RAYLARDA BİTEN YAŞAM


10 Temmuz 2026 Cuma günü önceden planlanmış birtakım işlerim vardı. İstanbul’un sıkışıklığı göz önüne alındığında işlerime, görüşmelerime yetişmem oldukça zordu. Her şeye karşın işlerimin hepsini bitirmeliydim bir koşturmaca içinde.

İlk işim yayınevine gitmek... “Babalar da Çocuk Bakar” kitabımın birinci baskısı tükendi. Bu nedenle yenisi basılacaktı. Yaklaşık on gündür kitabı yeniden düzeltip daha önce aceleden koymadığım bazı bölümleri ekledim ona. Yayınevi Kadıköy’de... Öncesinde Üsküdar’da bir işim vardı. Üsküdar’daki işimi hallettim çabucak. Marmaray’a binip Söğütlüçeşme’ye gitmek için koşturdum. Vagonlar çok kalabalık… Yaz sıcağında soluk almakta zorlanıyor insanlar.

Tren, Ayrılıkçeşmesi’ne gelince durdu, inip binenler oldu. Ancak kapılar kapanmadı bir türlü. Bu nedenle tren bir süre bekledi burada. Az sonra bir güvenlik görevlisi gelerek sıkış tıkış oturan, ayakta bekleyen yolcuları uyardı. “Sayın yolcularımız, bu teren geri dönecek. Lütfen inip karşı hattaki terene binin.” dedi. Ortalık karma karış oldu. Herkes merak için deneni yaptı. Bu sırada istasyondaki sesyayıcılardan bir duyuru işitildi: “Sayın yolcularımız, Söğütlüçeşme istasyonundaki üzücü bir olay nedeniyle seferlerimiz gecikmeli olarak yapılacak. Bu aksamadan ötürü özür dileriz” İçimden: “Eyvah!” dedim. “Yine birisi gitti” diyerek üzülmeye başladım. Çünkü son zamanlarda bu tür duyuruları birkaç kez işitmiştim.

Karşı yönden giden trenimiz çok geçmeden Söğütlüçeşme’ye vardı. İndik. Ortalık ana baba günü… İstasyonda adım atacak yer yok! Terenler vaktinde gelmiyor, gecikmeli kalkıyor. Polisler, sağlık görevlileri, itfaiyeciler, bolca özel güvenlikçiler vardı her yanda.

Bir görevliye sordum. Birisi intihar etti, dedi. Görevliler, ayrıntı vermediler çok sormama karşın. Kendini raylara atan kişi “Genç mi, yaşlı mı, kadın mı, erkek mi?” diye merak ettim. Halkalı’ya giden tren, tam istasyona girerken atmış kendini önüne. Tren bir suçlu gibi orada duruyor. Kimse yanına yaklaşmasın diye şeritler çekilmiş önüne. Birkaç polis de şeritlerin arkasında tetikte bekliyordu ne sorulursa sorulsun “Bilmiyorum” diyen. Bu arada yayınevinden aradılar beni gecikmem nedeniyle. Olayı anlattım. Onlar da şaşırıp üzüldü. İstasyonla Metrobüs’ün arasındaki yolda itfaiye, polis araçlarıyla cankurtaranlar beklemekte. Bu cankurtaranın kimin canını kurtarmak için beklediğini de merak ettim doğrusu.

Bir kişi yaşamak dururken niye kendi canına kıyar? Bu soruyu sıkça düşünürüm. Çünkü son zamanlarda Marmaray’da özkıyımlar sıkça oluyor. İnsan, umudu varsa yaşar. Umudu tamamen tükenmiş birinin yaşama tutunması çok zor. Son yıllarda insanların umudunu yok edecek o kadar çok şey var ki anlatsak sayfalar yetmez. Gençlerin çoğu düş kırıklığı içinde. Gelecekle ilgili umut fenerleri sönüyor bir bir. Gelecek kaygısı sürekli büyüyen bir çığ gibi üzerlerine geliyor. Çoğu zaman yaşamla ilgili çok fazla seçenekleri kalmıyor önlerinde. Son yıllarda ekranların yaşama egemen olmasıyla aileler ortadan kalkıyor, kişiler gelenekten kopuyor, kalabalık kentlerde insanla insansızlıktan hızla yalnızlaşıyor. İnsanların çevresinde ne dert ortağı var ne de yaraya merhem olacak biri. Anlaşılacağı üzere yaşamın faturası gittikçe kabarıyor birçok kişi için.

Olayın içyüzünü öğrenemeyeceğimi anlayınca yürüyüp gittim işime. Yayınevine vardım. Beni yayıncım Mahmut Yıldırım ile kardeşi Onur karşıladı. Oturur oturmaz Onur kahvemi getirdi. Olayı kısaca anlattım bildiğim kadarıyla. Sonrasında işlerimize döndük. İşimiz bitti, kalkmak için izin istedim. Bu sırada Mahmut, elinde üç kitapla geldi yanıma. “Hocam, bunlar Şehname’nin 1947 basımı… Ancak birinci cildi yok! Bunları size armağan ediyorum” dedi. Birinci cildini bulmaya çalışacağımı söyleyerek bu güzel armağanlardan mutlu olduğumu söyledim. İçim, gülücük pınarına döndü birden. Vedalaşıp çıktım mutlulukla. Söğütlüçeşme’ye gitmek için kan ter içinde yürüdüm. Çünkü Bostancı’da yetişmem gereken bir buluşumum var.

İstasyona geldim. İnsanlar sel olup akmakta içeri ve dışarıya doğru. Yürüdüm merdivenlere. Seferler normale dönmüş. Oradaki bir görevliye raylara atlayan kişinin kimliğini sordum. Yalnızca otuz yaşlarında bir erkek olduğunu söyledi. Raylara baktım uzun süre tanımadığım bu kişiden bir iz bulurum diye. Raylar temizlenmiş. Adını sanını bilmediğim kişinin yaşama veda ettiği yerde bir izi bile kalmamış. Düştüğü yeri, kendimce belirledim. Oradan batıya doğru uzanan raylara bakınca kan dolu üzüntü ırmağının umutsuzluk seliyle birleşip aktığını gördüm. İçim burkuldu. Yürüyerek istasyona gelen genç adamın bir izi bile yok! Acaba evden ayrılırken nasıl çıkmıştı kapıdan? Ailesiyle son vedası nasıl olmuştu? Son yemeğini ne zaman yemişti? Son gülümsemesi nerede, niçin ve ne zamandı? En son kime sarılmıştı tüm içtenliğiyle? Kendini trenin önüne atmaya ne zaman karar vermişti? Canına kıyacağını kimse anlamamış mıydı?

Rayların üstünde en küçük izi bile kalmayan adam, kendini trenin önüne atmadan önce ne kadar zaman geçirmişti burada? İstasyonda karasızlıklar yaşamış mıydı? İlk gelen trenin altına mı atlamıştı? Yoksa kendine, yaşama biraz şans verip uzun süre düşünmüş müydü ne yapacağını? Ayakları geri geri gitmiş miydi? Yaşamına son noktayı koyup canına kıymadan önce birileriyle telefonla konuşmuş muydu? Onu yaşamından bezdirip umutsuzluk bataklığının içine gömen sorunları neydi? Umutsuzluk dolu bardağını taşıran o son damla, kimler tarafından onun yüreğine yıldırım gibi düşürülmüştü?

Kafamın içi allak bulak… Yüreğimdeki acı denizi, içimi yakmaya başladı. Dayanamayacağım raylara bakmaya da adını sanını bilmediğim kişiyi düşünmeye de. Gözlerimden birkaç damla yaş damladı yanaklarıma. Yanaklarım kavruldu yaşların acısıyla. Yaşlar, yanağımı delip yüreğime işledi zehirli ok gibi. Gebze’ye gidecek trenin düdüğüyle dalgın dalgın, ağır adımlarla yürümeye başlayınca beni tutsaklaştıran düşlerimden uyandım. Bindim trene. İçerisi çok kalabalık… İçimdeki üzüntü ırmağı acıyla çağlıyor. Usum ve yüreğimi raylarda bıraktım.

Vagona girdiğim anda karşı sırada oturan 30 yaşını aşkın biri, “Buyur amca, otur” diyerek yerinden kalktı. Önce oturmak istemedim, ısrar etti bana. “Sağ olun!” diyerek oturdum. Karşımda duruyor elinde çantasıyla bana bakıyor bu güzel adam. Gözleri ışıl ışıl... Oturur oturmaz çantamı açıp birkaç yudum su içtim. Ardından kitabımı alıp okumaya başladım. Ne okuduğumu sordu, söyledim kitabın kapağını göstererek. Arkadaşım Halil Halit Toker’in “Futbol Spor ve Oyun” kitabı elimdeki. Genç adam birden kendisinin de kitap okumayı çok sevdiğini söyledi. Suç ve Ceza’yı ekonomik sıkıntı yüzünden alamadığı için birkaç günde bir kitapçıya giderek okuyormuş. Aklın yolu bir… Benim de kitapçı rafları arasında okuduğum çok kitap var. En son Murat Bardakçı’nın Şah Baba kitabını okuyup bitirdim kitapçıda. Kitaplar hakkında bir süre söyleştik onunla oturanlar, ayaktakiler bizi dinlemekte. Bostancı’ya iyice yaklaştık. Adını sordum, söyledi. Çantamdan benim kitaplarımdan birini ona imzalayarak verdim. Çok sevindi, neredeyse havalara uçacaktı. “Çok sağ ol amca, yaşamımda ilk kez bir yazarın imzalı kitabına sahip oldum” dedi. Şu Anadolu çocuğunun inceliğine, değerbilirliğine bakın!

Tren yavaşlayınca inmek için kalktım yerimden tokalaşıp vedalaştık onunla. Yaşam, doğumla ölüm arasında inişli çıkışlı bir yol. Az önce tanımadığım birinin raylar üzerinde can vermesine üzülürken şimdi kitap okuma sevisiyle yanıp tutuşan bir gencin yaşam coşkusuyla umutlanıp mutlandım. Yaşamak, soluk alıp vermek kadar güzel bir şey var mı şu dünyada? Hele insanlarla söyleşmek, onlarla ortak amaçları, düşünceleri paylaşmak denli güzel bir şey bulunur mu aramakla?

İndim trenden yüreğimde büyüyen umutla. Yüreğimin bir yanında özkıyımla son soluğunu raylarda veren biri, diğer yanında ise kitaplarla yaşama tutunan, içi yaşama sevinciyle tutuşan diğeri. İkisi de akran sayılır. İnsan ve umut olmasa bu yaşam yaşanır mıydı acaba?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Temmuz 2026

 

1 yorum:

  1. Konfüçyüs 'e sormuşlar iyilik nedir diye. Cevap vermiş: "İnsanları sevmektir". Peki bilgilelik nedir diye sormuşlar? İyi insanla kötü insanı ayırt edebilmektir demiş. Şu an iyilik ve kötülük kavramlarının bulamdığı, bilgeliğin bittiği, bilge-aydın karakterinin toplumda dışlandığı bir dönemi yaşıyoruz. Ya insanları seveceğiz ya da iyi ile kötü ayrımı yapıp kötüleri cezalandıracağız. Bunun ikisi de yapılmıyorsa orada ne adalet vardır, ne umut. E böyle bir toplumda yaşamak da külfet omur bazen.

    YanıtlaSil