MÜTAREKE YILLARI

Bu yazımda işgal İstanbul’undan bazı olayları paylaşayım dedim. Belki günümüze ışık tutar diye.

Yunus Nadi’nin Yeni Gün, Celal Nuri İleri’nin İleri, Necmettin Sadak’ın Akşam, Ahmet Emin Yalman’ın Vakit gazeteleri yurdun işgaline karşı çıkıyor, ulusal direnişi destekliyorlardı.

Türkçe İstanbul Gazetesi, Peyam-ı Sabah yazarı Ali Kemal, Alemdar yazarı Refi Cevat Ulunay, Alemdar ve Sabah gazetelerinin yazarı Refik Halit Karay ise işgal güçlerine övgüler düzerken ulusalcılara sövgü yağdırıyorlardı.

İstanbul’da yayımlanan bazı gazeteler ise işgalcilerle ulusalcılar arasında denge kurmayı yeğlemişlerdir.

Minber Gazetesinin kurucuları ise Ali Fethi Okyar, Dr. Rasim Ferit Talay ve Mustafa Kemal’dir. Halkı, işgallere ulusal direnişe hazırlamak için yayımlandı. İlk kez “sansür” sözcüğünün kullanıldığı gazetedir. Aralık 1919’da basılan 11, 13 ve 17. sayıları sansüre uğradığı için genellikle beyaz çıkmıştır. Borç harç çıkarılan Minber; sansür, siyasal baskılar yüzünden dağıtımının aksaması ve ekonomik sıkıntılar yüzünden kapanmıştır. Yayın hayatı bir ay yirmi gündür.

Kasım 1918’de Zübeyde Hanım’ın Makbule Hanım’la kaldığı, Mustafa Kemal’in de kısa bir süre ikamet ettiği ev, İtalyan devriye askerlerince basılır. Amaç Osmanlının yenilmez Paşa’sını yıldırmaktır. Mustafa Kemal bu haksızlığa direnir, tartışır, karşı çıkar. Zübeyde Hanım bayılır. Makbule ne yapacağını bilemez, ağlar. Birkaç gün sonra İngilizler Mustafa Kemal’in olmadığı bir sırada evi basıp her yanını dağıtıp ararlar. Zübeyde Hanım’la Makbule yine perişandır.

Kürt Teali Cemiyeti itilaf devletleriyle işbirliği yaparak Doğu’da özerk bir Kürdistan’ın kurulması için uğraşıyor ve Milli Mücadele’ye karşı. İngilizler, Mondros’tan sonra işgal ettikleri Irak’ın kuzeyinde Şeyh Mahmut’a özerk bir yönetim kurduruyorlar.

İngiliz Muhipler (Dostları) Cemiyeti’nin üyelerinden bazıları: İngiliz rahip Frew, Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Sait Molla, Ali Kemal, filozof şair Rıza Tevfik… Amaçları İngiliz mandasını gerçekleştirmek ve ulusal direnişi engellemekti.

1. dalga tutuklamalar: İngilizlerin Osmanlı hükümetine verdikleri listeden yirmi yedisi, 29-30 Ocak (1919) gecesi tutuklanıyor. Tutuklananlardan bazıları: Ziya Gökalp (düşünür), Dr. Tevfik Rüştü Aras, Hüseyin Cahit Yalçın (gazeteci), İsmail Canbulat (eski içişleri bakanı), Hüseyin Kadri, Kara Kemal, Hamallar Kâhyası Ferit … Tutuklananların ortak özelliği ulusalcılık.

Alemdar Gazetesi’nde Refi Cevat tutuklamaları destekliyor, ama az buluyordu.

Yeni Gün’de Yunus Nadi ise tutuklamaların siyasal olduğunu belirtip hükümetin adaletten ayrılmamasını istiyordu.

2. dalgada ulusalcı gazeteci Süleyman Nazif, işgale karşı yazdığı yazıdan ötürü kurşuna dizilmek üzere tutuklanıyor. Kurşuna dizilmekten kurtuluyor, ancak Bekirağa Zindanlarına atılmaktan kurtulamıyor.

Bu arada Fransız Mareşal D’Esperey: Eski Sadrazam Sait Halim Paşa, eski Maliye Bakanı Cavit Bey, Meclis Başkanı Halil Menteşe, Şeyhülislam Hayri Efendi, gazeteci Yunus Nadi ve daha birçok kişinin tutuklanmasını istiyor.

3. dalgada askerini Irak’tan çekmek istemeyen ve sonrasında görevinden alınan 6. Ordu komutanı Ali İhsan Paşa Haydarpaşa’da trenden iner inmez tutuklanıyor. Suçu: İngiliz isteklerine karşı çıkmak.

Mustafa Kemal’in yaveri ve otomobili alınıp ödeneği kesiliyor. Bu kez İngilizler hükümete bir liste veriyor ve listedekilerin tutuklanmalarını istiyorlar. Kimler var listede? Mustafa Kemal ve yaveri Cevat Abbas, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Halil Paşa, Albay Ali Çetinkaya.

4. dalgada 9 Mart 1919’da eski Sadrazam Sait Halim Paşa, Meclis Başkanı Halil Menteşe, Ayan Reisi Rıfat Bey, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, eski Maarif Bakanı Şükrü Bey, eski Adalet Bakanı İbrahim Bey, eski Dışişleri Bakanı Ahmet Nesimi Bey ve eski İçişleri Bakanı Fethi Okyar tutuklanıyor.

Yeni Gazete 14 Mart 1919 günü Mustafa Kemal’in tutuklandığını yazıyor. İleri Gazetesi bu haberi bir gün sonra yalanlıyor.

26 Mart 1919’da Yeni Gün Gazetesi 203. sayısını çıkardığı gün kapatılıyor.

“Ben buradayken İzmir’e kimse giremez.” diyen İzmir Vali Vekili ve Kolordu Komutanı Nurettin Paşa görevden alınıp komutanlığa Selanik’i düşmana teslim eden Ali Nadir Paşa atanıyor. Valilik görevine ise İngiliz işbirlikçisi Ahmet İzzet Bey getiriliyor. Tarih: 19 Mart 1919.

Hukuk-i Beşer Gazetesinde Mevlanzade Rıfat, cepheden cepheye koşup kahramanca savaşan Türk subaylarına ağır hakaretlerde bulunuyor. Mustafa Kemal bu duruma sert tepki göstererek bu kişiyi Harbiye Bakanlığına şikâyet ediyor. Bakanlıktan çıt yok. Mustafa Kemal’in bakanlığa yazdığı yazıyı birkaç gazete yayımlıyor. Yayından sonra Mevlanzade, Mustafa Kemal’i kendisine hakaret ettiği için dava ediyor. Dava uzamasa Kemal Paşa da tutuklanacak.

Yukarıda tarihimizden bir kesit sunmaya çalıştım. Bu yazıyı bugüne uyarlamak sizden. Acaba tarih tekerrür mü ediyor?

Adil Hacıömeroğlu
29 Ağustos 2009

AÇILIM, AMA NEREYE?

“Demokratik Açılım”ın yarattığı siyasal gerginlik hızla tırmanıyor. AKP sözcüleri şaşkınlık içinde saldırgan bir tavırla bağırıp çağırıyorlar. CHP ve MHP son yılların en keskin muhalefetini yapıyor. Ayrıca demokratik kitle örgütlerinin birçoğu ve Atatürkçü aydınlar ülkenin bütünlüğünü, ulusun birliğini tehlikeye düşürecek bu “açılım”a sert tepki gösteriyorlar. Bu konuda muhalefet, AKP’yi şaşkına çeviriyor.

AKP sözcülerinin bu kadar saldırgan olmalarının nedeni ne? Her şeyde olduğu gibi, bu konuyu da “oldu, bitti” ye getirmek istiyorlardı. Olmadı. Bölücüleri meşrulaştırma mızrağı, demokrasi çuvalına sığmadı. Okyanus ötesinden gelen dayatmalar, 19 Mayıs ruhunun ördüğü duvara çarptı. (Ah,Şu Çılgın Türkler...)

Peki, bu “açılım” Güneydoğu sorununu çözer mi? İçeriği bilinmeyen “demokratik açılım”ın kimlere yararı, kimlere zararı dokunacak? Burada amaçlanan nedir? Bana göre bu “açılım”, eğer gerçekleşirse, sorun eskisinden daha karmaşık ve trajik hale gelecektir. Bu açılımdan en çok zarara uğrayacak olanlar da Kürtler olacaktır.

Yirmi beş yıldır her ilimize onlarca şehit cenazesi gitti. Birçok askerimiz iş göremez bir biçimde yaralandı. PKK, sivillere yönelik birçok bombalı eylemlerde bulundu. Yine terör yüzünden milyarlarca liramız heba oldu. Halkın huzuru bozuldu. Bütün bu olanlara karşın Türklerle Kürtlerin birlikte yaşama isteği sürdü. Türk halkı, teröristlerle Kürtleri hep ayrı tuttu. Türkiye’nin batısında ve güneyinde yaşayan Kürtlere karşı olumsuz bir davranışta bulunulmadı.

Bunca verilen şehide karşın, Türk halkı olağanüstü bir basiret, metanet, hoşgörü, sabır ve sağduyu gösterdi. Acısını yüreğine gömüp umutla terörün bitmesini bekledi. İşte, son gelişmelerle insanımızın damarına basıldı. Demokratik açılımın yol haritasının olmaması ve bölücü başının İmralı’dan vereceği yol haritasının beklenmesi kamuoyunu çileden çıkarmaya başladı. Ayrıca, AB ve ABD yetkililerinin konuyla ilgili açıklamaları olaya tuz biber ekti. Açılımın yol haritasının olmaması ve hükümet kanadının şaşkın bir telaş içine girmesi inisiyatifin çok uzaklarda olduğunu gösteriyor. BOP kapsamında Türkiye’nin bölgesel gücü kırılmak isteniyor.

Ülkemizdeki tehlike, Kürtlerin ayrılmak istemesi değildir. Asıl tehlike, Türklerin ayrılmak istemesidir. Birlikte yaşamak isteği bu noktada çatladığında bunun önüne geçmek olanaksızdır ve bu gerçek bir felakettir. Anayasamızın değiştirilemez maddelerinin tartışmaya açılması, bölücü başını affetmeye gidecek bir sürecin başlatılması; hatta devletin adının bile söz konusu edilmesi bardağı taşırıyor. Bütün bunlar ulusun geleceğinin, duyarlılıklarının, tarihsel kalıtının yok edilmesi anlamına gelir. Ulusun, böylesine yaşamsal bir konuda sessiz kalması da beklenemez. Türk tarafı, “Biz Kürtlerle yaşamak istemiyoruz.” Derse, ne olur? Bunu düşüneniniz var mı? AB ve ABD’nin yapmaya çalıştığı budur. Yani, bıçağı kemiğe dayatmak... Ortadoğu coğrafyasını daha çok bölmek, burayı yaşanmaz bir hale getirmek…

Özellikle Kürt aydınlarını ve siyasetçilerini uyarıyorum. Böylesine açık bir emperyalist manevraya karşı uyanık olsunlar. Tahrik edici, gerilimi tırmandırıcı tavırlardan kaçınsınlar. İyi bilmelidirler ki, ABD’nin bölgede sevdiği ve ilgilendiği tek şey petroldür. Bölgeyi rahatça sömürebilmek için küçük, güçsüz, kukla devletçiklere gereksinimleri vardır emperyalistlerin. Saygı bekleyen, öncelikle yaşadığı ülkenin ulusal değerlerine saygı göstermelidir, bu unutulmamalıdır.

İmralı’yı çözümün bir parçası olarak görmek ya da göstermek teröre prim vermektir. Onun döktüğü kanı haklı çıkarmaktır. Böylece yeni terör örgütlerinin oluşmasına zemin hazırlamaktır. DTP Kürtlerin lehine bir şeyler yapmak istiyorsa terör örgütüyle arasına sınırı çizebilmelidir. Türkleri kışkırtmaya yönelik söylemler, Kürtlere yarar getirmez.

Son günlerde başbakanın bir söylemini son derece tehlikeli ve yanlış buluyorum. “Demokratik açılım”la ilgili konuşmaya başladığında “Türkler, Kürtler, Lazlar, Gürcüler, Çerkezler…” diyerek Türk Ulusu'nu oluşturan etnik grupları sayması yanlıştır. Sayılanların hepsi kendini Türk Ulusu’nun bir parçası sayıyor. Kimsenin etnik milliyetçilik yapma niyeti yok. Bu söylem, ulusal bütünlüğümüze zarar verir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan anayasanın değişmez maddelerinin tartışılması, sonu bilinmeyen bir maceraya, felakete sürükler bizi. Sağduyulu herkesin bundan kaçınması gerekir. Bin yılı aşkındır birlikte yaşayan halkı bölmek, bu ülkede yaşayan kimseye yarar getirmez.

Unutmamak gerekir ki, emperyalizmin dolmuşuna binen tez iner. Hatta inmez aşağıya itilir. Yirminci yüzyıl bunun örnekleriyle doludur. Son yüzyılda bölgemizde ve dünyadaki yaşananlara baktığımızda bu gerçeği görürüz. Emperyalizmin tarihi, kullanılıp çöpe atılan binlerce kişiyle doludur.

Şu an ülkemizin ve ulusumuzun karşı karşıya olduğu koşullar, 1919’daki gibidir. Şer odakları eskisinden daha güçlü ve deneyimli olarak ülkemizi kuşatıyorlar. İçimize, yüreğimizin tam orta yerine zehirli bir kama saplıyorlar. Gelin hep birlikte bu kamayı emperyalizmin bağrına saplayalım. Hem kendimizi hem de bölge ülkelerini felaketten kurtaralım.

Adil Hacıömeroğlu
25 Ağustos 2009
12 Ekim 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

3.BOĞAZ KÖPRÜSÜ 1

Uzun süredir konuşulan 3.boğaz köprüsünün nereye yapılacağı en sonunda belli oldu. Tarabya - Beykoz arasında yapılacak köprü, yeni bir doğa katliamını da beraberinde getirecek. Her geçen gün yok olan orman alanlarımıza yenileri eklenecek.

3.Boğaz köprüsünün bağlantı yolları Belgrat Ormanı ile Polonezköy’den geçecek, yani iki doğa cennetinden. İstanbul’un su havzalarının büyük bir bölümünün bulunduğu yerler buralar. Ayrıca bitmez tükenmez enerji kaynakları. Bitki ve hayvan yaşamı için vazgeçilmez bir doğal alan. Fırsat buldukça her mevsimde yürüyüşe gideriz Belgrat Ormanı’na. Altı kilometrelik parkuru zevkle yürürüz. Hem de birkaç kez. Bizi farklı duygu ve düşüncelere sevk eder bu yürüyüşler. Hele parkuru kan ter içinde bitirip Neşet suyundan su içip el yüz yıkamak mutluluğun perçinlendiği andır.

Yetmiş bir farklı kuş türünün yaşadığı ormanda kulaklarınız müziğe doyar, ruhunuz gıdasını alır. On sekiz çeşit memeli hayvan yaşar bu cennette. Bu cenneti paylaşan böcek ve sürüngenler ise bir başkadır burada. Bunca dilsiz hayvanın yuvasını bozmanın, yaşam alanlarını yok etmenin günahından nasıl kurtulacaksınız baylar?

Belgrat Ormanı’nda sayısız ağaç, çalı ve otsu bitki yaşam bulur. Ormanın dörtte üçünü meşeler oluşturur. Meşe deyip de geçmeyelim. Yeryüzünde en çok oksijen üreten ve toz yutan ağaçların başında gelir meşe. Kerestesi de sağlamdır kullanışlıdır. Kayın, gürgen, kestane ise ormanda ilgi çeken diğer ağaçlardır. Baharda yeşilin her tonunu görürsünüz. Yaprakların açık yeşilden koyu yeşile dönüşümü insanı büyüler, bir başka âleme götürür. Yazın serinliktir hem bedene hem de ruha. Sonbaharda bir başka olur orman. Bir renk armonisi çıkar karşınıza. Binlerce ressamın fırça salladığı bir tablodur karşımızdaki. İnsan ruhunun erişilmez dinginliğini yaşarsınız burada. Yapraklardaki yeşilin kızıla, kahverenginin ve sarının her tonuna dönüşünü hayretle görürsünüz. Kışı yaşamak, karla oynamak, çocukluğun tatlı ve huzur verici anlarına dönmek için en uygun yerdir burası. Ormanın her yanı gerçek mucizelerle doludur.

Belgrat Ormanı bentleriyle de ünlüdür. Kanuni döneminden itibaren İstanbul’un su gereksinmesini karşılayan önemli bir kaynaktır burası. Büyük Bent 1719’da yapılmış. Yani burası yalnızca bir doğal alan değil, aynı zamanda bir tarihsel alandır. Böyle bir proje hem tarihe hem de doğaya vurulacak bir darbedir.

Toplu taşımı ve yerli enerjiyle çalışan ulaşım modelini niye benimsemiyoruz? Yapılacak köprünün karayolu ulaşımını teşvik edeceği aşikârdır. Bu da daha fazla kirlilik, daha fazla karbondioksit, daha çok küresel ısınma, daha çok dışalım ve daha çok bütçe açığı değil midir? Her şeyi dışa bağımlı hale getirmek ülkemizin yararına olur mu?

Gelelim ormanın adına. 1521’de Kanuni’nin Sırbistan seferinden sonra bu adı almış. Kısaca Belgrat’ın fethinin anısı yaşar burada. Böylesine önemli tarihsel ve doğal bir değeri tahrip etmek hangi aklın işidir? İş yapar görünerek ve ucuz halkçılık yaparak ülkenin geleceğini karartmanın gereği var mıdır? Bu işin birkaç fırsatçıya çıkar sağlayacağı muhakkaktır. Ancak ülke çıkarını düşünenler, fırsatçıya fırsat yaratmak yerine toplumun çıkarını ön plana almalıdırlar. İstanbul ulaşımında Marmaray temel alınarak yeraltı treni sistemi kurulmalıdır.

Her söyleminde “Ecdat, ecdat!” diyenler, ecdat yadigârı bir doğal ve tarihsel değeri yok ediyorlar. Yoksa bunu da mı AB istedi?

Adil Hacıömeroğlu
20 Ağustos 2009

Not: Yazıyı uzatmamak için yalnızca Belgrat Ormanı’na odaklandım. Polonezköy ve Şile ormanları ayrı bir yazı konusudur. Polonezköy de önemli bir doğal ve tarihsel değerdir.
5 Nisan 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

DEPREM

17 Ağustos depreminin onunca yılında deprem mağdurlarını üzüntüyle andık. Üzüntümüz git gide de artıyor. Çünkü zaman geçtikçe binlerce insanımızı nasıl pisi pisine ölüme götürdüğümüzü düşünüp kahroluyoruz.

17 Ağustos 1999’da depreme kitap okurken, yani uyanıkken yakalandım. Depremi başından sonuna kadar salim bir kafayla izlemek durumunda kaldım. Felaketin gerçek yüzüyle ise saat yedi sularında karşılaştım. Avcılar’a birkaç arkadaşımla gittiğimizde enkaz altındaki çaresiz insanların çığlıklarıyla yüreğim bin parçaya bölündü. Gün sonunda Gölcük’teydim. Gölcük’teki görünüm ise tam bir felaketti. Depremin ilk günlerinde görüp yaşadıklarım ayrı bir yazının konusudur. Bir gün yüreğim dayanırsa bunları yazacağım. Gelelim konumuza…

Depremden sonra saatlerce devlet erkleri dahil; hiç kimse felaketin yeri, niteliği, sonuçları hakkında bilgi sahibi olamadı. Bu durum, devlet kurumları arasında ve yurt genelindeki iletişimin ne kadar yetersiz olduğunun bir göstergesiydi. Böylesine büyük bir olumsuzluğu yaşamamıza karşın, iletişim kurumlarımızın özelleştirme kapsamında yabancılara satılması ise tam bir aymazlıktır. İletişimin çok önemli olduğu günümüzde böyle bir durumun ülkemize nasıl faturalar çıkaracağı da açıktır. Ülkemizin ulusal savunması söz konusu olursa böyle bir iletişim sisteminin ulusumuza yaşatacağı vahameti düşünmek bile istemiyorum.

Ülkemiz insanının doğal felaketler karşısında çaresizliğinin nedeni nedir? Depremde, selde, heyelanda, çığda, kuraklıkta, fırtınalarda insanımız hep çaresiz kalıyor. Her doğal afetten sonra bir suçlu buluyoruz: Doğa… Bu coğrafyada yaşamak bizim yazgımızı belirliyor. Yazgıya boyun eğmek ilkel bir yaşamın göstergesi değil midir? Yüzyıllardır felaketlere karşı önlem almayan kafalar çağdaş olabilir mi?

Yüzlerce yapı, karton kutular gibi yerlere yere serildi. Yapıların bu denli dayanıksız olmasının nedeni nedir? Birinci neden, denetimin eksik olmasıdır. Yapıları denetlemekle görevli belediyeler ne yazık ki görevlerini türlü nedenlerle yapmamıştır. Yönetimsel savsaklama ve kenti rant aracı gören zihniyetlerin felaketlerdeki sorumlulukları yadsınamaz. Belediyeler, yönettikleri kentin, kasabanın yapılaşmasından birinci derecede sorumludurlar. Sorumluluğun ihmali, telafisi zor can ve mal kayıplarına yol açıyor. Peki, görevini ihmal edenler bir yaptırımla karşılaşıyor mu? Maalesef hayır. Her olaydan sonra bir günah keçisi bulunuyor ve her şey zamanla unutuluyor. Neden hesap sorulamıyor? Ülkemizde oynan demokrasicilikten ötürü, Çünkü demokrasi denince, başta siyasiler olmak üzere, hemen hemen herkesin aklına seçim geliyor. Kuvvetler ayrımından söz eden yok. Demokrasinin bir de yargı ayağı vardır, diye düşünülmüyor. Son günlerde yargıya karşı uygulanan sistemli popülist davranışlar ise cabası.

Kenti, doğayı bir yaşam alanı olarak görmeyen; bencil kazançların edinilebileceği talan alanı olarak gören bir anlayışın erk sahibi olması halkımızın karşılaşacağı doğal felaketler açısından en büyük felakettir. Kente ve doğaya, yağmalanacak alanlar olarak bakan anlayış yönetimde olduğu sürece doğal afetler karşısında acılarımız hep yinelenecektir.

Yapıların dayanaksızlığında diğer sorumlu ise yapsatçılardır. 1950’den sonra köyünde üç beş kuruş biriktiren birçok kişi, kentlere gelerek yapsatçı oldular. Kar oranı yüksek bu iş, önemli bir cazibe yarattı. Üstelik bu iş diploma da gerektirmiyordu. Denetimin yok olduğu, herkesin bir şekilde işini yoluna koyduğu ülkemizde demiri, çimentosu olmayan inşaatlar yükselmeye başladı. İşini iyi yapanlar yok mu? Tabi ki var; ama “Bir baş soğan bir kazanı kokutur.” atasözünde olduğu gibi onlar da arada kaynayıp gittiler.

Büyük deprem felaketinden on yıl sonra durum nasıldır? Ulus olarak gerekli dersleri çıkarabildik mi bu afetten? Ne yazık ki bu sorulara olumlu bir yanıt veremeyeceğim. Yine akarsu vadilerine, alüvyonlu arazilere binalar yapılıyor. Son yıllarda birçok belediye imar değişikliği yapmaktan başka bir işe fırsat bulamıyor. Öyle mahalleler oluştu ki afet sonrası halkın can güvenliğini sağlamak için sığınacağı en küçük boş bir alan dahi yok. Hızla büyüyen ve deprem olma olasılığı yüksek olan İstanbul’da, yeşil alanların imara açılması büyük bir kentsel felakettir. Depreme dayanıksızlığı kanıtlanmış binlerce yapının ıslahı için on yıldır hiçbir şeyin yapılmaması ise tam anlamıyla vahimdir.

Yerel ya da merkezi yöneticilerin hangisini dinleseniz, hepsi şikâyetçi. Sanki sorumluk başkasında, kendileri de mağduriyet içindeki garibanlar. Arada sırada toplantılar düzenleyip depremle ilgili konuşmalar yapıyorlar. Bu toplantılar abartılarak halka anlatılıyor. Böylece görevlerini yaptıklarını sanıyorlar. Öncelikli görev, depremde kimsenin burnunun kanamamasıdır. Bu da sağlıklı, dayanıklı konutların yapımıyla olur. İkincil görev ise deprem sırasında ve sonrasında yapılacaklardır. Bu konulardaki bilgilendirme çalışmaları ivedi olarak yapılmalıdır. Deprem sonrası arama, kurtarma çalışmaları için şimdiden önlemler alınmalıdır.

Şu unutulmamalıdır ki öngörülen İstanbul depremi, ülkemize çok büyük zararlar verecektir. Bu zararları telafi etmek ise olanaksızdır. Böyle bir yıkımdan sonra olacak can ve mal kayıpları ülkemizin ekonomik yaşamını perişan edecektir. Bu durum, bizi uluslararası arenada da zor durumda bırakacaktır. Doğal afetleri, ulusal güvenlik açısından da değerlendirmek gerekir.

Çağdaş insan, tehlikeler karşısında önlem alır. Olayları yazgısal bir teslimiyete dönüştürmez. Aklın ve bilimin gereklerine göre davranır. Olumsuzlukları rastlantısal nedenlere bağlamaz.

Kentine, doğasına sahip çıkmayan yöneticilerin aymazlıktan kurtulması en büyük dileğimizdir. Üç beş kişiyi zengin edeceğiz diye bir ülkeyi, bir ulusu mahvetmenin büyük bir ihanet olduğu da bilinmelidir. Bu nedenle yöneten ve yönetilen tüm yurttaşlarımıza büyük sorumluluk düşmektedir. Kapımıza dayanan felakete karşı önlemler almak için kamuoyu oluşturulmalıdır. Bu konuda ulusal bir seferberlik yapılmalıdır.

İnanın ki deprem ülkemiz gündemine oturan birçok yapay gündemden daha önemlidir, daha yaşamsaldır.

Adil Hacıömeroğlu
17 Ağustos 2009

DEMOKRATİK AÇILIMI BEKLERKEN

Günlerdir Türkiye kamuoyu “demokratik açılım”a kilitlendi. Bu açılımın yıllardır süren terörü bitireceğine birçok kişi inanmaya başladı. Herkesin 15 Ağustos’ta Öcalan’ın yapacağı açıklamaya kilitlenmesi ise işin en ilginç yanı.

Açılımın sihirli cümlesi: “Anaların gözyaşları dursun.” sözüdür. Bu söze kim itiraz edebilir? Kim ülkesinin kan ve gözyaşına boğulmasını ister ki? Dünyanın neresinde olursa olsun gözyaşı döken bir anneden etkilenmemek mümkün müdür? O gözyaşlarının içimizi nasıl kavurup yaktığını bilmez miyiz? Duygusal yaklaşımları fazla abartmak, akılcı yaklaşımları, mantıksal çözümlemeleri engeller.

Bir sorunu çözmek için, o sorunun neden-sonuç ilişkisine iyi bakmak gerekir. Herkes, şu soruları sorup yanıtlarını bulmalıdır: Türk ve Kürt analarını kan ve gözyaşına boğan teröristler dağa neden çıkmıştır? Terörü kimler, hangi amaçlarla desteklemiştir? Terörden içeride ve dışarıda kazanç sağlayanlar kimlerdir? Terörün ortaya çıkmasındaki toplumsal ve siyasal koşullar nelerdir? Bu soruları daha da artırabiliriz. Önce bu işin nedenlerini görmek için biraz eskilere gitmek gerekir.

Kurtuluş Savaşı’nı engellemek isteyen emperyalistler, temel olarak üç işbirlikçi grubundan yaralanmışlardır. Bunlardan birincisi çoğunluğu liberal çizgide olan mütareke basınıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarına akıl almaz saldırılarda, ipe sapa gelmez karalamalarda bulundular. Amaçları kurtuluş mücadelesini engellemekti.

Bu grupların ikincisi, işgal kuvvetlerinden medet uman din bezirgânlarıydı. Bunlar Kurtuluş Savaşı’nda “Din elden gidiyor!” diye haykırarak Haçlı planlarına destek oluyorlardı. Cumhuriyet döneminde birçok kalkışmayla da modern Türkiye’nin oluşmasına ket vurmak istediler.

Üçüncüsü ise genellikle İngilizlerin desteğiyle ve kışkırtmasıyla isyanlar çıkaran bazı Kürt aşiretleridir. Sakarya Savaşı sırasında Koçgiri ayaklanmasının olması; Musul sorunu tam halledilecekken Şeyh Sait, Hatay’ın anavatana katılmasından hemen önce Dersim isyanlarının çıkması rastlantı mıdır? Bu ve benzer ayaklanmaların nedenleri haklı gerekçelere bağlanabilir mi?

12 Eylül darbesi ülkemizde iki büyük sorun yarattı. İlki ılımlı İslam çizgisinde palazlanan tarikatçı örgütlenmelerdir. 12 Eylül’le iktidara gelen Özalcı liberaller toplumu değiştirip dönüştürdüler. Bu değişim, olumsuz yönde oldu. Toplumsal değerlere hızlı bir saldırı başladı. Değer sisteminin gevşemesi toplumsal yozlaşmayı getirdi. Özgür bireyin yerini cemaatler aldı.

12 Eylül’ün yarattığı diğer sorun ise PKK’dır. Diyarbakır cezaevinde yaratılan olumsuz koşullar, terör örgütüne adeta bilinçli bir biçimde militan kazandırmıştır. Yine Kürtçenin yasaklanması ise 12 Eylülcülerin dâhiyane bir buluşudur.

Peki, amacı neydi 12 Eylülcülerin? Amaç, antiemperyalist çizgide gelişip güçlenen solun önünü kesmekti. Baskılar ve toplumu dönüştürme çalışmaları sonucunda sol, gittikçe güçsüzleşti. Güçsüzleşen sol kısır döngü içine girdi ve siyasal, düşünsel, kültürel alandaki yaratıcılığını yitirdi. Siyasal İslam’ın ve PKK’nın gelişmesi ülkemizi hızla sağcılaştırdı. Sağcılaşan ve solu tükenmekte olan Türkiye; emperyalist yaptırımlara, dayatmalara direnemez duruma geldi.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki KİT’ler özeleştirme politikaları sonucu satıldı. Böylece kısıtlı iş olanakları da yok oldu. Toprak reformunun yapılmaması bölgesel yoksullaşmayı artırdı. Sağlık ve eğitim hizmetlerinin aksaması bilinçsiz, kontrolsüz nüfus artışına neden oldu. Yoksulluk, cehalet ve feodalitenin baskıcı ortamı terör örgütünün hızla gelişip palazlanmasına neden oldu.

Sorunun çözümünü kendi tarihsel geçmişimizde aramalıyız. Öncelikle devlete, sosyal devlet olma özelliği yeniden kazandırılmalıdır. Sosyal yardımlaşmayı cemaatler eliyle çözmek büyük bir aymazlıktır. Bölgede toprak reformu ivedilikle yaşama geçirilmelidir. Özelleştirilen KİT’ler geri alınarak etkin hale getirilmelidir. Bölgesel yatırımlar özel sektöre bırakılmamalı, devlet eliyle yapılmalıdır. Yatılı okullar yapılmalı ve bu okullarda yoksul öğrencilere eğitim olanakları verilmelidir. Kürtçenin öğrenilmesi engellenmemeli, ancak öğrenim dili Türkçe olmalıdır. Eğitim ve sağlık hizmetleri yaygınlaştırılarak aile planlaması için halk bilinçlendirilmelidir. Bu önerilerimiz çoğaltılabilir. Fakat bunları hayata geçirebilecek bir siyasal irade mevcut mudur? Bence Hayır!

Peki, AKP’nin demokratik açılımı başarılı olabilir mi? Yani terör biter mi? A.Öcalan yargılanması sırasında “Şeyh Sait’in devamı olduğunu ve kullanıldığını” söylemişti Ne yazık ki demokratik açılımcıların tek umudu, kullanıldığını söyleyen bölücü başının ağzından çıkacak bir çift lafı beklemeleridir.

Bölücü örgütü yıllarca kollayıp destekleyen ABD (Çekiç gücün İncirlik üssünden PKK’ya lojistik destek sağladığı bazı devlet görevlilerimizce açıklanmıştır.) ve diğer emperyalist ülkeler çözüm istiyorlar mı acaba? Emperyalizmin en büyük marifetlerinden biri bölgesel sorunlar yaratmaktır. Sonra bu sorunları güya çözmeye kalkarlar, ama hiçbir zaman da çözmezler. Böylelikle de sorun gittikçe karmaşık bir hal alır. Karmaşık, çözümsüz sorunların olduğu bölgeler ise emperyalizmin kolay sömürü ve yönetim alanları olur. Bu sorun küresel güçlere teslim olarak ve yine onların reçeteleriyle çözümlenemez. Daha da karmaşıklaşır, içinden çıkılmaz bir duruma gelir.

Bir ülkede toplumsal barış, farklılıkların körüklenmesiyle değil; ortaklıkların güçlendirilmesiyle olur. Bizim üniter devlet biçimimiz ortaklıklar üzerine kuruludur. Farklılıklar üzerine kurulan Yugoslavya ve SSCB’nin dağılma sürecini hepimiz gördük. Halkların bitmez tükenmez düşmanlıkları, savaşları, kıyımları engellenebildi mi?

Kurtuluş Savaşı sırasındaki kutsal ittifak, yeni bir Haçlı seferi mi düzenliyor? Tabloya baktığımızda: emperyalistler, işbirlikçi liberaller, siyasal İslamcılar ve bölücüler Cumhuriyet’imizin başına çorap örmeye çalışıyorlar. Onlarca yıldır emperyalist vampirler kana doymadılar. Bu topraklarda hiçbir ananın gözyaşı dökmemesi için çözümü kendi içimizde aramalıyız. Şunu herkes bilmelidir ki, bizim yüreğimizdeki yangını ancak biz söndürebiliriz.

Adil Hacıömeroğlu
14 Ağustos 2009

DEMOKRATİK AÇILIM (!)

Günlerdir bir "demokratik açılım" sözüdür, alıp yürüyor. Türkiye bütün sorunlarını unutmuş, "demokratik açılım"a kilitlenmiş durumda. Gerçekten ülkemizde bir demokratik "devrim" yapılıyor da bizim mi haberimiz yok.

Bugün Abdullah Gül Bitlis'te "Başımızı kuma gömmeyelim. Bugün Türkiye'nin en önemli meselesi budur. Bunu bilerek hareket ediyorum." diyor. Neymiş Türkiye'nin en önemli meselesi? "Kürt sorunu..." Başka? Yer adlarının Türkçeleştirilmesi.

Peki; ülkemizde işsizliğin çığ gibi büyümesi, iş yerlerinin art arda kapanması, insanlarımızın çöpten yiyecek toplayarak karnını doyurması, ülkemizi saran ateş çemberi ... gibi konuların hiç mi önceliği yok? Türkiye'nin, son yıllarda izlenen yanlış politikalar yüzünden nasıl bir çözümsüzlüğün içine sürüklendiğini görmezden gelebilir miyiz? Güneydoğu sorununun temelinde yatan katı, sistematik feodalizmi ortadan kaldırmadan sorunun çözümü olanaklı mıdır? Şu da iyi bilinmelidir ki feodal derebeylere dayanarak, onlardan destek alarak feodalizm ortadan kaldırılamaz. Evet, Türkiye'nin gündeminde çözmesi gereken önemli, çözümü çok gecikmiş bir sorun var: Güneydoğu ve Doğu Anadolu'daki feodalizm.

AKP Hükümeti'nin ve AKP'li Cumhurbaşkanı'nın bunca acelesi nedendir? "Demokratik açılım"ı ivedi kılan nedir? Bizce bunun iki nedeni var. Birincisi, Obama'nın ülkemize ziyareti. Diğeri ise gündem değiştirerek ekonomik yıkıntıyı unutturmak.

Kim bu Obama? Dünyayı büyük bir sömürge haline getirmek isteyen ve Lozan Antlaşması'nı tanımayan ABD'nin başkanı. Peki, Obama nerede konuşup isteklerini bildiriyor? Dünyada emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını vermek için kurulmuş ve bu savaşı da kazanmış TBMM'de. Yani büyük kahraman Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu mecliste.

Gelelim Obama'nın isteklerine: Kürt sorununun çözümü, Ermenistan sınırının ve ruhban okulunun açılması, Kıbrıs'ın halli... En önemlisi ve kamuoyunun tartışmadığı ise Irak sorunu. Obama, Irak'tan çekileceklerini söyleyince bizim "barış güvercinleri" neredeyse göbek atacaklar. Obama'nın ABD'yi nasıl değiştireceğinden, artık dünyaya barış geleceğinden, bu nedenle de Obama'ya destek verilmesi gerektiğinden dem vuranlar oldu. Amaç, yeni ABD politikaları için zemin oluşturmak.

Evet, Amerika Irak'tan çıkacak; ama ya sonrası? İşte felaket burada. İşbirlikçi Barzani'yi kim koruyacak? PKK'nın durumu ne olacak? Obama, Irak'taki alev toplarını bizim kucağımıza bırakıyor, farkında değiliz. İşte, burada bölücübaşının 15 Ağustos'ta açıklama yapacağı gündeme düşüyor. Herkes 15 Ağustos'a kilitleniyor. Kimse niye 15 Ağustos, diye sormuyor. Bölücübaşı aba altından değnek gösteriyor. Çünkü 15 Ağustos, Eruh baskınının yirmi beşinci yılı. Yani PKK'nın devlete, ulusa meydan okuduğu ilk eyleminin yıldönümü. AKP'li kurmaylar ve onların destekçisi medya organları günlerdir kamuoyunu alıştırıyorlar bu duruma. Bölücübaşını ve ona bağlı militanları masum ve mağdur göstermek için demokrasi kullanılıyor. Biz, masumiyet ve mağduriyet politikalarıyla iktidara taşınanları gördük.

İnceden inceye PKK'ya affın temelleri atılıyor. Neymiş, dağdakilerin onuru kırılmaması gerekiyormuş(!). Onlara iş, toprak, hatta siyaset yapma hakkı tanınmalıymış. Yıllardır dağda bulunan, teröristlikten başka bir şey bilmeyen kişi, toprakta çalışıp tarım yapacak öyle mi? Peki, devletin, ulusun, ulusun bağrından çıkan ordumuzun onuru ne olacak? Şu anda PKK bitmek üzere. Dağılma ve çökme sürecine girdiği iyi bilinmelidir. Önlemler bu gerçekten hareketle alınmalıdır. Politikalar böyle oluşturulmalıdır.

PKK ile dağda bayırda savaşan, ABD'nin BOP'una karşı çıkan subaylarımız bir bir tutuklanıp yargılanırken bölücübaşının gündem belirlemesinden daha doğal ne olabilir ki? Halk deyimiyle taşlar bağlanmıştır... Yani Cumhuriyet'in köşe taşları... Cumhuriyet dağının kayalarını bağlamak mümkün müdür?
Adil Hacıömeroğlu
10 Ağustos 2009

LOZAN'IN 86. YILDÖNÜMÜ

Kurtuluş Savaşı ile kurtardığımız yurdumuz sınırlarının, tüm dünya tarafından tanındığı gündür bugün. İnönü'nün, Sakarya'nın, Dumlupınar'ın dünya tarafından tescillendiği gün. Yani askeri utkunun, siyasal utkuyla taçlandığı anlamlı bir gün. Bu anlamlı günde Mustafa Kemal ve arkadaşlarına ne kadar minnet duysak azdır. Hepsini saygı ve özlemle anıyoruz.

1683'teki 2.Viyana Kuşatması'ndan (yenilgisinden) itibaren Osmanlı Devleti, 239 yıl bir yenilgiler sürecinden geçti. Arada, geçici de olsa bazı askeri başarılar görülmektedir. Ancak bunlar yenilgilerin yol açtığı çöküşü ortadan kaldıramamıştır. Askeri yenilgilerin yanı sıra diplomatik yenilgiler de birbirini izliyordu. Sürekli yenilmek, toplumun özgüven duygusunu yok ediyordu. Özgüveni olmayan toplumların, geleceğe güvenle bakmaları da olanaksızdır.

Türk Ulusunun ilk diriliş belirtisi Çanakkale'de görüldü. Bu utkuyla birlikte yitirilen özgüven de kazanılmaya başlandı. Kurtuluş Savaşı, dünya emperyalizmini dize getirmesi açısından insanlık tarihinin en anlamlı savaşıdır. Bu savaşla tarih sahnesinden yok edilmek istenen Türk Ulusu, bir mucizeyi gerçekleştirerek yenilmez denen emperyalist güçleri yenmiştir. Böylece dünyanın tüm mazlum ulusları Mustafa Kemal'i şiar edinerek zalime karşı başkaldırarak bağımsızlık yolunu seçmişlerdir.

Lozan Antlaşması, Kurtuluş Savaşı'ndaki askeri başarının siyasal alanda taçlanmasıdır. Bu, askeri başarının tüm dünyaya resmen ilanıdır. Askeri ve siyasi alanda süren 239 yıllık yenilgiler döneminin bitmesidir. Tüm dünyaya "Biz cephede de masada da kazanırız." sözünün söylendiği gündür. Lozan'ı imzalamayan, yani tanımayan tek küresel güç ABD'dir.

Peki, Lozan Antlaşması'nın 86. yıldönümünde ülkemizde durum nedir? Dün ülkemizden kovulanlar ve onların işbirlikçileri doymak bilmeyen kemirgenler gibi Lozan'ı durmadan kemiriyorlar. Lozan'ı tanımayan ABD ve imzaladıklarına bin pişman olan AB emperyalistleri türlü vaat ve bahanelerle Misak-ı Milli sınırlarımızı değiştirme çabaları içindedirler. 1920'lerdeki şer ittifakı bugün de kurulmuş durumdadır. Batılı emperyalistler, ortaçağ sevdalısı irticacılar, etnik bölücüler ve liberal işbirlikçilerin kutsal ittifakı; Lozan'ın ortadan kaldırılması için büyük bir savaşım vermektedirler. Amaç; laik,demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırmaktır. Türk Ulusunu tarih sahnesinden silmek, 9 Eylül 1922'nin intikamını almaktır.

Bugün, Lozan'ın ve 1919'un ruhuna düne göre daha çok gereksinmemiz vardır. Ulusça, hain tezgahlardan kurtulmanın yolu budur.

Bugün içinde bulunduğumuz durumu anlamak açısından bir noktaya dikkat çekmek isterim. Acaba bugünkü gazetelere baktınız mı? Kaç gazetede Lozan, birinci sayfada yer bulmuştur? Anlı şanlı kaç yazarımız bugünkü köşelerini Lozan'a ayırmıştır? Bu akşam kaç televizyonumuz Lozan Antlaşması'yla ilgili programlar yapacaktır? Kaç belediyemiz böylesine önemli bir günü havai fişeklerle kutlayıp toplantılar yaparak anacaktır. Kaç siyasal parti örgütü, kaç sivil toplum kuruluşu Lozan'ı anımsayacaktır? Anımsayıp da genç kuşakları bilinçlendirme görevini yerine getirecektir.

Eğer bir toplum tarihsel belleğini yitirirse o toplumun ayakta durması zorlaşır. Kazanımlarını korumayı beceremez. Dışarıdan dayatmalarla ne yapacağını şaşırır. Genç dimağlara tarih bilinci vermeyen toplumların sonu hüsrandır. Bu nedenle Lozanları anımsayıp anlamak, anlatmak bizim yurttaşlık, yurtseverlik görevimizdir. Lozan Antlaşması'nın 86.yıldönümü tüm ulusumuza kutlu olsun.

Adil Hacıömeroğlu
24 Temmuz 2009

ASKERİN YARGILANMASI

Hükümet, el çabukluğuyla askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını TBMM'den geçirdi. Cumhurbaşkanı da bu yasayı onayladı.

Cumhurbaşkanı'nın yasayı onaylarken birtakım uyarılarda bulunması da gözden kaçmadı. Bu uyarıların yasal açıdan hiçbir önemi yoktur. Yasak savma amacı taşıdığı da bizce malumdur. Cumhurbaşkanı bu davranışıyla inanmadığı, anayasaya aykırı bulduğu ve ülkemize ciddi zararlar verebileceğini düşündüğü bir yasayı onaylamanın sıkıntısı içinde olduğunu belirtmiş oldu.

Amaç nedir, amaç darbeye karşı önlem almak mıdır? Tabii ki hayır. Darbe karşıtlığı temelinde ülkemize ve Cumhuriyet rejimine karşı sinsi bir plan ilmek ilmek dokunmaktadır. Amaç, Cumhuriyet'in ayakta kalmış kurumlarından birini çökertmektir. Türkiye, askeri darbe dönemlerini geçirmiştir. Geçmişte ABD'nin yeşil kuşak projesi çerçevesinde, ülkemizde darbeler örgütlendi. Darbelerin amacı; solun önünü kesmek, Amerikancı sağı mağduriyet ve masumiyet ortamı oluşturarak sürekli iktidarda tutmaktı. Günümüzde bu işi ekonomik, siyasal, yönetsel, kültürel baskılarla ve medya yönlendirmeleriyle yapıyorlar.

Demokratikleşme adı altında Türkiye'nin değer sistemi ve kurumları adım adım çökertiliyor. Yasanın çıkmasıyla birlikte emekli generallere karşı bir linç kampanyasının ayak sesleri duyulmaya başlandı. Çeşitli kişi ve kurumlarca savcılıklara suç duyurularında bulunuluyor. Daha sonra bu, silah altındaki askerlere yönelecek ve ordumuzu iş yapamaz duruma getirecektir. Yargı tehdidiyle askerin görev yapmasını engelleyecekler akıllarınca. İstedikleri şey; korkup sinmiş, Mustafa Kemal çizgisinden sapmış, Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşmış, ulusu ve yurdu korumada duyarsız bir asker modeli. Yasalar çerçevesinde yaptığı görevinden ötürü yargılanma tehdidi ile karşı karşıya olan bir ordu mensubunun görev şevki kırılmayacak mıdır?

TSK'ya siyasal alanda saldırılardan cesaret alan bölücü örgüt yandaşları, son günlerde orduyla bölücü örgütün karşılıklı olarak silah bırakmasını söyleyebiliyorlar. Silahı olmayan bir ordu olur mu hiç?

Peki, TSK'ya bu kadar düşmanca davranmanın nedeni nedir? Yıllarca, çocukluklarından beri, laik devleti ve onun ordusunu düşman gören zihniyetin geldiği nokta bu. Açıkçası Atatürk'ün kurduğu her kuruma düşmanca bakan anlayış, O'nun ordusuna mı dostça bakacak?

Ulusumuzun vicdanını asıl sızlatansa askerlere sivil yargı yolu açılırken, bölücü örgüt üyelerinin affı için bir kampanyanın başlatılmasıdır.

Kendisini koruyamayan bir ordu, yurdunu ve ulusunu nasıl koruyacaktır? İnsanımızı, toprağımızı, canımızı, özgürlüğümüzü, geçmişimizi, bugünümüzü ve geleceğimizi kime emanet edeceğiz? Umutlarımızı gerçekleştirmede güvencemiz ne olacak? Orduyla ulusu karşı karşıya getirmek kime ya da kimlere yarar sağlar? Halkından kopmuş bir ordunun güçsüzleşeceğini, ayakta kalamayacağını herkes bilir. Ortadoğu coğrafyasında yaşamak için güçlü bir ordunun gerekli olduğu da kesindir. Sorunların hiçbir zaman bitmediği, gittikçe çoğaldığı, hatta çözümsüzleştiği topraklarda yaşamak kolay değil. Hem de hiç kolay değil.

Ülkemizde gerçekten bir darbe yapılıyor, sinsice çok planlı. Bu darbe, "Darbeye karşıyız, daha çok demokrasi..." diyerek geliyor. Cumhuriyet'in önemli kurumlarını (TSK, üniversiteler, yargı ...) kemirerek geliyor. Mürtecilerin, bölücülerin, yanar döner liberallerin AB ve ABD desteğiyle yaptıkları büyük bir darbedir bu.

Çanakkale'de, İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da yenilenler; 1923'ün aydınlanmasında gözleri kamaşanlar dünün intikamını almak için dört bir yandan saldırıyorlar. Bu topraklar Haçlı seferlerini, Moğol istilasını, Yedi Düvel'in emperyalist saldırılarını gördü. Ulusal bağımsızlığımızın ve Cumhuriyetimizin kökleri o kadar derindedir ki onları söküp atmak olanaklı olmayacaktır.

Adil Hacıömeroğlu
15 Temmuz 2009

AB DÜŞÜYLE YAŞAYANLAR

2.Dünya Savaşı'ndan sonra insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliam (soykırım) Srebrenica'dır. Sırp Ordusu, yaşları 13 ile 77 arasında olan 8300'ü aşkın Boşnak erkeği katletti.

6 - 25 Temmuz 1995'te gerçekleştirilen bu katliamın mağdurları, her 11 Temmuz'da anılmaktadır. Katliamın 15.yıldönümünde AB bombayı patlatıyor, yani gerçek yüzünü gösteriyor: Sırplar, Makedonlar ve Karadağlılar 1 Ocak 2010'dan itibaren AB ülkelerine vizesiz girebilecekler. Boşnaklar, Arnavutlar ve Kosovalılar ise vizeye tabi olacaklar. İşin en acıklı yanı ise Bosna Hersek vatandaşı olan Hırvat ve Sırplara vize yok. Hani Avrupa değerleri? Avrupa'nın adalet ve eşitlik anlayışı nerede? Türkiye'deki sözde ayrımcılıklarla mücadele eden anlı şanlı AB temsilcileri niçin suspus?

Sen zalimi ödüllendirecek. mazlumu cezalandıracaksın; ondan sonra da adaletin hamisi olacaksın. Kalkacaksın ayrımcılığa karşı mücadele ediyorum, diyeceksin. Kendin ayrımcılığın kralını yapacaksın.

Kararın alındığı gün bizim televizyonlarda baş haber bu. Haber kanalları canlı yayında. Bağlanıyorlar AB şakşakçılarına. AB uzmanları hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyorlar. Sık sık AB değerlerinden söz ediyorlar. Hepsi üzgün, neredeyse ağlayacaklar. Ama bu AB'nin yaptığı da iş değil, bizim AB'cilere bu yapılır mı? Çok yazık!

Siz AB'nin çifte standardını ilk kez mi görüyorsunuz? Bosna yanarken nerdeydiler? Yangın bitti, itfaiye sirenleri duyulmaya başlandı.

Sanki AB'nin dışında kalmak dünyanın sonu, büyük yıkım. Asıl yıkım, bu eski sömürgecilere, şimdilerin tek dişi kalmış canavarlarına teslim olmaktır. Huylu huyundan vazgeçmez. Avrupa emperyalizminin temeli, varlık nedeni sümürüdür, kan emiciliktir.

En çok kullanılan söz: Biz elli yıldır AB kapısındayız, bize niye vize var? Biz kapıdayız, çağrılı olanlar içerde. İnsan sevdiğini, istediğini, değer verdiğini hiç kapıda bekletir mi? Ne demek kapıda beklemek? Onurlu olan kapıda bekler mi?

Ben Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak kimsenin kapısında beklemiyorum. Beklemeyi de düşünmüyorum. Yeryüzünün ilk Kurtuluş Savaşını veren Türk Ulusu da kimsenin kapısında beklemez. Beklemek ve yalvarmak; ulusunun tarihini, Mustafa Kemal'in bağımsızlık anlayışını bilmeyen, özgüvensiz, çapsız siyasetçilerin işidir.

Unutmayalım ki: "Çağrılmayan yere çörekçiyle börekçi gider.". Ben ve ulusum ne çörekçiyiz ne de börekçi....

Adil Hacıömeroğlu
18 Temmuz 2009

ŞEHİTLİKLERİMİZ DE Mİ PARALI

Gelibolu Milli Parkı, bugün ihaleye çıkartılıyor. Eğer bugün ihale sonuçlanırsa bundan böyle Çanakkale Şehitliğini gezecek olan herkes, gezisinin bedeli olarak bir miktar para ödeyecek.

Sessiz sedasız ihale ilanı verildi. Gündemin yoğunluğu içinde birçok büyük basın yayın kuruluşunun gözünden kaçtı bu durum. Basın yayın kuruluşlarının gözünden kaçması önemli bir hatadır. Eğer bu konu, medya tarafından göz ardı edilmişse tek kelimeyle VAHİMDİR. Çünkü bunun ileride yol açacağı bazı sonuçların telafisi çok zordur.

Ulusal değerlerimiz, onurumuz, varlığımız ve geleceğe bakış açımız bakımından çok önemli olan Çanakkale şehitliği, ticari bir mantıkla ele alınamaz. Şehitliği ziyaret ederek tarihsel bir vefa borcunu ödemek isteyen yurttaşlarımızdan para almak vicdanları rahatsız etmeyecek mi?

Peki, böyle bir ihalenin sakıncaları nelerdir? Birçok yönden önemli sakıncaları vardır bunun. Şehitliğe para ödeyerek girme, birçok insanın ilgisini azaltır. İnsanların kafasından "Şehitlerin sırtından para kazanılıyor." düşüncesinin geçmesi kabul edilebilir değildir.

İhalenin verileceği firmanın (ki bu büyük bir olasılıkla yandaşlardan olacak) görevlendireceği rehberler; gerçeklerden uzak, birtakım hurafelerle Çanakkale Savaşı'nı anlatırsa tarihimiz saptırılmayacak mıdır? Dünya savaş tarihinin ve siyasetinin en önemli olaylarından olan Çanakkale Savaşı, uydurma söylencelerle değil; aklın ve mantığın çerçevesinde anlatılmalıdır. Ulusumuz ve özellikle de genç kuşaklar, zorlukları aşmada olağanüstü güçlere değil; kendi güçlerine güvensin.

Bir yeri ihaleye çıkarmak ne demektir? Parayı veren düdüğü çalar, demektir. Peki, son yıllarda Avusturalya, Yeni Zelanda hükümetlerinin ve de itilaf devletlerinin bizden isteği nedir? Gelibolu Yarımadası'nın, Çanakkale Savaşı'na katılan devletlerce yönetilmesi. Bu istek, başından beri kamuoyunun büyük tepkisine yol açtı mı? Evet. Şimdi bu ihaleye bugün ya da gelecekte sözü geçen devletlerin şirketleri (Türk ortaklar aracılığıyla da olabilir.) katılamaz mı? Hem de bal gibi katılır. O zaman Çanakkale'yi dünyanın en kanlı savaşıyla geçemeyenler, bu kutsal toprağa yerleşip amaçlarına yüz yıllık bir gecikmeyle de olsa ulaşırlar. Hatta savaşın öyküsünü de onlardan dinleriz.

Çanakkale'ye ve diğer şehitliklerimize gereken ilgiyi gösteremiyoruz toplum olarak. Her şeye para buluyoruz da şehitliklerin bakımına, onarımına, düzenlenmesine, tanıtımına para bulamıyoruz. Destanların yazıldığı toprakları, anlamına uygun olarak gelecek kuşaklara anlatamıyoruz. Ulus olmanın en önemli özellilerinden biri; ortak tarihi, ortak bir geleceğin yüksek ülküsüyle birleştirmek değil midir?

Cumhuriyet döneminde oluşturulan birçok kuruluşun haraç mezat satılmasına alıştık toplum olarak. Madenlerimizin peşkeş çekilmesine ses çıkarmadık, sustuk. Hazinemiz soyulurken sırtımızı döndük, bakmadık. İnci gibi değerli kıyılarımız yağmalanırken, cennet kadar güzel ormanlarımız çölleştirilip birkaç kan emiciye pazarlanırken ne yaptık? Seyrettik, seyrettik. Tarihsel ve kültürel değerlerimiz bir bir elden çıkarken gömezden geldik. Kısacası ülkemizin ekonomik değerleri "babalar gibi satılırken" sustuk, sustuk, sustuk...

Şimdi sıra geldi şehitliklerimizi ihale etmeye... Susacak mıyız? Suskuluğumuz ne zamana kadar sürecek?

Adil Hacıömeroğlu
7 Temmuz 2009

KRİZİ FIRSATA DÖNÜŞTÜRMEK

Ülkemiz üç dört yıldır üretemeyen bir ekonominin sıkıntılarını yaşıyor. Son yıllarda işsizliğin çığ gibi büyümesi, dış borçların olağanüstü artması, işyerlerinin ardı ardına kapanması ekonomimizin ne kadar güç durumda olduğunu göstermektedir.

Genç nüfusuyla övünen Türkiye'nin, genç nüfusunu işsiz bırakmaktan başka bir şey yapamaması ilginçtir. Özellikle eğitilmiş genç nüfusun büyük bölümü, en değerli zamanlarını iş aramakla geçirmektedir. İş bulanlarınsa durumu çok iyi değildir. Ücretlerin düşüklüğü, çalışma koşullarının zorluğu gençlerimizi hayal kırıklığına uğratmaktadır. Ülke kaynaklarının hoyratça kullanılıp talan edilmesi, yerli sanayinin kösteklenmesi, tarım ve hayvancılığın tasfiye edilmesi, madenlerin yağmalatılması, turizm alanlarındaki tahribat ekonomimizi çökme noktasına getirmiştir. Ekonomisi çöken hiçbir ülke, bağımsızlığını uzun süre sürdüremez.

Ekonomik krizin, küresel olduğu söylenmektedir. Küresel krizin, etkisi açıktır; ancak ülkemizin bu denli etkilenmesinde (Ekonomik krizde dünyada en çok etkilenen üçüncü ülkedir.) iç dinamiklerin zayıflığı önemli etkendir. Tamamen dışa bağımlı, ithalat ve borçlanmaya dayalı bir ekonomik yapının uzun süre ayakta durması beklenemez.

Halkımız, krizin etkilerini henüz tam olarak hissetmemektedir. Yaz dinlencesinin başlaması bu etkiyi azaltmıştır. Sebze ve meyveye dayalı yiyeceklerin bol ve ucuz olması, turizm gelirleri, yaz mevsiminin getirdiği rehavet krizin etkisini göreceli olarak hafifletiyor. Yazın bitmesiyle ekim ayıyla birlikte kriz ağır darbeyi halkımızın gündelik yaşamına vuracaktır. Ağustosun ikinci yarısında ramazanın başlamasıyla fiyat artışları, keseleri yakmaya başlayacaktır.

Küresel krizden en çok etkilenen ülke olmamızın nedeni nedir? Son yıllarda İMF, Dünya Bankası,AB ve ABD gibi küresel aktörlerin; baskı, dayatma ve telkinleriyle yerli sanayimizin çökertilmesi, tarımın sabote edilmesidir. Cevizi, bademi, buğdayı,şekeri, mısırı, pirinci, pamuğu... yurtdışından alan bir Türkiye düşünülebilir mi? Kendi topraklarını ektirmeyen, kendi köylüsünü üç kuruşa ve de yabancı ekmeğine muhtaç eden bir hükümet olabilir mi? Böyle bir hükümet Tükiye'nin ulusal hükümeti olabilir mi?

TÜİK rakamlarıyla 2009'un birinci dönemi sabit fiyatlarla GSYH gelişme hızı -13,8 ,cari fiyatlarla GSYH gelişme hızı ise -29. Dünya savaşları döneminde bile olmayacak bir durum. Türkiye ekonomisinde olamaz denilen oluyor. Ekonomi dibe doğru hızla iniyor. Ekonomiyi yönetenler ne yapıyor? Pembe tablo çizmeye, gündem değiştirmeye, feryat eden halkı azarlamaya, suçlamaya devam ediyor. Sanki bizim, Türk halkının yaşadığı ülkeyle onların yönettiği ülke farklı bir yer. Büyük bir vurdumduymazlık var hükümet çevrelerinde.


O zaman ne yapılmalıdır da ekonomik krizden etkilenilmemelidir? Öncelikle gümrük birliğinden çıkılmalı, IMF'nin bizi ekonomi alanında yönetmesine son verilmelidir. AB masalından uyanıp gerçeği görmeliyiz. Böylece AB dayatmalarıyla ekonomik yaşamımızın daha çok zarar görmesini önlemeliyiz. Dış borçlanmaya son verilmeli, öz kaynaklara dayalı yatırımlar desteklenmelidir. Bu arada bölgesel işbirliği artırılmalı, gelişmekte olan ekonomilerle ve BRİC ülkeleriyle (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) iyi ilişkiler kurulmalıdır.

Özelleştirilme denilen ve özgürlük diye halka yutturulan komediye, kamu mallarının yağmalanmasına son verilmelidir. Aksine özelleştirilmeyle elden çıkarılan kurumlar, devletleştirilerek ulusa kazandırılmalıdır. Ulusal ekonomik dinamikler güçlendirilmelidir. Sanayi, turizm, ticaret, tarım ve hayvancılık gibi temel ekonomik etkinliklerin gelişmesi için gerekli altyapı hizmetleri devlet eliyle planlı bir biçimde yapılmalıdır. Ulaşım ve iletişimi ulusal olmayan bir ülke gelişemez, bağımsızlığını koruyamaz.

Sanayide, 1920'lerin bağımsızlıkçı ve ülke çıkarlarını ön planda tutan anlayışı benimsenmelidir. İç piyasanın endüstri malı gereksinmeleri yerli üretimle karşılanmalıdır. Ayrıca dışsatıma yönelik sanayi dallarının gelişimine özel önem verilmelidir. Öz kaynaklarımıza dayalı sanayi kuruluşları dışa bağımlılığı yok edecek, ulusa özgüven kazandıracaktır. Yalın bir anlatımla paramız, yine cebimizde kalacaktır.

Yok edilmek istenen, çökertilen tarımımız ivedi olarak ele alınmalı. Tarımsal üretimin arttırılması için çalışmalar yapılmalıdır. Şu anda topraklarımızın yaklaşık üçte biri kullanılmamaktadır. Bu kullanılmayan arazilerin; tarım, hayvancılık ve ormancılık alanlarında değerlendirilmesine başlanmalıdır. Orman alanlarının çoğaltılması için yapılacak çalışmaya askerler, dinlence dönemlerinde öğrenciler, gönüllü kuruluşlar katılmalıdır. Bu, yurdumuzda büyük bir ulusal heyecanın yaşanmasına da neden olacaktır. Ulusal bütünlük, ortak ulusal amaçlar için yapılacak özverili çalışmalarla sağlanıp pekiştirilir. Hamasi söylevlerle, soyut sözlerle ulusal bütünlük sağlanamaz. Tarımda dış alım durdurulmalıdır. Hem meyvesi hem de kerestesi değerli olan, iyi para getiren ceviz, kiraz, kestane gibi meyvelerin dikimi için öncelikli bir çalışma yapılmalıdır. Fındık, incir, üzüm, zeytin gibi önemli ihraç ürünlerimizin üretimi ve pazarlanması konusunda özel önlemler alınmalıdır.

Tarımın gelişmesi için toprak ve tohum ıslahı, sulama, gübreleme konusunda özel çalışmalar yapılmalıdır. Hibrit tohumlar yüzünden yerli ve genetiğiyle oynanmamış tohumlarımızın yok edilmesine göz yumulmamalıdır.

Hayvancılığın gelişmesi için hayvansal ürünlerin dışalımı yasaklanmalıdır. Yerli hayvan ırklarının ıslahı için sıkı bir çalışma başlatılmalıdır. Sağlıklı bir kuşağın yetişmesi için hayvansal gıdanın önemi göz ardı edilmemelidir.

Tarihsel, kültürel, doğal değerlerimiz iyi korunmalı ve tanıtımlarına özel önem verilmelidir. Tarih, kültür ve doğa yağması durdurulmalıdır. Konaklama tesislerinin yapımı, nitelikli tarım arazilerine zarar vermemelidir. Böylece turizm gelirlerimiz artırılabilir.

Ulusal madencilik konseyi oluşturularak, madenlerimizin ulusal çıkarlarımıza uygun olarak değerlendirilip işlenmesine başlanmalıdır. Ayrıca bu konuda geniş katılımlı Ar-Ge çalışması başlatılmalıdır.

Soygun ve yolsuzluk düzeninin ortadan kaldırılması, ülkemiz kaynaklarının ulusal - toplumsal amaçlar ve gönenç uğruna kullanılması gerekmektedir. Bu, yurttaşlık sorumluluğumuzdur.

Türkiye, emperyalist girdaptan kurtulmak için reçeteyi uzaklarda değil; kendi gerçeğinde, tarihinde, kuruluş ve kurtuluş heyecanında aramalıdır. Geleceğin büyük, onurlu, gönençli Türkiye'sini oluşturmak için ulusal bir ekonomik seferberliğe gereksinim vardır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye'nin milli güvenliğinde ekonomi birinci sıradadır. Bu, büyük bir ulusal sorundur. Ulusal sorunlar da ulusal işbirliğiyle, ulusal çıkarları her şeyden üstün tutarak çözümlenir.

Önümüzdeki günlerde siyasal alanda önemli gelişmelere tanık olacağız. AKP hükümeti zorlanacak. Çünkü türban karın doyurmuyor, popülist hamasi söylevler işsizliğe çare olmuyor, din tacirliğiyle oluşturulan yağma düzeni çöküyor. Yoksulluk inanılmaz boyutlarda. Yurttaş; aş, iş, huzur, güven istiyor. Ülkemizi bu açmazdan kurtaracak olan Atatürkçü, ayakları bu topraklara basan, gözü, yüreği ve aklı Türkiye'de olan siyasal kadrolar göreve gelmelidir. Kurtuluş buradadır.

Adil Hacıömeroğlu
5 Temmuz 2009

ATLANTİK ÖTESİNDEN BÜYÜK OYUN

12 Haziran 2009 tarihli Taraf Gazetesi'nin "Akp ve Gülen'i Bitirme Planı" haberi gündeme bomba gibi düştü. Gündemdeki sıcak, ülkemiz açısından yaşamsal konular birden unutuldu. Kısacası gündem değişti.

Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek imzalı belge, yandaş medya tarafından allandırılıp pullandırılıp kamuoyuna aktarıldı. AKP Genel Başkanı ve diğer AKP'li yöneticiler, demokrasi kahramanı edasıyla demeçler verdiler; darbeye, orduya karşı meydan okudular. AKP yöneticileri ve yandaş medya yazarları birer Yeltsin oldular. RTE-İlker Başbuğ görüşmesinden sonra ise başta RTE olmak üzere "demokrasi kahramanlarımızın" ateşinin düştüğü görüldü.

Bu belge, gerçek olabilir mi? Bir an için gerçektir, diyelim. Davulla zurnayla darbe olur mu? Yılarca askeri eğitim almış, gizliliğin ne demek olduğunu herkesten iyi bilen subaylar böyle bir belgeyi çarşıya pazara düşürürler mi? Böyle bir eylem planı, dilden dile dolaşırken darbe olur mu?

Belge; Atlantik ötesinden sızdırılmış ve ordumuzu yıpratma amacı taşımaktadır. Daha önce de Türk ordusuna ve özellikle de Atatürkçü duruşuyla bilinen subaylarına karşı benzer komplolar kurulmuştur. Ergenekon soruşturması adı altında Cumhuriyet'e bağlı subaylar, öğretim üyeleri, siyasetçiler, basın mensupları, demokratik kitle örgütlerinin yöneticileri ... düzmece suçlamalarla tutuklanmıştır. Cumhuriyet değerlerini savunanlara karşı yıldırma ve sindirme operasyonu yapılmaktadır.

Bu kez, Atlantik ötesinden büyük bir hesaplaşmayla karşı karşıyayız. Çuval geçirme operasyonunun devamıdır bu belge. Amaç, Türk Ordusu'nun toplumsal desteğini yok etmek, millet-ordu bütünleşmesini ortadan kaldırmaktır. Milletin desteklemediği bir ordu zafer kazanamaz, ayakta duramaz. Bu arada, şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Her türlü darbeye ve darbe girişimine karşıyım. Bugüne kadar yapılmış tüm darbelere de karşıyım. Darbeler demokrasimizi, gelişmemizi engellemiştir.

Peki, neden ordumuz hedef alınmaktadır? Çünkü, ordumuz gücü itibarı ile bölgenin en caydırıcı gücüdür. Ayrıca, dünyanın en büyük askeri güçlerinden biridir. Bu ordu, oluşumunu ve gücünü antiempeyalist bir mücadele olan Kurtuluş Savaşı sırasında sağlamıştır. Emperyalizmi dize getiren bir orduya, emperyalistlerin dostça bakması beklenemez.

Çünkü ordumuz, Atatürkçü özünü yitirmemiştir. Kemalizm, üçüncü dünya açısından en büyük modernleşme projesidir. Bu nedenle üçüncü dünya ülkelerinin uyanışını önlemek için Kemalizmin, sömürgeciler tarafından ortadan kaldırılması gerekiyor. Model ülke Türkiye'nin, ılımlı İslam çizgisine çekilmesi ABD'nin en büyük amacı. Bunun için Kemalist bir ordu, ABD'nin işine gelmiyor. Ayrıca, ABD, Irak'tan çekilme hazırlığı yapmaktadır. Bu sürecin sonunda Türk Ordusu'na Irak'ta ABD hesabına görevler verilmek istenmektedir. Bu konuda siyasal iktidarın sorun çıkaracağını sanmıyorum. Engel Türk Ordusu'dur. Emperyalistler ve işbirlikçileri bunun için orduyu yıpratma kampanyası başlatmışlardır.

Darbecilikle suçlanan subaylara baktığımızda dikkat çekici bir durumla karşılaşıyoruz. Bu subaylar, Güneydoğu'da terör örgütüne karşı amansız bir mücadeleye katıldılar. Terörün, hangi "dost eller" tarafından desteklendiğini bilen kişiler.


Darbe söylentileriyle gündemin değiştiğini söylemiştim yazımın başında. Evet, hem de nasıl değişti. Mayınlı arazilerin temizlenmesiyle ilgili yasa, Gül tarafından onaylanıp yürürlülüğe girdi. Sahi işsizliği, ekonomik krizi konuşanımız kaldı mı? Merkez Bankası Başkanı'nın "tüneldeki ışık" uyarısı geçiştirilecek bir konu mu? Her gündem değişikliği, kamuoyunun önemli, yaşamsal konuları tartışmasını engelliyor. Hızlı gündem değişiklikleri belleğimizi allak bullak ediyor; asıl olanı göremiyor, yapay olanla vakit geçiriyoruz. Böylece toplumsal enerjimiz boşa harcanıyor.

Türkiye, yapay gündem sarmalından kurtulup büyük güçlerin ülkemiz üzerindeki planlarını bozmalıdır. Asker, darbe yapacak umacısıyla ülkemizde dış destekli bir sivil darbenin köşe taşları mı döşeniyor? Bu sivil darbeyle 1919'un intikamı mı alınıyor?

Ulusumuz,tarih boyunca birçok zorluğu aşarak bugüne gelmiştir. Halkımız, ulusal sağduyusunu göstererek bu emperyalist oyunu bozacaktır. Oyunun bozulması, ulusumuzun aydınlık yarınlara koşmasında önemli bir sıçrama taşı olacaktır. Unutmayalım ki: Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.

Adil Hacıömeroğlu
18.06.2009

LİCE'DEN DÜŞEN ATEŞ

29 Nisan günü Türkiye'nin yüklü gündemine, dokuz askerimizin Lice'de şehit olduğu haberi düştü. Yaşamlarının baharında gencecik fidanlarımızı, kınalı kuzularımızı hain teröre kurban verdik. Haberi duyduğumda yüreğimden büyük bir parça koptu gitti onlarla.

Yaklaşık otuz yıldır nice fidanlar devrildi, nice ocaklar söndü. Kimbilir ne hayalleri vardı bu gencecik yüreklerin? Anneler, babalar hangi hayallerle büyütmüştü evlatlarını? Nice yoksulluğa, sıkıntıya, yaşamın tüm acımazlığına karşın büyütülüp vatan hizmetine gönderilmişti bu aslanlar. Yaşamını yitirenin yaşamöyküsüne kısa da olsa baktığımızda hep tanıdık geliyor bizlere bu insanlar. Yüzyıllardır olduğu gibi.

Jandarma Uzman Çavuş İlhami Hardal: Altı yıldır Lice'de vatan hizmetinde, evli, bir çocuklu. Eşi ikinci çocuğuna hamile. Otuz üç yaşındaki İlhami, işe girdiğinde ne kadar çok sevinmiştir kimbilir? Zoluklarla geçen bir yaşam, hain tuzakta son buluyor. Kilis'te başlayan yaşam, Kilis'in sıcak toprağına kavuşup sonsuzluk yolculuğuna çıkıyor.

Uzman Çavuş Salih Akyürek: Otuz bir yaşında, Yozgat-Sorgunlu, Ankara'ya göçmüştü aile. Babasını izledim televizyonlarda, öyle bir metanet ki düşman taş olsa çatlar karşısında. Salih'in on bir yaşındaki kızıyla altı yaşındaki oğluna nasıl izah edeceğiz babasızlığın verdiği acıyı, eksikliği, yalnızlığı?

Er Emrah Polat: Dağlarından yağ, ovasından bal akan Aydın'da doğmuştu Emrah. Bu yılın ballı yemişlerini tadamadı, bir daha da tadamayacak. Aydın bağlarındaki çekirdeksiz, razaki, kadınparmak üzümleri de öksüz kaldı bu yıl. Nazilli'nin Ulukaraağaç Köyü'nün cümle varlığı daha da hüzünlü olacak bu yıl. Emrah, 1995'te şehit olan dayısıyla buluşuyor memleketinin kara toprağında. Bir daha ayrılmaksızın, sonsuza dek.

Er Erdal Oral: Kağızman'ın sert rüzgarlarıyla çelikleşmiş bedenini siper ediyor hain bombaya. Dört aylık körpe bir asker. Askerlik sonrası hayallerine kavuşamadan, kara toprağa kavuşuyor sırım gibi bedeni. Yirmi yaşında alıp gidiyor onu kahpe bir ihanet ana kucağından. Annesi komşularına "Kına yakın!" diye haykırıp ağıtlar yakıyor. Çünkü karayılan toprağın altında değil, içimizde, akıtıyor zehrini dört yana.

Er Zeynel Direkçi: Antep'i "Gazi" yapan bir ecdadın torunuydu. Fransız'a boyun eğmemişti dedesi, Zeynel mi boyun eğecekti üç beş çapulcuya? Yetim kalmıştı, yılmamıştı hayattan. Biri özürlü dört kardeşinin ve annesinin geçimini sağlamıştı yıllarca. Bir de sevdalanmıştı Zeynel. Askerlik dönüşü kendi işini kurup evlenecekti. Bir anne, dört kardeş öksüzdü artık Antep'in bir viran hanesinde. Belki bir gün Zeynel, bir kese kağıdında kuru yemişleriyle kapıyı çalar diye bekleyecekler yıllar boyu. Ama Zeynel de diğerleri gibi beyaz atın üzerindeydi, hiç bitmeyecek sonsuz bir yolculuktaydı.

Er Miktat Beder: Hamsi kadar kıvrak, kayın ağacı kadar sağlam, yıldız fırtınası kadar sert, kiraz çiçeği kadar narin bir toprağın çocuğuydu Miktat. Lodosla poyrazın horon teptiği, karayelin cömertçe suladığı, bin bir çeşit çiçeğin açtığı Arsin toprağında sonsuza dek yaşayacaksın. Yirmi yaşında düştün toprağa. Köyünün bayırlarındaki papatyalar, menekşeler boyun büktü. Fındık bahçelerindeki kuş cıvıltıları sonsuz bir ağıta döndü. Çiçekli Köyü'nde hep bir bayrak dalgalanacak, kızıllığında hep sen olacaksın.

Er M.Ali Karaduman: Spil Dağı'na bakıp ne hayaller kurmuşsundur. Ailecek başınızı sokacak bir eviniz yoktu; çünkü iki kez yangın geçirmiştiniz. Manisa, bir yiğidini daha vermişti toprağa. Kula'da bahar geç gelecek bu yıl, yaz daha sıcak, güz daha hüzünlü, kış soğuk geçecek. Yirmi bir yıllık yoksul bir yaşamın varsıl hayaleriyle düştün vatan toprağına.

Er Onur Görmez: Yirmi bir yaşında, Aydın'ın Karpuzlu İlçesi'nin Ömerler Köyü'nden. Yunan işgalinde efelerin dağa çıktığı, Kuvayı Milliye örgütlerinin çoban ateşini yaktığı Ege'den. Şehadetinden birkaç saat önce babasıyla iki dakika konuşabiliyor. Fazla konuşamıyorlar, çünkü kontörü bitiyor Onur'un. Yaşıtları milyarca lirayı loş ışıklı gece kulüplerinde harcarken, her gün yeni bir aşka yelken açarken Onur'un kontörü bitiyor hain pusuya yaklaşırken.

Er Murat Çavdar: Trabzon'dan İstanbul'a göç eden bir ailenin yirmi bir yaşındaki oğluydu. Berberlik yapıyordu, askerlik bitince de kendi dükkanını açacaktı. Emeğiyle geçinmişti hep. Yirmi gün önce konuşmuştu ailesiyle telefonda. Babası: "Oğlumun şehitliğe defnedilmesi benim için büyük bir onurdur." diyor. Başka söz kaldı mı bize söyleyecek.

Yukarıdaki yaşamöykülerine baktığımızda ortak bir yön var. Hepsi zorlukla yaşam mücadelesi veren dar gelirli aile çocukları. Bu ülkenin bütün meşakkatini çeken insanlar. İşsizliğin, geçim sıkıntısının, tüm yaşamsal zorlukların girdabında kıvranan kahramanlar. Bu milletin şehit anne ve babaları her koşulda hala "Vatan sağolsun!" diyorsa bu, bu milletin büyüklüğünü gösterir.

Emperyalist bir kışkırtmanın, ulusumuzu nasıl onulmaz acılara gark ettiğini anlamazdan gelmenin, kimlere yaradığını anlamanın zamanı gelmedi mi?

Bu yüce ulusu yoksul bırakanlar, ekonomik değerlerini yağmalayanlar, onu çağdaşlaşma hedefinden alıkoyanlar utanmalıdır hem de çok utanmalıdırlar. İnsanlıklarından utanmalıdırlar, bu ulusa yakışmadıklarından, layık olmadıklarından utanmalıdırlar. Şehit ailelerinin metanetlerinden, yüce gönüllerinden, yurtseverliklerinden utanmalıdırlar. Bu ulusun kör bir kuruşunu yiyenin, ziyan edenin nasıl bir gaflet ve ihanet içinde olduğunu anlamanın zamanı gelmedi mi?

Sahte raporlarla askerden kaçanlar, bir gün şehit ailelerinden biriyle karşılaştıklarında onların gözlerinin içine bakabilecekler mi? Vatan, hepimizindir. Nimeti de külfeti de paylaşmalıyız. Ulusal birliğin en önemli öğesi, vatan hizmetinde adalettir.

Kahramanlarına sahip çıkmayan toplumlar, bunun bedelini çok ağır olarak öderler. Şehitlerimizi saygıyla anmak, onların ailelerine sahip çıkmak hem insanlık hem de vatan borcudur. Gün, borcumuzu ödeme günüdür.

Adil Hacıömeroğlu
2 Mayıs 2009