DUYGULARI YOK EDEN BAĞIMLILIK

 

Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlerin duygularını hızla yok ediyor. Peki, bu nasıl oluyor?

Uzun süre ekrana bakan kişi, giderek yaşamın gerçeklerinden kopuyor. Yaşamın karşıtlıklar üstüne kurulu gerçekçiliğini unutuyor bu yolla. Sorun çözme yeteneğini de yitiriyor ekranın soyut, göz boyayıcı, aldatıcı ortamında. Yaşam; olumlusu olumsuzu, iyisi kötüsü, yalanı gerçeği, eğrisi doğrusu, inişi yokuşu, acısı tatlısı, mutluluğu üzüntüsü, ilgisi ilgisizliği,  varlığı yokluğuyla bir bütün. Sanal bağımlılığı olan kişi, yaşamın bu gerçeklerini ne yazık ki göremiyor. Çünkü onun yaşamını belirleyen, dünyanın gerçeklerden uzak, başkalarınca kurgulanmış sanal bir yaşam. Aslında buna yaşam demek de pek uygun değil. Çünkü yaşam sanal değil, dinamik ve gerçektir.

Yaşamın içindeki kişinin duygu ve düşünceleri vardır. Kişiyi yönlendiren onun duygu ve düşünceleri. Duygu ve düşüncesi olmayan biri, et ve kemik yığınından başka bir şey değil. Herkesin birbirinden ayrı düşünce ve duygularının olması, insan olmanın varsıllığı, güzelliği, öngörülmezliği, çekiciliğidir. Bir toplumun içinde yaşayan insanlar, tanıştıkları günden başlayarak birbirlerini keşfederler. Her geçen gün yeni keşifler olur. Bu da insanların birbirlerini sevmesini, saymasını, güvenmesini, insanca ilişkiler kurmasını sağlar. İnsanca ilişkiyi oluşturan da duygu ve düşünce. Duygular, düşünceler kişiyi; başkalarıyla ilişkilerinin nasıl olacağı konusunda yönlendirir.

Ekrana odaklanan kişi, yaşamın gerçeklerini giderek göremez. Bu da onun zaman içinde gerçekçilikten uzaklaşmasına neden olur. Gerçekçilikten uzak bir yaşam; tatsız tuzsuz, lezzetsiz ve renksizdir. Zaten “yaşam” diyoruz. Neden mi? Çünkü yaşam dediğimiz şey, somut bir gerçeklik, sanal değil. Yaşam, yaşamakla ilgili, y7ani canlılığın smgesi… Sanal dünyada bir yaşam yok, olan biten yalnızca bir göz aldatmacası, bir beyin yanılsaması.

Ekran bağımlısı kişinin tüm ilişkileri, tükenmeye yönelik… Çünkü sanal dünyada asıl olan tüketim… Ekran, “Kullan, at” mantığıyla işlemekte. Bu da burada izlenenlerin kolayca değersizleştirilmelerine neden olmakta. Değersizlik, salgın bir sayrılık gibi… Önce kişiyi sarıp sarmalayıp tutsaklaştırmakta. Sonrasında bu salgın, kişinin çevresine yayılıyor hızla.

Ekran bağımlılığının en hızlı tükettiği şey ise sevi(aşk)… Ekranların yaşamlarını biçimlendirdiği, duygu ve düşüncelerini yönlendirdiği gençler karşı cinse seviyle bağlanmıyorlar. Erkek olsun kız olsun karşı cinsle günlük, kısa süreli ilişkilerden yana. Şıpsevdiler. Sorsan, karşı cinsten olan arkadaşına derin bir sevi duyduğunu söyler. Ancak bu sevi, yaz yağmuru gibi kısa sürede yağıp geçiyor. Bu yaz yağmuru gibi sevilerde en az olan şey, iletişim… Zaten günlük yaşamda bir araya geldiklerinde birbirleriyle değil, ekranlarla konuşuyorlar. En çok yaptıkları iş, bir yeiçe gitmek... Orada birbirlerinin gözlerine bile bakmıyorlar, konuşmuyorlar neredeyse. Ekranlardan fırsat bulduklarında sevişiyorlar. Sevişmenin dışında sosyal bir ilişkileri yok gibi. Böyle olunca birbirlerinden kısa sürede bıkıyorlar. Çünkü ilişkiyi besleyecek, seviyi kökleştirecek ne bir duygu ne de düşünsel kök var.

Bağımlı kişinin tek sevisi var, o da ekran. Ekranın dışında bağlılık duyacağı bir şey yok gibi. Bu nedenle karşı cinsle ilişki, pamuk ipliğine bağlı. Niye mi?

Neredeyse tüm televizyonlarda (Birkaç televizyon kanalı bunun dışında.) yıllardır magazin izlenceleri yapılır. Topluma daha çok örnek olabilecek sanatçılar, varsıl kişiler, sporcuların ne yaptıkları, kimi zaman özel yaşamları, ağırlıklı olarak da sevileri anlatılır. Bu izlencelerde en çok işittiğimiz ise “…  yeni bir aşka yelken açtı.” tümcesidir. Aslında her şey bu tümcede saklı. Bu tümceyle “aşk” sözcüğündeki tılsım ortadan kaldırılıyor.  Bunun gelgeç bir şey olduğu vurgulanıyor. Bu algı, topluma yerleştiriliyor. Böylece toplum, geçici ilişkilere yönlendiriliyor. Ne yazık ki yaşamını ekranlara göre düzenleyen kişiler, kendisine dayatılanı kolayca kabulleniyor. Demek ki, sevi böyle gelip geçici bir şey, diye düşünüyor.

Ünlüler dünyasında kadın ve erkek arasındaki ilişkilerin çoğu bir çıkar üstüne kurulmakta. Bu tür ilişkileri “aşk” olarak adlandırmak, aşka en büyük ihanet... Aşkta çıkar olmaz; yürek, bağlılık, güven, derin sevgi, sonsuz saygı olur. Ekranlar, dilimizin derin anlamını yok ediyor. Sözcüklerimizin anlatmak istediğini, içeriklerini değersizleştiriyor. Yine dilimizin insancıl yönünü, hiçe sayıyor. Böylece anadilimiz varsıllığını yitirip kısırlaşıyor.

Üzülerek söyleyeyim ki, ekranlar kişileri çoklu ilişkiye (çok eşliliğe) yönlendirmekte. Bu da toplumumuzun temelini oluşturan aile kurumunu yok ediyor. Çok eşlilik, aile kurumunu ortadan kaldırır. Ayrıca genetik karmaşaya neden olur bu durum. Bu da sağlıksız kuşakların doğup büyümesine yol açar.

Bir toplumda her şeyin kolayca tüketilmesi alışkanlık durumuna gelmesi, kişileri mutsuzluk batağına sürükler. Duygular da günlük yaşamdaki gereksinmelerimiz de dostluklarımız da kolayca tüketilmemeli. Tüketim alışkanlığı büyük bir savurganlık. Şimdi diyeceksiniz ki duyguların savurganlığı olur mu? Hiç olmaz mı? Her şeyin savurganlığı olur. Bu nedenle kişi, elindeki soyut ve somut varlıkların değerini bilmeli. Bu konuda tutumlu olmalı. Hele sevi konusunda değerbilirlikten vazgeçmemeli. Dünyada en zor bulunan şey, insan ve onun sevgisini hak etmek değil mi?

Ekran bağımlılığı, bireyselliği her yönden kutsamakta. Böyle olunca başka kişilerle yaşamı paylaşma kültürü, alışkanlığı, gereksinimi giderek yok oluyor. Çünkü bireysel yaşamın merkezinde bağımlı kişi var. Onun toplumsal gereksinimi(!)  ise sanal ortamın düşsel kişileri, oyunları, kendince renkli saydığı ortam olmakta. Bu durum, bağımlının gerçek yaşamda insanlarla uyumlu ilişki kurmasını güçleştiriyor. Toplumsal yaşamdan kopan bağımlı; zamanla insanlarla ne konuşacağını, neleri paylaşacağını, kendi dışındaki bireylerle sosyal ilişkilerinin düzeyini, onlarla sevgi, saygı ve güvene dayalı bir sosyalleşmenin kurallarını anlayamıyor. Anlasa da bunları nasıl uygulayacağını bilmiyor. Çünkü bağımlı kişinin temel sorunu, karşılaştığı asıl güçlüğü gerçek yaşamın kurallarına, insan ilişkilerine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma, onu giderek toplumdan uzaklaştırmakta.

Bireyselliğin kutsandığı bir düzende genç kızlar ve erkeler arasında seviden söz edilebilir mi? Sevi, iki kişilik olduğuna göre burada bencil davranmanın, bireysel düşünmenin yeri olmaz.

Ekran bağımlılığı, yaz sıcağında okyanusun ortasına düşen birinin boğulmamak için yaşamda kalma çabasına benzer. Boğulmakta olan kişi, suda çırpınırken susuzluğunu gidermek için denizin tuzlu suyunu yutar elinde olmayarak. Tuzlu su içen kişi, kısa zamanda çok daha fazla susar tuz nedeniyle. Susadıkça daha çok deniz suyu içer. Bu döngü sürdükçe kişi, çok fazla deniz suyu içerek kendi kendinin boğulmasına neden olur. Kurtuluşunu kendi eliyle yok eder.

Ekran bağımlısı kişilerin çoğu; kurtuluşu, yine sanal ortamda arar. Oysa onu gerçekçilikten, toplumsal yaşamdan, doğadan koparan bağımlılık. Çözüm ekranda değil, gerçek yaşamın içinde. Bağımlı kişiyi, bu büyük ve insanı yok eden sorundan kurtaracak olan uzman sağaltımcılara başvurmaktır. Çocuklarımızı, gençlerimizi ekran bağımlılığından kurtarmak için toplumsal bir seferberlik başlatılmalı. İlgili devlet kurumları bu konuda sorumluluk almalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Ocak 2026

 

SOĞUĞUN ACIKTIRDIĞI KUŞLAR


Bu gece çok soğuktu. Hava sıcaklığı İstanbul’da eksi birdi. Zaten havanın soğukluğu, akşamdan belliydi. Her gün kalabalıktan yürünemeyen caddelerde in cin top oynuyordu.

Soğuk gecenin sabahında güneş vardı ufukta. Soğukla uyuşmuş eğnimi ısıtmaktı dileğim. Ancak her gün yemlediğim kuşlarımı aradım önce. Onlar, hiçbir yerde görünmüyordu. Kendi derdimi unutup onların derdiyle dertlendim sabah sabah. Kuşlarım nerede diye bakındım sağa sola. Çay suyunu koymadan onları doyurmalıyım, dedim. O da ne? Onlar için aldığım buğday bitmiş. Dün alacaktım, fırsat bulamamıştım. Olsun… Onları aç bırakacak değilim ya… Bulgur kavanozunu aldım elime. Her zaman olduğu gibi önce mutfak penceresinin denizliğine güvercinler için bolca bulgur koydum. Ortalıkta görünmeyen güvercinler, sökün etti sağdan soldan. Nerdeyse bulgur dolu avucumdan doyuracaklar karınlarını. Demek ki çok acıkmışlar gecenin dondurucu soğuğunda. Onların çatı altlarında kuytu yerlerde saklandıklarını düşündüm.

Güvercinler bu sabah açlık güdüsüyle çok fazla kavga ettiler kendi aralarında. Zaten kumru ve serçeleri hiç yanlarına yaklaştırmıyorlar. En hızlı yiyense adını “Ev Kaçkını” koyduğum güvercin. O, ev güverciniydi, kaçıp çatılara sığındı. Açık kahverengi tüyleri var. Kanat uçları ve kuyruğu apak… Diğer güvercinlerle kavgası gürültüsü yok! O, yalnızca yemeye odaklanıyor.

Elimde bulgur kavanozuyla mutfaktan çıkıp balkona yürüdüm. Televizyonun çanak anteninin üstünde benim sevgili kumrucuğum beklemekte. Bulguru, balkonun kıyısına döktüm avuç avuç. Birden ortaya kumru ve serçe sürüsü çıktı ürkek. Balkonun kapısını kapatır kapatmaz üşüştüler bulgurun başına. Serçelerle kumrular barış içinde. Aralarında kavga döğüş, gagalama yok! Hepsi payına düşeni hızlıca yemeye çalışıyor. Kumrularla serçeler arasındaki uyum, paylaşım ilgi çekici. Aynı uyumu güvercinlerle bu kuşlar arasında göremiyoruz. Zaten güvercinler yemlerini yemeden önce birbirlerini yiyor.

Havalar çok soğuk… Kuşların beslenme alanları çok kısıtlı… Ne ağaç kaldı ne çimen koskoca kentte. İnsanoğlu, doymak bilmeyen bir ejderha gibi her şeyi tüketiyor. Tüketemediğini yok ediyor yarını düşünmeden. Kendisinden başka hiçbir varlığı düşünmüyor. Yarını düşünmek mi? O da ne?

İnsanların önemli bir bölümü, aşırı tüketimin çıkmazlığında önüne geleni yok ederken aslında insanlığını yitirmemiş sessiz çoğunluk, kuşlar için bir avuç yem koyarsa uygun yerlere doğamızın bu yararlı hayvanları korumuş oluruz. Kuşlardan sevgimizi, ilgimizi esirgemeyelim ne olur? Dünya, insanın tek başına yaşayacağı bir yer değil. Doğa, tüm canlılarla doğa… Hepsi olduğunda doğa çok güzel ve yaşanılabilir bir yer olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       13 Ocak 2026

EŞLER ARASINDAKİ EN BÜYÜK SORUN NE?


Günümüz eşleri arasında geçimsizlik, ilgi çekici… Bu durum, Türk ailesini temelinden sarsarken çocukların düzgün yetişmesini de engellemekte. Ne yazık ki mutsuz evliliklerin mutsuz çocukları oluyor. Bu durum, toplumumuzun geleceğini karatmakta.

Aile; sorunları çözmenin, güçlükleri aşmanın, sevgi ve mutluluğu her koşulda yakalamanın yeridir. Bu da sevgi, saygı, güven ve dayanışmanın verdiği güçle olur. Bu dört ayaküstünde yükselir aile yapısı.  Bunlardan bir ya da birden fazlası yok olmaya başladığında aile kurumu da çatırdamaya başlar. Çünkü bu ayaklar, bu kutsal yapıyı ayakta tutar. Aynı zamanda bu dört ayak, aile içindeki sağlıklı iletişimin yaratıcılarıdır.

Eşler arasında sorun var dendiğinde ilk düşünülen şey, cinselliktir. Evet, bu önemlidir eşler arasında. Ancak zamanla karı-koca arasında kurulan sağlam dostluk, yakınlık, hatta bütünleşme bunun önüne geçer. Zaten evliliği yürüten, ayakta tutan ve eşler dünyadan göçünceye dek sürmesini sağlayan da kurulan tinsel ve düşünsel uyum, birliktelik değil mi?

Eşler arasında sevgi önemli… Ancak birbirlerini az seven eşlerin çok mutlu olduğuna da çoğu zaman tanıklık etmekteyiz. Bunun tam tersi de olmakta. Birbirlerini deli gibi seven eşlerin mutsuz olduklarını, hatta kanlı bıçaklı olarak zamanla yuvalarını dağıttıklarını görmekteyiz.

Bazı eşler, ilgisizlikte yakınmakta. Ancak ilginin azlığı, evlilikleri yıkmamakta. Bu durum, bir evlilikte en kolay onarılacak şey.

Evlenen eşlerin ailelerinin uyuşmaları önemli bir etken alenin sağlık yürümesi için. Ne yazık ki evli eşlerin çoğunun ailesi, anlamsız bir çekişme ve uyumsuzluk içinde. Ancak eşler, bu durumu, usçu çözümlerle kolayca aşabilir. Çünkü eşlerin kendi aileleriyle geçirdikleri kısıtlı süreler, birbirleriyle oldukları zamana göre çok azdır. Bazı aileler, çocuklarını adeta mutsuz etmek için bilerek ya da bilmeyerek damadını/gelini kötüler. Bu önemli bir yıkıcılıktır eşler için. Ancak usçu çözümlerle bu sorun çözülebilir.

Günümüzde eşleri arasındaki en büyük sorun, konuşamamaktır. Uygarlığın gelişmesine koşut, insanımız konuşma yetisini türlü nedenlerle yitiriyor. Eşler, kırk yılda bir konuşsa da birbirlerini dinlemiyorlar. Konuşmaların çoğu, laf sokma biçiminde. Bu laf sokmalar da karşı tarafı yaralama, kızdırma, zıvanadan çıkarma amacını taşıyor. Evlerin çoğunda, her konuşmanın kavgayla bitmesinin nedeni bu.

Laf sokmadaki amaç, konuşmak değil zaten. Laf sokmak, kavga etmek için kılıç çekmek gibi bir şey. Sen kılıcını çekip saldırırsan karşı tarafta kılıcını çekiyor doğal olarak. “Kılıçla dövüşen kılıçla ölür.” diye bir söz var. İşte eşler, çektikleri kılıçlarla yüreklerindeki insanı öldürüyorlar bilerek ya da bilmeyerek.

Şimdi herkes şu soruyu soruyor: Çocuklarımızla niye söyleşemiyoruz? Çünkü eşler konuşup söyleşemeyince çocuklar bunu kimden öğrenecek? Neredeyse her gün bir evde laf sokmalar, kavgalar varsa bir çocuğun bu durumdan mutlu olması olanaklı mı? Doğaldır ki çocuklar mutlu olamıyor bundan.

Çocuklarını mutsuz eden eşler, onları yalnızlığa, iletişimsizliğe itiyor kendi elleriyle. İletişim, insanoğlu için çok gerekli bir şey… Çünkü iletişim, toplumsal varlık olmanın önemli bir aracı. Aslında olmazsa olmazlardan biri… Anne ve babasıyla iletişim kuramayan çocuk, odasına çekilip bu gereksinmesini telefonuyla yerine getirmeye çalışıyor. Böylece önce ekran bağımlılığı başlıyor. Sonrasında ise bahis sitelerine giriyor. Böylece ikinci bağımlılık da başlıyor. Bunları diğerleri izliyor.

Atalarımız: “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.” sözünü, boşuna mı söylemiş? Bir insanın eşiyle konuşarak anlaşmaktan başka bir yolu, seçeneği var mı?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               12 Ocak 2026

VURUN KAHPEYE


Bazı kitaplar vardır, bunları yeniden okumak gerek. Ben de gençlik yıllarımda okuduğum bazı kitapları yeniden okuyorum. Bunlardan biri, Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye kitabı. Onu ilk kez lisedeyken okumuştum. Aradan yıllar geçti yeniden okudum bu eşsiz kitabı.  

Vurun Kahpeye; işgalden hemen öncesini, işgal yıllarını ve kurtuluşu anlatır. Olay, bir Batı Anadolu kasabasında geçer. Romanın başkahramanı Aliye’dir. Yemen, Kafkasya, Suriye cephelerinde savaşıp şehit olmuş bir yüzbaşının yetim büyümüş kızıdır o. Annesi de ince, içli, biraz da zavallı, dal gibi veremli biridir. Annesini de erkenden yitirir Aliye. İstanbul’da kız öğretmen okulunda yatılı olarak okur. Mezun olunca atandığı Batı Anadolu kasabasının ülkücü öğretmeni olmuştur. Onun göreve başlarken “Toprağınız toprağım, eviniz evim, burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!” içtiği ant, günümüze de ışık tutmakta.

Öğrencilerine yaklaşımı, halkla ilişkileri düzeyli ve iyidir. Kasabalılara davranışlarıyla örnek olmak, onları aydınlatmak için gece gündüz çabalar. Onun bu çabalarına karşı çıkan kişiler din kisvesine bürünmüş Hacı Fettah Efendi ile kasabanın en varsılı olan Kantarcılar’ın Uzun Hüseyin Efendi’dir.

Her yönüyle geri kalmış, yoksulluğun ve bilgisizliğin pençesinde kıvranan kasabanın kurtuluşunun çağcıl bir eğitimle olacağı inancındadır Aliye Öğretmen. Bunun için de gecesini gündüzüne katar öğrencilerini yetiştirmek için. Ona, Ömer Efendi ile Gülsüm hala hem evlerini hem de yüreklerini açarlar. Yıllar önce toprağa düşen kızlarının yerine koymuşlardır onu. Hatta onu kendi kızlarının adı olan “Emine” diye çağırırlar. Yetim ve öksüz büyüyen Aliye de Ömer Efendi’yi baba, Gülsüm halayı anne bilir.

Aliye’nin öğrencilerine ulusal marşlar öğretmesinden bile yakınır Hacı Fettah’la Uzun Hüseyin ve onlar gibi düşünenler. İşgalden kısa bir süre önce kasabaya gelen Kuvayı Milliye komutanlarından Tosun Bey’le karşılaşırlar. Tosun Bey, gözünü budaktan sakınmayan, yurdu için canını vermeye hazır Karadenizli bir Türk subayıdır. İki genç millici, birbirine seviyle bağlanır.

Kasabada Kuvayı Milliye’ye karşı olanlar vardır. Bu kişilerin başını Hacı Fettah Efendi çekmektedir. Kuvayı Milliyeci olmakla Bolşeviklik eşdeğerde görülür Fettah Efendi ve yandaşlarınca. Bu nedenle Kuvayı Milliyeciler aleyhinde ipe sapa gelmez kara çalmalarda bulunurlar.

Aliye, işgalden hemen önce bir cuma günü, öğrencilerini ulusal marşlar okutarak kasaba sokaklarında dolaştırır. Bu duruma Hacı Fettah Efendi çok kızar. Halkı kasaba meydanında toplayarak şu vaazı verir: “Bıyıksızları, gâvurlar gibi yakalık takanları, din düşmanı olanları istemeyiniz! Onlar ki ellerine kudret geçer geçmez mukaddesatı çiğner, kadınlarımızın örtülerini kaldırır sünnet ve farzı inkâr ederler. Onları istemeyiniz! Ey ahali onların kanı kâfirlerin kanı gibi helaldir.

Hatta derim ki, herhangi kuvvet ve hükümet, nereden gelir ve kim olursa olsun, camilerimizi, dinimizi sıyanet ederse (korursa-AH) ona biat ediniz. (Halide Edip Adıvar, Vurun Kahpeye, Özgür Yayınları, Dördüncü Basım: Ekim 1999, s. 20)” Hacı Fettah, bu sözleriyle işgalci Yunanlılara karşı kasabada olabilecek bir direnişi kırmak istemektedir. 1924’te yazılan kitaptaki bu sözleri, bugün Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı, emperyalizmin işbirlikçisi bazı kişilerden duymamız, Hacı Fettahların hala içimizde olduğunu göstermesi bakımından önemli ve ilgi çekicidir.

Yeni ailesiyle mutluluk içinde ve kasabanın çıkarcı, gericileriyle savaşımla geçen mutlu günler; Yunanlıların işgaliyle renk ve yön değiştirir. Derken Damyanos komutasındaki Yunan güçleri kasabayı işgal eder bir gün. Yurdumuzun işgallerinde sık sık rastlanan işbirlikçilik, burada da çarpıcı bir biçimde görülür. Malını mülkünü, canını kurtarma dürtüsüyle işgalci düşmanla işbirliği yapan kasaba varsıllarıyla din kisvesi arkasına saklanan çıkarcılardır bu kişiler. Burada işbirlikçilerin simgesi Hacı Fettah’la Kantarcılar’ın Uzun Hüseyin efendilerdir. Hacı Fettah ve Uzun Hüseyin öncülüğünde bir kısım kasabalı işgalcileri kasaba girişinde karşılar. Zaten Hacı Fettah Efendi, önceden Yunan karargâhına gidip Danyanos’la tanışmış, onları kasabaya davet etmiştir. İşgalci Yunan komutanla sıkı fıkı ilişki içindedirler. Kasabadaki Kuvayı Milliye yanlılarını düşman subayına gammazlamaktadır bu efendiler. Bu yüzden millici olan kişiler öldürülüyor, sürülüyor ya da türlü işkencelerden geçiriliyordu. İşgalci askerler, başta komutanları olmak üzere halkın mallarına el koyuyorlardı. Kadınlara, kızlara tecavüz ediyorlardı.  Tüm bunlar olurken kasabadaki bir avuç işbirlikçi, düşman subaylarıyla mutlu günler geçiriyorlardı.

Uzun Hüseyin Efendi, kasabanın en varsılıdır. Her gece sabahlara dek Yunan komutanı Damyanos’la içki âlemlerindedir. Hacı Fettah Efendi ise sabahleyin kalkıp akşama dek düşman karargâhında zaman geçirir. Her ikisi de mallarını almak istedikleri kişileri, millici diye ihbar ederler düşmana. Böylece servetlerine servet katarlar. Ancak halktan aldıklarından daha çoğunu, Damyanos’a verirler. Hacı Fettah Efendi, işbirlikçiliğine karşın dindar görünmeyi elden bırakmaz. Dini kullanarak Kuvayı Milliye’ye düşmanlığını sürdürür.

Romanın bir de çocuk kahramanı vardır: Durmuş. Yoksul, yetim bir çocuktur o. Aliye’nin öğrencisidir. Küçük yüreği, yurt sevgisiyle dolup taşmakta. Yürekli bir özveriyle yaşına göre büyük işler yapar. Kasabada, Aliye’nin en büyük yardımcısıdır. Tosun Bey’in eli ayağıdır.

Büyük Taarruz günleri yaklaşmaktadır. Tosun Bey, düşman cephaneliğini ve işgalcilerin kaçış yolundaki köprüyü havaya uçurma görevini yerine getirirken belden aşağısı kopar. Ancak bu yurt görevini başarıyla yerine getirir.

Türk ordusunun ayak seslerini duyan düşman kasabayı boşaltır. Bu sırada Hacı Fettah Efendi ile Kantarcılar’ın Uzun Hüseyin Efendi’nin kışkırtmasıyla kasaba halkının bir bölümü, Aliye öğretmeni, “Vurun kahpeye!” diyerek linç eder. Türk ordusu yetiştiğinde Aliye çoktan bu dünyadan göçmüştür.

Son soluğunu verirken, ilk gün kasabada göreve başlarken söylediği “Toprağınız toprağım, eviniz evim, burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!” sözleri dökülür dilinden. Vurun Kahpeye romanını hem öğretmenler hem öğrenciler hem de yüreği yurt sevgisiyle dolu olanlar okumalı.

Dünyanın emperyalist tehditler, kışkırtmalar ve işgallerle sarsıldığı bir dönemde Kurtuluş Savaşı yılları herkesçe iyi bilinmeli. Bu, halkımızda ulusal bilincin oluşması için çok gerekli. Tarihi yeniden yaşanmaması için uyanık olmalı herkes yediden yetmişe.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Ocak 2026

KAR GELİYOR, HAVA SOĞUYOR


Karakış (zemheri), geleli günler oldu. Havalar gittikçe soğuyor. Soğuklar artınca karın yağması da kaçınılmaz. Ülkemizin büyük bölümünde kışın kar yağışı görülür. Bu da bizim için doğal bir varsıllık…

Birkaç gün öncesinden birçok ilimizde, kar yağışı olacağını televizyonlar hava durumunda haber verdiler yurttaşlarımıza. Yurttaşlarımızın kimi karın yağmasına sevinirken kimi de üzülüyor. Özellikle başta çocuklar olmak üzere birçok kişi için kar yağışı, karla oynamak ve onun tadını çıkarmaktır. Ancak kimileri için de büyük bir eziyet kar ve kış… Çünkü karın yağıp havaların soğuması, birçok kişinin yaşamını olumsuz yönde etkilemekte. Çünkü ısınmak büyük para… Ne yazık ki yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu, dar gelirli. Yaşamda kalmak için çok çetin bir savaşımın içinde bu kesim. Bir de artan soğukla gelen sayrılıklar birçok kişiye yaşamı zehir etmekte. Özellikle kışın bazı sayrılıklar, salgına dönüşmekte.

Kış, içinde baharın ve yazın umudunu alevlendirir yüreklerde. Çoğu kişi, kar yağışını izlerken ya da soğukta titrerken deli bir baharın ve sıcak bir yazın düşünü kurar. İnsanoğlu umut etmese, düş kurmasa zorluklara nasıl dayanır? Yaşadığı kötü günleri aşmak için güçlü istencini nasıl egemen kılar?

Ben, kış geldiğinde hep sobayı düşünürüm. Gürül gürül yanan bir soba… Üstünde lıkır lıkır kaynayan bir bakır güğüm… Kaynayan suyun buharıyla buğulanan camlar… Buğulanan camlara yazılan umut sözcükleri ya da çizilen iç açıcı resimler… Kızgın sobanın üstünde pişen kestaneler… Eğer sobamız kuzine ise içinde doğal maya ile yapılmış ekmeğin pişerken yaydığı iştah açıcı koku… Bir de olmazsa olmazım sobanın üstünden eksik olmayan çaydanlık… Kimi zaman o çaydanlıkta ıhlamur, çoğu zaman da demlenen tavşankanı çay… Odayı sarıp sarmalayan çay ya da ıhlamur kokusu…

Saçaklardan sarkan buz sarkıtları… Yem arayan serçelerin cam önündeki nöbetleri… Onların yem yemesini sevecen bakışlarla doyasıya izlemek… Çatılardan düşen kar kütleleri…

Sobalı bir evin önünde karla oynarken ıslanıp üşümek bir başka… İyice üşüyünce girersin içeri, hemen sobanın başındaki yerini alırsın. Sobanın sıcağı, birden ısıtır tüm bedenini. Islanan giysilerden buharlar çıkar. Buharlar çıkarken insanı, bir uyku basar. İşte, uyku bastırdığında postu serersin sobanın önüne. Post yoksa bir peykenin üstüne kıvırılır dalarsın düşlerle dolu uykuya.

Kasaba kıraathanelerindeki büyük saç sobaları özledim. Bu sobaları iki kişi ancak sarardı. Üstlerinde neredeyse beş parmak yüksekliğinde saç çıkıntısı vardı. Bu derin olmayan havuza kum doldurulurdu. Kimi zaman demlikler vardı üstünde. Kimi zaman da Türk kahvesi pişirilirdi kumun üstünde bakır cezvelerde. Bu kahveler ne güzel kokardı ağır ağır kumun sıcaklığıyla. Çok üşüyenler ve oyun oynamayanlar sobanın çevresini alırdı. Ne güzel kış söyleşiler yapardık, hem yüreğimizi hem de bedenimizi ısıtan o sıcak sobanın başında. Kimi zaman bilmediğimiz öyküler, destanlar anlatırdı bazı yaşulularımız. Kimi zaman da orası düşünce alışverişin olduğu bir öğrenme ve tinsel sağaltım merkeziydi.

Kış dediğin biraz soba, biraz da onun üstünde pişen kestanedir. Kar yağsın istediği kadar, ancak benim bir sobam olsun ısınacağım. Yaşamımdaki amaçtır sobanın gürül gürül yandığı, yanan odunların çatırtısının ezgiye dönüştüğü bir kır evi. Kışı, en doğal durumuyla yaşamaktan güzel olan ne var şu dünyada?

Toprağa, kentlerimize, köylerimize kar yağsın hem de bolca; ancak yüreğimize, ocağımıza kar yağmasın. Havalar soğusa da yüreklerimiz hep sıcak kalsın.

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               11 Ocak 2026


AĞLAYAN KEDİ


İstanbul’da neredeyse bir haftadır lodos sert esmekte. Lodos; çatıları uçuruyor, ağaçları deviriyor, kıyıya bağlı tekneleri batırıyor. Öyle sert esiyor ki sert dalgalarla kıyıları dövüyor. Deniz kudurmuş durumda. Denizden sürüklenen tuzlu sular; caddeleri, sokakları, kent alanlarını göle döndürüyor.

Lodos ilk esmeye başladığında hava ılıdı bu kış gününde. Ancak gözü yaşlı lodos, en sonunda yağmuru da getirdi. Hem de ne yağmur… Yağmur suları, cadde ve sokaklar boyunca akarsuya dönüştü. Ne şemsiye dayanıyor ne de yağmurluk. Şemsiyeleri uçurup kırıyor. Su sızdırmaz denen ayakkabıların içine giriyor yollardan akan sular.

Üç gündür hastaydım. Evden çıkmayıp dinlenmek istiyorum. Ancak evde sıkıldım devinimsiz olduğum için. Dün akşam dışarı çıktım sahilde yürümek için. Sarılıp sarmalandım. Yürüdüm kıyı boyunca. Lodos çok sert ve üşütüyor insanı. Dalgalar, kıyıyı aşıp yürüyüş yolunu istila ediyor. Birkaç kez dalgaların beni ıslatmasından kurtuldum.

Epeyce yürüdükten sonra geri döndüm. Birden kulağıma, bebek ağlamasına benzer bir ses çalındı. Sese doğru dikkat kesildim birden. Bana doğru gelen üç renkli alaca bir kedi gördüm. Belli ki benden yardım istiyor. Renginden anlaşılıyor ki dişi bir kedi bu. Hiç soluklanmadan ağlamaklı miyavlamasını sürdürdü. Kediler, normal zamanlarda kıyıya yığılan kayaların arasında yaşar. Oralarda yavrular. Yavrularını da kayaların kuytu köşelerinde saklarlar.

Kedi, durmaksızın ağlamaklı sesiyle aranıyor yeşil alanda. Otların üzerinde dolaşan çok sayıda kedi var. Belli ki lodosun şiddetinden kaçıp ağaç diplerine ve açık alanlara sığınmışlar. Yağmurdan, rüzgârdan ve soğuktan korunacakları küçük de olsa kapalı bir alan hiç yok! Bu sert havaya, tüm olumsuz koşullara karşın burada dayanmaya çalışıyor bu sevimli hayvanlar. Ne yazık ki bazı hayvan severlerin sahile getirip koyduğu kedi evleri de dalgaların dövdüğü kayaların üstünde. Bu küçük kedi evlerinin bazıları dalgaların hışmına uğramış.

Fırtına tüm şiddetiyle sürerken ve kediler sığınacak bir yer ararken onlara düzenli olarak mama getirenler de ortada yok! Kedi severler, bu hayvanlara yiyecek getirseler bile nereye koyacaklar? Sürekli kıyıda olurdu onların yiyecekleri. Şimdi bu, olanaksız… Yol kıyısında olmaz, çünkü dalgalar buraları darmaduman ediyor. Çimlerin üstüne bırakılan mamaları kedilerin bulup yemesi de zor. Bundan da anlaşılacağı üzere hem fırtına hem soğuk hem de açlık kedileri zor bir yaşam savaşının içine düşürmüş.

Yılardır her fırtınadan sonra sahilde yürüyüş yaptığımda kedi ölülerine rastladım. Çünkü bu hayvanların bir kısmı şiddetli dalgalara ne yazık ki yenilip can veriyor. Geçmiş fırtınalar usuma geldikçe içim çok fena oluyor. Ancak elimden ne gelir ki?

Kedinin ağlaması sürdükçe içim parçalanıyor. Ben de sağa sola bakıp aradım yavruları. Belli ki geç yavruladı bu kedi. Büyük bir olasılıkla yavruları çıkamadı kayaların altından ya da yeşil alana çıktıktan sonra kayboldular. Annelik içgüdüsüyle fırtınaya aldırmadan onları arıyor. Ağlamaklı sesiyle yavrularını çağırıyor sanırım.

Hava kararmıştı. Sokak ışıklarının loş ışığında kediyle biraz dolaştık çevrede. O da anlamış olmalı ki benim aradığımı yanımda yürüyor, beni bir kurtarıcı olarak görüyor. Grip beni zorluyor. Sert lodos, neredeyse ciğerimi söküyor. Üşümeye başladım. Isınmam gerek... Kediyle vedalaştım istemeyerek. Hızlı adımlarla yürüdüm Bostancı’ya doğru. Yol boyunca birçok çaresiz kediye rastladım. İçim yandı, ancak yapabileceğim bir şey yok!

Kendimi, kıyıdaki bir çay bahçesine attım biraz ısınayım diye. Bir çay alıp oturdum boş bir masaya. Çay eşliğinde kitap okudum bir süre. Kendimi az da olsa iyi duyumsayınca kalkıp eve geldim kulaklarımda kedinin ağlak sesiyle.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       10 Ocak 2026

EKRAN BAĞIMLILIĞI, EKONOMİMİZİ DE VURUYOR


Ekran bağımlılığı, yalnız çocuk ve gençlerimizi mahvetmiyor; ekonomimizi de vuruyor. Ülkemiz insanlarının bin bir emekle üretiminden kazandığı para yurtdışına gidiyor göz göre göre. Yabancı kaynaklı sosyal medyada geçirilecek her an ve yabancıların izlememiz için paylaştığı her videoyu tıklamakla paramızın yurtdışına çıktığını söylemeliyim. Peki, bu, nasıl oluyor?

Dünyanın her yerine yaygınlaşmış bir reklam sektörü var. Ürününü tanıtıp satmak isteyen üretici; halkın, yani tüketicilerin gördüğü her yere reklam verir. Bu nedenle halkın gözü daha çok nereye bakıyorsa reklamlar da orada oluyor. Uzun yıllar boyunca reklamların en çok verildiği yer, gazete ve dergi sayfalarıydı. Televizyonun çıkıp yaygınlaşmasıyla ürün tanıtımları buraya kaydı. Doğal olarak reklam pastasından gazetelerin payı azalırken televizyonlarınki arttı. Bunların yanı sıra yerleşim alanlarının birçok yerinde, reklamlar görülür. Reklam yapmanın daha birçok yolu var. Hangi yoldan reklam yapılırsa yapılsın, bu iş için ödenen para ülkemizde kalırdı dijital ortam olmadan.

Son yıllarda sosyal medyanın gelişmesine, koşut olarak ekran bağımlılığı da artmakta. Ekran bağımlılarının artmasıyla eskiden toplumu yönlendiren iletişim organlarının izlenme oranları, etkisi giderek azalmakta. Reklamlar da bir yayın organının izlenme oranına göre veriliyor. Doğaldır ki izlenme oranı artan sosyal medya, reklamlardan aslan payını almaya başladı son yıllarda. Dijital medya platformlarının neredeyse hepsi yurtdışında olduğundan reklam paraları da yurt dışına gitmekte.

Ülkemiz gençlerini ahtapot gibi saran bahis/kumar sitelerinin neredeyse hepsinin yönetim merkezleri yurtdışında. Buralara da reklamlar görülmekte zaman zaman. Böylece toplumumuzu mahveden bu sitelere de yurdumuzdan para akıtılmakta yasadışı olarak.

Türkiye, 2024 yılı Tahmini Medya ve Reklam Yatırımları Raporu’na göre toplam yatırımlar önceki yıla göre yüzde 78,9 büyüyerek 253.6 milyar TL’ye ulaşmış. Bu paranın yüzde 74,2’si dijital medyaya gidiyor. Yani reklamlara harcanan paranın aslan payını, dijital medya almakta. Her yıl bu paranın arttığını düşünürsek yurtdışına giden paranın ne denli çok olduğu anlaşılır. Oysa 2014’te yerli medyanın reklamlardan aldığı pay yüzde 80 idi.

Ülke kaynaklarımız bir yandan bahis/kumarla diğer yandan dijital alanlara verilen reklamlarla yurtdışına akıtılmakta. Yalnızca çocuk ve gençlerimizi, dijital bağımlılığın yok ediciliğine kurban etmiyoruz; 85 milyon yurttaşımızın emeğini, alınterini, üretimini de bu görünmez ellere gönüllü veriyoruz.

Dijital bağımlılık, ülkemizi maddi ve manevi olarak çökertmekte. Üretimimizi, emeğimizi, paramızı, toplumsal değerlerimizi, bakmaya kıyamadığımız çocuklarımızı sanal ortamının canavarlarına yem ediyoruz. Bu gidişi durdurmalıyız; toplumumuzun geleceği, halkımızın mutluluğu ve gönenci için.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Ocak 2026


KUMAR BAĞIMLILIĞI


Ekran bağımlılığının yarattığı en önemli sorunlardan biri, sanal ortam da kumar oynamak. Kumar bağımlılığı, sanal ortamda daha çok “bahis” adı altında yer almakta.

Türkiye’de 40 milyona yakın insan, en az bir kez ya da birden çok kumar sitelerine giriş yapmış. Yani bu kişiler, en az bir kez olsun kumar oynamış. Bahis (kumar) oynama yaşı, ne yazık ki giderek düşmekte. On beş, on altı yaşındaki çocukların sanal ortamda kumar oynadıkları saptandı ne yazık ki. Bu durum, çocukların ve gençlerin geleceğini yok eden bir bağımlılık türü. Bu durum; evlerde mutluluğu, uyumu, erinci, ülküleri yok ediyor göz göre göre.

Türkiye’nin bir yılda kumara giden parası üç aşağı beş yukarı 40 milyar dolar.  Bu para, ne yazık ki yurtdışına gidiyor. Ekonomik bunalım içinde çırpınan ülkemizin yoksullarının parası, su gibi akarak yurtdışındaki kumar baronlarının kesesini doldurmakta. İnsanlar, elinde avucunda ne varsa kumara vermekle kalmıyor, ödeyemeyecekleri borçların altına giriyorlar. Bankalardan kredi alıp ya da varsa malını mülkünü satıp sanal kumara veriyorlar paralarını. Bu da aileleri dağıtıyor, insanları ölüme kadar götürüyor.

Kumar, herkesin elinde bulunan cep telefonlarında oynanıyor. Yani herkes kumarhaneyi elinde taşıyor. Ekran bağımlılığı, kısa sürede kumar bağımlılığına/alışkanlığına dönüşmekte.

Elinden telefon düşmeyen kişi, neredeyse her gün kumar sitelerine giriyor. İşin ilginç yanı, kişiler bu sitelere “Kumar oynayacağım.” diye girmiyor; “Yatırım yapıyorum.” diyerek buralara para yatırıyor. Yani kumar, ülkemiz insanı için yatırım alanı olmuş. Buralara yatırım(!) yapmak için kişi, varını yoğunu yatırıyor kumar sitelerine. Uçan kuşa borçlananlar var. Ne yazık ki sanal kumarda kazanan yok! Çünkü sistem ona göre ayarlanmış. İlk başta sisteme yeni girene biraz para kazandırılıyor. Doğaldır ki bu, oltaya takılan yem gibi. Kazandığını sanan kişi, daha çok para yatırıyor bu sitelere. Artık o, yemlenmiştir ve bir daha kurtuluşu yoktur bu tuzaktan. Oltada çırpınan balık gibi çırpınması onu kurtarmıyor. Çırpındıkça oltanın iğnesi, daha çok saplanıyor ona. Diyelim ki kazara kazandınız bir miktar para. Bu para, sizin hesabınıza geçmiyor bir türlü. Bu da insanları düş kırıklığına uğratmakta.

Düş kırıklığı, giderek derinleşiyor. Tuzağa düşürüldüğünü anlayan kişi, sistemden çıktığında başka bir tuzak kuruluyor ona. Kendisinin avukat olduğunu söyleyen biri, onu arıyor. Ona, yasadışı kumar oynadığını söyleyerek ihbar etmekle tehdit ediyor. Bu tehdit karşısında kişi, kopamıyor tuzaktan. Kumar siteleri, tuzağa düşürdüklerinin kanını emiyor adeta. Her şeyini yitiren, toplumsal yaşamdan kopan, özellikle de yakınlarının yüzüne bakamayacak duruma gelen kişinin yaşama isteği yok oluyor. Kendince önünde tek yol olduğunu düşünüyor ve kendi canına kıyıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasına göre kumar bağımlılarının yüzde yirmisi intihar ediyor. Bu önemli bir sayıdır. Bin bir emekle yetişen insanların kumar yüzünden yaşamdan kopmaları, bir toplum için büyük bir yitik ve sorun. Ülkemizde de birçok kumar bağımlısının canlarına kıydıklarını üzülerek öğreniyoruz. Çankırı’nın Ilgaz ilçesinde 37 yaşındaki öğretmen Şafak Çelik, tüm mal varlığını sanal kumarda ne yazık ki kaptırdı. Üstüne üstlük bir de ödeyemeyeceği denli çok borçlanan Çelik’in kendi canına kıyması, kamuoyunda yankılandı ve benzer biçimdeki ölümleri gündeme getirdi. Demek ki ekran bağımlılığı, çocuk ve gençleri ölüme götüren bir sürecin başlangıcı.

Şimdi diyeceksiniz ki, ekran bağımlılığıyla kumarın ilişkisi nasıl oluyor? Telefonda oyun oynayan kişilerin karşısına birçok reklam çıkıyor. İster istemez kişi, bunların üstüne tıklıyor. Çünkü merak ediyor insan. Bu reklamların çoğu da yasadışı kumar siteleriyle ilgili… Her insanın para kazanma isteği vardır içinde gizli ya da açık olarak. Kumar sitelerine girenlerin çoğu ekonomik zorluk çeken ailelerin çocukları… Az da olsa varsıllık içinde yaşayan kişiler de kumar bağımlısı oluyor nedense. Bu reklamlarda alanında ünlü olmuş kişilerin görüntüleri paylaşılıyor. Hele yapay zekânın günlük yaşamımıza girmesiyle bu iş daha da kolaylaştı. Ünlü biri, yapay zekâ yardımıyla bahis sitelerinin reklamında oynatılıyor. Bunu görenlerini çoğu, reklamdaki sahtekârlığı anlayamıyor. Böylece de tuzağa düşülüyor reklam yüzünden.

Türkiye’deki spor karşılaşmalarının, özellikle de futbol maçlarının çoğu şifreli televizyon kanallarında yayımlanmakta. Bu nedenle maçlara ilgi duyan kişiler, korsan yayınları yeğliyor. Bu korsan yayınların çoğunu, kumar siteleri yapmakta. Böyle olunca da sürekli reklamlarını yayımlıyorlar buralarda. Bu reklamlar da tıklanıyor doğal olarak. Böylece ekran bağımlılığı kumar bağımlılığına dönüşüyor.

Bahis sitelerinde her türlü kumar var. Spor karşılaşmaları, at ve araba yarışları başköşede. Ancak bu karşılaşmaların çoğu gerçek değil, sanal. Sanal bir maç ya da yarış kurgulanıyor ve bahis sitesine giren bu karşılaşma/yarış için para yatırıyor. Oysa kurgulayan kişi, istediğini, istediği biçimde kazandırıyor.

Bahis, yalnızca spor karşılaşmalarında oynanmıyor. İnsan usuna gelebilecek her konuda bahse girmek olanaklı bu sitelerde. Örneğin, son aylarda ülkemizde bahis ve uyuşturucu soruşturmaları başladı. Hemen bahis siteleri devreye giriyor. “Uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan elli kişiden kaçı tutuklanacak?” biçiminde bahisler yapılıyor. Yine bir trafik kazası olduğunda diyelim ki yirmi kişi yaralandı. Bahis sitesi, “Bu yaralıların kaçı ölecek?” diye bahis yaptırıyor. Diyelim ki ABD Başkanı Trump, yarın basın toplantısı yapacak. Bahis şirketi, Trump’ın basın toplantısında hangi renk takım elbise giyeceğini soruyor.  Bu örnekler çoğaltılabilir.  Ne kadar eften püften konu varsa bahsi yapılıyor anlaşılacağı üzere.

Sanal bahis siteleri, ocaklar söndürüp bir kuşağı mahvediyor. Ülkemizin varlıkları kumar nedeniyle yurtdışına akıyor. Bu, ulusal varlığımızı da tehdit ediyor. Çalışma yaşamında olması gereken gençler, ne yazık ki ekran başında bahis bataklığında. Bu durum, hem gençleri hem de toplumu çürütüyor. Geleceğimiz, ekran bağımlılığı yüzünden yok oluyor. Bu konuda önlem almalıyız gecikmeden hemen bugün. En küçük gecikme bile bu sorunu, daha içinden çıkılmaz duruma getirir. Önlemler zamanında alınmalı, geciktirilmeksizin. Yoksa yarın çok geç olabilir.

 Kumar bağımlılığı toplumun kılcal damarlarına yayılmış durumda. Nedeni de çalışmadan para kazanıp geçinmek… Emeğe, alınterine, çalışarak üretmeye değer vermeyen bir insan kümesi var. Ne yazık ki bu insanların sayısı her geçen gün artmakta. Ulusumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu, devrimlerimizin öncüsü Atatürk: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.” diyor. Bu söz, günümüz toplumunu, çocuk ve gençlerimizi uyarıcı niteliktedir. Bir toplumun gençleri geçimlerini bahis, kumar gibi yollardan sağlamaya çalışırsa Ulu Önder’in dediği gibi onurlarını, özgürlüklerini ve geleceklerini yitiriverirler göz açıp kapayıncaya dek. Böylece Türkiye de Türk milleti de kalmaz yeryüzünde. Bu nedenle kumar, ulusal güvenlik sorunu. Hem de çözümü kısa sürede bulunması gereken yaşamsal bir sorun.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       9 Ocak 2026

 

 

 


EKRAN BAĞIMLILIĞI, ULUSAL TEHDİT


Ekran bağımlılığı, ulusumuzun birliğini giderek tehdit ediyor. Ne yazık ki ülkemizin geleceği olan çocuk ve gençler, sosyal medya üzerinden emperyalizm tarafından yönlendirilmekte. Bu yönlendirilmelerle gençlerin ülkemizden umudunu kesmesine neden olunuyor. Bazı kişilerde ise bu, giderek doğup büyüdüğü topraklardan nefret etmesine dönüşüyor. Bu nefret de çocuk ve gençlerin ülkesine bağlılığını, sevgisini yok ediyor.

Günümüzün en büyük bağımlılığı, ekran… Ekran bağımlılığı, birçok farklı bağımlılığın da temelini oluşturmakta. Üstelik ekranların kontrolü, yönlendirilmesi, burada izlenen içeriklerin üretilmesi küresel sermayenin yönetiminde. Çocuk ve gençlerin burada izledikleri yayınların çoğu, onları küresel güçlerin isteği doğrultusunda yönlendirmekte. Bu da genellikle olumsuz yönde olmakta, onları bağımlı yaparak kendine tutsaklaştırmakta. Böyle bir durumda kişinin bireysel özgürlüğünden, yaşamındaki seçimleri kendisinin yapmasından, kendisi olmaktan söz edilemez. Ekrana bağlanan kişi, görünmez ve kötü niyetli bir elin kulu kölesi oluyor.

Sık sık sosyal medyada birçok gencin yurt dışına gitmek için can attıklarına tanık olduk. Bu kişilerin çoğunun iyi eğitim aldıklarını görüyoruz. Bu gençlerin ülkemizde işsiz kalması neredeyse olanaksız. Üstelik birçoğu, eğitimleri ve meslekleri göz önüne alındığında Türkiye’de el üstünde tutulacağını biliyoruz. Buna karşın bu kişilerin doğup büyüdüğü topraklarda mutsuz olup yurtdışına gitme istekleri niye?

Sosyal medyada ülkemizde demokrasinin, adaletin, fırsat eşitliğinin, insan haklarının olmadığı ve çalışanların emeğinin karşılığını alamadıkları yalanı sürekli yayılmakta küresel egemen güçlerce. AB ülkeleri ve ABD’de çalışanların, hele de üniversiteyi bitirmiş olanların çok güzel olanaklarla çalıştıkları, yüksek aylıklar aldıkları anlatılıyor sosyal medyada. Buna kanan bazı gençler, yurtdışına gitmeye karar verdiler ve dediklerini de yaptılar. Giderken de “Türkiye bir doktor yitirdi, Almanya bir doktor kazandı.” ya da “Türkiye bir mühendis yitirdi, ABD bir mühendis kazandı.” biçiminde sosyal medyada paylaşımlar yaptılar. Bu kişiler, umutla gittikleri yerlerde düş kırıklığına uğradılar. Çünkü gittikleri ülkelerde bırakın el üstünde tutulmayı, boğaz tokluğunda çalışabilecekleri işleri bile bulmakta güçlük çektiler. Bazıları düş kırıklığıyla ülkemize döndü. Bir kısmı ise giderken ülkemiz hakkında ileri geri konuştukları ve büyük sözler ettikleri için yüzleri tutmuyor geri gelmeye. Bakalım, dişlerini ne kadar daha sıkacaklar yaşadıkları zor koşullarda.

Ekran başından ayrılmayanların önüne sık sık bazı algoritmalar çıkıyor. Türkiye’de çalışmanın boşa olduğu anlatılıyor burada. “İşe girersen zaten düşük aylıkla çalışacaksın. Aldığın para faturalarını ve borçlarını ödemeye ancak yetecek. Cebine bir lira bile girmeyecek. Böyle çalışmanın işsiz olmaktan ne farkı var? ABD’de günde yaklaşık iki bin kişi milyoner oluyor. Sen, bu varsıllık fırsatını yakalamak ve çalışmak için niye ABD’yi seçmiyorsun?” biçiminde sözler var bu algoritmalarda. Eğer ABD ‘de her gün iki bin kişi milyoner oluyorsa bu, yılda yaklaşık yedi yüz bini aşkın kişi yapar. Bunun olanaklı olup olmadığını düşünmüyorlar bile. Çünkü sanal dünyada öylesine büyülenip koşullanmışlar ki orada anlatılanları, doğrulukları konusunda asla sorgulamıyorlar. “Gökten yağanı, yer kabul eder.” atasözünün gereğince ekrandan gördükleri, işittikleri her düşünceyi doğru olarak kabul ediyorlar. Bu durum, ekrana, sanal dünyaya adeta bir tapınma.

Türkiye’de üniversite diplomalı gençlerin çoğunun işsiz olmasının nedenlerinden biri, sanal dünyanın söylediklerine inanarak düşük buldukları aylıklarla çalışmayı gereksiz görmeleri. Bu da onları, iş aramaktan alıkoymakta. Doğaldır ki uzun süre çalışmayan, yalnızca evde oturup ekran başından ayrılmayan gençler, zamanla hem eğinsel hem de tinsel olarak bir çöküş yaşıyor, iyice tembelleşiyorlar. Zamanla çalışma istekleri yok oluyor.

İşsiz, çalışma isteği körelmiş, ekran bağımlılığı yüzünden giderek toplumsal ilişkileri zayıflamış gençlerin ülkelerine bağlılıkları zamanla köreliyor. İçinde bulundukları kötü durumdan ülkelerini sorumlu görüyorlar. Bundan içinde yaşadıkları toplum da payını alıyor. Bu kişiler, kendi yurttaşlarını işe yaramaz, ilkel, anlayışsız, gereksiz insanlar olarak görmeye başlıyor. Böylece içinde yaşadıkları toplumdan duygusal kırılmaları ve kopuşları başlıyor. İşte, bu da ulusun varlığını, yurdun bütünlüğünü tehlikeye düşürmekte. Düşman, görünmeyen eliyle içimize zehri boşaltıyor. Hem de çocuklarımızı, gençlerimizi bizden kopararak… Koparmakla kalmıyor, onları doğup büyüdükleri topraklara düşmanlık yaptırıyorlar.

Ne yazık ki son yıllarda ekran bağımlılığı yüzünden kendi ülkesinin hiçbir şeyini beğenmeyen çocuklarımız ve gençlerimiz var. Kendi ülkesine karşı önyargılarla dolup taşan ekran bağımlısı bir kuşak yetiştirilmekte ne yazık ki sanal dünya aracılığıyla görünmez düşman. Düşman, içimizden evlatlarımızla vuruyor bizi. Sanal bağımlılık, ulusal güvenlik sorunu olmak üzere… Konu savsaklanmamalı. Devlet yetkilileri, anneler, babalar, öğretmenler konunun önemini iyi kavrayıp ortaklaşa önlem almak zorunda. Yarın, çok geç olabilir. Başka Türkiye, başka evlatlarımız da yok! İkisini de elimizde tutmak zorundayız. Çünkü ulusça yaşamamızın garantisi bu.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Aralık 2026

TOPRAK KOVGUNLARI


Toprak Kovgunları… Kemal Ateş’in h2o Kitap’tan çıkan bir romanı… Hani denir ya, bir solukta okunan bir yapıt… Ben de bir solukta okudum Toprak Kovgunları’nı.

Kemal Ateş’le henüz yüz yüze tanışamadık. Ancak sosyal medya üzerinden tanışıyoruz sayılır. Onun yıllarca Aydınlık gazetesinde dil üzerine yazdığı günlük yazılarını okudum zevkle. Ayrıca Saklı Sözlük ve Dil Hurafeleri kitaplarını da okumuştum daha önce. Sayın Ateş, iyi bir dilci ve Türkçe sevisiyle donanmış bir yazar öğretmen.

Toprak Kovgunları, iyi kurgulanmış, yaşanan olaylar iyi gözlemlenmiş. Ülkemizin kentleşmesiyle başlayan gecekondulaşma sorunu anlatılmakta kitapta. Köylerinden kopup gelen yoksul insanların kentlerin dışında kurdukları ve başlarını soktukları derme çatma evlerde verdikleri yaşam savaşımı anlatılmakta. İnsanlar, kentlere göçerken oradaki alışkanlıklarını, dar düşüncelerini, tutuculuklarını, geleneklerini de getiriyorlar birlikte. Küçük çıkar hesapları yüzünden kavga gürültü eksik olmuyor gecekondu mahallelerinde. En küçük çıkar çatışmasında birbirine giriyor yoksulluğun pençesinde kıvranan kentin yeni sakinleri. Kısacası “Bir karış yer yüzünden, bir teneke su için” kavgaya tutuşuyorlar. Bu kitapta Türkiye’nin çok önemli bir sorununa parmak basıyor yazarımız.

“Öyleydi köy yeri, ırgat tutacakları adamın yediği içtiği bile hesap edilirdi. Çalışması, sigarası, gevezeliği, insanlığı, boğazı, her şeyi hesaplanırdı.” sözü, yoksulluğun ne denli derin olduğunu anlatmakta.

Toprak Kovgunları’nda anlatılan olay, Ankara’da yeni kurulan bir gecekondu mahallesinde geçiyor. Köyden gelenlerin çoğu niteliksiz işgücü kent için… Ne iş bulursa yapıyorlar. Çünkü yaşama tutunmak zorundalar. Sürekli işi olan çok az… Çoğunluk, ustalık gerektirmeyen işlerde çalışıyor.

Gecekondu mahallesinde herkes yerdeşleriyle bir arada yaşamaya çalışıyor. Yerdeşler arasında dayanışma çok önemli… Kitapta; Kamanlılar, Keskinliler, Çankırılılar, Yozgatlılar kendi aralarında birlik kurmaya çalışıyor. Ancak yerdeşler arasında da kavga, çekememezlik eksik olmuyor.

Gecekonducuların neredeyse hepsi bireysel kurtuluş peşinde koşarken romanın önemli kahramanlarından Münir, sistemle kavga ediyor. Münir, üniversitede hukuk okuyor. Bu nedenle komşularına, akranlarına göre bilinç sıçraması var onda. İçinde yaşadıkları koşulları, yaşadıkları yoksulluğu, aralarındaki bitip tükenmez olayların nedenini bozuk düzene bağlıyor. Bu nedenle de düzenin değişmesiyle sorunların ortadan kalkacağını düşünüyor ve bunu savunuyor. Zaman zaman düşüncelerini çevresiyle de paylaşıyor. Münir’in okul yılları 1968 dönemi… Devrimci savaşımın yükseldiği bir dönem…

Burada sözü, Münir’in babası Bakkal Remzi’ye verelim: “Gençler yakalanıyor, suç belgesi olarak da kitapları alınıyor. Radyodan, gazeteden böyle haberler duyuyorum. Korktum bizim oğlandan. Bizim çekemeyenimiz çok. Biri ihbar eder, alıp götürürler. Dayanamadım, sordum: Oğlum okul bitti, sınavlar bitti. Bunlar anladığım kadarıyla ders kitabı değil. Ne veriyor bu kitaplar sana? ‘Ne mi veriyor baba?’ dedi. ‘Bak, dinle. Eskiden durumumuz pek iyi değildi. Sınıfı geçince sana şunu alacağım, bunu alacağım, diye bir sürü vaatte bulunurdun. Hiçbirini almazdın. Bugün bu kitapları okuduktan sonra seni suçlamıyorum. Kitaplar bunu verdiler bana, yetmez mi? Bana gerçek suçluyu gösterdiler.’ Bizim oğlanın dediği gibi, asıl suçlu yokluk, yoksulluk. Ne anamızı, ne babamızı suçlayalım.” Bu sözlerle bozuk düzenle savaşmayı önceliyor Münir. O, babası Remzi’yi de etkilemiş bu düşüncesiyle. Yani babasını, düşünceleriyle etkileyip değiştirmiş oğlu. Ayrıca ülkemizin önemli bir ayıbı d abu sözlerde vurgulanmakta. Bu ayıp ne mi= Yıllarca ülkemizde kitap, suç unsuru olarak görüldü. Kitap okuyan kişiler, suçlu olarak görüldü. Evlerde silah aranır gibi kitap arandı. Evinde kitap bulunduranlar elleri kelepçelenip gözaltına alındı, hatta çoğu tutuklandı.

Romanın önemli kahramanı Ayten, köyde doğup üç yaşında kente göçmüş. Bu nedenle köyün geleneksel tutuculuğuyla kentin özgürlüğü arasında sıkışmış bir genç kız. Bu nedenle yanlış ilişkileri oluyor. Kendine çıkmaz sokaklarda, çıkış arıyor. Köy kaynaklı tutuculukla kentin özgür olanakları arasında bocalamakta gençler. Bu da çoğu zaman kuşak çatışmasına neden oluyor. Zaman zaman da suçlanıyor bu gençler. Bunun romandaki simgesi de Ayten. Ailer arası kavgalarda günah keçisi oluyor bu genç kız.

Roman, acıklı bir sonla bitiyor. Çoğu zaman kişinin doğduğu günden başlayan olumsuz, kör yazgısı, ölümüne dek yakasını bırakmıyor ne yaparsa yapsın. Hıdır, böyle bir kişi… Yazgının, cahilliğin, bitmez kavgaların kurbanı… İki oda bir sofa bir kondu edinmeyi yaşamının odağına yerleştiren ve bir gecekondu edinmeyi sürekli düşleyen Emin de de bir kurban… Yoksulluk, bilgisizlik nedeniyle birbirine düşen iki komşu… Biri boşu boşuna yaşamını yitiriyor, diğeri de onun canına kıyıyor bir anlık öfkeyle ve tüm yaşamını mahvediyor.

Kemal Ateş, Türkçe ustası bir yazar…  Romanın dili çok akıcı ve yalın… Olay örgüsü sürükleyici…  Yöresel olarak kullanılan birçok sözcük, deyim ve atasözü kullanılmış kitapta. Bunların Türkçemize kazandırılması, dilimizin varsıllaşmasını sağlar. Bu kitaptan çok şey öğrendim dille ilgili. Türk Dil Kurumu, bu söz varlıklarını dilimize kazandırmalı. Bu nedenle Kemal Ateş, övgüyü hak ediyor.

Sayın Ateş’i böyle güzel bir romanı, dil ustalığını konuşturarak Türk edebiyatına kazandırdığı için kutluyorum. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Kalemi, usu sağ olsun.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Ocak 2026

 


DALGALARIN GÜCÜ

    

Uzun süren soğuklar ve kar yağışından sonra güneşin az da olsa göründüğü, ılık ılık güney yellerinin estiği bir sabaha uyandı Ergen ailesi. Soğuk günlerden sonra gelen ılıklık, onları canlandırmış, içlerini yaşam sevinciyle doldurmuştu. Bu nedenle içi içine sığmıyordu hiçbirinin. Bir an önce dışarı çıkıp bulutların arasından görünüp yiten güneşin, ılık güney yelinin tadına varmak istiyorlardı. Zaman geçirmeden elbirliğiyle kahvaltıyı hazırladılar.

 Baba, çayı demleyip yumurtaları haşladı her zamanki gibi. Anne, yıkadığı sebzeleri üleştirdi eşitçe tabaklara. Alus, peynir ve zeytini, sebzelerin bulunduğu tabaklara koydu. Çatal, bıçak ve dolu tabaklarla haşlanmış yumurtaları yemek masasına götürme işini de Sevgi üstlendi. Herkes masaya geçti. Babaları ince belli bardaklara doldurduğu çayları getirip herkese dağıttı. Sonrasında kendisi de masaya oturdu. Türlü konuları konuştular kahvaltıda mutluluk içinde. Düşünce alışverişinde bulundular. Kimi zaman tartıştılar bazı konular üstüne. Bir ara kahvaltı yapmanın yararından söz etti anne.

Alus, dışarı çıkmak için ivedilik gösteriyordu. Sevgi, kahvaltıyı bitirmeden bir yere gitmelerinin doğru olmayacağını söyledi. Baba, deniz kıyısında yürümeyi, sonrasında da kıyıda bir çay bahçesinde oturmayı önerdi. Hepsi kabul etti bu güzel, iç açıcı öneriyi. Sevgi, kıyıda salep içmek istediğini söyledi. Alus da kış günü bozasız olmaz, dedi gülerek. Anne, babaya dönerek biz de çaylarımızı yudumlarız Dirimcan’ım, dedi büyük bir içtenlikle.

Kahvaltı bitti. Birlikte kaldırdılar sofrayı. Herkes giyindi, çıkmak için hazırdılar. Deyip gülerek çıktılar kapıdan. Yürümeye başladılar deniz kıyısına doğru. Sert ve ılık bir rüzgâr esiyordu deniz yanından. Saçları başları dağılıyordu rüzgârın etkisiyle. Sevgi, rüzgâra: “Niye bu kadar sert esiyorsun?  Neredeyse beni yere yıkacaktın, yoksa biri mi kızdırdı seni?” diye sordu.

Rüzgâr: “Kimseye kızgın değilim. Çok uzaklardan geliyorum, taşıdığım yük çok ağır. Bu denli sert esmesem yükümü taşıyamam.” diyerek yanıtladı onu.

Alus: “Çok uzaklardan geldiğini söyledin. Neresi geldiğin yer? Ayrıca kış günü niye ılıksın bu kadar?”

Rüzgâr: “Afrika’da Büyük Sahra Çölü var. Oradan kopup geldim. Akdeniz’i aşıp buralara ulaştım. Ilık esintimin olmasının nedeni sıcak bölgelerden gelmemdendir. Ayrıca Akdeniz’in üzerinden geçerken havadaki buharları toplayıp getiriyorum buralara kadar. İşte, ağır olan yüküm bu.”

Anne: “Senin adın ne?”

Rüzgâr: Bana, insanlar lodos der. Güneybatıdan eserim sürekli.”

Anne, baba, Sevgi ve Alus hep bir ağızdan: “Sağ ol lodos kardeş, tanıştığımıza çok mutlu olduk. Soğuk günlerde esmeni hep dört gözle bekleriz biz, ılıklığın havayı ısıtsın diye.”

Lodosla konuşurken Ergen ailesi çoktan kıyıya gelmişti. Dalgalar, kıyıya doldurulan taşları aşıp yürüyüş yoluna çarpıyordu sertçe. Dalgalar, denizde yükseliyor, sonrasında sert bir biçimde kıyıdaki taşları aşım yola “şap diye vuruyordu. Sular, her yana dağılıyordu o hızla. Dalgalar, kıyıya her çapışında taş ve odun parçaları, plastikler, naylon torbalar, türlü atıkları yola atıyordu insanların önüne. Dalgaların kıyıya attıkları arasında çakıl taşlarının olmaması, yalnızca kıyıya yığılan kayaların parçalarının olması babanın ilgisini çekti. Tam bu sırada büyük bir dalga gelip Ergen ailesinin tüm üyelerini ıslattı. Şaşırdılar buna.

Baba: “Niye bizi ıslattın deniz?” diyerek sordu büyük su kütlesine.

Deniz: “Ben, sizi ıslatmak için yapmadım bunu. Benim doğal bir davranışım bu. Siz insanlar, önüme kayalar yığdınız. Bu nedenle özgürce devinemez oldum yerimde sıkışıklıktan. Ayrıca içime bir sürü çöp atıp suyumu kirlettiniz. Suyumda yaşayan balıklarla diğer canlılar çoğu zaman soluklanamıyorlar bile. İçimdeki canlıların çoğu yok oldu bu nedenle. Balık türlerinin çoğunun soyu tükendi. Balıklar tükenince onlarla beslenen birçok deniz kuşu gelmez oldu buralara. Oysa ben, onlarla mutlu olurum.

Anne: “Peki dalgalarınla dışarıya attığın taşlar, kıyıya yığılan kayaların parçaları. Niye çakıl taşları yok bunların arasında?”

Deniz: “Çakıl taşları, bana ait varlıklar. Onlar, benim parçam… Onları niye dışarı atayım ki? Ancak şu kıyıda yığılı kayalar sonradan getirildi buraya. Özgürce dalgalanamaz oldum bu nedenle. Burada önceden kumsal uzanırdı boylu boyunca. Bu kumsalda birçok deniz canlısı yaşardı. Ayrıca bahar gelince birçok deniz kuşu kumların üstüne yuvalanırdı. Onların yavruları, kumsalda gözlerini açardı. Kumsal yok olalı yuva bulamaz oldu deniz kuşlarıyla diğer canlılar. Ben, şimdi bu kayaları dalgalarımla parçalayıp koparabildiğim o küçük taşları dışarı atıyorum, kumsalımı geri almak için. Ben kötü bir şey yapmıyorum, benim olanı geri almak için savaşıyorum.”

Anne: Çok sağ ol, bizi çok aydınlattın. Bilmediğimiz bir şeyi öğrettin bizlere.” dedi biraz düşünceli.

Ergen ailesi, bir süre susarak yürüdü kıyı boyunca. Dalgalardan kaçmak için biraz iç kısımdan gidiyorlardı. Bir dönemeçten kıvrılırken dalgaların üstünde keyifle yüzen martı sürüsü ilgilerini çekti.

Alus kıyıya yanaşarak: “Martı kardeşler, siz niye korkmuyorsunuz dalgalardan?” diye sordu.

Martılar, bu soruyu gülünç bulduklarını belirtmek için hep bir ağızdan bağıdılar. Kıyıya en yakın noktadaki gümüş martı, kafasını döndürdü çocuğa. Sonrasında ucu sarı gagasını birkaç kez esnetip açıp kapayarak: “Öncelikle söyleyeyim ki bizim su kuşu olduğumuz unutmuşa benziyorsun. Su varsa biz varız. Yani anlayacağın su sayesinde yaşıyoruz biz. Su, bize zarar vermez. Dalgalar, suyu altüst ederken içinde birçok canlı yüzeye çıkıyor. Biz de onları mideye indiriyoruz dalgaların üstünde durarak. Böyle havaları severiz biz. Deniz durulduğunda biz böyle kalabalık olmayız su üstünde.” dedi.

Sevgi, lodosa dönüp: “Akdeniz’den getirdiğin bunca buhar ne olacak, onları ne yapacaksın?” diye sordu.

Lodos: “Bu getirdiğim buharlar havada kısa bir süre kalacak. Hava yıldız-karayele dönünce soğuk başlayacak. Yıldız tam kuzeyden, karayel de kuzeybatıdan eser. Onlar, bu buharları yağışa dönüştürecek.  Eğer çok soğuk eserse bu yeller, kar yağacak. Çok soğuk olmadığında yağmurlu havalar gelecek önümüzdeki günlerde. Bunun için bana insanlar: “Gözü yaşlı lodos” derler. Çünkü sert estiğimde sonun da yağış gelir. O yağışlar, benim gözümün yaşı. Anlayacağınız ben de ağlarım sırası geldiğinde. Ayrıca ağaçları devirir, çatıları uçururum sert esintimle.” dedi.

Alus: “Yazın de eser misiniz?”

Lodos: “Yazın da eserim. Yine su buharını, Akdeniz üstünden toplayıp getiririm. Yoksa yaz yağmurları nasıl yağacaktı buralara. Bu yağmurlar, toprağa bolluk getirir. Ancak kimi zaman da buhar yerine çöl tozu taşırım kanatlarımın üstünde. O tozlar, kimi zaman evlerinizi, arabalarınız kirletir. Bu, doğaldır ki benim düşüncem değil, siz insanların düşüncesi. Oysa getirdiğim o tozlar, sizin erozyonla yoksullaştırdığınız toprağı besler. Toz dediğiniz toprağın en küçük parçası değil mi? Toprak, hiçbir yeri kirletmez. Çünkü dünya üzerindeki canlıların çoğu, topraktan var olmuştur. Toprak olamasaydı siz yiyeceklerinizi nereden edinecektiniz?

Anne: “Demek ki hiçbir doğa olayının bizlere zararı yok! Zararlı gibi görünenler de biz insanların yanlışları nedeniyledir.”

Lodos ve deniz birlikte: “Evet, doğru diyorsunuz. Biz doğamız gereğince davranıyoruz, siz de öyle yapın. Bakın o zaman yaşam nasıl güzel olacak?” dediler.

Baba: “Çok sağ olunuz hepiniz. Bize, çok değerli ve önemli, yaşamsal bilgiler verdiniz. Yaşamımızı sürdürmek için doğadaki tüm varlıklar birbiriyle uyumlu yaşamalı. Yoksa yaşam olmaz gezegenimizde.” dedi iç çekerek.

Akşam olmak üzereydi. Ergen ailesi denize, lodosa, martılara veda ettiler birlikte. Eve dönerken yol boyunca ne kadar çok şey öğrendiklerini söylediler birbirlerine. Uygun zaman bulduklarında doğa gezilerini daha çok yapmaya karar verdiler. El ele tutuşarak “Deniz Üstü Köpürür” türküsünü söyleyerek evlerine geldiler.

Eve girince hepsi birden: “Yaşamak ne güzel! Hele doğayla konuşup öğrenmek daha da güzel!” dediler.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Ocak 2026

                                                      

EMPERYALİST HAYDUTLUK


2025’i geride bırakıp 2026 yılına girdiğimizde dünyanın her yanından iyilik, savaşların bitmesi ve barış istekleri, mutluluk dilekleri yükseldi. Eski yılda çok sayıda insan emperyalizmin çıkarları uğruna öldürüldü. Dünyanın dört bir yanında kan ve gözyaşı vardı. Birçok kişi, 2026’da kan ve gözyaşının, emperyalist saldırganlığın biteceğini umuyordu. Oysa dünya siyasetini yakından izleyenler, yeni yılın eski yıldan daha kötü olaylara sahne olacağını bilip söylüyordu.

Donald Trump, ikinci kez ABD başkanlığına geldiğinde birçok kişi, ona umutla bakmaktaydı. Bazıları Trump Amerika’sının kendi içine döneceğini söyledi. Ülkemizdeki kimi siyasetçiler, gazeteciler, öğretim üyeleri, televizyon yorumcuları ise Trump’ın Türkiye dostu olduğunu vurguladılar. Onlara göre ABD bölgemizden çekilecekti. Özellikle Batı Asya’da İsrail saldırganlığının sona ereceğini, terörün biteceğini dile getirdiler. Bu doğrultuda bir kamuoyunun oluşturulduğunu da söyleyebiliriz.

Trump, göreve başlar başlamaz Kanada, Grönland ve Panama’nın ABD’ye bağlanması gerektiğini söyledi. Bu söylem bile ona bel bağlayanları uyandırmadı. İsrail’in Filistin’de yaptığı insanlık dışı soykırıma tam destek verdi. İran’a saldırdı. Birçok ülkeyi tehdit etti.

ABD Başkanı, ikide bir “sekiz savaşı bitirdiğini” söylemeye başladı. Oysa bitirdiği savaş yoktu. Tersine savaşlarda mazluma karşı zalimin yanında durdu hep. Yeni savaşları körükledi. Emperyalizmi iyi tanıyanlar, ABD’li yöneticilerin “barış, demokrasi, özgürlük” sözcüklerini çokça kullanmalarının yeni bir savaşı başlatacağını çok iyi bilir. Bu sözcükleri kullanarak yapacağı kötülüklerin üstlerini örtmeye çalışır emperyalizm. Çünkü kendisi dışındaki hiçbir ülkenin mutluluğunu, erincini, gönencini, varlığını, haklarını umursamaz. O, timsah gözyaşlarıyla sömüreceği ülkeleri sever görünür. İşbirlikçilerinin ağzına bir parmak bal çalar. İşbirlikçiler de bir parmak balla karnın doyduğunu sanıp mutlu olarak uşaklıklarını sürdürür.

ABD’nin eninde sonunda Venezuela’ya saldıracağı beklenmekteydi. Çünkü ABD ekonomisi çöküşte. Bu nedenle Venezuela’nın petrolüne ve madenlerine gereksinimi var. 3 Ocak 2026 günü Venezuela’ya askeri harekât düzenledi. Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Caracas’taki konutundan emperyalist haydutlarca kaçırıldı. Kaçırılmasının nedeni, sözde uyuşturucu kaçakçılığı yapması. ABD emperyalizminde yalan çok… Bu suçlama da öteden beri söyledikleri yalanlardan, iftiralardan biri…

Trump, aylardır Venezuela’nın ABD’nin petrolünü çaldığını savladı. Venezuela, dünyada petrol rezervi en çok olan ülke. ABD yöneticileri, Venezuela’nın petrolünü sahiplenmekte. Zaten Maduro’nun haydut yöntemleriyle kaçırılmasından sonra Trump, amaçlarını anlattı. Artık Venezuela petrolünü ABD şirketlerinin çıkaracağını söyledi. Uyuşturucu bahane, petrole haydutça el koymak şahane…

Venezuela’da petrolün yanı sıra başta altın olmak üzere elmas, titanyum, çinko, kömür, nikel, demir, bakır ve boksit madenleri bolca var. Ayrıca ülke, lityum varsılı… ABD, bu yeraltı varsıllığını gördükçe salyaları akıyor. Ayrıca bu ülke, Amazon havzasında olduğundan tarım üretimi açısından çok verimli topraklara sahip.

Trump konuşmasında Kolombiya, Küba, Meksika ve İran’ı işgalle tehdit etti. Sırada başka ülkeler de var. ABD tehdidinin hedef ülkelerinden biri de Türkiye. Bu nedenle ülkemiz siyasetçileri, bu gerçeği görüp ona göre önlem almalı ve iç cepheyi güçlendirmeli.

Maduro, ABD’nin Türkiye’ye işgal giriminde bulunduğu 15 Temmuz 2026 darbe kışkırtması sırasında ülkemizin yanında ilk yer alan dünya siyasetçilerinden biri. Sonrasında ülkemize gelip görüşmeler yaptı. Ülkesinin altınlarını Türkiye’ye emanet etti. FETÖ’cü kalkışma, başarılı olsaydı aynı şey Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın başına gelecekti. Bu gerçeği yadsıyıp unutmak çok kötü…

Yazımızı kaleme aldığımız ana kadar Erdoğan, konuyla ilgili bir açıklama yapmadı. Dışişleri Bakanlığının “tarafları (Yani ABD ve Venezuela’yı) itidale çağırması çok ilginç (ölçülülük, soğukkanlılık). Kurt, kuzuyu boğuyor, siz itidalli olmayı öneriyorsunuz kuzuya. Bu açıklama, ABD’nin yaptığı haydutluğu desteklemek değil de nedir. AKP sözcüsü Ömer Çelik ise yaptığı açıklamada ne Maduro’nun ne de ABD’nin adını geçirdi. Anlaşılacağı üzere ne şiş yansın ne kebap açıklaması yaptı. Bu da haydutluğu onaylamak... AKP’nin II. Abdülhamit’ten esinlenerek uygulamaya çalıştığı “denge politikası” ülkemizi zora sokuyor. Dün II. Abdülhamit, bu politikayla emperyalistlerin oyuncağı olup koca Osmanlıyı batırmıştı. (Konuyla ilgili DENGE POLİTİKASI https://adiladalet.blogspot.com/2022/03/denge-politikasi.html yazım okunabilir.)

AKP’li, Mehmet Uçum, Süleyman Soylu ve Bülent Turan’ın açıklamalarını alkışlıyorum. Çünkü emperyalist haydutluğu görüp tavır aldılar.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklaması Özel’ce bir düşünce. Resmen ABD’nin yanında Özgür Özel. Dünyada emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’na öncülük etmiş bir partinin bu durumlara düşmesi, tarihine ihanet değil de nedir? Bu arda CHP’nin önceki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun haydutlukla ilgili açıklamasını olumlu bulduğumu söylemeliyim.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 15 Temmuz’la ilişkili açıklaması ise tarihsel önemde. Zalimin eylemini örtbas etmedi, zalimin yanında durdu. Bu açıklamasıyla ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehdidi de anlamayanların gözüne soktu Bahçeli.

Yandaş ve candaş medya ise Maduro’nun diktatörlüğüne her fırsatta vurgu yapması Amerikancılıklarının itirafı niteliğinde. Bazı ünlü televizyon kanallarının güya Venezuela’da yaşayan Türkler adı altında FETÖ’cüleri canlı yayına bağlamaları ise tam bir aymazlık. Yandaş ve candaş televizyonlarda Venezuela halkının suçlanması ise bilgisizliğin ötesinde ABD’ye hizmet yarışı. 4 Ocak akşamı her iki kesimin televizyonları, halkının Maduro için sokağa çıkmadığını anlattılar uzun uzadıya. Bu yolla ABD’nin haydutluğuna haklılık kazandırmaya çalıştılar. Oysa aynı saatlerde Ulusal Kanal, Venezuela’dan canlı yayındaydı. Halk, alanlara sığmıyordu. Venezuela’nın hükümet üyeleri de gösterilerin en önündeydi. Halk, başkanına sahip çıkmıştı. Ne yazık ki yandaş ve candaş medya, gelişmeleri ABD medyasından aktarıyordu. Bu da ihanetin bir başka biçimi…

Maduro’nun haydutça ABD’ye kaçırılması önemli bir ders tüm ezilen ülkeler için. ABD’ye güvenip onunla işbirliği yapmakta olan ülkelerin yöneticileri; kendi varlıklarına, geleceklerine ve ulusal çıkarlarına en büyük ihanet. Bu nedenle ABD emperyalizminin dünyadaki haydutluklarını engellemek için ezilenlerin en geniş ittifakı kurulmalı. Bunun için gecikmek ABD’yi güçlendirir

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               5 Ocak 2026