MARKETLERDE İNSANLIK DIŞI ÇALIŞMA KOŞULLARI


Cuma akşamı eve dönerken yolumun üstündeki bir markete uğradım bir şeyler almak için. Birkaç ürün alıp kasaya doğru yürümeye başladım. Ortada yığılan ürünlerin kıyısında oturan market çalışanı bir kızcağız gördüm. Başı ellerinin arasında iki büklüm oturuyordu. O denli yorgun ve bitkim görünüyordu ki onu gören birinin yüreğinin sızlamaması olanaksız.

İçim yandı kızcağızın durumuna. Tam da aldıklarımı raflara geri bırakmak için döndüğümde seslendi bana yorgun savaşçı: “Ağabey gel, dönme geri! Aldıklarınızı geçireyim kasadan.” deyip ayağa kalktı zorlukla ve acı bir gülümsemeyle. Bir yandan yürüyüp bir yandan da konuştuk onunla. “Çok yorgunsun görünüyorsun?” diye sordum ona. “Evet, ağabey çok yorgunum. Sabah geldim, akşam oldu buradayım hâlâ. Çalışma sürem bugün on üç saat olacak.” dedi bitkin bir dille. Çalışma koşullarından söz etti bir süre. Sabahtan beri doğru düzgün oturamadığını söyledi. “Yakında ayrılacağım bu işten. Çünkü dayanamıyorum bu marketin çalışma koşullarına.” tümcesini de ekledi sözlerine.

Karşımdaki kızcağız ufak tefek, zayıf bünyeli biri. Yüzüne bakıyorum daha çocukluktan çıkmamış gibi. Ona bakıp düşündüm uzun süre bu küçük beden nasıl dayanıyor bunca yüke?

Oturduğum evin çevresinde çok sayıda market var. Öteden beri çalışanlarla aram iyidir. Marketlere girdiğimde çalışanlara selam verir, hal hatır sorarım. Çalışanların çoğuyla iyi ilişkiler kurarım. Onlar da beni gördüklerinde gülümserler içtenlikle bir yakınlarını görmüş gibi. “Hoş geldin Adil Ağabey!” derler bana. Günlük olaylar ya da geçmişte yaşanan kimi siyasal gelişmelerle ilgili sorular sorarlar. Ayaküstü de olsa söyleşiriz. Kimi zaman işleri bitip evlerine dönerken onları görmediğimde seslenip el sallarlar bana. Bu davranışları, beni sevindirir.

Market çalışanlarının önemli bir bölümü öğrenci. Ya üniversitede okuyorlar ya da üniversiteye hazırlanıyorlar. Marketlerde çalışarak hem aile bütçesine katkı yapıyorlar hem de okul harçlıklarını kazanıyorlar. Bazıları da özel üniversitelere gidiyor. Okudukları okulların taksitlerini çalışarak ödüyorlar çalışıp kazanarak. İşveren de gençlerin bu güç durumundan yararlanıp onların suyunu çıkarıyor.

Ülkemizde haftalık çalışma süresi kırk beş saat… Bu süre altı güne bölününce günde yedi buçuk saat çalışıyor bir kişi yasal olarak. Buradan anlaşılacağı üzere çalışanlar, haftada iki değil; bir gün dinleniyor. Bu da gelişmiş ülkeler göz önüne alındığında çok geri bir uygulama. Marketler, iş yoğunluklarına göre az kişi çalıştırıyorlar nedense. Bundan da anlaşılacağı üzere bir koyundan birkaç post çıkarma peşindeler. Marketler, haftanın yedi günü açık. Çalışanlardan biri, haftalık iznini kullandığında diğer çalışan tam gün, yani günde on üç saat çalışıyor. Bir çalışan işyerine gelmeden önce ve işten dönüp eve gitmek için harcadığı zaman hesaplandığında dinlenecek, ailesiyle söyleşecek, uyuyacak zamanı nasıl bulacağını anlamak olanaksız. İşverenler, çalışanlarını insan olduğunu unutup onları makine sanıyorlar. Onları insanüstü bir erkeyle çalıştırmaktalar bu nedenle.  Bazılarına hem yemek hem de yol parası ödeniyor. Çoğu market yol parası ödemiyor. Bu ödemelerle asgari ücreti biraz geçiyor aylıkları.

İşyerinde oturmak yasak! Kasada çalışan biri, gün boyu ayakta durmak zorunda. Bunun mantığını anlayan varsa bana anlatsın. Kasada ayakta yapılan iş, oturarak niye yapılmaz?

Market çalışanı; yük indirip bindirme, ürünleri raflara yerleştirme ve kasada satış işlemlerinin hepsini yapmak zorunda. Bu da gün boyu ayakta durarak çalışmayı gerektiriyor. Aslında onların yaptıkları ağır işçilik... İşyerinde sendikal örgütlenme yok! Böyle bir girişim olduğunda işverenler sert önlemler alıyor. Sendikal girişimde bulunan çalışanlar, işten atılıyor abnında. Zaten iş güvenceleri yok! İş güvenliklerinin ne derece sağlandığı ise bilinmiyor.

Çalışanlardan söz açılmışken önemli bir konuya da değinmek gerek. Ne yazık ki marketlerde alışveriş yapan bazı yurttaşlarımız, çalışanlara çok kötü davranmakta. Kasada birkaç dakikalık gecikme olduğunda sinirlenerek bağırıp çağıranlar çok. Market çalışanı, bir iş yaparken ya da başka biriyle konuşurken ona bir şey soran müşteriye anında yanıt vermediğinde hakaretler havada uçuşmakta. Bu kötü davranışları sergileyenlere baktığınızda çoğunun işçi haklarından yana olduklarını söylemeleri büyük çelişki.

Türkiye’de marketler tekelleşmiş durumda. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen market, iç piyasayı tamamen denetim altında tutmakta. Yaşam pahalılığının önemli nedenlerinden biri bu tekelleşme. Tekelleşmeyi, dolayısıyla pahalılığı önlemenin yolu 24 Ocak 1980 Özal kararlarının 12 Eylül Amerikancı darbesiyle uygulanan serbest piyasacı vahşi kapitalizm düzeninden kurtulmak gerek. AKP sözcüleri, ikide bir darbelere karşı olduklarını ve 12 Eylül anayasasını değiştireceklerini dile getirmekteler. Ey Erdoğan, ey AKP sözcüleri, gerçekten ve içtenlikle darbeler karşıysanız, 12 Eylül’ün toplumumuzdaki izlerini silmek istiyorsanız öncelikle onun ekonomik düzeninden kurtarın bu halkı. 12 Eylül’ün getirdiği sömürü düzenini yok etmeden ülkemizde gerçek demokrasi de yaşama geçmez.

Marketlerdeki tekelleşmenin, buralarda çalışanların insanlık dışı çalışma koşullarının değişmesi gerekir. Tekelleşmeyi önlemenin yolu, üretici ile tüketiciyi pazarda bir araya getirmek. Bu nedenle haller ve perakende yasaları ivedilikle değiştirilmeli. Sosyal devlette, yasalar aracıları değil, üreticileri ve tüketicileri, yani halkı korur. Üreticisini de tüketicisini de korumayan bir ülke yönetimi, kendi halkının karşısındadır demektir. Kendi yurttaşını yasalar yoluyla bir avuç market sahibine ve aracıya soyduran bir hükümet anlayışının ulus için çalıştığı söylenemez. Ayrıca çalışanlarının boğaz tokluğuna, insanlık dışı koşullarda çalışmasına göz yuman bir ülkede çağdaşlıktan söz edilemez. Bu nedenle market çalışanlarının ilkel çalışma koşulları değiştirilmeli, onlara sendikal örgütlenme hakları verilmeli.

Marketlerde insanlık dışı çalışma yöntemleriyle sömürülen gençler bizim çocuklarımız. Olumsuz çalışma koşullarını anlamak için birazcık duygudaşlık yapmak sanırım herkes için yeterli olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       10 Ağustos 2025

ARMUDUN İYİSİNİ AYILAR MI YER?


Deniz, Artvin’in bir dağ köyünde doğdu ve orada yaşıyor. Doğup büyümekte olduğu köyünü çok seviyor. Köyüne, köyünün çevreleyen ormana, ormanda yaşayan tüm bitki ve hayvanlara derin bir sevgi duyuyor. Her gün doğadan yeni bir şey öğrenmenin heyecan ve mutluluğunu yaşıyor. Orman, ona sürekli yeni varlıkları, olayları, yaşam ilişkilerini, doğal tansıkları ortaya çıkarıp öğrenme olanağı sağlıyor. Bu da Deniz’in ormana karşı sevgisini, merakını, heyecanını, artırıyor gün geçtikçe.

Deniz; annesi, babası, ninesi ve dedesiyle ormana meyve toplamaya gitti. Ormanın sessizliği, temiz havası, burada yaşayan canlıların birbirleriyle uyumu büyülüyordu onları. Deniz; her ağacın, her çalının, her otun, her çiçeğin önünde durup önce onu inceliyor; sonrasında ise onunla ilgili bilgi alıyordu yanındaki büyüklerden. Ormanda kuşlar ve memeli hayvanlar türlü sesler çıkarıyordu. Bu seslerin hangi hayvana ait olduğunu merak edip heyecanla biraz da merakla soruyordu. Sorularını, fısıldıyordu adeta hayvanlar ürkmesin diye. Ona daha çok dedesi yanıt veriyordu. Dedesi, çevre köylerde “Bilge Dede” olarak tanınırdı. Doğa ve orman hakkında neredeyse bilmediği yoktu.

Ormanın içine doğru iyice yürüdüler. Yukarıda bir kayın ağacının yanında iki ayağının üstünde dimdik duran bir hayvan gördü çocuk. Bu hayvanla ilk kez karşılaşıyordu. Yanında iki de yavrusu vardı. Onlar, büyük olana göre daha utangaç ve ürkektiler. Bilge Dede’ye dönüp: “Bu hayvanın adı ne dede?” diye sordu.

Bilge Dede: “Bu hayvanın adı, ayıdır. Türü ise boz ayı…  Ormanlarımızın gizli kahramanlarıdır. Ormanlarımıza sayılamayacak kadar yararı vardır bu hayvanın. Bazı insanlar çok kokar ondan. Oysa o da insanlardan korkar. Ayıya dokunmazsan, onu rahatsız etmezsen o, sana bir şey yapmaz. Hayvanlar, karşısındakinin kendilerine zarar vereceklerini düşündüklerinde savunma yapmak için saldırganlaşır. Bak bu ayı da arka ayaklarının üstüne dikilmiş merakla bize bakıyor. Çünkü biz onun yaşam alanına girdik.”

Deniz: “Peki, yanındakiler yavruları mı onun?”

Dede: “Evet, ikisi de onun yavrusu…”

Çocuk, ayıya dönüp gülümseyerek: “Ayı kardeş, korkma sakın! Sana da yavrularına da bizden zarar gelmez. Burası senin evin, evine izinsiz girdik sanırım. Seni rahatsız edip korkuttuysak özür dileriz. Biz yalnızca ormanda küçük bir gezi yapmak istemiştik. Gezimiz sırasında da biraz meyve toplayacağız.” dedi.

Anne ayı, gülümseyip dişlerini göstererek: “Orman, yalnız benim evim değil; hepimizin evi… Sizin gelmenizden mutlu oldum üstelik. Zaten Bilge Dede’yi ormanda yaşayan tüm canlılar tanır, ona derin saygı duyar. Koca Nine’yi de iyi bilip saygı duyarız. O, tam bir orman ve ayı dostudur.” dedi.

Deniz, mutluluk ve heyecanla: “Sen, bizim dilimizi konuşuyorsun, nereden öğrendin dilimizi?” diye sordu şaşkınlık dolu bir merakla.

Ayı: “Sizin diliniz, bizim dilimiz diye bir şey yok! Canlıların, doğanın dili var. Hepimiz, doğanın bir parçasıyız. O, bizim anamız. Onun dili de ana dilimiz. Demek ki bize anadilimizi öğreten doğa anamız. Öylesi anamız da dilimiz de bir.” açıklamasını yaptı bilgece.

Çocuk, yeni bir bilgiyi öğrenmenin sevinciyle derin bir mutluluk duydu. Ayıya minnet dolu gözlerle baktı. Ona, bakışlarıyla “Sağ ol!” dedi.

Deniz: “Senin bir adın var mı ayı kardeş?” diye sordu.

Ayı: “Benim adım, Özgecil… Senin adın da Deniz olmalı.” dedi.

Çocuk, biraz şaşırarak: “Memnun oldum Özgecil Hanım. Ancak benim adımı nereden biliyorsunuz?” diye sordu.

Özgecil: “Bilge Dede, sen doğduğunda gelip torununun doğduğunu muştulamıştı bize ve yani tüm ormana. Sen yürümeye başladığında, bir yaz günü bir sepet orman meyvesi toplamıştı senin için. Biz, ona. ‘Bu kadar çok meyveyi ne yapacaksın Bilge Dede?’ diye sorduğumuzda o: ‘Bunlar, torunum Deniz için…” diye yanıtladı bizi. Anlayacağın sen ormana gelmeden ünün geldi buraya.” tümceleriyle yanıtladı onu.

Bilge Dede: “Ah… Sevgili torunum, ormanımızın gizlisi saklısı olmaz. Burada yaşayanlara her şeyimizi anlatırız. Onlar da bize onlatırlar bildiklerini, yaşamlarındaki değişiklikleri. Uyumlu yaşamımız, dostluğumuz böylece sürüp gider. Zaten dostluk da bunu gerektirir.” diyerek tamamladı Özgecil’in sözlerini.

Koca Nine: “Binlerce yıldır süren orman dostluğunun temelinde, tüm canlıların birbirine karşı güvenleri ve açık sözlü davranışları var.”

Çocuk: “Yavrularınızın adları var mı Özgecil Hanım?”

“Olmaz mı hiç? Sağ yanımdaki dişi yavrunun adı, Akansu; sol yanımdaki erkeğin ise Esenyel…” deyince anne ayı, yavrular gülümseyip ellerini birbirine vurdular sevinçle.

Deniz: “Memnun oldum kardeşler sizlerle tanıştığım için.” dedi ve el salladı iki yavruya.

Onlar da ön ayaklarını sallayarak memnun olduklarını belirttiler.

Çocuk: “Yavrularınız ne zaman doğdu?” diye sordu ayıya.

Ayı: “Mart ayının başıydı doğduklarında. Onların doğum sancısı başlayınca kış uykusundan uyandım. Böylece iki yavrumu dünyaya getirdim. Onları, yalnızca sütümle besledim uzun süre. Şimdi ise sütümün yanı sıra meyvelerle de besleniyorlar. İki yıla yakın bana bağımlı yaşar ikisi de. Bu süre içinde hem onlarının beslenmesine yardım ederim hem de eğitimlerini sağlarım.”

Çocuk, Özgecil’e dönerek: “Siz, bu koca ormanda neyle beslenirsiniz?” diye sordu.

Özgecil: “Biz boz ayılar hem et hem de ot yeriz, bu nedenle de hepçiliz. Ölen hayvanların leşlerini yiyerek ormanı temiz tutarız. Kimi zaman balık avlarız. Meyveler olgunlaştığında onlarla besleniriz. Tadına doyamadığımızsa baldır. Ara sıra buluruz balı. Ancak bulduğumuzda doyuncaya dek yeriz ondan. Çünkü kış uykusuna yatmadan önce iyi beslenip kilo almamız gerek.” dedi.

Bilge Dede: “Bazı ayılar, balın çekiciliğine dayanamaz, çiftçilerin peteklerindeki balları yer. Bu da bazı köylüleri kızdırır. O zaman arada bir de olsa anlaşmazlıklar çıkar. Ancak bu anlaşmazlıklar uzun sürmez. Bilge ayılar, bilge insanlar, barışçıl kuşlar araya girip barışı sağlarlalar kolayca.” diyerek durumu açıkladı.

Özgecil: “Hangimiz yanlış yapmıyoruz ki yaşamımız boyunca bu dünyada? Önemli olan yanlış yapmak değil, yanlışı sürdürmektir.” diyerek Bilge Dede’nin sözlerini tamamladı.

Deniz: “Bizim köyde bazı kişiler ‘Armudun iyisini, ayılar yer.’ diyor, neden? Siz gerçekten armutların iyisini mi yiyorsunuz?” diye merakla sordu.

Ayı: “İnsanların bazıları, bizi kaba saba hayvanlar olarak görür. Bu, onların değerlendirmeleri... Bizim doğamız neyi gerektiriyorsa öyle yaşarız. Başkalarının hoşuna gidelim diye davranışlarımızı, yaşayış biçimimizi, doğamızı değiştiremeyiz. Armutların en olgunları, iyileri ağacın uzak dallarında, özellikle de tepesinde olur. İnsanlar, o dallara uzanıp o meyveleri toplayamaz. Onlar, daha çok güneş aldıkları için iyice olgunlaşır. Biz, ağaçlara iyi tırmanırız. O dalları eğip meyveleri yeriz afiyetle. Yalnız armut yemiyoruz doğal olarak. Ormanda yetişen tüm meyveleri yemekten büyük zevk alırız.” Sanki armut yiyormuş gibi ağzını şapırdatarak yaptı bu açıklamayı.

Çocuk: “Şu an usuma bir soru takıldı. Ormandaki meyveleri kim yetiştiriyor?” diye sordu ayıya.

Özgecil: “Orman meyvelerinin yetişmesinde, burada yaşayan birçok hayvanın emeği var. Ben, istersen sana biz ayılardan söz edeyim bu konuda. Biz, meyveleri yeriz bütün olarak. Tohumlarının çoğunu sindiremeyiz. Bu tohumlar, dışkıladığımızda toprağa düşer. Biz sürekli ormanda gezdiğimizden her yanına dışkımızı, dolayısıyla tohumları yayarız.  Dışkımız, aynı zamanda gübre... Tohum, gübrenin içinde bir süre bekler bahar gelsin diye. Bahar geldiğinde çimlenip yeşerir. Çok geçmeden bir fide boy atar orada. O fide, çok geçmeden fidan olur. Sonrasında yıllar içinde koca bir ağaç boy atar orada. O tohumunu toprağa ektiğimiz fidanlar, dört beş yıl içinde tek tük meyveler verir biz yiyelim diye. Bu doğal döngü, böyle sürüp gider sonsuza dek. Tabi ormanlarımız yanıp kül olmazsa ya da bilinçsiz kişilerce türlü nedenlerle yok edilmezse...” dedi.

Deniz. “Siz daha çok hangi meyveleri yersiniz?” sorusunu sordu.

Ayı: “Mevsimine göre kiraz, dut, armut, yaban mersini, ahududu, çilek, kızılcık gibi ormanda yetişen meyveleri yeriz. Burada saymadıklarımı da bulunca mideye indiririz.” diyerek yanıtladı onu.

Çocuk: “Çok sağ ol Özgecil Hanım! Bana altın değerinde bilgiler verdin. Bunları yaşamım boyunca unutmayacağım.” dedi mutlulukla.

Bilge Dede: “Oğlum Deniz, akşam olmak üzere… Evimize dönmemiz gerek. Ayrıca anne ayıyı bırak da karnını doyursun, yavrularıyla ilgilensin.”  diyen sesini işitti. Bu uyarıya: “Tamam!” yanıtını verdi çocuk. Hemen ayı ve yavrularıyla vedalaştı. Annesi, babası, ninesi, dedesi de onlara “İyi akşamlar” dileyip el salladılar.

Mutlu, ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladı Deniz ve ailesi. Çocuk ikide bir arkasına dönüp ayılarla göz göze geliyordu. Onlar da gülümseyip el sallıyorlardı Deniz’e. Tam bu sırada başlarının üstünde bir karga, birkaç tur attı. İyice alçalıp gagasıyla tuttuğu mor menekşeyi, çocuğun önüne bıraktı. Ardından öttü kesik kesik. Deniz yere eğilip çiçeği aldı. Kargaya teşekkür edip uzun süre el salladı ona.

Köye varıp eve girdiklerinde hava kararmış akşam olmuştu bile. Ninesinin sabahleyin pişirdiği ekmeği ortadaki siniye koydu babası. Annesi de taze, tuzsuz tereyağı ile köy peyniri getirdi sofraya. Ihlamur çayı hemen demlenmişti bile.

Karınları doyunca uyumak için odalarına çekildiler. Deniz, hemen uyudu. Düşünde sonsuz dağlarda, uçsuz bucaksız ovalarda meyve fidelerinin çimlenip büyüdüğünü gördü hep.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       9 Ağustos 2025

 

 

 

 

 

ÇINARLIK’TA SPOR


Çınarlık Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olarak göreve başladım 5 Kasım 1979’da. Çok gençtim. Yirmi yaşında bir öğretmenim. 57 kiloyum. Öğrencilerimin bazılarıyla neredeyse akranım. Yaşlarımızın yakınlığı, aynı kuşaktan olduğumuzun göstergesi. Bu nedenle onlarla anlaşmam çok kolay oldu.  Gün boyu spor yapsam yorulmuyorum.

Okulumuz, tam gün eğitim yapıyordu. Öğlen arası dinlence uzun, tam bir buçuk saat. Çünkü öğrenciler, öğle dinlencesinde evlerine gidip yemeklerini yiyorlar. Evleri uzak olanlar, yanlarında getirdikleri arasına katık koydukları ekmeklerle karınlarını doyuruyorlardı. Bazıları evden aldıkları harçlıklarla bakkala gidip ekmek arası helva ya da peynir alıyorlardı. Biz öğretmenler de bakkaldan ekmek, zeytin kimi zaman peynir kimi zaman da helva alıyorduk. Sobanın üzerinde çay demlerdik gün boyu. Çayın yanında kısıtlı olanaklarla bakkaldan aldıklarımızla dört beş öğretmenle yaşamımım en lezzetli yemeklerini yedim. Çünkü okulumda çok mutluydum, öğrencilerimi çok seviyordum. Birkaç kişinin dışında köy halkıyla çok iyi ilişkilerim vardı.

Köyde konakladığım için kitap okumaya çok zaman ayırıyordum. Ayrıca ders dışı etkinlikler yapıyordum. Okul dağıldıktan sonra ya köyün gençleriyle futbol oynamaya gidiyorduk köy merası Ağcasaz’a (Sonradan buraya Çarşamba Havaalanı yapıldı.) ya da yakınımızda bulunan ilkokulun bahçesinde öğretmen arkadaşlarla voleybol maçı yapıyorduk. Kimi zaman voleyboldan sonra futbol oynuyordum doksan dakika.

Uzun öğlen dinlencelerinde, evlerine karın doyurmaya giden öğrenciler hemen dönerlerdi. Okuldaki birkaç öğretmen ve öğrenciyle zaman geçirmeden voleybol maçı oynamaya başlardık. Ders giriş zili çalıncaya dek sürerdi bu maçlar. Arada sırada futbol oynadığımız da olurdu.

Okulumuzun bahçesi yoktu. Bu nedenle üç yolun kesiştiği kavşakta bulunan okulumuzun yanında bir boşluk vardı. Orada iki söğüt ağacının arasına voleybol filesini gerip maça başlardık. Yer toprak ve taş… Her maçtan sonra dizlerim ve kollarım yara bere içinde kalırdı. Gömleklerimin, pantolonlarımın yırtıldığı da oldu bazı zamanlar.

Oynadığımız yerin iki yanı tarla… Tarlalar, yoldan beş sıra dikenli telle ayrılmış. Top, iki de bir tarlaya kaçıyor. Buna engel olmak olanaksız. Maçlar çok heyecanlı geçiyordu. Genellikle bir takımın kaptanı Okul Müdürümüz Mehmet Dede, diğerinin kaptanı da ben olurdum. Heyecanlı geçen maçta, kimi zaman çok kontrolsüz vuruşlarda yapılırdı topa hırsla.

Top, ikide bir tarlanın içine kaçıyor. İlk önce nasıl alacağımızı düşünürken çözümü öğrenciler buluyordu anında. Bu arada köy çocuklarının devinimlerinin yüksek olduğunu, en zor işe bile anında çözüm bulabildiklerini söylemeliyim. Kaçan topu almak için birkaç çocuk, anında dikenli tellerin üzerinden atlayıp tarlaya geçiyordu. Topu, arkadaşlarından daha önce almak için adeta yarışıyorlardı. Topu alan, büyük bir utku kazanmışçasına elindekini fırlatıyordu voleybol alanına. Sonrasında tarladaki birkaç çocuk, dikenli tellerin üstünden kazasız belasız atlıyordu gerisin geri. Bir kez olsun hiçbiri takılmadı tellere. Hiçbirinin giysisi yırtılmadı. Ben, onların tellerin üzerinden atlayıp geçmelerini hayranlıkla izlerdim.

Bir gün yine voleybol oynuyorduk. Bu orada okulumuz öğrencilerinden bir voleybol takımı kurduğumuzu da söyleyeyim. Bu takımla çevre ortaokullarla maça gidiyorduk. Büyük yengilerin, başarıların takımı oldu bu. Çocukların tellerden atlayıp geçmelerinin uzun, yüksek, sırıkla ve üç adım atlamanın bir örneği olduğunu düşündüm bir an. Okul dağıldıktan sonra zaman geçirmeden yola çıkıp Samsun’a gittim. Dolmuştan iner inmez Yaşar Doğu Kapalı Spor Salonuna yöneldim. Şanslıydım. Orada bir atletizm öğretmeniyle karşılaştım. Soyadını anımsayamadığım Mustafa adında bir öğretmendi. Ona, düşüncemi söyledim. Benim atletizmin atma, atlama dallarıyla ilgili, teknik bilgim olmadığını söyledim. Benimle ilgilendi bu alçakgönüllü adam. Kırk yıllık dost gibi konuştuk uzun süre. Çay içtik bolca. Ondan kitap istedim konuyla ilgili, verdi birkaç tane kaynak.

Akşam olmuştu çoktan. Kitapları koltuğumun altına sıkıştırıp köyün yolunu tuttum. Sabahın ilk ışıklarına dek okudum kitapları. Bazı atma tekniklerini evde kendimce denedim. Birkaç saat uyuduktan sonra okula gittim. Uykusuzluğuma karşın mutluydum. Uykusuzluğun belirtisi yoktu bende. Üç sınıfımız vardı. Üçünün de beden eğitimi derslerine ben giriyordum. Güllemiz, ciridimiz, diskimiz yok. Olsun… Yuvarlak büyükçe bir çakıl taşını gülle, yassı bir taşı disk ve kalınca bir fındık dalını da cirit yaptık. Gün boyu çalıştık.

Koşucu öğrencileri seçtim. Yüksek ve uzun atlama çalışmaları yaptık yetersiz olanaklarla. Mutluluğum, umudum artmıştı. Yakınızdaki ilkokula da Kenan Kayıkçı atanmıştı. O da eski sporcuydu. Ülküleri vardı ve çok çalışkan biriydi. Gelir gelmez okulda atletizm takımı kurdu. İlkokulun öğrenci sayısı bizden daha çoktu. Bu, onun için büyük bir fırsattı, aynı zamanda bizim için de.

Bir gün Samsun’a gittim. Atletizm öğretmeni Mustafa Bey’den bana yardım etmesini istedim. Sağ olsun geldi köye birkaç gün sonra. Öğrencilere bazı atma ve atlama dallarının tekniklerini uygulamalı olarak gösterdi. Yanında gülle, disk ve cirit de getirmişti bize armağan olarak. Onun gelmesi, bizim için bir sıçrama noktası oldu. Bundan sonra çalışmalarımız daha sık ve sıkı oldu. Kenan Bey’le de yardımlaşmaya başladık. Zaten çalışmaları ilkokulun bahçesinde yapıyorduk birlikte.

İlde birkaç tane kros yarışına katıldı öğrencilerimiz. Hem kızlarda hem de erkeklerde birincilik bizim oldu. İlkokulumuz da birinciydi. Birçok madalyayla döndük okullarımıza.

Bahar gelip çattı. İl merkezindeki 19 Mayıs Stadyumunda okullar arası puanlı atletizm şampiyonası var. Her dalda katıldık bu yarışlara. İlkokulumuz da ortaokulumuz da birinci oldu bu yarışlarda. Bu başarı, öğrencilerimizin içgücünü, heyecanını, hırsını artırdı. Velilerimiz de aynı duyguları yaşadılar. Sonrasında Türkiye şampiyonalarında da birincilikler aldık.

Üç yıl çalıştım Çınarlık’ta. Atletizmde doruğa çıkmıştık. İstemediğim halde bakanlık beni, aynı ilçede bir ortaokula müdür olarak atadı tepeden inme. Zorunlu olarak gittim oraya gözyaşlarımla ve içim burkularak. Geride sayısız kupa ve madalya bırakarak.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Ağustos 2025

ÜSTEĞMEN MEHMET NAZİF EFENDİ’NİN ŞEHADETİ


Mustafa Kemal Bey, Gelibolu Yarımadası’nda ülkemizi işgal etmeye çalışan emperyalistlere karşı önemli bir direnişin adıdır. İngiliz güçlerine karşı adeta çelikten bir duvar ördü kahraman askerleriyle. Bir türlü istedikleri başarıyı elde edemeyen İngilizler, 6 Ağustos 1915 gecesi Mustafa Kemal’in savunduğu Arıburnu’nun kuzeyindeki Suvla Körfezine çıkarma yaptılar.

İngilizlerin karaya yeni çıkardıkları birlikler ilerlemeye başladı tepelere doğru. Savaş, kuzeye doğru yayılıp genişledi. Böylece Anafartalar cephesi açıldı. Conkbayırı tehlikeye girdi. Atatürk, çocukluk arkadaşı alay komutanı Nuri Conker’i Conkbayırı’nı savunmak için gönderdi. Nuri Bey,  24. Alay ile iyi bir savunma gösterdi düşmana karşı. Bu savunmanın ödülü olarak soyadı yasası çıkınca Atatürk, ona “Conker” soyadını verdi.

Bolayır Kıstağı’nı koruyan iki tümenin İngiliz çıkarmasına karşı yavaşlığı nedeniyle bu birliklerin komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey, 8 Ağustos gecesi saat 21.50’de görevinden alınarak yerine Mustafa Kemal atandı. Böylece Atatürk, altı tümenin kumandanı oldu. Bu askeri güce de “Anafartalar Ordu Grubu” adı verildi. Komutayı ele alan Mustafa Kemal, o gece sabaha dek tüm birlikleri gezerek denetledi. 9 Ağustos sabahı düşmana karşı saldırı emrini verdi. Düşman, ele geçirdiği yerlerden atıldı. Kıyıya hapsedildi. Böylece I. Anafartalar Utkusu kazanıldı. Türk ordusunun saldırısı, 10 Ağustos günü de sürdü.

8 Ağustos’ta düşman saldırısına karşı olağanüstü bir direniş gösterdi Türk askeri Conkbayırı’nda. Bu saldırıya, gelecekte Türkiye’nin Atatürk’le birlikte iki mareşalinden biri olacak Fevzi Çakmak’ın kardeşi Üsteğmen Mehmet Nazif de katılmıştı.

8 Ağustos 1915 günü, İngiliz donanması birliklerimizin üstüne ateş yağdırdı. Donanma ateşi kesilir kesilmez düşman karadan saldırıya geçip bir anda Conkbayırı’nın doruğuna ulaşır. 64, Alay Komutanı Yarbay Servet Bey, düşmana karşı saldırıya geçer zaman yitirmeksizin. Bu saldırıyla düşman, bayırın yamaçlarına doğru püskürtülür. Bu saldırı sırasında 25. Alay Komutanı Yarbay Ali Nail Bey, 25. Alay 2. Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Ali Bey şehit olur. Ayrıca 64. Alay 2. Tabur 1. Bölük Komutanı Üsteğmen Mehmet Nazif Efendi doğup büyüdüğü topraklar uğruna kahramanca dövüşerek can verir.

Üsteğmen Mehmet Nazif Efendi, Fevzi Çakmak’ın kardeşi… 64. Alay Komutanı Servet Bey, düşmana karşı saldırı emrini verir vermez bölüğüyle süngü takıp saldırıya geçer. Bu sırada şehit olur. O sırada ağabeyi Fevzi Paşa da V. Kolordu komutanı olarak Çanakkale’de yurdu için çarpışıyordu düşmanla. Kardeşinin şehit olduğunu cephede öğrenir. Mustafa Kemal, 8 Eylül 1915’te arkadaşı Paşa’ya yazdığı mektupla ona üzüntülerini bildirip başsağlığı diler.

“Muhterem Kardeşim Paşa Hazretleri,

23 Temmuz 331 (5 Ağustos 1915) tarihli mektubunuzu dün aldım. Hakk-ı acizânemize gösterilen iltifat ve teveccühlerinize teşekkür ederim.

Mukaddes vatanımızı çiğnemeye çalışan hain düşmana -ancak arkadaşlarımızın yüksek gayreti ve canlarını vermeleri sayesinde- iyi dersler verilmektedir. Vatanı kurtarmak için şerefli kanlarını büyük bir şevkle veren arkadaşlarımın gayretiyle düşmanın gelecekteki her türlü teşebbüsüne mani olunacağına güvenim tamdır.

Ancak bu derecedeki fedakârlık abidesinin gerektirdiği bazı acılara tahammülün zaruri olduğu zatıâlilerince de tasdik edilmiştir. Bu zaruretin mecbur etmesiyle sizi acılara düşüreceği tabii olan biraderinizin şehadeti haberi bendenizi cidden üzmüş ve ağlatmıştır.

Merhum şehit biraderiniz 26.5.331 (8 Ağustos 1915) millet ve memleketin hayat memat noktası olan Conkbayırı’nda düşmana atılan safların önündeydi.

Üzüntünüze bütün saflığım ve kalpten samimiyetimle katılır ve cenab-ı hakka zatıâlilerine ve kederi ailenize iyilik ve sabır ihsan buyurması için yalvarır, sevgi ve dostluğumu arz ederim efendim.

                                       Anafartalar Grubu Komutanı

                                                      M. Kemal

(Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 1, Kaynak Yayınları, Birinci Basım: Ekim 1998, s.268)”

Atatürk’ün Mehmet Nazif Efendi’nin şehadeti karşısında Fevzi Paşa’ya yazdığı ve içtenlikle duyduğu acıyı anlattığı yukarıdaki mektup tarihsel anlamda çok önemli. Cumhuriyet kurucuları, memleket evlatlarının cephelere koşup şehit olduğu bir dönemin acılarıyla kavrularak yurdu kurtardılar. Bu nedenle kurtarılan yurdun bir daha felaket günlerine dönmemesi için yeni kurulan devletin temellerini sağlam attılar. Bunun da adı “cumhuriyet” oldu.

Üsteğmen Mehmet Nafiz Efendi, Çanakkale savunmasında ülkesi için canını kahramanca vererek şehitlerimiz arasındaki onurlu yerini aldı. Onlara ne denli minnet borçlu olduğumuz anlatılamaz. Bir gün şehitlerimizin ve yurdumuzu yeniden var edenlerin adlarını unuttuğumuzda, onlara karşı saygımızı azalttığımızda kötü durumları yeniden yaşayacağımız kesin. Bu nedenle yurdumuzu korumak için Mehmet Nafiz Efendilerin özverili kahramanlıklarını her an usumuzdan çıkarmamalıyız. Mehmet Nazif Efendi’yi şehadetinin 110. yılında saygı ve minnetle anıyorum.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Ağustos 2025

 

FETÖ BİTTİ Mİ?


Önceki yazımda FETÖ ile ideolojik alanda savaşılmadığını söyledim. Ülkemizde ne yazık ki günlük siyasal sorunların çözümleri, din üzerinden açıklanıyor. Bunun da başını iktidar partisi AKP çekiyor. Bu nedenle de gerek iktidar partisi tabanında gerekse farklı tarikat ve cemaatlerin içinde kendilerine yaşam alanı bulmaları oldukça kolay bu terör örgütünün militanları. “Tayyip düşmanlığına” odaklı bir muhalefet anlayışı ise FETÖ’nün bu saflarda yer bulmasına olanak veriyor. Kim daha yüksek sesle ve sert bir tonda “Tayyip düşmanlığı” yaparsa en iyi muhalif o oluyor. Bu da FETÖ’cülerin bu cephede ön almasını olanaklı kılıyor. Bundan da anlaşılacağı gibi hem iktidar hem de muhalefet, FETÖ’nün varlığı için ortam hazırlıyorlar.

Ülkemizde hızlı bir biçimde gelişen ve zincir market konumuna gelen iki firma yıllar sonra ortaya çıkarıldı. Türkiye’nin dört bir yanında satış mağazaları vardı bu iki marketin. FETÖ’cülerin sahibi olduğu bir market zinciri bunlar. İşlerini yitiren örgüt militanları buralarda iş buldu. Ayrıca FETÖ, bu yolla ekonomik olarak güçlendi. Ekonomik güçlenme, onlara örgütü kolayca toparlama olanağının yolunu açtı.

Her şeyi din üzerinden açıklama ve yapma alışkanlığı FETÖ’ye nasıl yarıyor?

Kayyım atanan iki market zincirinden birinin adı; HAKMAR… “Hak” sözcüğü, “Allah” anlamına gelir. Sözcük, “Allah “ anlamında kullanıldığında özel ad olduğundan ilk harfi büyük yazılır. Diyeceksiniz ki Allah’ın marketin adında ne işi var? Bir kişinin ya da kümenin siyaset yapma anlayışı dinsel sömürü üstüne kurulursa marketin adında “Allah” sözcüğünün olması olağan. Çünkü Müslüman kitleleri en kolay kandırmanın yolu,  Allah ile aldatmak. Bunu da en iyi yapan FETÖ… Demek ki dinsel sömürü yerleşik bir siyaset yapma biçimi olduğunda bundan en iyi yararlanan ABD yapımı FETÖ… Ayrıca dinsel sömürü üstüne kurulu siyaset düzeni sürdükçe FETÖ yok olsa bile emperyalizm, tarikat ve cemaatlerden bazılarını kendi çıkarları için devşirir.

“Hak” sözcüğü, ayrıca “adaletin ve hukukun gerektirdiği veya birine ayırdığı şey, kazanç” anlamında. “Dava ve iddiada gerçeğe uygunluk, doğruluk” da sözcüğün bir diğer anlamı. “MAR” ise “market” sözcüğünün kısaltılmışı… FETÖ, her zaman yaptığı gibi kurduğu marketin adıyla bile din sömürüsü yapıyor. Üstelik bazı dükkânlarını da cami altlarına açıyor. Böylece din ve ticaret sarmalı oluşturuluyor. Geçmişte siyasetçilerin birçoğu: “Başı secdeye giden kişiden zarar gelmez.” demişti. Önemli olan başın secdeye gitmesi değil, secdeye giden başın kim adına, ne düşündüğü değil mi? Secdedeki başın Allah için mi, yoksa ABD-İsrail için mi orada olduğunu iyi ayrımsamalı.

Geçtiğimiz günlerde ülkemizin dört bir yanında orman yangınları çıktı. Yurttaşlarımız seferber oldu yeşil vatanı korumak için. Bu yangınlarda şehitler verdik. Kahramanlık destanları yazdı halkımız. Yangınların birden eşzamanlı olarak yurdun dört bir yanını sarması karşısında sabotaj olasılığı neredeyse herkesin usuna geldi. Neyse ki sonunda Bursa’da yangın çıkaranın bir FETÖ’cü olduğu saptandı. FETÖ’cülerin ABD hesabına Türkiye’ye saldırmaları bir gelenek. Ülkemizin maddi ve manevi hangi değeri varsa hepsine saldırmak, onları yok etmek için ABD eliyle kurulmuş bir terör örgütü. Kim bilir bundan önce kaç ormanımızı yaktılar?

Hükümet, FETÖ ile köklü bir savaşım başlatmak zorunda. Yoksa bu terör örgütünün kökünü kazımak epeyce zor. Allah’la aldatma üzerine kurulu bir siyaset düzeninde halkımız da siyasetçiler de emperyalist tuzaklara çekilir. Siyasete de ticarete de halkımızın değerleri alet edilmemeli. Camiye, kışlaya, okula siyaset sokulmamalı. Buralara egemen olmak için din sömürüsü yapılmamalı.

Ne yazık ki din bezirgânları ve FETÖ’ye adalet isteyenler sayesinde bu terör örgütü bir türlü bitmiyor. Ona, bilerek ya da bilmeyerek yaşam veriyorlar.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Ağustos 2025

FETÖ İLE SAVAŞIM


FETÖ’yü, ABD/NATO kurdu ve önünü açıp geliştirdi. Atlantik desteğiyle devlet kurumları içine yerleşti bu örgüt. Türkiye’de günümüze dek iktidara gelen partilerin neredeyse hepsi tarafından ama az ama çok korundu ve devlet içinde yuvalanmalarına göz yumuldu. Hükümetlerin devlet gücüyle sahip çıkmadığı yoksul çocukların devşirilmesine olanak sağlandı nedense. ABD’nin ulus devletimizi yok etmek için kurduğu bu örgütün serpilip gelişmesinin yolları açıldı iktidarda bulunan partilerce. Bu partiler, FETÖ’ye desteklerini İslam’ın, Türklüğün yararına olduğuna inandılar ve halkı da inandırdılar. Zaman zaman da bunu dile getirdiler.

Yurtsever Türk aydınları FETÖ gerçeğini baştan beri iyi anladılar. Bu örgütün ABD’ce kurulduğunu ve ülkemizin bağımsızlığını, ulusal birliğini, ülke bütünlüğünü yok edeceğini açıkça anlattılar. Ancak yurtsever Türk aydını suçlanıp susturuldu. Örgüt, devlet kurumlarını tek tek ele geçirdi. Onun için temel düşünce, devletin halka hizmet etmesi değil; devlet kurumlarının FETÖ/ABD hesabına çalışmasıydı. Bu nedenle yıllardır sağlam temellere dayanan devlet kurumları, yasal kurallar, ilkeli davranma, yurttaşlara eşitlikçi yaklaşma, bir kişinin ya da bir zümrenin kayrılmaması gibi uygulamalar FETÖ uğruna feda edildi. Böylece devlet kurumlarında çürüme başladı. Bu çürüme, zamanla hızlandı ve kokuşma her yanı sardı.

15 Temmuz 2016 günü FETÖ darbe kalkışması, herkese gösterdi ki bu örgütün elemanları bizden değil. Kolayca kendi halkına silah doğrultan, doğrultmakla da kalmayıp silahsız insanları ekin biçer gibi otomatik silahlarla tarayan bir düşman gücü bu örgütün devşirmeleri. Bu gerçek ortadayken ABD’nin ülkemizdeki silahlı gücü bu ihanet örgütüyle usçu, yeterli bir savaşım yürütüldü mü? Bu örgüt, ideolojik bir savaşla toplumun içinden, devlet organlarından sökülüp atıldı mı?

Yukarıdaki sorulara ne yazık ki “Hayır!” yanıtını vereceğim. Başta iktidar partisi AKP olmak üzere TBMM’de bulunan muhalefet partileri, FETÖ’nün ne dayandığı ideolojiyi ne de onu var eden emperyalist gücün bu örgüt üzerinden gerçekleştirmek istediği amaçlarını iyi bir biçimde çözümleyebildiler.

FETÖ, emperyalizme bağımlı bir örgüt ve onun eliyle örgütlendi. Demek ki bu örgütle savaşmak için tam bağımsızlığı savunmak, emperyalizme karşı onurlu bir duruş sergilemek gerek. ABD ile kol kola yol alıp Avrasya’ya düşmanlık yaparsan FETÖ ile savaşamazsın. Bu ihanet örgütünü ne toplumun ne de devletin içinden söküp atamazsın.

FETÖ’nün hedef aldığı, yıkmak için çaba gösterip türlü tuzaklar kurduğu Atatürk Cumhuriyeti. Ne yazık ki iktidardaki AKP ve TBMM’de bulunan partilerin çoğu, Cumhuriyet’imizle bitmez tükenmez bir kavga sürdürmekteler. Bu kavgayı da “demokrasi(!) ve “özgürlük(!)” adı altında yürütmekteler. Sen, sözde özgürlük ve demokrasi yalanlarıyla Cumhuriyet’e saldırırsan; FETÖ’ye, dolayısıyla emperyalizme hizmet edersin. Her gün, her fırsatta Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleriyle kavga edersen, devletimizin sınırlarını belirleyen Lozan Anlaşması’nı kötülersen FETÖ’nün değirmenine su taşırsın. Çünkü bu saldırıların kaynağı emperyalizm ve onun işbirlikçileri.

Sen, sabah akşam emperyalist yalanları gerçek sanıp onları dillendirerek Cumhuriyet’in dine karşı olduğu safsatasını dile getirip halkı bölersen,  FETÖ’ye hizmet edersin. Çünkü bu yalanları üreten emperyalizm… Bunları halk arasında yayan FETÖ ve onun gibi düşmana hizmet eden örgütleri var edersiniz böylece. Toplumda her şeyi din üzerinden açıklamaya çalışırsanız, dine zarar verdiğiniz gibi dini kullanarak toplumsal destek bulan FETÖ’yü güçlendirirseniz.     

Siz, iktidar ve muhalefetiyle tarikatları, cemaatleri sivil toplum örgütü olarak görüp onların toplum içinde gelişmesine yol verirseniz, onlarla gizli ya da açık seçim işbirliği yaparsanız FETÖ’nün alt yapısını oluşturursunuz. Üstelik bu terör örgütü militanlarının kendilerini saklayıp yuvalanacağı ortam hazırlarsınız. Halka da tarikat ve cemaatlerde örgütlenmeyi bir seçenek olarak sunarsınız.

Sen, Atatürk’e yalana dayalı karalamalar yapıp bunların halk içinde yaygınlaşmasına meydan verirsen, emperyalizme ve FETÖ’ye hizmet edersin. Çünkü FETÖ’yü oluşturan ideolojik temel, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı karşıtlığı üzerine kurulu.

Sen, 15 Temmuz darbe kışkırtmasına “tiyatro” ya da “kurgu” dersen, emperyalist oyunu ve bu oyunun tetikçisi FETÖ’nün ne olduğunu anlayamazsın.

Sen, FETÖ’cülerin mağdur olduğunu savlarsan, sabah akşam tutukevlerini dolduran ihanet militanlarının özgür bırakılmasını istersen, ülkemize oynanan oyunu anlayıp ona göre sağlam duruş gösteremezsin.

Sen, sosyal medyada iktidarı yıpratacağım, değiştireceğim diye yalan yanlış bilgilerle ülkemizdeki ulusal birliği dinamitleyen FETÖ’cülerin muhalefet yaptıklarını düşünüp onların emperyalist yalanlarının yayıcısı ve destekçisi olursan, FETÖ’nün ayakta kalmasına neden olursun.

Sen, devlette görev yapmak içim uygunluk, yeterlilik, yaraşırlık niteliklerini bir yana atıp kendi beceriksiz yandaşını göreve getirirsen, FETÖ’nün yolundan gidersin.

İktidarıyla muhalefetiyle siz; yönettiğiniz kurumlarda yolsuzluk, rüşvet, kayırmayı yerleştirirseniz, FETÖ’nün devleti çürütüp yıkmasına yardım edersiniz.

Siz, toplumun temel sorunlarını çözmek yerine sabah akşam anayasa tartışması yaparsanız, FETÖ’nün yolunu açarsınız sonuna dek.

Siz halkı yoksullaştırırsanız, bir dilim ekmeğe ve bir tas çorbaya muhtaç ederseniz, FETÖ’ye insan kaynağı yaratırsınız.

Sözde FETÖ ile savaşıyor iktidar da muhalefet de. İnandık mı buna? Hayır! Yapılanlar gösteriyor ki FETÖ’nün ideolojisini saptayıp onunla savaşmak gibi bir çaba yok iktidar ve muhalefette. Yaptıkları göz boyayıp yasak savmak. Yine iş, bir avuç yurtsevere düştü. İhaneti de aymazlığı da ortaya sermek ve bunlarla savaşmak yurtseverlerin işi. FETÖ’yü yok edecek tek şey, Atatürk ve Cumhuriyet’te birleşmek…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       6 Ağustos 2025

 

 

BU DÜNYADAN CÜNEYT AKALIN GEÇTİ


Eyüp Cüneyt Akalın’la ne zaman tanıştığımızı tam olarak anımsamıyorum. Tanışmamızı sağlayan şey, bir toplantı ya da gösteriydi. Önce uzaktan selamlaştık. Sonra el sıkışıp ayaküstü konuşmalarımız oldu. Giderek yakınlaşmaya başladık. Toplantılarda yan yana oturmaya,  direniş kokan gösterilerde aynı yerde olmaya başladık. Aynı dünya görüşünü paylaşıyorduk. Yüreğimiz, aynı ülkülerle çarpıyordu.

2009’da ülkemizde açılım furyası başlamıştı ulus devletimizi çökertmek için. Açılımlar, demokrasi kılıfına geçirilmiş olarak topluma sunulmaktaydı. Cumhuriyet’imizin kuruluş ilkeleri ayaklar altına alınıyordu. Toplumsal değerlerimiz küçümseniyor, insanlar neredeyse “Türk’üm” demekten çekiniyordu. Emperyalizmin işbirlikçileri, BOP tetikçileri, feodal bir düzen özlemiyle yaşayan yobazlar, ülkemizin birliğini dinamitleyenler, bölücüler, vatansızlar, kimliksizler ve insan emeğini hiçe sayanlar el ele vermiş; Türkiye’ye savaş açmıştı. Açılıma koşut olarak yurtseverler; Ergenekon, Balyoz… adı altında uyduruk örgüt soruşturmalarıyla Silivri’ye gönderiliyordu.

Açılım ihaneti sürerken bir yandan da bölücü anayasa hazırlama girişimleri yaygınlaşıyordu. Ulus devleti ortadan kaldıracak bölücü anayasa girişimine karşı yurtseverler, Milli Merkez adı altında bir araya geldiler. Önce kendi aramızda toplandık, yol haritasını oluşturduk. Sonrasında bölücü anayasaya karşı milli anayasayı savunduk halkla yapılan toplantılarda. Bu toplantıların birinde, Beşiktaş-Gayrettepe’de Cüneyt Akalın’la katıldık. Toplantıyı Özden Gönül Hanım yönetti. İkimiz de konuşmacıydık. Bizden başka Emekli Tuğgeneral Dr. Noyan Umruk ve o dönemde TGB İstanbul İl başkanı olan Olgu Özdemir de vardı konuşmacı olarak. Orada birbirimizin konuşmalarını dinledik. Sonrasında oturup çay içerek uzun süre söyleştik. Bazı dostlarımız da vardı söyleşimizde. Bu toplantı, bizim arkadaşlığımızı üst düzeye taşıdı. Bundan sonra daha sık buluşup konuşmaya, telefonlaşmaya başladık.

Akalın Hoca ile farklı kuşakların insanlarıydık. O, 1968 kuşağının devrimcisiydi. Benden on dört yaş büyüktü. Eski kuşak devrimcileri dinlemeyi, çocukluğumdan beri severim. Onların anlattıklarını kolay kolay unutmam. Hele Cüneyt Hoca’m gibi yaşadıklarını yüreğiyle anlatan devrimcilerin sözlerini unutmak olanaksız bir şey. Onun her sözü, belleğime yazılmaz, kazınırdı adeta. Kitaplarını, gazete ya da dergilerde çıkan yazılarını okurdum heyecanla. O da benim yazılarımı kaçırmazdı. Zaman zaman büyük bir incelik göstererek beni ya telefonla arar ya da karşılaştığımızda yazılarımla ilgili olumlu-olumsuz eleştirilerini söylerdi. Yazmam için beni yüreklendirmesini unutmam olanaksız.

15 Temmuz 2016’da ABD’nin FETÖ eliyle yaptığı darbe kalkışması sırasında Vatan Partisi Bakırköy İlçe Başkanıydım. O da o sıralarda Avrupa yakasında bir üniversitede ders veriyordu. O zamanlar Marmaray tam olarak hizmete girmemişti. Ben, Bostancı’dan deniz otobüsüne binerdim. Yanımda bir boş yer ayırırdım, belki Cüneyt Hoca’m gelir diye. O da Kadıköy’den binerdi deniz otobüsüne. Kimi zaman rastlardık birbirimize. Seslenip el sallayarak kendimi gösterirdim ona. Sevinçle gülerek gelirdi yanıma otururdu. Yolculuğumuz yirmi dakika sürerdi. Çok yararlı yirmi dakika… Zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz, Bakırköy’e varırdık kaşla göz arasında. İskeleden çıkınca ayrılırdık. Yürürken dönüp dönüp arkasından bakardım. Bazı akşamlar, Bakırköy’de yine karşılaşırdık deniz otobüsünde söyleşirdik yol boyunca.

!5 Temmuz darbe kalkışmasından sonra bazı halk nöbetlerine, toplantılarına katıldım fırsat buldukça. Burada gördüklerimi, katılanlarla konuşmalarımı yazıp BLOG’umda yayımladım. 19 Temmuz 2016’da yazdığım ve BLOG’umda yayımladığım “Halk Niye Sokakta?” başlıklı yazımı, Yalçın Bayer 22 Temmuz 2016 günü Hürriyet gazetesindeki köşesinde yayımlamıştı. Ancak o gün benim haberim yoktu bundan. Sabahleyin, deniz otobüsüne binip yola çıktım. Çok kalabalıktı bu deniz taşıtı. Kadıköy’de durup yolcu aldı. Ancak ben Cüneyt Akalın Bey’i fark edemedim. Bakırköy’e varınca önce inmek için çıkış kapısına yanaştım. Kapı önündeki kalabalık artmıştı. Arkadan “Adil Hoca! Adil Hoca!” diye sürekli bana ünleyen bir ses işittim. Sesi hemen tanıdım. Geri çıktım kalabalığın içinden. Önce günaydınlaştık. Ardından Hoca’m heyecanla: “Bugünkü Hürriyet’te sen varsın…” dedi. Bunu derken gözlerinin parlamasını, sesindeki içtenliği ve dostluğu hiç unutamam. Bu, bir kardeşliğin, içten bir dostluğun, sarsılmaz bir yoldaşlığın heyecanı ve gururuydu.

Deniz otobüsünden ininceye dek bana övgülerde bulundu. İskeleden çıkar çıkmaz karşımızdaki gazete bayiinden bir Hürriyet aldım. Birinci sayfada göze çarpacak bir biçimde yazımın küçük bir bölümü vardı, eliyle gösterdi bana bunu. Yazının tamamı iç sayfadaydı. Yine vedalaşıp ayrıldık. O günkü yüzünü yaşamım boyunca unutmam olanaksız.

Cüneyt Hoca’mla dostluğumuz sürüp gitti. Her buluşmamız bir düşünsel toydu. O aradığında heyecanlanırdım. Evdeysem oturduğum yerden ayağa kalkardım ona yanıt vermek için. Oturduğum yerden onunla konuşmayı istemezdim nedense.

Bostancı sahilinde neredeyse her gün yürüyüş yaparım. Bu yürüyüşlerime zaman zaman arkadaşım Yılmaz Şekeroğlu da katılır. Yılmaz, bir gün bana: “”Cüneyt Hoca’nın hastalandığını duydun mu?” diye sordu. “Yok!” dedim şaşkınlıkla. Hemen Hoca’yı aradım. Açtı telefonu. “Geçmiş olsun, neyiniz var Hoca’m?” dedim. O anlattı. Hemen akrabam olan bir sağaltımcıyı önerdim ona, kabul etti. Ne yazık ki akrabam olan sağaltımcıyla buluşmaları gerçekleşmedi. Neredeyse her gün aradım onu. Sağlığını, sağaltım sürecini sordum. Çoğu zaman bana yanıt veremedi telefonda. Ancak ileti yazdı bana durumuyla ilgili. Niye mi? Hoca’m duygusal biriydi. Yüreğiyle yaşayan bir adamdı, içtendi.

3 Ağustos günü bir toplantıda aldım Cüneyt Hoca’nın uçmağa vardığını. İçimden bir şeyler kopup gitti onunla. Bir gün sonra 4 Ağustos günü saf tuttuk önünde ve onu uğurladık sonsuzluğa.

Eyüp Cüneyt Hoca, soyadı gibi ak alınlıydı. Adı gibi Eyüp sabrı vardı onda. Kendini halkına adayan bir devrimciydi. Özverili bir elseverdi. Yüreğindeki insanlığı anlatmak olanaksız. Alçakgönüllü, kim olursa olsun herkese saygılı, içten, sevgi dolu adam gibi bir adamdı. Duygusal ve duygudaş biriydi. Bakışından, gülüşünden, gözbebeklerinden içindeki insanlık taşardı sanki. Kendi usuyla özgün ve özgür düşünürdü. Halden anlardı. Çalışkanlığı ise övgüye değer, örnek alınmalı. 

Bu dünyadan bir Cüneyt Akalın geçti. Hem de her yanda, yüreklerde derin ayak izleri bırakarak gitti gözleriyle gülerek, yüreğiyle severek. Bana: “Prof. Dr. Eyüp Cüneyt Akalın kimdi?” diye sorsalar, onlara: “Cüneyt Akalın insandı, insan… İçinde kötülüğün zerresini taşımayan bir insandı.” derim. Bundan başak söz olur mu onun için?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Ağustos 2025

 

ÇOCUK VE KIRLANGIÇ


Martın son günleriydi. Çocuk, erkenden uyandı. Hava, yeni yeni aydınlanıyordu. Güneş, kendini göstermemişti daha. Ancak ışınları, doğuda ufku aydınlatmaktaydı yavaş yavaş. Kış bitmiş, bahar gelmişti. Havalar henüz ısınmamıştı. Bitkilerin tomurcuklanması sabahın aydınlığında çıplak gözle seçiliyordu. Doğa canlanmaya başlamıştı artık. Bu da çocuğu heyecanlandırıyordu. Bu nedenle içi içine sığmıyordu onun.

Çocuk, yatağından kalktığında anne ve babası derin bir uykudaydı. Onun kalkıp evde gezindiğini işitmediler bile. O, sessizce doğuya bakan balkona çıktı. Doğmakta olan güneşe karşı gülümseyerek gerindi. Dışarısı biraz serindi. Serin yel, içini titretti. İçeri girip bir kazak giydi, üşütmemek için. Çığlık çığlığa uçuşan kuşlar onun ilgisini çekti birden. Daha önce bu kuşları ya görmemişti ya da onları fark etmemişti hiç. Kanatlarının uzunluğu, kuyruklarının çatallı oluşu, havada ok gibi aniden fırlayışları, hiç durmadan tiz bir sesle tükenmez bir ezgiyi söylerken ötüşlerini çok beğendi. Kentin sabah sessizliğinde kuşların ötüşleri, gökyüzünü doldurdu. Uçuşlarıyla sanki gökyüzünde dans ediyorlardı. Havada birden dönüşleri ve yükselişleri, yukarıdan aşağıya hızla süzülüşleri görülmeye değerdi.

Çocuk, kuşlarla tanışmak için can atıyordu. Karınları ak; baş, sırt ve kuyrukları kara bu kuşların renkleri büyüleyiciydi. O, kuşların büyüsüne kaptırmışken kendini güneş, gülen yüzünü gösterdi. Karşısında kanat çırpan kuşları, daha güzel ve belirgin görmeye başladı güneşin aydınlığında. Bu da onlara karşı hayranlığını daha da artırdı.

On kadar kuş, çocuk onlarla ilgili düşlemler kurarken önünden geçti çığlık çığlığa. Havada bir daire çizip yeniden balkonun önünden geçerken biraz yavaşladılar.

Çocuk: “Sizi ilk kez görüyorum, adınız ne?” diye sordu yüksek sesle.

Öndeki kuş, durup çocuğa baktı ve geri dönüp: “Bize ‘kırlangıç’ der insanlar.” diye yanıtladı onu.

Çocuk: “Sağ ol kırlangıç kardeş, sizi tanıdığım için çok mutluyum. Uçuş biçiminiz, deviniminiz, çalışkanlığınız, hele ötüşünüz, durmaksızın kanat çırpışınız çok hoşuma gitti. Size hayran kaldığımı söyleyebilirim.” dedi sevinçle.

Kırlangıç: “Sen de sağ ol arkadaşım. Ben de seni tanıdığım için çok mutluyum.” diyerek sevincini dile getirdi. Konuşmaya, diğer kırlangıçlar da kulak misafiri oldular. Sonrasında ise mutluluklarını, gökyüzüne haykıran bir ötüşle kanat çırptı.

Çocuk, kuşların uzaklaşmasını fırsat bilerek aşlıktan bir avuç buğday alıp geldi. Elindekileri balkonun önündeki saksıya koydu. Hızla önünden geçen kuşlara: “Kırlangıç kardeşler, size buğday getirdim yemeniz için. Çok kanat çırptınız, yoruldunuz. Acıkmışsınızdır sanırım.” dedi içten bir sevgiyle.

Çocuğun az önce konuştuğu kırlangıç yavaşlayarak: “Çok sağ ol, bizi düşündüğün için. Ancak bizim asıl besin kaynağımız uçucu böcekler, daha çok da sinekler…” diyerek uzaklaştı ezgili bir ötüşle.

Çocuk şakındı. Buğday yemeyen bir kuşa rastladı ilk kez. Kuşlar, yeniden dönüp önünden geçerken: “Bize gece uykuyu haram eden, gündüz erinç vermeyen, açıktaki yiyeceklerimize konarak türlü mikropları taşıyan sinekleri yediğiniz için çok sağ olun. Biz insanlara sinekleri tüketerek çok büyük iyilik yapıyorsunuz. Bu iyiliğiniz unutulacak türden değil…” dedi mutlulukla. “Ancak merak ettiğim bir şey var: Havalar soğuyup sinekler yok olunca siz ne ile besleniyorsunuz? Aç mı kalıyorsunuz, yoksa kış uykusuna mı yatıyorsunuz?” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Kuş, gülümseyen bir ötüşten sonra uçuşunu yavaşlatarak: “Kışın aç da kalmıyoruz, kış uykusuna da yatmıyoruz. Güz geldiğinde havalar soğuyup sinekler ortalıkta görünmez olunca göç ederiz Afrika’ya. Orada geçiririz kışı. Hem de soğuktan korunmuş oluruz sıcak Afrika’ya göçerek.” sözleri döküldü gagasından.

Çocuk: “Sağ ol arkadaşım, çok değerli ve önemli bilgiler verdin bana. Peki, siz Afrikalı mı, yoksa Türkiyeli mi sayılırsınız?” sorusunu sordu merakla.

Kırlangıç: “Hepimiz Türkiye’de doğduğumuza göre buralı sayılırız. Yani sizin yurttaşınızız. Yalnızca kışı geçirmek için gittiğimiz bir yer Afrika. Şu an bahar yeni başladı. Biz de hemen döndük ülkemize size uğur getirelim diye.”  ” diye yanıtladı çocuğu.

Çocuk: “Yuvanızı nereye ve nasıl yapıyorsunuz?

Kuş: “Yuvalarımızı saçak altlarına, pencere ve kaya oyuklarına yaparız yuvalarımızı çamurla. Bazılarımız eski yuvalarını kullanacak. Yuvası bozulan ya da bu yıl ilk kez anne ve baba olacak olan kırlangıçlar yeni yuva yapacak. Anlayacağın, işimiz epeyce zor… Dişi ve erken birlikte çalışır yuva yapımında. Dayanışma, yardımlaşma, elbirliği olmadan yuva olmaz. Dişi, çamurları getirir. Erkek, tükürüğüyle çamuru iyice karıp duvara yapıştırır. İçine tüy, yaprak gibi yumuşak nesneler koyarız yavrularımız rahat etsin diye. Yılda iki ya da üç kez yavruladığımız olur. Her kuluçka döneminde dört ya da beş yumurta yaparız yuvaya. Dişi ile erkek dönüşümlü olarak yumurtaların üstüne yatar. Çünkü bizim için yaşam ortaktır. Yavrularımızı birlikte dünyaya getirir, birlikte bakıp büyütürüz.” dedi bilgece.

Çocuk: “Yavrularınızı nasıl ve neyle beslersiniz?”

Kırlangıç: “Yavrularımız da bizim yediklerimizi yer. Hem anne hem de baba kırlangıç, gün boyu yiyecek taşırız onlara. Yuvada beş yavrumuz varsa anne, ilk yavruyu doyurur. Sonrasında baba gelir yuvaya ağzında yiyecekle. O, ikinci yavruya verir ağzındakileri. Ardından anne, üçüncüye… Yeniden baba gelince dördüncüye verir yiyecekleri. Bu, böyle sırayla sürüp gider. Yavrularımıza eşit davranır, onların açgözlü olmasına izin vermeyiz. Hak yemek bizim gagamızda yazmaz. Akşam kaçıncı yavruda kalmışsa yeme sırası, ertesi sabah onunla başlarız onları yedirmeye.” diye anlattı yavruların beslenme düzenini.

Çocuk, çok sevindiği kuşun yavruların beslenmesiyle ilgili verdiği bilgiye. “İnanılmaz bir düzen kurmuşlar yuvada. Bu denli adaletli davranmaları övülecek ve örnek alınacak bir durum.” diye mırıldandı. İçinden: “Keşke insanlar da toplumsal yaşamda kırlangıçlar gibi adil olabilseler.” dedi. Bu güzel yaratıklara “kuş beyinli” diyenler utansın kurdukları şu usçu ve hakka dayalı düzenden.

Çocuk: “Sizin yuvalarınızı bozan insanlar oluyor mu hiç?” diye sordu merakla.

“Sayıları çok az da olsa yuvalarımızı bozan insanlar var. Ancak sizin ve bizim ortak ülkemizde yaşayan insanlar, bu tür kişilere iyi gözle bakmaz. Çünkü siz Türkler, kırlangıçları kutsal sayarsınız.”

“Aaa, bunu bilmiyordum. Sizi, niye kutsal sayarız?”

“Öncelikle baharla geliriz bu topraklara. Böylece sizler, baharı bizim getirdiğimizi düşünürsünüz. Bahar demek, bolluk demek… Bu nedenle bolluğun bizlerle geldiğine inanır insanlar. Eski çağlardan beri sizin atalarınız bizi, ‘dostluğun ve şefkatin’ simgesi olarak görür. Ayrıca eski Türkler bizim insanları “kazadan ve beladan kurtardığımıza’ inanırlardı. Bu nedenle bize saygı gösterir insanlar. Kırlangıç öldürmek, Türklerce uğursuzluğa yol açtığı için günah olarak kabul edilir.” dedi kırlangıç, biraz da gurur duyarak kendisiyle.

Çocuk, şaşkınlık ve merakla dinledi kuşun anlattıklarını. Kırlangıçların yaşamımız ve kültürümüz için ne denli önemli olduğunu anladı. Bu sırada konuşmaları işiten çocuğun annesi, babası ve kardeşi balkona geldi. Kırlangıçları, evin önünde uçarken görünce hepsi bir ağızdan: “Hoş geldiniz, bolluk getirdiniz. İyi ki de geldiniz doğamızın süsleri, evimizin uğurları, inanların dostları. Siz varsanız kaza bela yok ocağımızda, yurdumuzda.” deyip mutluluklarını belirttiler.

Kuşlar, evcek söylenen güzel sözlere en güzel ötüşleriyle ve alçaktan yavaşça uçarak teşekkür ettiler. Balkonun önünde birkaç saygı turu attılar. Sonrasında gökyüzüne yükseldiler birlikte. Arkalarında dört kişinin gülen yüzü ve sallanan elleri vardı.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Ağustos 2025

 

 

KIZILÇAM VE KEÇİ


Atılay ve Ergül, doğup büyüdükleri, yaşamlarını sürdürdükleri Antalya’yı çok seviyorlardı. Dört mevsimi doya doya yaşıyorlardı bu güzel Akdeniz kentinde. Güz geldiğinde doğanın değişimini görmek için Torosların ululuğuna sığınırlar ailecek. Kışın, dağlara giderler fırsat buldukça kar yağışını görmek için. Baharda, doğanın olağanüstülüğüne tanıklık ederler yaptıkları kır gezilerinde.

Yaz geldiğinde içlerinde bin bir renkli çiçekler açar. Yakıcı, bunaltıcı sıcağın etkisinden kurtulmak için denize girerler kimi zamanlar. Ancak sıcak yaz günlerinde daha çok yaylaya giderler. Yayla günleri, onlar için doğayla iç içe olma fırsatı. Bin bir renkli çiçekleri görmeyi, uzaklardan çiçek ve ağaç kokularını taşıyan yelleri koklamayı, ağaçların olağanüstülüklerini izlemeyi, hayvanların yaşadıkları toprağa uyumlarını hayranlıkla izler iki çocuk.

Yaz dinlencesinde, Torosların kucağındaydılar. Ancak dinlenceleri sırasında erinçleri kaçıverdi orman yangınları nedeniyle. Kızılçam ormanlarının gözlerinin önünde yanıp kül olmasına tanıklık ettiler içlerinde duygusal yangınlar alevlenerek. Her ağacın, her hayvanın yanmasıyla yürekleri bin kez yandı. Yuvaları yanan hayvanların acılarını iliklerinde duyumsadılar. Bir gün önce kuş cıvıltıları arasında yürüdükleri yemyeşil ormanın küle dönmesini şaşkınlık ve üzüntüyle gördüler.

Atılay ve Ergül, Yangın sonrası yapılan soğutma çalışmaları bittikten sonra Anne, baba, nine ve dedeleriyle orman yürüyüşüne çıktılar. Aşağıda Akdeniz; boylu boyunca, masmavi, dingin uzanıyordu. Deniz kıyısındaki kumsalda, insan kalabalığı zor da olsa seçiliyordu. Deniz, sanki kaynar bir kazan gibiydi. Kaynayan kazandan çıkan buhar, uzaktan da ilgilerini çekmişti.

Ormanda yangından kurtulan bir ağacın önünde durdular. Ağaç, yanan kardeşleri, çocukları, arkadaşları, komşuları için gözyaşı döküyordu yaprak uçlarından. İki çocuk, ağacın gövdesine sarılıp: “Ne olur üzülüp ağlama! Senin ağlaman, bizim içimizi bin kez yakıyor.” dedi.

Kızılçam: “Nasıl ağlamayayım? Yanan çocuklarıma, kardeşlerime, arkadaşlarıma mı yanayım; yoksa dallarda alevlere teslim olan yumurtalarından yeni çıkmış kuş yavrularına, kor ateşten kaçamayıp yanarken sesleri arşa yükselen memeli hayvanlara, toprakta ve ağaç gövdelerinde can veren börtü böceğe mi?” dedi hıçkırıklar arasında.

Ergül, gözyaşlarını tutamayarak: “Yaşadığın acının çok derin olduğunu anlıyorum. Ancak yananları geri getirmek olanaksız. Bundan sonra ne yapacağımıza karar verelim istersen. Ormanı nasıl canlandırabiliriz hep birlikte onu düşünelim ve hemen kolları sıvayalım bunun için.” dedi gözyaşlarını eliyle silerek.

Kızılçam: “En çok beni yaralayan ne biliyor musunuz?” diye sordu.

Atılay: “Ne?” diye onun sorusuna, soruyla karşılık verdi.

Kızılçam: “Bizim türümüzün kolayca yandığını, kuruyan yapraklarımızın hemen tutuştuğunu söylüyorlar her yanda. Sanki biz, kendi kendimizi yakıyoruz? Ormanda mangal yapanlar, ağaç diplerine çöplerini atanlar, taşıtlardan sönmemiş sigara izmaritlerini fırlatanları, cam şişeleri kuru yapraklarımızın arasına bırakanlar, bilerek benzin döküp yakaların suçu yokmuş gibi bizi suçlu olarak görüyorlar. Ne denli üzüntü verici, acı bir durum değil mi bu?”

Atılay: “Haklısınız, insanların bazıları kendi yanlışlarını söylemeyip yangınların suçunu size yüklüyor. Bu davranışlarında insanlığın kırıntısı bile yok!”

Uzaktan yaşlı bir tekenin ağlar gibi sesi işitildi: “Çok haklısın ağaç kardeş! İnsanlar, hep kendi yaptıkları hataları doğadaki diğer canlılara yüklemekte çok ustalar.” dedi gözyaşlarıyla.

Kızılçam içini çekip dallarını saygıyla tekenin önünde eğerek: “Ne güzel söyledin teke kardeş. Sizlere ormanı yasaklayan, bizi suçlayanlar değil mi?” dedi.

Gözyaşları içinde bir kara keçi, peşinde iki oğlağıyla gelip: “Biz keçilere yıllardır ormanda otlamak, dolaşmak yasak. Güya ormana zarar veriyormuşuz. Ormandaki fidanların filizlerini yiyip onların gelişmesini engelliyormuşuz.” dedi öfkeyle.

Yaşlı teke: “Biz keçiler, sürü olarak girdiğimiz ormanda çamların kuru iğne yapraklarını, toprak üzerindeki kuru otları ayaklarımızla çiğneyip toprağa karışmalarını sağlıyorduk. Böylece bu kuru orman atıkları, toprağa karışıp biyolojik gübre oluyordu. Bu yolla ormanın verimi artarken yangınlar da sayemizde önleniyordu. Ağaçlar arasındaki otları yiyerek açık alanlar oluşturarak yangıların yayılmasını önlüyorduk. Ayrıca dışkılarımızı buraya yaparak toprağa can veriyorduk.” dedi.

Ergül: “Bunları ilk kez işitip öğreniyorum. Çok büyük yararınız varmış ormanlara da bizim haberimiz yokmuş.” dedi şaşırarak.

Kapkara kılları güneşte paralayan bir çepiş, ön ayağının toynağıyla çenesini kaşıyarak: “Biz, sürü olarak sık ağaçlık alanlarda keçi yolları oluşturuyorduk. Bu yollar bir çeşmeye ya da su kaynağına bağlanırdı. Ayrıca bu yolların bir yanı da açık alanlara ulaşırdı. Böylece yangın olduğunda insanlara suyu nerede bulacaklarını, hangi açık alanlarda toplanacaklarını bu yollarımızla gösterir, onların işlerini kolaylaştırırdık.” dedi.

Bir oğlak, geleceğinden kaygılı bir sesle: “Ağaçların iki metre aşağısında kuru dal, çalı, ot bırakmadığımız için ağaçların yanmasını önlüyorduk.”

Ak sakallı genç bir teke, oğlağın söylediklerini onaylayarak: “Bizim çobanlarımız, ormanın neresinde ne var çok iyi bilirlerdi. Çünkü neredeyse gece ve gündüz burada kalırlardı bizimle. En küçük bir devinim olduğunda ya da ormana yabancı biri girdiğinde fark ederlerdi olanı biteni. Hemen önlem alıp gerekli yerlere haber verirdi olumsuz durumları. Orman işçileri, söndürme görevlileri geldiğinde çobanların kılavuzluğunda davranırlardı. Böylece işleri kolaylaşırdı. Çobanlar ve keçilere, ormanlarımız yasaklanınca ormanın düzeni bozuldu, yangınlar çoğaldı.” diyerek açıkladı düşüncesini.

Ala keçi: “Biz ormanı terk ettikten sonra kötü niyetli kişiler, ağaçlar arasında dolaşmaya başladı.” diye yakındı içinde bulundukları durumdan, biraz da öfkeli bir sesle.

İkiz oğlaklardan sarı kıllı olanı: “Buralara, adları ve kendileri yabancı kişiler gelip domuz ve geyik vurmaya başladılar para karşılığında.” diyerek bir yanlış uygulamaya herkesin dikkatini çekti.

Ergül, dedesine döndü: “Dedeciğim, ben işittiklerime inanamıyorum. Bunlar doğru mu acaba?” diye sordu.

Dede: “Evet, kızım… Anlatılanların hepsi doğru… Söylenenlerin eksiği var da fazlası yok! 1980’lerin başında ülkemizin siyasal anlayışı değişti. Ormanları yabancılardan üç beş kuruş alacağız diyerek avlağa dönüştürdüler. Üç beş kuruşla yaptıkları savurganca harcamaları karşılayacaklarını düşündüler. Bu yüzden de keçilere, orman alanları yasaklandı. Böylece hem keçi varlığımız düştü hem de ormanlarımızı koruyamaz olduk yangınlardan ve yeşil yurdumuzun düşmanlarından. Oysa keçiler, çok yararlı hayvanlar… Onların sütü, anne sütüne en yakın olanı ve sağlık kaynağı… Keçi peynirinin yararları ise saymakla bitmez. Özellikle küçük çocuklar, onların sütlerini içip peynirlerini yemeli. Kılları değişik alanlarda kullanılır. Derileri çok değerli, deri sanayisinin önemli bir hammaddesi… Etleri çok lezzetli… Ormanlarımıza yaptıkları koruyuculuk bile onların beslenmesi için yeterli bir neden. Ülkemiz ekonomisine çok büyük katkıları var. Ancak kıtuslu yöneticiler ormanlarımızı çobansız, keçisiz, sahipsiz bıraktılar nedense.

Aşağıdan uzun değneğine dayanarak gelen Çoban Ayhan göründü. Gülerek ormanı şaşkınlıkla izleyen ailenin yanına gelerek: “Hoş geldiniz.” dedi. Sonra öfkeyle dedeye dönerek: “Dedeciğim, çobanlara ormanları yasaklamakla kalmadı bu kıtuslular, bize ödeyemeyeceğimiz düzeyde para cezaları verdiler, keçilerimiz ormanın girişinden bir tutam ot yedi diye. Ben konuşmayayım isterseniz, derdim çok büyük… Dertlerimle sizi de üzmeyeyim.” dedi ağlamaklı bir sesle. Sonrasında birkaç adım atıp sırtını kızılçama yasladı.

Aile üyelerinin tümü Çoban Ayhan’a ayrı ayrı “sağ ol” dediler minnet duyarak verdiği bilgiler için.

Atılay üzgün, şakın ve merakla sordu kızılçama: “Siz daha çok bu bölgede mi yaşıyorsunuz.”

Kızılçam: “Toroslara yaslarız sırtımızı. Batıdan doğuya Toroslar boyunca uzanıp gideriz. Ülkemizin farklı yerlerinde de yetişiriz. Sana çok özel bir bilgi vereyim. Yabancı ülkelerde bize Türk kızılçamı anlamına gelen ‘Turkish red pine’ derler. Yani dünyada herkes, bizim bu toprakların ağacı olduğumuzu kabul eder.” dedi gururla.

Ergül: “Kaç yaşına kadar yaşarsınız?” diye sordu.

Yaşlı teke, yanıt vermek için davranınca kızılçam sustu.

“Ortalama seksen ile doksan yıl yaşarlar. Üç yüz yıl yaşayan ulu dedeleri de vardır Kıbrıs’ta. En hızlı büyüyen ağaçlardandır kızılçam. Üstelik kurak iklim koşullarına oldukça dayanıklıdır. Ayrıca toprak türü seçmez, her türlü toprakta yetişir. Bu nedenle ülke ekonomisine büyük katkı sağlar.” dedi.

Atılay, merakla girdi söze ağacın gövdesini okşayarak: “Kızılçamın bilmediğimiz yararları var mı?” diye sordu.

Kızılçam: “Her ağaç türü gibi bizim de onlarca yararımız var insanlara. Kerestemizin hafif ve kolay işlenir olması nedeniyle ahşap eşya yapımında kullanılır. Benden yapılan yağlar; solunum yolu rahatsızlıklarına, cilt sorunlarına ve sinirsel gerginliğin yok edilmesinde çok yararlı. Bolca oksijen ürettiğimi bilmem söylememe gerek var mı?” dedi mutlulukla. Sonrasında yapraklarının üzerinde birikmiş kül tabakasını silkeledi yavaşça. Bir bal arsısı, küçük bir kovuktaki yuvasından çıkıp kozalağın üstüne kondu. Ardından herkesi selamladı vızıldayarak.

Akşam olmak üzereydi. Güneş ayakta kalan kızılçamların arasından iplik iplik ışıldıyordu. Çoban Ayhan, keçilerini bir araya toplamak için kendine özgü ıslığını çaldı. Atılay, Ergül ve diğer aile üyeleri kızılçam ve dibinde büyümekte olan fidelerle vedalaştılar. Çoban, keçiler ve aile hep birlikte yürüyüp çıktılar ormandan.

Yürürken Atılay, sordu Çoban Ayhan’a: “Keçi yavrusuna niye oğlak diyorsun.” diye.  

O: “Oğlak sözcüğü, ‘oğul’dan türemiştir ‘-ak’ ekiyle. ‘Oğ(u)lak” sözcüğü; çoğalmak, üremek anlamındadır.” dedi bilgece.

Çocuk: “Çok sağ ol Çoban amca, çok değerli bilgiler öğrendim senden.” dedi sevgi dolu bir sesle.

Yanan her ağacı, hayvanı gördükçe içleri yandı. Hep birlikte “Kalkan ile Kapıtaş’ın Arası” türküsünü söyleyerek ve ağıtta geçen Halil’in acısını, ormanda yitirilen canların acısıyla birleştirerek duygudaşlık yaptılar. Keçiler de bu ağıda içli melemelerle katıldı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Ağustos 2025