SABİHA GÖKÇEN VE ALİ ÇETİNKAYA

Gün geçmiyor ki AKP sözcülerinden biri, adı Cumhuriyet’le özdeşleşmiş ve tarihe mal olmuş birisine saldırmasınlar. Tek amaçları; dünyadan göçüp gitmiş, ama Türk Devrim tarihine altın harflerle yazılmış cesur yürekli yüce gönüllü bu insanları akıllarınca itibar kaybına uğratmak.

Dersim tartışmaları tam gaz sürerken AKP’nin çiçeği burnunda vekillerinden biri Sabiha Gökçen’i hedefe oturttu. Bu vekilimiz seçim öncesinde yandaş medyada köşe yazarlığı yapmış. Dolayısıyla da ekranların renkli ve vazgeçilmez simalarından. Terör örgütüne “pekeka” diyerek bu konuda orta yolu bulmuş bir mucit. Gerçi TBMM’ye girdikten sonra “pekaka” demeye başladı. Neden Sabiha Gökçen?

Gökçen, Atatürk’ün manevi kızı. Yaşamı tam bir başarı öyküsü. Ayrıntılara girmeye gerek yok. Türkiye’nin ilk kadın pilotu. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu. Yurtiçi ve yurtdışında alıyor eğitimini. 16 Haziran 1938’de Yeşilköy’den uçağıyla havalanarak Balkan ülkelerini dolaşır. Sırasıyla Atina, Selanik (Atatürk’ün evini de ziyaret ediyor.), Sofya, Belgrat ve Bükreş’i ziyaret ederek İstanbul’a döner 22 Haziran’da. Ayrılışında olduğu gibi dönüşünde de coşku egemendir havaalanında. Coşkun kalabalık gururla karşılar onu. Gittiği her ülkede resmi törenlerle saygı ve hayranlıkla karşılanır. O günler Balkan Paktı’nın yaşama geçirildiği günlerdir. Mustafa Kemal’in dehası Balkan ülkelerini bir araya toplamakta. Savaş bulutları yok olup barış egemen olmakta bölgeye. Türkiye bölgenin ve dünyanın örnek ve saygın ülkesi.

Bu arada Gökçen’le ilgili önemli bir olayı anımsamadan geçmemeli. Yıl 1937, Hatay sorunu nedeniyle Fransa ile büyük bir satranç oynanmakta. Atatürk için Hatay, büyük bir ulusal dava ve onur sorunu. Gökçen, Atatürk’ün emriyle Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş ediyor ve şu sözleri haykırıyor: “Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız.” Bu ileti Fransızlarca alınıyor. Hatay’ın anavatana katılması süreci hızlanıyor.

Sabiha Gökçen, ne zaman başarıyor bu ilkleri? Dünyada havacılığın “h”sinin bilinmediği bir dönemde, hem de kadının esamisinin okunmadığı Ortaçağ’ın zifiri karanlığının bulutlarının Cumhuriyet aydınlığıyla dağılmakta olduğu bir zamanda. Bir kadın olarak erkeklerin bile başarmakta zorlandığı bir alanda dünya çapında başarılara imza atarak ilkleri başarmak… Feodal gericiliğin ezdiği, yok saydığı Türk kadınına örnek olup yol göstermek… Ona, en zor işleri bile başarabileceğini göstermek… Ortaçağ artığı kafaların kabul edebileceği bir şey midir bu? Böylesi büyük bir başarı öyküsü olan bir kadını eleştirmek mi, yoksa baş tacı etmek mi gerek? Dersim üzerinden Cumhuriyet’in örnek bir kadınını suçlu göstererek halkın gözünden düşürmenin kime, ne yararı var? Kime mi? Cumhuriyet’e, Türk Ulusu’na, Atatürk aydınlığında yeşeren kadın haklarına düşman olanlara.

* * *

22 Kasım günü RTE, Dersim’le ilgili kendince belgeleri açıklayan bir konuşma yaptı. Herkesin bildiği birtakım “belge”leri kamuoyuna açıkladı. O, konuşurken Türkiye’ye düşman bir ülkenin başbakanı konuşuyor sandım. Üslubu kin ve intikam doluydu. Kime mi? Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna. Tabi ki Cumhuriyet’e.

Üçüncü belgeyi okuyor kendince, iyice coşmuş. Belgenin altındaki imzaya sıra geliyor: Nafia vekili, yani Bayındırlık Bakanı Kel Aliço, Ali Çetinkaya. Ali Çetinkaya, İskilipli Atıf Hoca'yı düzmece bir mahkemeyle, ‘kararın infazına, şahitlerin sonra dinlenmesine’ diyerek idam eden, kel Ali Lakaplı Hâkim. Bu CHP bu işte...” O kadar coşmuş ki Kel Ali’yle Kel Aliço’yu karıştırıyor (AKP’nin internet sitesindeki metinde burası düzeltilmiş.). Kel Aliço, Kırkpınarı yirmi yedi kez kazanmış bir başpehlivanımız. Olsun, kim bilecek? Dil sürçmesidir, deyip konumuza dönelim.

Neden Ali Çetinkaya’ya bu nefret ve öfke? Yirmi yaşında harp okulunu teğmen olarak bitirmiş, cepheden cepheye koşmuş bir yurtsever. Yüzbaşı oluncaya kadar geçen süre içerisinde Makedonya ve Arnavutluk dağlarında çetecilere karşı mücadele vermiş. Hareket ordusuyla İstanbul’a gelmiş, gerici kalkışmanın bastırılmasında rol oynamış. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve diğer gönüllü subaylarla omuz omuza çarpıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkasya, Makedonya ve Irak cephelerinde savaştı. Kut’ül Ammare’de İngilizlerin teslim alınmasında önemli rol oynadı. Göğsü onur ve başarı madalyalarıyla dolu bir kahraman.

Mondros Anlaşması’ndan sonra Batı Anadolu’yu işgale başlayan Yunanlılar, Ayvalık’ta Çetinkaya’nın kumanda ettiği alayın ateşiyle karşılandı. Oysa, İstanbul’dan Türk birliklerine “Direnmeyin!” çağrıları yapılamaktaydı. İşte, Kurtuluş Savaşı’mızın ateşini yakan Ali Çetinkaya’dır. Daha kongreler toplanmamış, meclis açılmamış, Anadolu’da işgale karşı örgütlenme başlamamış. Ayvalık direnişi tüm yurtta Kuvayı Milliye direnişlerinin fitilini ateşledi. Böylesine bir yürekli adamdır o. Vatan ve millet söz konusu olunca tereddütsüz silaha sarılan örnek bir kahraman.

İstanbul’un işgalinden sonra meclis İngilizlerce dağıtılıp yurtsever milletvekilleri Malta’ya sürülünce Ali Çetinkaya da bundan nasibini alıyor. Sürgün bitince Ankara’ya gelip TBMM’de görevini sürdürüyor. Gazi meclisin kararlı bir üyesi oluyor. İstiklal Mahkemelerindeki görevleri sırasında Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet düşmanlarının yargılanmalarında bulunuyor. Bir devrimci olarak gereğini yapıp Cumhuriyet Devrimini, ülkenin bütünlüğünü savunuyor. Nafıa (Bayındırlık) bakanlığı sırasında başta Ankara olmak üzere Türkiye’nin imarı hareketinde harikalar yaratıyor. Bugün bakanlıkların kullandığı sağlam, taş yapıların hemen hepsi O’nun yapıtı. Cumhuriyet’e, ulusuna adanmış bir yaşam.

Düşmana ilk kurşunu atarak direnişi başlatan, Ortaçağa karşı Türk Devrimi’nin savunucusu olmuş yürekli bir yurtseveri hedef tahtasına oturtmanın kime, ne yararı olur ki?

Ali Çetinkaya ve Sabiha Gökçen… Türk Devrimi’nin önemli iki siması. Böylesine önemli iki Cumhuriyet değerine saldırmaktaki asıl amaç, Atatürk’ü hedef tahtasına oturtmaktır. Cumhuriyet kalelerini bir bir devirerek Atatürk kalesini yıkma çabasıdır bu. Bu değirmene su taşıyanlar, acaba ne yaptıklarının farkındalar mı?

Not: Arşivleri açmaya meraklı başbakan İngiliz Muhipler ve Kürt Teali cemiyetlerinin belgelerini heyecan ve coşkuyla okusa da bilgilensek.

Adil Hacıömeroğlu
25 Kasım 2011
Not: 28 Kasım 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

NEYİN BEDELİ?

Son günlerde deprem, Kozinoğlu’nun ölümü, Suriye’ye açık düşmanlık, İsrail’e gizli dostlukla iyice köşeye sıkışan iktidarın imdadına yine gündem değişikliği yetişti. Dersim sorunu ve bedelli askerlik yasasının çıkarılması tartışmaları, iktidar partisini düştüğü çukurdan yine çıkardı. Muhalefetin asıl gündemi kamuoyunda yeterince tartışmaması, zaman zaman da bazı sorumsuz açıklamalar AKP’nin ekmeğine yağ sürmekte.

Bedelli askerliğin ardından vicdani reddin de gündeme getirilmesi, kamuoyunu bu konuda hazır hale getirmek için olağanüstü bir çaba var medyada. Bedelli askerlik düşüncesi, profesyonel orduya geçişin bir aşaması olarak görülmekte. Böylece de zorunlu askerlik ortadan kaldırılmak istenmekte. Giderek ısınan ve karmaşıklaşan Ortadoğu coğrafyasında Türkiye’nin zorunlu askerlik uygulamasından vazgeçmesi, büyük güvenlik sorunlarına yol açacağı gibi ulusal birliğimizin parçalanması konusunda zafiyetler yaratır. Ekranları işgal eden, askerlik ve bilgisinden yoksun zevat, profesyonel ordunun becerilerini övmek için yarışmaktalar. Dünyanın en büyük profesyonel ordusu ABD’dedir. Bu ordunun tarihi yenilgilerle doludur: Kore, Vietnam, Somali, Afganistan, Irak… Yenilgilerinin yanı sıra savaş kurallarına uymayan insanlık dışı muamelelerini de görmezden gelemeyiz.

Zorunlu askerlik birçok kişinin düşündüğü gibi hem bizde hem de dünyada çok eski bir uygulama değil. İlk olarak Fransız Devrimi’yle uygulanmış. Amerika’daki kuzey-güney savaşında zorunlu askerliğe başvurulmuş. Bizde ise ilk kez 1916’da uygulama başlatılmıştır. Zorunlu askerliğin ülkemizde sistematik duruma gelmesi ise Cumhuriyet’ten sonra olmuştur. Çünkü Cumhuriyet, eşit yurttaşlardan oluşmuştu. Kulluğun olduğu padişahlıkta zorunlu askerlik düşünülemezdi. Yeniçerilerin askeri başarıları vardı ve padişahın kuluydular. Ancak Osmanlı ordusunun tarih boyunca en kalabalık kısmını tımarlı sipahiler oluşturmuştu. Yeniçeriler, savaş ganimeti karşılığında savaşırlardı. İstanbul halkı kimi zaman Kapıkullarının baskı ve soygunları karşısında isyan etmek zorunda kalmıştır. Yine Osmanlı tarihi Kapıkullarının isyanlarıyla ve devirdikleri padişahlarla doludur.

Paralı asker hem savaştığı ülke halklarına hem de kendi halkına zulmeder. Para karşılığında hizmette bulunduğundan parayı kim verirse onun hizmetindedir. Paralı askerlikle diğer maaşlı meslekleri birbirine karıştırmamak gerek. Asker yaptığı işin sonunda ölümün de olabileceğini bilir. Hiç kimse para karşılığında ölmez. Zaten ölürse para ne işe yarar ki? İnsan, ancak vatan için ölümü göze alabilir.

İmparatorların, kralların, diktatörlerin tarih boyunca hep paralı askerleri oldu, bugün de olmakta. Tiranlar, paralı askerleri öncelikle kendi halklarını susturmak için kulandılar. Sonra da emperyalist amaçlarını gerçekleştirmek için. Bu ikisi de zorbalıkla yapılır. İnsan hakları gözetilmez. Dünya tarihi paralı askerlerin, lejyonerlerin, kapıkullarının, devşirmelerin katliamlarıyla doludur. Oysa zorunlu askerlik sonucu oluşturulmuş ulusal ordular halkın içinden çıktıklarından kendi halkına silah çekmez.

Cumhuriyetle birlikte zorunlu askerliğin olması demokratik bir anlam da taşır. Ülkenin nimetlerini eşit olarak paylaşan yurttaşlar, külfetleri de eşit olarak paylaşırlar zorunlu askerlikle. Eğer vatan hepimize yaşama olanağı sunuyorsa onu da savunmak hepimizin görevi olmalı.

Bedelli askerlikle parası olan bedel ödeyecek, yoksullar ise vatan için ölecek. Toplumu ayrıştıran bir durum bu. Yoksula ölümü reva gören bir düzenin adı demokrasi olur mu? Böyle bir durumda adaletten hakkaniyetten söz edilebilir mi?

Zorunlu askerliğin ortadan kaldırılması hem Cumhuriyet’imize hem de demokrasimize indirilen önemli bir darbedir. Bu bağlamda vicdani reddi tartışmıyorum bile. Bir ülke kendi savunma stratejilerini, kendi olanakları, koşulları, çıkarları doğrultusunda belirler. AB ve ABD’nin istekleri ve koşullarına göre belirlemez. Zorunlu askerlik yapan Mehmetçik sadece kendi yurdunu savunmak için görevdedir. Birilerinin telkinleriyle oluşturulacak profesyonel ordu, kim bilir hangi güç odaklarının profesyonel hizmetleri için kullanılacak? Acaba bedelli askerlik uygulamasıyla neyin bedeli ödeniyor?

Adil Hacıömeroğlu
19 Kasım 2011
Not: 22 Kasım 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

CHP’SİZ BİR TÜRKİYE Mİ?

AB, ABD sözcüleriyle AKP yöneticileri fırsat buldukça Atatürk ve Cumhuriyet’imizin kuruluş tarihiyle ilgili eleştiri adı altında karalama kampanyaları açarlar. Atatürk’ü diktatör, Cumhuriyeti de halka karşı bir yönetimmiş gibi gösterme çabaları var. “Tarihimizle yüzleşelim!” adı altında şanlı bir tarihi karalama gayretleri sinsice sürdürülmekte.

“Tarihle yüzleşme”nin sınırı nedir? Nereye kadardır? “Tarihimizle yüzleşeceğiz.” diye tarihe mal olmuş konuları deşerek yeni düşmanlıklar yaratmanın kime, ne yararı vardır?

Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı saldırı kampanyasının zamanlaması ilginçtir. RTE’nin Suriye seferine hazırlandığı, Van depremiyle hükümetin enkaz altında kaldığı, Silivri tutuklularının ani ölümlerinin olduğu bir dönemde “Dersim” imdada yetişti. Böyle bir dönemde iktidar partisinin gündemi değiştirmek adına farklı konuları dile getirmesi olağandır. Kamuoyu, AKP’nin gündem saptırma taktiklerini çok iyi biliyor. Ancak bir CHP milletvekilinin Dersim konusunu gündeme taşıması AKP’ye can simidi olmuştur. Ama en önemlisi, açıklamanın içeriğinde yer alan sözlerdir.

“Dersim katliamının sorumlusunun devlet ve o dönemin CHP iktidarı olduğunu” söylüyor CHP’li vekil. Sonrasında da şöyle sürdürüyor sözlerini: “Mustafa Kemal Atatürk'ün katliamdan haberdar olmamasının mümkün olmadığını da dile getiren Aygün, ‘Bu dönem boyunca izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır.’ (Zaman Gazetesi)” Nedense Cumhuriyet’in kuruluş dönemiyle ilgili konuşan CHP’liler, hep Zaman Gazetesi’nde manşet oluyorlar, dikkat çekici değil mi? Hem de 10 Kasım’da bu sözler söyleniyor. Bir CHP’li milletvekilinden 10 Kasım’da beklenen; Atatürk’le ilgili saygı çerçevesinde, onun hizmetlerini anlatan konuşmalar yapmasıydı. Hatta gerici çevrelerden Atatürk’e yapılacak karalama ve çamur atmalara karşı durmaktı.

Dersim olayları bir katliam değil, isyanın bastırılmasıdır. Anti emperyalist, anti feodal bir siyasal anlayışla kurulmuş ve modernleşmeyi amaçlamış genç Cumhuriyet’e neden isyan edilir? 1937 öncesi Tunceli’nin ekonomisi neye dayalıydı, halkın asıl geçim kaynağı neydi? Aşiretlerin modernleşmeye karşı tepkilerinin sosyolojik nedenleri nelerdi? 1937 öncesi bölgeye yabancıların ilgisi hangi düzeydeydi? Amacı bağcıyı dövmek değil de üzüm yemek olan sorumlu siyasetçilerin, yurttaşların üzerinde düşünmesi gereken bu ve benzer soruların yanıtlarıdır.

Yine aynı konuşmada Aygün’ün başbakana atfen söylediği elli bin kişinin öldürüldüğü yolundaki sözlerse bilgisizliğin insanı nasıl bir duruma getirdiğinin resmidir. Rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” Bir şeyler söylemeden önce sağlam, belge niteliği taşıyan bilgiler edinilmelidir. Birçoğu abartmalara dayanan duyumlardan, söylencelerden hareketle düşünceler ortaya atmak bilgisizliktir. Tunceli’de 1937’de ölen kişi sayısı 1737 (bin yedi yüz otuz yedi)’dir. 1938’de ise 6868 (altı bin sekiz yüz altmış sekiz)’dir. İsyanın olduğu iki yılda toplam 8605 kişi yaşamını yitirmiştir. Bunların büyük bölümü de hastalıklardandır (İçişleri Bakanlığı verilerine göre). Çocuk ölümleri bu rakamın önemli bir bölümünü oluşturmakta. Kısacası, ölümlerin büyük bir bölümü doğal yollarla olmuştur. Tunceli’nin 1935’te nüfusu 101.099’dur. 1940’ta 94.039, 1945’te ise 90.446’dır. Nüfusun eksilmesinde yurtiçi göçlerin (zorunlu iskânın) önemli bir etkisi bulunmakta. Kamuoyuna yanlış bilgiler vererek yanlış yönlendirmeler yapmak bizi iyi bir sonuca götürmez.

Aygün’ün bu açıklamalarına Atatürkçü yurttaşlarımız tepki gösterdi. Tepkiden öte hayret ve şaşkınlık içinde söylenenlere inanamadılar. Cumhuriyet’in kurucusu olan bir partinin içinden Atatürk’e ve O’nun eserine karşı yapılan bu hücumun ne anlamı olabilirdi? Ardından CHP’li on iki milletvekilinin açıklaması geldi. Bu milletvekillerinin; Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve CHP’ye sahip çıkmaları umut verici ve takdire değerdir. Aygün’e en önemli desteği ise RTE, Bitlis’teki konuşmasında verdi. Bir olayın sonucuna bakarak o olayın kimlere hizmet ettiğini anlayabiliriz. Eğer RTE bu olayın arkasında durmuşsa, var gücüyle de destekliyorsa başka yoruma gerek var mı?

CHP tarihsel misyonu olan önemli bir Cumhuriyet kurumudur. Bu parti, Türk tarihinin en büyük projesi olan Cumhuriyet Devrimini (Türk Devrimi) Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdi. İşgal günlerinin umutsuzluğundan doğup umut oldu, Kurtuluş Savaşı ile büyüyüp gelişti. Tüm ezilen uluslara örnek oluşturdu. Bu nedenle CHP’de görev yapan kişiler bu tarihsel sorumluluğu taşıyacak nitelikte olmalılar. CHP’nin misyonuyla, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle, Atatürk’le ve Türk Devrimi ile çatışacak kişilerin bulunması gereken yer, burası değildir. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in, devrimlerin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin CHP’liler eliyle yok ettirilme oyununun bozulması gerekir.

Bir kısım medyanın AB, ABD ve AKP eliyle “CHP’de değişim” adı altında uyguladığı baskıya boyun eğilmemeli. Değişimin olması doğal bir süreçtir. Ancak bu, emperyalist projelerin yedek aktörü olmak değildir. Öncelikle CHP yönetimi; Atatürk, Cumhuriyet, devrimler ve partinin tarihi konusundaki görüşlerini açıkça kamuoyuyla paylaşmalı. Ayrıca ABD ve AB ile ilişkiler, Türkiye’nin Ortadoğu’daki politikasının nasıl olması gerektiği konusunda görüşlerini açıklamalılar.

Atatürk’ten, CHP’nin tarihinden utanan siyasetçilerin CHP’de yerlerinin olmadığını söylememe gerek var mı acaba? CHP’siz bir Türkiye oluşturma gayretlerine, parti içinden destek verilmesi çok acıklı bir durum değil mi?

Her kademedeki CHP’linin önünde iki seçenek var: ya emperyalist bir baskının dayattığı değişime boyun eğip BOP’ un destekçisi olacaklar; ya da Sivas Kongresi’nin bağımsızlıkçı, devrimci ruhuyla tüm ezilen uluslara örnek oluşturacak bir biçimde köklerine sahip çıkacaklar. Unutulmamalıdır ki köklerinden koparılan ulu ağaçlar kurumaya mahkûmdur.

Adil Hacıömeroğlu
19 Kasım 2011
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ÖLÜMSÜZ DEVRİMCİ

“Atatürk, başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir. Siz O'na yaklaştıkça o yükselir ve aranızdaki mesafe sonsuza değin aynı
kalır. Devirlerinde büyük gözüken, zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur, böyle kalacaktır. (Arriba Gazetesi, Portekiz, 1938)” Atatürk’ün ölümünden sonra bir Portekiz gazetesi duygu ve düşüncelerini böyle anlatıyor.

Sıradan devlet yöneticilerinin ölümü sonrası nezaket gereği yayımlanan diplomatik mesajlarla benzer bir yanı var mı bu sözlerin? Üstelik bu belki de ömründe Atatürk’ü hiç görmemiş; ancak Türk devriminin aydınlatıcı ışığını Atlas Okyanusu kıyılarından duyumsamış bir gazetecinin sözleri. Türkiye ile ticari ilişkisi yok. Atatürk’ün ölümü sonrası sağlayacağı bir çıkarı da yok. Üstelik eskinin sömürgeci ülkesi Portekiz, Atatürk’ün başlattığı antiemperyalist savaşın örnek olduğu Afrikalı mazlum ulusların yıllardır kanını emen bir ülke. Mustafa Kemal’in Anadolu’da yaktığı bağımsızlık ateşinin hızla yayıldığı dünya coğrafyasındaki sömürü alanlarını yitiren Portekiz’de bir gazetenin düşündürücü sözleri bunlar. Ne kadar içten, ne kadar doğru bir değerlendirme…

Bir insana sağlığında ya da öldükten sonra dostlarının sevgi, saygı duyması olağandır. Düşmanlarının sevgi ve saygı duyması ise olağanüstüdür. Düşmanının saygı duyup şapka çıkardığı, hakkını teslim ettiği insanlar ise ölümsüzdür. Dünyanın en büyük devrimcisine savaş meydanlarında yendiği düşmanlarının bile saygıyla yaklaşmaları, ölümünün ardından onurlandırıcı sözler söylemeleri çok önemlidir. En başta savaş meydanlarında yendiği, iktidardan ettiği İngiliz, Fransız ve Yunan devlet adamlarının Atatürk hakkındaki sözleri, O’nun büyüklüğünün altına atılan imzalardır. Dünyanın dört bir yanındaki devlet adamlarının yayımladığı mesajlarda usulen söylenmiş sözcükler, ifadeler göremezsiniz.

Yetmiş üç yıl sonra dünyanın Atatürk’le ilgili görüşlerinde değişiklik var mı acaba? Yer, Avrupa’nın genç ülkelerinden Letonya’nın başkenti Riga. Üniversitede konferans veren Egemen Bağış’ı dinleyen Letonyalılar birden saygı duruşuna geçiyor 10 Kasım’da. Dünyanın büyük aydınlanmacı devrimcisine saygı gösteriyor öğretim üyeleri ve öğrenciler. Baltık’ın soğuk havası birden ısınıveriyor.

“Kemalizm Atatürk'ün ortaya attığı ve ürettiği bir ideoloji değildir. Kemalizm içerisinde bizzat Atatürk'e ait hiçbir şey bulunmayan yapay bir ideolojidir ve sistemi elinde tutmak isteyenler tarafından Türk demokrasisinin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi bir görüntü vermiştir." Letonyalılar Atatürk’ü ayağa kalkıp saygı duruşunda anarken aynı salonda konuşan Egemen Bağış’ın ağzından bu sözler dökülmekte. El âlemin ayakta andığı bir liderin ideolojisini, kurduğu devletin bir bakanı eleştirmekte. Hem de yabancı bir ülkede. Eloğlu övüyor, biz yeriyoruz. Ne yaman çelişki değil mi? İktidar partisi temsilcilerinin kafası o kadar takıntılı ki Atatürk’e, Cumhuriyet’e, Kemalizm’e zaman ve mekân dinlemiyor intikam hırsları. Tam da bu noktada halkımızın bir sözü aklıma geldi: “Allah’tan korkmuyorsan, kuldan utan!” Binlerce kilometre uzaktaki insanlar överken sen yerme!

Arriba Gazetesi’nin yıllar önce söylediği gibi Atatürk, “başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir”. Kimileri yüce dağların zirvesini hayranlıkla izlerken kimilerine de korku verir bu görkem.

Dağ eteklerindeki deliklerde fareler yaşar. Sinsi, korkak, kemirgendirler. Onların var olmaları da dağ sayesindedir. Dağın nimetlerinden yararlanıp yaşamlarını sürdürürler. Fare, dağa küsse ne olur? Dağın haberi olur mu bundan? Fareler kemirerek bir dağı yok edebilir mi acaba?

Adil Hacıömeroğlu
12 Kasım 2011
Not: 14 Kasım 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

DOĞAL AFET Mİ, CİNAYET Mİ?

23 Ekim günü Van’da büyük bir deprem yaşandı. Başta Erciş olmak üzere çevre il ve ilçelerde can ve mal kaybına neden oldu. Depremlerde yıkıma uğramak ulusumuzun yazgısı mı? Her felaket sonrası yardım kampanyaları düzenlenmekte, siyasilerimiz yapamayacakları birçok söz vermekteler… Bu yıkımların bir doğal afet olduğunu söyleyerek çaresizliklerini, beceriksizliklerini örtmeye çalışır ilgili ilgisizler.

Bir kez “doğal afet” sözü yanlış, “doğa afeti” demek daha doğru. Doğal olan deprem, afetse tamamen insan hatasından olan bir yıkım. Her doğa olayında olduğu gibi depremin de birçok yararı var. Ancak ilkel kafalarla yönetilen yerlerde doğal bir olay, felaket haline gelebiliyor. Son yıllarda ülkemizin neredeyse her yerinde kuvvetli yağışlar sele dönüşmekte. Evler, insanlar, hayvanlar, ağaçlar sularla sürüklenmekte. Köyleri bıraktık, kentler bile yaşanmaz duruma gelmekte. Doğal olayları felakete çevirme konusunda elimize su dökecek başka bir ülke yok sanırım.

Van depremindeki görünüm, daha öncekilerden farksızdı. Yıkılan evler, çaresiz insanlar, beceriksiz yöneticiler, enkazda can çekişen insanlar, bir türlü organize edilemeyen yardımlar, halka güven vermeyen siyasetçiler, afetten servet edinmeye çalışan insansı canlılar… Tabi canı gönülden, özveriyle yardıma koşan vicdan ve insanlık timsali yurttaşlarımızı unutmamak gerek.

Depremin bir Pazar günü, gündüz olması büyük şanstı. Bu durum, can kaybının daha az olmasına neden oldu. Kamu binaları önceki depremlerde olduğu gibi yerle bir. Siyasetçinin koruması altındaki kamu müteahhitliği, Erciş’te yıkılan okul binasıyla yerlere serildi. İktidar yanlısı, hiçbir becerisi olmayan yandaşa kamu ihalesi vererek zengin etme anlayışı, halkın canı, kanı pahasına yıllardır sürmekte. Yapsatçıların inşa ettikleri yapıların denetimsiz ve kalitesiz olması insanımıza yıkıntılar altında can verdiriyor. Ne yazık ki hızla zenginleşmek isteyenler; servetlerini halkın alın teri, canı, kanı üzerinden kazanmaktalar. Bunun da yolu siyasetçinin desteğini almaktan geçmekte.

Van depreminde ilk fiyasko depremin büyüklüğünün ölçümünde oldu. Kandilli 6.6, ABD 7.2 dedi. İlerleyen saatlerde bizimkiler de 7.2’yi kabul ettiler. AKP iktidarının üniversiteleri kimliksizleştirip bilimden soyutlama, onları sıradan devlet daireleri durumuna getirme anlayışı bu kurumlarımızı çökertmektedir.

Devlet kurumlarının her alanda çöküşü Van depreminde gözlenmekte. Yardımları doğru düzgün halka ulaştırabilecek bir devlet aygıtını ne yazık ki göremedik. Köylere ulaşamayan, kentlerde yağmacıları durduramayan yöneticiler, halkın sorunlarını çözmede yetersiz kaldılar. Her türlü saldırıya karşın ayakta kalan TSK, yardımların ulaşmasında, kurtarma çalışmalarında en öndeydi.

Hükümetin ilk gün uluslararası yardımları (İran ve Azerbaycan hariç) reddetmesi tam bir duyarsızlık örneğiydi. Bu böbürlenme, afra tafra sonraki günlerde yardım istekleriyle balon gibi söndü. Kendi halkının can güvenliğinin söz konusu olduğu, yaşamla ölümün saniyelere bağlandığı bir anda bile dünya ülkelerinin yardım isteklerini geri çevirmenin insani ölçüleri zorladığı söylenebilir. Gururun, kibrin, olaylara din açısından bakmanın bir yöneticiyi nasıl büyük yanlışlara sürüklediğini bu tavırda görmekteyiz.

Bazı aklı evvellerin böylesine büyük bir felaketten siyasal çıkar sağlama peşinde olduklarını görmek insanı kahrediyor. Yine bir kısım medyanın depremi etnik ayrımcılığı körükleme fırsatı olarak görmesi dikkatlerden kaçmadı. Sorumsuzca ve bilinçsizce söylenmiş bir takım sözleri abartarak Türk Ulusu’nun birliğine yönelik propagandaya alet etmek ise anlaşılır gibi değil.

Etnik ayrımcılıktan başka bir şey bilmeyen halka hizmeti, yalnızca bölücü söylemler üretmek olarak gören bölgedeki yerel yönetimlerin durumu ise içler acısı. Bir köşede konuk gibi oturan, koskoca bir kenti yönetmenin ne demek olduğunu fark edemeyen bir yöneticinin olması ne acı değil mi? Çeteleşerek depremzedelere giden yardımları canlı yayınlarda yağmalayan, sonra da bunları kar altında yaşam savaşımı veren çaresiz yurttaşa satan vicdan yoksunlarına ne demeli? Böylesi bir durumun oluşmasında devlet otoritesine, kurumlarına savaş açmış olan AKP ve PKK’nın hiç mi sorumluluğu yok?

Mehmetçik bir yandan karakışla, enkazla, yağmacılarla savaşarak depremzedenin yanında olurken bir yandan da bölücü örgütün hain pusularında can vermede Van ilinde.

Tüm olumsuzluklara karşın yurdun dört bir yanından yardım yağmakta Van’a, Erciş’e. Ulusal bütünlüğün bundan daha güzel ifadesi olur mu? Din ve ırk temelinde siyaset yapanlara bundan daha büyük bir insanlık, vicdan ve siyaset dersi verilebilir mi?

RTE, ekranlara çıkmış bağırıyor, “Kaçak yapıları yıkacağım.” diye. Adama “Günaydın!” derler. Bugüne kadar niye yıkmadın. Eğer bu söylediklerinde samimiyse önce kendi kaçak evini yıkmalı ki kamuoyunu inandırsın. Boğaz’daki kaçak yapıları yıkabilecek mi? Türkiye’nin ilk kaçak yapılarla oluşan ilçesi olan Sultanbeyli’yi ne yapacak? Kaçak yapılarla mücadele edeceğini söyleyen biri, 2b arazilerindeki talana, kaçak yapılaşmaya af çıkarmak için yıllarca uğraşır mı? 1994’ten beri İstanbul’u yöneten AKP yönetimlerince ne kadar kaçak yapıya göz yumulmuştur. Öncelikle başta RTE olmak üzere kaçak yapılaşmaya göz yuman tüm AKP’li belediyeler halktan özür dilemeli. Belki o zaman inandırıcı olurlar.

Van depreminde din ticareti yapanlarla etnik ayrışmayı kaşıyanlar duvara toslamıştır. Halkın masum duygularını sömürerek siyasal güç kazanıp bunu ekonomik getiriye dönüştürenlerin anlayışı Erciş’in yıkıntılarının altında kalmıştır. Her felakette olduğu gibi Van depremi de ulusal bütünlüğümüze güç katmıştır.

Bile bile kalitesiz inşaatlara izin veren belediye yöneticileri, bu düzenin sürmesine göz yuman hükümet üyeleri, ölmüş mühendislere imza attıran müteahhitler, görevini savsaklayan bürokratlar depremlerdeki can kayıplarının sorumlularıdır. O zaman birileri şu sorumuza yanıt versin: Depremde can verenler kaza kurbanı mı; yoksa bilerek, planlanarak işlenen bir cinayetin mağdurları mı?

Adil Hacıömeroğlu
28 Ekim 2011
Not: 4 Kasım 2011 Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

CUMHURİYET’E YASAK OLUR MU HİÇ?

Bugün Cumhuriyet’imizin 88. yıldönümü. Apartmanların pencerelerinde, arabaların camlarında bayrağımız dalgalanmakta. Okullardaki, devlet dairelerindeki, meydanlardaki bayrakların boynu bükük bu yıl. Okul bahçelerinde en güzel giysileri giymiş, bayraklar sallayarak dolaşan çocuklar yok. Sessiz, hüzünlü bahçelerde dünyanın en güzel müziği olan çocuk cıvıltıları, bağrışmalarına hasretiz.

Kent meydanlarını doldurup gür sesleriyle ve tüm vakarlarıyla İstiklal Marşı’mızı okuyan nineler, dedeler, anneler, babalar, çocuklar gözden ırak. Bu yıl kentlerin meydanları, stadyumlar İstiklal Marşı dinlemedikleri için öksüz. Atatürk ve şehitler gök kubbeyi marşlarla inletemediğimiz için rahatsız. Cumhuriyet’imizin 88. yıldönümü ne yazık ki bu yıl topraklarımız üstünde kutlanması yasaklanmış hem de adı, “Cumhuriyet hükümeti” olan kimselerce.

Biz Cumhuriyet’e emperyalizme karşı kazandığımız Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kavuştuk. Bu nedenle de Cumhuriyet’imiz antiemperyalist, antifeodal bir ruh taşır. Emperyalizmin tüm dünyaya kan kusturduğu günümüzde Cumhuriyet’i savunmak, onun erdemlerini yükseltmek daha da anlam kazanır. Feodalitenin ve ortaçağ üst yapı kurumlarının küresel güçlerce hortlatıldığı ülkemizde, özgür birey olmanın mutluluğunu yaşadığımız Cumhuriyet’i, önceki yıllara göre daha görkemli kutlamak gerekmez mi?

Bizi kul olmaktan kurtarıp birey, yurttaş yapan bir büyük devrimi yok saymak kimin haddine? Her türlü dinsel, ırksal, sınıfsal, bölgesel farklılığı ortadan kaldırarak cinsiyet ayrımcılığını yok ederek eşit yurttaşlar olmamız Cumhuriyet Devrimi ile sağlanmıştır. Askerlikte, vergide, seçme ve seçilmedeki eşitliğimiz bu devrimin sonucudur. Ülkenin nimetini de külfetini de birlikte paylaşmak demektir Cumhuriyet. Ümmetten, ulusa erişmenin adıdır. Etrak-ı bi idrakten Türk Ulusu olmanın onurudur.

Kul olmayı yaşam biçimi olarak benimsemiş, birilerinin hizmetinde bulunmaktan keyif duyan, güce tapınmayı beceri sananların Cumhuriyet’in erdemini anlamaları olanaksızdır. Emperyalist çıkarlar uğruna kendi ulusunun, yurttaşının, dindaşının, komşularının çıkarlarını hiçe sayanların anlayabileceği bir şey midir heyecan içinde İstiklal Marşı söylemek, Atatürk anıtlarında saygı duruşunda bulunmak. Uşaklığı, hizmetkârlığı uyanıklık sanan; halkını soydurmayı, soymayı başarı olarak gören birileri için özgür birey olmak, vatan için özveride bulunmak anlaşılabilir bir şey midir?

Tarihi evliyalardan, doğaüstü güçlerden, asılsız uyduruk masallardan ibaret sananların, milletin yarattığı büyük destanlara, başarılara, utkulara inanması beklenebilir mi? Kendi ulusuna değil de küresel güçlere bel bağlayanlara bayrağın öksüz kalması anlatılabilir mi?

Van depremindeki can kayıpları nedeniyle Cumhuriyet Bayramı törenleri iptal edilmiş! Yas tutacakmışız öyle mi? Depremin acısını yüreğimiz derinliklerinde duyumsuyoruz; ancak depremi, bilinçsiz uygulamaları, yönetimleriyle felakete dönüştürenleri de kınıyoruz. Kaçak, imarsız binalara izin veren, insanımızı para hırsına kurban eden anlayıştan da nefret ediyoruz. Cumhuriyet ahlak yerine, küresel-feodal ahlak anlayışını benimseyerek kentlerimizi, köylerimizi, akarsularımızı, denizlerimizi, emeğimizi, alın terimizi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı yağmalayıp yağmalatanları da kınıyoruz. Cumhuriyet ahlak ve erdem rejimidir, bilmeyenlere anımsatalım istedik.

Ulusal bayramları çalgılı çengili eğlence sananların bu topraklara, milli duygulara ne kadar yabancı oldukları ortada. Kurtuluş Savaşı ile sömürgeci hevesleri kursaklarında kalanlar ulusal bayramlarımıza saygı gösterir mi? Hele onlara işbirlikçiliği görev bilip kendi halkına, değerlerine, düşman olanlardan Cumhuriyet’e saygı, sevgi ve bağlılık beklemek mümkün mü?

Ülkemizin yangın yerine döndüğü bir anda Kurtuluş Savaşı vererek Cumhuriyet’i kurduk. Bu topraklarda yaşayan herkes, Cumhuriyet’in birleştirici değerleriyle bir ulus oldu. Terör saldırılarıyla her gün şehitler verdiğimiz, Van’da büyük bir felaketi yaşadığımız ve bunun sonucunda da yurttaşlarımızın morallerinin bozuk, umutlarının yok olmakta olduğu bir dönemde Cumhuriyet’imizin birleştiriciliğine, sıcaklığına o kadar çok gereksinmemiz var ki… Van’da donmamak için çabalayan yurttaşı, ancak Cumhuriyet güneşi ısıtır.

Tam da bayram törenlerinin iptal edildiğinin duyurulduğu bir günde bir televizyon kanalımızda bir cemaat sözcüsünün Güneydoğu’yla ilgili projelerini anlatması rastlantı olmasa gerek. Cumhuriyet’in birleştirici gücünü yok ederek cemaatlerden, tarikatlardan medet umanlar, ulusumuzu nasıl parçaladıklarını görmüyorlar mı?
“Ekime söyleyin bundan böyle yirmi sekiz çeksin, Kasım dokuz çeksin, Nisan yirmi iki, Ağustos yirmi dokuz çeksin. Çünkü birileri bizi çekemiyor.” Bu sözler, büyük usta Müjdat Gezen’e ait. Yoruma gerek var mı?
Birileri Cumhuriyet’i Van’daki deprem enkazına gömmek istiyor. Cumhuriyet Çanakkale’nin, Sarıkamış’ın, İnönü’nün, Sakarya’nın, Dumlupınar’ın yangınlarından doğdu. Kökleri yangınlara dayanıklıdır. Böylesine görkemli bir çınar; iş bilmez, küresel güçlere yaslanmış, feodal safsatalarla beslenmiş tufeyli takımının enkazı altında kalır mı? Söyleyin bakalım, Cumhuriyet hiç yasaklanır mı?
Adil Hacıömeroğlu
29 Ekim 2011
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ŞEHİTLERİMİZİ UĞURLARKEN

19 Ekim günü Çukurca’da yirmi dört vatan evladı hain tuzakta can verdikten sonra basın organlarının büyük çoğunluğundaki yayınlar, ulusumuzun moralini oldukça bozdu. Hemen hemen her gün şehit verdiğimiz son bir ayda hala PKK’ya övgüler düzen kimi yorumcuların varlığı halkımız arasında öfke birikimine neden olmakta. Ben de öfkemi içime gömüp şehitlerimizin acısını yüreğimin orta yerinde duyumsayarak televizyon ekranlarındaki saçmalıkları izlememeyi yeğledim. Burada yapılmak istenen, dünyanın en eli kanlı örgütünü aklama çabasında.

Uykusuz geçen bir gecenin sabahında birkaç gazete (Ne yazık ki iktidar güdümünde olmayıp gerçekleri yazan gazete sayısı çok az.) alarak yollara düştüm. Trafik çilesini hafifletmenin en iyi yolu, yolculukta bir şeyler okumak. Gazetelerde şehitlerimizin ilginç yaşam öyküleri var. Hepsinin benzer,hüzün dolu kısa geçmişleri. Sanırım en acıklısı da Şehit Çavuş Birol Elmas’ın Adapazarı’nda yaşayan ailesinin yürek burkan yaşamı. Elektriği kesik bir barakada biri özürlü üç çocukla verilen bir yaşam kavgası. Devlete meydan okuyanların kaçak elektrik kullanım bedelleri, tüm Türkiye’deki tüketicilerin faturalarına yansıtılırken Çukurca’da hain pusuda bölücü örgütün kurşunlarına hedef olan Birol’un barakası kapkaranlık. Tüm yoksulluğa ve olanaksızlığa karşın isyan yolu yerine, vatan hizmetini seçen kocaman yürekli canların ışıldattığı derme çatma barakada yaşama tutunuş.

Gazetelere dalmış gitmişken Bakırköy’e geliyorum. Birkaç arkadaşla ayaküstü sohbet ediyoruz. Zaman hızlı akmakta. Geç kalacağım kaygısı... Saat on bir olmadan hızlı adımlarla uçarcasına Ataköy 5. Kısım Camisine ulaşıyorum. Yoğun güvenlik önlemleri alınmış. Cami avlusuna girmek yasak. Arka kapıdan caminin ağaçlıklı bahçesine giriyoruz. Her yaştan, her sınıftan insanlar, çok geçmeden her yanı dolduruyor. Herkeste üzüntüyle karışık bir öfke. Ancak cami avlusunda yurttaşın cenaze namazı kılması yasak. Şehit cenazelerinin muhalif gösterilere dönüşmemesi için özel bir gayret gösterilmekte. Hele cuma ve cenaze namazını kıldıran imamların “alkış yapılmaması ve slogan atılmaması” yolundaki telkinleri dikkat çekici. Cami avlusunda şehit aileleri ile protokole mensup kişiler var. Şehit cenazelerinde AKP yöneticileri halkla temastan özellikle kaçınmaktalar.

Cami avlusundaki kadınların sayısı, neredeyse erkeklerden çok. Protestolarda kadınlar daha etkin. Anneler, eşler, yavuklular… Mehmetçikleri bağırlarına basıyorlar. Hemen herkesin elinde al bayraklar.

Şehitlerin cenazesinde en ilgi çekici katılım liselilerden. Çoğu okul üniformalarıyla gelmişler. Bir ağacın altında bir kız öğrenci grubu dikkatimi çekiyor. Telaşla geri dönüş paralarını denkleştirmekteler. Avcılar’dan gelmişler. Ailelerinin haberi yok, okul idaresi izin vermemiş. Çok heyecanlılar. Ayaküstü söyleşiyoruz. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bağlılıkları göğsümü kabartıyor. Az ötedeki liseli erkek öğrenci grubuna yaklaşıyorum. Onlar, Kocasinan’dan yürüyerek gelmişler. Harçlıkları olmadığından yine yürüyerek dönecekler evlerine. Bakırköy’ün çeşitli liselerinden öğrenciler doldurmuş her yanı. Hepsi pırıl pırıl, yurt sevgisiyle dolular.

Liseliler cenaze bitiminde toplanarak “Anne üzülme, evlatların yanında!” sloganını haykırıyorlar; saf, temiz, taze sesleriyle yürekten.

Yakamda Şehit Asteğmen Bilal Özcan’ın ve Şehit Er Eyüp Çolakoğlu’nun fotoğrafları durmakta. Gencecikler… Cennet bahçesindeki melekler gibi temiz yüzlerinden, insan bakışlarından ayıramıyorum gözlerimi. İçim öfke ve isyanla dolu. Böylesine güzel insanlara nasıl kıydınız kör olasıcalar, diyorum. Gözümde Bilal ve Eyüp’ün bakışları, kulaklarımda liselilerin haykırışlarıyla eve dönüş yolundayım. “Acaba!”, diyorum kendi kendime: “Adapazarı’ndaki şehit Birol’un barakasındaki elektrik, borca takılmadan ne kadar daha yanacak?” Ortadoğu’daki petrol savaşı ve ülkemiz siyasetçisinin gafleti önümüzdeki günlerde kaç tane daha fidanımızı toprağımızdan söküp götürecek?

Kadınların, gencecik liselilerin her yaşta yurttaşın sahip çıktığı şehitlerin koruduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak o kadar kolay mı sanıyorsunuz?

Adil Hacıömeroğlu
21 Ekim 2011
Not: 24 Ekim 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.

ARAP ZEMHERİSİ

Libya’nın devrik lideri Muammer Kaddafi, 20 Ekim’de doğum yeri Sirte’de yakalanarak öldürüldü. Televizyon ekranlarından izlediğimiz görüntülerde linç edilme söz konusu. Hem de vahşice bir linç…

Kaddafi’nin nasıl ve nerede, kimlerce yakalandığı meçhul. Böyle bir ölüm özellikle planlanmış gibi. Ülkesine ihanet eden işbirlikçi liderler, diktatörler zoru gördüklerinde zaman geçirmeden pılısını pırtısını, hazinesini, ailesini, en yakın hizmetkârlarını toplayarak kendisini koruyan bir ülkeye kaçıverir. Genellikle bu ülkeler; dünyadan soyutlanmış, diktatörlükle yönetilen yerlerdir. Bazen de hizmet ettiği efendinin ülkesine kaçarlar.

Kaddafi, ülkesinden kaçmadı. Ülkesini sömürgeleştirmek isteyen güçlere ve onların işbirlikçilerine karşı mücadeleyi yeğledi. Demokrat bir lider değildi; ama yurtseverdi. Ülkesinin yer altı kaynaklarını yabancılara peşkeş çekmek yerine, millileştirmeyi seçti. Bu nedenle de Batılı sömürgecilerin boy hedefi oldu.

Neden böylesi bir ölüm? Libya, aşiretlerden oluşan bir ülke. Kaddafi de büyük aşiretlerden birisinin üyesi. Aşiret yasaları, gelenekleri kesin kurallara bağlıdır ve çağdaş dünyanın anlayışına uymaz. Bunu en iyi bilenler de sömürgecilerdir. Aşiretlerin uzlaşması, ulusal bütünlük oluşturmaları sömürgecilerin işine gelmez. Ulusal bütünlük olursa, emperyalistlerin kullanacağı gruplar da olmaz. Bu nedenle de aşiretler uzlaşmamalı ve sürekli düşmanlıklar yaratılmalı. Düşmanlıklarda da sömürgeci ülke bir aşireti diğerine karşı kullanmalı.

Kaddafi’nin öldürülme biçimi hem Kaddaf hem de müttefikleri olan diğer büyük aşiretler tarafından kabul edilecek cinsten değil. Bu nedenle de isyancı aşiretlere karşı düşmanlık besleyecekleri kesin. Bu da intikam ateşini tutuşturacak. Böylece de Libya’nın ulusal bütünlüğü parçalanacak. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi (Sünni, Şii, Kürt ayrışması ulusal bütünlükte onulmaz bir gedik açmıştır.). Halkı parçalanmış, düşmanlıkların diz boyu olduğu bir ülke asıl düşmanını fark edip ona karşı savaş verebilir mi? Kendi kanını emen, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömüren asalakları görebilir mi?

Libya, görünürde UGK’ nın (Ulusal Geçiş Konseyi) kontrolündeymiş gibi görünse de asıl egemenler ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın oluşturduğu emperyalist güç birliğidir. Kaddafi’nin infazının bu ülkelerin bilgisi dışında olduğunu kim söyleyebilir? Ya da UGK, kendi iradesiyle böyle bir infazı gerçekleştirebilir mi?

UGK’ dan söz açılmışken önemli bir konuya değinmeden geçemeyeceğim. Çünkü UGK’ nın anlayışını anlamak açısından bu çok önemli. “İtalyan sömürgecilik yılları Libya için bir kalkınma dönemi oldu. İtalyan sömürgeciliği ülkemize yolları getirdi, Trablus'ta, Derna'da ve Bin gazi’de bugün bile ayakta duran güzel binalar inşa etti. İtalyanlar, Libya halkına tarımsal kalkınmayı, adil yasaları ve adil yargılamaları armağan etti. İtalyan sömürgeciliğinin Libya'ya kazandırdıklarını tüm halkımız çok iyi biliyor. Buna karşılık Kaddafi, İtalyan kolonyalizminin tam tersi bir çizgide yürüdü. Ülkemizin kalkınması için hiçbir şey yapmadı. Libya'nın zenginliklerini halkı için kullanmadı. (20 Ekim 2011, Aydınlık)” Bu sözler, UGK Başkanı Mustafa Abdülcelil’e ait. Sözlerini şöyle sürdürüyor demokrasi kahramanı(!) başkan: “Avrupa'nın sömürgecilik tarihini kara sayfaları dâhil iyi biliyoruz. Ama İtalya, Libya'dan ayrılırken ardında dostluk simgeleri bıraktı.” Hem de nasıl bir dostluk… Mussolini, Libya’nın büyük bağımsızlık önderi ve ulusal kahramanı Ömer Muhtar’ı asarak dostluğunu gösterdi. Şimdi de Abdülcelil, Mussolini’nin ardılı, fikirdaşı olan dışişleri bakanının huzurunda aşkla sömürgeci uşaklığını ilan ediyor.
Bir “Arap Baharı” sözü tutturuldu gidiyor. Araplara demokrasi getireceğini söyleyen emperyalistler tarafından. Hem de öyle bir demokrasi ki yargılanmasından korkulan bir lider linç ettiriliyor sokaklarda. Demokrasi(!) için yola çıkan aşiretler, karşıtlarını sokaklarda infaz ediyor. Efendilerinin eskiden işledikleri cinayetlere, ülkelerini sömürmelerine övgüler düzüyorlar. Bu demokrasiye RTE'nin elden gönderdiği üç yüz milyonluk bir katkı söz konusu. Anlayacağınız bu demokrasi çorbasında bizim de tuzumuz var.
Emperyalizmin kucağına oturmuş ortaçağ feodalleriyle bir ülkeye demokrasi gelir mi? Böylesi bir durumda o ülkenin bağımsızlığından, dirliğinden, düzeninden söz edilebilir mi? Halkı bölünmüş, sokaklarında yargısız infazların yapıldığı, sömürgeciliğin göklere çıkarıldığı bir coğrafyada bahar yaşanır mı? Böylesi bir duruma verilecek ad “ Arap Zemherisi”dir. Karakışın bahara dönüşmesi için o topraklarda Atatürk çiçeklerinin açması, Ömer Muhtarların doğması gerek.
Not 1: Libya ile ilgili daha önce yazdığım iki yazı, bugünleri anlamak için tekrar okunabilir: 1-http://adiladalet.blogspot.com/2011/03/libya-bolunmeye-dogru-mu.html 2-http://adiladalet.blogspot.com/2011/03/trablusgarptan-libyaya.html
Adil Hacıömeroğlu
23 Ekim 2011
Not 2: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

VATANIN BAĞRINA DÜŞMAN DAYAMIŞ HANÇERİNİ

19 Ekim sabahı ulusumuz yirmi dört şehidin acı haberiyle güne başladı. Kahpe kurşunlarla vurulup yere düşen Mehmetçiklerin acısı, yurdun dört bir yanını yasa boğdu. Bölücü örgütün eyleminin zamanlaması dikkat çekicidir.

Çukurca’daki terörist saldırı, zamanlama açısından önemlidir. Saldırının, Habur rezaletinin yıldönümüne rastlaması anlamlıdır. Terörle nasıl mücadele edeceğini bilmeyen iktidarın Habur’da terörle el sıkışmasının bedelini, Mehmetçik kanıyla ödüyor. Dünyanın hiçbir yerinde teröristle kol kola girerek terörün bitirildiği görülmemiştir.

Hakkâri’deki saldırının, Cumhurbaşkanı’nın bölgeye yaptığı gezinin hemen ardından gerçekleşmesi de ilginçtir. Bölücü örgüt, devletin en yüksek makamına meydan okuyor. Bu saldırıyı bir gün önce de yapabilirdim, diyor. Bu yolla da sempatizanlarına güven ve cesaret aşılarken iktidar kanadını da şaşkınlığa sürüklüyor.

2002’de bitme noktasına gelen terör, dokuz yıllık AKP iktidarı döneminde neden hızlı bir yükselişe girmiştir? Bunun nedeni terörün ulusal bütünlüğümüze verdiği zararın bir türlü kavranamamasıdır. AKP yönetiminin izlemekte olduğu yanlış Ortadoğu politikası iflas ederken terörün hızla tırmanması rastlantı değildir. Ortadoğu’da uzak, yakın nerdeyse tüm komşularımızla yapay sorunların ortaya çıkarılması, bu ülkelerin içişlerine müdahale edilerek onlara “ayar verilmek” istenmesi terörün yükselmesindeki etkenlerdendir. Hükümetin, Ortadoğu politikası tamamen ABD eksenine yerleşince de bunun bedeli ağır oluyor. Suriye ve İran’la gerilen ilişkiler, İsrail’le anlamsız çekişmeler Mehmetçiğin kanının dökülmesine neden oluyor.

“Yoksa İsrail kendi iradesiyle bunları serbest bırakmış olmazdı. Bu anlaşmayla birlikte o geçmiş işlendiği iddia edilen suçlar ki biz bunları suç olarak görürüz görmeyiz bu ayrı bir tartışma böyle bir şey varsa dahi İsrail tek taraflı bu serbest bırakma işlemini kendine yakın kılmış oluyor. Türkiye açısından bu noktada bağlayıcı bir durum yoktur.” Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Hamas militanlarından bazılarının ülkemize getirilmesiyle ilgili yaptığı açıklamasında bunları söylüyor. Hamas militanlarının suçlu olup olmadığına karar veren Bakan Bey, ülkemiz topraklarını kana bulayan PKK ile ilgili söz etmiyor nedense. Eğer sen, başka ülkelerin terörist saydığı örgütü aklamaya çalışırsan, onlar da senin terörist saydığını “özgürlük savaşçısı” ilan eder. Hamas’ın hamiliğine soyunan iktidar, kendi ülkesini kana bulayan terör örgütünü görmüyor.

Suriye ve İran konusunda ABD politikalarının sözcüsü durumuna gelen RTE, terörü de Irak’taki işgalcilerle çözmeye çalışıyor. ABD ise Ortadoğu’nun ateş kazanına durmadan odun atarak yangının büyümesine neden oluyor. Şimdi anlı şanlı basınımız, İran ve Suriye’nin son saldırıların arkasında olduğunu yazacak. Böylece de ABD ve İsrail’in bu ülkelere yapacağı saldırılara kamuoyu nezdinde haklılık kazandıracaklar kendilerince. Saldırılarda kullanılan ağır silahlar ve teknoloji Suriye ve İran’ın sahip olduğu cinsten değil. Bu olanaklar bölgede iki ülkede var: ABD ve İsrail. Bu saldırılar provakatiftir. Türk kamuoyunu İran ve İsrail’e düşmanlaştırma amacı taşımakta.

Saldırıdan sonra yapılan açıklamalar ise ibret vericidir. Hele RTE’nin, işi getirip “internet andıcı”na bağlaması büyük beceri. Nerdeyse bunu Ergenekon yaptı, diyecekti. Bu da gösteriyor ki, sorumlu makamların gündeminde terör yok, Cumhuriyet kurumlarının tasfiyesi var. Siyasal parti liderlerinin açıklamaları gösteriyor ki ülkemizin iktidarı ve muhalefeti terörün önlenmesiyle ilgili düşünceler, projeler üretememişler. Böyle olunca da terör örgütü kan dökmeyi sürdürür.

En çarpıcı açıklama ise hükümetin ağlak bakanından geldi. “Bu acıları yaşatanları Allah en kısa sürede helak etsin.” Evet, tüm işlerimizde olduğu gibi bu işi de Allah’a havale ettik, sorumluluk bizden gitti.

Terörü bitirmek için, teröristle savaşmak gerekir. Bölücü örgütü destekleyen ülkelerle ilişkileri yeniden düzenlemeli. Ülkemize saldırlar, ABD işgali altındaki Irak topraklarından yapılmakta. Irak’ın kuzeyinde Amerika istemediği sürece kuş dahi uçmaz. Müttefikimiz olan(?) bir ülkenin vatanımızı bölme amacını hala göremiyorsak kusur kimdedir?
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?” Namık Kemal’in yıllar önce söylediği bu dizeleri yanıtlayacak Mustafa Kemallerin haykırışlarını duyar gibiyim. Gaflet içinde, kişisel çıkarından başka bir şeyi göremeyen; işbirlikçi olmayı, onurlu yurtsever olmaya yeğleyen politikacılarla vatanın bağrına saplanmış hançeri çekip çıkarmak olanaksız. Mustafa Kemal’in bağımsızlıkçı ateşini tüm yurt sathında yakmaktan başka çözümümüz var mı?
Adil Hacıömeroğlu
20 Ekim 2011

KÖLECİ DÜZENE DOĞRU

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi ile ilgili önerileri ilginç. Sekiz saatlik çalışma süresi neredeyse terk edildi ülkemizde. Asgari ücrete mahkûm edilen milyonlarca insan, şimdi de haftanın altı günü çalıştırılmak istenmekte.
“Bazı ülkeler gün ışığına bakarak çalışıyor. Biz de böyle çalışsak yaz saati ayarlamasına gerek kalmayacaktı. Yaz saatiyle 600 milyon kilovatsaat tasarruf sağlıyoruz. İnsanların üzerinde bıraktığı psikolojik etki ve verimlilik açısından mesai saatlerinin erkene alınmasından yanayım. Bu dönem gün ağarması 06.20’de ise saat 07.30’da mesai başlamalı. Amerikalı aynı saatte işe başlıyor da bizde neden olmasın? Kültürümüzde de bu tür şeyler var; bakkal 06.00’da dükkânı açar. Ağrı’da seçimlerde sandığı bir saat erken açıyorsam, niye işyerini de açmayayım. Bunu Bakanlar Kurulu’na önereceğim. Yılda üç milyar kilovatsaat, altı yüz milyon lira tasarrufumuz olur.” Her fırsatta AB değerlerinden söz eden iktidar partisi, çalışma saatleri söz konusu olunca ABD’yi örnek alıyor. Eskiyle kavga etmeyi, önceki iktidarların yaptıklarını kötülemeyi şiar edinen AKP sözcüleri, nedense bu konuda eski uygulamaları savunmaktalar.
Günlük çalışma sürelerinin sekiz saate düşürülmesi çalışanların demokratik kazanımıdır; insanca yaşamak için hakkıdır. Köleci, feodal toplumlar ile kapitalizmin vahşi sömürü ağını ördüğü yıllarda çalışma sürelerinin bir standardı yoktu. Gün doğumuyla başlayan günlük çalışma, gün batımıyla sona ererdi. Çalışanların sosyal ve insani gereksinmeleri göz önüne alınmazdı. Çünkü çalışan; bedeniyle, ruhuyla, emeğiyle işverenin malıydı. Gelenek denilen de budur. Gelenekler demokratik bir yaşamın ölçüsü olamaz. Toplumların modernleşmesi, insanın çağdaş bir yaşam düzeyine ulaşması geleneksel toplum yapısının değişmesiyle olur.
Çalışanların, iş yaşamları dışında da bir yaşamlarının olduğu kabul edilmeli. İnsanın sosyal bir varlık olarak gezme, eğlenme, dinlenme, okuma, sosyal etkinliklere katılma haklarının olduğu yok sayılamaz. Yaşamı iş ve ev arasına hapsetmek despotik bir düzenin işaretidir.
Dört yılda bir yapılan seçimlerde erken oy kullanmayı örnek olarak göstermek de tam bir bilgisizlik örneğidir. Erken mesai, büyük kentlerde büyük sorunlar yaratır. Hem çalışanlar hem de hizmetten yararlananlar açısından zorluklar ortaya çıkar. Bir kişinin gün doğumundaki mesaisine yetişmesi için neredeyse gece yarısı kalkması gerekecektir. Uyandıktan sonra yapılacak bir kahvaltı, alınacak bir duş işin verimi açısından önemlidir. İnsanları yatağından kalktığı gibi işe göndermek ilkelliktir.

Sözlerini şöyle sürdürüyor Sayın Bakan: “70’lerde cumartesi çalışma uygulaması vardı, sonra kaldırıldı ve Türkiye hak etmediği refah seviyesini peşin satın almış oldu. Bu doğru bir yaklaşım değil. Biz niye daha çok çalışmayalım?” 1970’lerdeki uygulamayı örnek gösteriyor Hazret. Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan bir süreçte yurttaşına insanca yaşam hakları tanıdı. Giderek daha iyi bir çalışma ortamı sağlandı. 1970’lerdeki refahı biz neden hak etmemişiz? Bu refahı halkımız, Cumhuriyet’le başlayan sanayiye dayalı kalkınmayla sağlamıştı. Üstelik biz o günlerde dışarıdan tarım ürünü alan değil, dışarıya tarım ürünlerimizi satan bir ülkeydik. Üstelik dünyanın en demokratik anayasasıyla da yönetiliyorduk. Hani kimi sağcı siyasetçilerin yurttaşımıza bol geldiğini söylediği 61 anayasası. Kalkınmadaki gerçeği görmek istemeyenlerin aklına hemen halkını köle gibi çalıştırmak geliyor.
Taşeron sistemiyle çalışma süreleri zaten uzatılmış ve emek ucuzlamış durumda. Bu sistemle toplumun örgütlenmesi de rafa kalktı.
Bakan Bey’in bu söyledikleri, AKP yönetiminin asıl ne istediğini de ortaya koymakta. Güneş doğarken kalk, işe git; gün batımında eve dön. Yemeğini ye, televizyonun karşısına geç, yalan rüzgârlarını izle, sonrasında uyu. Tüm yaşamın böylesine bir kısır döngü içinde geçiversin. Düşünme, yorum yapma, katılımcı ve sorgulayıcı olma, dayanışmayı, yardımlaşmayı unut. Tiyatroya, sinemaya gitme; gazete, dergi, kitap okuma. Okusan da okumak için değil, bakılmak için gazeteleri seç; çünkü zamanın ancak buna yeter. Eşi, dostu, akrabayı, arkadaşı görme. Ülkende ne olup bittiği de seni ilgilendirmez, nasıl olsa küresel tekellerle onların işbirlikçileri gerekeni yapıyorlar. Kendini özgür hisseden kafese kapatılmış evcil bir kuş gibi yaşamını sürdür. Çünkü sen, artık köleci bir düzenin esamisi okunmayan emek makinesisin.
Adil Hacıömeroğlu
15 Ekim 2011
Not: 17 Ekim 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştr.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

DÖNER, SİMİT, PİLAV

    Ülkemizin ekonomik durumuyla ilgili çeşitli yorumlar var. Rakamlar havalarda uçuşmakta. Özellikle yandaş basın ve yandaş olmak için kraldan çok kralcı geçinen kimi kalemşorlar, hükümetin büyük bir ekonomik tansığa imza attığını ballandıra ballandıra anlatmaktalar. Hele de ekonomik büyüme rakamları yüksek çıkınca övgüler sınırsız bir hal aldı.

     Evet, çok büyümüşüz. Çin’den sonra dünya ikincisiyiz. Peki, hangi alanlarda büyüdük? Sanayi, tarım, denizcilik, hayvancılıkta büyüdük mü? Çok az. Asıl büyüme inşaat sektöründe. Kent rantına dayalı bir büyüme bu. Büyük kentlerin değerli arsalarına apartmanlar dikiyoruz. Alışveriş merkezi olmayan semt yok neredeyse. Ancak yarısı boş, sinek avlamaktalar. Tarımı, sanayisi büyümeyen bir ülke gerçekten büyümüş sayılır mı?

     Balık Norveç’ten, Malezya’dan... Kurbanlık sığırlar Uruguay’dan... Badem, buğday Amerika; mısır Brezilya, ceviz İran ve Bulgaristan’dan... Pirinç, muz, pamuk dışarıdan alınmakta. Bu sayede halkımızın coğrafya bilgisi gelişmekte, haritada bile gösteremeyeceği ülkelerin adını işitmekte. Sanayisi, tarımı dışa bağımlı bir ülke nasıl kalkınabilir ki?

     Ekonomi rakamları havalarda uçuşurken ve herkes kendine göre onları eğip bükerken sokağa bakmayı unutuyoruz galiba. 1980’li yıllarda başlayan kentlere büyük göç hareketiyle yeni pratik beslenme biçimleri de ortaya çıktı. Alt ve orta gelir grubunun rahat ve ucuz beslenmesi ekmek arası dönerle sağlanmaya başlandı. Hem ucuz hem besleyici hem de geleneksel… Dönerin saltanatı uzun sürdü.

     Ekonomik bunalımların getirdiği yoksulluk yeni bir beslenme biçimini ortaya çıkardı. Dönerden daha ucuz bir beslenme biçimi gerekmekteydi. Türk mucitler imdada yetişti. Simit, dönerin tahtına kuruldu. Kent alanlarında, caddelerde, hatta sokak aralarında bile simitçi dükkânları açıldı. Zeytinlisi, sucuklusu, salamlısı, peynirlisi, sadesiyle… Her keseye uygun geleneksel bir lezzet.

     AKP iktidarıyla gelen yoksulluk, işsizlik, teğet geçen ekonomik kriz derken sonunda halkımız simit de yiyemez oldu. Aç kalacak değiliz ya. Daha ucuz ve geleneksel bir besine gereksinmemiz ortaya çıktı. Sonunda pilav keşfedildi. Kentlerin büyük alanlarında, ana caddelerinde değişik adlarla pilavcı dükkânları açılmakta. Hem de birçoğunun adı İngilizceden devşirilmekte. Zaten uzun süredir Türkçe adlara özlem duymaktayız. Sokağa çıktığımızda yabancı adların yer aldığı tabelaları görünce kendimizi yabancı sanıyoruz ülkemizde.

     Pilav çeşitlendi: sade, nohutlu, tavuklu... Herkes parasına göre yiyebilir. En ucuzu, sade pilav... Ayranla birlikte bir buçuk lira. Öğle ve akşam yersen üç lira. Belki de dünyanın en ucuz beslenme düzeni bizde. Aç değiliz ya, şükürler olsun!

     Büyümede dünya ikincisiyiz, ucuz beslenmede birinci. Ekonomik tansıktan söz edip hükümete mersiyeler döktüren “büyük” kalemşorlar, bir hafta boyunca pilavla beslenin de görelim sizin ekonomik tansığınızı.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                               17 Eylül 2011

        Not: 19 Eylül 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

                    17 Ekim2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

VANDALLIĞIN BÖYLESİ



Can Yücel… Türk şiirinin büyük ustası. Aydınlanma devrimimizin büyük eğitimcisi Hasan Ali Yücel’in oğlu. Ünlü tıp adamı Ali Yücel’in babası. Edebiyat severlerin vazgeçemediği büyük bir ozan. Her kesimden insanın okuduğu, sevdiği, farklı lezzetler aldığı şiirlerin yaratıcısı bir yaşam adamı. Doğallığın, içtenliğin hayat bulduğu engin bir okyanus. Alın teriyle geçinen bir düşün emekçisi….

Can Yücel, 12 Ağustos 1999’da aramızdan ayrıldı. Çok sevdiği ve yaşamının bir bölümünü geçirdiği Datça’da toprağa verildi. Mezarının mermerlerine ünlü yontucumuz Mehmet Aksoy biçim verdi. Büyük bir ozanla büyük bir yontucunun buluşmasıyla güzel bir anıt mezar ortaya çıktı. Bu anıt mezarın aydınlığı ülkemiz ufuklarından ışıldayarak tüm evrene yayıldı. Şiirlerinde Anadolu topraklarının yüzlerce yıllık birikiminin bilgeliği var. Devlet kasasını soymadı. Bir bakan çocuğu olarak ayrıcalıklı bir yaşam da sürmedi. Yetenekleri, onun yaşam kavgasının silahı oldu.

Her yıl büyük ozanın sevenleri, mezarı başında toplanarak anarlar onu. Bu anmalarda ozanın mezarına şarap döküyor sevenleri. Bu, bir espri, ölümün soğuk yüzünü ısıtma, yaşamla bağ kurma, mezarlık ziyaretlerindeki kasvetli havayı dağıtma, ozanı yaşamındaki önemli bir zevk unsuruyla anma… Tabi bunu anlamak zekâ, bilgi, incelik, hoşgörü işi. İnsan olmanın derinliğini, amacını bilmeden böylesi bir anmayı anlamak olası değil. İnsanı ilkellikten, bencillikten, hoyratlıktan, Vandallıktan kurtaran onun bilgisi, kültürü, sanatla ilişkisidir. Sanat, kültür ve bilgi kişiyi inceltir, yumuşatır, hoşgörü evrenini genişletir.

Bu yılki anmalar sırasında da ozanın mezarına şarap döküyor sevenleri. İktidar partisinin ilçe başkanı, “Milletimizin inançlarına, küfretmeye, hakaret etmeye kalkışmalarına da sessiz kalacak değiliz. Bu olayın tekrarlanmaması için takipçisi olacağız.” diyerek bir saldırının kışkırtmasını yapıyor. Ardından ozanımızın mezarı kırılıyor. Ak mermerlere, kara zihniyetin balyozları iniyor. Şairin mezarı paramparça ediliyor. Milletin inançlarının koruculuğuna soyunan bu kişiler, bu topraklarda binlerce yılın imbiğinden geçerek damıtılan hoşgörünün, insan sevgisinin, ölüye saygının ne demek olduğundan haberleri yok. Mezara, mezarlığa, ölmüş insana saygının bir İslam ve Anadolu geleneği olduğunu bilmeyenlerin, milletin inançlarının bekçiliğine soyunmaları ironik bir davranış.

Can Yücel’in mezarındaki ak mermerlere inen kara balyozlar, onun kişiliğinde sanata, kültüre ve merhum babası, büyük aydınlanmacı Hasan Ali Yücel’in devrimci kişiliğine vurulmuştur. Köy enstitülerinin kurucusu bir devrimcinin, ortaçağ cehaletinin kararttığı ufukları aydınlatmasının kininin nasıl da büyük olduğunu görmekteyiz burada.

Mezar taşına inen balyozlardan çıkan kıvılcımlar, bir gün binlerce çoban ateşine dönüşerek kararmakta olan masmavi gökyüzümüzü aydınlatacaktır. Can Yücel’in şiirleri, Mehmet Aksoy’un yontuları sonsuza dek belleklere, ruhlara, gönüllere bir şeyler anlatacak: yalansız, riyasız, çıkarsız… Bir gece karanlığında balyozu indirenler ise hep gizli saklı iş yapmanın ürkekliğiyle kuytularda saklanacaklar. Tıpkı yarasalar gibi.

Adil Hacıömeroğlu
27 Ağustos 2011
Not: 29 Ağustos 2011 tarihli ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ÖRNEK DAVRANIŞ


18 Ağustos akşamı Beşiktaş, Rusya’nın Alania takımıyla UEFA kupası ön eleme maçı oynuyor İstanbul’da. Çukurca’da on iki şehidimiz var. Ulusumuzun içi kan ağlamakta. Yüreklerimizde teröre kurban verdiğimiz kahramanlarımızın acıları. İçimiz öfke dolu.

Hain pusularda gencecik insanlarımız can veriyor. Birçok televizyon kanalında vur patlasın, çal oynasın yayınlar var. Şehitlerimizin haberleri alt yazılarlarla duyurulmakta. Haber kanallarındaki kimi yorumcular terör örgütünü masum gösterme peşinde. Bölücü örgütle nasıl diyalog kurulacağının yollarını tartışmaktalar.

Maç heyecanı dorukta. Beşiktaş golleri sıralıyor. İspanyol oyuncu Guti Hernandez ikinci golü attıktan sonra formasındaki Türk bayrağını öpüyor. Guti’nin sevincine seyirciler coşkuyla katılıyor. Ardından üçüncü gol geliyor Portekizli Almeida’dan. O da gol sonrası sevincini tribünlere asker selamı vererek gösteriyor.

Maç sonrası bu iki futbolcu, davranışlarının nedenini açıklıyor. Dikkat edilmesi gereken, televizyon ve gazetelerde terörle ilgili ahkâm kesenlere, kimi siyasetçilere, bölücü örgüte sempati besleyen bazı yurttaşlarımızın ibret alması gereken örnek davranışı açıklayan önemli sözler.

“Türkiye ve İstanbul'da yaşamaktan çok mutluyum. İstanbul'u ve Türkiye'yi çok sevdim. Türk insanı çok sıcakkanlı ve misafirperver. Türk bayrağını bu ülkeye olan sevgimi ve şehit olan askerlere saygımı göstermek için öptüm.” Bu sözler Guti’ye ait. Şehitlerimize ve bayrağımıza saygı gösteren İspanyol bir futbolcu.

“Bu ülkede yaşıyorum. Evdeki yardımcım da Türk. Askerlerin ölüm haberi beni derinden etkiledi. Böyle bir şey nasıl olur anlamak mümkün değil. Burası, ikinci evim. Hayatını kaybeden askerlerin ailelerinin acısını paylaşmak ve onlara saygımı göstermek için asker selamı verdim.” Bunlar da Portekizli Almeida’ya ait sözler.

Bu iki futbolcuya gösterdikleri insani ve vefalı davranışlarından ötürü saygı duymamak olur mu? Böylesine güzel bir davranışı görmemek, anlamamak mümkün mü?

Bir kişinin ekmek parası kazanması kutsaldır. Kişinin ekmek parası kazandığı ülkeye saygı göstermesi de temel kural. Bu ülkenin bin bir bereketinden yararlanarak her gün ülkemizin kurumlarına, tarihine küfredenlerin acaba yüzleri azıcık da olsa kızarmış mıdır bu davranışları izlediklerinde. Kısacası yedikleri çanağa pisleyenler, bu davranışların ne anlam geldiğini acaba fark ettiler mi?

Şike iddiaları karşısında ilk olumlu tepkiyi göstererek Türkiye kupasının geri verilmesi gerektiğini söyleyen ve tüm toplumsal olaylara duyarlılık gösteren “Çarşı”ya da böyle duyarlı oyuncular yakışır.

Adil Hacıömeroğlu
20 Ağustos 2011
Not: 22 Ağustos 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.