KARGALAR NASIL YUVA YAPACAK?


Mart ayı geldiğinde doğada içten içe bir canlanma olur. Bahar yağmurları topraktaki devinimi artırır. Yağmurun her damlası, toprağı yumuşatıp verimini çoğaltır. Toprağın altında zorlu kışı geçiren bin bir türlü tohum, bahar yağmurları ve ısının artmasıyla toprağın üstüne çıkmak için adeta birbirleriyle yarışır. Tohumların çimlenme zamanı geldiğinde onları durduracak herhangi bir güç yok! Her tohum, gökyüzüne “merhaba” demek için ivedilik gösterir.

Güner, annesi ve babasıyla yaşadıkları kentte gezintiye çıktı. Bir yandan yürüyerek günlük sporlarını yapıyor, diğer yandan da baharla coşan doğadaki değişimleri gözlemliyorlardı. Çocuk, annesine ve babasına sürekli sorular soruyordu. Çiçeklenen erikler en çok ilgisini çekenlerdi. Gittikleri dinlençte  (parkta) yalnız bir badem ağacının kar gibi ak çiçeklerini inceledi bir süre. Yerde bulunan bazı bitkiler de rengârenk çiçek açmıştı. Bal arıları çoktan çalışmaya koyulmuşlardı. Onlar, çiçekten çiçeğe konuyordu durmadan.

Dinlençte yerinde durmayanlar arasında kuşlar da vardı. Sık yapraklı ağaçların dalları arasından serçe orkestrasının insanları esrikleştirip yaşama sevincini artıran şarkıları işitiliyordu. Bir süre durup dinlediler mutluluk veren bu ezgileri. Az ötede bir karga, akasya ağacında daldan dala zıplayıp duruyordu. Çok geçmeden bir karga daha gelip onun yanına kondu. Bir süre karşılıklı ötüştüler. Sonrasında dalları birlikte incelemeye başladılar. Birisi dert dolu bir sesle çığlık attı. Çok geçmeden diğeri de aynı tonda bağırdı. Ses tonlarına, çığlıklarına bakınca bir sorunları varmış gibi geldi Güner’e.

Çocuk yavaşça, parmak uçlarına basarak yürüdü akasya ağacının altına doğru. Kargaların konduğu dala bakmaya başladı. Kargalara dönerek, “Bir derdiniz mi var, niye böyle yanık yanık ötüyorsunuz?” diye sordu.

Soru sorulan karga, kanatlarını açarak Güner’e yakın duran bir alt dala gelip kondu. Önce kanatlarını aşağı yukarı küçük devinimlerle kıpırdattı. Sonrasında gırtlaktan gelen derin bir sesle öttü. Sonrasında çocuğa bakarak: “Evet, bana bakan çocuk yalnız benim değil, tüm kargaların büyük bir derdi var. Hem de çok büyük… Bu dert, her geçen yıl daha da büyüyor ve çözülmez duruma geliyor. Bazı insanlar bize çok büyük zararlar veriyor bilerek ya da bilmeyerek. Bu arada benim adım, Karaçığlık…”

“Sizinle tanıştığıma çok mutlu oldum Karaçığlık. Benim adım da Güner...”

“Güner, seninle tanıştığım için çok mutlu oldum”

“Sizi böylesine öfkelendiren nedir? Bazı insanlar size niçin ve nasıl zarar veriyor?”

“Öncelikle ağaçları çok kötü buduyorlar. Budayıcılar, kesinlikle eğitimsiz ve bilinçsizler... Bu kişilere duyarsız da denebilir. Sonbaharda ağaçları budarken bizim o dallara yuva yaptığımızı uslarına bile getirmiyorlar. Oysa biz ulu ağaçların yüksek dallarına yuvalarımız yaparız. Özellikle de ana daldan çıkan ikili üçlü çatal dalların arasına. O dallar bizim yuvamızın kolonları, kirişleri olur. Bu dallar, kökünden kesilince bizlere yuva yapacak yer kalmıyor.” dedi içini çekerek Karaçığlık. Karga, öfkesini belirtmek için serçe öttü. Dinlencin her yanından duyuldu sesi.

“Çok üzüldüm buna Karaçığlık. Banan bilmediğim bir şeyi öğrettin. Demek ki ağaçları budamanın da doğru bir yöntemi varmış. Bunu yaparken kuşları da düşünmek gerek. Çok sağ olun, beni çok iyi aydınlattınız.”

Üst daldaki diğer karga, yavaşça alt dala inip kanatlarını çırparak ve başını yukarı aşağı indirip kaldırarak selam verdi Güner’e. Çocuk, onun geldiğini görünce çok mutlu oldu. “Benim adım, Uçanyel… Karaçığlık’ın eşiyim. Önümüzdeki Pazar günü evliliğimizin 25.yılını kutlayacağız. 25 yıl boyunca her yıl yuvamızı birlikte yaptık. Ben yıllara göre kimi zaman az, kimi zaman da çok yumurtladım. En az 2, en çok 5 yumurtam oldu. Kuluçkaya nöbetleşe yatarız. Yumurtaların üstündeyken o beni korur. Bunun için de yuvaya en yakın yüksek dalda bekler gün boyu. Kimi zaman gider karnını doyurur. Bana da yiyecek getirir. O, yuvadayken karnımı kendim doyururum.”

“Seninle tanıştığıma çok memnun oldum Uçanyel. Verdiğin bilgiler için de çok sağ ol. Peki, yuva yaparken karşılaştığınız başka sorunlar var mı?”

Uçanyel: Olmaz mı hiç? Karaçığlık az önce sana ağaçların budanmasıyla ilgili sorunumuzu anlattı. Sizin konuşmalarınıza istemeden kulak misafiri oldum. Yuva yapacak uygun yer bulsak da bazı araç ve gereci bulmakta zorlanıyoruz. Bizim yuvalarımızın en önemli gereci ağaç dallarının parçaları… Kuruyan dallar yere düşer. Biz onlardan yuvamız için uygun olanları seçeriz. Bu dalları ağız salgılarımız ve çamurla birbirine yapıştırırız. Ancak son yıllarda yere düşen kurumuş dalları temizlik işçileri çöp diye toplayıp götürüyor. Böylece yuva için önemli bir gerecimizi bin bir türlü zorlukla buluyoruz, dedi.

Konuşmayı dinleyen kara çığlık söze girdi. “Kent o denli betonlaştı ki dalları bulsak bile onları yapıştıracak çamuru bulamıyoruz. Anlayacağın her şey aleyhimize çalışıyor.”

Güner: Yuvanızın yapımı bitti diyelim. Ne zaman yumurtlayacaksınız?

Uçanyel: Bu yıl yuvamızı biraz geç yaptık, az önce anlattığımız nedenlerden ötürü. Martın ikinci haftasında yumurtalarımızı yuvamıza bırakırım. Bu yıl bakalım kaç yumurtam olacak?

“Yavrularınız kaç gün sonra çıkar yumurtadan?”

Karaçığlık: En az 14, en fazla 17 gün sonra hepsi yumurtalarından çıkar. Onların bakımını eşimle birlikte üstleniriz. Birimiz yuvada beklerken diğerimiz onlara yiyecek getirir. Yorulunca görevi diğerimiz alır. Böylece gün boyu yavrularımızı besleriz ki çabucak büyüyüp kanatlansınlar diye.

Güner: Ne zaman kanatlanıp yuvayı terk ederler?

Uçanyel: Dört, bilemedin beş hafta sonra yuvadan uçarlar.

Güner: Ne kadar güzel… İnsan yavrusunun büyümesi yılarca sürüyor. Hele yuvadan ayrılması çok uzun bir süreç... Sizin yavrularınız kısa sürede kendi başlarının çaresine bakıyor. Bu kısa sürede onlara gerekli eğitimi yuvada nasıl veriyorsunuz?

Uçanyel: Onlara yaşama tutunabilecekleri her şeyi çabucak öğretiyoruz. Ayrıca içgüdüleri de devreye giriyor. Böylece doğanın zor koşullarına göğüs geriyorlar, dedi gururla.

Güner, kargalara teşekkür etti. Onlar da çocuğa teşekkür ettiler başlarını aşağı yukarı sallayarak. Kuşlar, onu selamladılar kanatlarını çırparak. Çocuk, onlardan ayrılmanın burukluğuyla ikide bir arkasına dönüp dönüp bakarak ilerledi. Annesi ve babası onun iki yanına geçtiler. Güner’e sarılarak yürüdüler birlikte. Güzel bir günün tatlı yorgunluğuyla evin yolunu tuttular.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                      

 

 

2 yorum:

  1. Değerli Adil öğretmenim,

    Doğanın daralan alanlarıyla birlikte, canlıların yaşam mücadelesinin her geçen gün daha da ağırlaştığını yalnızca görüyor değil, içimizde hissediyoruz…

    İnsan yükseldikçe yuvalar küçülüyor; beton çoğaldıkça hayat nefes alamaz hâle geliyor. Karganın yuva arayışı, aslında insanın kaybettiği vicdanı arayışıdır. Her kesilen ağaçta biraz daha eksiliyoruz; her yok sayılan doğa parçasında, kendi insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.

    Doğayı dışlayan her yapı, gün gelir kendi yalnızlığını örer. Ve biz, o yalnızlığın içinde, geç fark ettiğimiz bir gerçeğin yankısıyla baş başa kalırız:
    Bu dünya sadece bizim değil…

    Satırlarınız içime işledi..Unuttuğumuz, belki de unutturulduğumuz bir gerçeği yeniden hatırlattı.
    Duygudaş yüreğinize, vicdanlı kaleminize sağlık…Çok güzel yazmışsınız.👏👏✨📚🍀🙏🏻🌺

    YanıtlaSil
  2. fülya hanim sizide kutluyorum saygilarimla

    YanıtlaSil