kişisini, kahramanını tanıyalım. Uşak’ın Bozkuş köyünden Hoca İbrahim Efendi (Tahtakılıç), sarıklı ve ulusal sorunlara duyarlıydı. Alaşehir Kuva-yı Milliye Kongresi’nin toplanmasına öncülük etmiş, Milli Mücadele sırasında da Uşak’ta işgale karşı direnişe öncülük yapan bir yurtsever.

“Bir gün, bir Dumlupınar ziyareti dönüşü, rahmetli Alaettin Tiritoğlu ile İbrahim Efendi’nin Bozkuş köyüne gittik. Hoca’yı ilk defa orada tanıdım. Ne yiğitçe konuşuyordu! Kuva-yı Milliye devrinde köylerden aldığı her torba samanın, her ölçek bulgurun, buğdayın hesaplarını, santimine kadar birtakım sarı bakkal defterlerine yazmıştı. Bize bu defterleri sandığından, kutsal emanetler gibi çıkarıp gösterdi:

─ Vasiyet ettim. Beni bunlarla beraber gömecekler. Eğer milletten aldığımın bir habbesi yerine harcanmamış ve benim kursağımdan geçmişse Allah bana hesabını sorsun diye…

Bunları söylerken kırış kırış gözleri, içten gelen damlalarla ışıl ışıldı. Sonra, çocukları adına da bir andı vardı:

─ Savaşlar bitince beni mebus seçtiler. Ankara’ya yolladılar.

Fakat çocuklarım adına bir ahdım var: Büyüsünler, adam olsunlar, son santimine kadar hesabımı çıkarıp şu fakir milletten mebus maaşı diye aldığımız paraları devlet hazinesine geri versinler. Böylece bizim de bir hizmetimiz geçmişse, bari hak yoluna hizmet sayılsın… (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam)”

İşte, vatanın kurtuluşunda da Cumhuriyet’in kuruluşunda da var olan düşünce, özveri, yurtseverlik; Hoca İbrahim Efendi’nin söz ve davranışlarına yansıyan bu yüce gönüllülüktedir.

Acaba günümüzde TBMM’de Celalettin Arif Beyler mi, yoksa Hoca İbrahim Efendiler mi çoğunluktadır? Yoksul halkın parasından yüksek aylıklarla sefa sürenler, bir kez olsun, bu paraları hak etmediklerini hiç düşündüler mi?

Şu da bilinmelidir ki İbrahim Efendi gibi mebusların aldıkları maaşlar analarının ak sütü gibi helaldir. Çünkü onlar bize bir vatan, özgürlük ve tam bağımsız bir Türkiye kazandırdılar. Şimdiki milletvekillerimiz acaba bize ne kazandırıyorlar? Dilim varmıyor, ama yoksa bir şeyleri mi kaybettiriyorlar?

Adil Hacıömeroğlu
12 Ağustos 2010
Not: 16 Ağustos tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlamıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

PROVOKATÖRLER NEREDE?

İnegöl ve Dörtyol’da çıkan olaylar ülkemizin geleceği açısından çok önemlidir. Ulusal bütünlüğümüzü tehlikeye düşürecek bu tür olaylar karşısında halkımızın sağduyulu davranması en büyük dileğimiz. Ancak yıllardır, özellikle de son aylarda, bölücü tahrik o kadar sınır tanımaz bir boyuta geldi ki bunu anlamının olanağı yoktur.

Bölücü teröre karşı mücadelede binlerce gencimiz şehit oldu. Artık ülkemizin her yerleşim yerindeki mezarlıklara gidildiğinde birçok şehit mezarının üstünde al yıldızlı bayrağımızın dalgalandığı görülmekte. Yine binlerce insanımız, çatışmalarda ya da mayın tuzaklarında sakat kaldı. Bütün bunlara karşın ulusumuz, metanetini koruyarak Kürtçü teröristle Kürt’ü birbirinden özellikle ayırdı. Etnik bir çatışmanın çıkmaması için olağanüstü bir sabır ve sağduyu gösterdi.

Terör örgütü ve onun iç, dış destekçileri etnik bir çatışmanın olması için ellerinden gelen tüm kışkırtmaları yaptılar. Etnik bir çatışmanın tüm ulusumuza çok zarar vereceğini, bundan da en çok Kürtlerin etkileneceğini defalarca yazdık ve söyledik. Böylesi bir çatışmanın, bölgemiz üzerinde petrol hesapları yapan küresel güçlere yarayacağı da açıktır.

Şimdi herkes, İnegöl ve Dörtyol olaylarından sonra bu olayları provokatörlerin (kışkırtıcıların) çıkardıklarını söylüyor. Doğrudur, bu olayların sorumluları kışkırtıcılardır. Ayrılıkçı örgüt ve onun siyasal uzantısı parti, bölünme senaryosunu yaşama geçirmek için sürekli kışkırtma ve saldırganlık içinde oldu. Ulusumuzun tüm değerlerine karşı ağza alınmayacak hakarette bulundu bölücü parti sözcüleri. Bu kışkırtmada bölücülere en büyük desteği de sözde “demokrat”, özde emperyalist uşaklığı yapan liberaller verdiler. Ortaçağ özlemi içinde yanan din sömürücüsü siyaset bezirgânları da bu ittifakın üçüncü ayağını oluşturdu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, kuruluş felsefesi, toprak bütünlüğü, laik kurumları, hukuk düzeni, ulusal değerleri, fütursuzca eleştirildi. Hemen hemen her gün, neredeyse tüm televizyon kanallarında bölücü örgüte övgüler dizilirken Cumhuriyet değerleri ve kurumları yerden yere vuruldu. Ülkenin gerçek kahramanları hapislere gönderilirken dağdaki eşkıyadan sahte kahramanlar yaratılmaya çalışıldı. Ulusal değerlerimize küfretmek, maharetmiş gibi desteklendi. Ulusun değerlerini savunanlar ilkel, çağdışı gösterilmeye çalışıldı. “Türk” sözcüğünü kullanmak, Türk tarihinden söz etmek, Kurtuluş Savaşı’nı ve Lozan’ı konuşmak; Cumhuriyet, laiklik, ordu, yargı, aydınlanma devrimi sözcüklerini ağza almak, hele “Türk’üm, Atatürkçüyüm!” demek neredeyse vahim hatalarmış gibi bastırılmaya çalışıldı.

Koca bir ulus, yenilgi psikolojisi içine sokulmaya, toplumun bilinçaltı türlü olumsuz propagandalarla kirletilmeye, toplumsal özgüven yok edilmeye çalışıldı.

Şehit cenazeleri, tüm ulusun yüreğini yakarken bazı siyasal gruplar neredeyse bayram yaptılar. Ulusu için şehit olanla dağda devletine, ulusuna silah çekip sonrasında da öldürülen terörist bir tutulmak istendi.

Hükümet yetkilileri, bölücü parti sözcüleri tarafından sokakta bile yapılmayacak küfürlerle tehdit edildiklerinde sustular. Laik cumhuriyeti savunan devlet görevlilerine karşı aslan kesilenler, bölücüler karşısında korkak bir tavşana döndüler. Cumhuriyet’e karşı kazandıkları sözde utkulara karşı sevinç gözyaşları dökenler, şehit cenazelerinde gözyaşlarının sahtesini bile dökemediler.

“Operasyonda, BDP Seyhan İlçe Başkanı Hüseyin Beyaz, Agit B. ve Murat C. gözaltına alındı. Beyaz'ın organize ettiği gösteride PKK lehine slogan atıp polise taş ve molotofkokteyli ile saldıran grubu yönlendirirken polis kameraları tarafından görüntülendiği öğrenildi. Görüntülerde Beyaz'ın polise taş atan gençlerin yüzlerine taktıkları poşuları düzelttiği ve afişlerin nasıl taşınacağına ilişkin yönlendirmeler yaptığının görüldüğü kaydedildi. Beyaz çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.” Aylardır, polise taş atan çocukların affıyla ilgili tartışıldı durdu. Tabi ki suç işleyen çocukların topluma kazandırılması başlıca ödevimizdir. Ancak yukarıdaki alıntıda da görüleceği üzere taş atan çocuklar bizzat BDP yöneticilerince eğitiliyor. Taş atan çocukların sesini duyuyorsunuz da şehit çocuklarının yürek yakan feryatlarını niçin duymuyorsunuz. Gencecik gelinlerin ömür boyu dinmeyecek gözyaşlarının acısını nasıl görmezsiniz?

İnegöl ve Dörtyol olaylarıyla ilgili BDP’li bir milletvekilinin şu sözleri ibret vericidir. “Bu şekilde saldırılarla bir arada yaşamanın koşullarını nasıl güçlendireceksiniz? Bu nasıl kardeşlik olacak? Demek ki siz bir arada yaşamak istemiyorsunuz. Bir arada yaşamak istemiyorsanız biz de artık çok fazla ısrarcı olmayacağız.” Vekil Bey, dilinin altındaki baklayı çıkarıveriyor. Ayrılma isteklerini açıkça dile getiriyor. Kim bu kişi? Ülkenin ve ulusun bölünmez bütünlüğüne yemin etmiş birisi. Çok yazık değil mi?

Şimdi provokatörleri mi görmek istiyorsunuz? Açın bir televizyon kanalı, reyting artırmak için ekrana çıkarılan ve ulusal değerlerimize küfredenlere bakın, görürsünüz kışkırtıcıları. Yine bu kışkırtıcılara kol kanat geren anlı şanlı basın patronlarıyla görevini yapmayan ülke yöneticilerimiz de kışkırtmanın diğer tarafında.

Türk Ulusu, tarihi boyunca nice badirelerden geçti, nice ihanetler gördü. Her zorluğu ulusal bütünlüğümüzle aştık. Yurt dışı fonlardan beslenen küresel güçlerin piyonları, tarihe baktıklarında işbirlikçilerin hazin sonlarını göreceklerdir. Maşalık görevi sırasında el üstünde tutulanların, işleri bittiğinde çöpe nasıl atıldıkları tarih sayfalarında vardır.

Halkımızın ulusal sağduyusu, ulusumuzun sabrı bu emperyalist oyunu er geç bozacaktır.

Adil Hacıömeroğlu
29 Temmuz 2010
Not: 2 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.

ŞEHİTLERE SAYGI

Çocukluğumun anımsayabildiğim ilk anılarından biriyle sözlerime başlamak istiyorum. Çocukluğum, geniş ve kalabalık bir ailede geçti. Amcam, eve ilk kez radyo almıştı. Büyükler haberlerin, gençler ve çocuklar ise müzik programlarının müptelasıydı. Tabi bu dönemin belleklerde kalan en önemli radyo yayını ise hemen hemen her gün yayımlanan “arkası yarın”lardı.

Bir gün yakın komşularımızdan biri trafik kazasında yaşamını yitirdi. Ailesinin feryatları hala kulaklarımdadır. Büyüklerimiz evimizdeki tüm çocuk ve gençleri ısrarlı, şefkat dolu, biraz da tehditkâr bir tavırla radyonun uzun süre açılmaması gerektiği konusunda uyardılar. Evde, sokakta ıslık çalınmaması, kahkaha atılmaması konusunda da tembihlerde bulundular. Yaşamımıza yeni giren teknolojik bir harika olan radyo, bu uyarılardan sonra açılmadı. Evde hiç kimse de bu konudan şikâyetçi olmadı. Komşumuzun yasını biz de paylaştık. Acıyı, köyümüzün tümü yüreğinde hissetti. Yıllar geçtikçe ölümler konusundaki tutum değişmedi. Dost düşman bu toplumsal kurala saygıyla uydu.

Havaların ısınmasıyla birlikte bölücü terör örgütünün saldırıları yoğunlaştı. Bu saldırılarda birçok Mehmetçiğimiz şehit oluyor. Ülkemizin her köşesine ateşler düşüyor. Çoğu zaman da bu saldırılarda birden çok askerimizi yitiriyoruz. Ateş, şehitlerimizin ailelerinin yüreklerini paramparça ederken acaba toplumumuz, bu acıya yeterince ortak oluyor mu? Şehitlerimiz için toplumsal, ulusal bir yas tutabiliyor muyuz?

Yaz sıcağının insanları kavurduğu bir gecede televizyonlardan şehit haberlerini izlerken yüreğim bin parça oluyor. Serinlemek için pencerelerim açık. Patır patır havai fişekler patlıyor. Sahildeki barlarda müzik gümbür gümbür. Vur patlasın, çal oynasın. Gazetelerdeki duyurularda gözüm belediyelerin festival ilanlarına ilişiyor. Birçok şarkıcının bu etkinliklere katılacaklarını okuyorum. Gözümün önünde feryat figan ağlayan şehit anneleri…

Tüm yerel yöneticilere bir çağrım var. Büyük bir toplumsal dayanışma örneği göstererek bu festivalleri iptal ediniz. Bu etkinliklere harcayacağınız paraları da şehit ailelerine ve gazilerimize bağışlayınız. Böylesi bir tavır, bölücülüğe karşı en büyük ulusal tepki olur. Toplumsal duyarlılığımız açısından buna o kadar gereksinmemiz var ki…

Bir gazetemizin haberine takılıyorum. “Van'da önceki gün şehit düşen Serdar Yeşilyurt'un Kozan'daki evine başsağlığına gidenler yoksulluğun acı yüzüyle karşılaştı. Aileyi belediye tepeden tırnağa giydirdi.” Yoksullukla savaşarak yaşama tutunmaya çalışan aileler, bir de terörün can pazarında vatanı savunurken evlatlarını şehit veriyorlar. Bir yanda eğlence yerlerinin loş ışıklarında harcanan deste deste paralar, bir yanda sırtında gömleği olmayan şehit babası.

Terörü ancak ulusal ortak bir tavırla dize getirebiliriz. Ulusal bütünlük tüm ulusun özverisiyle sağlanır. Ulusal kahramanlarına gerekli saygıyı göstermeyen, onlara hak ettikleri değeri vermeyen toplumlar ayakta duramaz.

Profesyonel ordu söylemi altında, paralı askerlik için adeta bir kampanya başlatıldı. Amaç, askerliği ulusal bir ödev olmaktan çıkarmak. Toplumsal dokumuza zarar verecek böylesi bir durumu anlamak olanaksız. Elbette ki ordumuz modernleşmeli, hareket kabiliyeti artırılmalı. Ama bu, “milletin ordusu”nu yok etmeye dönüştürülmemeli. Ulustan kopan ordu önemini yitirir.

Askerlik ödevini yerine getirirken toplumsal eşitlik ilkesinden uzaklaşılmamalı. Her yurttaş eşit koşullarda bu ödevini yerine getirmeli. Yoksa Osmanlı’nın çöküş dönemini anlatan Ali Asker’in aşağıdaki türküsünü sıkça söylemek zorunda kalabiliriz.

“Kara çadır is mi tutar/ Martin tüfek pas mı tutar/ Ağlayalım anam bacım/ Elin kızı yas mı tutar.
Gitme Yemen'e Yemen'e/ Yemen sıcak dayanaman/ Tan borusu er vurulur/ Sen küçüksün uyanaman.
Yemen yolu çukurdandır/ Karavana bakırdandır/ Zenginimiz bedel verir/ Askerimiz fakirdendir.
Gitme Yemen'e Yemen'e/ Karışı'n toza dumana/ Mektubunu sal kardaşım/ Bacını koyma gümana.
Tarlalarda biter kamış/ Uzar gider vermez yemiş / Şol Yemen'de can verenler/ Biri Memet biri Memiş.”

Adil Hacıömeroğlu
22 Temmuz 2010
Not: 26 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

YAŞAM DÖNGÜSÜ

Yaşam Döngüsü Sergisi’nin İstanbul’a geldiğini duyunca gezmek için heyecanlanmaya başladık. Bu sergiyi bir an önce görmeliydik. Okuduklarımız ve televizyonlarda izlediklerimiz, heyecanımızın nedenini oluşturuyordu.

Serginin mucidi ve yaratıcısı Alman tıp adamı, Dr. Gunther von Hagens. Ölü bir insan bedeninin sonsuza kadar çürümeden kalmasını sağlayan plastinasyon yöntemini de bulan ve uygulayan bilim adamı. Serginin özgün adı, Body Worlds. Dr. Angelina Whalley, Body Worlds sergilerinin kavramsal planlayıcısı ve tasarımcısı.

Sıcak bir İstanbul gününde, serginin yapıldığı Modern Sanat Müzesi’nin yanındaki Antrepo-3’ün yolunu tuttuk. Ölü bir insan bedeni; insana bir burukluk, hüzünle karışık bir soğukluk verir. Çocukluğumuzdan beri ölülere karşı birtakım koşullanmalarımız vardır. Bu duygularla ve nasıl olsa kısa sürede gezeriz, düşüncesiyle içeri girdik.

Sergiyi gezmeye başladığımızda farklı bir dünyada olduğumuzu anladık. İnsan bedeninin, usta ellerde yaratıcı bir zekâyla üstün bir sanat yapıtına dönüşmesini hayranlıkla izledik.

Sergide, insanın ana rahminde oluştuğu ilk gününden itibaren serüveni izlenebilir. Cenin halindeki insan yavrusunun, anne karnındaki duruşu ve gelişimi ayrıntılarıyla incelenebilir.

İnsanın tüm organlarını sergide görmek olanaklı. Sigara içen bir kişinin akciğeriyle içmeyeninkinin karşılaştırılması ise mükemmel. Özellikle sigara içenlerin görmesinde yarar var. Yine aşırı alkol tüketen birinin karaciğerinin ne hale geldiği de görülebilir.

İnsan vücudunu, her türlü etkinlik içinde bu sergide görmek mümkün. Spor yapan birisiyle yapmayan birisinin kaslarının gelişimi burada açıkça gözlemlenebiliyor. Dövüş sporları yapanların vücutlarındaki hasarları da görme olanağı var.

Derinin, vücudumuzu saran mükemmel bir koruyucu olduğunu, önemini ve bedenimizin en ağır organı olduğunu bu sergide öğrenebiliriz. Beyin, kulak, göz, mide, cinsel organlar, kalp, akciğer, karaciğer, dalak, pankreas, diyafram, böbrek, kas, kemik, lif, sinir, damar, bağırsaklar, gırtlak, guatr, eklemler, kıkırdaklar… insana ait tüm organlar ve ayrıntıları, işlevleri görülebilir. İnsan anatomisinin gizemli ve olağanüstü özellikleri bir bir anlatılıyor.

Basketbol, Amerikan futbolu oynayanlarla karate, jimnastik yapan sporcular, satranç oynayan, dans eden, ata binen, resim yapan insanların vücutlarının nasıl bir hal aldıklarını ve kaslarının durumlarını merakla izliyor insan.

Duvarlardaki ekranlarda çeşitli alanlarda bilgilendirici görseller var. Bunlardan en ilginci ise kolesterolün, damarları tıkayarak kan akışını önlediği görseldi. Yine sergide doğru beslenmenin gerekliliğini ve önemini anlatan “Ne yersen O’sun.” sözü ise belleklere kazınacak cinsten. İnsan dilediğinde sağlıklı ve uzun bir ömür yaşayabilir. Yine dilediğinde yaşına ve yaşadığı koşullara bakılmaksızın olağanüstü yaratıcı yapıtlar verebilir.

“İnsan bedenini anatomik bir hazine, büyük bir harika olarak görüyorum. Bu evrim, mühendislik ve zekâ harikası beni şaşırtmaya devam ediyor ve henüz tüm sırlarını bana açıklamış değil. (Hürriyet, 13.06.2010)” diyor Von Hagens. Serginin bazı çevrelerde, 'sanat eseri' olarak değerlendirilmesine yanıtı ise “Ben insan bedenini güzelleştirerek sergiliyorum. İnsan anatomisi işi, sanat olarak değerlendirilemez. Ancak 'başyapıt' olarak değerlendirebilirsiniz.” oluyor. Evet, insan bir başyapıttır, yeter ki kendisi de bunu fark edebilsin.

“Bedenin gözü görmez oldukça ruhun gözü daha iyi görür. (Eflatun)” Ne kadar güzel bir söz değil mi? İnsan ruhu, kötülüklerden, bedensel açgözlülüklerden, dünyevi basit isteklerden/hırslardan arındığında yaşam daha da güzelleşip anlam kazanıyor. Bu sergiyi gezerken ruhsal ölümsüzlüğün yanı sıra bedensel ölümsüzlüğün de bir sergide bile olsa olabileceği düşüncesine kapılıyorsunuz.

“Kimse sırf belirli yaşa gelmekle yaşlanmaz. Bizler ideallerimizden vazgeçerek yaşlanırız. Yıllar teni buruşturabilir, ama öğrenme isteğimizden vazgeçmek ruhu buruşturur. (Samuel Ullman)” O zaman kahve köşelerinde pinekleyerek yaşama havlu atmış İstanbullular ve yapacak bir şeyim yok diyen kadınlar, erkekler, gençler bu sergiyi gezin ki ruhunuz buruşmasın. Her yaştan insanın çoluk çocuk gezebileceği güzel, eğitici bir sergi, kaçırılmamalı.

Sergide on bir bin beş yüz kadavra kullanıldığını öğrenince şaşırdım. Kadavraların hepsi gönüllü bağışçı, ancak ölüm nedenleri açıklanmıyor. Yani insanların ölüsü bile bilime, sanata hizmet ediyor. Ülkemizde sanata tüküren siyasetçileri, bilimsel gerçekleri dogmatik düşüncelere dayanarak izah etmeye çalışan bir kısım sözde bilim adamını gördükçe bu sergiyi yaratanları kıskanıyorum.

Adil Hacıömeroğlu
9 Haziran 2010
Not: 12 Temmuz 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

AYRILIKÇI OYUN

Bölücü örgüt, acımasız eylemlerini sürdürürken örgütün siyasal destekçileri de boş durmuyorlar. Geniş bir propagandayla bağımsız Kürdistan için kamuoyunu ve siyasal koşulları uygun duruma getirmeye çalışıyorlar. Bir ulus yaratmanın köşe taşları hızla, planlı ve bilinçli bir biçimde döşeniyor. Tabi, ulus yaratılınca devleti oluşturmak da kolaylaşacak.

Ulus olmak için dil, kültür, tarih ve ülkü birliği gerekli. Devlet kurmak için de bir ulus ve o ulusa ait olan bir toprak.

Önce dilden başlanıldı işe. Ortak bir abece (alfabe) ortaya atıldı. Komşu ilçelerin bile birbirini anlamadığı bir “Kürtçenin” ortak bir dil olduğu savunuldu. Aynı coğrafyadaki bu dil farklılığının lehçe farklılıklarından kaynaklandığı ifade edildi. Oysa bir dildeki lehçe farklılıkları ayrı ve uzak coğrafyalarda ortaya çıkar. Bu da geniş coğrafyalarda konuşulan diller için geçerlidir. Örneğin, Anadolu, Azeri, Çağatay… lehçeleri gibi. Bunlar Türkçenin lehçeleridir. Lehçeler farklı da olsa bu durum, anlaşmazlığa neden olmaz. Bir Anadolu Türk’ü, diğer lehçeleri konuşanlara derdini anlatabilir ve onun da derdini dinleyebilir.

Dil ve abece olunca kültürün de var olduğu savunuldu. Ortak tarihsel kültürün temellerinin ta Medlere ve eski Mezopotamya uygarlıklarına dayandığı iddia edildi. Bugün Medlerin de eski Mezopotamya uygarlıkları olan Sümer, Asur, Elam, Akat, Babillilerin kültürü Ortadoğu coğrafyasında yaşayan herkesin ortak değeridir. Ayrıca Medlerin tarihsel mirasçılarının ve ardıllarının İranlılar olduğu da su götürmez bir gerçektir.

Kendilerince yarattıkları dil ve kültürden sonra ortak bir tarihin yaratılması işine geçildi. Med ve Mezopotomya’nın tarihsel dayanakları inandırıcı olmamasına karşın, bunların üzerine yeni kurgular inşa edilmeye başlandı. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde isyancı, ayrılıkçı ve işbirlikçi tüm Kürt liderler birer özgürlük kahramanıymış gibi topluma sunulmaya başlandı. Şeyh Sait’in, Diyarbakır’da idam edildiği yerde anılması ilginçtir. Bu anmalar sırasında söylenen sözler dikkat çekicidir. Burada Cumhuriyet’le bir hesaplaşma vardır. Dersim olaylarının aylarca gündemi meşgul etmesi rastlantı mıdır? Mustafa Muğlalı Kışlası’nın adının değiştirilmesi için kampanyalar başlatılması kendiliğinden gelişen bir olay mıdır? Bütün bunlar, bir tarih yaratmanın çabalarıdır. Öyle bir tarih ki mağduriyet ve masumiyete dayalı bir tarih. Şeyh Saitler yüceltilirken Diyap Ağalar unutturulmaya çalışılıyor. Neden? Çünkü o, Kurtuluş Savaşı kahramanı ve ulusal birliğimizin simgelerinden. Yunan ordusu, Sakarya Savaşı öncesinde Polatlı’ya kadar gelince bazı milletvekilleri başkentin, Kayseri’ye taşınmasını istediğinde “Buraya savaşmaya mı, yoksa kaçmaya mı geldik!" diyen Diyap Ağa, bölücülerin işine gelir mi?

Ne yazık ki Cumhuriyet’imizle hesaplaşma çabalarına, çok partili siyasal yaşama geçildikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim makamlarını işgal eden birçok siyasetçimizin de bilerek ya da bilmeyerek yön verdiklerini de söylemek gerekiyor.

Kürtçülerin ülküsü Büyük Kürdistan’dır. Ne kadar “Biz ayrılmayı düşünmüyoruz.” deseler de asıl amaçları ayrılmaktır ve kendi devletlerini kurmaktır. Özerklik tartışmalarının nedeni de budur. Dikkat edilirse tartışmaların kilit noktası özerkliktir. Bilinçli bir biçimde özerklik tartışmaları tırmandırılmaktadır. Bu konuda Yugoslavya ve Çekoslovakya modellerinin gündeme getirilmesi de bundandır. Bu modellerin ikisi de çökmüştür. Bu ülkeler dağılarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini almışlardır. Sonu açıkça belli olan modellerin, kurtarıcı formüller olarak ortaya atılması bilinçlidir.

“Demokratik özerklik formülasyonunu devlet kabul etmezse o zaman topyekûn bir direniş dönemine geçeriz.” Bu sözler, bölücü örgütün Kandil’deki lideri Karayılan’a ait. Özerklikten sonraki adımın bağımsızlık olduğunu herkes biliyor. İşte, bunun içindir ki bölücü örgüt bu konuya ağırlık verip tehditler savunuyor.

7 Temmuz günü BDP’nin TBMM’ye getirdiği öneri ilginçtir ve kurnazlıkla doludur. “Türkiye Büyük Millet Meclisi Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Ön Görüşmeler Kısmının 644 üncü sırasında yer alan 10/758 Etnik Nüfus yapısının araştırılması amacıyla bir Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergelerin görüşülmesini, Genel Kurulun 07.07.2010 Çarşamba günlü birleşiminde yapılması önerilmiştir.” Durup dururken Türkiye’de il il, bölge bölge etnik kimliklerin kökenlerini belirlemek fikri nerden çıktı diye düşünebiliriz. Önerinin lehinde konuşan BDP sözcüsünün konuyu savunma gerekçesine bakalım. “Bildiğiniz gibi Türkiye demokratikleşme konusunda çok ciddi bir süreçten geçmektedir, her geçen gün demokratikleşme konusunda tartışmalar yürütmektedir. Dolayısıyla bu demokratikleşmenin temelinde aslında Türkiye’de farklı kimlik ve kültürlerin yok sayılmasıyla ve bunların tek kimlik, tek kültür üzerinde ifade edilmesiyle ne yazık ki bu sorunlar yaşanmaktadır. Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasi olacaksa, gerçek anlamda özgürlükler olacaksa öncelikle Türkiye'nin kendi coğrafyası içerisinde bulunan farklı kimlikleri, kültürleri, inançları ve bu inançlara mensup insanların ne kadar olduğunu, bunların sorunlarının ne olduğunu tespit etmesinin önemli olduğunu ve demokratikleşme açısından önemli olduğunu da düşünüyoruz.” Etnik kimliklerimiz belirlenmediğinden mi işsizlik artıyor? Yolsuzluk, bu araştırma yapılmadığı için mi önlenemiyor? Bu önerinin asıl amacı nedir?

Asıl amaç, sözde Kürdistan’ın coğrafi sınırlarını belirlemektir. Bölücüler Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden söz ederken sürekli olarak “Kürdistan” sözünü kullanıyorlar. Irak’ın kuzeyine de “Güney Kürdistan”. Amaçları denize ulaşmaktır. PKK’nın eylemlerine baktığımızda bunu açıkça görmekteyiz. Karadeniz ve Hatay bölgelerinde yapılan eylemlerdeki amaç budur. Yoğun göç alan illerimizde bu etnik köken araştırması yapıldığında ve buralarda yaşayanları da Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Boşnak, Alevi (Ne yazık ki bazı bilgisizler, Alevilik’in farklı bir etnik köken olduğunu düşünüyor.), Arap, Rum, Ermeni… birinde ve birkaçında Kürt nüfusun çok olduğu görülürse buranın da “Kürdistan” olduğu savıyla ayağa kalkacaklar. Amaçları milleti bölebildikleri kadar bölüp Türk nüfusu azınlık durumuna düşürmek. Bu yaklaşımlar, Türkiye’yi Balkanlaştırır, bitmez tükenmez acıların girdabına sokar.

Bölücülere en güzel yanıtı yıllar önce Dersim mebusu Diyap Ağa bakın ne güzel vermiş: “Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarım. Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslımız, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık, gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allah’ımız da birdir. Başka ne diyeyim. Hepinize söz yetiştirmeye ben takat getiremem. Hepimizin halimize göre söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır. Hele bu haller bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz. Bendeniz ihtiyarım, kusura bakmayınız. Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa'ya gidiyorlar Allah yardımcıları olsun. Hamdolsun gidenler dinini diyanetini bilen adamlardır. Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz. Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar yapıyorlar. Sen şöyle, ben böyleyim diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri Hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. (3 Kasım 1922, TBMM)” İşte, işin gerçeği bu, hepimiz insanız ve bu yurdun çocuklarıyız. Bu yurdun bölünmesi, burada yaşayanlara acı çektirir. Bizi parçalamak isteyen emperyalist güçler ise güç kazandırır.

Adil Hacıömeroğlu
8 Temmuz 2010
Not: 12 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

DENİZCİLİK VE KABOTAJ BAYRAMI

Bir ülkenin iskele ya da limanları arasında gemi işletme işine kabotaj denir. Bu tanımı Türkiye özeline indirgersek; Türkiye’nin karasularında, akarsu ve göllerinde gemi bulundurma, bunlarla gidişgeliş ve taşıma yapma hakkının kazanılmasıdır kabotaj. 1 Temmuz 1926’da Kabotaj Kanunu yürürlüğe girdi. Böylece Lozan’la kazanılan topraklarımızı özgürce yönetme hakkımız, Kabotaj Kanunu’nun kabulüyle gerçekleşmiş, sularımız üzerindeki egemenliğimiz de pekişmiştir.

Peki, daha önce kendi karasularımızdaki ticari egemenlik hakkı nasıl kullanılıyordu? On altıncı yüzyıla kadar Osmanlılar, denizcilikte hızla ilerlediler. Öyle ki Akdeniz ve Karadeniz’deki egemenlik tamamıyla Osmanlıların elindeydi. Bu yüzyılın ortalarına doğru kapitülasyonların kabulüyle birlikte denizciliğimiz de gerilemeye başladı. Özellikle deniz ticareti, yabancı devletlerin ve şirketlerin denetimine girdi. Kendi karasularımızda, kendi gemilerimizle ticaret yapmak hayal gibiydi. Deniz ticareti yapamayan bir ülkenin zenginleşip kalkınması olanaksızdır. Yabancılara verilen bu ayrıcalıklar, denizlerimize yabancılaşmamıza neden oldu. Ticari alandaki bu ayrıcalıklar, devletin egemenliğinin zayıflamasına, halkın da yoksullaşmasına yol açtı. Bu durum, askeri alanda da kendini gösterdi ve Osmanlı donanması nerdeyse yok denilecek bir duruma geldi.

Yabancılara ayrıcalıkların verilmesi; tersanelerimizin gelişmesini, çağa uygun yeni deniz araçlarının yapılmasını, yeni limanların inşa edilmesini engellemiştir. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke neredeyse bir kara devleti olarak varlığını sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Yani Çaka Beylerin, Barbarosların, Piri Reislerin torunları denize hasret bir yaşama mahkûm edilmişlerdi. İşte, Kabotaj Kanunu ile bu mahkûmiyet sona ermiştir.

Denizler, hem güvenlik hem de ticaret açısından çok önemlidir. Tarih boyunca denizler, uluslararası ilişkilerde ve ülkelerin kalkınıp gelişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Denizlere hâkim olan büyük güçlerin (devletlerin), ömürleri uzun olmuştur. Yalnızca karalar üzerinde egemen olan güçler, dünyaya uzun süre hükmedememiş, tarih sahnesinden silinmişlerdir. Bu güçlerin yıkılıp yok olmaları, gelişip egemen olmaları gibi hızlı olmuştur. Türk-Moğol devletleri arasında Osmanlı Devleti’nin en uzun ömürlü olmasında, kara egemenliği kadar denizlerdeki egemenliği de etkilidir. Bugün Batılı devletlerin küresel güç olmalarındaki ana etken, denizlerde kurulan egemenliktir.

Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra Türk denizciliği hızlı bir gelişme göstermiştir. Türk ticaret filosunun dünyada söz sahibi olması Kabotaj’la olmuştur. Günümüzde Türk Deniz Kuvvetleri’nin dünyanın sayılı güçlerinden biri durumuna gelmesi de yine Kabotaj Kanunu’nun bir sonucudur.

Her önemli günde olduğu gibi 1 Temmuz’da birçok gazete alıp okudum. Denizcilik ve Kabotaj Bayramı ile ilgili yazılar, manşetler görme umuduyla. Birkaç gazete hariç ( Onlarda da küçücük bölümlerde kısa yazılar halinde vardı.) ne yazık ki bu güzel günle ilgili bir habere ve köşe yazısına rastlamadım.

İşin en üzücü ve acı veren yanı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim organlarını işgal edenlerin bu konuda sessiz kalmalarıydı. Ne Cumhurbaşkanı, ne TBMM başkanı ne de başbakan bir açıklama yaptı. Egemenliğimizi önemli derecede ilgilendiren bir bayramla ilgili bir açıklamada bulunmamak rastlantı mıdır? Köfte dükkânlarının açılışında boy gösterip söylev üstüne söylev verenlerin, böylesi bir günü unutmaları ilginçtir. Her konuya maydanoz bazı bakanların susmaları da anlamlıdır.

Egemenliğimiz, bize kimsenin lütfu değildir. O, uzun süren bir bağımsızlık mücadelesiyle ulusumuz tarafından kazanılmıştır. Bunun değerini de ulusça bilmek başlıca görevimizdir. Türkiye’yi yönetenlerin egemenliğimizle, bağımsızlığımızla ilgili konularda ilgisiz davranmaları ulusu üzer, yaralar.

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, yalnızca denizcilikle ilgili askeri kurumların, meslek odalarının ve törenlere yasal zorunlulukla katılan mülki erkânın kutlayacağı bir bayram değildir. Bu tüm ulusun bayramıdır. Böylesi önemli günleri unutmamalıyız ki yeni emperyalist tuzaklara karşı hazırlıklı olalım. Bu tuzaklara düşmeyelim.

Denizlerimizden, akarsularımızdan ve göllerimizden en iyi biçimde yararlanmak ülkemizin gelişmesine büyük bir katkıdır. Tüm dünya denizlerine dağılmış bir deniz ticaret filomuzun olması özlemimizdir. Özellikle ülkemiz sınırları içinde denizlerde yapılan yük ve yolcu taşımacılığında çok geri olduğumuz görülmektedir. Bu konuda ivedi çalışmalar yapılmalıdır. Ülkemizde kişi başına düşen su ürünü tüketiminin artırılmasıyla sağlıklı kuşakların yetiştirilmesi temel politikamız olmalıdır. Denizcilik faaliyetlerinin geliştirilmesi, işsizlik sorununun çözümüne de önemli bir katkı sağlayacaktır.

Lozan Antlaşması ve Kabotaj Kanunu ile egemen olduğumuz denizlerimiz, limanlarımız küresel güçlerin dayatmalarıyla uygulanmakta olan özelleştirme politikaları sonucunda yabancılara peşkeş çekilmekte. Acaba özelleştirmediğimiz kaç limanımız kaldı elimizde Kabotaj Kanunu’nun kabul edilmesinin seksen dördüncü yıldönümünde?

Her yıl olduğu gibi önümüzdeki 1 Temmuz’da da Boğaz kıyısında yerimi alıp Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı kutlayan denizcilerimizi hayranlıkla izleyeceğim. Ulusumun Denizcilik ve Kabotaj Bayramı kutlu olsun.

Adil Hacıömeroğlu
1 Temmuz 2010
Not: 5 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.