TÜRKİYE’NİN MODERNLEŞME SÜRECİ


        Modernleşme (çağcıllaşma), içinde yaşanılan çağa uygun davranmaktır. Sosyal, kültürel, sanatsal, bilimsel, düşünsel alanlarda çağın gelişmelerine uyum sağlamaktır.

 

        Dünyada modernleşmeyle birlikte toplumsal gelişmeler hızlanmış; bilimsel buluşlar, endüstriyel gelişmeler günden güne aşama kaydetmiştir. Türk toplumu, Osmanlı döneminde yöneticiler, modernleşmeyi tam olarak kavrayamadıklarından çağa ayak uyduramamışlardır. Bu nedenle de sosyal, kültürel, bilimsel ve düşünsel yaşam ilerleyememiş; çağın gereklerine uyum gösterememiştir. Düşünsel yaşam gelişmediğinden, toplumsal dinamizm harekete geçmemiştir. Çağa ayak uyduramama; eskiye daha sıkı sarılma, elde olanı koruma duygusunun güçlenmesine neden olmuştur. Bu da toplumsal ve kurumsal tutuculuğu yaygınlaştırarak sosyal yaşama egemen olmasına yol açmıştır.

 

        Bazı dönemlerde birtakım modernleşme hamleleri olduysa da toplumsal bir dönüşüm sağlanamamıştır. Yüzeysel reformlar ve eskinin köhne kurumlarını koruyarak modernleşmenin başarıya ulaşması olanaksızdır. Modernleşmenin olabilmesi için sınıfsal ve kurumsal birtakım değişikliklerin olması gerekmektedir. Askeri alanda, eğitimde ve bazı bayındırlık hizmetlerinde yapılan reformlar modernleşmede istenen sonuçları yaratmamıştır. İç dinamikler de böyle bir sürecin gelişmesine uygun değildi.

 

        Türkiye’de asıl modernleşme hareketi, Kurtuluş Savaşı ve sonucunda başlayan Atatürk devrimleridir.  Kurtuluş Savaşı ile emperyalizme karşı duruş, büyük bir toplumsal değişim ve dönüşümü de harekete geçirmiştir. Emperyalizme karşı verilen ve kazanılan bu savaş, Türk toplumuna özgüven kazandırarak yüz yılların durağanlığından kurtulmasına neden olmuştur. Sosyal alanlardaki dönüşümlerde, devrimlerde, ilerlemelerde toplumsal özgüvenin rolü yadsınamaz. İşte, Kurtuluş Savaşı’yla Türk toplumu, Avrupa’nın gelişmiş devletlerini yenerek özgüven kazanmış “başarabilirim, yapabilirim” düşüncesiyle çağcıllaşmada itici gücünü bulmuştur. En önemlisi de “yedi düveli” bozguna uğratan lider Kemal Atatürk, ulusun güvenini kazanmış; böylece de modernleşme için avantaj sağlanmıştır.

 

        Cumhuriyet’imizin kurucularının önemli bir kısmının asker olması modernleşme için önemlidir. Çünkü o dönemde, çağdaş ölçülerde eğitim yapan en önemeli kurumlar askeri okullardır. Ayrıca bu asker kuşağı, yaklaşık on yıl süren savaşlar sürecinde cepheden cepheye koşarak ülkenin her yanını tanıma fırsatını bulmuştur. Yine çeşitli yörelerden gelen askerleri tanımaları, onları tutuculuktan, gerilikten kurtulmanın gerekliliğine inandırmıştır. Yoksulluk, bilgisizlik içindeki yurttaşın sefaleti Atatürk ve arkadaşlarını derinden etkilemiştir. Dünyadaki gelişmeleri yakından izleyip ülkesindeki olumsuzlukları da iyi belirleyen Mustafa Kemal, çözümün modernleşmede olduğunu Anadolu’ya ilk ayak bastığı andan itibaren vurgulamaya başlamıştır. Komitacı değil, kongreci olması; onun modernleşme arzusunun önemli bir göstergesidir.

 

        "Millî hâkimiyet öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. (1924)" Mustafa Kemal bu sözleriyle modernleşme azmini, toplumsal ve kurumsal değişimdeki kararlılığını vurgulamıştır. Burada özgürlük tutkusunun nasıl vurgulandığı da dikkat çekicidir.

 

        Modernleşmede Asıl Hedef Feodalizm

 

        Mustafa Kemal, ulusun geri kalmışlığındaki en önemli etkenin feodalizm olduğunu belirlemiş ve feodalizmin tasfiyesi için köktenci önlemler almıştır. Feodalizmin ortadan kaldırılması üç yolla olabilirdi. Birincisi sanayileşmedir. Sanayileşen Türkiye kentleşecek, köylülükten kurtulacaktı. İlkel tarıma dayalı köylülük, feodal ilişkilileri (aşiret, tarikat, etnik ve mezhepsel ilişkiler) güçlendirmekteydi. Toplumu kaynaştırmada, endüstrinin gelişmesi önemli bir rol oynayabilirdi. Ekonomik ilişkilerin gelişmesi, halkın refaha erişmesi özgür bireyin oluşmasında önemli bir etkendir. Dar çevrede oluşan ilkel tarımsal ilişki çerçevesindeki tarımsal üretim ve feodal bağımlılık, bireyin oluşmasının önündeki en önemli engeldi. Sosyo-ekonomik açıdan bağımlı olan bir kişinin, çağcıl bir toplumun bireyi olması olanaksızdır.

 

        Ekonomik atılımın en önemli yanı ise, dışa bağımlılıktan uzak, ülke kaynaklarına dayalı olmasıdır. Dışa bağımlı olan bir ekonomik düzenin, ülkenin modernleşmesinin önündeki en büyük engel olduğu çok iyi kavranmış ve Lozan’da çetin bir mücadele sonunda kapitülasyonlar kaldırılmıştır. Emperyalist devletler Lozan’ın, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığıyla ilgili maddelerini hiçbir zaman içlerine sindirememiş, bu durumun değişmesi için var güçleriyle çalışmışlardır. Siyasal bağımsızlığın devamı için ekonomik bağımsızlık vazgeçilmezdir. Atatürk: “Temel ilke, Türk Ulusu’nun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli varsıl ve gönençli olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusu’nun onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm! İşte, gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır.[1] (Söylev)” bu sözleriyle tam bağımsızlığın, ulusumuzun varlığı için yaşamsal olduğunu vurgulamıştır.

 

        Atatürk, ekonominin bir ulusun yaşamında ne denli önemli olduğunu şöyle açıklıyor: “Tarih, ulusların yükselme ve alçalma nedenlerini ararken birçok siyasal, askeri, toplumsal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Kuşkusuz, bütün bu nedenler toplumsal olayları etkiler. Fakat bir ulusun doğrudan doğruya hayatıyla, yükselişiyle, alçalışıyla ilişkili olan, ulusun ekonomisidir. Tarihin ve deneylerin saptadığı bu gerçek, bizim ulusal hayatımızda ve ulusal tarihimizde de tamamen belirir. Gerçekten, Türk tarihi incelenirse, bütün yükseliş ve alçalış nedenlerinin bir ekonomi sorunundan başka bir şey olmadığı anlaşılır. (18 Şubat 1923)”

 

        Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte büyük bir ekonomik atılım dönemi başlamıştır. Demir-çelik, şeker, dokuma endüstrilerinin öncelikle geliştirilmesi; dışa bağımlılıktan kurtulma ve ileri ülkelerle yarışma isteğidir. Ayrıca Kayseri uçak fabrikasının 6 Ekim 1926’da açılması ise endüstriyel hedeflerdeki ufkun ne kadar büyük olduğunun göstergesidir. Ekonomik gelişmeye bağlı olarak özellikle demiryollarının yaygınlaştırılması, bağımsızlık konusundaki duyarlılığın çarpıcı bir örneğidir.

 

        Endüstriyel gelişmeye paralel olarak modern tarımın gelişmesi konusunda da önemli çalışmalar yapılmıştır. Devlet üretme çiftlikleri kurularak halka, örnek tarım yöntemleri öğretildi. Tohumculuk, sulama, toprak analizleri, makineleşme, bitki ve hayvan türlerinin ıslahı konularında önemli gelişmeler oldu. Tarımsal gelişmede asıl amaç toprak reformunun yapılmasıydı. Ancak bu, uygulanamamıştır. Toprak reformunun uygulanması ağalık sistemini rahatsız etmiş; bu, siyasal muhalefetin oluşmasında etkili olmuştur. Atatürk’ün ölümünü ve İkinci Dünya Savaşı’nın zor koşullarını fırsat olarak değerlendiren ağa-tufeyli takımı siyasal muhalefetin örgütlenmesinde önayak olmuştur.

 

          Feodalizmin tasfiyesinde ikinci önemli yol ise eğitimdi. Millet mekteplerinin kurulmasıyla başlayan eğitim hamlesi, köy enstitüleriyle doruk noktasına ulaşmıştır. Eğitimde sosyal devlet olgusu ön plandadır. Hemen hemen her alana yönelik kurulan yatılı okul sistemiyle yoksul Anadolu köylü çocuklarına, hem meslek edinmenin hem de aydınlanmanın kapıları açılmıştır. Eğitimde temel ilke, üretim ve kalkınma için eğitimdir. Öğretmen hem öğrencilerini eğitip öğretecek hem de topluma yaşayış ve düşünüş tarzıyla örnek olacaktı. Örgün eğitimin bu ilke doğrultusunda gelişmesi, toplumsal değişimi de hızlandırdı.

 

        Örgün eğitime paralel olarak yaygın eğitimde önemli bir gelişme göstermiştir. Bunun itici ve örgütleyici gücü de halkevleri olmuştur. Halkevlerinin amacı yetişkin eğitimini sağlamaktır. Buralarda yetişkinlere bir yandan okuma yazma öğretilirken bir yandan da sanatsa ve kültürel eğitim veriliyordu. Çağdaş dünyanın modern yaşam tarzı ve düşünsel, sanatsal nimetleri Anadolu’nun bozkırına yeni bir ufuk açıyordu. Böylelikle insanlar, geleneksel olandan kurtulup evrensel olana ulaşma fırsatını ele geçiriyorlardı.

 

        Yeni kurulan Ankara radyosunda halkı eğitici programların çokluğu ise dikkate değerdir. Bu programlarda hemen hemen yaşamın her alanına ilişkin aydınlatıcı bilgiler verilerek ortaçağın kör karanlığı, Cumhuriyet’in aydınlığı ile dağıtılıyordu.

 

        Cumhuriyet karşıtlarının ve emperyalistlerin saldıracak ilk hedef olarak eğitimi almalarının nedeni de aydınlanma ışığının hızlı yayılımını görmeleridir. Çok partili yaşama geçildikten sonra eğitim sisteminin hızla yozlaştırılarak sosyal devlet anlayışından uzaklaşılması modernleşme hareketine vurulmuş en büyük darbedir. Çağdaş eğitimden geçmediği için birey olamayan ve kulluktan kurtulamaya kişiler, egemen güçlerce her yöne çekilebilir. Bu nedenle eğitim, çağcıllaşmanın temel direğidir.

 

        Sosyal Yaşam ve Hukuk Sistemi

 

        Ortaçağ karanlığından kurtulmanın üçüncü yolu ise hukuk sisteminin değiştirilerek sosyal yaşamın çağdaş ölçülere göre düzenlenmesidir. Hukuk, bir toplumun yaşamını düzenleyen kurallardır. Kulluğu esas alan ortaçağ hukuku, çağdaş bir toplumun geleceğini belirleyemezdi. Hukukun yasal sınırlarının tam olarak belirlenmemesi ve geleneksel (yazılı olmayan) hukukun etkin olduğu bir toplumun sosyal yaşamı gelişemezdi. Ayrıca yaşamın tüm alanlarının (ekonomi, askerlik, bilim, sanat, kültür, aile yaşamı, ulaşım, eğitim, sağlık, adli ve idari sistem …) yasal bir düzenlenmeye gereksinimi vardı. İşte, Türk Hukuk Devrimi yaşamın her alanında yaptığı düzenlemelerle dünyada yapılan en kapsamlı devrimdir.

        Medeni kanunun kabul edilmesi, doğu toplumları için de önemli bir örnektir ve olağanüstüdür. Kadın haklarının tanıması ve kadının sosyal yaşamda eşit olarak yer alması geleneksel toplumdan modern topluma geçişin en belirgin örneğidir. Ülkemizde kadın haklarının (özellikle seçme seçilme konusunda) birçok Avrupa ülkesinden daha önce yasallaşması ise Atatürk’ün ufkunun ve çağcıllaşma isteğinin büyüklüğünü gösterir.

 

        Tarım, ticaret, hayvancılık, bankacılık, endüstri, iletişim, ölçü aletleri, takvim ve benzeri alanlarda yapılan yasal düzenlemeler ekonomik ve sosyal yaşamın modernleşmesini sağlayacak nitelikteydi.

 

        Atatürk Devrimi’nin Niteliği

 

        Dünyada iki büyük devrimden söz edilir: Fransız ve Bolşevik devrimleri. Fransız Devrimi siyasal, Bolşevik devrimi ise sosyal alanlarda önemli değişimlerin öncüsüdürler. Birçok ülke, bu devrimlerden etkilenmiştir. Atatürk Devrimi ise yeryüzünde gerçekleşmiş en kapsamlı ve en büyük devrimdir. Çünkü toplumsal yaşamın aklımıza gelebilecek her alanındaki bir değişimin öncüsüdür ve çok önemli bir çağcıllaşma projesidir.

 

        Atatürk Devrimi’nin evrensel boyutta diğer iki devrim kadar kabul görmemesinin nedeni, emperyalizme karşı gerçekleşmesidir. Türk modernleşmesinin antiemperyalist bir karakter taşıması, tüm ezilen uluslar için önemli bir modeldir. Zaten bazı ülkelerin Mustafa Kemal’i örnek alarak birtakım yenileşme ve bağımsızlaşma hareketlerine girişmeleri dikkat çekicidir. İşte, bu noktada emperyalist ülkeler, Türk Devrimi’ni ortadan kaldırmak için harekete geçtiler. Çünkü mazlum ülkelerde gelişecek antiemperyalist karakterli bir modernleşme hareketi, dünya güç dengesini değiştirecek nitelikteydi. Bu da emperyalist Batı’nın çıkarlarına zarar verirdi. Antiemperyalist karakterli Atatürk Devrimi’nin, batılı emperyalistlerce kabul görüp takdir edilmesi düşünülemez. Bunun içindir ki dünyanın en büyük devrimi, çağcıllaşma hareketi hak ettiği evrensel boyutu kazanamamıştır.

 

        Suna Kili, Atatürk’ün devrim modelinin amacını şöyle açıklıyor: “Her sistemin, her değişme modelinin bir amacı vardır. Bunun gibi Atatürk Devrim modeli de bir amaca yönelik olarak oluşturulmuştur. Modelin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacı da kalkınmak, böylece ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine çıkmaktır. Gerçekte çağdaşlaşmak kalkınmayı da içeren bir kavramdır. Fakat dünyanın kapalı yönetimlerindeki bazı uygulamalar çağdaşlaşma ve kalkınmayı ayrı ayrı ele alarak yorumlamayı zorunlu kılmaktadır. Çağdaş demokratik toplumun temel amacı insanı her alanda özgürlüğe kavuşturmaktır. Özgür insan sadece ekonomik, toplumsal güvenliğe, eğitim olanaklarına, özdeksel gönence kavuşmuş kişi değildir. İnsanın aynı zamanda siyasal özgürlükleri, siyasal seçenekler arasında seçim yapma hakkı da olmak gerekir. Bu nedenle çağdaşlaşma sadece bir ekonomik kalkınma, gelişme olarak görülemez. Kalkınmış, ekonomisi güçlenmiş, çağdaş toplumun pek çok gereğini gerçekleştirmiş ülkeler, kapalı yönetim biçimleri de vardır. Bunlar Marksist sistemin uygulandığı ülkelerdir. Bu ülkelerin insanı siyasal özgürlüklerden, seçenekler arasında seçim yapma hakkından yoksundur; onun için de özgür insan değildir; bu nedenle de bu toplumlar kalkınmış, fakat çağdaşlaşamamıştır. Başka bir örnek: Bir toplumda insan yürürlükteki yasalara göre her türlü siyasal haklara sahiptir; fakat o bireyin ekonomik, toplumsal sorunları çözüme bağlanmamışsa, o kişinin yasalarda gösterilen hakları ekonomik bir içeriğe, doymuşluğa kavuşturulmamışsa, daha açık bir deyişle o kişi yoksulluktan kurtulmamışsa, özgür insan değildir. Ekmek, özgürlük, barış!.. Ekmeksiz özgürlük, özgürlüksüz ekmek, barışsız ekmek ve özgürlük erdemli bir yaşam sağlamaz. [2]” Buradaki tespitlerden de anlaşılacağı üzere, Atatürk Devrimi’ni salt bir alanla ilgili olarak düşünmek yanlıştır. Çok kapsamlı, toplumun tüm sorunlarını çözücü, topyekûn bir toplumsal değişim, dönüşüm devrimidir. Dünyadaki diğer devrimlerle kıyas kabul etmez. Türk modernleşmesine yalnızca bir yönden bakmak, algılamamızı güçleştirir.

 

        “Az gelişmiş ve yarı sömürge Osmanlı toplumunda, burjuvazi, ancak komprador ve gayr-i müslim niteliklerle belirdiğinden, Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen ulusal demokratik devrim, ülkemizde yükselen burjuvazinin önderliğinde değil; aydınlarla, halkın ve eşrafın oluşturduğu bir ‘tarihsel blok’ tarafından gerçekleştiriliyor; işin güzeli emperyalistlerle, onların işbirlikçisi ‘sultana ve komprador burjuvazisine’ karşı yürütülüyor.

 

        Osmanlı toplumu klasik gelişme şemasını izlemiş olsa, sultana karşı burjuvazi, işçi sınıfını ve köylülüğü ardına alarak başkaldıracak ve ulusal demokratik devrim yapacak, o zaman da feodal Osmanlı toplumu içinde, burjuvazi de evriminin kadroları ve örgütü de oluşmuş olacak. Ama yok, olmayınca, bütün az gelişmiş ülkelerde örgüt diye ne varsa, kısa zamanda devrimle özdeşleşiyor, bu da bilindiği üzere askeri ve sivil bürokrasiden ibaret! [3]

 

        Attila İlhan’ın bu sözlerinden iki önemli tespitte bulunabiliriz. Birincisi, Atatürk Devrimi’nin özgün olmasıdır. Sınıfsal karakteri ve gelişme evreleri itibarıyla diğer ülkelerle paralellik göstermez. Türk modernleşmesinin temeli, kanlı sınıf savaşlarına değil; ulusal güçlerin / sınıflar ittifakının emperyalizme karşı mücadelesine dayanır. Antiemperyalist karakteriyle de özgün ve örnektir.

 

        İkincisi ise toplumuzda modernleşmenin öncülüğünü asker-sivil bürokrasinin yapmasıdır. Bu durum, Cumhuriyet karşıtlarıca zaman zaman eleştirilir. Ancak eleştirenler şunu hiçbir zaman akıllarına getirmezler. 1920’li yıllarda Türkiye’de ne burjuvazi ne de işçi sınıfı vardı. Feodal derebeylerin de modernleşmeye öncülük yapması zaten düşünülemezdi. Çünkü modernleşme, feodaliteye karşı bir harekettir.

 

        Çağdaş Uygarlık Düzeyi

 

        Atatürk’ün modernleşme projesi ne yazık ki aydınlarımız tarafından bile tam olarak kavranmamıştır. Atatürk’ün gösterdiği hedefin “çağdaş uygarlık düzeyi” olduğu söylenegelir. Bu yanlıştır. Bakalım Onuncu Yıl Nutku’nda Atatürk, ne diyor bu konuda: “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.”

 

        Atatürk, uygarlık savaşımının kültürle olacağını çok iyi bilmektedir. Türk Ulusu’na gösterdiği hedef, “çağdaş uygarlık düzeyi” değil; “çağdaş uygarlık düzeyinin üstü”dür.

 

        Mustafa Kemal’in amacı hep önde gitmek ve öncü olmaktır ve ulusundan da bunu istemektedir. “Önemli olan ufku görmek değil ufkun arkasını görmektir.” sözüyle Atatürk; bu öncü, ilerici, uzak görüşlülüğü vurgulamaktadır. Böyle düşünen bir Atatürk’ün hedefinin “çağdaş uygarlık düzeyinin üstü” olması doğaldır.

 

        “Bir tarihte tartışıyorduk, birtakım dogmatik ‘Atatürkçüler’ bana çağdaş uygarlık düzeyi diye, Amerika’nın denetimindeki Batılı emperyalist sistemi yutturmaya çalışıyorlardı, kızmışım, dedim ki ‘Arkadaş, Kemal Paşa’nın iki büyük hüneri vardır ki, birisi bu çağdaş uygarlık deyimi, ötekisi bunun içinden çıkan bir düşünüş biçimidir.’ Önce bunları kavramayı öğrenelim. Ne gibi mi, şöyle: Çağdaş uygarlık düzeyini hedef diye aldın mı, bir kere sürekli devrimciliğe mecbursun, çünkü çağdaş uygarlık düzeyi dogmatik değil diyalektik bir kavram, kendi karşıtlarıyla çarpışa birleşe gelişiyor. [4]Atatürkçülüğü, Türk modernleşmesini durağan hale getirmek ulusumuzun uygarlık yürüyüşünü engeller. Sürekli gelişme ve değişme düşünsel yaşamın dinamiklerinde olmalıdır.

 

        Modernleşmede Gelinen Aşama

 

        Türkiye’de Cumhuriyet devriminden sonra halkın sosyal yaşamında önemli değişimler olmuştur. Özellikle kentlerde geleneksel yaşam tarzı terk edilip çağdaş yaşam biçimi kabul edilmiştir. Halkevlerinin ve eğitim kurumlarının örnek çalışmalarıyla kültür ve sanat etkinliklerine kadın erkek birlikte katılma anlayışı toplumda kabul görmüştür. Sosyal yaşama kadın ve erkeğin birlikte katılımı tutucu çevrelerin muhalefetiyle karşılaşmıştır. Buna karşın toplumdaki yenileşme isteği yok olmamıştır.

 

        Kültürel alan zenginleşmiş, her dalda cumhuriyet kuşağı kültür, sanat adamları yetişmiştir. Dilimizin, yabancı dillerin etkisinden kurtulması kültür, sanat yaşamımıza canlılık, devinim ve yaratıcılık getirmiştir. Dil ve tarih kurumlarının çalışmaları topluma benlik aşılamış, bununla özgüven kazanan halk kendi kültürel, sanatsal yaratılarını hızla oluşturmaya başlamıştır. Yüzyıllardır görmezden gelinen Anadolu gerçeği, dramı, yoksulluğu cumhuriyet aydınları tarafından dile getirilmiş ve sorunların çözümü için ivedi çalışmalar yapılmıştır.

 

        Bilim alanında yapılan çalışmalar ise çok önemlidir. Alman faşizminden kaçan birçok bilim adamının Türkiye’ye sığınması ve Atatürk yönetiminin bunlara kucak açması bilim tarihimiz açısından önemlidir. Şefkat ve can güvenliği isteyen bu bilim adamlarının Türkiye’yi seçmesi ise ulusumuz açımızdan övünülecek bir durumdur. Bu, özgürlük anlayışı bakımından ülkemizin ne denli güvenilir, sempati duyulur, önemsenir bir yer olduğunun kanıtıdır. Bu bilim adamları, genç cumhuriyetin yeni oluşturmaya başladığı üniversite sisteminde önemli görevler üstlenmişlerdir. Ankara gibi çağdaş bir kentin mimarisinin oluşumunda önemli sorumluluklar üstlenip katkılar sundular.

 

        Cumhuriyetin ilanıyla on olan sanayi kuruluşu sayısı, onuncu yılda bini bulmuştur. Sanayideki yıllık büyüme oranı %19’ u geçerek dünya rekoru kırmıştır. Her alanda bacası tüten sanayi kuruluşları bölgesel farklılık gözetmeksizin yurdun her yöresine dağılmıştı. İthalata ve dış borçlanmaya, tüketime dayalı ekonomik düzen terk edilmiş, öz kaynaklara dayalı üretici bir toplum yaratılmıştır. Ekonomik mucize ile birlikte Türk burjuvazisi de yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı. Burjuvazinin, dolayısıyla işçi sınıfının oluşması sosyal, düşünsel, kültürel ve sanatsal alanlara canlılık getirerek aydınlanmayı hızlandırmıştır. Dışa bağımlılıktan kurtulan ekonomik yaşam toplumu yarınlara güvenle bakmasını sağlamıştır.

 

        Eğitim, yurdun her yanını aydınlatıp modern yaşamın kültürel kalıtını tüm bireylere ulaştırmayı amaç edinmişti. Yurdun her köşesinden özellikle köylü çocuklarının okuyarak devlet görevlerine getirilmesi sosyal yaşamın değişmesini hızlandırmıştır. Ankara’da kurulan hukuk fakültesi, çağdaş hukuk sisteminin yerleşmesinde önemli görevler üstlenmiştir. Yine Ankara’daki Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi; ulus bilincimizin, kültürümüzün ve ülkümüzün oluşmasında inanılmaz katkılar yapmıştır.

       

        Kılık kıyafet devrimi, geleneksel anlayış ve ölçüleri yıkmış; halkın çağcıl, ergonomik giyinmesini sağlamıştır. Bugün bile yurdumuzun en ücra köşesindeki bir yurttaşımızın kasketini başından çıkarmaması, bu devrimin ne denli benimsendiğinin bir göstergesidir.

 

        Doğru Gitmeyen Trendler

 

        Türk modernleşmesi, Atatürk’ün öncülüğünde asker ve sivil bürokrasisinin yukarıdan aşağıya uyguladığı bir devrimdir. Bu devrim, halkın önemli bir bölümünce benimsenmesine karşın, bir bölüm halk da devrime karşı sert bir direnç göstermiştir. Direnç gösteren kesimin ana gövdesini feodal toplumsal anlayışın temsilcisi kabul edebileceğimiz kişi ve gruplar oluşturuyordu. Yüzyıllardır ulusumuzun içinde örgütlenen tarikat, aşiret gruplarıyla geçimini yalnızca ticaretten sağlayan tufeyli takımı devrimlere karşı işbirliği yapmıştır. Bu kesimler, baştan beri Türkiye’nin tam bağımsızlığını istemeyen batılı emperyalistlerle çıkar birliği yaparak Türk modernleşmesine karşı büyük bir savaş başlatmışlardır.

 

        Atatürk’ün erken ölümü ve II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla oluşan ekonomik buhran dönemi, ülkemizdeki çağcıllaşma hareketini olumsuz yönde etkilemiştir. Türkiye’nin dış tehlikelere karşı hazırlıklı olma düşüncesi, iç ekonomik dengelerin bozulmasına, halkın geçim sıkıntısı içine düşmesine neden olmuştur.

       

        10 Kasım 1938’den sonra Atatürkçü ideolojik düzlemde kırılmalar yaşanmıştır. 11 Kasım 1938 günü Mustafa Kemal’in en yakın iki çalışma arkadaşının ( İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras ) görevden alınması bu kırılmanın ilk belirtisidir. Kayseri Uçak Fabrikası’nın 1939’da kapatılması, ulusal endüstri anlayışından vazgeçildiğinin belirtisidir. Ayrıca köy enstitüleri ve halkevlerinin çeşitli gerekçelerle 1947’de faaliyet alanlarının kısıtlanarak programlarının değiştirilmesi, Atatürkçü eğitim anlayışından vazgeçme olarak kabul edilebilir.

 

        Savaş ortamının yarattığı karışıklıkta dost ve düşman ayrımının da yeniden biçimlenmesi ülkemizi batılı emperyalist ülkelere yaklaştırmıştır. Savaştan sonra oluşan bloklaşma Türkiye’yi Kurtuluş Savaşı dönemi ittifaklarından uzaklaştırmıştır. Soğuk Savaş dönemiyle birlikte ülkemiz bloklar arasında stratejik önemi nedeniyle küresel güçlerin hegemonya ve çatışma alanına dönmüştür. Çatışma ideolojik kamplaşmalara neden olmuştur. Büyük güçler ülkemizdeki ideolojik uzantıları aracılığıyla yıllarca süren bir çatışma ve çekişme ortamı yaratmışlardır. İşin ilginç yanı ise ideolojik karşıtlık içinde olan bu grupların Atatürk devrimine ve kurumlarına karşı ortak tavır içinde olmalarıydı. İşte, bu durum Türk modernleşmesinin engellenmesinde önemli bir rol oynamıştır.

       

        Soğuk Savaş döneminde ideolojik kamplaşmaların yarattığı bulanık ortamdan yararlanan küresel güçlerle feodal işbirlikçiler ortaçağ düzeninin kurumlarını yeniden kurma yoluna gitmişlerdir. Ekonomik olarak zayıflayan ve giderek dışa bağımlı hale gelen ülke dış yaptırımlara boyun eğmek zorunda kalmıştır. Böylece dinsel, geleneksel ve tüketici yaşam tarzı ülkeye yavaş yavaş kabul ettirilmiştir.

 

        Çok partili siyasal yaşama geçilmesi de Türk modernleşmesi için önemli bir kırılma noktasıdır. Cumhuriyet’in tam olarak kurumsallaşamadığı, feodalizmin ortadan kaldırılamadığı, II. Dünya Savaşı’ndan kaynaklanan ekonomik durağanlığın giderilemediği bir dönemde çok partili siyasal yaşama geçilmesi çağcıllaşma sürecine önemli bir darbe vurmuştur. Partilerin seçim çalışmaları sırasında popülist vaatlerle devrim ilkelerinden taviz vererek, zaman zaman da Cumhuriyet kurumlarını hedef alarak yaptıkları propagandalar Türk modernleşmesine vurulan en büyük darbedir. Özgür bireylerin oluşmadığı toplumlarda, demokrasinin yerleşmesi olanaksızdır. Demokrasinin yalnızca sandıkta oy kullanmak olarak algılanması; hukukun, demokrasinin bir parçası olarak görülmemesine neden olmuştur. Böylece demokrasi aracılığıyla feodal anlayışlar ve örgütlenmeler, devletin zirvesine taşınmıştır. Çok partili siyasal yaşama geçilmesinde iç dinamiklerin etkisi olduğu kadar dış dinamiklerin etkisi daha belirleyicidir.

 

        Çok partili siyasal yaşama geçildikten sonra askeri darbe dönemleriyle birlikte Türk modernleşmesinden tavizler verilmiştir. Her darbe döneminden sonra Atatürk Devrimi karşıtları, konumlarını daha da güçlendirmiştir. Yine bu dönemlerde dışa bağımlılık daha da artmıştır. Siyasal ve ekonomik açıdan zayıflayan Türkiye, küresel güçlerin etki alanına daha çok girmiştir.

 

        12 Eylül darbesinden sonra demokratik kitle örgütlerinin yasaklanarak suçlu gibi gösterilmesi, toplumsal örgütlenmeyi ve demokrasinin tabana yayılmasını engellemiştir. Sendikaların, meslek örgütlerinin, derneklerin, tarımsal alandaki taban birliklerinin yasaklanmasıyla sivil örgütlenmeler; cemaat, tarikat, hemşeri ve toplumsal sorunlardan uzak derneklerin oluşmasına yol açmıştır.

 

        1950’den sonra ekonomik olarak dışa bağımlılık artınca tam bağımsızlık da tartışılır duruma gelmiştir. Dışa bağımlılığa koşut olarak modernleşme de gerilemiştir. Cumhuriyet kurucularının ekonomik bağımsızlığı neden önemsedikleri daha iyi anlaşılmaktadır.

 

        Çözüm Önerileri

 

        Türk modernleşmesinin yeniden dinamizm kazanması için feodalizmden ve dışa bağımlılıktan kurtulması gerekir. Toplumu, “Demokrasi mi, laiklik mi?” ikileminden kurtarmak gerekir. Türkiye’de laiklik olmadan demokrasinin olamayacağını bilmek gerekir. Laiklikten uzaklaşmış bir Cumhuriyet’in ayakta kalamayacağı iyi bilinmelidir.

 

        Feodalizmin tasfiye edilmesinde en önemli konu toprak reformudur. Bu, bölücülüğün ve irticaının önlenmesinde temel oluşturacak öncü bir değişim hareketi olacaktır. Yoksul köylülere devlet şefkatinin gösterilmesiyle bu kesimlerin Cumhuriyet’e yaklaşması sağlanacaktır.

 

        Sosyal devlet olgusu yeniden tesis edilmelidir. “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir. (M.K. Atatürk)” özdeyişiyle vurgulanan sosyal devlet anlayışı Türk modernleşmesinin önemli bir öğesidir. Eğitim sisteminde sosyal devlet ilkesinden (yatılı okul sisteminden) uzaklaşılması; yoksul halk çocuklarının kötü niyetli kişilerin, kötü amaçlarına alet edilmesine (Cumhuriyet’e karşı kullanılmalarına) neden olmuştur. Yatılı okul sistemi sağ iktidarlar tarafından bilinçli olarak ortadan kaldırılmıştır. Dün bu okullarda okuyan yoksul halk çocuklarının bir bölümü yatılı tarikat okullarında okuyor, bir bölümü bölücü örgüte militan oluyor, bir kısmı da mafya çetelerine tetikçilik yapıyor. Bu nedenle ivedi olarak Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine uygun eğitim sisteminin uygulanmasına geçilmelidir. “Eğitimde ulusal, öğretide evrensel” ilke Milli Eğitim’in temel ilkesi olmalı, eğitimin birliği ilkesi taviz verilmeden uygulanmalıdır.

 

        Üniversitelerin bilimsel özerkliği sağlanmalıdır. Bilimin, günlük siyasal çekişmelere alet edilmesi önlenmelidir. Üniversitelerde araştırma, inceleme, tartışma ortamları oluşturulmalı; bu konuda yasal düzenlemeler yapılarak ekonomik destekler sağlanmalıdır. Belli bölgelerde üniversite kentleri (Bu konuda Eskişehir örnek alınabilir.)  kurulmalıdır.

 

        Dışa bağımlılıktan kurtulmanın en önemli ayağı, ekonomidir. 1923’te çizili ekonomideki yol haritasına dönmek, ulusumuzun geleceği açısından yaşamsaldır. Endüstrinin temelini ve itici gücünü oluşturan demir-çelik sanayi çağa uygun bir biçimde yeniden kurulmalıdır. Ulusal kaynaklarımıza dayalı endüstri anlayışı temel ilke olmalıdır. Özel sektörün endüstri ve bilişim alanında çalışan kesimiyle tüm resmi kurumlarda AR-GE birimlerinin kurulması zorunlu hale getirilmelidir. Ülkemizin genç nüfus avantajını hesaba katarak bilişim ve elektronik sektörlerine özel önem verilmelidir. Endüstri alanında marka yaratmanın yolu budur.

 

        Ulaşım, iletişim gibi stratejik alanlar devletleştirilmeli ve ileri teknolojilerle desteklenmelidir. Ulaşımda yerli enerji kaynaklarına yönelmek ulusal çıkarlarımızın gereğidir.  Dışa bağımlı enerji kullanımı azaltılarak alternatif yerli kaynaklar yaratılmalıdır.

 

        Atatürk dönemindeki tam bağımsız, komşularla ve batılı ülkelerle karşılıklı saygı çerçevesinde iyi ilişkiler kurma anlayışı, dış politikada yeniden tesis edilmelidir. Bölgesel ilişkiler, Balkan ve Sadabat Paktları örnek alınarak geliştirilmelidir. Dış politikada tek hedefin AB olduğu bir anlayış ülkemizin geleceğine ipotek koymakta ve alternatif politikaların oluşturulmasını engellemektedir. NATO ile ilişkiler gözden geçirilmeli ve ülkemiz lehine düzenlemeler yapılmalıdır.

 

        Türk modernleşmesinin önündeki engeller önce belirlemeli, sonra da onların ortadan kaldırılması için mücadele edilmelidir. Çağcıllaşma sürecinin sürmesi için 1923 ruhu, anlayışı ve kararlılığında olmalıyız. Türkiye’nin sonsuza dek yaşaması için modernleşmesi ilk koşuldur.


 



[1] Atatürk, Söylev, Türk Dil Kurumu, 1978, Ankara, s.

[2] Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1981, Ankara, s. 113

[3] Attila İlhan, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004,  s. 132

[4] Attila İlhan, a.g. k, s. 157

Yorumlar: 

Adsız dedi ki...

İlgiyle ve Cumhuriyetle birlikte başlayan kalkınma hamlesini gurur duyarak okudum , yazının bütünlüğü başka bir yoruma gerek bırakmıyor . Bundan sonra yapılması gerekenlerin gerçekleşmesi umuduyla çok teşekkür ederim , kaleminize sağlık .

13 Şubat 2010 02:43

Beyhan dedi ki...

SAyın Hacıömeroğlu
Bilimsel olan yazınıza yorum yapmak oldukça güç , sadece Cumhuriyetle başlayan büyük devrimin emperyailstlere karşı ve bağımsızlığımızı korumak üzere gerçekleştiğini ancak bu büyük devrimin dış güçlerle ve iç güçlerle nasıl geriletildiğini anlıyoruz...Daha doğrusu ben öyle anlıyorum... Tez olarak hazırladığınız bu yazınız bu karanlık günlere ışık tutuyor. Geriletilen devrimin ve kaybettiklerimizi telafi etmek biz , yani Türkiye CUmhuriyetinde yaşayan Vatandaşlara düşüyor. Önümüzdeki seçimlerde ilk işimiz bunları yerine koyacak bir Partiye görev vermek olmalıdır...Yazınız için sizi kutluyor ve sizi takip ediyorum ,değerli yazılarınızı bekliyorum...Sevgiler, Saygılar...

13 Şubat 2010 20:40

Adsız dedi ki...

Herşeyden önce bu paylaşım ve sunu için teşekürlerimi kabul edin, Bayhan isimli kullanıcının söylediği gibi yorum yapmak çok güç. benim en çok dünyanın üç büyük devrim kıyaslaması ilgimi çekti. fransız ihtilali jakobenlerin napolyoncu fikirlerle gizli anlaşmalarıyla sona ermiş ve jakobenlerin ileri gelenleri burjuva bir yaşama sahip olmuştu.r bolşevikler ise aynı düzlemde devam etmiş ve ilerleyen günlerde eski zenginlerin yerini yenileri almıştır. bizde de aynısı olmasına rağmen Atatrük'ün doğruculuğu ve çağdaşlığı asla unutulmamış ve özlemle anılmıştır.ne diyelim uyan Türkiyem, Deniz OTLU

16 Şubat 2010 11:38

 


OTOKRATİK YÖNETİME DOLUDİZGİN

23 Kasım 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanan “Demokrasi mi, Otokrasi mi?” başlıklı yazımda birtakım olaylardan hareketle iktidar partisinin otokratik bir yönetime kaydığını söylemiştim. Aradan geçen sürede öyle dudak ısırtıcı gelişmeler oldu ki, belleklerde yerleşen otokratik anlayışın hızlı bir biçimde dışavurumuna tanık olduk.

Tekel işçilerinin Ankara’daki eylemleri, bu satırlar yazıldığında, büyük bir insanlık dramı olarak sürüyordu. Hükümetin kılı kıpırdamıyor. Başbakan, işçilerin hak arayışlarının yasadışı olduğunu baştan beri defalarca söyledi. Yine bu görüş, AKP sözcülerince birçok kez dile getirildi. Maliye Bakanı’nın “İşçilere merhamet gösterdik.” sözü ise hiçbir çağdaş ve insani ölçüye sığmaz. Modern devlet merhamet göstermez, çalışanın hakkını verir. Üstelik işçiler kapınıza gelmiş, sizden merhamet dilenen dilenciler de değil. Yıllardır çalıştıkları, emek vererek kazandıkları haklarını korumak istiyorlar. İş güvencelerini yitirmek istemiyorlar. Uzun yıllar yurtdışında kalmış, eğitim görmüş Bakan Bey; oralarda emeğe saygı göstermeyen, ilkel diktatörlük yönetimlerin tutumları dışında bir şey öğrenmemiş mi? İLO (Uluslararası Çalışma Örgütü) dediğimiz bir örgüt var, Birleşmiş Milletlere bağlı. İLO’nun koyduğu çalışma standartları var. Bunlardan hiç mi haberiniz yok? AKP’lilerin tümü işlerine geldiğinde AB standartlarından söz ederler. Hangi AB ülkesinde bir emekçinin, bir çalışanın kazanılmış hakkı geriye alınır ve karda kışta üzerine biber gazı sıkılarak buz gibi havuzun içine atılır? Bakan Bey, kimseye merhamet göstermesin; emeğe, insana, çağdaş insanlık değerlerine ve yasalara saygı göstersin, yeter. Unutmasın ki ülkemizin hiçbir yerinde, hiçbir emekçinin düğününde geline bir milyon liralık takı takılmıyor. Hakkı yalnızca kendisi için düşünüp başkaları için düşünmemekse demokratlık değil, otokratlıktır.

2 Şubat 2010 günü yaşadıklarımız ise çağdışı baskıcı bir anlayışın Türkiye’ye nasıl egemen olduğunu göstermektedir. Başbakan önce parti grup toplantısında esip gürlüyor. “Hazinemizdeki her bir kuruş, milletimizin bize emanetidir. Her bir kuruşta tüyü bitmedik yetimin hakkı var ve biz o hakkı çarçur etmeyecek, milletin emanetini asla bir defa suistimalle, halel etmeyeceğiz. Değerli kardeşlerim, bir şey daha söyleyeyim, şu anda yapılan eylem yasal değildir. Ne Abdi İpekçi'de yapılan, ne TÜRK-İŞ önünde yapılan; bunlar yasal değildir.” RTE’nin grup toplantısında söylediklerinden kısa bir bölüm. Milletimizin emaneti olan hazinemizdeki bir kuruşu değil, milyonlarca lirayı eşe, dosta, akrabaya, yandaşa değişik adlarla kredi olarak verirken bu duyarlılığınız niye yok? Kamu ihalelerinde parti yakınlığına göre iş dağıtıp yeni bir zengin zümre yaratırken vicdani ölçüler nerdeydi? Eski maliye bakanının iş bilir çocuklarının şirketlerine daha dün verdiğiniz kredinin tutarını biliyor musunuz? Bu tutarla kaç emekçinin, kaç yıl geçindiğinin farkında mısınız? Ne zamandan beri gösteri ve yürüyüşler, hak arama eylemleri yasadışı oldu ülkemizde? Hak aramanın olmadığı yönetim biçimlerinin adı diktatörlüktür. Demokrasilerde ise yurttaşlar, haklarını sonuna kadar ararlar. Demokratik yönetimlerde yaşayan insanlara yurttaş denir, yurttaşlık da eşit hakları gerektirir. Çağdışı yönetimlerde yurttaş yoktur, merhamete muhtaç kullar vardır.


Aynı gün TBMM’de yaşanan olaylar, siyasetteki seviyenin ne kadar düştüğünü göstermiştir. Meclisteki tartışmalar eski sağlık bakanı Osman Durmuş’un konuşması ile başladı. Durmuş’un değindiği “AKP’li Aydın İl Genel Meclisi Üyesinin başbakana peygamberlik yakıştırması” iktidarın geldiği noktayı ve AKP’lilerin liderlerine bakış açılarını göstermek bakımından önemliydi. Ancak bu bakış açısının, başbakanın eşiyle ilgili bir konuyla ilişkilendirmesi yanlıştı. Bu da Sayın Durmuş’un asıl söylemek istediğini anlatamamasına neden olmuştur.
Başbakan’ın, Osman Durmuş’a yanıtı ise ibretliktir. “Bu tür yakıştırmayı yapan siz, ayrıca, eşime laf atamazsın! Bu edepsizliktir, izansızlıktır! Ahlaksızlıktır!” Bu sözler, kutsal meclis çatısı altında söyleniyor. Söyleyen ise bu ülkenin başbakanı. Yani halka, çocuklara örnek olması gereken kişi. Konuşmaları dinlerken bir an, bir kenar mahalle kahvesinde kavga mı seyrediyorum, diye düşündüm. Bu tahammülsüzlüğün nedenini herkes gibi ben de merak ediyorum. RTE konuşurken MHP ve AKP sıralarından karşılıklı laf atmalar var. Burada en ilginci, Osman Durmuş her ağzını açtığında Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ ın, eski sağlık bakanına ağır ve küfürlü hakaretlerle yanıt vermesiydi. Bu davranışla AKP grubunu sürekli kışkırtarak olay çıkartma isteğidir. Bunda domuz gribi konusunda başbakandan yediği fırça sonrası, göze girme isteği de var. Zaten RTE gerektiği kadar kışkırttı, kavga çıkarmak için elinden geleni yaptı. Yalnız burada dikkat çekici olan; şimdiki sağlık bakanının, eski sağlık bakanına öfkesi ve intikam isteğidir. Bunun altında domuz gribi aşıları soygununu, Osman Durmuş’un ortaya çıkarmış olması yatmasın? Tabi bunca kışkırtmanın sonucunda olanlar oldu ve meclis tarihinin en büyük kavgası çıktı. Mecliste kavga olurken başbakanın ve bakanların bazı korumalarının genel kurul salonuna girmek istemeleri ise altı çizilmesi gereken bir konudur. Bu korumalar devletin mi, yoksa AKP’nin mi görevlisidirler?

Kavga sonrası başbakanın ve AKP sözcülerinin olayı saptırmaları ise daha ilginçtir. Olayı başbakanın eşine ve peygambere hakaret boyutuna getirdiler. Yine bir gündem saptırmasıyla karşı karşıyayız. Yine masumiyet yaratarak mağduriyet edebiyatı. İslam’ın peygamberine hakaret ederek karikatürlerinin çizilmesini destekleyen Rasmussen’ in üzerine neden yürümediniz? Aksine, bu kişiyi NATO genel sekreteri seçilmesine destek vererek ödüllendirdiniz.

Meclisteki kışkırtmalı, kavgalı günün en ilginci ve medyanın gerektiği kadar önemsemediği olayı ise meclis başkan vekili Güldal Mumca’ ya iktidar kanadınca yapılan baskı, müdahale ve saldırıdır. “Sayın milletvekilleri, sizlerle bir konuyu paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz -hâlâ da uygulanıyor zannediyorum- ülkemiz yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığına dayanılarak yürütülüyor. Şu anda yasamayı temsilen burada bulunuyorum. Ama yürütmenin yasamaya baskı yapma hakkı hiçbir zaman yoktur. (AK PARTİ sıralarından “Nereden çıktı?” sesleri, CHP sıralarından alkışlar) Ama demin, Bakanlar Kurulu üyesi bir Bakan, Başbakan Yardımcısı Sayın Arınç makam odasına gelip, nasıl yöneteceğim konusunda bana talimat vermeye kalkıştı. Bunu şiddetle kınıyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Bu, son zamanlarda uygulanmaya konulan, uygulana gelmeye başlayan yürütmenin yasama üstündeki bir baskısının ikinci bir tezahürüdür, bunu şiddetle kınıyorum!” Sayın Mumcu’nun bu sözleri tarihseldir, önemlidir ve demokrasimiz adına utanç verici bir durumun tespitidir. Daha önce kendi partilerine mensup meclis başkanına, bakanlara benzer baskıları görmüştük. Türkiye’deki her demokratik kurumun ve yurttaşın kınaması gereken bir durumdur Sayın Mumcu’ya yapılanlar.

Enflasyon, işsizlik ve yoksulluk artıyor. Dış politikada yüz yıllık kazanımlar bir çırpıda harcandı. Özelleştirmelerle elde avuçta bir şey kalmadı. Açılımlar ters tepti, hükümet açılımzede oldu. Ergenekon, darbe iddiaları fos çıktı. Seçimler de yaklaşıyor. Şimdi gündemi değiştirecek bir fırsat yakaladı, AKP’liler bunu lastik gibi sündürürler.

AKP’nin bu tahammülsüzlüğünün altında otokratik yönetim anlayışı yatmaktadır. Eleştiri, özeleştiri ve tartışmanın olmadığı, gözü kapalı bir itaatin olduğu bir düzenin özlemi içindedirler. Şu iyi bilinmelidir ki cumhuriyetimiz ve demokrasimiz kolay kurulmadı. Halkı sonsuza kadar saf yerine koyarak kandıramazsınız. Kandırıldığını anlayan kitlelerin öfkesi ise çok sert olur. Bu da iyi bilinmelidir.

Adil Hacıömeroğlu
4 Şubat 2010
Not: 8 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

YALAN MAKİNESİ

Son günlerde darbe tartışmaları hızlandı. Ortaya atılan darbe planlarını akılda tutmak olanaksız: Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven, Kafes ve Balyoz… (Unuttuklarım varsa kusuruma bakmayın.) Yakında darbe planları sözlüğü yayımlanırsa ben şaşırmam; ama sizi bilmem! Önce romantizm çağrıştıran sözcükler, darbe planlarına ad oldu. Sonra “kafes”le darbenin ruhu değişti. Kafes sözcüğü, esareti çağrıştırır. Bir nevi mahpus hayatı…

“Darbecilerimiz” romantizmi birden terk edip “balyoz” planına geçtiler. İşte, bu ad uydu darbeye. Balyoz kırıp döker, dağıtır, ortalığı toz duman eder. Sertliği, şiddeti, baskıyı akla getirir. Mali kaynağı belli olmayan ve tek amacı Cumhuriyet kurumlarına saldırmak, bu kurumları ortadan kaldırmak için ortam hazırlamak olan bir gazete “balyoz planını” ortaya attı. Planda akla mantığa sığmaz savlar var. Birçoğuna deli saçması diyebileceğimiz eylemler yapılacakmış.

Konuyu daha iyi anlamak için biraz geçmişe dönmemiz gerekiyor. Ülkemizi darbe süreçlerine sokan provokatif eylemler hangi küresel güç tarafından desteklenmiştir? Türkiye’yi her geçen gün sağa çeken (sağın da sağına) ve dışa bağımlılığını artıran planın asıl aktörü kimdir? 6-7 Eylül olaylarının, Marmara gemisinin bombalanarak batırılmasının, AKM’nin yakılmasının arkasındaki güç, işte bu baş aktördür. Kars Kalesi’ne kızıl bayrak asıldı, diyerek kenti kan gölüne döndürmek isteyenler de aynı merkezden yönetildiler. Çorum, Maraş, Sivas’ta (Hem 12 Eylül öncesindeki olaylar hem de Madımak’ın kundaklanmasıyla aydınların yakılması kastediliyor.) dini kullanarak katliama girişenler de küresel aktörün yardımcı oyuncularıydı. 1970’li yıllarda katledilen onlarca aydınımız ve binlerce gencimiz de “Soğuk Savaş Dönemi”nin kurbanları değil miydi? Bu kaos ortamında ülkemizin dış borçlarının artması, ulusal sanayisinin gerilemesi, komşularımızla sorunlarımızın çoğalması tesadüf müydü? Toplumu derinden sarsan eylemlerde yalan haber yayarak toplumu galeyana getirme, başvurulan asıl yöntemdi. Birileri oturup yalanlar üretiyor ve bu yalanlara inanan bazı kişiler de birden harekete geçiyordu. Sonuç: Her taraf toz duman. İşte bu toz duman ortamında birileri hep kazanıyordu, Türkiye ise kaybediyordu. İnsanlarını, değerlerini, parasını, madenlerini, güvenliğini… kısacası geleceğini.

12 Eylül’den sonra küresel gücün yardımcıları yeni yüzler oldu. “Piyasa ekonomisi uygulama adına” tüm ekonomik değerlerimiz pazarlanmaya başlandı. Toplum değerlerimiz hızlı bir yıpratılma sürecine girdi. Bireyler arasında yabancılaşma başladı. Demokratik kitle örgütlerinin budandığı, hatta yok edildiği bu ortamda cemaatler çığ gibi büyüdü. Günlük yaşamın birçok alanı, ekonomi, bürokrasi cemaatlere bağlılığını açıkça söyleyen kişiler tarafından yönlendirilip kontrol edildi.

Cumhuriyet’e ait ne varsa sinsice ve toplumsal tepkiler ölçülerek planlı bir biçimde yok edilmeye girişildi. Ulusumuzu bir, vatanımızı bütün tutan Atatürk devrimleri iç ve dış odaklar tarafından ortadan kaldırılmaya başlandı. Ayakta kalarak emperyalist plana direnen laik Cumhuriyet kurumlarına amansız saldırılar başladı. Üniversiteler, yargı ve ordu asıl hedef seçildi. Önce türlü yalan haberlerle kamuoyu oluşturuldu. Bu kurumlar halk ve din karşıtıymış gibi bir hava yaratılmak istendi. Halkımızın büyük çoğunluğu bu numarayı yutmadı. Ne demiş atalarımız: “Su uyur, düşman uyumaz.” İşte altmış yıldır uyumayan küresel düşman ve işbirlikçileri yeni senaryolar yazdılar. Her geçen gün saldırının dozu artırıldı. Kafaları karıştırarak insanları şaşkına çevirdiler.

Şimdi gelelim “balyoz”a. Plan belgeleri beş bin sayfa tutuyormuş. Adeta Ergenekon iddianameleriyle yarışıyor. Beş bin sayfa darbe planı yapan adam, darbeyi hangi ara yapacak? Darbe sırasında bu kadar çok sayfayı hangi darbeci, nasıl okuyacak?

En çarpıcı yan ise Türk-Yunan savaşı çıkaracaklarmış. Nasıl mı? Kendi uçağımızı vurarak.

Planda deli saçması diyeceğimiz ve “balyoz”un finali ise Fatih ve Beyazıt camilerinin cuma namazının farzı kılındıktan sonra bombalanması. “Ya havle Yarabbi! Herkese akıl fikir ihsan et!” Bir ordu kendi camisini bombalayarak kendi sivil vatandaşlarının ölümüne neden olur mu? Savaş sırasında düşmanın bile sivil hedeflere saldırması düşünülemez.

Birileri oturmuş sürekli yalanlar üretip toplumsal dokumuzu bozmaya çalışıyorlar. Neredeyse yarım yüzyıldır ulusumuzun başına çorap örülmek isteniyor. Dün antikomünist bir söylemle kitleler uyuşturuldu. Bugünse dini söylemlerle halk bölünmeye çalışılıyor.

Yukarıda örnek olarak verdiğim ve yıllardır olagelen bütün provakatif eylemler, yalanlar hep aynı merkezin işi. Amaç belli: 1923’ün aydınlanmasını yok etmek. ABD planlarının yaşama geçirilmesi adına hem ülkemiz hem de komşularımız feda ediliyor.

Ülkemizde askeri darbe dönemi kapanmıştır. Çünkü darbeler, soğuk savaş döneminde ABD destekli yapılıyordu. ABD’nin desteklemediği darbe girişimlerinden hiçbiri başarıya ulaşamamıştır.

Ne yazık ki Cumhuriyet kurumlarına karşı kapsamlı, planlı bir darbe yapılıyor. Üniversiteler istenen noktaya getirilmek üzere. Yargı bin parça. Ne kaldı geride? Türk Silahlı Kuvvetleri. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’nın en güçlü ordusu. Hem de bir ulus devletin silahlı gücü. Bu, küresel güçleri rahatsız ediyor. Bunun içindir ki, sivil darbenin hedefi oluyor Mustafa Kemal’in ordusu.

Bakalım, yalan makineleri başka ne yalanlar üreterek ülkemize zararlar verip ulusumuzu zayıf düşürmeye çalışacaklar?

Adil Hacıömeroğlu
28 Ocak 2010
Not: 1 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

BU NE CÜRET?

Halkımızın yüzyıllardır oluşturduğu değerler, “demokratikleşme, özgürleşme ve AB normlarına uyma” şiarıyla bir bir ortadan kaldırılıyor. Toplumu toplum yapan ne varsa tartışmaya açılıyor ve yok edilmeye çalışılıyor. Toplumsal dokumuz, akıl almaz saldırılarla paramparça edilmek isteniyor.

10 Ocak 2010 tarihli Haber Türk Gazetesi’ndeki bir haber, belki de birçok yurttaşımızın ilgisini çekmemiştir. Önce haberi anımsayalım: “Milli Eğitim Bakanlığı, adlarını yaşatmak için isimleri okullara verilen şehit askerin, ‘şehit’ unvanının okul tabelalarında fazlalığa neden olduğu gerekçesiyle kaldırılmasını istedi. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ve 81 il milli eğitim müdürünün katılımıyla Antalya’da bir otelde yapılan toplantıda, ‘Okul isimleri sıfat ve unvan belirtilmeden verilmelidir.’ kararı alındı. Bu karar uyarınca Ankara Sincan Şehit Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Ersin Bacaksız Anadolu Lisesi’nin adı, Ersin Bacaksız Anadolu Lisesi’ne dönüştürüldü. Görüldüğü gibi okul adındaki unvanlar ortadan kaldırıldı. Bu kararın alınmasında, okul adlarının uzunluğu gerekçe olarak gösterilmiş. Bu, bana inandırıcı gelmiyor.

Mesleki unvanlarda kısaltmalara gidilerek adların uzunluğu giderilebilir. Ancak “şehit” unvanının silinip çıkarılması ulusal kimliğimiz ve geleceğimiz açısından son derece sakıncalıdır. Şehitlik ve gazilik ulusal kültürümüzün en saygın unvanlarıdır. Bu nedenledir ki ulusumuz, birçok zorluğu aşmış, bugünlere gelmiştir. Vatan savunmasında, memleket görevinde “şehitlik” ve “gaziliğin” kutsallığından kaynaklanan özel bir anlamı, heyecanı vardır. Çanakkale’de, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da ve günümüzde bölücü terörle mücadelede Mehmetçiğin görev anlayışında, cesaretinde bu özel orunun heyecanını görmüyor muyuz? Gencecik yaşta yurdu için gözünü kırpmadan canını veren şehidimizin adını bir okula mı veremeyeceğiz?

Şehitlerimizin adlarının eğitim yuvalarında yaşatılması kadar güzel ne olabilir ki? Yeni kuşaklara; ülkesi için, ulusu için özveride bulunanları öğretmenin Milli Eğitimin amaçlarıyla da örtüştüğü unutulmamalıdır. Çocuklarımıza küçük yaşlarda ulusal, toplumsal bir bilinç aşılamak devletin ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın amacı olmalıdır. Üzerinde yaşadığımız yurdun, nasıl bir zorlukla ve özveriyle kazanılıp korunduğunu her yurttaşımıza öğretmek başlıca görev olmalıdır hepimize. Ayrıca, bu işin bir de “vefa gösterme” yanı vardır. Emeğe, özveriye, çalışmaya saygı duyup vefa göstermek her yurttaşın görevi ve yaşam anlayışı olmalıdır.

Diğer unvanlara gelince… Birçok okulumuzda çocuklarımıza “rol model” olabilecek kişilerin adları var. Kimler yok ki… Şairler, yazarlar, bilim adamları, tarihsel kişilikler, sanatçılar, işadamları, ünlü askerler, siyasetçiler, bürokratlar… Gerçi son yıllarda öğrencilerimize “rol model” olamayacak birtakım kişilerin adlarını da okullarda görüyoruz. Adı türlü yolsuzluklara, suçlara, olumsuz birtakım işlere karışmış kişilerin adlarının okullara verilmesi son derece yanlıştır. Bir yöneticinin görevi sırasında yapılan bir okula, adının verilmesi doğru değildir. Milletin parasıyla yaptırılan bir eğitim kurumuna, o anda görevde bulunan kişinin kendi adını vermesi tam bir cingözlüktür, şark kurnazlığıdır, fırsatçılıktır. Bu da eğitimin amaçlarıyla uyuşmaz.

Yazımızın bu bölümünde birtakım okul adlarından örnekler verelim. Tekirdağ’ın Şarköy İlçesi’ndeki Şehit Öğretmen Neşe Alten İlköğretim Okulu. Neşe Alten, ülkemizin güneydoğusunda yirmi beş günlük öğretmenken bölücü teröristlerce şehit edildi. Henüz yirmi bir yaşındaydı. Tek amacı yurdunu aydınlatmaktı. Göreve başlamanın heyecanını yaşayamadan, geleceğiyle ilgili hayallerini gerçekleştiremeden hain bir saldırıda can verdi bu gencecik öğretmenimiz. Şimdi, bu okul tabelasından “şehit” adının hangi gerekçeyle olursa olsun silmesini hangi vicdan kabul eder?

Adil Doğan, 1973 Tokat Erbaa doğumlu, İstanbul Anadoluhisarı’nda oturmaktaydı. Vatani görevini Van’da yaparken 1994’te Tendürek Dağı’nda bölücü örgütle girişilen bir çatışmada şehit olmuş bir kahramanımız. Adı, Beykoz’da bir ilköğretim Okulu’na veriliyor. Şimdi Beykoz Şehit Adil Doğan İlköğretim Okulu’ndan “şehit” unvanının kaldırılması, bu şehidimize saygısızlık olmaz mı?

İstanbul Küçükçekmece Dr. Hulusi Behçet İlköğretim Okulu’ndan, “Dr.” unvanını çıkardığımızda okulun adı nasıl da sıradanlaşır. Okul, ruhunu yitirir. 1937 yılında, bir kan damarı enflamasyonu (vaskülit) hastalığı olan ve bugün kendi adıyla anılan Behçet hastalığını tarif eden ilk bilim adamı olmuştur, Dr. Hulusi Behçet. Böylece de dünya tıp tarihine geçmiştir. Böylesine önemli bir bilim adamının okul tabelasından unvanını yok etmek eğitimin amaçlarına uyar mı?

Türkiye’nin birçok ilinde yer alan Şehit Pilot Cengiz İlköğretim Okullarının tabelalarındaki “şehit” ve “pilot” unvanlarının çıkarılmasının nasıl bir tarihsel hata olduğunu biliyor muyuz acaba? Bu adın, “Kıbrıs davası”yla özdeşleştiğini bilmeyenimiz var mı?

Beşiktaş Şair Nedim İlköğretim Okulu’ndaki “şair’i, Üsküdar Hattat İsmail Hakkı İlköğretim Okulu’ndaki “hattat”ı, Fatih Riyaziyeci İlköğretim Okulu’ndaki “riyaziyeci”yi, Fatih Sancaktar Hayrettin İlköğretim Okulu’ndaki “sancaktar”ı, Fatih Muallim Naci İlköğretim Okulu’ndan “muallim”i kaldırdığınızda okulların adının nasıl yavanlaşıp anlamsızlaştığını görmekteyiz. Yurdumuzun birçok yerinde, yüzlerce okulumuzda aynı durumla karşılaşabiliriz.

Haber Türk’te yayımlanan bu haberin yanlış olmasını dilerdim. Çünkü böyle bir anlayışın bizi nasıl bir çıkmaz sokağa sürükleyeceği açıktır. Ülkemizin birçok yerinde başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın kahramanlarının adları, unvanları yer almaktadır. Amaç bu adları değiştirip ülkemizin kuruluş ilke ve anlayışını yok etmek midir? Cumhuriyet çınarının köklerini ortadan kaldırmak mıdır yapılmak istenen? Yoksa bu da yeni bir “açılım” mıdır? Bu işin altından da AB normlarına uyum sağlamak çıkarsa şaşırmam.

Adil Hacıömeroğlu
21 Ocak 2010
Not: 25 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

BİTMEYEN YALANLAR


Geçen hafta bir taksiye bindim. İstanbul’da genellikle trafik yoğun, sıkışık. Sık sık bindiğimiz taksilerde şoförlerle çoğu zaman söyleşiriz. Ahbap olduklarımız bile var. Bu tür tanışma ve söyleşilerin en merak edilen bilgisi ise yolcunun ne iş yaptığıdır. Bunda merak duygusunun etkisi olduğu kadar, bir fırsat yaratma düşüncesi de vardır. İşsizliğin ve geçim sıkıntınsının hat safhaya ulaştığı ülkemizde herkes iyi bir iş fırsatını kollama, yakalama peşinde. Yolcu etkili, kalburüstü biriyse bir olanak yaratır düşüncesi ağır basıyor.

Neyse, biz taksicimizle söyleşi konumuza dönelim. Benim ne iş yaptığımı soruyor taksici. Öğretmen olduğumu söylüyorum. Branşımı, hangi okulda çalıştığımı merak ediyor. Ben de yanıtlıyorum sorularını. Memuriyetimin az olduğunu, daha çok özel sektörde çalıştığımı anlatıyorum. Kendi kardeşinin de öğretmen olduğunu, Anadolu’nun bir kentinde dershanede (Kurumun adını verince bir cemaatin yan kuruluşu olduğunu anlıyorum.) çalıştığını; ancak devlet memurluğuna alınmadığını, bunun da büyük bir haksızlık olduğunu heyecanla ve mağdur bir tavırla ifade ediyor. Memuriyete neden alınmadığı sorduğumda ise, kardeşinin imam hatip mezunu olduğu yanıtını veriyor. Ben, memur olmak için öncelikle KPSS’ye girip kazanmasını; ayrıca öğretmen olmak için de öğretmenlik bölümü mezunu olması gerektiğini, yoksa pedagojik formasyonunun bulunmasının zorunluluğunu ayrıntılarıyla açıklıyorum. Bu arada, sözü edilen kişinin öğretmenlikle ilgisiz bir bölümden mezun olduğunu da öğreniyorum. Kardeşinin yalan söylediğini, böylece kendilerini aldatarak laik devlet düzenine karşı düşmanlık duymalarına zemin hazırladığını, bunun da namuslu bir kişiye, iyi bir Müslüman’a yakışmayacağını, yalan söylemenin ( bu yalanın bir iftirayı da içerdiğini) büyük bir ayıp olduğunu sabır ve sükûnetle anlatıyorum ona. Şaşkınlıktan gözleri büyüyerek buğulanıyor, sesi değişiyor, en yakını tarafından aldatılmış bir insanın hayal kırıklığıyla dudakları titriyor ve şu sözler boğuk bir ses tonuyla ağzından dökülüyor: “Cemaat, kardeşime öğrenciyken çok yardım etmişti, demek ki beynini yıkamışlar, lanet olsun. İnsan, devletini böyle adice suçlar mı hiç?”

Geçen yıl, doğup büyüdüğüm köyümde yaşamını sürdüren bir yakınımı telefonla arayıp hal hatır sorayım, dedim. Çocuklarının neler yaptığını sorunca, büyük oğlunun astsubay okulu sınavlarına girdiğini; ancak okula alınmadığını bana öfke içinde anlattı. Nedenini merak ettim. Çocuğun annesinin köyde başörtülü olmasını neden olarak gösterdi. Telefonu kapatarak hemen oğlunu arayıp birkaç cümleden sonra astsubay okulu sınavlarının sonucunun ne olduğunu, sordum. O da: “Yeterli puan alıp kazanamadım” yanıtını verdi. Ben de: “Babana söyle, insanlara yanlış bilgi vermesin, yaptığı çok ayıp!” diyerek uyardım, bu genç yakınımı. Tekrar babasını arayarak söylemlerinin ülkemiz için ne kadar zarar verici olduğunu anlatıp böyle yalanların / iftiraların kendisi içinde ahlaksızca olduğunu söyledim.

Yine geçen hafta içinde bir televizyon kanalında bir tartışma programında iktidar partisinin türbanlı bir bayan yöneticisi; laikliğin, halkımızın inançlarına nasıl zarar verdiğini(!) anlatıyor. İlgiyle dinlemeye başladım. Laiklikle birlikte insanların ibadetlerini yapamaz duruma geldiklerini(!) hışımla vurguluyor. Sonunda da insanların yasaklar nedeniyle Kuran okuyamadıklarını, okumak isteyenlerin tavuk kümeslerinde okuduklarını söylüyor. Ben hayretler içinde, şaşkınım. “Yalanın bu kadarı da olmaz.” diye isyan ediyorum, kendi kendime. Bu, açıkça bu ulusla da devletle de dalga geçmektir. Bu tür yalanları televizyonlarda bilgi diye anlattırmak da ihanetin su katılmamışıdır.

Çocukluğum dindar bir çevrede geçti. Evimizin başköşesinde, ocağın (şöminenin) kaşında Kuran dururdu. Evde hiç kimse abdestsiz tutamazdı kutsal kitabımıza. Babam, Cumhuriyet döneminde din hocalarından ders alarak hafız olmuş; daha sonra da köy enstitüsünü bitirerek bir Cumhuriyet öğretmeni olarak yurduna hizmet etmişti. Yine çevremde 1910’lu, 1920’li yıllarda doğmuş birçok imam vardı. Bunların hepsinin de dönemlerinin ünlü hocalarının Kuran kurslarında eğitim gördükleri bilinirdi. Hiç kimseden bu hocaların kümeslerde gizlice eğitim aldıklarını duymadım. Duyana da rastlamadım.

Yalan, öyle bir şeytani sözdür ki, söylenen yalan yaygınlaşıp kabul gördüğünde söyleyen bile bu yalana inanır. Bilgisiz ve sorgulayıcı olmayan toplumlarda yalan, her zaman taraftar bulur. Unutulmamalıdır ki yalanın çok olduğu toplumlarda ahlaksızlık da artar. Yalan söylemek, önemli bir ahlak düşkünlüğüdür, zavallılıktır.

Peki, Cumhuriyet döneminde din adamı kisvesindeki bazı kişilere neden bir takım yasaklar getirildi ya da suçlular için cezalar verildi? Bu, çok açıktır. “Gece silahlı, gündüz külahlı” olan ve dini kendi art niyetleri ve çıkarları için kullananlar dışlanmıştır, bu da doğrudur. Ulusumuz, kan ve ateş çemberi içinde yedi düvelle savaşırken emperyalistlerle işbirliği yapanlar, işgalcilerin kışkırtmalarıyla ayaklananlar mahkemelerce cezalandırılmıştır. Ortaçağı hortlatmak isteyen ve bu amaçlarını da işgalcilerle gerçekleştirmek isteyen kurumlar kapatılmıştır. Cumhuriyet döneminde işbirlikçilerin cezalandırılmalarını dine karşı göstermek de ahlaki değildir. Dinin en büyük buyruğunun; yalan söylememek, iftira atmamak olduğu ne çabuk unutuldu?

Tanık olduğum üç dikkat çekici yalan / iftira örneğini yukarıda anlattım. Bunlara benzer yalanların yüzlercesini, hatta binlercesini türlü ortamlarda işitmekteyiz. Bunun nedeni nedir, niçin bunca yalan / iftira söylenip yayılmaktadır? Cumhuriyet, bir gerçekle kuruldu; halkın, ulusun, yaşamın gerçeğiyle. Bunu başka bir gerçekle yıkamazsınız, çünkü ülkemiz açısından başka bir gerçek yok. Cumhuriyet ve aydınlanma gerçeğine karşı başvurulacak tek silah da işte bu yalanlar oluyor. Gerçeği, doğruyu, hakkı ve haklılığı olmayanların; başkalarının gizli amaçları uğruna mücadele edenlerin sarılacakları tek silah yalan / iftira, uydurmalardır.

Yalanın balçığıyla güneşin aydınlık gerçeğini örtmek mümkün müdür? Gerçeğin ışığı, er geç yalanın yarattığı yapay karanlığı dağıtacaktır. Işığın gücüne bugüne kadar kim dayanabildi ki…

Adil Hacıömeroğlu
13 Ocak 2010
Not: 18 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

KARDEŞ PAYI


      Toplumumuz, son yıllarda her türlü ayrımcılık tohumları ekilerek birbirine düşürülüp bölünmek istenmekte. Ayrıca gittikçe yoksullaşan kesimlerle varsıl kesim arasındaki kopukluk ve yabancılaşma da artıyor. Sıkıntı çekenin derdine ortak olmak gibi bir kaygıdan hızla uzaklaşıyor toplumun egemenleri.

     Çocukluğumun ilk günlerinde doğup büyüdüğüm köyümde öğrendiğim bir geleneği ve bu gelenekteki duyarlılığı anlatarak yazımı sürdürmek istiyorum. Doğu Karadeniz’in güneye bakan şirin bir köyüydü burası. Çocukluğumda halkın asıl geçim kaynağı fındık, fasulye, kabak ve mısırdı. Zamanla bunların yerini çay aldı.

     Fındıklar içlenip yenecek duruma gelince biz çocukların da bayramı başlardı. Onları toplayıp harmanlayacağımız, sonra da ayıklayacağımız günleri iple çekerdik.

     Fındığı dişimizle kırmamayı öğrendik ilkin. Sonra da “kardeş payı”nı... Fındığı kırınca çok nadir de olsa içinden ikiz meyve çıkar. Fındıktan ikiz iç çıkınca çok sevinir, bunun büyük bir şans ve tanrısal lütuf olduğunu düşünürdük. Fındıktan çıkan meyvelerin ikisini birden yemeyi ayıp sayar, hatta haram yemekle eşdeğer kabul ederdik. Bu da büyük bir vicdan azabı demekti. Fındık içlerinden birini, fındığı kıran yer; diğerini ise yanında bulunan birisine “Kardeş payı!” diyerek, biraz da sevinçle bağırarak uzatırdı. “Kardeş payı!” sözü, ağızlardan sevgi, coşku, mutlulukla çıkar; törensel bir büyünün tılsımını taşırdı. Tercih edilen kişi de büyük bir mutlulukla ikramı kabul edip ağzına atardı. Yan gözle birbirimize bakar, adeta yarış içinde fındıkları kırarak bir an önce “kardeş payı”na ulaşmayı amaçlardık. Daha çok ikiz fındık içi, daha çok kardeş demekti; daha çok kardeş de daha büyük mutluluk ve paylaşmanın iç rahatlığı. Paylaşmanın, kardeş olmanın hazzını defalarca tatmak kadar güzel bir şey yoktur sanırım.

     Yıllar su gibi akıp gitti, yarım yüzyılı devirdik kısacık ömrümüzde. Yaşamımda birçok şey değişti acısı ve tatlısıyla. Ancak değişmeyen de birçok şey var. Bunlardan birisi de “kardeş payı”. Kuruyemişçilerden kabuksuz ve kavrulmuş fındık alıp yemeyi sevmem. Oldum olası kabuklu fındıkları kırarak yemek, bana keyif verir. Fındıkları her kırışımda merakla ikiz içlerin çıkmasını beklerim. Çıkınca da çocukluğumdaki coşkuyu aynen yaşarım. Yanımda kim varsa “Kardeş payııı!” diye haykırarak hakkını veririm. Bazen birden fazla kişi olunca, onlara da: “Bekleyin, sizin şansınıza da ‘kardeş payı’ çıkacak” der ve fındıkları kırmayı hızlandırırım, daha çok kardeş ve “kardeş payı” için.

      “Kardeş payı” alışkanlığı yaşamımı da biçimlendirdi. Önemli ve vazgeçilemez yaşamsal ilkeyi benimsememde bu halk geleneğinin büyük bir etkisi olmuştur. Dünya nimetlerinin de fındık içi gibi olduğunu düşünür, bunları tek başıma tüketmenin ayıp, hatta haram olduğunu aklımdan çıkarmam. Çocukluğumda bilincime işlenen “Kardeş payını yememe” anlayışı, yaşamıma yön verir.

     Milyonlarca insanın açlıktan öldüğü dünyamızda, yüz binlerce kişinin açlık sınırında yaşamak zorunda bırakıldığı ülkemizde “kardeş payı”nı çok az insanın düşündüğünü biliyorum. Bu da bizi kaygılandırıp üzüyor. Nerdeyse nüfusun yarısının asgari ücretle geçinmek zorunda bırakıldığı ve birtakım kişilerin de “deveyi havuduyla yuttuğu” ülkemizde “kardeş payı”ndan söz edilebilir mi?

       Özelleştirmeler sonucunda işinden kovulan ve “ikramiye” olarak da cop ve biber gazı reva görülen işçilerimizin, yöneticilerimizce nasıl bir “kardeşlik duygusuyla kucaklandığını” hayretler içinde izlemiyor muyuz?

     Ürününü satamayıp isyan eden köylüye gösterilen davranıştaki zalimliğin, yürekleri nasıl burktuğunu görmüyor muyuz? Şehit ailelerinin gözyaşlarına, gözyaşlarımızı katmadaki toplumsal ve yönetimsel cimriliğimizin, toprağımızı nasıl da kuruttuğunun ayırdında değil miyiz? Kuruyan, verimsizleşen, çoraklaşan topraklarda kardeşlik tohumlarının yaşam bulup gelişemeyeceğini anlayamıyor muyuz?

         Toplumda adil bir paylaşımı sağlamak, zayıfı korumak, zalime fırsat vermemek için “ayıp” ve “haram” kavramlarının sözde kalmayıp yüreklere kazınması gerekir. Hakk’a inancın da, saygının da temelinde bu vardır. Haksız bir iş yapanın, insanları dolandıranın, adaletsizliği adaletmiş gibi topluma sunanların; toplumda kabul görmesi felaketlerin en büyüğü.

     O zaman bize ne oldu da böylesine güzel, birleştirici, insanlık dolu geleneklerimizi ve yaşam alışkanlıklarımızı terk edip zalim bir düzenin tutsağı olduk? Üç kuruş için birbirini boğazlayan, insanların gözünün içine baka baka türlü yalanlarla cambazlık yapanlar nereden geldiler? Yüreklerden “kardeş payı” anlayışını nasıl yok ettik bu kadar kolay?,

        Yukarıdaki sorular daha da çoğaltılabilir. Bunları yanıtlamak ise çok kolay. “El ağzına bakanın ağzı açık kalır .” demiş atalarımız. Biz de elin ağzına bakıp değerlerimizi yok etmedik mi? “Atalarımız yıllar önce: Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez.” sözüyle başkalarına ve onların yardımlarına bel bağlayarak geçinilmeyeceğini öğütlememiş miydi bize?

 Yıllardır bizi biz yapan, bizi insan yapan değerlerimiz tartışmaya açıldı ve onlara saldırıldı. Vahşi kapitalizm ve ortaçağ karanlığı, ahtapot gibi çelik kollarıyla her yanımızı sardı. Bizleri mekanik aygıtlara dönüştürme çabası içindeler. Sömürü düzeninin önündeki en önemli engeller ise insanlık değerleri. Bu yüzdendir ki insanlığımızı yok edip değerlerimizi ortadan kaldırmak istiyorlar.

Yurdumuzun her köşesinde “kardeş payı”na benzer birçok gelenek olduğunu biliyoruz. Bu yüzdendir ki yıllardır ayrım gözetmeden türlü etnik kökenden, inançtan ve kültürden bu topraklarda kardeşçe yaşamakta.

     Keşke ülkemizin her yanı fındık bahçeleriyle dolsa, biz de harman zamanı fındıkları kırıp yerken “Kardeş payı!” diyerek her yana haykırabilsek…

                                                                                    7 Ocak 2010

11 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

İRAN


İran, son yıllarda dünya gündeminin ilk sırasında yer almakta; nükleer silah üretimi konusunda ABD ile yaşadığı gerilim her geçen gün artmaktadır. Bu gerilimin nasıl sonuçlanacağı ise merakla beklenmektedir. Genel kanı ise ABD-İran arasındaki bu sorunun, bir çatışmayla sona ereceğidir.

Amerika ve İsrail’in, Ortadoğu’daki sorunları savaşla çözme anlayışı dünya kamuoyunu da etkiliyor ve herkes, İran’a ne zaman saldırılacağının tahminiyle uğraşıyor. Bu koşullanma içinde İran’ın iç dinamikleri göz ardı edilerek ve büyük bir toplumsal dönüşüm görmezden geliniyor.

12 Haziran 2009’da yapılan İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde başlayan iktidar-muhalefet gerginliği, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte sokaklara taştı. Halk, molla rejimine karşı 1979 İslam “Devrimi”nden sonra ilk ciddi başkaldırısını yaptı. Gösteriler şiddetli bir biçimde bastırılarak birçok kişi tutuklandı. Günlerce süren gösteriler, İran’ın bir dönüşüm sürecine girdiğini herkese gösterdi. Tam da İran duruldu derken Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın en önemli muhaliflerinden Büyük Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari’nin 21 Haziran 2009’da Kum kentinde yapılan cenaze töreni, muhalefetin geniş kapsamlı bir gövde gösterisine dönüştü. Göstericiler, mollaların baskıcı rejimine karşı özgürlük isteklerini haykırdılar. On binlerce insanın özgürleşme isteği, teokratik yönetimin ilerde zor günler yaşayacağının habercisi gibiydi. 23 Aralık’ta Sircan kentinde iki idam mahkûmunun halk tarafından ipten alınması ise molla hukukuna vurulan önemli bir darbedir. Gerçi mahkûmlardan birisi ölmüştü; ancak önemli olanın, halkın darağaçlarına karşı gösterdiği anlamlı tepkisiydi. Kısacası, halk molla adaletine isyanını gösterdi.

28 Aralık’ta başta Tahran olmak üzere, ülkenin birçok büyük kentinde yönetim aleyhtarı gösteriler başladı. İran polisi, göstericilere ateş açtı ve on beş kişi yaşamını yitirdi. Gösterilerde kadınların çokluğu dikkat çekiciydi. Çünkü şeriata dayalı yönetimin en çok ezdiği ve soyutladığı kadınlardı. Kara çarşaf giymenin dışında hiçbir özgürlüğü olmayan İran kadını, uygar dünyadaki hemcinsleri gibi özgür birey olmak istiyor ve bunun için de sokaklara dökülüyordu. Gösterilerin, özellikle Farsların yoğun olarak yaşadığı kentlerde olması ise ilgi çekicidir. Şah yönetimini yıkan kent varoşları, şimdi de dinci yönetime başkaldırıların adresi oluyor. Otuz yıl önce Şah’ı devirmek için sokaklara dökülenler, bugün getirdikleri mollaları götürmek için ayaklanıyorlar.

Şimdi birçok insan, “İslam Devrimi’ne karşı yeni bir İslami devrim mi geliyor?” diye birbirlerine soruyor. Bizce, hayır. Neden mi? Bunu yanıtlamak için İran’ın kültürel yaşamına kısaca bir göz atalım. UNESCO 2003 verilerine göre devrim öncesi İran kırsalında okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde otuz beş iken, devrim sonrası yüzde on dörde düşmüş. Türkiye’de 962 bin, İran’da 7 milyon, Fransa’da 16 milyon kişi kütüphanelere üyedir. New York Times’a göre; 2004'te İran'da 35 bin kitap (yüzde 23’ü çeviri) yayımlanırken, Türkiye'de 15 bin kitap (yüzde 17'si çeviri) yayımlanmış. Çeviri kitap oranı bakımından İran, Avrupa düzeyine yakındır. Çeviri oranından da anlaşılacağı üzere İranlılar, Batı bilim ve kültür yaşamını yakından izlemekteler. Ülke dışındaki kültürel ve bilimsel gelişmelere hiç de yabancı değiller. Kütüphane üyeliği ise ülkemizle kıyas bile kabul etmez. İran’da yirmi milyon dolayındaki çanak anten ise halkın dünya ile iletişiminde en önemli bir araç. Muhaliflerin, gösterileri internet üzerinden örgütlemesi, İran’da teknolojik haberleşmenin düzeyi hakkında bize bir fikir verebilir. Hükümet, gösterilerden sonra internete birtakım kısıtlamalar getirdi. Amaç, muhalefetin örgütlenmesini engellemek.

Dünyanın en eski ve köklü uygarlıklarından birinin üzerinde oturan İran’ın, böylesine despotik bir yönetime uzun süre tahammül etmesi olanaksızdır. Ömer Hayyam, İbni Sina, Farabi, Harezmi’nin … yaşadığı topraklarda bilim dışılık uzun süre egemen olabilir mi?

İran muhalefeti giderek laik ve demokratik istekleri daha çok seslendirecek ve çağdaş dünyanın önemli bir parçası olmak için mücadele edecektir. Bir nehri ilelebet barajlarla zapt edip ters akıtmak olanaksızdır. Toplumlar, birtakım zikzaklar yaşasalar da ilerlemek zorundadır. Çünkü doğal döngü ve yaşam dinamikleri bunu zorunlu kılmaktadır. Bu durumu fark eden mollalar yönetiminin tek kurtuluşu, ABD müdahalesidir. Askeri bir çatışma, İran muhalefetinin zararınadır. Amerika’nın İran’a saldırması, Ahmedinejat için can simidi olur.

Amerika;, Ortadoğu’da çağdaş, laik, özgür bireylerden oluşan demokratik yönetimler istemiyor. Ayrıca güçlü ulus devletler de ABD çıkarlarına uygun düşmemektedir. Bunun içindir ki yıllardır çağdışı yönetimleri desteklemiş; demokratik ülkelerde ise askeri darbeleri örgütlemiştir. Çünkü Amerika, çıkarlarını antidemokratik yönetimlerle daha rahat koruyor. Hem ABD’nin hem İsrail’in hem de İran yönetiminin sürekli düşmanlara gereksinimi var. Bu nedenledir ki nükleer gerilimi her geçen gün tırmandırıyorlar. Şunu da söyleyelim ki, hangi nedenle olursa olsun nükleer silah üretmek son derece yanlıştır. Önemli olan halkın refahı ve mutluluğudur.

İnsanlıktan, uygarlıktan yana olan herkes İran muhaliflerini desteklemeli ve bölgemizde yeni bir reform, modernleşme, çağdaşlaşma sürecinin başlamasına önayak olmalıdır. Atatürk’ün Anadolu’dan yükselttiği aydınlanma ışığı, tüm bölge ülkelerine yayılmalı. Türkiye, bu zorlu süreçte ABD’nin değil; İran halkının yanında olmalı. Yüzyıllar önce Doğu’dan Batı’ya kayan dünya güç merkezi, yeniden Doğu’ya kaymaktadır. Enerji kaynaklarına egemen olamayan ABD için çöküş süreci kaçınılmaz olur.

Adil Hacıömeroğlu
30 Aralık 2009

NOt: 4 Ocak 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

YENİ YIL

Eski yıl biterken hep hüzünlenirim. Ne kadar kötü de geçse, bir dosttan ayrılışın hüznü çöker yüreğime. Derin düşüncelere dalar, geçmişi düşünürüm. Geçen bütün yıllarım bir bir gözümün önünden geçer. En mutlu ve en üzüntülü yılımı seçmeye çalışırım. Bir türlü de seçemem. Çünkü her yılın içinde mutluluk da mutsuzluk da var. Zaten insanoğlunu yaşama bağlayan, ona mücadele azmini veren de bu değil mi? Eğer böyle olmasaydı, yaşam tekdüze olmaz mıydı?

  Son yıllarda hem kişisel hem de toplumsal anlamda mutsuzluklarımız, kaygılarımız çoğalıyor. Kendimizin ve ulusumuzun geleceği hepimizi düşündürüyor. Bir sürü olumsuzluğun üst üste gelmesi toplumsal kaygılarımızı gittikçe artırmakta. Buna karşın, umutsuz olmanın toplumsal erkemizi tüketeceğinin farkındayım. Umudumuzu yitirmeden, geleceğe inanarak ve ulusumuza güvenerek bu kötü giden süreci ters çevirebiliriz.

     Eski yılın gidişine hüzünlenirken yeni yılın gelişine sevinirim. Heyecanla beklerim gelmesini. Çünkü yenide umut vardır. Bilinmeyenlerle doludur yeni. Eski yıllarda yaşanan olumsuzluklardan kurtulma olasılığı, içimdeki umudu çoğaltır.  Yeni bir pencere, umutlu bir kapı, sonsuz bir ufuk vardır önümüzde. Yeni yıl; bir tazelenme, bir başlangıçtır.

     Ben, her zaman olduğu gibi yeni yılı ailemle karşıladım. Çocukluğumun anımsayabildiğim ilk yıllarından beri yeni yılı kutlarız.

     Çocukluğum, Karadeniz’in küçük bir kasabasında geçti. Nedense yılbaşı geceleri hep karlı olurdu. Diz boyu kar yağardı. Elektriğin, tabii ki televizyonun olmadığı bir çocukluktu bizimkisi. Eğlenceler tamamen herkesin katkısıyla ve yaratısıyla gerçekleşirdi. Oyunların, eğlencelerin genelinde tekdüzelik yoktu, çoğu özgün ve varsıldı.

     Gün boyu yaş ve kuru meyveler hazırlanır, söylenecek maniler gözden geçirilirdi. Gece başlayınca kara, soğuğa aldırmayan çocuklar küçük gruplarla tekerlemeler ve maniler söyleyerek kapıları çalarlardı. Tekerlemeler “Kalandaris kulandaris/ Altına dişi buzak/ Üstüne erkek uşak/ Ver Allah’ım ver/ Dolsun köşe bucak” diye başlardı. Bu ilk mâniyi bilmeyen yoktu. Ardı sıra diğer maniler söylenirdi sevinçle.

       Doğu Karadeniz’de evler, genellikle iki katlıdır. Evlerin altı, ahırdır. Burada inekler yatmakta. “Altına dişi buzak” denmesinin nedeni bundandır. Evin altına, yani ahıra dişi buzak (Buzağının bölgede söyleniş biçimidir.) gerekmekte. Çünkü dişi buzak büyüyüp inek olacak. O inek süt verip evin geçimine katkıda bulunacak. Böylece ne kadar dişi buzak doğarsa evin geliri o denli artacaktır.

     “(Evin) Üstüne erkek uşak (Karadeniz’de erkek çocuk)” denerek soyun sürmesi dilenmekte. Ayrıca erkek çocuk hem iş gücü hem de güçlü ailelerin oluşmasında temel dayanak.

 Kapıyı çalan çocuklara ev sahipleri kuru ve yaş meyvelerle şeker ikram ederlerdi. Buna “Kalandaris etmek” denirdi. Çocuklar, sevinçle başka evlerin yolunu tutar ve aynı durum yinelenirdi. Yılbaşı gecesi dolaşan çocuklar ya da gençlerin giysileri ters giyme geleneği de vardı. Bu, eski yılın olumsuzluklarını ters çevirme uğuruydu.

 Kapılara gelen çocuklar: “Gece geldim kapınıza/ Selam verdim yapınıza/ Selamımı almazsanız/ Daha gelmem yapınıza” manisini söylerlerdi. “Selam almamanın” ve kapıyı açamamanın büyük bir kabalık olduğu vurgulanmakta bu dörtlükte. Kapıya gelen tanrı misafiridir. Bu, ev sahibine verilen değeri de gösterir.

     Yılın ilk gününde eve gelecek konuk çok önemsenirdi. Çünkü o, yeni yılın nasıl geçeceğinin bir belirtisi olarak kabul edilirdi. Uğursuzluğuna ve nazarına inanılan kişilerin eve gelmesi istenmezdi. Sevilen, sayılan, çalışkan, iyi geçimli, özellikle de bilge kişilerin gelmesi ise yılın bereketli olacağı anlamına gelirdi.

     Eve gelen kişi, kapı eşiğinden sağ ayağını atarak ve besmele çekerek içeri girer. Birtakım dualar edilir.

Konuk gittikten sonra çeşmeden bakır güğümlere su doldurulup (Önceki günden kalma, bekletilmiş su olmaz.) evin iç köşelerine dökülür. Ev halkının yüzlerine bu sudan atılır, suyun bereket getireceğine inanılır. Ayrıca konuk ve suyun yıl boyunca hastalıkları önleyeceği de düşünülürdü.

     Yukarıda “Kalandaris kulandaris” diye başlayan bir mâni tekerlemeden söz etmiştim. Kalandar, yılın ilk günü demek. Rumi takvime göre ocak ayının on dördüne denk gelir, yani yılbaşı. Miladi takvimin kabulüyle 1 Ocak olmuştur yılın ilk günü.

         Ortaasya Türk geleneklerinde ise yeni yılın; günün geceye galip geldiği, yani günlerin uzamaya başladığı 22 Aralık olduğunu biliyoruz. Çok değerli bilim insanı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, bu bilgiyi açıklarken yılbaşı çam süslemesinin de bir Türk geleneği olduğunu bilgi dağarcığımıza ekledi.

     Anadolu halkı keskin zekâsı, bilgece düşünüşü ve sağduyulu yaklaşımıyla farklı gelenekleri harmanlamış, özümsemiş ve benimsemiştir. Yurdumuzun birçok yöresinde adı, tekerlemeleri ve manileri değişik olsa da benzer yeni yıl kutlamalarına rastlamaktayız. Halk “yılbaşı” sözü yerine “yeni yıl” demeyi yeğlemiştir. Çünkü “yeni” sözcüğünün uğuruna, bereketine ve geleceğe ilişkin umuduna inanılmıştır.

     Son yıllarda küresel güç kaynaklı muhafazakâr ideolojik yükselişle birlikte böylesine güzel geleneklerimiz, tüm değer sistemlerimiz de olduğu gibi saldırı altında. Bu gerici dalga toplumumuzu öylesine etkiledi ki, “yıl” sözcüğünün yerine “sene”yi yerleştiriverdik.

      Emperyalizm ve işbirlikçileri bizi biz yapan ne varsa değiştirmek, ortadan kaldırmak istemekteler. Her şeyimizi, güya “özgürlük ve demokrasi” adına tartışmaya açıyorlar. Amaçları tarihsel belleğimizi yok ederek toplumsal çözülmemizi gerçekleştirmek.

     Bir toplumu bir araya getiren ve ona rengini, kimliğini, duygu birlikteliğini veren; onun gelenekleri, toplumsal ve doğal olaylardaki dayanışması, geleceğe yönelik ülküleridir. İşte, saldırı da bu can alıcı noktaya yapılmakta. Yüzyıllardır bizi bir arada tutan değerlerimizi savunmak ve onları yaşatmak her bireyin görevi olmalı.

     Keşke giysilerini ters giyip kapılarımızı, maniler söyleyerek çalan çocuklar olsa. Onların torbalarına toprağımızda yetişen ve buram buram biz kokan bin bir çeşit, mis kokulu yemişleri cömertçe doldurabilsek…

                                                                                   2 Ocak 2010