KÖLECİ DÜZENE DOĞRU

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi ile ilgili önerileri ilginç. Sekiz saatlik çalışma süresi neredeyse terk edildi ülkemizde. Asgari ücrete mahkûm edilen milyonlarca insan, şimdi de haftanın altı günü çalıştırılmak istenmekte.
“Bazı ülkeler gün ışığına bakarak çalışıyor. Biz de böyle çalışsak yaz saati ayarlamasına gerek kalmayacaktı. Yaz saatiyle 600 milyon kilovatsaat tasarruf sağlıyoruz. İnsanların üzerinde bıraktığı psikolojik etki ve verimlilik açısından mesai saatlerinin erkene alınmasından yanayım. Bu dönem gün ağarması 06.20’de ise saat 07.30’da mesai başlamalı. Amerikalı aynı saatte işe başlıyor da bizde neden olmasın? Kültürümüzde de bu tür şeyler var; bakkal 06.00’da dükkânı açar. Ağrı’da seçimlerde sandığı bir saat erken açıyorsam, niye işyerini de açmayayım. Bunu Bakanlar Kurulu’na önereceğim. Yılda üç milyar kilovatsaat, altı yüz milyon lira tasarrufumuz olur.” Her fırsatta AB değerlerinden söz eden iktidar partisi, çalışma saatleri söz konusu olunca ABD’yi örnek alıyor. Eskiyle kavga etmeyi, önceki iktidarların yaptıklarını kötülemeyi şiar edinen AKP sözcüleri, nedense bu konuda eski uygulamaları savunmaktalar.
Günlük çalışma sürelerinin sekiz saate düşürülmesi çalışanların demokratik kazanımıdır; insanca yaşamak için hakkıdır. Köleci, feodal toplumlar ile kapitalizmin vahşi sömürü ağını ördüğü yıllarda çalışma sürelerinin bir standardı yoktu. Gün doğumuyla başlayan günlük çalışma, gün batımıyla sona ererdi. Çalışanların sosyal ve insani gereksinmeleri göz önüne alınmazdı. Çünkü çalışan; bedeniyle, ruhuyla, emeğiyle işverenin malıydı. Gelenek denilen de budur. Gelenekler demokratik bir yaşamın ölçüsü olamaz. Toplumların modernleşmesi, insanın çağdaş bir yaşam düzeyine ulaşması geleneksel toplum yapısının değişmesiyle olur.
Çalışanların, iş yaşamları dışında da bir yaşamlarının olduğu kabul edilmeli. İnsanın sosyal bir varlık olarak gezme, eğlenme, dinlenme, okuma, sosyal etkinliklere katılma haklarının olduğu yok sayılamaz. Yaşamı iş ve ev arasına hapsetmek despotik bir düzenin işaretidir.
Dört yılda bir yapılan seçimlerde erken oy kullanmayı örnek olarak göstermek de tam bir bilgisizlik örneğidir. Erken mesai, büyük kentlerde büyük sorunlar yaratır. Hem çalışanlar hem de hizmetten yararlananlar açısından zorluklar ortaya çıkar. Bir kişinin gün doğumundaki mesaisine yetişmesi için neredeyse gece yarısı kalkması gerekecektir. Uyandıktan sonra yapılacak bir kahvaltı, alınacak bir duş işin verimi açısından önemlidir. İnsanları yatağından kalktığı gibi işe göndermek ilkelliktir.

Sözlerini şöyle sürdürüyor Sayın Bakan: “70’lerde cumartesi çalışma uygulaması vardı, sonra kaldırıldı ve Türkiye hak etmediği refah seviyesini peşin satın almış oldu. Bu doğru bir yaklaşım değil. Biz niye daha çok çalışmayalım?” 1970’lerdeki uygulamayı örnek gösteriyor Hazret. Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan bir süreçte yurttaşına insanca yaşam hakları tanıdı. Giderek daha iyi bir çalışma ortamı sağlandı. 1970’lerdeki refahı biz neden hak etmemişiz? Bu refahı halkımız, Cumhuriyet’le başlayan sanayiye dayalı kalkınmayla sağlamıştı. Üstelik biz o günlerde dışarıdan tarım ürünü alan değil, dışarıya tarım ürünlerimizi satan bir ülkeydik. Üstelik dünyanın en demokratik anayasasıyla da yönetiliyorduk. Hani kimi sağcı siyasetçilerin yurttaşımıza bol geldiğini söylediği 61 anayasası. Kalkınmadaki gerçeği görmek istemeyenlerin aklına hemen halkını köle gibi çalıştırmak geliyor.
Taşeron sistemiyle çalışma süreleri zaten uzatılmış ve emek ucuzlamış durumda. Bu sistemle toplumun örgütlenmesi de rafa kalktı.
Bakan Bey’in bu söyledikleri, AKP yönetiminin asıl ne istediğini de ortaya koymakta. Güneş doğarken kalk, işe git; gün batımında eve dön. Yemeğini ye, televizyonun karşısına geç, yalan rüzgârlarını izle, sonrasında uyu. Tüm yaşamın böylesine bir kısır döngü içinde geçiversin. Düşünme, yorum yapma, katılımcı ve sorgulayıcı olma, dayanışmayı, yardımlaşmayı unut. Tiyatroya, sinemaya gitme; gazete, dergi, kitap okuma. Okusan da okumak için değil, bakılmak için gazeteleri seç; çünkü zamanın ancak buna yeter. Eşi, dostu, akrabayı, arkadaşı görme. Ülkende ne olup bittiği de seni ilgilendirmez, nasıl olsa küresel tekellerle onların işbirlikçileri gerekeni yapıyorlar. Kendini özgür hisseden kafese kapatılmış evcil bir kuş gibi yaşamını sürdür. Çünkü sen, artık köleci bir düzenin esamisi okunmayan emek makinesisin.
Adil Hacıömeroğlu
15 Ekim 2011
Not: 17 Ekim 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştr.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

DÖNER, SİMİT, PİLAV

    Ülkemizin ekonomik durumuyla ilgili çeşitli yorumlar var. Rakamlar havalarda uçuşmakta. Özellikle yandaş basın ve yandaş olmak için kraldan çok kralcı geçinen kimi kalemşorlar, hükümetin büyük bir ekonomik tansığa imza attığını ballandıra ballandıra anlatmaktalar. Hele de ekonomik büyüme rakamları yüksek çıkınca övgüler sınırsız bir hal aldı.

     Evet, çok büyümüşüz. Çin’den sonra dünya ikincisiyiz. Peki, hangi alanlarda büyüdük? Sanayi, tarım, denizcilik, hayvancılıkta büyüdük mü? Çok az. Asıl büyüme inşaat sektöründe. Kent rantına dayalı bir büyüme bu. Büyük kentlerin değerli arsalarına apartmanlar dikiyoruz. Alışveriş merkezi olmayan semt yok neredeyse. Ancak yarısı boş, sinek avlamaktalar. Tarımı, sanayisi büyümeyen bir ülke gerçekten büyümüş sayılır mı?

     Balık Norveç’ten, Malezya’dan... Kurbanlık sığırlar Uruguay’dan... Badem, buğday Amerika; mısır Brezilya, ceviz İran ve Bulgaristan’dan... Pirinç, muz, pamuk dışarıdan alınmakta. Bu sayede halkımızın coğrafya bilgisi gelişmekte, haritada bile gösteremeyeceği ülkelerin adını işitmekte. Sanayisi, tarımı dışa bağımlı bir ülke nasıl kalkınabilir ki?

     Ekonomi rakamları havalarda uçuşurken ve herkes kendine göre onları eğip bükerken sokağa bakmayı unutuyoruz galiba. 1980’li yıllarda başlayan kentlere büyük göç hareketiyle yeni pratik beslenme biçimleri de ortaya çıktı. Alt ve orta gelir grubunun rahat ve ucuz beslenmesi ekmek arası dönerle sağlanmaya başlandı. Hem ucuz hem besleyici hem de geleneksel… Dönerin saltanatı uzun sürdü.

     Ekonomik bunalımların getirdiği yoksulluk yeni bir beslenme biçimini ortaya çıkardı. Dönerden daha ucuz bir beslenme biçimi gerekmekteydi. Türk mucitler imdada yetişti. Simit, dönerin tahtına kuruldu. Kent alanlarında, caddelerde, hatta sokak aralarında bile simitçi dükkânları açıldı. Zeytinlisi, sucuklusu, salamlısı, peynirlisi, sadesiyle… Her keseye uygun geleneksel bir lezzet.

     AKP iktidarıyla gelen yoksulluk, işsizlik, teğet geçen ekonomik kriz derken sonunda halkımız simit de yiyemez oldu. Aç kalacak değiliz ya. Daha ucuz ve geleneksel bir besine gereksinmemiz ortaya çıktı. Sonunda pilav keşfedildi. Kentlerin büyük alanlarında, ana caddelerinde değişik adlarla pilavcı dükkânları açılmakta. Hem de birçoğunun adı İngilizceden devşirilmekte. Zaten uzun süredir Türkçe adlara özlem duymaktayız. Sokağa çıktığımızda yabancı adların yer aldığı tabelaları görünce kendimizi yabancı sanıyoruz ülkemizde.

     Pilav çeşitlendi: sade, nohutlu, tavuklu... Herkes parasına göre yiyebilir. En ucuzu, sade pilav... Ayranla birlikte bir buçuk lira. Öğle ve akşam yersen üç lira. Belki de dünyanın en ucuz beslenme düzeni bizde. Aç değiliz ya, şükürler olsun!

     Büyümede dünya ikincisiyiz, ucuz beslenmede birinci. Ekonomik tansıktan söz edip hükümete mersiyeler döktüren “büyük” kalemşorlar, bir hafta boyunca pilavla beslenin de görelim sizin ekonomik tansığınızı.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                               17 Eylül 2011

        Not: 19 Eylül 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

                    17 Ekim2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

VANDALLIĞIN BÖYLESİ



Can Yücel… Türk şiirinin büyük ustası. Aydınlanma devrimimizin büyük eğitimcisi Hasan Ali Yücel’in oğlu. Ünlü tıp adamı Ali Yücel’in babası. Edebiyat severlerin vazgeçemediği büyük bir ozan. Her kesimden insanın okuduğu, sevdiği, farklı lezzetler aldığı şiirlerin yaratıcısı bir yaşam adamı. Doğallığın, içtenliğin hayat bulduğu engin bir okyanus. Alın teriyle geçinen bir düşün emekçisi….

Can Yücel, 12 Ağustos 1999’da aramızdan ayrıldı. Çok sevdiği ve yaşamının bir bölümünü geçirdiği Datça’da toprağa verildi. Mezarının mermerlerine ünlü yontucumuz Mehmet Aksoy biçim verdi. Büyük bir ozanla büyük bir yontucunun buluşmasıyla güzel bir anıt mezar ortaya çıktı. Bu anıt mezarın aydınlığı ülkemiz ufuklarından ışıldayarak tüm evrene yayıldı. Şiirlerinde Anadolu topraklarının yüzlerce yıllık birikiminin bilgeliği var. Devlet kasasını soymadı. Bir bakan çocuğu olarak ayrıcalıklı bir yaşam da sürmedi. Yetenekleri, onun yaşam kavgasının silahı oldu.

Her yıl büyük ozanın sevenleri, mezarı başında toplanarak anarlar onu. Bu anmalarda ozanın mezarına şarap döküyor sevenleri. Bu, bir espri, ölümün soğuk yüzünü ısıtma, yaşamla bağ kurma, mezarlık ziyaretlerindeki kasvetli havayı dağıtma, ozanı yaşamındaki önemli bir zevk unsuruyla anma… Tabi bunu anlamak zekâ, bilgi, incelik, hoşgörü işi. İnsan olmanın derinliğini, amacını bilmeden böylesi bir anmayı anlamak olası değil. İnsanı ilkellikten, bencillikten, hoyratlıktan, Vandallıktan kurtaran onun bilgisi, kültürü, sanatla ilişkisidir. Sanat, kültür ve bilgi kişiyi inceltir, yumuşatır, hoşgörü evrenini genişletir.

Bu yılki anmalar sırasında da ozanın mezarına şarap döküyor sevenleri. İktidar partisinin ilçe başkanı, “Milletimizin inançlarına, küfretmeye, hakaret etmeye kalkışmalarına da sessiz kalacak değiliz. Bu olayın tekrarlanmaması için takipçisi olacağız.” diyerek bir saldırının kışkırtmasını yapıyor. Ardından ozanımızın mezarı kırılıyor. Ak mermerlere, kara zihniyetin balyozları iniyor. Şairin mezarı paramparça ediliyor. Milletin inançlarının koruculuğuna soyunan bu kişiler, bu topraklarda binlerce yılın imbiğinden geçerek damıtılan hoşgörünün, insan sevgisinin, ölüye saygının ne demek olduğundan haberleri yok. Mezara, mezarlığa, ölmüş insana saygının bir İslam ve Anadolu geleneği olduğunu bilmeyenlerin, milletin inançlarının bekçiliğine soyunmaları ironik bir davranış.

Can Yücel’in mezarındaki ak mermerlere inen kara balyozlar, onun kişiliğinde sanata, kültüre ve merhum babası, büyük aydınlanmacı Hasan Ali Yücel’in devrimci kişiliğine vurulmuştur. Köy enstitülerinin kurucusu bir devrimcinin, ortaçağ cehaletinin kararttığı ufukları aydınlatmasının kininin nasıl da büyük olduğunu görmekteyiz burada.

Mezar taşına inen balyozlardan çıkan kıvılcımlar, bir gün binlerce çoban ateşine dönüşerek kararmakta olan masmavi gökyüzümüzü aydınlatacaktır. Can Yücel’in şiirleri, Mehmet Aksoy’un yontuları sonsuza dek belleklere, ruhlara, gönüllere bir şeyler anlatacak: yalansız, riyasız, çıkarsız… Bir gece karanlığında balyozu indirenler ise hep gizli saklı iş yapmanın ürkekliğiyle kuytularda saklanacaklar. Tıpkı yarasalar gibi.

Adil Hacıömeroğlu
27 Ağustos 2011
Not: 29 Ağustos 2011 tarihli ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ÖRNEK DAVRANIŞ


18 Ağustos akşamı Beşiktaş, Rusya’nın Alania takımıyla UEFA kupası ön eleme maçı oynuyor İstanbul’da. Çukurca’da on iki şehidimiz var. Ulusumuzun içi kan ağlamakta. Yüreklerimizde teröre kurban verdiğimiz kahramanlarımızın acıları. İçimiz öfke dolu.

Hain pusularda gencecik insanlarımız can veriyor. Birçok televizyon kanalında vur patlasın, çal oynasın yayınlar var. Şehitlerimizin haberleri alt yazılarlarla duyurulmakta. Haber kanallarındaki kimi yorumcular terör örgütünü masum gösterme peşinde. Bölücü örgütle nasıl diyalog kurulacağının yollarını tartışmaktalar.

Maç heyecanı dorukta. Beşiktaş golleri sıralıyor. İspanyol oyuncu Guti Hernandez ikinci golü attıktan sonra formasındaki Türk bayrağını öpüyor. Guti’nin sevincine seyirciler coşkuyla katılıyor. Ardından üçüncü gol geliyor Portekizli Almeida’dan. O da gol sonrası sevincini tribünlere asker selamı vererek gösteriyor.

Maç sonrası bu iki futbolcu, davranışlarının nedenini açıklıyor. Dikkat edilmesi gereken, televizyon ve gazetelerde terörle ilgili ahkâm kesenlere, kimi siyasetçilere, bölücü örgüte sempati besleyen bazı yurttaşlarımızın ibret alması gereken örnek davranışı açıklayan önemli sözler.

“Türkiye ve İstanbul'da yaşamaktan çok mutluyum. İstanbul'u ve Türkiye'yi çok sevdim. Türk insanı çok sıcakkanlı ve misafirperver. Türk bayrağını bu ülkeye olan sevgimi ve şehit olan askerlere saygımı göstermek için öptüm.” Bu sözler Guti’ye ait. Şehitlerimize ve bayrağımıza saygı gösteren İspanyol bir futbolcu.

“Bu ülkede yaşıyorum. Evdeki yardımcım da Türk. Askerlerin ölüm haberi beni derinden etkiledi. Böyle bir şey nasıl olur anlamak mümkün değil. Burası, ikinci evim. Hayatını kaybeden askerlerin ailelerinin acısını paylaşmak ve onlara saygımı göstermek için asker selamı verdim.” Bunlar da Portekizli Almeida’ya ait sözler.

Bu iki futbolcuya gösterdikleri insani ve vefalı davranışlarından ötürü saygı duymamak olur mu? Böylesine güzel bir davranışı görmemek, anlamamak mümkün mü?

Bir kişinin ekmek parası kazanması kutsaldır. Kişinin ekmek parası kazandığı ülkeye saygı göstermesi de temel kural. Bu ülkenin bin bir bereketinden yararlanarak her gün ülkemizin kurumlarına, tarihine küfredenlerin acaba yüzleri azıcık da olsa kızarmış mıdır bu davranışları izlediklerinde. Kısacası yedikleri çanağa pisleyenler, bu davranışların ne anlam geldiğini acaba fark ettiler mi?

Şike iddiaları karşısında ilk olumlu tepkiyi göstererek Türkiye kupasının geri verilmesi gerektiğini söyleyen ve tüm toplumsal olaylara duyarlılık gösteren “Çarşı”ya da böyle duyarlı oyuncular yakışır.

Adil Hacıömeroğlu
20 Ağustos 2011
Not: 22 Ağustos 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.


İŞSİZLİK Mİ, KÖLELİK Mİ?


Gıda, yapı marketlerine ya da büyük giyim dükkânlarına gittiğinizde kasalarda çalışanlarla müşteriler arasında sık sık tartışmaların olduğunu görürsünüz. Özellikle son yıllarda bu tartışmaların arttığını gözlemleyebilirsiniz.

Bu tartışmaların bazıları sabırsız, doyumsuz, para şımarığı kimi müşterilerin haddini, hakkını aşan isteklerinden kaynaklanmakta. Her hangi bir işyerinde çalışan kişiyi özel uşağı gibi görmekte bu zevat. Bu nedenle de incelikten, saygıdan uzak bir davranış biçimi takınmaktalar çalışanlara. Parasının, kaynağı belli olmayan ekonomik güçlerinin verdiği şımarıklıkla karşısındakine kötü davranmayı beceri ve güçlü olmak olarak algılayan yeni varsıllar, neredeyse boğaz tokluğuna çalışmakta olan tezgâhtara saygı göstermenin bir insani gereklilik olduğunun farkında değiller.

Cüzdanın gücüne göre toplumsal statünün kazanılmaya başlanıldığı ülkemizde sosyal kaynaşma da bu nedenle olamamakta. Oturulan mahalleler, yemek yenilen lokantalar, alışveriş yapılan mağazalar farklılaşmakta. İzlenen liberal politikalarla tüketime odaklı yeni bir varsıl sınıf ortaya çıktı. Bu sınıfın zenginliği genellikle iktidar olanaklarıyla beslenmekte. Yani bu servetlerde emek ve alın terinin olduğundan söz edilemez. Emeksiz gelen paralar; sömürülen, hakkı yenen, alın teriyle yaşama tutunmaya çalışanlara baskı ve gösteriş amaçlı olarak kullanılmakta.

Üretime dayanmayan, genellikle devlet olanaklarıyla zenginleşen bu yeni zümrede zevksizlik de diz boyu. Büyük mobilya mağazalarına gittiğinizde cicili bicili, bol taşlı, boncuklu oturma gruplarının çokça olduğunu görürsünüz. Zevksizlik inanılmaz boyutlarda. Her şeyin büyüğü, çoğu, gösterişlisi makbul. En büyük ev, en büyük araba (Kentlerimiz traktör diye adlandırılan ciplerden geçilmiyor.); çok para, gereksinim ötesi yüklü alışverişler, bol israf…

Tezgâhtarlarla müşteriler arasındaki anlaşmazlığın ikinci tarafına gelelim. Son yıllarda uygulanan liberal politikalarla çalışanların hakları neredeyse yok edildi. İş güvencesi sözde kalmakta. İşini beğenmeyene kapı gösterilmekte. Çünkü çalışmak için kuyrukta bekleyen on binler var. İşsizliğin çığ gibi büyüdüğü bir ülkede emek de ucuzluyor. İşyerlerinin çoğunda insanlar asgari ücretle sosyal haklardan mahrum olarak çalışmakta. Bu nedenle de çalışanlar mutsuz. Daha iyi koşullarda iş bulmak için çabalamaktalar. İyi olanaklarla iş bulunduğunda hemen iş değişikliği yapılmakta. Bu durum işte uzmanlaşmayı, çalışanların işlerine odaklanmasını engellemekte. Sevilmeyen bir işte çalışmak, iş verimini düşürmekte. “Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş.” atasözü boşuna denmemiş.

Çalışanların en büyük sorunlarından birisi de çalışma sürelerinin çok fazla olması. Ülkemizde sekiz saat çalışanlar (Bunların da çoğunu memurlar ve devlette kadrolu çalışan işçiler oluşturmakta) neredeyse parmakla gösterilecek. Uzun çalışma süreleri çalışanları sosyal yaşamdan da koparmakta. Çalışma hayatı bir köleci düzeni andırmakta.

İşinde uzmanlaşamayan kişi, müşterisine sattığı ürünle ilgili doyurucu bilgi veremiyor. Müşterilerin çoğu ise hoşgörüsünü, anlayışını, sevgisini, saygısını yitirdiğinden sabırsızca karşısındakini azarlıyor. Hemen hemen her işyerinde tartışmalar, bağırtılar normal karşılanır oldu, sıradanlaştı.

Liberal uygulamalar, halkı hızla köleleştiriyor. İnsanlar köleci bir ortamda çalışmakla işsiz kalmak arasında seçim yapmaya zorlanmakta. İş bulan, iş koşullarına bakmadan durumuna şükrediyor. Örgütsüz toplumda hak aramak kimsenin gündeminde yok. Bu nedenle de toplumun ortak ekonomik kaynakları açıkça soyulurken hesap sorma yok. Yolsuzlukla büyüyen ekonomi(!) köleci bir yaşam tarzını da dayatmakta geniş kitlelere. Yolsuzluk, yoksulluğu büyütüyor. Yoksullar da yeni efendilerin lütfettiği birkaç lokmaya şükrediyor.

Adil Hacıömeroğlu
12 Ağustos 2011
Not: 15 Ağustos 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

İFTAR ÇADIRLARI

    Ramazan daha gelmeden birçok belediye iftar çadırı kurma yarışına başlamıştı bile. On bini aşkın kişinin yemek yiyebileceği, klimalı çadırlar günlerce televizyonlardan reklam edilip durdu. İstanbul’da otuz dokuz ilçe var, iftar çadırı kurmayan belediye yok sanırım. Çünkü mahalle baskısı, din üzerinden siyaset yapma anlayışı mevcut yönetimlere çadır kurmayı zorunlu kılıyor. Çadırlar siyasal propagandanın, eşe dosta “küçük de olsa” iş kapısı açmanın bir başka yolu.

     İstanbul’daki tüm iftar çadırlarının günlük kapasitelerine bakıldığında, buralarda yemek yiyenlerin sayısı yüz binleri fersah fersah geçmekte. Burada amaç; yoksula iftar sofrası hazırlamak, kentin yoğunluğu nedeniyle evine gidemeyen yurttaşa yemek yeme olanağı sağlamak değil mi? Günlerin uzun, ulaşım olanaklarının gelişmiş olduğu bir yerde, iftara zamanında yetişmek sorun olmasa gerek. Eğer bu çadırlarda iftarını açan yurttaşların hepsi yoksulsa vay oldu halimize! Yüz binlerce yoksulun sokaklarda karnını doyurduğu bir ülkede gelişmişlikten, refahtan, huzurdan, çağdaşlıktan söz edilebilir mi?

     Geçen çarşamba günü ben ve eşim, Üsküdar’a akşam yemeğine, yani iftara gittik. Üsküdar tarihi dokusu, coğrafi konumu, çarşısında satılan otantik ürünleri, mistik havasıyla bir başka güzel. İstanbul’da insan ruhuna bir şeyleri fısıldayan önemli bir yer burası. Tarihi camilerin çokluğu bir başka hava kazandırır Üsküdar’a. Bu camilerin çoğunun kadın adı taşımaları ayrı bir özellik. Buradan Avrupa yakasını seyretmenin keyfine de diyecek yok. Üsküdar’a gitmenin en çekici yanı da Boğaz vapurları. Vapurlar, Boğaziçi’nin sularında süzülen nazlı gelinler. Kuzey rüzgârlarının akşama renk kattığı, batmakta olan güneşin minarelerle dans ettiği bir kızıl akşamda vapurdan indik. Meydan hınca hınç insanla dolu. İnsanlar sıralanmış, kuyruk olmuş iftar çadırının önünde. Herkes sırada: bebek arabalarıyla bekleyen çiftler, genç âşıklar, yalnız gezginler, başörtülü kadınlar, mini etekli kızlar, güngörmüş yaşlılar (Bakıldığında çoğu kendilerine mütevazı sofralar kurabilecek görünüşte.)… Ezan okunmaya başlıyor. Minarelerden yankılanıyor sesler. Üsküdar’da ezan her zaman çok farklı gelir kulağıma. Kendimi mistik âleme daha çok gömülmüş hissederim. İftar vakti, ezan bitmek üzere, insanlar kuyrukta.

        Kalabalığın içinden zorlukla yol bularak geçiyoruz çarşı tarafına. Tarihi bir Üsküdar lokantasında yerimizi alıyoruz. Kaşık çatal sesleri arasında yemeklerimizi söylüyoruz. Türk mutfağının eşsiz lezzetleriyle keyfimiz yerinde. Yemek bitince kalkıyoruz. Karadeniz ürünleri satan çarşının yolu tutuyoruz, mıhlama malzemeleri almak için. Taze tereyağı, mısır unu ve eşsiz lezzetteki peynir… Manav dükkânları hep ilgimi çeker öteden beri. Sebze ve meyveleri bir heykeltıraş ya da ressam titizliğiyle tezgâha yerleştiren manavları hayranlıkla izlerim. Bugün manavların keyifleri yerinde olsa gerek. Tezgâhlarda bereket ve özen… Alışverişimizi yapıp yavaşça iskeleye doğru yürüyoruz. O da ne? Saat dokuz buçuk olmuş, çadırın önünde hala kuyruk var. İnsanlar iftarlarını açacaklar! Yemek dağıtılan yere doğru yaklaşıyoruz. Bardakta dağıtılan çorba bitmiş, bekleyenler yalvarmada. Pilav kalmamış, ayran var. Su bol... Çalışanlar, yorgun... Bir an önce toparlanma peşindeler, kuyruktakiler yemek. Tulumba tatlıları şerbetin içinde yüzüyor. Kimi kaşıkla, kimi elleriyle tatlıyı tepsimsi kabın bölmelerine doldurmakta. Dolu masalar boşalmakta.

     Yoksul olan/olmayan insanların beleş bir öğün yemek uğruna saatlerce beklediği kral/kralcık sofralarının olduğu bir yerde özgür iradeden söz edilebilir mi? “Nerde beleş, orda yerleş.” sözünün dillerden düşmediği bir toplumun arınması kolay mıdır acaba? Bir lokmaya muhtaç yüz binlerin olduğu kentlerde, kent rejimi diyebileceğimiz demokrasinin boy atıp gelişmesi, toplumu sarmalaması olanaklı mı?

     Yoksula yardım etmek güzel bir davranış. Yardımlar gizli olmalı, yardımı alan kişinin onurunu rencide etmemeli. Yoksulu kamuoyu önünde deşifre etmek, konu komşunun yanında küçük düşürmek insanlık dışı bir davranış. Geleneklerimizde yardımın gizliliği esastır. Boşuna dememiş atalarımız: “Bir elinin verdiğini, öbür elin görmesin.” diye. Dünyanın hiçbir yerinde yöneticiler yoksullarının artmasıyla övünmez, övünemez.

     Yoksulları doyurmakla mı, yoksa yoksulluğu ortadan kaldırdığımızda mı sevinmeliyiz. “Yoksulumuz çok olsun, ben de onları doyurayım, sevap alayım.” düşüncesini egemen kılmak ne kadar acı!

     İftar çadırlarıyla toplum dönüştürülmekte. “Muhtaç insan” tipi yaratılmakta. Krallar krallıklarını sürdürsünler, efendiler lüks içinde yaşasınlar diye.

                                                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                                                         6 Ağustos 2011

         Not: 8 Ağustos 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

         Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

GECİKMİŞ İSTİFALAR

29 Temmuz akşama doğru TSK’nın zirvesindeki dört komutanın istifa haberiyle siyasal gündem sarsıldı. AKP iktidarı süresince sürekli örselenen, baskı altında tutulmaya çalışılan ordunun ilk ciddi tepkisiydi bu istifalar. Baskılar, son haftalarda sistematik saldırılara dönüştü. Bir yandan terör örgütü dağlarda askere vururken bir yandan da yandaş medya, dünya tarihinde görülmemiş bir biçimde TSK’ya vuruyor. Hemen hemen tüm basın yayın organlarında başlatılan bir psikolojik savaşla ordu kuşatma altına alındı.

TSK’ya karşı yapılan psikolojik savaşın üç önemli ayağı var. Birincisi, orduyu terör örgütü karşısında başarısız kılmak. Bunun içindir ki verilen şehitler konusunda sürekli komuta kademelerini suçlama kampanyası başlatıldı. Buradaki asıl amaç, bir yandan suçlamalarla orduyu iş göremez hale getirmek, bir yandan da terör örgütüne psikolojik üstünlük sağlamaktır. Birçok emekli ya da muvazzaf askerin Silivri ve Hasdal’a doldurulması da bu süreci hızlandırmıştır. Çeşitli gerekçelerle tutuklanan ya da gözaltına alınan askerler nedeniyle orduyu halkın gözünde suçlu göstermek vahim bir durum. Bu yolla kamuoyu yoklamalarında en güvenilir kurum olma özelliğini sürdüren TSK’yı itibarsızlaştırma operasyonu hız kesmeden sürdürüldü. Neredeyse dağdaki eşkıya mazlum, ülkesini savunan asker zalim olacak! Bazı basın organlarının terörün nedeni olarak orduyu gösterme gayretinin nasıl da art niyetli olduğunu anlamamak mümkün mü?

“Soruşturma ve uzun süreli tutuklamaların bir amacının da TSK‘nın sürekli gündemde tutularak kamuoyunda bir suç teşkilatı olduğu izleniminin yaratılmaya çalışıldığı, bunu fırsat bilen yanlı medyanın da her türlü yalan haber, iftira ve suçlamalarla yüce ulusumuzu kendi silahlı kuvvetlerine karşı tavır almaya teşvik ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır. (Koşaner’in veda mesajından)” Türk ordusunu, dünyanın birçok ordusundan ayıran en önemli özellik, milletin bağrından doğmasıdır. Bu psikolojik savaşla amaçlanan, orduyla milletin bağını koparma isteğidir. Çünkü ulusun desteğini almayan ordu ayakta kalamaz.

Psikolojik savaşın ikinci ayağı, küresel destekli ılımlı İslamcı anlayışın Cumhuriyet kurumlarının tasfiyesini bitirme isteğidir. Kuvvetler ayrımını yok ederek otokratik bir yönetim kuran iktidar, ordu engelinden de kurtulmak istemekte. Çağdaşlığın, modernleşmenin, dünyadaki ilk antiemperyalist mücadelenin bayraktarı olan TSK’yı tarihsel bir rövanş isteğiyle etkisizleştirmek düşüncesindeler. Böylelikle cumhuriyet çınarının önemli bir kökünü de koparmaya çalışıyorlar. 1919’la başlayan kurtuluş ve kuruluş sürecini kaybeden, yenilen kutsal ittifakın cumhuriyetçi güçlerden intikam alma hırsıdır asıl amaç.

TSK’ya karşı psikolojik savaşın üçüncü ayağı ise hükümet güdümlü bir ordu oluşturmaktır. ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirmeye çalıştığı günümüzde, küresel emperyalizmin isteklerine boyun eğen bir ordu yeğlenmekte. Gerektiğinde emperyalist çıkarlar uğruna kardeş ülkelere karşı kullanılabilecek bir silahlı güçten yana günümüz egemenleri.

Orgeneral Işık Koşaner’in veda mesajı anlamlıdır ve bir TSK komutanına yakışır bir açıklamadır. “Şu anda yüz yetmiş üçü muvazzaf, yetmiş yedisi emekli olmak üzere iki yüz elli general-amiral, subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş, hürriyetlerinden yoksun olarak tutuklu bulunmaktadır. Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun olarak yapıldığını kabul etmek, birçok hukukçunun da ifade ettiği gibi, mümkün değildir. Bu durum, birçok defa yetkili makamlara iletilmesine, anlatılmasına ve takip edilmesine rağmen soruna yasal çerçevede bir çözüm bulunması mümkün olmamıştır. Haklarında henüz hiç bir kesin yargı kararı olmamasına rağmen tutuklu bulunan 14 general-amiral ile 58 albay, hürriyetlerinin tehdit edilmesinin yanı sıra mevcut yasalarımız gereğince bu yıl yapılacak Yüksek Askeri Şura‘da değerlendirmeye girme hakkını kaybetmiş ve peşinen cezalandırılmıştır.” Veda mesajındaki bu sözler, hem yürürlükte olan hukuk sisteminin haklı bir eleştirisi hem de adaletsizliğe karşı bir isyandır. Daha önceki genelkurmay başkanlarının yapması gereken gecikmiş bir karşı çıkış ve direniştir. Koşaner’in bu açıklaması, asker arkadaşlığının namus olduğu bir orduda kendi mensuplarına sahip çıkmanın onurlu tavrıdır. Hem de yirmi iki asker hakkında tutuklama kararının çıktığı bir günde olması, tarihsel bir anlam katmıştır istifalara. Akıl almaz suçlamalarla ordu mensupları hapse atılırken ordu komutanlarının buna sessiz kalmaları anlaşılamaz, kabul edilemez bir durumdu.

Yüz yıllardır savaş meydanlarında yenilmeyen orduyu, tek bir mermi atmadan teslim almak istemekte küresel oyuncular. Bu istifalarla oyun bozulmuştur. Ordu, kendisine yapılan saldırıya karşı komutanları nezdinde karşı çıkarak direnç göstermiştir. Aynı direnci Türk Ulusu’nun da göstermesi gerekir. Ülkemiz üzerinde oynanmakta olan emperyalist oyunları boşa çıkardığımızda hem biz hem de tüm bölge halkları rahat bir nefes alacaktır.

Böylesine anlamlı bir tarihsel kararı verdikleri için Sayın Koşaner’i, Sayın Ceylanoğlu’nu, Sayın Yiğit’i ve Sayın Aksay’ı kutluyorum. İstifalarla ülkemizde yeni bir süreç başlamıştır. Bu süreç, BOP hesaplarının tersyüz olacağı bir dönemin başlangıcı olabilir.

Adil Hacıömeroğlu
30 Temmuz 2011
Not: 1 Ağustos 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlamıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

GAFLET UYKUSU

“Gökhan Yıldırım (Adana/Ceyhan), Mustafa Güney (Adana/Yüreğir), Fahrettin Aksu (Hatay/Kırıkhan), Mehmet Kaz (Gaziantep/Nizip), Emrah Eker (Giresun/Dereli), Necmettin Torun (Samsun/Alaçam), Ufuk Başarı (Konya), Noyan Aydın (Zonguldak/Ereğli), Aykut Delimehmetoğlu (Bursa /İnegöl), Barış Çiçekdağı (Gaziantep), Vefa Çelik (Ağrı), Ethem Okkay (Şanlıurfa), Gökhan Kaplan (Tekirdağ/Şarköy)” gençlik coşkusunu vatan sevgisiyle harmanlamış on üç yiğit. Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da vatan için canını veren dedeleri gibi gözünü kırpmadan şehit olan on üç kahraman.

Çukurova’nın pamuk tarlalarından, Giresun’un fındık bahçelerinden, Şarköy’ün mis kokulu üzüm bağlarından, Hatay’ın bereketli sıcak topraklarından, Samsun’un tütün ve deniz kokan havasından, Konya’nın altın başaklı ovalarından, Ereğli’nin balık kokan sokaklarından, Bursa’nın ipeğinden, Ağrı’nın ulu doruklarından, Urfa’nın uçsuz bucaksız, tarih dolu coğrafyasından, Gaziantep’in bin bir lezzetli sofralarından kalkıp geldiler. Kimi kemençeyle, kimi davul zurnayla, kimi zılgıtlarla, kimi çiftetelliyle, ama hepsi de “En büyük asker, bizim asker!” tezahüratlarıyla koştular peygamber ocağına. Asker olmanın, vatan hizmetini yerine getirmenin onuruyla koştular, artlarına bakmadan.

Onlar, kınalı kuzular. Onlar, yaşamlarının baharında toprağa düşen umut çiçekleri. Bölücü bir ihanetin yüreğimizden koparıp aldığı taptaze fidanlar.

Küresel koruyucuları ve gaflet uykusundaki siyasetçiler tarafından şımartılmış, her türlü saldırganlıklarına göz yumulmuş bölücü terör kana doymuyor. Vatan toprağında, vatan evlatlarına pusu kuruluyor. Emperyalist bir oyunun figüranı olarak sahne alıyor ayrılıkçı terör.

Şehitlerimizin kanı kara toprağı kırmızıya çevirirken ihanet şebekesinin sözcüsü de “demokratik özerklik” ilan ettiklerini açıklıyor. Topyekûn bir savaş! Kime karşı? Türkiye’ye, Türk Ulusu’na karşı. Amaç mı? Haçlı seferleriyle başlayan Türk’ü Anadolu’dan atma savaşı. Binlerce yıllık bir savaş. Miryokefolon ve Başkomutanlık zaferleriyle ters yüz edilen boş bir amaç.

Bölücü başının affının bile tartışılageldiği bir ortamda terör, gemi azıya alıyor. Habur karşılamasıyla egosu kabaran örgüt mensuplarının yasa, kural tanımazlığı hat safhada. Gaflet uykusundaki siyasetçi, küresel destekli ve yönlendirmeli kimi kalemler teröristin hakkını savunmak için yarışırken vatan hizmetinde şehit olanlar yüreklerimizi paramparça ediyor. “Şehitlerimizin haklarını kim savunacak?” diye sormayın. Ulusun bağrından çıkanların haklarını yine ulus savunur.

Çiçeği burnundaki İçişleri Bakanının şu sözleri hükümetin teröre nasıl baktığının önemli bir göstergesi: “Yangın çıkmıştır, yangının sebepleri şu anda çıkmış olan yangını geri getirecek değildir. Yanan ağaçlar orada kaybolan canları geri getirecek değil.” Bir devlet yöneticisinin sözleri bunlar, yoruma gerek var mı?

Topyekûn bir savaş açıldı, dedik ulusumuza karşı. Siyasal, ekonomik, kültürel ve en önemlisi de askeri. Susup oturacak mıyız? Her gün ekranlardan bölücü örgüt yandaşlarının fütursuzca meydan okumalarını dilsiz bir koyun gibi seyredecek miyiz? Gaflet uykusundaki siyasetçinin hamasi “ecek/acak”larla biten söylevlerini daha ne kadar dinleyeceğiz?

Dünyanın büyük ülkelerinin bir askeri öldürüldüğünde nelerin yapıldığını görüyoruz. Türkiye’de büyük devlettir ve tarihine, vakarına uygun tavrı göstermelidir. Teröristle pazarlık yapılmayacağı açıktır. Namlular kan kusarken karanfiller takınmak boşunadır.

Her şehit ailesinin evlat acısını yüreğinin en derin köşesinde saklayarak “Vatan sağ olsun!”demesi dünyanın hangi ulusunun gösterebileceği yüce bir yurtseverlik duygusudur? Tam da şehit cenazelerinde ulusumuzun gözyaşı döktüğü bir anda, askere uğurlanan Mehmetçiklerin ardından “En büyük asker, bizim asker!” haykırışları gökyüzünde yankılanmakta. Vatan aşkıyla askerlik hizmetine koşan gençlerimizin bayrak töreninde söyledikleri İstiklal Marşı’mız göğsümüzü kabartmakta. Böyle gençleri olan, en acı gününde bile “ Vatan sağ olsun!”diyen anne, baba ve eşlerin bulunduğu bir ulus teröre yenilir mi hiç?

Adil Hacıömeroğlu
16 Temmuz 2011
Not: 18 Temmuz 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BOYKOTTAN TEK PARTİYE

CHP’nin iki milletvekilinin Silivri’de rehin tutulması nedeniyle TBMM’de yemin etmeme tavrı önümüzdeki günlerde AKP’ye yeni manevra alanları sağlayacak. Bu durum, hem CHP’yi zorda bırakacak hem de demokrasimizi geri dönülmez bir karanlık tünele sokacak.

Yemin krizinde ipler RTE’nin elinde. CHP yönetimi çok yanlış bir kararla iktidar partisine inisiyatif kazandırdı. Çok haklı olduğu bir konuyu kamuoyuna mal ederek AKP’yi sıkıştırma fırsatını ne yazık ki kaçırdı. Siyasallaşan AKP yargısını, teşhir etme fırsatı kaçmış oldu. Yemin boykotundan önce hem yazılarımla hem de genel başkan yardımcılarından biriyle yaptığım telefon görüşmesiyle gerekli uyarılarda bulundum. Ne yazık ki kamuoyunun büyük bir bölümünün uyarılarına karşın CHP yönetimi yemin boykotu kararı aldı.

Kılıçdaroğlu’nun Atina’daki sosyalist enternasyonal toplantısında rehin milletvekilleriyle ilgili şikâyette bulunması yanlıştır. AKP’nin hukuksuzluğunu sona erdirecek olan Avrupalı sosyal demokratlar değil, Türk Ulusu’dur. Bu nedenle ülkemizdeki hukuk dışı uygulamalar halkımıza iyi anlatılmalıdır. Bunun için seçilecek yöntemler, kullanılacak dil özenle seçilmeli.

RTE’nin yemin boykotuyla ilgili söyledikleri, gönüllerinde yatan amacın adeta dışa vurumudur. “CHP’nin bir an önce bu kafa karışıklığından, fikir karmaşasından, şaşkınlıktan kurtulup Ana Muhalefet görevini devralmasını bekliyoruz. Biraz önce de ifade ettiğim gibi, hiç kuşkusuz Meclis normal şekilde çalışacak, yasama görevini yerine getirecektir. Buna mani değerli arkadaşlarım hiçbir hal yoktur.” Meclisin muhalefetsiz de çalışabileceğini söylüyor başbakan. Muhalefetsiz meclislerin demokratik rejimlerde olamayacağının farkında değil sanırım. Yoksa içinden geçen ve hayal ettiği şey olmasın böylesi bir meclis! Gönlünde yatan aslan tek partili bir diktatörlük müdür acaba?

CHP’nin bu tutumu, AKP’nin tek partili meclis hayalinin gerçekleşmesine neden olabilir. İktidar partisinin alacağı erken bir genel ya da ara seçim kararı demokrasimiz açısından büyük bir tehlikeyi önümüze getirir. İktidar partisine ezici bir meclis çoğunluğu sağlar ki bu ülkemizi büyük maceralara sürükler.

Yapılacak iş, CHP’li milletvekillerinin uygun bir zamanda yemin etmeleridir. Zararın neresinden dönülse kârdır. Bundan sonrasında ise siyasallaşan yargı kararlarıyla ve AKP’nın yanlış uygulamalarıyla amansız bir mücadeleye girişmek gerek. Yoksa yemin boykotu, tek parti diktatörlüğüne dönüşür.

Ülkemizin sorunlarının çözüleceği yer TBMM’dir, yargıdır, halktır.

Adil Hacıömeroğlu
2 Temmuz 2011

Not: 4 Temmuz 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

GERİDE NE KALDI?

Hatip Dicle’nin milletvekilli seçilme yeterliliği olmamasına karşın aday gösterilmesinin bölücü örgütün önemli bir stratejisi olduğunu daha önceki yazılarımda yazmıştım. Asıl amacın, başta Öcalan olmak üzere Kandil’deki bölücü örgüt liderlerine parlamento yolunun açılması olduğu apaçık.

Dicle’nin durumunu fırsata dönüştüren BDP, hem kamuoyu nezdinde mağduru oynarken hem de ayrı bir devletin kuruluşunu hızlandırmakta. BDP’li milletvekilleri adına yapılan açıklamada: “Grup toplantılarını bundan sonra her hafta Diyarbakır'da düzenleyeceğiz!” sözleri ilginçtir. Cumhuriyet’in başkenti Ankara yerine grup toplantısının Diyarbakır’da yapılması anlamlıdır. Hele bundan sonraki grup toplantılarının da burada olacağını söylemek bir şeylerin koparılmakta olduğunun göstergesidir.

Bölücü örgüt sözcüleri daha önce iki bayraklı, başbakanlı, federasyonlu sistemi seslendirmişlerdi. Ayrılıkçılığı tescilleyen bu sözlere karşı kamuoyundan ve siyasetçilerimizden beklenen sert tepki gelmedi o zaman. Hatta ekranlarda, gazete köşelerinde bu durumu hararetle savunan küresel emperyalizm destekli sözde demokratlar, gelecekle ilgili de ipucu verdiler. Bu ipuçlarından ön önemlisi İmralı sakininin affıydı.

“Öcalan'ın artık lider konumuna geldiğini ve ciddiye alınması gerektiğini kabul etmeliyiz. İçimiz istemese dahi, Öcalan'ı basit bir suçlu olarak görmemeliyiz. Onun farklı olduğunu kabullenmek zorundayız. Bundan dolayı, eğer barışa katkıda bulunacaksa, ev hapsine çıkarılmasına dahi hazırlıklı olmalıyız.” Bu satırlar en meşhur(!) gazetecilerden birine ait, M,A. Birand’a. Yazının tamamı bölücü örgütü ve liderini aklama içerikli. Utanmasa, bu adamlar masumdur, diyecek. Son günlerde okyanus ötesinin emirleriyle hazırlanmış birtakım raporlar yayımlanıyor. Görünüşte Güneydoğu sorununun çözümüne(?) yönelik bu raporlar. Özünde ise ayrışmayı kamuoyuna benimsettirme çabası.

Gazete ve televizyonlar bölücü örgütü meşrulaştırma gayretini sürdürürken BDP ise ayrı bir devletin köşe taşlarını yerleştirmekte. Diyarbakır’daki grup toplantılarıyla yeni devletin başkenti de ilan ediliyor böylece. Salı günü TBMM’de ülkenin birliği için yemin eden iktidar ve muhalefet partileriyle yemin edenleri seyreden Türkiye’nin kurucu partisinin ne yaptığını merak ediyorsunuz? Alışık olduğumuz kayıkçı kavgasındalar. Herkes, eşi dostu taşımış meclise, ceylan derisi koltuklarda mışıl mışıl bir uyku için. Diyarbakır’daki grup toplantısı mı? Kimin umurunda. Yakında bölücü örgüt liderlerinin yolu da açılır. Herkes uyurken uyanık olanlar başarır. Uyuyanlar ise yalnızca rüya görür.


Eğitimi şifrelenmiş, ordusu Hasdal Kışlası’na hapsolmuş, yargısı siyasetin emrine girmiş bir ülke. Siyasetçileri ise gözlerini ve kulaklarını İmralı’ya çevirmiş durumda. Ada’dan dönen avukatlar hangi mesajı getirecek diye merak içindeler.

Tehditle istediğini yaptıran bir bölücü örgüt var. Bazı belediyelerde Kürtçe bilmeyenlere iş yok. Bölücü örgütün bayrağı gönderde. Parti grup toplantıları da Ankara’da değil. Sahi, geride ne kaldı?


Adil Hacıömeroğlu
30 Haziran 2011
Not: 4 Temmuz 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BOYKOT NEYİ ÇÖZER?

Tutuklu milletvekilleri konusundaki tartışma, gittikçe büyüyor. Yargının siyasallaştığının en güzel kanıtı olan bu sorunu aşmak için muhalefet partileri farklı çözüm yolları, mücadele biçimleri belirliyor.

Hatip Dicle sorunu ortaya çıktığı andan itibaren BDP, TBMM’yi boykot edeceğini söyledi. Ayrıca sokak eylemleriyle de bir bunalım ortamı yaratmaya çalışmakta. Asıl amaçları bölücü başının salıverilmesini sağlamak. Dicle’nin mahkûmiyeti kesenleşmesine, bu nedenle de seçilme koşullarının yetersizliğine rağmen aday gösterilmesi bilinçli bir eylemdir. Amaç, Öcalan’ı da benzer bir oldubittiyle milletvekili seçtirmek ve fiili durum yaratarak affını sağlamaktır. Şu anda PKK’nın çizdiği strateji adım adım işliyor.

Hatip Dicle’nin yanına Balbay, Haberal ve Alan’ın eklenmesi ise anlamlıdır. AKP, siyasallaşan yargısıyla böyle bir karar vererek BDP’ye önemli bir pas atmıştır. Sözde genel bir hukuksuzluk yaratarak Hatip Dicle konusundaki mücadeleye meşru bir zemin kazandırıp kamuoyu desteğini çoğaltmaktır amaç. Bu yolla mahkumiyeti kesinleşen birisinin milletvekilliği onanınca arkası da gelecek tabi ki. Yani Öcalan’ın TBMM’ye girişi kolaylaşacak ve konu gündeme gelecektir. Dicle’nin milletvekilliği onanır onanmaz Hakkâri’den seçilen üç BDP’li vekil istifa ettirilip ara seçimin yolu açılacak. Araseçimde de bölücü başı aday yapılıp seçilmesi sağlanacak. Dicle’nin durumu emsal gösterilerek Öcalan meclise girecek. Bütün senaryo bu. Zaten İmralı sakini, “hapiste çürümek istemediğini” söylemiyor mu?

Balbay, Haberal ve Alan’ın kesinleşen cezaları yok. Büyük bir olasılıkla da beraatla sonuçlanacak davaları. Burada hukuka aykırılık söz konusu. Oysa Hatip Dicle olayı tamamen yasalara aykırı. Kimlerin milletvekili seçilebileceği anayasada açıkça yazılmış. “Milli irade” masallarıyla haklılık kazandırma istekleri planlı ve bilinçli. Hukuksuz “milli irade” olur mu? Dicle için yapılan mücadele tamamen siyasaldır bölücü bir hedefe varmak içindir.

Alan, Balbay ve Haberal’ın durumu bir hukuk ayıbıdır ve mücadele zemini de yargıdır. CHP’nin yemin törenini boykot etmek gibi bir eylem biçimi BDP’ye yarar, yanlıştır. TBMM’de sonuna kadar demokratik yollar zorlanarak hukuksal mücadele verilmeli.

TBMM’yi kuran CHP’nin öncülleridir. Öyle bir meclis ki burası, Sakarya Savaşı’nın en kötü anlarında bile açık tutulmuş. CHP’nin, BDP ile aynı doğrultuda bir eylem çizgisi belirlemesi geriye dönüşü olanaksız bir siyasal yanlışı beraberinde getirir. AKP; siyasallaştırdığı yargısıyla Alan, Balbay ve Haberal’ın salıverilmesini engelleyerek özellikle CHP’yi BDP ile eylem birliğine zorlamakta. Amacı, anayasa değişikliğinde muhalif dirençleri kırmaktır. AKP-BDP ittifakı özerkliği çıkararak Öcalan’ı meclise sokmak istiyor. Onun için de kurucu iradenin ortadan kaldırılması gerek onlara göre. Bu, CHP’ye kasetten sonraki ikinci büyük operasyondur. Böylesine açık ve tarihsel sorumluluğu büyük bir tuzağa düşülmemeli.

Meclise girip yemin etmeli CHP milletvekilleri. Hem de yakalarına ilk meclisi anımsatmak ve o günkü iradeyi canlandırmak amacıyla Atatürk’ün kalpaklı birer rozetini takarak. Bugün küresel güçlerin dayattığı yeni Sevr’in yırtılıp atılacağı gündür.

Adil Hacıömeroğlu
28 Haziran 2011
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

GEÇMİŞ OLSUN TÜRKİYE’M

12 Haziran genel seçimleri sonrasında tartışmalar bitmek bilmiyor. Her geçen gün yeni sorunlar, skandal sayılabilecek yeni olaylar gündemi meşgul ediyor. Siyasetçiler, ülkeyi yönetecekleri yerde, yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktalar. Sorunlar, derin bunalımlara dönüşmekte, bu nedenle de çözümsüz duruma gelmekte. Aklıselime en çok gereksinim duyduğumuz bu günlerde akil adamlardan yoksun bir toplum görünümündeyiz.

Bunalımın ilk işaret fişeği seçimlerden önce ateşlendi. Ne yazık ki iktidar partisinin seçimlerde ülke çıkarı yerine parti çıkarını düşünmeyi yeğlemesi sorunun daha da büyümesine neden oldu. BDP, mahkûmiyetleri kesinleşen ve seçilme yeterliliği olmayan adayları özellikle milletvekili adayı gösterdi. Buradaki amaç, seçimlerden sonra siyasal bunalım yaratarak halkı bir çatışmanın içine sokmak. Yaygın terör eylemleriyle toplumda yılgınlık yaratmak terör örgütünün asıl amacı. YSK, seçilme yeterliliği olmayan BDP’lilerin adaylıklarını reddetti. Ancak sözde demokrat basınımız ve siyasetçilerimiz, bu karara şiddetle karşı çıktılar. Adeta hukukun üstüne çullandılar. Yargıyı, siyasete müdahale etmekle suçladılar. Ardından YSK geri adım attı ve BDP’lilerin adaylıklarında sorun olmadığı açıklandı. Böylelikle ülke tarihinde bir ilke de imza atılmış oldu: Bir yüksek yargı organı kararından geri döndürüldü.

Hatip Dicle’nin seçimlerden üç gün önce durumu netleşiyor, seçilmesi önünde engel kesinleşiyor. Ancak avukatı bunu saklıyor, açıklamıyor. Neden mi? Çok açık, amaçları demokratik yollardan mücadele değil ki. Siyasal bunalım yaratarak insanları sokaklara dökmek, çatışma çıkarmak, terör eylemleri yapmak. Bunun için de kendince “haklı nedenler” ortaya çıkarmak. BDP böyle de AKP nasıl düşündü?

AKP de banko kazanacağı bir seçimin “sükûnet içinde” yapılması için çaba gösterdi. Seçimler öncesi terör eylemlerini önlemeye çalıştı. Anlaşılacağı üzere çöpleri halının altına süpürdü, parti çıkarlarını gözeterek. Siyaset adamlarının öngörüleri güçlü olmalı. Olayların nasıl bir sonuca ulaşacağını anlamalı ki gelişmeleri yönlendirecek, duruma egemen olacak inisiyatifi olsun. Ne yazık ki siyasetimizin iktidarında ve muhalefetinde olanlar bir adım önünü göremez durumda. Böyle olunca da İmralı sakini ve siyaset dışı güçler gelişmeleri istedikleri gibi yönlendirmekte.

Hatip Dicle sorunu tırmanırken ilgili mahkemeler; Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan’la ilgili kararlarını açıklayarak yeni bir bunalımın doğmasına yol açtılar. Siyaset dünyası allak bullak oldu. Yargı siyasallaştı. İktidarın istediği doğrultuda siyasal denilebilecek kararlar almaya başladı. Hukukun, siyasetin emrine girdiği bir yerde demokrasiden söz etmek olanaksız. Haklarında hiçbir kesinleşmiş cezanın olmadığı bu milletvekillerinin salıverilmemesi tamamen siyasal bir karardır. Balbay, Haberal ve Alan’ın durumları, Dicle’nin durumuyla karıştırılmamalı. Çünkü suç şüphesiyle mahkûmiyet aynı şey değil.

Milletvekillikleri alicengiz oyunlarıyla yok edilirken İstanbul 1. Bölge’den bir feryat yükseldi. Birkaç kez MHP ile AKP arasında el değiştiren milletvekilliği sonunda otuz bir oyla AKP’ye geçti. Hakkı yenen Hayrettin Nuhoğlu nasıl bir haksızlığa uğradığını basın yoluyla açıklamaya çalışıyor ve bazı iddialarda bulunuyor. Gümrük oylarının nasıl adaletsizce, yasalara aykırı olarak dağıtıldığını kanıtlarıyla ortaya seriyor. Hele şu sözler devletin düşürüldüğü durum açısından çok önemli: “Bu seçimlerde bir gölge daha var. İstanbul 1. Bölge'de AKP'nin sandık görevlileri açısından mükerrer oy vardır. Sandığı korumakla görevli güvenlik güçleri var. O polisler kendi mahallesinde oy kullandıktan sonra koruduğu sandıkta da oy kullanmıştır. Bu ülkede her konuda hukuk uygulansın istiyoruz. Tek adam diktatörlüğüne gitmemelidir Türkiye. Yasama, yürütme, yargı devam etmelidir.” Nuhoğlu’nun bu sözleri önemlidir, araştırılmalı. Eğer bir ülkenin güvenlik güçleri iktidar partisinin militanı gibiyse bunun adı demokrasi olamaz.

Terör örgütünün her günkü tehditleri kışkırtıcı bir nitelik kazandı. Kan dökmeyi, düşmanlık yaratmayı marifet sayıyor bölücüler. Zaten bundan başka bir şey de bilmiyorlar. Böylesi bir ortamda CHP ve MHP’nin alacağı tavır çok önemlidir. Haklar hukuksal zeminlerde aranmalı, BDP ile eylemsel işbirliğinden kaçınılmalı. Terör örgütünün TBMM’yi yok sayma girişimlerinin boşa çıkarılması gerek.

Kamuoyunu, İmralı’dan gelecek açıklamalara kilitleyen ve çözüm üretemeyen siyasetçilerin silkinmesi gerek. Türkiye gibi büyük bir ülkenin kaderi bölücü başının çizeceği yol haritasına, söyleyeceği bir çift söze terk edilemez. Bölücü tehditlerle ve iktidar müdahaleleriyle karar değiştiren bir yargı sistemi topluma adalet duygusu dağıtıp güven veremez.


Yargının, güvenlik güçlerinin iktidarın güdümüne girdiği bir ülkede sağlıklı seçimlerin yapılması olanaksızdır. 12 Haziran seçimleri de bu nedenle şaibelidir. Ayrıca baskı ortamında yapılan bir seçimde yurttaşların özgür iradelerini kullanmaları da söz konusu olamaz. Böylesi koşullarda oluşan bir meclis ve hükümet de ülkemizin sorunlarını çözemez. Seçim, AKP ve bölücü örgütün gölgesi altındadır. Gölgenin dağılması için de parlak bir güneşe gereksinim var.

26 Şubat 2010 tarihli “DEMOKRAT” BAŞBAKAN başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: “Son günlerde siyasal partiler, seçimlerin erken mi; yoksa zamanında mı yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bu tartışma yersizdir. Tartışılması gereken artık ülkemizde seçimlerin özgür, tarafsız ve adil olarak yapılıp yapılamayacağıdır. Yolsuzlukların, adaletsizliklerin bu kadar yaygın olduğu ve cezasız kaldığı bir ülkede demokrasiden asla söz edilemez. Demokrasi, dört yılda bir oy kullanmak değildir. AKP’nin istediği tek sesli bir Türkiye’dir. Zaten başbakan için demokrasi bir “araç” değil miydi?( http://adiladalet.blogspot.com/2010/02/demokrat-basbakan.html)” Evet, yalnız RTE için değil, bölücü örgüt için de demokrasi bir araç. Bu araç artık bu kadar yükü taşıyamıyor, su alıyor.
Geçmiş olsun Türkiye’m! Cumhuriyetimiz ve demokrasimiz bölücülerle küresel destekli mürtecilere feda edildi. Artık “ileri demokrasi”miz var.
Adil Hacıömeroğlu
25 Haziran 2011
Not: 27 Haziran 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

SURİYE YANARKEN

Tunus’ta başlayan yangın Libya, Mısır, Yemen, Bahreyn derken Suriye’yi de yakmaya başladı. Buradaki dış kışkırtmalı isyan ve iç çatışmaların en çok etkileyeceği ülke şüphesiz ki Türkiye’dir. Komşumuz Suriye’deki ateşin harareti bizi de ısıtırken alevler de camlarımızda yansımaya başladı.

Komşumuz sıkıntılı günler yaşarken bazı açıklamalar kafa karıştırıyor. RTE’nin 12 Haziran seçimlerinden sonra yaptığı balkon konuşmasındaki şu vurgusu dikkatlerden kaçtı sanırım. “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Avrupa kazanmıştır. Bugün, demokrasi kadar, özgürlük kadar, barış, adalet, istikrar kazanmıştır.” Bu sözlerle Ortadoğu’daki rolünün süreceğini ilan ediyor. Özellikle sıkıntılı bölgelere vurgu yapması dikkat çekici.

Suriye’deki yangının büyüdüğü son günlerde, Amerikan aylık haber dergisi Foreign Policy’in son sayısında 'Osmanlı Devleti'nin Dirilişi' başlıklı bir makale yayımlanması ilginçtir. Dergi “Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, doksan yıldır Doğu’yu ‘gericilik’ Batı’yı ise ‘modernlik’ olarak algıladığını” öne sürüyor Foreign Policy. Bu nedenle de “Türkiye’nin yüzünü hep Avrupa'ya çevirdiğini” söylüyor Amerikan dergisi. Burada Türkiye’ye batı değerlerinden ve hedeflerinden vazgeç, Ortadoğu’ya bak deniyor. Ülkemize verilmek istenen rol açıkça ortaya konuyor.

“Bir zamanlar İstanbul'daki sultanlar tarafından yönetilen şimdiki Arap ülkelerinin, bu süreçte Türkiye'ye şüpheyle baktıklarını dikkat çeken dergi, Türkiye'nin son zamanlarda Arap ülkeleri ile geliştirdiği ilişkilerden sonra Arapların da Türkiye’ye bakış açısının olumlu yönde değiştiğini ifade etti.” Burada Türkiye’yi Osmanlı rüyalarıyla Ortadoğu bataklığına sürme çabası var.

RTE’nin balkon konuşmasından sonra Newsweek dergisinde Niall Ferguson imzasıyla yayımlanan yazıya göz atmakta yarar var. “Türkiye'nin gücünü göstermesiyle birlikte, yakında yeniden canlanmış bir Osmanlı İmparatorluğu ile karşı karşıya kalınabileceği” yazılıyor. Türkiye, müthiş bir Osmanlı gazıyla Ortadoğu’nun ateşine atılmak istenmekte. Bu tür yorumlar AKP’li liderlerin kendilerini sultan, vezir, Osmanlı paşası görmelerine neden olmakta. Böylesine bir tatlı rüya, uyanıncaya kadar sürer. Uyanınca da çok geç olur, atı alan Üsküdar’ı geçer.

Ferguson: “Açıkça görülüyor ki Erdoğan'ın arzusu, Türkiye'nin sadece agresif bir Müslüman değil, aynı zamanda bölgesel bir süper güç olduğu Atatürk öncesi döneme dönme yönünde” diyerek sözlerini sürdürüyor. Evet, Atatürk öncesi dönem… Ortadoğu’da başta İngiliz ajanları olmak üzere emperyalist casusların kol gezdiği bir bunalım dönemi. Sömürgecilerin, sınırlarını masa başında cetvelle çizerek oluşturdukları aşiretlere dayalı kukla devletçikler… İstanbul’da emperyalistlere boyun eğmiş bir sultan… Bu mudur özlenen?

Bu iki dergide özellikle vurgulan bir şey var. Osmanlı Devletini sadece Arap coğrafyasından ibaretmiş gibi göstermek. Neden mi? Çünkü küresel emperyalizmin ilgilendiği ve parçalamak istediği bölge burası olduğun için böyle bir algı yaratılıyor. Oysa Osmanlı Devleti, Viyana kapılarına dayanmış, Kafkasya’ya egemen olmuştu. Neden bunlar söylenmez.? Neden bu yeni Osmanlıcılara Kafkasya’da, Balkanlar’da, hatta Orta Avrupa’da rol verilmez? Çünkü amaç Osmanlı’nın diriltilmesi değil, Osmanlı rüyasıyla Türkiye’nin küresel sofralara yem edilmesi.

Her iki dergide de bir yalan göze çarpmakta. Türkiye’nin Atatürk’le Ortadoğu’ya kapılarını kapattığı safsatası. Ne yazık ki buna birçok siyasetçimiz de kanıyor. Defalarca yazdık, söyledik Sadabat Paktı’nın ne olduğunu öğrenmekte yarar var. Türkiye’nin Müslüman dünyasına sırtını dönmesi, ABD etkisiyle Menderes iktidarıyla başlar.

Newsweek’teki yazının bu bölümü nasıl bir tuzağa düşürülmek istendiğimizin açık göstergesidir. “Ancak yine de Erdoğan'a daha yakından bakmaya ihtiyacımız var. Çünkü Erdoğan'ın, Türkiye'yi, Kanuni Sultan Süleyman'ın hayran kalacağı şekilde dönüştürmeyi hayal ettiğinden şüphelenmek için iyi nedenler bulunmakta” diyor yazar. Bize, muhteşem hayaller kurun, diyorlar. Muhteşem hayallerin sonunda büyük yıkımlar da olabilir.

Suriye’deki karışıklıklar tüm hızıyla sürerken Hatay’daki mülteci kampını ABD’li aktris Angelina Jolie ziyaret etti. Hem de BM iyi niyet elçisi olarak. Daha önce Tunus’taki Libyalı mültecileri de ziyaret etmişti. Ardından Libya müdahalesi başladı. Hangi sorunlu bölgeye giderse ardından ABD’nin askeri müdahalesi geliyor. Demek ki Suriye’nin kalemi kırılmış. Dua edelim de Irak’ın kuzeyindeki PKK’lı mültecileri de ziyaret etmesin!

Adil Hacıömeroğlu
23 Haziran 2011
Not: 27 Haziran 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.