15
Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan ordusu, büyük insan kırımına başladı.
Bir yandan da değerli ne varsa çalıp çırpıyor, yerleşim yerlerini yakıp
yıkıyordu. Bu durum, halkı büyük bir kaygı ve korkuya sürükledi. İşgal, zamanla
genişleyip Batı Anadolu’nun iç kısımlarına doğru yayıldı. İşgale uğrayan yerlerde
yaşayan halk, yanına birkaç parça eşya alıp kendilerince güvenli saydıkları iç
kısımlara doğru göç ediyordu.
İlk
işgallerden sonra bir süre durgunluk yaşandı. İzmir’e yeni birlikler çıkaran
Yunan ordusu, 22 Haziran 1920’de 6 tümenle saldırıya geçti. 25 Haziran’da
Salihli, Akhisar, Alaşehir’i ve 30 Haziran’da ise Balıkesir’i ele geçirdi.
24
Haziran 1920’de Nazilli’ye saldırdı işgalciler. Köşk cephesi düştü. Kuvayı
Milliye güçleri geri çekilmeye başladı. Sonunda Nazilli düşmanın eline geçti.
Üzüntü ve korku içindeki halk, iç bölgelere doğru göçmeye başladı. Bu arada
Müslüman halkın yanı sıra Rumların bazılarının da göç etmesi ilginç. Zaten
savaş nedeniyle üretim oldukça düşük ve ekonomik sıkıntı en üst düzeydeydi. Ayrıca
kıt olanaklar içinde konaklama sorunu da çok önemliydi. Kendi karnını doyurmakta
güçlük çeken yerli halk, sel gibi gelen göçmenleri nasıl doyuracaktı?
İşgal
alanı büyüdükçe toplumsal sorunlarda büyüyordu. Savaş yılları açlık, ölüm,
yokluk, yoksulluğun doruğa çıktığı yıllardı. Özellikle işgale uğramamış Denizli
merkezle bazı ilçelerde göç sorunu çığ gibi büyümüştü.
En
önemli sorunlardan biri de asker kaçaklarının ve kötü niyetli kişilerin
oluşturduğu çetelerdi. Bu çeteler, yersiz yurtsuz kalmış halkı soyuyor, kimi
zaman da canına kıyıyordu. Kuvayı Milliye çetelerinin bazıları da ne yazık ki
halka zulmediyordu. Bölgede etkili olan
Demirci Mehmet Efe, Yunanlara karşı yararlılıklar gösterse de halka karşı
yaptığı olumsuz davranışlar bağışlanacak gibi değildi.
İtalya,
Antalya’yı 28 Mart 1919’da işgal etti. Ardından aynı yıl içinde 26 Nisan’da
Konya’yı, 11 Mayıs’ta Fethiye, Marmaris ve Bodrum’u, 14 Mayıs’ta Kuşadası’nı, 28
Haziran’da Burdur’la Isparta’yı, 23 Temmuz’da da Muğla’yı ele geçirdi. Bu
işgaller sırasında halka ateş açılmadı. İşgalciler soygun, yakıp yıkma eylemlerine
girişmedi. Planlı ve uzun erimli bir işgaldi bu. Amaç, halkı geçici ve göreceli olarak memnun ederek
buralarda kalıcı olmaktı. Bu topraklara iyice yerleştikten sonra da yapacağını
yapacaktı bu emperyalist güç. Bu işgal biçimi Yunanistan’ın kinden çok
farklıydı. Halkın bazı kesimleri, ister istemez bunu hoş (ehveni şer) görmeye
başladı tıpkı mandacılığı yeğleyenler gibi.
Yunanların
22 Haziran saldırılarının halkta yarattığı, korku ve yılgınlık nedeniyle İtalyanların
yukarıda belirttiğim tutumu, bazı kimselerin ilgisini çekti. Bu nedenle
Yunanların yerine İtalyanların kendi beldelerini işgal etmesini istemeye
başladılar. Bu arada Demirci Efe’nin Denizli Olayı yaşanmıştı. Halk, kendini
iki ateş arasında kıstırılmış olarak gördü. Bu arada Acıpayam ve Tavas ilçeleri
çok fazla göç aldı. Bu göçlerin çoğu da Denizli merkezdendi Demirci Efe’nin
baskısı nedeniyle.
Yunan
ordusu gittikçe yaklaşıyordu. Denizli’nin güneyinde yer alan ve İtalya’nın işgal
bölgesine sınır olan Acıpayam ilçesinin bazı ileri gelenleri Antalya’daki
İtalyan İşgal Komutanlığına telgraf çekerek kendi ilçelerini işgal etmelerini istiyordu.
Ne yazık ki bu kişilerin çoğu Müdafaa-i Hukuk yanlısıydı. Maddi ve manevi
yardımlar ediyorlardı düzenli ordu birlikleriyle Kuvayı Milliyecilere. Aslında
İtalya işgali yanlısı olmamasına karşın Hafız Ahmet, halkın gerilimini düşürmek
için bu ülkenin kendi ilçelerini himaye altına alması için bir mektup yazılmasını
önerir halka. Bu mektubu, bir şifreli
telgrafla Demirci Mehmet Efe, Atatürk’e haber verir.
Isparta
İstiklal Mahkemesi harekete geçer. Otuza yakın kişi tutuklu yargılanır. On beş
kişi de tutuksuz olarak yargılanmaya başlar. Tutuklular, eski müftüleri ve aynı
zamanda milletvekili olan Hasan Hilmi Efendi’den durumu Mustafa Kemal Paşa’ya
anlatmasını ister yazdıkları mektuplarla. Sonunda Hasan Hilmi Efendi, Paşa ile
görüşür.
Mustafa
Kemal Paşa, Hasan Hilmi Efendi’ye: “Hoca sizde kabahat yok biz size mütareke ahkâmını
ve siyaseti harbiyemizi iyi anlatamadık, siz ehveni şer diye bu işe girdiniz.
Onlara mektup yaz onların da [tevkif
edilenlerin] suçu yok, yakında af olacaklar, şu Yunan işini hele bir bitirelim,
az kaldı (Milli Mücadele’de Denizli, Denizli Büyükşehir Belediyesi Kültür
Yayınları, Denizli, 2021, s. 108)” der. Mahkeme, 21 Şubat 1921’de bazı
tespitlerde bulunarak kişilerin sorunluluklarının olmadığı kararını verir.
Böylece bu olay, bir tarihsel dersle son bulur.
Günümüzde
şer karşısında ehveni şerin yanında olanları sıkça görmekteyiz. Zaman zaman bu
dostlarımızı uyarıyoruz bu konuda. Onlar, şerden kurtulalım da sonrası kolay,
diye yanıtlamaktalar bizi. Oysa daha derin bir bataklığın, kötülüğün, umutsuzluğun
içine düştüklerinin farkında bile değiller.
Atatürk:
“Şerlerin en kötüsü ehveni şerdir” diyerek ulusumuza önemli bir uyarıda bulundu.
Bu sözüyle kötülüğün derecelendirilerek meşrulaştırılamayacağını vurgulamakta. Küçük
bir kötülüğü kabul ederek zamanla bunun yaygınlaşıp normalleşeceği tehlikesine
dikkat çekiyor bu sözüyle. Kötülük yaygınlaşıp normalleşince toplum kurtuluş umudunu,
özgür istencini yitirir. Bilinci çürümeye başlar. Ehveni şer büyüyerek toplumu
kangren eder. İnsanlar öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde çıkış yolu bulamaz. Kötülük,
sıradan bir iş durumuna gelir.
Ehveni
şerden yana olanlar, bir topluma kötülüğü kanıksattırarak onu tutsaklaştırmanın
yolunu açarlar büyük bir aymazlıkla. Bu kişilerin ortak özelliği doğrunun yanında
saf tutmaktaki yüreksizlikleridir. Savaşmak yerine, kötülüğe teslim olmaktır bu
tavır. Oysa her iyi şeye sahip olmak, gerçeği topluma egemen kılmanın yolu zor
bir savaşı başarmaktan geçer. Bunun dışında başka bir çözüm olur mu?
Adil
Hacıömeroğlu
27
Ağustos 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder