AVRASYA MARATONU

Bugün Avaraysa maratonunun 31.si koşuldu. Zaman zaman yağmurlu güzel bir pazardı bugün. Ben de sabah yürüyüşümü maratoncularla birlikte yaptım. Tabi ki yalnız değildim. Hakan’la birlikte yürüdük, birçok sabah yürüyüşünde olduğu gibi. İki buçuk saat boyunca hem yürüdük hem de düşünsel tartışmalarla güzel bir pazar geçirdik.

Yağmurla başladık, önce ıslandık. Yağmur sonrası Marmara Denizi görülmeye değerdi. Adalar önümüzde bir tablo gibiydi. Doğa, en büyük ressamdır. Engin güzellikleri önümüze seren cömert bir sanatçı. Daha sonra yine yağmur başladı. Maratoncuların gösterdiği yarışma iradesi, yağmuru unutturuyordu.

Maratonun tarihçesi milattan önce 490’a kadar gider. Pers Kralı 1.Darius’un, Yunan topraklarına yaptığı seferde yenilmesiyle başlar maratonun tarihi. Yunanlıların utkusunu Atina’ya haber vermeye giden Piheidippides, hiç durmadan Maraton Platosu’ndan başlayarak yaklaşık kırk kilometre Atina’ya koşmasıdır maratonun esin kaynağı. Yarışmada bedensel ve ruhsal dayanıklılık ön plandadır. İnsanın, iradesini gücüyle birleştirdiği önemli bir yarışmadır.

Böylesine önemli bir atletizm organizasyonunda izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım. Atletlerin çoğu yabancıydı. Her renkten, her dilden yarışmacı vardı. Yarışmacılar arasında dostluk, dayanışma, yardımlaşma ve sportmenlik anlayışı ön plandaydı. Gönül isterdi ki daha çok Türk yarışmacı olsun. Hem de birçoğu da madalya kazansın. Uluslararası yarışmalarda atletizmde ne yazık ki rekortmen sporculara sahip değiliz. Böyle giderse yakın gelecekte de iddialı olmamız olanaksız.

Bu güzel günde benim canımı sıkan ve ülkemin geleceği açısından umutsuzluğuma neden olan İstanbulluların ilgisizliğiydi. Yol boyunca gözlerim hep yurttaşlarımızı aradı. Maalesef göremedi. İsterdim ki aileler çocuklarıyla birlikte bu yarışmayı izlesinler. Sporculara destek versinler. Hem sporun hem de sakin bir İstanbul pazarında doğanın, tarihin tadını çıkarsınlar. Sporun abecesini çocuklarımıza öğreteceğimiz güzel bir fırsattı. Ne yazık ki bu fırsat teptik. Genç dimağlara iradenin ve yarışma ahlakının ne demek olduğunu kavratacağımız güzel bir dersi boş geçirdik. Çocuklarımızı kentin boğuculuğuna mahkûm edip toprak kokusundan mahrum ettik. “İnsan göre göre, hayvan süre süre (alışır)” atasözümüzü unutuk.

İzleyicilerin çoğu yabancı turistlerdi. Yağmura aldırış etmeden her noktadan sporculara alkışlarla ve tezahüratlarla destek verdiler. Toprağın ve denizin kokusunu soludular, egzoz dumanının olmadığı bir günde ciğerlerini temiz havayla doldurdular.

İnsanımızın bir dinlence gününde eve hapsolması çok üzücüdür. Çünkü yaşamına çeşni katamıyor. Toplumsal bir mutluluk fırsatını değerlendiremiyor. Sporun olumlu erkesini yorgun bedenlerimize, uyuşan ruhlarımıza ilaç edemedik. Monoton bir yaşamın zincirlerini kıramadık. Horul horul uyuyup miskin miskin televizyon izlemeyi, önemli bir günün tanığı olmaya yeğledik.

Sporu yalnızca futbol olarak belledik. Ne olursa olsun kazanmayı, rakibe saygı duymamayı, paranın gücünü spor sanıyoruz. Binlerce ağızdan hakeme, rakip futbolcuya küfretmeyi beceriymiş gibi algıladık. Takımın çıkarlarını, toplumsal değerlerin önüne koyduk. Rakibine tekme atıp sakatlayan oyuncumuzu kahraman bildik.

Geride kalan arkadaşına, geri dönüp cesaretlendirici sözler bağıran maratoncuları göremedik. Ellili, altmışlı yaşları deviren hanımları, beyleri kırk iki kilometre yüz doksan beş metreyi koşarken izleyemedik. Sporun yüce bir erdemine tanık olamadık. Önemli bir organizasyonu toplumsal, sportif bir şölene dönüştüremedik.

“Neden uluslararası planda sporcularımız yok?” diye hep soruyoruz. Yanıtı çok açık: Seyircisi olmayan bir ülke sporcuyu neylesin. Heyecanını yitiren toplumlar; yaşamın her alanında geri gider, kendini kaderci bir esaretin kucağına bırakır.

Adil Hacıömeroğlu
18 Ekim 2009

AB İLERLEME RAPORU

13 Ekim günü AB ilerleme raporunun içeriği gazetelerde yayımlandı. Raporun genel olarak içeriği, ulusumuzu rahatsız edici ve art niyetlidir. Peki AB’nin amacı nedir, bizi rahatsız edenler nelerdir?

Raporda Türk yargısı eleştirilerek, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı vurgulanmaktadır. AB’nin ifade özgürlüğünden kastı, Atatürk’ü koruma yasası ile TCK’nin 301. maddesidir. 301 neyi yasaklar? Türklüğe hakareti. Demek ki Atatürk’e ve Türklüğe hakaret, saldırı serbestçe yapılırsa ülkemizde ifade özgürlüğü(!) olacakmış. İşin Türkçesi budur.

Başka neler var raporda? TCK’nin 318. maddesine de karşı çıkılıyor. Ne var bu maddede? Halkı askerlikten soğutmayı düzenliyor. Yani halkı askerlikten soğutanlara ceza verilmesini istiyor. Burada amaç nedir? Amaç zorunlu askerlik sistemini ortadan kaldırmaktır. Ordu - millet dayanışmasını, bütünlüğünü bozmaktır. Böylece ordumuzu zayıf düşürmektir. Kısacası Türkiye’yi savunmasız bırakmaktır. Savunması ve ulusal ordusu zayıflayan Türkiye, kolayca teslim olacaktır.

Raporda Ergenekon soruşturması da önemli yer tutuyor. Ergenekon kapsamında yapılan tutuklamalardan övgüyle söz ediliyor. “Özgürlükçü” Avrupa, düşünceleri nedeniyle suçlanıp tutuklanan birçok aydının özgürlüklerinin kısıtlanmasını ve haksız yere suçlanmalarını destekliyor. Ne güzel özgürlük anlayışı değil mi? Senin gibi düşünenlere sonuna kadar özgürlük, sana karşı olup ülkesinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, çağdaşlığı savunanlara zindan. İşte AB’nin adaleti…

AB’nin diğer bir takıntısı ise, Türkçe dışındaki dillerin kullanımıyla ilgili anayasa değişikliğinin yapılmasıdır. Yani anayasamızın değişmez maddelerinin değiştirilmesi. Burada amaçlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, temel direklerini ortadan kaldırmaktır. Farklı dillerin kullanılmasına bu kadar meraklı olan AB; üyeleri olan Fransa’da Korsika dilinin, Slovakya’da Macarcanın serbestçe kullanımını neden sağlamaz? Neden bunlarla ilgilenmezler? Çünkü kendi bütünlükleri önemlidir.

Avrupalı dostlarımız bir şeyi unutmamışlar. Abdullah Gül’den övgüyle söz ediyorlar. Neden övülüyor bir bakalım: “uzlaştırmacılığı, hükümetle iyi çalışma ilişkisi, AB reformlarına desteği ve Ermenistan’a yaptığı ziyaret”. Bir de dış politikada aktif rolü unutulmamış. Tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nın, iktidar partisinin politikalarına uygun davranması AB’ce takdir görüyor. Yine AB’ye göre Gül, iktidarla muhalefet arasında diyalogu teşvik ediyormuş(!). Demek ki Avrupa’da muhalefet deyince akla DTP geliyor.

Limanlarımızın, Güney Kıbrıs gemilerine açılmaması da eleştiriliyor raporda. Siz söylersiniz de bizimkiler yapmaz mı? Meraklanmayın, üzülmeyin yakında bir açılım da Güney Kıbrıs’a yaparız. Yalnız arada deniz var. Tuzlu sularda fazla açılmamak gerekir. Denizin şakası olmaz.

Türkiye’nin modernleşmesinin önündeki en büyük sorun, feodalizmdir. Niye AB, feodalizme dayalı aşiret düzeninin tasfiye edilmesi için önerilerde bulunmuyor? Yani biz, AB’ye girersek anlı şanlı aşiret reisleri Paris’te, Berlin’de, Roma’da, Londra’da ve de Brüksel’de yapacakları aşiret düğünlerinde; vergisini vermedikleri çil çil altınları takıp kaleşnikoflarla havaya ateş mi açacaklar? AB sınırları içinde dizi dizi töre cinayetleri mi işlenecek? Berdelle evlilikleri düzenleyen yasalar mı çıkaracak Avrupalılar? Bunların yanıtı hayırsa, neden ilerleme raporlarında bunlara değinilmez? Yoksa feodalizm ilerlemenin bir parçası da biz mi bilmiyoruz?

Tarikat örgütlenmelerine neden ses çıkarmaz AB? Tarikatların eğitimden sağlığa, spordan siyasete aklımıza gelebilecek tüm toplumsal alanlardaki belirleyiciliğini görmez mi AB müfettişleri? Yoksa “demokrasi” deyince, onların aklına yalnızca “tarikat demokrasisi” mi geliyor? Ortaçağ düşüncelerinin ve kurumlarının kökleşmesi acaba kimlere yarar sağlayacaktır?

Bir de eğitim var. Ülkemiz sorunlarından en önemlisidir eğitim. Eğitimin köktenci çözümlerle iyileştirilmesi konusunda niçin yaptırımlar yok? AB eğitimden, yalnızca farklı dillerde eğitimi anlıyor. Ülkemizdeki eğitimin adım adım laiklikten uzaklaşıp dinsel bir kimlik kazanması umurlarında değil; çünkü bu, işlerine geliyor.

Şimdi gelelim, AB’nin Atatürk’ten ne istediğine? Atatürk, yalnızca savaş alanlarında büyüyen, adından söz ettiren bir lider değildi. O, yüceliğini en az savaş alanları kadar uygarlık alanında da duyurmuş büyük bir kişiydi, önderdi. Yüzlerce yıl süren karanlığı, kısa denilecek bir zamanda Türk Ulusu’nun üzerinden söküp atan olağanüstü bir kurtarıcı ve kurucudur. Bu nedenle de yalnız bizim için değil, tüm insanlık için örnektir.

Atatürk’ü koruma yasalarının kaldırılmasıyla ulusumuzun kurtarıcısından, kurucusundan vazgeçeceğini sanmak ise büyük bir ahmaklıktır. İnsan; havadan, sudan, topraktan vazgeçebilir mi? Türk Ulusu yılların deneyimiyle öğrendi ki Mustafa Kemal, onun yaşamsal kaynağıdır. Bu tür istekler, inanıyorum ki toplumumuzu daha çok Atatürk’e yaklaştıracaktır. Eğer, bugün hala Atatürk’ün varlığından, birileri çok ürküyorsa bilinmelidir ki; Atatürk Cumhuriyeti’nin temelleri çok sağlamdır. Her şeye karşın onun yapıtı yine ayaktadır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında yayımlanan ve başyazılarının çoğu Mustafa Kemal tarafından yazılan Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nin (Bugün Ulus olarak Ankara’da yayımlanıyor.) başyazısından bir bölümü okuyucularımızın dikkatine sunalım: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler; bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış ve bir saltanat halinde bütün dünyaya hakim olan ‘kapitalizm’ afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir.”

Hakimiyeti Milliye’den bir alıntı daha, dikkatle okuyalım. “Memleketimize bakınız: Rejimler, duyun-u umumiyeler, kapitülasyonlar… Bütün bu kurumlar, Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için yıllardan beri kullandığı iblisane bir makinenin parçalarıdır… Bu makine devam ettikçe, sadece biz değil, bütün dünya zulüm altında ezilecek… İnsanlar felaketten felakete yuvarlanacaktır… Zenginlerimizi dolandıran o,fakirlerimizi soyan o, mal ve mülkümüzü çalan, haysiyet ve namusumuzu mahveden, bizi birbirimize düşüren hep odur.”

Şimdi AB’nin ve AB’cilerin neden Atatürk’ü hedef seçtiklerini anladık mı?

Adil Hacıömeroğlu
16 Ekim 2009

ERMENİSTAN AÇILIMI

Ermenistan’la “barışa gidecek(!)” protokol bugün İsviçre’nin Zürih kentinde imzalandı. İmzalanan bu protokol, amaçlanan tarihsel uzlaşmayı getirecek mi? Başka bir deyişle Ermenilerle Türkler arasındaki yüz yıllık sorunları ortadan kaldıracak mı?

Ermenistan’la Türkiye arasındaki futbol maçı protokole giden ilk adım oldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, önkoşulsuz olarak Erivan’a maça gitti. Bursa’da oynanacak rövanş maçına Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan davet edildi. Ancak Ermeni tarafı bin bir bahane öne sürdüler. Sarkisyan’ın maça gelip gelmeyeceği son günlere kadar açıklık kazanmadı. Protokol hazırlandı. Yine de bir açıklık yoktu. Nihayet protokolün imzalanacağı tarih kesinleştikten sonra Sarkisyan’ın maça geleceği kesinleşiyor. Ama ben yine de son dakikada bir sorunun çıkma olasılığının az olmadığını düşünüyorum.

Maçın oynanacağı Bursa’da olağanüstü önlemler alınıyor. Maçta Türk bayrağının dışında hiçbir bayrak, flama ve pankart alınmayacak. Maçlarda zaman zaman istenmeyen sloganlar atılıyor, pankartlar asılıyor, en yüz kızartıcı küfürler koro halinde bağırılıyor. Kimi zaman bilinçsizce ırkçı tavırlar ortaya çıkıyor. Bütün bunlar yanlıştır ve çok da ayıptır. Ancak Azeri bayraklarının maça getirilmemesinin yasaklanması da son derece yanlıştır. Bu Azeri kardeşlerimizi kırdığı kadar bizi de kırar.

Bugün atılan imzalardan önce üç saatlik bir gecikme yaşandı. Gecikmenin nedeni, Ermeni tarafının itirazıydı. İtiraz neyeydi? Türk tarafının yapacağı açıklama metninin içeriğiydi. ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın çabalarıyla kriz aşıldı ve imzalar atıldı. İmzalardan sonra iki taraf da açıklama yapmadı. Peki, krizin aşılmasında kimin dediği olmuş oldu? Bence Ermenistan’ın. Çünkü itiraz nedeni olan Türk tarafının konuşması yapılmamıştır. Yani futbol deyimiyle “dakika bir, gol bir” oldu.

Türkiye’nin yıllardan beri dile getirdiği Dağlık Karabağ’daki işgalin kaldırılması koşulundan vazgeçildi. Son günlerde gerek hükümet kanadının gerekse Çankaya’nın “Azeri kardeşlerimizi kıracak bir çözüme yanaşmayacağız.” sözü ise havada kalmış oldu. Azeri kardeşlerimiz nasıl kırılır? Karabağ konusunda verilen sözlerin tutulmamasıyla kırılır. Ermenistan’ın, Karabağ’ı işgal ederek yaptığı zorbalığa pirim vermek, zorbalığı cesaretlendirir. Gerçek bir barış, zorbalığı görmezden gelmekle değil, zorbalığı AAmahkûm etmekle kurulur.

1958’de Cezayir’in BM’de bağımsızlığının oylanmasında Menderes hükümetinin çekimser kalması, yıllarca onaramayacağımız sorunlara yol açtı. Çünkü o günkü yönetim, ulusun çıkarları doğrultusunda değil; NATO’nun çıkarları doğrultusunda tavır takınmıştı. Şimdi de Azerbaycan’la benzer bir sorunun yaşanması üzücüdür.

Protokol imzalanmadan krizin çıkması, bu yakınlaşmanın beklenen olumlu sonucu vermeyeceğini göstermektedir. İki tarafın da ABD’nin zorlamasıyla anlaşma masasına oturdukları anlaşılıyor. Bu nedenle her iki kamuoyunun da içine sinmiş değildir protokol maddeleri.

Başta Ermenistan’la olmak üzere tüm dış sorunlarımızın halledilmesi beni çok mutlu eder. Ulusumuzun, barış dolu bir coğrafyada yaşaması tabi ki memnuniyet vericidir. Ancak barış yapacağız diye ulusal çıkarlarımızdan vazgeçmek, ödün verici bir siyaset izlemek doğru değildir. Türkiye’yi yönetenler, yönettikleri ülkenin gücünü iyi bilmelidirler. Büyük bir devleti yönetmenin bilinç ve sorumluluğunu taşımaları gerekir. Aksi bir durum, Türk Ulusu tarafından kabul edilemez.

Türkiye, iç ve dış sorunlarını çözmek istiyorsa haklılığından doğan üstünlüğünü kullanmalıdır. Küresel güçlerin dayatacağı hiçbir çözüm, sorunları ortadan kaldırmaz; aksine yeni sorunları ortaya çıkarır. Çünkü emperyalistler, sorunları çözer gibi yaparlar, ancak hiçbir zaman çözmezler. Sorunları çoğaltarak, sorunlu tarafları sürekli olarak kendilerine mahkûm ederler.

Yıllar önce yaşanmış bir takım olayların hesabını sormak, ancak ilkel kabilelerde rastlanacak intikam duygusuyla açıklanabilir. Barış isteyen kişiler ve toplumlar dünü değil, yarını düşünerek barışı inşa ederler. Eğer Ermeniler, Türkiye ile sorunlarını gerçekten halletmek istiyorlarsa saplantılarından kurtularak davranmalıdırlar. “Kavm-i sadıka” olan bir ulusun, hangi emperyalist dolduruşla bir maceraya atıldığının nedenleri üzerinde durmalıdırlar. Geçmişle ilgili halledecekleri soru da sorun da budur.

Adil Hacıömeroğlu
10 Ekim 2009

HAKLIYKEN HAKSIZ OLMAK

6- 8 Ekim’de İstanbul’da İMF ve Dünya Bankası’nın toplantıları vardı. Toplantı düzenlenmeden İstanbul’da İMF karşıtı protestolar da başladı. Demokratik kitle örgütleriyle bazı partilerin düzenlediği gösteriler ilk önce renkli ve güzel başladı.

1 Ekim’deki Beyoğlu yürüyüşüne yetişmem gereken bir işim olmasına karşın kısa bir süre katıldım. Yürüyüş, renkli ve güzeldi. Bir festival havasındaydı, tıpkı gelişmiş ülkelerdeki protesto gösterileri gibi. Küresel sermaye egemenliğine bir karşı koyuş, bir haykırıştı. Yıllar sonra, birliktelik içinde antiemperyalist kitlesel eylemler yeniden başlayacak diye umutlandım ilkin. Daha sonraki günlerde de bu gösterilerin aynı anlayışla sürmesi dileğiyle ayrıldım Beyoğlu’ndan.

6 Ekim’de gösterilerin rengi değişti. Olaylar silsilesi birbirini kovaladı. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki polisin toplumsal gösterilerdeki tavrı çok sert. Geçmişten gelen bir alışkanlıkla “sol” sözcüğü alerji yapıyor poliste. Bir de “sendika ve dernek” sözcükleri. Son yıllarda sivil toplum kuruluşlarının başköşesine, cemaatleri yerleştirdi ya necip Türk basını. Demokrasi deyince, ülkemiz egemenlerinin aklına; cemaatler, tarikatlar, aşiretler, liberaller, bölücüler ve halkı soyanlar geliyor. Çünkü ülkemizde son yıllarda yükselen değerler bunlar. Hak aramayacaksın. "Geçinemiyorum, soyuluyorum, sömürülüyorum." demeyeceksin. AB ve ABD karşıtı söylemlerde hiç bulunmayacaksın. Hele “Atatürkçüyüm!” deyip tam bağımsızlıktan yana tavır koyarsan, düşün başına gelecekleri...

İMF ne yapar? Borç verdiği ülkeyi batırır. Latin Amerika ülkeleri yıllarca İMF politikaları yüzünden inim inim inledi. Borçları astronomik düzeylere ulaştı. Birçok ülke borçlarını ödeyemeyecek duruma geldi. Bu ülkelerin hemen hepsinde askeri rejimler kuruldu. Cunta yönetimleri insan haklarını hiçe saydı. Büyük bir aydın kıyımı yaşandı buralarda. Akıl almaz baskılar oldu halk üzerinde. Demokrasi yalnızca lafta kaldı. ABD destekli cuntalar solcu avına çıktı. Cunta dönemlerinin en belirgin özelliği ise susturulan toplumlarda yolsuzlukların inanılmaz yüksek boyutlarda olmasıydı. Kan ağlayan ve dibe vuran Latin Amerika ülkeleri, birer birer cuntalardan, İMF politikalarından ve en önemlisi ABD boyunduruğundan kurtuldu. Latin Amerika’nın kurtuluşu sol hükümetlerle oldu. Solcu liderler, bir yandan ekonomiyi düzeltirken bir yandan da demokrasiyi yerleştirdiler ülkelerinde.

Türkiye'de, İMF politikalarının rahatça uygulanması için 24 Ocak kararları alınmıştı. Ardından da 12 Eylül darbesi. Darbe sonrası 24 Ocak kararlarının mimarı Özallı günler… Örgütlenmenin yasaklandığı, toplumun baskılarla politikadan uzaklaştırıldığı bir ortamda küresel güçlerin egemenliği pekişti. Dış borçlarımız, yolsuzluklar arttı, üretmeyip tüketen bir toplum yaratıldı. İnsanlık ideallerinin yerini, köşe dönmecilikle küçük grup çıkarları aldı. Küresel güçlerin bir dediğinin iki edilmediği bir döneme adım adım getirildik.

Halkımızın, İMF’ yi ve İMF’ci politikalar izleyen hükümetleri protesto etmesi en doğal hakkıdır. Çünkü yüzde on altıyı aşan işsizlik, beş yüz milyar doları bulan dış borç, soyulan ve yönetemez durumdaki devlet bu hatalı politikalar yüzünden bu duruma geldi. Dayatılan tüketim ekonomisidir ki binlerce işletmenin kapısına kilit vurmuş, on binlerce insanımızı işsiz koymuştur. Esnaf kepenklerini küresel liberal bir anlayışın tekelci düzeniyle kapattı. Köylü tarlasını aç gözlü kapitalizmin istekleri doğrultusunda ekemiyor. Bu soygun düzeni; en büyük darbeyi ulusal bağımsızlığımıza, demokrasimize ve ulusal bütünlüğümüze vurmuştur. Bilimsel, sanatsal ve ekinsel gelişimimiz tükenme noktasına gelmiştir. İşte, bunun içindir ki İMF ve Dünya Bankası’nı protesto etmek Türk halkının biricik görevidir ve de hakkıdır.

Gösterilerin 6 Ekim’de çığırından çıkmasında polisin sert tutumunun etkili olduğunu söylemiştik. Kendine “solcuyum” diyen bazı grupların cam çerçeve indirip haklı nedenlerle başlayan ve tüm halkın desteğini alması gereken bir gösteriyi korku filmine dönüştürmesi affedilir bir durum değildir. Sol, halka karşı olmaz, halkın yanında olur. Sol, eylemlerinde halka zarar vermez, halkı ikna ederek kendi yanına alır. Çünkü sol; ezilen, sömürülen, köleleştirilen halkın kurtuluş umududurr. Sol, halkı yanına alarak emperyalizmi alt edebilir. Halksız bir sol düşünülemez. Dünyanın tüm devrimcileri halkla birleşerek, bütünleşerek utkuya ulaşmışlardır.

Legal planda mücadele eden sol gruplar da dikkatli olmalılar ve anlayış değişikliği yapmalıdırlar. Her “solcuyum” diyeni aralarına almamaları gerekiyor. Onlara "solcu" değeri vermemelidirler. Onların, haklı ve güzel eylemleri provoke etmeleri önlenmelidir. Ülkemizde gittikçe eriyen solun, yeniden gelişmesi için, halka karşı eylemi marifet sanan sahte solculardan kurtulması gerekir.

68’in efsane devrimci gençleri, Zap Suyu’na yöre halkının deyişiyle “Devrimci Gençlik” köprüsünü yaptırdılar. Bu nedenle halkın sevgi ve saygısını kazanıp efsaneleştiler. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Gemerek’te, Şarkışla’da kendilerini yakalamak isteyen güvenlik güçlerine silah çekmediler. Nedenini düşündünüz mü? Devrimciliğin, solculuğun ne kadar büyük sorumluluk ve erdem gerektirdiğini bilerek davranışlarımızı ayarlamalıyız. Unutulmamalıdır ki halkın olmadığı yerde solculuk da, devrimcilik de olmaz.
Adil HACIÖMEROĞLU
8 Ekim 2009

İSTANBUL’UN KURTULUŞU

Bugün İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun 86.yıldönümü. Okullar tatil, bazı resmi kurumlarda ve belediye otobüslerinde bayraklar asılı. Hava güneşli, güzel bir gün. Her özel günde olduğu gibi erkenden uyanıyorum.

İlk iş olarak ulusal gazetelerden satın alabildiklerime bir göz atıyorum. Alamadığım gazetelere ise internetten bakıyorum. İstanbul’un kurtuluşuyla ilgili bir başlık, bir haber, bir köşe yazısı arıyorum; nafile… Dünyanın en eski, en büyük ve en önemli kentlerinden birinin kurtuluş günü Türk basını tarafından görmezden geliniyor. Ana manşetlerde, İstanbul’daki İMF toplantısı var genellikle. Magazin olayları baş köşelerde. Günlük siyasal kavgalar, gazetelerin önemli bir bölümünü kaplıyor. Ne yazık ki İstanbul’un kurtuluşu yok. Eğer kenarda köşede kalmış bir haber varsa konuyla ilgili ve göremediysem, kusur benimdir.

İstanbul’un kurtuluşu neden önemli? İstanbul, Doğu Roma’nın ve Osmanlının başkenti olmuş önemli bir merkez. Yüz yıllarca dünyanın gidişatının belirlendiği bir yer. Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra kent, itilaf devletlerince işgal ediliyor. Bu, ne demektir? Altı yüz yıllık Osmanlı Devleti’nin fiilen bitmesi demektir. Yani egemenliğinin yok olması demektir. İstanbul’un işgali hem Türk hem de dünya tarihi açısından çok önemli bir olaydır. İşgali önemli olan bir kentin, kurtuluşu da önemlidir.

Gazetelere göz atarken televizyonlarda haber, yorum, tartışma arıyorum; yok. Açılımlar, saçılımlar tartışılıp duruyor. Ekonomik tartışmalar her şeyin önünde. Zaten bir süre sonra Taksim ve çevresindeki savaş görüntüleri içimi burkuyor. Bu iç burukluğuyla sokağa çıkıyorum. Tanımadığım birkaç kişiye otobüslerde niye bayrak asılı olduğunu soruyorum. Herkes şaşkın, yanıtlar ilginç. Öğrencilere okulların neden tatil olduğunu soruyorum, onlar yalnızca sevinçli. Onlar için önemli olan tatilin olması. Yalnızca birkaç öğrenci günün önemini biliyor. Koca kentte kurtuluş bayramının coşkusu yok.

Kadıköy’e gidiyorum. Meydan kalabalık. Rize derneklerinin etkinlikleri var. Atatürk anıtının önünde askeri bando türküler, şarkılar ve marşlar çalıyor; bir grup insan dinliyor. Oynayanlar da var. Çok kalabalık değil. Sahilde dolaşıyorum. Gözüm Haydarpaşa’da, istasyonda. Adana’dan üç gün süren tren yolculuğuyla 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’ya gelen Mustafa Kemal’i arıyor gözlerim. Dalıp gidiyorum. Boğaz’ın cıvıltısı, hareketi içinde düşman zırhlılarının 13 Kasım günü geçişlerini hayal ediyorum. Büyük kurtarıcının o anda Boğaz’a bakarak “Geldikleri gibi gideler!” sözü kulaklarımda, kafamda, dilimde. İşgalcilere Mustafa Kemal’le birlikte karşı çıkan bir grup yurtsever, durmadan kurtuluş planları yapıyor.

Peki, büyük çoğunluk ne yapıyor? Mütareke basınının büyük bölümü işgalcilere yaranma yarışında. Yurtseverlere çamur atma, karalama kampanyaları düzenliyorlar. Tüccar tufeyli takımı, yoksullaşan halkı soyma peşinde. Karaborsacılık almış yürümüş. Türedi zenginler, Beyoğlu’nun renkli gecelerinde işgalci subayları eğlendirip dostluklar kurarak zenginliklerini artırmak için fırsat yaratıyorlar. Devlet ricalinin büyük kısmı “gidene ağam, gelene paşam” anlayışıyla işleri idare ediyorlar.

İşte, böyle bir ortamda kurtuluş mücadelesi örgütleniyor, sonrasında da İstanbul kurtarılıyor. Eğer, biz ulusal günlerimizi, tarihimizi, yurttaşlarımıza öğretemezsek, onlarda coşku ve heyecanı yaratamazsak geleceğe nasıl bakacağız?

Kurtuluş Savaşı’yla egemenliğimizi, bağımsızlığımızı kazandık. 6 Ekim’de İstanbul kurtarılarak ve sonrasında Lozan’la duyun-u umumiyeden de kurtulduk. Böylece ekonomik bağımsızlık alanında büyük bir adım atmış olduk. Osmanlı dış borçları bize gösterdi ki dış borçla bir ülke kalkınmaz, ancak batar.

Bugün 6 Ekim, İstanbul’un kurtuluşu. Yani ülkemizin duyun-u umumiyeden kurtuluşunun çok önemli bir adımı. Ancak ne yazık ki bugün İstanbul’da kurtuluşun unutturulmaya çalışıldığı bir günde, İMF’nin (yeni duyun-u umumiyenin) toplantısı var. Özgür(!) basınımız, gün boyu İMF’nin hikmet(?)lerinden söz ediyor.

Dışarıya yaranma, şirin görünme düşüncesi ve davranışı egemen oldukça ulusal günlerimiz, geleneklerimiz, duyarlılıklarımız azalıyor. Böylece benliğimizden, bize ait olanda bir şeyler akıp gidiyor.

Adil Hacıömeroğlu
6 Ekim 2009

Not: Bugün aynı zamanda Kayseri Uçak Fabrikası’nın da açılış yıldönümüdür (6 Ekim 1926). Ulusal ekonomimizin ve ulusal savunma sanayimizin önemli bir adımıdır bu. Kuranları rahmet ve minnetle anıyorum. Uçak sanayimiz ayrı bir yazı konusudur.

IRKÇILIK, AYRIMCILIK KİMLERİN İŞİDİR?

Son yıllarda bir “ayrımcılık” sözüdür aldı gidiyor. Türkiye’ye, dolayısıyla Cumhuriyet’e en önemli suçlama da bu noktada geliyor. Cumhuriyet’in kuruluşu sırasında bazı etnik kökenlilerin dışlandığı savı öne sürülüyor. Ayrıca bu savları desteklemek amacıyla Cumhuriyet öncesi dönemlerdeki birtakım olaylar da örnek olarak gösteriliyor. Böylece de “ayrımcılığa” tarihsel kökler de bulunmuş oluyor.

Gerçekten Cumhuriyet’in kuruluşunda ve sonrasında ırkçılık, ayrımcılık yapılmış mıdır? Bu topraklarda, söylendiği gibi, ırkçılığın tarihsel kökleri var mıdır? Bu soruları yanıtlamak için biraz eskilere gitmek gerekir. Anadolu’nun tarihine baktığımızda etnik ayrımcılıklar değil, etnik kaynaşma ve birliktelikler göze çarpar. Tarihin bilinen en eski zamanlarından beri Anadolu, birçok uygarlığın, kültürün, topluluğun yaşadığı, geliştiği, dünyaya ışık tuttuğu önemli bir coğrafya olmuştur. Farklılıklara saygı göstermek, bu toprakların en belirgin karakteridir. Her uygarlık, kendinden önceki uygarlıklara ait tarihsel kalıtı yaşatmış, sahiplenmiştir. Bu nedenledir ki ülkemizin her köşesinde tarih öncesinden başlayarak türlü uygarlığa ait tarihsel, kültürel yapıtlara rastlamaktayız.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden itibaren farklı kültürlerin, ırkların, inançların birlikte yaşaması; çatışmacılığın yerine uzlaşmacılığın gelmesi açısından önemlidir. Anadolu Selçuklularıyla birlikte gelişen ticari etkinlikler, bu uzlaşma kültürünün belirgin örneğidir. Çünkü ticaretin yapılması için istikrar şarttır. Hoşgörünün, farklı kültür ve inançlara saygının, güvenliğin olmadığı yerlerde ticaret yapılamaz. Tacir, kendini güvende hissetmelidir, yoksa ticaret yapmaz.

1492’de İspanyol engizisyonundan kaçan Yahudileri Osmanlı Devleti’nin kabul etmesi, ırkçı bakış açılarını yok etmektedir. Cumhuriyet döneminde Nazilerden kaçan çeşitli etnik ve dinsel kökenden Alman yurttaşlarının kabulü ırkçı bir anlayışın yapabileceği bir davranış değildir. Yine Cumhuriyet dönemi boyunca birçok ülkeden farklı etnik kökenlerden insanların baskılardan kaçarak ülkemize sığınması ve ulusumuzun bu konuklarına kucak açması önemlidir.

Avrupa’da ve Avrupa’nın kültürel ardılı Amerika’da ırk ve sınıf ayrımcılığı hep kalın çizgilerle olmuştur. Tarihsel süreç içinde bakıldığında milyonlarca insanın yaşamını bu yüzden kaybettiğini görürüz. Avrupa’da cüzamlıların dışlanması, hatta yakılması ayrımcılığın ne boyutta olduğunu göstermektedir. Yine Katoliklerin, Protestanlara uyguladıkları kıyım Avrupa kıtasının kara lekesidir. Bu da farklı inançlara tahammülsüzlüğün göstergesidir. Haçlı seferleri sırasında İstanbul’un (O dönemde Bizans’ın başkentiydi.) yağmalanması, farklı mezheplerdeki Ortadoğu Hıristiyanlarına baskılar, ırkçılığın ve dinsel şovenizmin kanıtıdır.

Sınıfsal ayrımcılığa gelince: Siz, Avrupa’nın geçmişinde efendiyle uşağın, marabanın aynı sofrada oturup yemek yediğini, aynı sosyal ortamlarda bulunduğunu hiç duydunuz mu? Ya da farklı sınıflardan evliliklerin ne kadar kötü karşılandığını biliyor musunuz? Oysa Anadolu’da efendiyle marabanın aynı sofrayı paylaştığını gören Avrupalı gezginler, şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. Hatta bir bey, yanında çalışanın kendi çocuklarıyla evlilik yapmasını yanlış bulmamıştır.

Daha düne kadar ABD’de zencilerle beyazların aynı ortamlarda bulunması bile söz konusu değildi. Zencilerle beyazların evlilik yapması düşünülmeyecek bir durumdu. Amerikan toplumu yıllarca kaynaşmadan, birlikte olmadan varlığını sürdürmüştür. Bu da Amerika’yı kuran Avrupalılardaki ırkçı genlerin ne kadar belirgin olduğunun göstergesidir. Oysa Ege yöresine Osmanlı döneminde yerleşen Afrika kökenli yurttaşlarımızın, evlilikler yoluyla bölge insanıyla kaynaşmaları takdir edilecek bir durumdur.

Irkçılık suçlamasının en çok yöneldiği Kürtlerle Türkler arasındaki evlilik ve kültürel, sosyal alış veriş toplumsal bütünleşmenin güzel bir örneğidir. Siyasal, toplumsal, ekonomik alanların her kademesinde Kürtlerin Türkler kadar yer alması, ayrımcılık suçlamalarını çürütmektedir. Sorun ırksal, inançsal köklerde değil; feodalizmin tasfiye edilememesindedir. Ayrıca geçmişe baktığımızda gayrimüslimlerle, Müslümanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin ayrışma, çatışma temelinde olmadığını ve toplumsal birlikteliğin öne çıktığını görmekteyiz.

Batı tarihi, soykırımların tarihidir. İspanyolların Müslüman ve Yahudilere karşı etnik temizliği unutulmamıştır. Fransa’nın; dili, dini ve rengi ayrı olduğu için katlettiği bir milyonu aşkın Cezayirlinin acısı hala yürekleri yakmaktadır. Nazilerin Alman olmayanlara uyguladıkları soykırım ise insanlık ayıbı olarak tarihe geçmiştir. İskandinav yarımadasında Eskimolara uygulanan bilinçli soykırım hareketi ise kuzey Avrupa’nın büyük bir utancıdır. Amerika kıtasında Kızılderililere karşı uygulanan yok etme savaşı ise Avrupa barbarlığının ulaştığı önemi bir zirvedir. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Irkçılığın, faşizmin, ayrımcılığın kaynağı olan ve her şeyi paradan ibaret gören batılı emperyalistler, kendi genlerindeki ırkçılık, ayrımcılık mikrobunu insanlığın binlerce yıldır vatanı olan Anadolu topraklarına bulaştırmak istiyorlar. Şu bilinmelidir ki onların ırkçılık mikrobuna karşı bizim insanlık aşımız vardır. Bizim insanlığımız onların bu topraklara ekmeye çalıştığı ırkçı tohumlara yeşerme fırsatı vermeyecektir. Yunus’un, Mevlana’nın, Yesevi’nin, Hacı Bek taş’ın torunları ve Mustafa Kemal’in ulusu bu tuzaklara düşmeyecektir.



Adil Hacıömeroğlu
3 Ekim 2009

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, Türkiye’deki “azınlıklar” la ilgili yayımladığı raporunda ilginç önerilerde bulunuyor. Türkiye’nin kuruluş anlayışına ve Cumhuriyet’in dayanaklarına yönelik birtakım saptamalar yapıyor AB Komiseri.

Bugünlerde gerek AB sözcülerinin gerekse ülkemizdeki işbirlikçi güruhun en çok vurguladığı ve ırkçılık olarak gördüğü şey, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişidir. Bu özdeyişin, azınlıkları yok saydığı söyleniyor. “Türk” sözcüğü, bir etnik kimliğin değil, bir ulusun adıdır. Bu ulus, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halktır. Bu halkın, etnik kökenleri farklı kişilerden oluşması ulus olma gerçeğini değiştirmez. Bizi eleştiren AB’nin özellikle büyük ülkelerine baktığımızda, hepsinde uluslaşma sürecinde Türkiye’ye benzerlikleri dikkat çeker. Fransa, İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya tek bir etnik kökenden gelen insanlardan mı oluşmuşlardır? Bu sorunun yanıtı hayırdır. Farklı kültürlerden, farklı etnik kökenlerden gelen topluluklar uluslaşma süreci içinde ortak bir kültürel/ulusal birlik oluşturarak bu ülkeler kurulmuştur. Hiç kimse kalkıp da Fransa’yı oluşturan farklı etnik kökenlilere “azınlık” hakları tanınmasını dile getiremez. Çünkü Fransa yurttaşı olan herkes Fransız’dır. Bu örnek diğer Avrupa ülkeleri için de geçerlidir.

Avrupa’nın büyükleri ulusal bütünlüklerini korurken küçük ülkelerin etnik çatışmalarla ayrışması, bölünmesi ilginçtir. Kısacası, emperyalist anlayış “Böl, parçala, yönet!” tezini kendi anakarasında da acımasızca uyguluyor.

“Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişine karşı çıkanlar, bu sözün nerede, niçin söylendiğini hiç düşündüler mi? O zaman bu sorunun yanıtını biz verelim. Osmanlı yönetimi; Arapları kavm-i necip, Arnavutları ve Ermenileri kavm-i sadıka, Türkleri de etrak-ı bi-idrak olarak nitelerdi. Cumhuriyet devrimi, Osmanlının köhnemiş çağdışı anlayışına karşı gerçekleştirilmiştir. Atatürk, bu özdeyişi 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılında söyleyerek Türk Ulusu'nun etrak-ı bi-idrakten özgür yurttaşlığa geçtiğini ilan etmektedir. Bu, emperyalizme karşı bağımsızlığını kazanmış bir ulusun özgürlüğünün, çağdaşlaşma ülküsünün bir haykırışıdır. Bu özdeyiş, söylenenlerin aksine ırkçılığı değil, ulusal bütünlüğü temsil eder.

Bir de ilköğretim okullarında okunan “Andımız” var. “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayıp süren andın, çocuklara ayrımcılık, ırkçılık aşıladığı savıdır. Andın genel içeriğine bakıldığında çocuklara insanlık erdemlerinin küçük yaşta benimsetilme amacı güdüldüğü görülür. Benzer antlar birçok ülkede, birçok kurumda vardır. Amaç, yurttaşların ya da kurum çalışanlarının ülkü birliğini sağlamaktır. Bunun da toplumsal ve bireysel açıdan bir sakıncası yoktur.

Peki, sorun nerededir? Sorun “Türk” sözcüğünün kullanımındadır. Birileri “Türk” sözcüğünden son derece rahatsız oluyor. Çünkü “Türk” sözcüğünün, ulusal bütünlüğün ve bağımsızlığın bir ifadesi olduğunu kabul etmek istemiyorlar. Nedeni de çok açık: Yaşadığımız coğrafyada güçlü, çağdaş, bağımsız, ulusal bütünlüğünü sağlamlaştırmış bir Türkiye, tüm emperyalist oyunları bozar. Ayrıca laik ve demokratik Türkiye modeli, İslam ülkelerinde bir uyanışın, geriliğe başkaldırışın da simgesi olur. Bu da sömürü düzeninden yana olanların işine gelmez.

Thomas Hammerberg’in raporundaki en tehlikeli nokta ise azınlıkların yeniden tanımlanmasıdır. Birileri, ona Alevilerin Türkmen olduğunu, raporunda azınlık olarak belirttiği birtakım yurttaşlarımızın Türk olmaktan gocunmadıklarını anlatmalıdır. AB komiserinin Lozan’daki azınlık tanımının genişletilmesi gerektiğini söylemesi ilginçtir. Hazret, çok açık bir biçimde Lozan’ın değiştirilmesini istiyor. Lozan’ın bir maddesi değiştirildiğinde tüm maddeleri tartışmaya açarsınız. Bu, ne demektir? Bu, Türkiye’nin varlığının tartışılmasıdır.

AB ve ABD, planlı bir biçimde emperyalist amaçlarını gerçekleştirmek için çalışıyorlar. Bölücü, irticacı ve liberal işbirlikçiler de efendileriyle işbirliği yaparak Türk Ulusu'na karşı büyük bir savaş vermektedirler. Ulusumuz, bu hain saldırıya karşı birlik olmalıdır. Güneşin, doğudan doğduğunu ve yükselerek tüm dünyayı aydınlattığını herkese göstermelidir.


Adil Hacıömeroğlu
2 Ekim 2009

Not: Kısa bir dinlenceye gittiğimden ve evimde geniş çaplı bir tadilat yaptırdığımdan yazılarıma bir süre ara vermek zorunda kaldım. Tüm dostlara duyururum.

BİZE İNSANLIK ÖĞRETENLERE BAK

AB ülkeleri yıllardır türlü neden ve amaçlarla ülkemize temsilciler, komisyonlar gönderiyorlar. Müfettiş edasıyla gelen bu kişiler, bize sık sık “insan hakları” konusunda eleştiriler yapıp akıl öğretiyorlar. Zaman zaman da ülkemizi insan haklarının ihlal edildiği bir yer olarak gösteriyorlar.

Ülkemizde insan hakları açısından her şeyin çok düzgün gittiğini söyleyemeyiz. İnsanların çöpten ekmek toplayarak beslenmesi insan haklarına uymaz. İş güvencesinin ve güvenliğinin olmadığı, insanların madenlerde, tersanelerde; doğal afetlerde, trafik kazalarında sıkça yaşamını yitirdiği bir ülkede insan hakları sorgulanabilir. İktidarı eleştirdiği için işinden olan gazetecilerin yaşadığı bir ülkeyiz. En önemlisi de iktidar muhalifi gazetecilerin, öğretim üyelerinin, hukuk adamlarının, askerlerin, düşünürlerin ve siyasetçilerin tutuklanıp yargılandığı bir ülkede yaşıyoruz.

Yolsuzluğun çığ gibi büyüdüğü, türedi zenginlerin boy gösterdiği, varlığın siyasal iktidarlara göre el değiştirdiği, halkın gittikçe yoksullaştığı bir ülkedir Türkiye. Beslenme, barınma, düşünme ve düşündüklerini ifade etmenin olmadığı bir yerde insanlıktan söz edebilir miyiz?

Peki, bu anlı şanlı AB temsilcileri neyle ilgilenirler? Yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz insanlık dışı olaylar, onların ilgi alanına girmez ve bu nedenle de bu tür konularla ilgilenmezler. Onlar, “insan hakkı” ndan bölücü terör örgütünün haklarını korumayı anlarlar. Teröristlerin yaşamsal güvenlikleri, onlar için çok önemlidir. Bölücü başının beslenmesi, barınması, canının sıkılmaması için yanına mahkum verilmesi önemlidir. Hatta terörist başına seks izninin verilmesi bile gazetelerde manşet oldu. AB temsilcileri istiyor, bizim AB sevdalısı yöneticilerimiz hemen yerine getiriyor. Basınımızın büyük bölümü de bu uygulamaları alkışlayarak göklere çıkarıyorlar. Burada amaç, akıl almaz yeni uygulamalara ortam hazırlamak. Son günlerde dillere pelesenk olmuş söz şu: “Bu yapılanlar AB ilerleme raporunda kesinlikle yer alır.” Böylece kamuoyu uyutuluyor.

Bize “insan hakları” dersi veren AB ülkelerinin geçmişi, insan hakları açısından nasıldır? Çok eskilere gitmeden herkesin kolayca anımsayacağı bir örgütten söz edeceğim. AB’nin kurucularından ve ekonomik bakımdan en güçlü ülkesinden, Almanya’dan bir örnek vereceğim.

1968’de Avrupa’da başlayan, sonra dünyanın birçok ülkesine yayılan Amerika karşıtı, özgürlükçü gençlik hareketleri Almanya’da da kendini gösterdi. Amerikan üsleri ve işbirlikçi diktatörler protestoların hedefiydi. 2 Haziran 1967’de İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Berlin’e gelişini protesto etmek amacıyla başlayan gösteriler ayaklanmaya dönüştü. İlk kez bir gösteriye katılan Benno Ohnesorg başının arkasından vurularak öldürüldü. Böylece 2 Haziran Hareketi doğdu. Almanya çapında Vietnam Savaşını protestolar yaygınlaştı. Bu gösteriler sırasında Kızıl Ordu (RAF) içinde Baader-Meinhof grubu örgütlendi. Hızlı bir eylem süreci başladı. Amerikan üslerine ve Alman kapitalizminin tanınmış yöneticilerine karşı silahlı saldırılar başlattı bu grup. Rehineler alındı, uçaklar kaçırıldı. Kurtarma operasyonlarında Alman gizli servisi ve polisi, eylemcilere yaşama hakkı tanımadı. Eylemcilerin tamamına yakını öldürüldü. Bir süre sonra grubun üyelerinin büyük bölümü tutuklandı.

Peki, tutuklananlar ne oldu, Alman mahkemelerinde adilce yargılanıp cezalarını çektiler mi? Parlamento, ceza yasasını değiştirip sert önlemler alınmasının yolunu açtı. Tutuklularla avukatlarının görüşmeleri kısıtlandı. Hücrelerde yatan mahkumlar, avukatlarıyla görüşmeden önce ve sonra çırılçıplak soyundurulup aranıyor ve görüşme böylece başlıyordu. Görüşmenin bitiminde ise mahkumlara yeni giysiler giydiriliyordu. Örgütün kurucularından Ulrike Meinof’un 1976’da hücresinde havludan yaptığı iple intihar ettiği açıklandı. İngilizlerce yapılan otopside Meinof’un asılmadan önce öldürüldüğü belirlendi. Ayrıca cinsel organında spermler bulundu. Bunalıma girdiği söylenen Meinof, beyni çıkarılarak defnedildi.

1977’de örgütün diğer lideri Andreas Baader ve iki arkadaşı hücrelerinde ölü olarak bulundular. Üçü de vurulmuştu. Solak olan Baader, kendini sağ eliyle vurmuştu. Üstelik kurşun, ense kökünden girmiş, alnından çıkmıştı. Resmi kayıtlar böyle söylüyordu.

Hücresinde ölü bulunanlardan biri de Gudrun Ensslin’di. Ölmeden önce ailesine şöyle yazmıştı: “Eğer benden geriye hiç mektup kalmadıysa ve ölü bulunduysam; suikaste uğramışımdır.” Bu örnekler çoğaltılabilir, ancak bu kadarı yeter sanırım. Baader-Meinof grubu çökertildi. Yaşayan kimse kalmadı birkaç kişi dışında. İşte “insan haklarına dayalı Alman adaleti (!)”. Peki, bu sırada Federal Almanya’da iktidarda kim var biliyor musunuz? Alman Sosyal Demokrat Partisi (SDP), başbakan da Helmut Schmidt…

Şimdi kalkmış bu adalet dağıtıcıları PKK teröristlerinin ve bölücü başının hakkının, hukukunun peşindeler. Neden mi? Çok açık değil mi her şey?

Eğer birileri insan hakları dersi almak istiyorsa bu topraklardan, bizim topraklarımızdan öğrenecekleri çok şey var. Bize dokunmayın, bizi bize bırakın, tarihin derinliklerinden süzülerek gelen insanlığımızı yok etmeyin, yeter.

Adil Hacıömeroğlu
20 Eylül 2009

UTANILACAK BİR DURUM

8 Eylül’de başlayan etkili yağışlar, Tekirdağ ve çevresinde sele neden oldu. Sel nedeniyle de can kayıpları yaşandı. 9 Eylül’de ise sel İstanbul’u vurdu. Bu kez can kayıpları çoğaldı. Mal kayıplarının ise hesabını yapmak şimdilik olanaksız.

3 Eylül 2009 tarihli 3.Boğaz Köprüsü (2) başlıklı yazımda şöyle demiştim: ”Yurdumuzun kuzeyine, genellikle kuzeybatıdan esen karayel yağmur getirir. Onun içindir ki Karadeniz’in karayele bakan yamaçları daha çok yağış alır. Eğer siz, kuzey ormanlarına zarar verirseniz, oraların orman özelliğini yok edip betonlaştırırsanız, ‘karayel’ İstanbul için ‘kara yel’ olur. Yağış rejiminin değişmesinin, nelere mal olacağını anlamak için kâhin olmaya gerek yok.”

Orman alanlarının rant uğruna talan edilmesi yağışların düzensizliğinin en büyük nedenidir. Ormanları korumak için bir avuç insan yıllardır çırpınıyor, ama bu kişileri ya da kurumları dinleyen yok. Çevreyi koruma anlayışı, maalesef yöneticilerimiz tarafından gereksiz görülüyor. Bir betonu, bir ağaca üstün tutan kafa bir ulusu felakete sürüklüyor. Ne yazık ki toplumumuzun büyük bir çoğunluğu da bu kafalara prim veriyor.

Ağaç, yalnızca yağış rejimini mi etkiler? Hayır. Ağaç, sel sularına kalkan olur, selin hızını keser, sel sularını dağıtır. Ayrıca kökleriyle de suyu emer. Ağaçlar kesilip yerlerine beton kaleler dikildi. Bu beton kaleler, suyu daha dar alana sıkıştırdı ve dar alana sıkışmış suyun akış hızı daha da arttı, Tabi bu durumda suyun yıkıcı etkisi kaçınılmaz oldu. Her yer betonlaştığından suyu emecek toprak da yok artık.

Dereler, İstanbul’un en büyük sorunudur. Kısa yoldan köşe dönmek isteyen yapsatçıların ucuz arsa alanlarıdır dere yatakları. Bakırköylü bir grup arkadaşla yıllardır Ayamama, Çırpıcı ve Tavukçu derelerinin ıslahı için uğraş verdik. Bu derelerin havzalarının yapılaşmaması için, aksine buraların ağaçlandırılması için söylemediğimiz söz, yapmadığımız eylem kalmadı. 1999 -2004 döneminde Bakırköy Belediye Meclisi üyeliğim sırasında da “Ayamama, Tavukçu, Çırpıcı” diye diye dilimizde tüy bitti. Bu derelerin ne kadar önemli olduğunu anlattık durduk. Tüm direncimize karşın, buralarda hızlı bir yapılaşma oldu. Hatta bazı binalar hakkında mahkemece yıkım kararları verilmesine rağmen, bu kararlar uygulanmadı. Buralarda yapılan konutlar astronomik fiyatlarla satıldı.

Başbakan, “Derenin intikamı acı olur” diyor. Doğrudur. Ancak dereler intikamlarını hep günahsız yurttaştan alıyor. Dereleri cendereye sıkıştıran, derelerden servetine servet katanlara bir şey olmuyor. Onlardan hesap soracak olan makamlar, hayali işlerin peşindeler. Eğer arsa yağmacıları, bu arsa yağmacılarıyla işbirliği yapan siyasetçi ve bürokratların “Ergenekon”la ilişkileri olsaydı onlardan intikam alınırdı. Hepsinin ocağına incir ağacı dikilirdi. RTE, 1994’te İstanbul’da belediye başkanı seçildi. 1995’teki sel baskınlarından sonra İstanbullulara büyük sözler verdi. Hangisini tuttu? 1995’ten sonra akarsu havzalarındaki yapıların kaçında kendi imzası var? Yine kaçında bakan arkadaşlarının imzası var? 1994’ten beri İstanbul aynı kafanın elinde. Yaptığınız yollar bir yağmurda sökülüyor, köprülerinse yerlerinde yeller esiyor.

Topbaş, “Sorumlusu insanoğludur.” diyor. Doğru bir söz. Ama hangi insanoğlu? Dereleri yok eden, İstanbul’u yağmalatan, orman alanlarını betonlaştıran, suyu kirleten, üç kuruşluk çıkar için dünya harikası bir kenti mahveden, siyasal ve ekonomik rant uğruna üstlendiği görevi kötüye kullanan insanoğlu sorumludur, üstelik suçludur. “Kimseyi itham etmek istemiyorum, ama hepimizin hataları var.” Diye sürdürüyor sözlerini Topbaş. Suçlu insanın tipik tepkisidir bu. Suçu ve sorumluluğu başkalarına atmak ya da kendine suç ortağı aramak. Sen, önce yapmadıklarının, yanlış yaptıklarının hesabını ver. Ondan sonra başkalarının suçunun ne olduğunu söylersin.

Açıklamalardaki en vahim sözler ise “Küresel ısınma nedeniyle yağışların dengesizleştiği”dir. Bunun böyle olduğunu biliyorsun da niye önlem almıyorsun? Neden hala kuzey ormanlarını tamamen yok etmek için projeler peşindesin? Topbaş’a benim bir tavsiyem var. Birkaç gün belediyede otursun, geçmişe dönük imar izinlerini önüne yığsın, akarsu havzalarındaki kaç tane yapının imar izninde imzası olduğunu belirlesin ve bunları kamuoyuyla paylaşarak herkesten özür dilesin. Özür diledikten sonra ne yapacağını da kendi bilir.

Başkalarının işlerini yanlış yapması, bizim de yanlış yapmamızı gerektirmez. Ayrıca suçumuzu da hafifletmez. Doğal afetlerin başka ülkelerde de oluyor olması bizim ihmallerimizi örtmez. Doğayla akıllıca mücadele eden ülkelere bakmalıyız. Topraklarını yarıya yakını deniz seviyesinin altında bulunan Hollanda’da sel baskınları niçin olmaz. Eskiden oluyordu, ama halkına verdiği sözü tutan siyasetçi sel felaketlerine set çekmiştir. Hollanda’da metre kareye düşen yağış miktarı da bizden az değildir.

Ankara’dan bir yerel yöneticinin sözleri ise içler acısıdır. “Seksen yılda bir olabilecek bir sel felaketi için büyük yatırımlar yapmaya gerek yok.” diyor “bilmiş” yönetici. İnsana ne kadar değer verildiğini ne güzel anlatmış. AKP yöneticileri halkla kafa buluyorlar. “Dere yataklarına bina yapmayacaksınız.” diyorlar. Duyan da zannedecek ki buralara iki oda bir sofa gecekondular yapılmış. Yapıların hepsi imar izinli plazalar. Yani trilyonluk binalar.

Sel felaketinde yitirdiğimiz otuz bir yurttaşımızın hesabını kim verecek? Sabahın köründe ekmek parası kazanmak için yollara düşen yurttaşımızın hesabını kim, kimlerden soracak? Otuz bir yurttaşımıza Tanrı’dan rahmet, ailelerine baş sağlığı diliyorum.

Utanca utanç katan bir olay da selden sonra yapılan yağmadır. Bunu haklı gösterecek insanlık değeri, hukuk kuralı yoktur. Toplumsal kokuşmanın ne boyutlara geldiğinin bir örneğidir bu. Ramazanda bu işin olması da ayrıca ilgi çekicidir. Üzüm üzüme baka baka kararıyor. Kimileri büyük, kimileri küçük götürüyor. Nasıl olsa yapanın yanına kar kalıyor. Yani imam, cemaat meselesi… Kamuoyunun bunca yolsuzluğa karşı neden kayıtsız kaldığı, tepki vermediği anlaşılıyor sanırım.

Çağdaş insan, çağdaş ve sorumlu yönetici doğa olaylarına teslim olmaz. Onlara karşı önlem alır. İnsan yaşamını her şeyin üstünde tutar. Maalesef 1984‘te başlayan Özalcı yerel yönetim anlayışı yurdumuz topraklarını kâbus gibi örtmektedir. Birileri gittikçe zenginleşirken halkımız bu zenginleşmenin bedelini canıyla ödüyor. İlkel bir yönetim anlayışıyla kaderine teslim oluyor insanımız. Biz böyle yaşamayı hak etmedik, etmiyoruz.

Adil Hacıömeroğlu
10 Eylül 2009

CHP’NİN 86. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ

Dünyada kuruluş öyküsü CHP gibi olan bir parti yoktur sanırım. CHP’nin farklı kuruluş öyküsü, onun amaçlarını ve sorumluluklarını da farklılaştırıyor. Ona tarihsel nedenlerle önemli görevler yüklüyor ve onu siyasal yaşamımız açısından vazgeçilmez kılıyor.

Peki, CHP’nin bu farklılığı nereden geliyor? Şimdi, bu sorunun yanıtını vermeye çalışalım. CHP’nin resmi kuruluşu 9 Eylül 1923 olmasına karşın kökleri, örgütlenmesi, siyasal etkinlikleri Sivas Kongresi’ne dayanmaktadır. Yani Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, türlü adlarla kurulan ulusal cemiyetlerin birleşmesiyle oluşmuştur. Bunun yeri de Sivas Kongresi’dir. İşte, CHP’nin çıkış noktası burasıdır. Bu nedenle ulusun birliğini temsil eder. Buna da “Müdafaa-i Hukuk ruhu” denir. Müdafaa-i Hukuk’un varisi olmak, Misak-ı Milli’nin koruyucusu olmak demektir. CHP’den de tersi bir tutum beklemek olanaksızdır.

CHP’yi kuran Mustafa Kemal ve arkadaşları, Türkiye’nin kurtuluşunu, kuruluşunu, modernleşmesini, gelişmesini de sağlayan kadrodur. CHP, ülkemizin emperyalist işgalden kurtarılması için örgütlenmiş siyasal bir oluşumdur. Kurtuluş Savaşı’na siyasal önderlik yapmıştır. Dünyanın ilk kurtuluş mücadelesini başarıyla sonuçlandırmıştır. Bu özelliğiyle de antiemperyalisttir; çünkü tarihinin ona yüklediği görev budur.

Genellikle partiler demokratik düzene geçildiğinde ya da meşrutiyet dönemlerinde kurulurlar. CHP ise bir kurtuluşu ve kuruluşu sağlamak için örgütlenmiş bir siyasal partidir. Yani başka siyasal partilerin de faaliyet gösterebilecekleri yaşamsal alanları oluşturmak için kurulmuştur. Bu niteliğiyle yalnız ülkemizde değil, dünyada da siyasal partiler arasında farklılık göstermektedir. Bu farklılığı birçok kişi ve kurumun anlayıp kavraması çok zordur.

CHP, ülkemizin modernleşmesi, yurttaşımızın insanca yaşaması için başlatılan devrim hareketinin düşünsel öncüsü ve uygulayıcısıdır. Ekonomik gelişim hızının dünya rekorları kırdığı yıllar, CHP’nin iktidar yıllarıdır. “Kul”un “birey”e dönüşmesi CHP ile olmuştur. Bu da demokratik rejimin mihenk taşıdır. Özgür bireylerin olmadığı toplumlarda demokrasi de olmaz. Feodal düzenin tasfiye süreci CHP ile başlamış; ancak ne yazık ki sağ iktidarlar tarafından bu süreç baltalanmıştır. Bugün yaşadığımız demokrasi ve güvenlik sorunlarının nedeni de ortaçağdan kalma feodal kurumların hala yaşıyor olmasıdır. Sanayileşme gerçek anlamda Cumhuriyet’le birlikte başlamıştır. 1923’te on olan sanayi kuruluşu sayısı 1933’te bine ulaşmıştır. Bunu gerçekleştiren irade; Sivas ve Erzurum Kongrelerindeki, 23 Nisan’daki, İnönü’deki, Sakarya’daki, Dumlupınar’daki iradedir. Bu irade, ulusal ve toplumsal çıkarları her türlü çıkarın üstünde tutan anlayıştır. Yani dar grup ve particilik anlayışından uzak idealist bir anlayıştır. Bu anlayışın içinde kişisel çıkar yoktur, ülke çıkarı vardır.

Bölgesel ayrım yapmadan kalkınma modeli, CHP’nin iktidarı döneminde uygulanmıştır. Hani bazı iş bilmez, tarih bilmez, Cumhuriyet’e ve Misak-ı Milli’ye önyargılı siyasetçilerin “tek parti dönemi” diyerek küçümsemeye çalıştıkları dönemde… Fabrikalar bölgesel koşullara uygun olarak yurdun dört bir yanında kurulmuştur. Endüstri kuruluşunun olmadığı bölge, hatta il neredeyse yoktu. Yurdun dört bir yanında fabrika bacalarının tütmesi, ulusun özgüvenini artırıyordu. Özgüvense olağanüstü bir çalışma ve yaşam enerjisi katıyordu insanımıza. Bu da hızlı kalkınmanın ateşleyici gücü oluyordu.

Eğitimin öncü gücü olan köy enstitülerinin olmadığı bölge yoktu. Her bölgeden öğrenciler, bu okullarda fırsat eşitliğinden yararlanarak eğitim olanağına kavuşmuştu. Böylece ülke topraklarını doğudan batıya binlerce güneşle aydınlatılması sağlanmıştır. Halkevleri yaygın eğitimin yapıldığı yerlerdi. Köylümüz, ilk kez çağdaş sanatlarla buralarda tanışmıştı. Aydınlanmanın iki ayağı ne güzel kurulmuştu.

Madenciliğimizin gelişmesi, CHP dönemindedir. Etibank ve MTA gibi ulusal kuruluşların kurulması bizim için çok önemlidir. Çünkü bu sayede yeraltı kaynaklarımız yabancılara peşkeş çekilmiyor, ulusal çıkarlarımıza uygun olarak işletiliyordu.

Dilimiz, tarihimiz bu dönemde dirim buldu. Ulusal benliğimiz ile gurur duymasını öğrendik CHP ile. Dil ve tarih kurumları kimin eseridir sanıyorsunuz?

Toplumsal, ekonomik, kültürel alanlarda yapılan yatırımlar, yenilikler saymakla bitmez. Bütün bunlar CHP ile olmuştur. Çok partili siyasal yaşama geçmemizi de CHP sağlamıştır. Bütün bu saydıklarımız CHP’nin, ülkemiz siyasal yaşamı için ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

Ne yazık ki çok partili yaşama geçtikten sonra yurdun dört bir yanında tüten fabrika bacaları yavaş yavaş tütmez oldu. Zümre çıkarları, ülke çıkarlarının önüne geçti. Türlü neden ve bahanelerle ulusal sanayi ve madencilik anlayışı terk edildi. Ulusal anlayış, küresel sömürü ve işbirlikçiliğe yenildi. Eğitimde fırsat eşitliği ilkesi yerine bölgesel ve sınıfsal farklılığa dayalı eğitim anlayışı benimsendi. CHP’nin olanaksızlık, yoksulluk içinde oluşturduğu ekonomik mucizeler birileri tarafından “babalar gibi” satıldı.

Ülkemizin ve demokrasimizin kurucusu olan CHP’nin, bugün içinde bulunduğumuz zor koşullarda önemi daha da artıyor. İçte ve dışta hain bir küresel kuşatmanın içindeyiz. Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve Misak-ı Milli’ye karşı örgütlü saldırılar yapılmaktadır. Bu saldırıları ulusça püskürtüp “çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma” yarışını sürdürmeliyiz. Atatürk’ün iki büyük eserinden birincisine (Cumhuriyet’e), ikincisinin (Cumhuriyet Halk Partisi’nin) sahip çıkma günüdür bugün. Bunun içindir ki yalnız ulusumuzun değil, tüm bölge ülkelerinin Cumhuriyet Halk Partisi’ne çok fazla gereksinimi var. Hem de çok…

Adil Hacıömeroğlu
9 Eylül 2009
Not: 8 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

DTP SÖZCÜLERİ

“Demokratik açılım”la birlikte DTP sözcüleri de dillerinin altındaki baklaları teker teker çıkarıyorlar. Bu kötü mü oluyor? Bence değil, gayet de iyi oluyor. Böylece DTP’nin gerçek yüzünü ve niyetini herkes öğreniyor.

1 Eylül’de, Diyarbakır‘da yapılan mitingde konuşmacıların sözleri ulusumuzun uyarılması açısından önemlidir. Önce Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’e kulak verelim. Ne diyor Baydemir? “Seksen yıldır sizler (yani Kürtler) büyük bir direniş sergilediniz. Özellikle de son otuz yıldır büyük bir bedel ödediniz.” Bu sözlere bakıldığında açıkça görülmektedir ki, Cumhuriyet dönemindeki tüm isyan hareketlerine sahip çıkılmaktadır. Konuşmanın devamında, Şeyh Sait ve diğer isyancıların adları verilerek onlardan övgüyle söz ediliyor. Onların kahraman oldukları vurgulanıyor. Konuşmacılar, ikide bir Cumhuriyet’in birlikte kurulduğunu vurguluyorlar. Bu bir çelişki değil midir? Cumhuriyet’i kurmak ve yurdumuzdaki emperyalist işgali önlemek için ulusal bir savaş verdiğimiz doğrudur. Bu ulusal savaşın kurtuluş mücadelesi işgalcilere; Cumhuriyet’in kurulma mücadelesi (devrimlerin yaşama geçirilmesi) ise ortaçağ düşüncesine, feodalizme, geriliğe karşı verildi.

Bu çetin mücadelede, ne yazık ki birtakım gruplar emperyalistlerle işbirliği yaparak hem kurtuluşa hem de devrimlere engel olmaya çalıştılar. Yani Cumhuriyet’in kurulması sırasında ulusal birliği bozdular, karşı tarafa hizmet ettiler. Yozgat, Anzavur, Koçgiri, Delibaş, Şeyh Sait, Menemen, Dersim ... isyanlarının hepsinin amacı kurtuluş mücadelesini ve aydınlanmayı baltalamaktı. Şimdi siz, bu isyanlardan birini ya da birkaçını savunup sahiplendiğinizde emperyalizmin, geriliğin safında yer alırsınız. Yani biz Cumhuriyet’i kurarken sizler, bizi engellemeye çalışmış olanlardan olursunuz.

“Cumhuriyet’i birlikte kurduk.” demek için; İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Lozan’da, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasında, yazı devriminde, tevhit-i tedrisatta, ulusal sanayinin kurulmasında, köy enstitülerinde, halkevlerinde, hukuk devriminde, ulusal çıkarlarımızın savunulmasında ve yer darlığından burada sayamayacağım birçok Cumhuriyet değerinde bir arada olmak gerekir. Ulusu, ortaçağ karanlığından ve tutsaklıktan kurtarmak için ortak sorumluluk taşımak, birlikte emek vermek gerekir. Şeyh Sait ve benzerlerini savunanlar, bu ortak emeğin ve sorumluluğun hiçbir yerinde olamazlar. Cumhuriyet’i birlikte kurduk, demek için; Atatürk ve arkadaşlarının yanında olmak, onların bağımsızlıkçı, devrimci yolunda yürümek gerekir.

1 Eylül mitingindeki konuşmacılar, hep otuz yıllık “şanlı” mücadeleden bahsettiler. Yani PKK’nın terörist faaliyetlerine sahip çıktılar. En çarpıcı olanı ise, PKK’sız bu işin çözülemeyeceğini ve bu nedenle de terör örgütüyle masaya oturulması gerektiğini söylemeleridir. Asıl muhatabın da Öcalan olduğunu vurgulamalarıdır. Burada açıkça söylenmek istenen Türkiye’nin, devletin bölücü örgüt karşısında diz çökmesidir. Bu mümkün müdür, bu millet buna izin verir mi? Bin yılı aşkındır, bizi bu topraklardan sürmeye çalışan Haçlılara karşı verdiğimiz amansız ve kahramanca mücadelelerle bu toprakları yurt edindik. Bunu yaparken de hep ordu, millet el eleydi. Yedi düvele diz çökmeyen ve tarihin en büyük utkusuna imza atan Türk ulusu ve ordusu, BOP hesabına çalışan bölücü örgüte mi diz çökecek? Biraz olsun tarih sayfalarını karıştırın, bakın neler göreceksiniz.

Mitingin en dikkat çekici sözleri ise Aysel Tuğluk’ tan geldi. Tuğluk,”Demokratik açılım sürecinin tıkanması halinde Kürtlerin ayrılmayı bile tartışmaya başlayabileceğini” söylüyor. İşte baklanın büyüğü çıkıyor ağızlarından. Bu söz çok tehlikelidir. Niçin mi? Bu sözler belleklerde fazla yer etmemeli. İnsanlar bunları sıkça kullanmamalı. Ya bir gün Türkler de ayrılalım derse ne olur, düşündünüz mü bunu? Şimdi sizler, bu sözlerinizle size oy veren Kürtlerin lehine mi çalıyorsunuz? Yoksa onlara en büyük kötülüğü mü yapıyorsunuz? Türkleri provoke etme amacı taşıyan bu sözlerinizle ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ben söyleyeyim mi siz, size oy verenlere ihanet ediyorsunuz. Onların büyük acılar yaşaması, sefalet içinde kalması için uğraşıyorsunuz. Amacınız üzüm yemek değil… ABD’nin değirmenine su taşımaktır. ABD’nin bin parçaya ayrılmış Ortadoğu haritalarını görüyoruz. Bizim görevimiz bu haritaları yırtıp atmaktır. Söz ve eylemlerimizle ABD çıkarlarına hizmet etmek yanlışın en büyüğüdür.

“Cumhuriyet’i birlikte kurduk.” sözünde samimiyseniz, “birlikte kurduğumuz Cumhuriyet’i” savunalım, onu BOP’a kurban etmeyelim. Emperyalist oyunların figüranı olarak davranmanın ne Türklere ne de Kürtlere yararı vardır. Türkiye’nin zayıf düşürülmesi, BOP’un kolayca uygulanması demektir. Bu da Ortadoğu’nun parçalanmasıyla olur. Yani daha çok acı, daha çok sömürü, daha çok sefalet, daha çok kan, daha çok düşmanlıktır bunun adı.

“El atına binen tez iner.”atasözümüzü unutmamak gerekir. Amerika’nın atına binenlerin, tez ineceğini biliyoruz. Şeyh Sait’lerin, ABD’nin yolu yol değil; yol Cumhuriyet yoludur. Gelin, hep birlikte Cumhuriyet yoluna aydınlık ufuklara ulaşmak için uygarlık taşları döşeyelim.

Adil Hacıömeroğlu
7 Eylül 2009

3.BOĞAZ KÖPRÜSÜ (2)

3.Boğaz köprüsü ile ilgili görüşlerimin bir bölümünü 20 Ağustos 2009 tarihli yazımda açıklamıştım. O yazımın not kısmında ikinci bir yazı yazacağımı söylemiştim. Ancak gündemin çok yüklü ve hızla değişmesi nedeniyle gündeme ilişkin yazılar yazdım. Şimdi eksik kalan görüşlerimi anlatma fırsatı buldum.

İlk yazımda Avrupa yakasındaki tahribattan söz etmiştim. 3.Boğaz köprüsü açıklanan güzergâhtan ya da başka bir yerden geçsin hiçbir şey değişmez. Çünkü İstanbul’un kuzeyinden geçeceğine göre, önemli bir biçimde doğa ve tarih katliamı yapacaktır.

İstanbul’un Asya yakasında Polonezköy ve Şile ormanlarının tahribi, İstanbul ve çevresi için büyük olumsuzluklara neden olur. Marmara kıyıları tamamen betonlaşmış İstanbul’un nefes alacağı yer, kuzeydeki ormanlık alanlardır. Buralar, birçok bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca bu doğal ortam, kentin boğucu, bunaltıcı, tekdüze yaşamından kaçmak isteyen yurttaşların soluklandığı yerlerdir. Polonezköy’de bir sabah kahvaltısını kim istemez? Yine buranın doğal ortamında geçirilecek bir günün insana katacağı yaşam gücünü kim yok sayabilir? Şile-Ağva hattı boyunca uzanan bitki örtüsü doğal yaşamın gerekliliği açısından çok önemlidir.

Yeşilçay’ı ve Göksu deresini kurutmaya ne hakkınız var? Kurutacağınız dereleri geri getirmek mümkün mü? İnsanımızı Ağva’dan, Şile’den mahrum etmek ne demektir. Bırakalım dere kenarlarında ve ormanlarda kuş cıvıltılarıyla çocuk bağırtıları, su şırıltıları birbirine karışsın.

Yurdumuzun kuzeyine, genellikle kuzeybatıdan esen karayel yağmur getirir. Onun içindir ki Karadeniz’in karayele bakan yamaçları daha çok yağış alır. Eğer siz, kuzey ormanlarına zarar verirseniz, oraların orman özelliğini yok edip betonlaştırırsanız, “karayel” İstanbul için “kara yel” olur. Yağış rejiminin değişmesinin, nelere mal olacağını anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Buralar İstanbul’un su havzalarıdır. Bu durumda su sıkıntısının hangi boyutlara ulaşacağı ise şimdiden belli oluyor. Bu ne demektir? İstanbul’un yaşam damarlarını kesmek demektir.

Polonezköy’den geçecek çevre yolları bir tarihi de yok eder. Buranın kuruluşu, atalarımızın hoşgörü anlayışının bir anıtı değil midir? Burası 1842 Yılında, Polonyalı sürgünleri yerleştirilmesiyle kuruldu. İlk adı da Adamköy’dür. Polonezköy’ü; Franz Liszt (Macar piyanist) 1847’de, Gustave Fluabert (Fransız yazar) 1850’de, Karel Droz (Çek yazar) 1904’te, Mustafa Kemal Atatürk 1937’de ziyaret etmiştir. Ziyaretçiler arasında iki Polonya Cumhurbaşkanı ve bir papa var. Dünyaca ünlü soprano Leyla Gencer burada doğmuştur. Bu adlar, kesesini doldurmak için yeni getirim alanları yaratmak isteyenlere bir anlam ifade etmeyebilir. Lakin ulusumuz için, yurdumuz için, kentimiz için, çağdaş ölçülerde insanca yaşamak isteyenler için çok büyük anlamlar ifade etmektedirler.

Yeri geldiğinde Osmanlının devamıyız diye büyük büyük nutuklar atanlar, önce Osmanlıdan kalan ata yadigârlarını korumasını bilmelidirler.

Daha önce de söyledik ulaşımda esas hedef raylı sistem olmalıdır. Kırk yılda bir doğru bir şey yaptı AKP yöneticileri. O da Marmaray’dır. Marmaray esas alınarak raylı sistem tüm İstanbul’u kaplamalıdır. Çünkü hem hızlıdır raylı sistem, hem uzun vadede ekonomiktir, hem de dışa bağımlı değildir. Ulaşımı tamamen karayoluyla yapmanın nasıl bir yanlışlık olduğunu herkes gördü. Bunun yarattığı dışa bağımlılık ilerde ciddi sıkıntılar yaşamamıza neden olacaktır. Bu durum dışalımın artmasına neden olduğundan ekonomimizi de olumsuz etkilemektedir. Metrobüs gibi halk yardakçısı ve ekonomik olmayan sistemler ivedi olarak raylı sisteme çevrilmelidir. Ülkemizin sokağa atılacak bir kuruşu yoktur. Yetim hakkına sahip çıkalım beyler!

Kentler, kentleri çevreleyen doğal ve tarihsel alanlar yağmalanacak yerler değildir. Buralar, tüm canlıların ortak yaşam alanları ve korunması gereken yerlerdir.

Unutulmamalıdır ki; “Yaş kesenin başını keserim.” sözü İstanbul’u fetheden Fatih’indir. Yine İstanbul’u düşmanlardan temizleyip Türk Ulusu’na armağan eden ve Cumhuriyet’imizi kuran Atatürk, Ankara bozkır’ında kesilen bir iğde ağacına ağlamıştır. Fatih’in ve Atatürk’ün doğa sevgisi bize örnek olmalıdır. Yağmacı anlayışı değil, doğayı korumacı anlayışı benimsemeliyiz. Aklı başında çağdaş insanın yapacağı budur.

Adil Hacıömeroğlu
3 Eylül 2009

Not: 12 Nisan 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

ERMENİSTAN’LA PROTOKOL

Bugün kamuoyunun gündemi birden allak bullak oldu. Ermenistan’la Türkiye arasında bir protokolün imzalandığını televizyonlar birinci haber olarak verdi. “Demokratik açılım”ın yerine, gündeme Ermenistan konusu oturdu.

İç ve dış tüm sorunları çözme iddiasında olan AKP hükümeti, gündemi öyle çabuk değiştiriyor ki kamuoyunda ister istemez bir karışıklık ortamı oluşuyor. Sorunları çözmek için yeterli hazırlıklar yapılmadığından inisiyatif ne yazık ki bizde değil. Dışarıdan dayatılan çözüm önerilerine balıklama atlayan bir siyasal kadronun, sorunları çözmesi olanaksızdır. Sorunları taviz vererek ve karşı tarafın istediği gibi çözdüğünüzde yeni sorunlara kapı aralarsınız. İş yapıyormuş gibi görünerek ulusun başına yeni işler açarsınız.

Gelelim Ermenistan’la bir türlü çözemediğimiz sorunlara. En önemli sorun, 1915’teki tehcirden kaynaklanan soykırım iddialarıdır. Soykırım tezinden Ermenistan’ın özellikle de diaspora Ermenilerinin vazgeçmesi olanaksızdır. Zaten protokolde de bu konuda açıklık yoktur. Çözüm gibi görünen tek şey, İsviçre’nin arabuluculuğunda tarih komisyonlarının kurulmasıdır. Yani “Ermeni soykırımı yoktur.” diyenleri mahkemeye çıkarıp mahkûm eden İsviçre arabulucu. Kısaca perşembenin gelişi çarşambadan belidir diyebiliriz. Soykırım konusunda esas gürültü çıkaran, ortalığı birbirine veren diaspora Ermenileridir. Yani daha çok ABD ve Fransa’da yaşayan tuzu kuru Ermenilerdir. Bunların da bu tezlerinde ısrarcı olacakları da aşikârdır.

Ermenistan’la aramızdaki sorunlardan ikincisi de Ermenistan’ın ülkemiz sınırlarını tanımamasıdır. Sınırları belirleyen Gümrü ve Kars antlaşmalarını kabul etmemeleridir. Antlaşmayı kabul etmiyorsan bu ne demektir? Bu, savaş halinin devamı demek değil midir? Hala ülkemizin doğusundaki bir kısım toprakları, Batı Ermenistan olarak adlandırmaları ise vahimdir ve bu, Türkiye’den toprak isteğidir. Bu da kabul edilemez bir durumdur. İki ülkenin diplomatik ilişki kurması için, öncelikle birbirlerinin toprak bütünlüklerine saygılı olduklarını belirtmelidirler.

Diğer bir önemli sorun ise Azeri-Ermeni ilişkileridir. Ermeniler yıllardır Azerbaycan’a ait Yukarı Karabağ’ı işgal altında tutuyorlar. Bir milyona yakın Azeri, yurtlarından göç etmiş durumda. İşgalin sona erdirilmesi konusunda hiçbir öneriyi kabul etmiyor Ermeniler. Karabağ’ın işgali üzerine Türkiye, Ermenistan’a olan sınır kapılarını kapattı. Dünyaya açılacakları tek yer Türkiye ve AKP hükümeti kapıları kayıtsız koşulsuz açarsa, Ermeni despotizmine destek vermiş olur. Bu da onları daha da cesaretlendirir, yeni fiili durumların yaratılmasına olanak verir. Zorbaya taviz verilerek onunla anlaşılamaz. Zorbanın zorbalığına son verdirilerek onunla anlaşma yolu aranır.

Azerbaycan bizim için çok önemlidir. Hem kan bağımızdan gelen akrabalığımız hem de Anadolu kültürüne en yakın Türki cumhuriyet olması nedeniyle gönlümüzde ayrı bir yeri vardır. Ayrıca ülkemizin Kafkasya’daki çıkarlarını korumak, enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak, diğer Türki cumhuriyetlerle sağlam ilişkiler kurmak için Azerbaycan, bizim ulusal çıkarlarımız açısından vazgeçilmezdir. Kardeş bir devletin mutsuzluğu bizi de mutsuz eder. İşgali izleyen yıllar içinde Azeriler ekonomik anlamda çok güçlenmiş, Ermeniler ise iyice yoksullaşmıştır. Bu durumun yansımaları askeri alanda da kendini göstermeye başlamıştır. Ermenilerin köşeye sıkıştığı, tükendikleri bir durumda Türkiye’nin yeni yaptırımlar uygulama fırsatı dururken taviz vermesi hiçbir siyasal ve diplomatik kuralla açıklanamaz. Azeri kardeşlerimizin gönülleri incinmektedir. Bu gönül kırıklığı, onları zor bir coğrafyada istemediğimiz ittifak arayışlarına itebilir. Ama yine de biz umudumuzu yitirmeyelim. Bu yanlıştan dönüleceğini umut edelim.

Ne yazık ki ülkemizi yönetenler Azerbaycan’ın bizim için ne kadar önemli olduğunu bir türlü anlamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Zaten Azerbaycan’ın adını bile doğru söyleyemeyen bir cumhurbaşkanından, hükümet sözcüsünden, eski/yeni dışişleri bakanlarından ve AKP sözcülerinden böyle bir şey beklemek de saflık olur. (Hakkını yemeyelim, başbakan RTE Azerbaycan’ın adını doğru söylüyor.)

Obama’nın ülkemizi ziyaretindeki istekleri bir bir gerçekleşiyor. Neden? El aleme şirin görünme pahasına. AB’ ye girmek gibi bir hayal uğruna. ABD’nin çıkarlarını koruma adına. Cumhuriyetle birlikte edindiğimiz başı dik dış politika ilkeleri birer birer ortadan kaldırılıyor. Kırmızı çizgilerimiz renk değiştiriyor ve biz sadece seyrediyoruz. İçerde ve dışarıda Cumhuriyet’in kazanımları tüketiliyor. Bizim zarar ettiğimiz kesin. Kimler kazanıyor? Dünyayı büyük bir sömürü alanına çevirmek isteyen ABD ve tek dişi kalmış yaşlı Batı Avrupa emperyalistleri.

Şimdi önümüzde bir yol vardır. O da kamuoyunun yoğun baskısıyla hükümeti bu yoldan döndürmek. Kamuoyu baskısıyla TBMM’ye Atatürk’ün kurduğu bir meclis olduğunu anımsatmak ve bu anlaşma protokolünü reddetmesini sağlamak. Milletvekillerine şunu anımsatmalıyız ki, o kutsal çatı altında yalnızca Türk Ulusunun çıkarları doğrultusunda karar verilebilir. Aksi durumda milletin vekilleri olmazsınız. Unutmayalım ki; “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Ulusunundur.” Tersi düşünülemez. Bu ülke Obama’nın reçeteleriyle değil, ulusun hür iradesiyle yönetilir.

Büyük bir ekonomik krizin cenderesi altında kıvranan halkımızın, yalnızca ekmek derdinde olmasından birileri iyi yararlanıyor. Her yanı toz dumana katıyorlar. Toz duman içinde ekmeğini arayan yurttaşın, başka yaşamsal konularda dermanı kalmıyor. İşte tam da böyle bir anda Obama’nın istekleri hızla gerçekleşiyor. Acaba şimdi sırada hangisi var?

Adil Hacıömeroğlu
1 Eylül 2009