KOCA YÜREKLİ BİR ADAM, ALİ DAL

                                   
Ali Dal... Koca yürekli bir adam... Fransa’da sıvacılık yapan Afyonlu gurbetçi bir işçi... Emeğiyle, alınteriyle geçinen biri... Bundan da anlaşılacağı üzere karnını helal lokmayla doyuran adam gibi bir adam... Kocaman yüreği vatan sevgisiyle dolu...

Ali Dal, geçen ay Diyarbakır’da teröristlerce şehit edilen Astsubay Necdet Aydoğdu’nun acısını uzak diyarlarda yüreğinde duyumsadı. Şehidin baba ocağının dramını izledi televizyonlardan. Ünye’deki dışı sıvasız derme çatma ev Sayın Dal’ın yüreğinin yaktı kavurdu.

Şehit Aydoğdu’nun hamile eşinin acısını kendi yüreğinde hissetti. Doğacak şehit çocuğunu bekleyen yoksulluk, Ali Dal’ı kahretti. Bin bir emekle Eskişehir’de sahip olduğu evi, şehidin eşi Esra Aydoğdu’ya vermeyi kararlaştırdılar ailecek. Bu nedenle yurda dönüp girişimlere başladılar.  Esra Aydoğdu, evi kendisinin değil de doğacak çocuğunun adına kabul edebileceğini söyledi. Esra Hanım’ın bu tavrı da örnek olmalı herkese.

“Sabah işe gittim. Telefonuma mesajlar geliyor. Türkiye’de ne oluyor diye. Şehidimizin baba evini gördüm, durulacak gibi değil. (...) Sıfır evimi, mezara mı götüreceğim ben? Senede bir kere gelip üç dört gün kalıyorum. Çocuklarımla düşündüm, şehidimin ailesine bağışladım. Allah bana bir daha verir. Önemli olan birlik beraberlik. Şehit, bizim şehidimiz; başkasının şehidi değil. Yanan bizim yüreklerimiz. Hepimizin kenetlenme zamanı. Avrupa’da birlik beraberlik içindeyiz. Köylü çocuğuyum ben. (...) Birlik olursak yüz tane Türkiye yaparız biz. Şehidimize sahip çıkalım. Biz evde yatarken onlar dağda geziyorlar.” demekte koca yürekli adam. Bu sözler herkese örnek olmalı. Dünya malına tamah eden, doymak bilmeyen, açgözlü kişiler bu sözleri döne döne okusunlar. Okusunlar ki belki yitirdikleri insanlıklarını anımsarlar.

Türkiye’de iktidarı ve muhalefetiyle söylenmeyeni gurbetçi Ali Dal söylüyor. Acı gerçeği herkesin yüzüne çarpıyor. Yüreğinde azıcık insanlık ve yurt sevgisi olan anlar. Ancak sol memesinin altı taşlaşmış kişiler için bir anlam ifade etmez Ali Dal’ın sözleri.

Şehit ve gazisine değer vermeyen toplumların varlığını sürdürmesi olanaklı mıdır? Şehit ailelerini yoksulluğa terk edenler, gazileri süründürenlerin yüzü kızarsın. Yüzleri kızarsın da Ali Dal’dan az da olsa insanlık, vatanseverlik öğrensinler. Tabi, kızaracak bir yüzleri varsa...

Türkiye’nin dağını, taşını, deresini, madenini, kurdunu, kuşunu, böceğini yağmalayanlar... Kefenlerine cep dikenler... Dizi dizi mülk edinenler... Afyonlu Ali Dal’dan insanlık öğrenin insanlık. Vatanseverlik nasıl olurmuş öğrenin ondan.

Ali Dal, örnek bir iş yaptı. Yediden yetmişe tüm Türkiye’ye bir ders verdi. Bu özverili, yurtsever Türk evladıyla ne kadar gurur duysak azdır.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               19 Kasım 2014

ABD ÇUVALINDAN ÇIKAMAYANLAR

                                    
TGB’Lİ gençler, Eminönü’nde ABD askerlerinin başına çuval geçirdi. Tıpkı 68’lilerin Conileri, Dolmabahçe’den denize attıkları gibi.

TGB’liler, çuvalı ABD askerinin başına geçirmeden önce demokratik haklarını kullandıklarını açık bir dille söylediler onlara. Çuval geçirme eylemi sırasında, Conilerin üzerlerine atılan kırmızı boya ise ABD’nin döktüğü masum insanların kanlarını simgelemekte.

TGB eylemi sırasında vurma, yaralama, cam çerçeve kırma yok. Ellerinde delici, kesici, yakıcı, yaralayıcı, öldürücü alet ya da silah bulunmamakta. Bundan da anlaşılacağı üzere eylem tamamen demokratik çerçevede gerçekleşti.

TGB eylemine ne yazık ki Türkiye’de bazı kurum ve kişiler karşı çıktılar. AKP hükümetinin dışişlerinin bu işten üzüntü duyması doğaldır. Çünkü liderleri BOP eşbaşkanıdır. Eminönü’ndeki çuval eyleminin ABD’li dostlarını rahatsız ettiğinden kendileri de rahatsızdır.

Kendini devrimci, solcu sayan bazı kişilerin çuval eylemine türlü nedenlerle karşı çıkmaları anlaşılamaz. Hem devrimciyim, solcuyum diyeceksin hem de ABD emperyalizmine karşı yapılan bir eylemi yadırgayacaksın. Böyle şey olmaz. Devrimciliğin, solculuğun ilk koşulu emperyalizme karşı çıkmaktır. Emperyalizmin sömürüsüne, kan dökücülüğüne “Dur!” demektir görevin.

Neymiş efendim, ABD askerleri konuğumuzmuş. Onlar sivil giyimli ve silahsızmış. ABD güdümlü Cemaat’in komplosuyla Silivri’de en güzel yıllarını geçirmiş bir gazeteci ise bu askerlerin “halk çocuğu” olduğunu söylemiş.

O halk çocuğu, konuk dediğiniz kişiler Irak’ta bir milyon kişiyi gözünü kırpmadan öldürenler. Afganistan’da binlerce sivili elleri titremeden mezara gömenler. Vietnam’da ölüm kusan silahları kimler ateşliyordu sivillerin üstüne. Japonya’ya atom bombasını atan havacılar, Amerikan tröstlerinin yöneticileri miydi? Türk askerine PKK’nın pusu kurması için destek verenler sizin konuk halk çocuklarınız.

Halk çocuğu, konuk dediğiniz kişiler işgal ettikleri yerlerde kadınlara vahşice tecavüz edenler değil mi?

Dünyaya kan kusan ABD ordusunda holding patronlarının çocuklarının savaşacaklarını mı sanıyordunuz? Elbette paralı askerlerden oluşacak emperyalist ordu. Yurdumuzu işgale yeltenen Yunan ordusunda kimler tetiğe basıyordu. Çanakkale’de ölüm kusan emperyalist ordularda görev yapan Anzaklar, Gurkalar, Senegalliler halk çocukları değil miydi? Suriye’yi, Libya’yı kana bulayanlar kimler? O askerler halk çocuğuysa ezilenlerden yana iseler dünyanın en saldırgan ordusunda ne işleri var?

Bazı dostlarımızın, çok güvendikleri kişilerin TGB eylemine karşı çıkışları karşısında hayal kırıklığına uğradıklarını üzülerek görmekteyiz. Bu dostlarımıza, yoldaşlarını seçerken iki şeye dikkat etmeleri gerektiğini söyleyebiliriz. Birincisi, devrimci dediğin adam emperyalizme karşı olacak. İkincisi ise Cumhuriyet değerlerini “ama” demeden savunacak, onlardan her türlü ödün verilmesine karşı çıkacak. Bu kadarı yeterli mi? Hayır...

Devrimci, solcu dediğimiz kişi, emperyalizmle iş tutanlarla kol kola girmeyecek. Cumhuriyet devrimlerinin yok edilmesine göz yuman, zaman zaman destek olan kişilerle yol arkadaşlığı yapmayacak. Halkın çıkarlarını, koltuk sevdasından üstün tutmalı devrimci kişi.

Eminönü’ndeki eylem, ABD’yi çok rahatsız etti. Açıklama üstüne açıklama yaptılar. Bu demektir ki Conilerin başına çuval geçirme eylemi amacına ulaşmış, doğru bir eylemdir.

TGB’li gençleri bu eylemlerinden ötürü kutlamak, onlara saygı duymak her yurtseverin görevi. Dünyaya küreselcilerin penceresinden bakanlar, ABD çuvalından çıkamayanların bu tür eylemleri anlamaları olanaksız. Dünyayı iyi görmek için çuvaldan çıkmalı, güneşin aydınlığının nasıl ışıldadığını duyumsamalı. Olaylara emperyalistlerin karanlık penceresinden bakanlar aydınlığı göremezler. Aydınlığı, halkların devrimci birikimini görmek için Atatürk penceresinden bakmalı her şeye. İşte, o zaman anlarız ak koyunla kara koyunu...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           18 Kasım 2014

SİFON


Epeyce oldu sanırım. Bir yakınım yürek damarları için ameliyat olacaktı İstanbul’a komşu bir kentte. Sabahleyin erkenden sayrıevine gittim. Ameliyata girmeden önce az da olsa söyleştik. Gözlerinde korkunun zerresi yoktu. Yaşama tutkusu her şeyin önüne geçmişti birden.

Yakınımı deneyimli sağlık çalışanlarının güvenli ellerine teslim ettikten sonra beklemeye başladık. İnsanlık hali... Ayakyoluna gitme gereksinimim doğdu. Sayrıevinin giriş katındaki ayakyoluna yöneldim. Tam içeri girerken genç biri çıkıyordu. Klozete yöneldim. O da ne ? Sifon çekilmemiş. Geri döndüm, ellerini yıkama gereksinimi bile duymayan gence: “Sifonu çekmemişsiniz.” dedim.

Genç adam: “Siz çekemiyor musunuz?” diye yanıtladı beni. İşte, insanın kafasının tasını attıran bir yanıt...  Ama ben sinirlenmemeliyim. Hastam var, gerginlik iyi değil. Olumsuz erkeleri kovmalıyım bedenimden ve çevremden. Gayet yumuşak bir dille:

“Bak yakışıklı delikanlı! Tuvaleti siz kirlettiniz. Ben niye sifonu çekip temizleyeyim?” dedim. Genç adam şaşkınca bana baktı. Anlaşılmaz bir yüz ifadesiyle geri dönüp sifonu çekti.

Yukarıda anlattığım olayın benzerleri birçok kişinin başına gelmiştir. Toplumun ortaklaşa kullandığı genel tuvaletlerin birçoğuna girdiğinizde sifonların çekilmediğini görürsünüz çoğu zaman. Tuvalet kâğıtlarının yerlerde süründüğünü, kâğıt havluların sağa sola atıldığını, sıvı sabunun lavaboya ve yerlere akıtıldığını görürüz. Hayret eder, üzülür, tiksiniriz bu durumdan.

Tuvalet temizliği konusunda ne yazık ki özenli olmayan kişi sayısı, hiç de azımsanmayacak kadar çok. Genel tuvaletlerin temizliği konusundaki özensizlik, toplumun farklı sosyoekonomik kesimlerinde benzerlik göstermekte. En lüks eğlence yerlerinde de mahalle ayakyollarında da durum aynı. Cami tuvaletlerinin çoğuna gittiğinizde hayal kırıklığına uğrarsınız.

Giyimine, kuşamına baktığınızda çok temiz olabileceğine inandığımız, süsüne püsüne düşkün kadın ve erkeklerin ayakyolu temizliğinde diğer kişilerden farklı davranmadığını zaman zaman gözlemlemekteyiz.

Ayakyolu temizliğinde eğitim düzeyinin çok fazla fark yaratmadığını görmek çoğu kişiyi üzmekte.

Bugün kullandığımız modern sifonlu tuvaletler, insanoğlunun yüz yıllarca uğraşması sonucunda bulunmuştur. Sifonun keşfedilmediği dönemlerde birçok toplum, insan dışkısından kaynaklanan salgın hastalıklar yüzünden kırıma uğradılar.

Tarihin çok eski dönemlerinden beri insanoğlu, kanalizasyon sistemini kurmak için uğraştı. Sifonlu tuvaletler sayesinde kentler sağlıklı yaşam alanları oldu.

Çok eski yıllardan beri sifon düzenekleri üzerinde çalışmalar oldu dünyanın farklı yerlerinde. Ancak bugün kullandığımız sifonu dolayısıyla modern tuvaleti, on dokuzuncu yüz yılın son çeyreğinde George Jennings, Thomas Crapper ve Thomas Twyford üçlüsü bulmuştur. Bu kişilere, ülkeleri İngiltere’de tesisatçılığın üç silahşoru adı verilmiş haklı olarak. Bu sayede insanoğlu arzuladığı temizliğe kavuşmuş.

Toplumun ortak kullandığı ayakyollarının temizliği konusunda, özensiz olanların evlerinde böyle davrandıklarını sanmıyorum. O zaman neden farklı davranmaktalar? Bir kişi, kendi özel alanına gösterdiği özeni kamu alanında neden göstermez? Ortak kullanım alanlarının temiz tutulması kişinin kendine ve topluma saygısının gereği değil midir?

Yurttaşlarımızın birçoğunun ayakyolu temizliğindeki duyarsızlığın nedeni nedir? Bence bunun nedeni toplumsal sorumluluk duygusunun zayıflığıdır. Biraz düşüncesizlik tabi ki... Kirlettiğiniz bir yer başkalarını etkilediği gibi sizi de etkiler. Çünkü siz de o kirlettiğiniz yerde yaşamaktasınız. Yerine getirmediğiniz bir sorumluluk nedeniyle de kişilere kötü örnek olmaktasınız.

Kendi dışkısının, küçük suyunun üzerine sifonu çekemeyen biri; toplumun ruhunu, bedenini, bugününü ve yarınını kirleten; cebimizdeki paramızı çalan, özgürlüğümüzü gasp eden yöneticilerden ülkemizi nasıl temizleyecek?
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               16 Kasım 2014 

CHP GENEL MERKEZİNDEKİ MESCİT

                            
YCHP yönetimi, 1930’lu yılların CHP’si ile bağlarını koparmaya karar verdikten sonra ilginç uygulamalara imza atmakta. Öncelikle yıllardır CHP ve Cumhuriyet’e karşıtlığıyla bilinen kişiler üst yönetime getirildi. Parti felsefesi, tarihi ve tabanıyla karşıt görüşteki kişilerin CHP yönetimine getirilmesi seçmenlerde güven bunalımının kaynağını oluşturdu.

CHP Genel Merkezinde mescit açılmış. Niye mi? İhtiyaç varmış. Oysa genel merkezin hemen yanı başında cami var. İnsanlar namaz kılma gereksinimlerini orada rahatça karşılayabilirler.

AKP’nin iktidar olmasıyla mescit modası başladı. Neredeyse tüm devlet dairelerinde mescit var. Hatta özel işyerlerinde bile her geçen gün mescitler çoğalmakta.

Adım başı caminin olduğu bir ülkede bunca mescidin açılmasının nedeni ne? Öncelikle bunun ibadeti gösteriş amacıyla yapmanın etkin olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer neden de iktidara yakın durmanın yolu, mescit açmak.

Peki, CHP neden böyle bir gereksinim duydu? Öteden beri laikliği Türkiye’ye getiren CHP’ye dinsizlik suçlaması yapılmakta Ortaçağ dini-darlarca. Efendim, mescit açılarak bu algıyı yok etmeliymiş CHP.

YCHP yönetimi, mescit açarak dinsizlik suçlamalarını kabul etmiş olmuyor mu? Kabul ettiği için de bir imaj düzenlemesi gereksinimi duyuyor. YCHP yönetimi bilerek ya da bilmeyerek Laik Cumhuriyet savunucularını, dinsizlikle suçlayan Ortaçağ cephesine hak vermiş oluyor bu uygulamayla.

Geçmişte de bugün de CHP kadroları ve seçmeni dine karşı olmamıştır. Dini vecibelerini yerine getirmeye gösterişten uzak olarak başarmıştır. Allah’la aldatma kervanın yolcusu olmamaya özen göstermiştir CHP’liler. Geçmişte CHP, din pazarlayarak yoksul halkın soyulmasına da göz yummamıştı.

CHP Genel Merkezine mescit açarak Kılıçdaroğlu ve ekibi de Allah’la aldatanlar kervanına katılmışlardır.

Ey beceriksiz siyasetçi! Bırak din üzerinden siyaset yapmayı, halkı kandırmayı. Toplumun sorunlarını tartışın. Bu sorunlara çözüm üreterek asıl işinizi yapın.

CHP’nin görevi, Allah’la aldatma kervanına katılmak değil, bu kervanı düzenlerin ipliğini pazara çıkarmaktır. İslam dinini, küresel emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin elinden kurtarmaktır asıl görev. Yoksa AKP’yi taklit etmek değil. CHP, AKP gibi değil; CHP gibi olduğunda, çağdaş değerleri ve emekçilerin haklarını savunduğunda iktidar olur.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               14 Kasım 2014

BÜYÜKLERİN KARŞISINDA SİGARA İÇİLMEZ!


Gündüzkondunun sakini Erdoğan, Esenler’de koruma ordusuyla dolaşırken bir yeme içme yerinde sigara içenleri görünce çok sinirlendi. Yanında bulunan büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarını biraz da azarlarcasına, onlardan zabıtaların olaya müdahale etmelerini istedi.

RTE, sigara içenlere neden bu kadar çok kızdı? Onlar kapalı bir yerde sigara içtikleri için mi suç işlediler Erdoğan’a göre? Hayır! Ne kadar kendisi sigara içenlerin suç işlediklerini söylese de işin gerçek nedeni bu değil.

Sigara içenlerin, oturdukları yerden RTE’nin kendilerine yaklaştığını görmemeleri olanaksız. Çünkü kalabalık bir grupla yürümekte. Çevredeki olağanüstülüğün gözlerden kaçmaması gerek. Evet, buna rağmen yurttaşlar keyiflerine bakıyorlar. Sigaralarını tüttürüyorlar. Oysa RTE’nin istediği bu değil.

Peki, RTE ne bekliyordu sigara içenlerden? Onu görür görmez sigaralarını söndürerek ayağa kalkmalarını... Göstermelik de olsa bir saygı gösterisi beklemekteydi. Ancak olmadı.

RTE, neden sigaraların söndürülmemesini bir saygısızlık olarak anladı? Kendi yetiştiği kültürde büyüklerin yanında sigara içilmez. Büyükler geldiğinde küçükler ayağa kalkar.

İşte, RTE de cumhurbaşkanı olarak kendini herkesin büyüğü olarak görmekte. Kendisini, bir demokratik ülkenin seçilmişi olarak değil de padişahı olarak görmekte. Bu nedenle de her şeyin sahibi olduğunu sanmakta. Bu yüzden de herkesten saygı beklemekte. Bunu bir zorunluluk olarak görmekte.

AOÇ’un ortasına yoksul halkın parasıyla kaçak bin odalı gündüzkondu konduran padişah özentisi birinden daha ne saçmalıklar göreceğiz. Yaşadıkça öğreneceğiz.
                                                   
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               14 Kasım 2014

MEYVE KESEN CEHENNEMLİKTİR


Henüz ilkokula başlamamıştım. Yaz sonuydu. Meyve, mısır, ağaç, ot kokan ılık güz esintileri başlamıştı. Sabahleyin birden fırtına koptu. Akşama doğru yağmur yağdı. Yağmurdan sonra rüzgâr daha da şiddetlendi.

Büyük bir bölümü ahşap olan evimizden çatırtı sesleri yükseliyordu. Rüzgâr, arada sırada çatıdan kiremit fırlatıyordu aşağıya. Evin kuzeyindeki bölümün üst katını örtmekte olan perde adı verilen tahtaları koparmaktaydı fırtına zaman zaman. Kopan perdelerin açıklığından delişmen rüzgâr evin içine dalmaktaydı.

Evin çevresindeki meyve ağaçlarının dalları, camlara çarpıyordu. Rüzgârın uğultusu, ağaçların vınlaması, ev tahtalarının çatırtısı, çatıdan düşen kiremitler korku vermekteydi. O gece çok uzun ve ürkütücü oldu. Komşularımızdan bazıları bizim eve geldiler. Evimizin üst yanında bir yol vardı. Yolun bir bölümü, iki kaya arasından geçen sığınak gibiydi. Burası korunaklı bir alandı. Ağaç devrilse bile buraya sığınanlara zarar vermezdi. Komşularımızla bu doğal korunağa sığındık.

Küçücük bir fener vardı aydınlanmak için. O da rüzgârın şiddetine dayanamayıp söndü. Karanlık gecede fırtına büyüdü, büyüdü... Önüne geleni yiyen, yıkıp deviren bir canavara dönüştü. Bazı ağaçların gövdelerinden gelen çatırtılar acı çığlıklar gibiydi. Kopan büyükçe bir dal parçası başka bir ağacın gövdesine çarparak korkunç bir gürültü çıkarmaktaydı.

Amcam ve babam, rüzgâra meydan okurcasına hızla eve doğru koştular. Ahırdaki inekleri alıp yanımıza getirdiler. Ev yıkılırsa ineklere zarar gelmesini istememişlerdi. İneklerimizle birlikteydik. Köpeğimiz Ç. de yanımızdaydı. Ben, ona sarılmış, kayanın dibindeki hendeğe yatmıştım. Fırtına arttıkça ağlama sesleri çıkarmaktaydı. Rüzgâr, kayaların arasında yitiveriyordu adeta. Eriyen bir cisim gibiydi.

Fırtınanın ara verdiği bir anda yerimden fırladım. Köpeğim de peşimde hızla kümese yöneldim. Hint horozumu kucakladığım gibi koştum sığınağımıza tavukların çığlıkları arasında.

 Büyüklerin kaygıları gecenin karanlığında belli oluyordu. Herkes evinin fırtınaya dayanamayıp yıkılacağını düşünmekteydi. Dualar okunuyordu. Herkes, sabahın olmasının hayır getireceğini düşünmekteydi. Babamın kolunda saat vardı. O yıllarda saat az bulunur bir şeydi. Babam karanlıkta ikide bir saatine bakıyordu. Çoğu zaman da göremiyordu kadranı. Zaman geçmek bilmiyordu.

Geceyi ortasından bölen büyük bir gürültü işittik çatırtılarla. Bir an evin yıkıldığını düşündük. Büyüklerden birkaçı koştu birden. Çocuklara yerlerinden çıkmamaları öğütlendi sıkı sıkı. Az sonra çatırtılı gürültünün nedenini öğrenmiştik. Evimizin alt köşesinde, yani güneybatısında yer alan, dede yadigârı muşmula armudu devrilmişti. Devrilen ağaç evimize yaslanmıştı. Yaslanırken de çatının bir bölümünü yıkmıştı.

Muşmula armudu, yaz sonunda olgunlaşır. Meyvesi, küçüktür hemcinslerine göre. muşmulaya benzediği için bu adı almıştır. Hamken turuncuya çalan sarı renktedir. Olgunlaştıkça rengi açık kahverengiye döner. Ciğerlendiğinde (Daha çok armutların olgunlaştıkça içlerinin koyu kahverengiye dönmesidir.) meyve koyulaşır. Dayanıklıdır. Kokusuna ve lezzetine doyum olmaz.

Muşmula armudu her yıl çok meyve verirdi. Dallar, meyvelerin ağırlığıyla aşağıya doğru sarkardı. Bereketli bir ağaçtı. Meyvesi bitmek tükenmek bilmezdi.

Tam da muşmula armudunun üzüntüsüyle sabahı beklerken büyük bir gürültüyle irkildik. Kayadan kafamızı çıkardığımızda evin üst yanındaki kırmızı eriğimiz yerdeydi. Koca ağaç, komşunun tarlasına yan gelip uzanmıştı. Gecenin karanlığında yapacak bir şey yoktu. Yarı uyanık bir gece son ermekteydi. Tan yeri ağarmaktaydı. Fırtına kesilmişti. Herkes bulunduğu yerden çıktı. Komşularımızla önce yıkılan meyve ağaçları incelendi, ardından çatının hasar gören bölümü. Bizler eve girdik. Kahvaltı hazırlıkları başladı. Babamla amcam komşularımızla gittiler. Onların evlerine bir şey olup olmadığına bakmak için. Onlarda kayda değer bir zarar yoktu.

Kahvaltı çabucak yapıldı. İpler, baltalar, testereler, direkler... hazırlandı. Evin yıkılan bölümü kimsenin umurunda değildi. Öncelik muşmula armuduyla erik ağacındaydı. Muşmula armudunun gövdesi direklerle desteklendi. Ağacın yere yapışması önlendi. Ağacın devrildiği tarafın ters yönünden iplerle bağlandı. Eli, ayağı çabuk genç biri, armut ağacına tırmandı beline ipler bağlıydı. Elinde bir çalakop.

 Uzun ve sağlam ipler, ağacın gövdesine sıkıca bağlanıp aşağıya sarkıtıldı. Ağaçtaki kişi, yukarıdan başlayarak özenle ağacı budadı. Dallar budandıkça ağaç hafifledi. Budama işi bitince genç akrabamız ağaçtan indi. Hep birlikte ağaca bağlanan iplere yapışıldı ağaç yavaşça çekilmeye başlandı. Birkaç güçlü kuvvetli büyüğümüz gövdeden itmeye başladı. Bir yandan da gövdedeki destek direkleri konuma uygun duruma getirildi. Ağaç tamamen doğrultuldu. Direkler, sağlamlaştırılıp sabitlendi. Köklerin üzerindeki gevşemiş toprak berkitildi. Yüzler gülüyordu. Bir meyve ağacını kurtarmanın mutluluğu yüzlerden okunuyordu.

Sıra erik ağacına gelmişti. Erik ağacı budanmadı. Direkler ve iplerle kaldırıldı yattığı yerden. Eriğin yere koşut uzanan büyük dalı ve gövde direklerle desteklendi. Dibindeki toprak sıkıştırıldı.

Meyve ağaçlarını kurtarma çalışması yorucu olmuştu. Çay molası verildi. Demli çay keyifle yudumlandı. Çayın yanında ufak atıştırmalar yapıldı. Sırada çatının yıkılan bölümünün onarımı vardı. Hava kararmadan çatı işi bitti.

Kimsenin usundan ağaçları kesmek geçmedi. Çünkü geleneklerimize göre ağaçları boş yere kesmek günah... Hele meyve ağacını kesmek çok büyük günah... Cehennemlik olur meyve ağacını kesen. Çünkü meyvede insanların olduğu kadar kurdun, kuşun, böceğin, tüm hayvanların hakkı olduğu düşünülür.

Komşularımızın yardımı olmasa işler bu kadar çabuk bitirilemezdi.

Şimdi öyle mi? Dönümlerce zeytin ağacı kesiliyor devlet yöneticilerinin aymazlığıyla. Para hırsı, her şeyin önüne geçmekte. Yüz yıllık ağaçlar kökleniyor arsızca. Hem de dalları meyvelerle doluyken. Soma’nın Yırca köylülerinin ekmeği, aşı olacak zeytinler heba ediliyor açgözlü varsıllarca. Böylelerine halkımızın diliyle seslenelim: Gözünüzü toprak doyursun.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               13 Kasım 2014


MODERN KERBELA’NIN YEZİT’İ KİM?

                                   
Başbakan Davutoğlu, Hacıbektaş’ta “Dersim, modern Kerbela’dır.” dedi. Muharrem ayında aşure gününde hem de Hacıbektaş’ta, Aleviler için yüzyıllardır kanayan bir yara olan Kerbela üzerinden Cumhuriyet’e saldırmakta Davutoğlu.

AKP’liler, her sosyal olayı inanç üzerinden açıklamaktalar. Olayların sosyoekonomik yönünü hiç görmüyorlar. Zaten olayların sosyal ve ekonomik nedenleri onların bakış açılarında, kültürlerinde yer almamakta.

Öncelikle Dersim konusunu inançla açıklamak yanlış ve art niyetlidir. Sorun sosyoekonomiktir. Denetim altına alınamayan feodalitenin despotizmine son vermek için yapılan bir ıslah hareketidir. Çevre illeri talan ederek geçinen, kendi çevresine baskı uygulayan, devlete meydan okuyan feodal derebeylerinin bir isyanı söz konusu. Genç Cumhuriyet yönetiminin inanç farklılığı nedeniyle Dersim bölgesindeki halka tavır alması söz konusu değil.

Davutoğlu, Dersim’i Kerbela’ya benzeterek bir kışkırtmanın içinde. Alevi kesimi aklınca Cumhuriyet’e düşman edecek. Onların yüzyıllar önceki yaralarına dokunarak Atatürk ve arkadaşlarını Yezit ilan edecek. Böylece de Cumhuriyet kazanımlarını daha çabuk ortadan kaldıracak.

Davutoğlu, Dersim’i modern Kerbela ilan etti de Cumhuriyet kurucularını savunması gereken YCHP yöneticileri ne yaptı? Yalnızca sustular. Başbakanın suçlamasını onaylar biçimde sessizliğe gömüldüler. Davutoğlu açıkça Atatürk’ü, Dersim’in Yezit’i olarak göstermekte. Ancak Kılıçdaroğlu susmakta. Genel merkez yöneticileri, dut yemiş bülbüle döndüler. Günler geçti, bekledik cılız da olsa bir ses çıkar... Nafile... Hiçbir YCHP yöneticisi çıkıp da “Sen Cumhuriyet’imin, partimin kurucusuna nasıl Yezit dersin?” diye soramadılar.

YCHP yöneticileri susunca Davutoğlu işi biraz daha ileri götürdü. 11 Kasım günü parti grup toplantısına “Dersim cinayeti” dedi. Cinayet olunca cani olacak... Bu kez Cumhuriyet kurucularını canilikle suçladı hazret. YCHP yöneticileri ne yaptı? Sustular her zamanki gibi. Bazıları belki içten içe sevinmişlerdir bu suçlamaya. Çünkü parti yönetiminde o kadar çok Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı var ki...

12 Kasım gecesi,özel bir televizyonda TR 705 kodlu genel başkan yardımcısı “Dersim katliamı” için partisi adına özür diledi. Yani Atatürk ve Cumhuriyet kurucularının katliam yaptığını söylemiş oldu. Bu açıklamanın Kılıçdaroğlu’ndan habersiz olarak yapıldığını sanmıyorum. Kendi köküne balta vuran yöneticiler, ne yazık ki büyük bir ihanet içinde. AKP politikalarına zaman zaman da PKK siyasetine destek vererek iş yaptıklarını sanıyorlar. AKP’nin ısrarla dayattığı inanç üzerinden siyaset yapma tuzağına düşmekteler bilinçsizce. Sanki böyle yapınca Alevi yurttaşlarımızın gönlünü kazanacaklar. AKP taktik ve söylemleriyle Alevilerin gönlü kazanılmaz. Onların gönlü, Cumhuriyet’tedir. Onların yolu Atatürk yoludur.

CHP’nin geçmişinde utanılacak hiçbir şey yok! Oysa onur duyulacak, gururla savunulacak çok şey var. YCHP yöneticileri Atatürk’ten, tarihsel köklerinden uzaklaştıkça halkın güvenini yitirmekteler.

Davutoğlu’na gelince...

Cumhuriyet kurucularından Yezit olmaz. Çünkü onların yüreğinde insan sevgisi vardı. Olaylara inanç ayrılıkları üzerinden bakmazlardı.

Yezit olmak için din taassubunun kör karanlığında debelenmek gerek. Allah’la aldatmak gerek insanları tıpkı Yezit gibi.

Uzaklara gitmesin başbakan. Kahramanmaraş, Sivas, Çorum, Madımak katliamlarına baksın. Daha kanlar kurumamış, yerde göl olmuş durumda... Kerbela’nın en ilkelini görür oralarda. Yezitleri de tanır gözlerinden. Grup toplantısında arkadaşlarının gözüne baksın. Baksın da görsün Madımak’ta gözünü kırpmayan ilkelliği...
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               13 Kasım 2014


“ATATÜRK ÖLDÜ” DİYORLAR, İNANDINIZ MI?


“Atatürk öldü.” diyorlar, işitip inandınız mı? Eğer ölseydi Büyük Ata, O’nun yapıtlarını yok etmek isteyen kişi Çankaya’da oturmaktan korkar mıydı? Kaçar mıydı O’nun köşkünden ardına bile bakmadan adı “saray” olan dehlize?

“Atatürk öldü.” diyorlar... Dünyanın neresinde görülmüş ölü bir adamla yıllarca savaşıldığı?

“Atatürk öldü.” diyorlar... Eğer ölseydi O, milyonlarca kişi bağırır mıydı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye? Dünyanın neresinde görülmüş ölü birinin askerlerinin olduğu?

“Atatürk öldü.” diyorlar... 10 Kasım günü, saat dokuzu beş geçe bakın bakalım Türkiye’nin her yanına... Yollara, arabaların içine, tarlalara, fabrikalara, evlere, trenlere, vapurlara, okullara bakın... Görün, O ölümsüz devrimciyi nasıl da ayakta, dimdik...  Görün bir ulusun bakışlarında Atatürk’ü! Bakın, bakalım Atatürk öldü mü o bakışlarda?

“Atatürk öldü.” diyorlar... Her dara düşen hala ondan umar arıyorsa ölür mü O hiç?

“Atatürk öldü.” diyorlar... Saat dokuzu beş geçe sabahleyin işe yetişme kaygısıyla direksiyona geçen kapatıyorsa kontağını, soluksuz duruyorsa hazırolda...

Ayakkabı boyacısı atıyorsa elinden fırçasını, gözlerinde iki damla yaşla geçiyorsa kendinden...

İnşaatın on beşinci katında dış cephe ustaları, derme çatma iskelede rüzgarda sallanarak bakıyorsa ufuklara dalgın ve hareketsiz...

Ev hanımları camlara çıkıp saygı duruşunda bulunurken avuçlarıyla siliyorlarsa gözyaşlarını...

Aceleyle işine giderken aldığı poğaça ya da simitten bir lokmayı yutmadan geçiyorsa saygı duruşuna yurttaşlarımız...

Parkta oturan dedeler, nineler bastonlarına dayanarak kalkıyorsa ayağa umut ve inançla...

Vapurlar, trenler, hastaneler, gökdelenler... çalıyorsa sirenlerini en güçlüsünden...

Kuşlar bile kanat çırpmıyorsa gökyüzüne...

On binlerce kişi, el ele tutuşup oluşturuyorsa insan zincirlerini...

Dünyanın birçok mazlum ülkesinde hala yol göstericiyse...

Yetmiş altı yıldır O’nun birikimlerini har vurup harman savurarak harcayıp bitirememişse siyaset asalakları...

İktidar ve muhalefetin tüm ihanetine karşın silinmemişse yüreklerden, Türkiye’nin her köşesinden...

Hala adına şiirler yazılıp ağıtlar yakılıyorsa...

Aramızdan ayrılışından bu yana yetmiş altı yıl geçmesine karşın adın her söylendiğinde Ortaçağ yılanları ve onların efendilerinin dizleri titremekteyse korkudan...

Aramızdan ayrılışından sonra her geçen yıl çoğalıyorsa sevgin çığ gibi yüreklerde... Herkes bilsin ki Sen ölmedin. Hala yalınkılıç önümüzdesin Kocatepe’de.

“Atatürk öldü.” diyorlar... Kurtarıcılar, kurucu devrimciler, bir ulusa can veren ölür mü hiç?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               10 Kasım 2014



ROJAVA’DA DEVRİM SÜRÜYOR

                               
       Suriye’nin kuzeyinde örgütlenen PKK/PYD, dış müdahalelerle zayıflayan ülkenin kuzeydoğusundaki bazı yerleşim yerlerine egemen oldu. Kantonlar kurdu. Buraları yönetmeye başladı bölücü örgüt. Bu yapılanları da devrim olarak nitelediler.

Baştan beri Kürtçü bölücü hareketin bölgedeki en büyük destekçisi ABD. IŞİD, Ayn El Arap’a saldırıncaya dek zafer şarkıları sürdü bölücülerin. Ayn El Arap’ta Kürt halkını savunamayanlar, ABD ve Türkiye’den yardım istediler. ABD’yi anladık da Türkiye’den niye yardım istiyorsun? Yıllardır Türk Ordusuyla savaşan sen değil misin?

Ayn El Arap’ta yaşayan halk, Türkiye’ye sığındı; kentler, kasabalar, köyler boşaldı.

IŞİD’i durdurmak için Barzani peşmergeleri devreye girdi. 29 Ekim günü büyük kahramanlarmış gibi karşılandılar Güneydoğu’da. Birkaç gün konakladılar Türkiye’de. Bu süre içinde dokuz peşmerge firar etti. Birçoğu hastalandıklarını söyleyip savaştan kaçmak istediler. Tıpkı ödevini yapmayıp okula gitmek istemeyen ilkokul öğrencileri gibi...

Peşmergeler, Mardin’de bir dinlenme tesisinde yedikleri yemeğin parasını ödemediler. Tabi, bu da bir kahramanlık(!)...

Konuk olarak bulundukları yerde, kendilerine sunulan yemekte et az çıkınca isyan ettiler. Sanki savaşa değil de dinlenceye gidiyor beyefendiler...

Gece uyumak için yattıkları yatakları beğenmediler. Haklılar... Bu devrim savaşçılarına(!) kuş tüyü yataklar sermeli ki iyi uyusunlar, emperyalizme hizmette kusur etmesinler.

Rojava’da devrim sürüyor... ABD bayraklı savaşçılarla...

"Biji serok Obama!"
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               2 Kasım 2014



YERALTINDAKİ İNSANLIK

                                               
28 Ekim 2014 günü Karaman’ın Ermenek İlçesinde kömür madenini su bastı ve on sekiz işçi yerin altında kaldı. Su baskını olduğunda madenciler yemek molasındaydı.

AKP’nin iktidar olmasıyla iş kazalarında, pardon cinayetlerinde, belirgin bir artış oldu. Bunun nedeni de özellikle madenlerdeki, özelleştirmelerdir. Özelleşen madenlerde emek ucuzlayıp kömürün maliyeti düştü, çalışma koşulları ilkelleşti. Çok para kazanma hırsı, insanlığı unutturdu.

Gerek madenlerde gerekse diğer iş kollarında akıl almaz ihmaller yüzünden işçi ölümleri olmakta. AKP hükümetinin her iş kazasından sonra yaşanan felaketi, yazgıya bağlaması ihmallerin üstünü örtme amacını taşımakta. İhmallerin oluşturduğu kötü çalışma koşulları, ölümleri artırıp katliama dönüştürmekte. Ne yazık ki işçi kırımlarının hiçbirinde asıl suçlular cezalandırılmadı. Bu konuda adil yargılanmalar olmadı.

Ermenek’teki kömür madenini daha önce iki kez su basmış. Ancak ölüm olayı olmadığından konu geçiştirilmiş. TEMA Vakfı bir yıl önce bu bölgedeki madenlerde su baskınlarının olabileceğini söyleyip uyarı görevini yapmış. Ancak TEMA’nın uyarısı kulak ardı edilmiş. Çalışma Bakanlığı müfettişleri madeni kusurlu bulup para cezası yazmış. Ama maden kusurlarını gidermek yerine, üretimi artırmanın yolunu aramış.

Yoksulluğun pençesinde umarsız kalan köylüleri ucuza çalıştırmak kömür patronlarının işletme yöntemi olmuş. Ermenekli işçinin servis araçları kaldırılmış. Bir tas çorba çok görülmüş ona. Yemeğini, evinden taşımak zorunda kalmış madenci. Yemeğini, gün ışığında yemesi de yasak. Çünkü işveren yemek molasını, iş kaybı saymakta. İşte, yerin metrelerce altında çıkınlar açılıp azıklar yenmeye başlandığında felaket üstlerine karabasan gibi çöktü.Tonlarca su, ölüm olup madenin içine doldu.

Üç beş aydır maaş alamıyordu Ermenek madencileri. Ne gören  oluyordu ne de işiten bu durumu.

Bir madenci annesi: “Oğlum, yüzme bilmiyordu.” demekte acı dolu bekleyiş sırasında. Ah, teyzem ah! Bilse ne fark eder ki? Tonlarca suya hangi kulaç karşı koyabilir?

Başka bir madenci annesi madenden tahliye edilen suyu avuç avuç alıp kokluyor umutsuzca. “Belki oğlumun kokusu sinmiştir suya.” diye durumu açıklamakta. Oğlunun kokusunu, bir avuç suda arayan anneden insanlık adına öğrenilecek ne çok şey var değil mi?

Ey para tanrısına tapanlar! Sizin dopada her hangi bir nesneye bırakacağınız bir insan kokunuz var mı acaba?

AKP yöneticileri, her iş kazasını dinsel söylemlerle olağanlaştırmak istemekteler. Ders almak yerine günü kurtarmak peşindeler. Soma’da gerekli dersleri çıkarmadıklarından Ermenek felaketi oldu. İslami söylemlerle insanları susturmaya çalışmaktalar sorumlularını unutturmak için.

Müslüman olmadan önce bir kişinin insan olması gerek, insan... Bir kişi, insan olamıyorsa, bir dinin mensubu da olamaz. Çünkü dinler, insanlar içindir.

Ermenek’te toprağın altında kalan on sekiz işçi değil; insanlıktır, insanlık...

Toplumumuzun yaşadığı bunca felaketten ders çıkarmayanlardır toprağın altında kalan.

Ateş düştüğü yeri yakmıştır hep. O ateşi bedeninde, ruhunda duyumsamayanlardır toprağın altında kalanlar...

Yüreğinin, vicdanın yerine cüzdanını koyanlardır toprağın altında kalanlar.

On sekiz işçimiz nerede midir? Onlar insanlıklarını koruyarak vahşi kapitalizmin çarklarında ezildiler. Onların yaşayacağı yürekler hep var olacak.

İvedilikle toprağın altındaki insanlığı kurtarmak gerek. Acaba bunu kurtarmak için icat edilen bir alet edavat var mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           1 Kasım 2014


YAŞA ÖNDER OBAMA!


Peşmergelerin ne zaman Türkiye’ye gelerek Suriye’nin Ayn El Arap kasabasına geçeceği günlerdir merak edilmekteydi. 29 Ekim günü peşmerge, Türkiye’ye geldi. Seçilen gün ilginçtir. Bağımsızlığın ve devrimlerin bayramının kutlandığı bir günde geldi peşmerge. Hem de sevinç gösterileriyle karşılandı bir kısım yurttaşlarımızca.

Peşmerge, yabancı bir silahlı güç. AKP hükümetinin yardımıyla Türk topraklarında boy gösterdi. Türkiye’nin, Cumhuriyet Bayramını coşkuyla kutlandığı bir günde, yurt topraklarına yabancı bir silahlı gücün gelmesi bir ihanet göstergesidir. Egemen bir ülkenin topraklarına yabancı silahlı gücün çizmesi basmamalı. Hele bu yabancı gücün gelmesi, Türkiye karşıtı bölücü bir gösteriye dönüşmüşse aymazlığın hangi boyutlara ulaştığını gösterir.

Suriye de egemen bir ülkedir. AKP hükümeti, egemen bir ülkenin topraklarına yabancı bir gücün girmesine aracılık yaparak uluslar arası hukuka aykırı davranmıştır. Komşusunun egemenlik haklarına tecavüz etmiştir.

Peşmergelerin üniformalarında ABD bayrağı olması ilginçtir. Bu demektir ki bu askerler, ABD adına savaşmaktadırlar.

Peşmergeleri karşılayan PKK yandaşlarının “Biji serok Obama! (Yaşa önder Obama!)” diye bağırmaları ilgi çekicidir. PKK’lılar bu sloganla bölücülüğün asıl liderinin ABD başkanı olduğunu haykırmışlardır. Bizler (Kemalistler, ulusalcılar, devrimciler)yıllardır PKK’nın, emperyalizmin bir oyuncağı olduğunu savunduk. Ancak halkımızın bir bölümünü inandırdık. Şimdi PKK’lılar bunu itiraf ettiler Güneydoğu’nun meydanlarında, cadde ve sokaklarında.

Bir halkın emperyalizme dayanarak kurtuluş mücadelesi verdiği nerede görülmüş? Kurtuluş mücadeleleri emperyalizme karşı verilir oysa.

Kurtuluş mücadelesi veren bir örgüt, kurtarmak istediği halkına silah çeker mi? Onu çoluk çocuk öldürür mü? Eğer sen, kendi halkına silahı doğrultuyorsan halk düşmanısın. Demek ki, halkını yok etmek isteyen emperyalizm için çalışıyorsun.

Barzani askerleri, ABD bayrağını taşımaktalar üniformalarında, PKK’lılar ise Obama’yı önder olarak görmekte, PYD ise sözde direnişini ve devrimini NATO gücüyle yapmaya çalışmakta. Kürtçü bölücüler, kendi halkına değil; emperyalizme dayanarak bir şeyler yapmanın peşindeler. Emperyalizm kendi çıkarını düşünür. Çıkarlarına ulaşmak için de her türlü ahlaksız yolu dener. Bu ahlaksızlığın en büyüğü de halkları birbirine kırdırmaktır. Halkları birbirine düşman yaparken işbirlikçilerin yardımına gereksinim duyar. Zamanı gelince de işbirlikçileri terk eder. Yani, daha açık söylemek gerekirse satar. Bu nedenle Kürt yurttaşlarımız uyanık olmalı. Emperyalizmin oyununa gelerek kardeşlerine silah çekmemeli.

Yazımın başında, yıllardır bölücülerin emperyalizme alet olduklarını söyledim. Özellikle solcu çevreler bu düşünceye sırtlarını döndüler. PKK’yı solda göstermek için sosyalist bilgiye uymayan teoriler ürettiler. Şimdi ne diyecekler acaba? Dünyanın en büyük emperyalist gücünün liderini önder sayan bir örgütü siyasetin neresine koyacaklar? Yoksa halka hala masal mı anlatacaklar?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           1 Kasım 2014