27 Ekim 2012 Cumartesi

TÜRKİYE'Yİ SEL ALDI…


          Yazın kavurucu sıcakları yerini, sonbaharın ılık esintilerine bırakırken yağmurlar da başladı. Sonbahar yağmurları sararıp solmakta olan doğaya canlılık aşılar. İlkbaharda canlanacak toprağı yumuşatır bu yağmurlar, suya doyurur tarlaları,  bahçeleri, ormanları… Ağaçlar sonbahar yağmurlarıyla özsularını depolar. Çiftçinin ürününün bereketi, sonbahar yağmurlarından belli olur.

Yağmura “rahmet” dedi atalarımız. Bizler de rahmetin suladığı bereketli topraklarda kolayca sürdürdük yaşamımızı. Yağmur yağdığında “Rahmetten kaçılmaz.” düşüncesiyle ıslanırdık özgürce sırılsıklam. Köylü sevinirdi yağmurun yağmasından, çünkü ambarı rahmetin bereketiyle dolardı. Kentli mutlu olurdu; özlemini çektiği toprak kokusu, yağmurla işlerdi hücrelerine. Şimdi öyle mi? Her yağmur yağdığında ülkemizin bir köşesinden felaket haberi gelmekte.

Geçtiğimiz günlerde hava tahmin raporlarında bayrama yağmurla gireceğimiz söylenip durdu, uyarılarda bulunuldu. Yağışların batıdan doğuya doğru kayacağı duyuruldu.

Yağmur, önce Trakya’yı vurdu. Tekirdağ ve Kırklareli illerimiz yağmura teslim oldu. Halk çaresiz, devlet yöneticilerimiz umursamaz. Sel suları evleri, hayvan sürülerini, tarladaki ekini, bahçedeki meyveyi, ambardaki birikimi vahşi ve doymak bilmeyen bir canavar gibi yuttu. Lüleburgaz, Saray, Çorlu, Çerkezköy’de yurttaşlarımızın çaresizliği yüreklerimizi burktu, içimizi eritti. Sel suları çekildiğinde üç kişi yaşamını yitirdi. Yıkılan köprüler, kuyuya dönüşen yollar, sel sularında sürüklenen taşıtlar… Milyonlarca liralık mal kaybı, felaketin boyutlarını göstermek açısından ilgi çekici.

Yağış, bir gün sonra İstanbul’a geldi. Denize kıyısı olan Sarıyer ve Beykoz sular altındaydı bu kez. Metrelerle ölçülebilecek yakınlıktaki denize, sel sularını ulaştıramamak hangi beceriksizliğin ürünüdür acaba?

İşin en trajik yönü ise Marmara Adası’nın sel baskınına uğramasıdır. Çamur deryasına batan Ada’da yaşam durdu, bayram zehir oldu. Küçücük adayı sele teslim ederek bir dünya rekoruna imza atmış oldu ülkemiz. Dört tarafı denizle çevrili bir yerde sel sularının akacak yol bulamamasına gülelim mi, ağlayalım mı? Hoyrat bir turizm anlayışına, doymak bilmez yapsatçılığa, görgüsüz yazlıkçılığa kurban ettik güzelim adayı.

Sonraki gün, sel Gaziantep’teydi. Karayolları, nehirlere dönüştü. Araçların içindekiler bir can pazarının cehenneminde kaldılar. Ne yazık ki üç yurttaşımızı yitirdik burada da. Ağaçların tepesinde, otobüslerin üzerinde canını kurtarmak için çırpınan insanların görüntüleri kaldı belleklerde.

Sel “canavarı” ertesi gün Şanlıurfa’daydı. Başta Harran olmak üzere birçok yerleşim yeri sular altındaydı. Üç yurttaşımızı sele kurban verdik Urfa’da.

Acaba sırada hangi ilimiz var? Sel sularına kaç canımızı daha kurban vereceğiz kim bilir?

Kentlerimizi bilime, teknolojiye inat yanlış inşa ediyoruz. Varsa yoksa para… Bir ülkede varsıllaşmanın tek yolu inşaat sektörü olunca insan yaşamı ikinci sıraya itiliyor. Kentin her santimetre toprağı para olarak görülmekte. Suya akacak yer, güneşe ısıtacak toprak bırakılmıyor. Küçücük kasabalar bile zevksizliğin örneği olarak oluşturulmakta.

Kentlerin oluşmasındaki yanlışlar ortada. Peki, kırsal kesimde seller neden olmakta? Son yıllarda orman ve doğa katliamı yapılmakta. Dağların yeşili, yerini grinin soğukluğuna bırakmakta. Yedi veren ovalar, açgözlü siyasetçinin hoyratlığında çoraklaşıyor. Ne kentlerde ne de köylerde planlama var. Nerede, neyi yetiştireceğimiz belli değil. Neyi, ne kadar üreteceğimizi bilmiyoruz. Doğada bir denge olmalı. Ne, ne kadar tüketilmeli, bilinmeli.

Türkiye’yi batıdan doğuya sel aldı, biricik yârimiz ülkemizi hoyrat eller mahvetmekte. Sel, deprem, heyelan, çığ… Canlarımızı koparıp almakta. Su baskınları “doğal afet” denilip geçiştirilmekte. Türkiye’de yaşanan su baskınlarının büyük çoğunluğu insanın doğaya verdiği zararlardan kaynaklanmakta. İnsanların kendi hatalarını doğaya, Tanrı’ya yükleyerek sorumluluktan kaçmaları şark kurnazlığı! Bunca felaketten ders almayan bir toplumun geleceğe umutla bakması olanaklı mı?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                           27 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.










2 yorum:

  1. Eskiden beri hep yağmur yağardı,ama bu kadar felaketle sonuçlanmazdı.Nedenlerini siz gayet güzel ortaya koydunuz.Elinize yüreğinize sağlık..

    YanıtlaSil
  2. Doğal felaketleri önlemenin çaresi ilimdir.İlm ve tekniği terketen bir toplumun başına elbette kötü şeyler gelecektir.Bunları manevi duyguların altına kapatarak çözemezsiniz.Bu yüzden felaketler artıyor.Bir yandan törör belası,diğer yandan doğal afetler.Anadolu'yu çehenneme mi çevirdik,ne?Yetisiz ve beceriksiz insanlara yetkiyi verdik.Şimdi de ağlıyoruz.Şu sahil kenarlarına yapılan gökdelenler.Hiçbir bilimsel altyapısı yok.Eğimi yüksek yerlerden akan sularr denize ulaşacakları yerde gökdelenler önüne çıkıyor.Sular ortalığı kasıp kavuruyor.Kardeniz sahil yolunu örnek alalım.Son on yıda meydana gelen su baskınları bu yanlış planlama değil midİR?İçraat yapanlar bilime değil de paraya bakrlarsa çok daha fazla ağlayacağız demektir.

    YanıtlaSil