BELGRAT ORMANI


“Müderris Neşet Bey (1881 - 1929) : 1881 Tarihinde Resne’de doğmuş ve 1929’da tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Orman Mektebi Alisi Rektörlük Makamına kadar yükselmiştir. Rahmetli ağaca ve ormana emsalsiz bir aşk ile bağlı büyük bir idealistti. Bu mevzudaki üstün çalışmaları ile arkadaşları ve talebelerinin ebedi hürmet ve sevgisini kazanmıştır. (Orman Umum Müdürlüğü – 21.9.1953)” Bu yazıyı bilmem okuyanınız var mı? Neşet Suyu’na her gittiğimde okurum bu satırları. Çok da hoşuma gider bunu okumak.

Fırsat buldukça Belgrat Ormanı’na yürüyüşe gideriz. İstanbul’un cennetidir burası. Burada insan duyguları ve enerjisi doruğa çıkar. Her mevsimi başkadır, farklı tatlar verir gidenlere. Son haftalarda hemen her cumartesi spor ve dinlenme amacıyla atıyoruz kendimiz bu güzel cennete. Yorulmak nedir bilmeden saatlerce yürüyoruz. Muhteşem kuş orkestrasının çaldığı eşsiz müzikle kulaklarımızı kentin gürültüsünden temizleyip ruhumuzu besliyoruz.

Ağaçlar tomurcuklanıp yeşermede. Açık, canlı ve körpe yeşil; ağaçlar bedenlerinin çıplaklığını örtmek için acele ediyor. Her hafta yeşilin tonu değişiyor. Egemenliği arttıkça yeşilin, orman can buluyor.

Ormanın en telaşlıları kuşlar. Bir daldan öbür dala. Bahar bayramının yorulmaz kahramanları. Her kuş, kendi özelliklerine uygun bir ağaçta yuva yapma telaşında. Yuvalar dişi ve erkeğin ortak çabasıyla sabırla inşa ediliyor. Her çöpün yuvaya yerleştirilmesinde karşılıklı cilveler. Dallar üzerinde ve kanat çırparken kur yapmaları, bir aşk masalının bitmez senfonisi sanki. Orman, kuşların aşk nağmeleriyle çınlıyor.

Bir anda kulaklarımızı yırtan acayip bir ses. Nedir diye kulak kesiliyoruz. Mangalda et pişiren bir vatandaşımızın arabasından arabesk bir şarkıcı bezgin bezgin bağırıyor. Bizim muhteşem kuş orkestramızın sesi duyulmaz oluyor. Adımlarımız hızlanıyor, bu cennet içinde cehennemi bir bağırtıdan bir an önce kurtulmak için. Nihayet kurtulduk derken bu sefer de bir popçunun cırtlak sesi yankılanıyor havada. Vatandaşın zevki farklıdır, deyip uzaklaşıyoruz. Cenneti cehenneme çevirmekte ustayız sanırım. Ormanda bol bol et yiyip uyumak, arada uyanınca da gene yemek… Bir dinlence gününü kilimin üzerinde yiyerek ve uyuyarak geçirmek, ilginç bir zevk olsa gerek. Arada bangır bangır bağıran popçu ve arabeskçileri de unutmamalı.

Tüm bu olumsuzluklara karşın doğanın tadını çıkarmaya bakıyoruz. Kuşları ayırt etmeye, türleri hakkında konuşmaya başlıyoruz. Göletteki nilüfer çiçeklerinin birkaç ay sonraki görkemini hayal ediyoruz. Sazların, ağaçlara yetişmek için nasıl da hızla büyüdükleri dikkatimizden kaçmıyor.
Yürüyüş parkurundaki ikinci turumuzu bitirdikten sonra Neşet suyundan su içip elimizi, yüzümüzü yıkamak istiyoruz. Önce üstünde “Sporculara aittir.” yazısı bulunan çeşmeye yöneliyoruz. Karşımıza su yerine, bir kör tıpa çıkıyor. Yılların çeşmesi kupkuru çöl. Burada bulunan lokanta-kahve açık alana birkaç masa daha fazla atmak uğruna yılların çeşmesi feda edilmiş.

Neyse biz moralimizi bozmuyor, yazımızın girişindeki kitabenin yer aldığı asıl çeşmeye yöneliyoruz. O da ne? Yine bir kör tıpa karşımızda. Çeşmenin kurnasının yer aldığı ön bölümde lokantanın masaları var. Çeşmenin yan tarafına uzanıp bakıyoruz, cılız bir su. Öksüz yetim akıyor derenin üstüne. Şırıltısı, dereninkine karışıyor. Su içip el yüz yıkamak cambazlık ister. Üzülüyor, üzülüyoruz. Yıllardır insanların bidonlara su doldurduğu çeşme yok. Çeşmenin asıl akarını iptal edip yandan akıtma düşüncesi ise gerçek bir “Türk mucizesi”.

Lokantanın önünde yığılı pet şişelerde su satılıyor. Ormanın şırıl şırıl akan suyunu kör tıpayla kapatıp pet şişede su satmak, dünyada yalnızca bize ait bir buluş. Ayrıca lokanta-kahvedeki yeme içme fiyatları da pahalı. Bu tür yerlerde amaç para kazanmak olmamalı. Buralar ihale edilirken tüketicinin korunmasına yönelik önlemler alınmalı. Böyle yerlere genellikle ailelerin geldiği düşünülürse her keseden insanın rahatça yiyip içebileceği yerler oluşturmalı. İnsanlara buralarda oturma alışkanlığı bu yolla kazandırılabilir. Böylece de çevreyi kirleten “piknikçilik ya da mangalcılık” dediğimiz alışkanlığı da yok edebiliriz.

Yazıma Neşet Suyu’nda bulunan bir kitabede yazanlarla başladım. 1953’ten beri var olan bir kitabe. Nerdeyse bir insan ömrüyle yaşıt. Çeşme bir tarih, Müderris Neşet Bey ise toplum için bir rol model. Türk ormancılığının simge adlarından biri. Suyu akmayan bir çeşmede unutulan bir kitabe, kazanç hırsına yenik düşüyor.

Kanuni’nin Belgrat fethi anısını taşıyan orman rantçıların yeni hedefi. Kent tırtıllarının, yakında imar değişikliği kurnazlıklarıyla bu güzel cenneti tırtıkladıklarını görürsek şaşırmayalım. Çünkü kazanç hırsı ne tarih ne de doğa dinliyor.

Adil Hacıömeroğlu
16 Nisan 2010
Not: 19 Nisan 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ


AKP’nin anayasa değişikliği çalışmaları hız kesmeden sürüyor. Değişiklikle ilgili kanun teklifi, TBMM Anayasa Komisyonu’nda kabul edildi; 19 Nisan’da da TBMM genel kurulunda görüşülmeye başlanacak. Büyük bir olasılıkla da bu değişiklikler halkoyuna sunulacak. Çünkü iktidar partisinin asıl isteği bu.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın üç madde dışındaki uzlaşma çağrısı, RTE tarafından kabul görmedi. Bu çağrının reddedileceği baştan belliydi. Çünkü uzlaşma dışı bırakılacak üç madde, AKP’nin mağduriyeti ve masumiyeti için önemlidir ve popülizmin üst düzeyde yapılacağı değişikliklerdir. İktidar kanadının amacının uzlaşma olmadığı açıktır.

“Muhalefet partilerinin bu anayasa taslağını reddetmeleri doğrudur, ancak tek başına yeterli değildir. Bu konuda sorumluluk alarak seçenek sunmaları gerekir. AKP’ye bu konuda karşı çıkan siyasal partiler zaman yitirmeden harekete geçmeliler. Partilerin, meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, üniversitelerin, yüksek yargı organlarının ve konuyla ilgili uzman kişilerin katılımıyla yeni bir anayasa taslağı oluşturma çalışmaları başlatılmalıdır. Geniş katılımlı bir çalışma ve tartışma ortamının oluşturulması iktidar partisinin oyununu bozar.” 29 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanan “Keskin Dönemeç” başlıklı yazımda bu satırlarla muhalefeti uyarmıştım. Geniş kapsamlı bir anayasa değişikliği çalışmasının halka mal edilerek yapılması gereğinden söz etmiştik. Ne yazık ki böyle bir çalışmanın zamanı yitirilmiştir. Ancak iş işten geçmemiştir.

1982 Anayasa’sı ilk günden itibaren özellikle solcular tarafından hep eleştirildi. Giderek eleştirilere toplumun hemen hemen tüm kesimleri katıldı. Bugüne kadar birçok değişiklik yapılmasına karşın 12 Eylül Anayasa’sının değiştirilmesi, halkımızın en demokratik isteği durumuna gelmiştir. Demokrasi ile 12 Eylül yasalarının değiştirilmesinin özdeşleşmesi önemlidir. O zaman bu haklı demokratik isteğin bayraktarlığını yapmak da demokrasimizin kurucusu CHP’ye yakışır. Toplumun bu haklı talebini, AKP’nin yozlaştırarak diktatörlüğe giden bir yolun taşlarını döşemesine izin verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki CHP’nin en yüksek oy aldığı iki seçimde de (1957 ve 1977) demokratik talepleri savunmasının önemi büyüktür. 12 Mart muhtırasına direnen CHP, yetmişli yıllarda girdiği tüm seçimlerde (1980 ara seçimi hariç) açık ara birinci parti olmuştur. Bu başarıdaki temel etken, halkın demokrasi talebinin CHP tarafından sahiplenilmesidir. Bugün aynı şey neden olmasın?

Demokrasimizin önündeki en büyük engel, siyasal partiler ve seçim yasasıdır. Siyasal partileri demokratik olmayan bir ülkede demokrasinin olabileceğini söylemek, safdilliktir. Öncelikle bu konu tartışmaya açılmalıdır. Siyasal partilerin demokratikleşmesi, siyasete dinamizmin gelmesini sağlayacaktır. Toplumsal katılımın olmadığı bir siyasal düzen demokratik olmaz. Halkın olmadığı, söz söyleyemediği ve özgür iradesiyle yöneticilerini seçemediği bir “demokratik düzen” cumhuriyet rejimini tehlikeye sokar. Çünkü bu sistem, halkı siyasetten soğutup uzaklaştırmaktadır. Bu da irticacı ve bölücüleri siyasal alanda en dinamik gruplar durumuna getiriyor. Demokratik düzen karşıtlarının bu yükselişlerinin önlenmesi, siyasal partilerin demokratikleşmesiyle olur. Bu konu, kişisel ve grupsal çıkarların çok üstündedir. Çünkü ülkemizin varlığı, ulusumuzun birliği söz konusudur.

Seçim sisteminin değiştirilmesi de toplumumuzun ikinci önemli talebidir. Seçim barajının yüksekliği, farklı siyasal grupların temsilini önlediğinden tek parti diktatörlüklerine neden olmaktadır. Farklılıkların temsil edilmemesi sonucunda da uzlaşma kültürünün gelişmesi olanaksızlaşmaktadır. Ancak seçim kanunu değiştirilirken temsilde adalet konusu da göz ardı edilmemelidir. Temsilde adaletin olmaması, bölgesel politikalarla popülizm yapan siyasetçinin lehinedir. Bu, sanayi kentlerindeki seçmeni adeta cezalandırmaktadır.

1982’den beri en çok eleştirilen kurumların başında YÖK gelmektedir. Hatta YÖK, 12 Eylül’ün simgesi durumuna gelmiştir. AKP’nin Anayasa değişiklik paketinde YÖK’ün olmaması ilginçtir. Bu da asıl amacın ne olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Amaç, 12 Eylül’le hesaplaşarak demokrasiyi geliştirmek değildir; Cumhuriyet’in temel dayanağı olan kurumları yok etmektir.

Demokrasimizin dikkat çekici bir kusuru da dokunulmazlıklardır. Dokunulmazlık zırhı altında her türlü suçu işlemek ve devlet yetkisini kötüye kullanmak hakkı kimseye verilmemelidir. Çünkü demokrasi; ayrıcalıkların var olduğu değil, ayrıcalıkların yok edildiği bir yönetim biçimidir. Dokunulmazlıklar (milletvekili ve bürokrat dokunulmazlığı) olduğu sürece yolsuzluklar önlenemez. Yolsuzluk üzerine kurulan bir sistem de demokrasi olmaz.

CHP tarihsel misyonunun verdiği sorumlulukla yukarıda saydığımız dört ana konuyu temel alarak yeni bir anayasa değişikliğini, toplumun tüm kesimleriyle tartışarak gündeme getirmelidir. Bu konuda geniş bir ittifakın kurulması amaçlanmalı. Anayasa değişikliğinin TBMM’de görüşüleceği bu günlerde gündeme damgasını vuracak böyle bir tartışma, AKP’nin hesaplarını bozacaktır. Halkoylamasında RTE’nin hesaplarını boşa çıkarmanın yolu budur. AKP’nin elinden demokrasi silahı alınmalı. Bu da toplumun haklı demokratik taleplerinin dile getirilmesiyle olur.

Anayasa değişikliklerinin referandumda kabul edilmesi, AKP’ye güç katacak ve dizginlenemez anti demokratik uygulamalarının yolunu açacaktır. Gündemin değişmesiyle referandumu AKP’nin aleyhine döndürmekse ulusumuzu da cumhuriyetimizi de geleceğimizi de kurtaracaktır.

Adil Hacıömeroğlu
15 Nisan 2010
Not: 19 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
3 Mayıs 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

YENİ BİR ABD TEZGÂHI


Bir ABD televizyonunda yayımlanan “The Pasific” adlı dizide Türklere ağır suçlamalar var. Bu durum, bize “Geceyarısı Ekspresi” filmini anımsattı birden. Tabi bu da Türkiye’ye yeni bir tezgâhın kurulmakta olduğunun habercisidir.

Söz konusu dizide, 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgali sırasında Türkler tarafından yakıldığı vurgulanmış. İzmir’de yaşayan Rumların ise bu durum karşısında denize atlayarak canlarını kurtardıkları anlatılmış. Türkler, zor ve büyük bir mücadele sonucu düşman işgalinden kurtardıkları İzmir’i niçin yaksınlar? İnsan, kendi kentini yakarak yurttaşlarını açıkta bırakır mı? İşte, böylesi mantık ölçülerine sığmayan bir suçlamayla karşı karşıyayız.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra işgalcilerin yakıp yıktığı köy ve kasabalarımızın imarı, yoksul Türkiye’ye epey pahalıya mal olmuştur. Yunanlıları masum göstererek Türkleri suçlamak ise tam bir cinlik. Anadolu ve Trakya’daki Rumların göç etmesi sırasında Amerikalı ünlü yazar Ernest Hemingway Türkiye’dedir ve bu göçlerin en önemli tanığıdır. Rum ahalinin, Yunan askerleri tarafından nasıl göç ettirildiğini “İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar” adlı kitabında anlatmaktadır.

“Kağnı arabaları, develer yolda batıya doğru ağır ağır ilerlerken boş arabalarına binmiş, lime lime elbiseleri yağmurdan sırılsıklam, kırmızı fesleri kirden kararmış Türkler de yoldan ilerlemeye çalışıyorlardı. Her Türk’ün sürdüğü arabanın içinde, tüfeğini bacaklarının arasına kıstırıp oturmuş bir Yunan askeri vardı. Yağmurdan sakınmak için de kaputlarının yakalarını enselerine kadar kaldırmışlardı. Arabalar Yunanlılar tarafından toplanmıştı ve Trakya içlerine, göçmenleri ve mallarını almaya yardımcı olmak için gönderiliyordu. Sürücü Türkler bitkin ve korkulu görünüyorlardı. Hakları da vardı. (Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar. Milliyet Yayınları, 1970, s.42,) Burada Trakya’dan Yunan askerlerinin denetiminde Rumlar göç ettirilirken Türk kağnı sürücülerinin durumları anlatılmaktadır.

“Taş yolun tam Edirne içine girdiği yerde geliş gidişi atının üzerinde oturan bir Yunan süvarisi yönetiyordu. Sürekli olarak sola yol vermekteydi. Türklerin sürdüğü arabalardan birine sağa sapmasını işaret etti. Türk arabacı öküzlerini sağa yöneltince, araba bir çukura düştü ve kendisiyle beraber gelen, başı önüne düşmüş uyuklamakta olan Yunan askeri sıçrayarak uyandı. Sürücünün anayoldan saptığını gördü, başladı adama tüfeğinin dipçiğiyle vurmaya.

Türk sürücü yorgun, çökmüş ve aç aç bakan bir köylüydü. Yüzükoyun arabadan aşağı yuvarlandı. Sonra dehşet içinde kalkıp tavşan gibi yoldan aşağı kaçmaya başladı. Koştuğunu gören bir Yunan süvarisi, atını mahmuzlayıp yetişti, hayvanıyla çarparak adamcağızı tekrar yere devirdi. Sonra diğer iki Yunanlı ile birlikte kollarından tutup kaldırdılar. Süvari, köylünün suratına birkaç tokat yapıştırdı. Adamın yüzü kan revan içindeydi; gözlerini iri iri açmış, her tokatta bağırıyor, arabasına dönüp öküzlerini sürmesini istediklerini anlamıyordu. Yolda yürüyen göçmenlerden hiçbiri bu olayla ilgilenmemişti bile. (Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar, s. 42 – 43)” Burada Hemingway, Yunanlıların yurdumuzu terk ederken yurttaşlarımıza uyguladıkları baskıları anlatıyor. Burada anlatılanlar, işgalcilerin yaptıklarının küçük bir örneği.

Peki, bu dizi filmle ne amaçlanmaktadır? ABD Temsilciler Meclisi’nde komisyondan geçen “Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı”nın daha öncekilerde önemli bir farkı var. Öncekilerde sadece Osmanlı döneminden söz edilirken sonuncusunda ise 1923 tarihi vurgulanmıştır. Bilinçli olarak Kurtuluş Savaşı dönemimiz karalanmaya çalışılmaktadır. Bu dizi filmle birlikte de bir “Rum Soykırımı” uydurmasıyla karşılaşacağız. Amaç, ülkemize yapılan emperyalist kuşatmayı yoğunlaştırıp daraltmak. Yeni yalanlarla, uydurma hikâyelerle insanlık tarihinin en şanlı kurtuluş mücadelesine kara çalmak.

Ülkemizin içerde istikrarsızlaştığı bir dönemde, böylesine uydurma suçlamalarla karşılaşmasındaki zamanlama ise ilginçtir. Birileri içerde orduyu ve yargıyı teslim almaya çalışırken dış güçler de Mondros Mütarekesi koşullarına dönmeye çalışıyor. Türkiye’deki politik karmaşa, dışarıda pusuda bekleyenlere fırsat oluyor.

İktidar partisinin ideolojik intikamcı yaklaşımları Türkiye’ye kan kaybettiriyor. Ülkemizi dış saldırılara, komplolara açık duruma getiriyor. Her gün generalleri tutuklanan bir ordu dış komplolara karşı caydırıcı olamaz. Yargısı paramparça olan, siyasal istikrarı bozulan bir ülke, içte zayıfladığı gibi dışta da zayıflar.

Eğer bir ülkenin kuruluş felsefesini, ilkelerini; o ülkeyi yönetenler tartışmaya açarsa el alem neler yapmaz ki?

Adil Hacıömeroğlu
8 Nisan 2010
Not: 12 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

EKSEN KAYMASI (MI?)


AKP’nin anayasa paketi nihayet TBMM başkanlığına verildi. Mecliste, değişikliği öngörülen maddeler üzerindeki tartışmalar merakla bekleniyor. Görüşmeler sırasında iktidarla muhalefet arasındaki tartışmalarda gerginliğin artacağı da kesindir.

Anayasa değişikliğinin, ülkemizin geleceği açısından keskin bir dönemeç olduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim. Anayasa değişikliğiyle yapılmak istenen, yürütmenin hem yasamaya hem de yargıya egemen olmasıdır. Bu değişiklikle Cumhuriyet değerlerinin topyekûn ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Çünkü Cumhuriyet’imiz ve demokrasimiz, güçler ayrılığı ilkesine dayanmaktadır. Yürütme, yasama ve yargının bir partinin, dolayısıyla da o partinin liderinin elinde olması “demokrasi” adı altında bir diktatörlüğün yaşama geçirilmesidir.

AKP, kuruluşundan itibaren sürekli olarak AB’ye girmeyi hedefleyerek Avrupa değerlerinin erdeminden söz etti. Ülkemizin daha çok demokratikleşmesinin gerektiğini vurgulayıp durdular. Toplumu; demokratikleşme, yenileşme konusunda koşullandırdılar. Eskiyi kötüleme üstüne bir politik anlayış oluşturdular. Oysa eskiyi, hem de çok eskiyi temsil eden AKP’dir. “Yenileşme” diye diye toplumumuza ortaçağı yerleştirmeye çalışıyorlar. Bunu da önemli bir ölçüde başardılar. Geriye doğru bir dönüşüm yaşamakta toplumumuz. Anayasa değişiklikleriyle güçler ayrımını ortadan kaldırma isteği, Avrupa değerleriyle uyuşmaz. Demek ki AKP yöneticileri AB konusunda samimi değiller. AB hedefi, halkımızın desteğini almak için bir araçtı onlar için. Tıpkı “demokrasinin amaç değil, bir araç olması” gibi. Kısacası, diktatörlük zehrini demokrasi şekerine sararak toplumumuza yutturdular. Son hamle ile de öldürücü dozu yutturmak üzereler. Yani, Türkiye’de otokratik yönetim tamamen yerleşmek üzeredir.

Yargının siyasallaşması, toplumsal dengeleri alt üst eder. Yurttaşlar arasındaki hakkaniyet duygusu yara alır. Günlük yaşamda keyfiyet, adaletin yerine geçer.

İktidar partisinin AB değerleriyle ters düşmesi nedendir? AB ile köprüleri atıyor mu hükümet? Ülkemizde AKP dâhil, herkes şunu baştan beri çok iyi bilmektedir ki AB’ye girmemiz büyük bir hayal. AB’nin lider ülkeleri, içinde yaşadığımız coğrafyada kendi ulusal çıkarlarını korumak adına AKP’ye destek verdiler. Türkiye’deki ulusal ve cumhuriyetçi güçlerin tasfiyesi için AKP ile işbirliği yaptılar. Bu işbirliği, 1919’dan beri sarsılmadan, kesintiye uğramadan sürüyor.

Anayasa değişikliğiyle AKP, kaderini tamamen ABD’ye bağlamış durumda. Bu anayasa değişikliğinin de küresel bir organizasyon olmadığını söyleyemeyiz. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin gelişmekte olan ülkelerdeki siyasal tercihi darbelerdir. ABD, askeri darbeler ve sivil milliyetçi oluşumlarla antikomünist mücadeleyi sürdürmüştü. Türkiye dâhil, birçok ülkede aydınlar ve emekten yana halk kitleleri bu amaçla kıyıma uğratıldı. Ancak Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ABD’nin dünyadaki egemenlik mücadelesi de biçim değiştirdi. “Yeni Dünya Düzeni” doğrultusunda dünya yeniden şekillenmeye başladı. “Küreselleşen dünyada sınırların kalktığı” propagandasıyla ABD ve onun liberal uzantıları, tüm dünyayı köleleştirmeyi amaçladılar. “Yeni Dünya Düzeni” Latin Amerika’da çökmeye başladı. Hem de ABD’nin arka bahçesinde. Yine küreselleşme hedefi, birçok ülkede savaşlara neden oldu. ABD’nin askeri müdahaleleri amacına ulaşmadı. O zaman ABD için yeni bir yöntem gereksinimi doğdu. İşte, bu ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan otokratik yönetim biçimidir.

Bazı kişiler, Türkiye’nin AB’den uzaklaşmasının siyasal bir eksen kayması olduğunu söyleyebilirler. Oysa eksenin kaydığı yok. 2002’de kimlerin desteğiyle iktidar olunmuşsa bugün de aynı destekle yola devam edilmektedir. Değişen yalnızca görüntü.

Küresel egemenlere direnebilecek güçler etkisizleştirilip baskı altına alınıyor. Bu, yapılırken de müthiş bir propagandayla kamuoyu oluşturulup “demokrasi düşmanları” yaratılıyor. Sonra da bu düşmanların yok edilmesi gündeme geliyor. “Demokrasi, yenileşme ve inançların korunması” bunun ideolojik temelini oluşturuyor. Dinselliğin, toplumsal yapıya egemen olması için küresel güçler özel bir çaba göstermektedir. Yeşil kuşak projesi sonucunda güçlenen ve ABD kontrolünden çıkan radikal dinci örgütler, küresel hedeflere yönelik eylemlere de girişince “Ilımlı İslam” ideolojisi ortaya atıldı. “Ilımlı İslam”ın toplumsal düzenimizi dönüştürerek yerleşmesi, parlamenter düzenin kuralları içinde yapılması (Bu, görece de olsa meşruiyet sağlıyor gibi görünüyor.) ise çok ilginçtir. Böylece topluma, zehirli şeker kendi eliyle yediriliyor. Toplum, harakiri yaparak geleceğini yok ediyor.

Ülkemizde “Ilımlı İslam” uygulaması gerçekleşirse bölgesel dengeler hızla değişecektir. İslam ülkelerinin birçoğunda benzer uygulamaları görebileceğiz.

Dünyanın hiçbir yerinde, gelişmekte olan ülkelerdeki anti demokratik yönetimler tek başına ayakta duramaz. Ayakta durmak için emperyalist güçlerin desteğine gereksinimleri vardır. Zaten çoğu zaman da dış organizasyonlarla işbaşına gelir bu tür yönetimler. Bu nedenle de Türkiye demokrasisine vurulacak darbe, dış desteksiz düşünülemez.

Anayasa paketinin görüşmelerinde tüm milletvekilleri, içinde bulundukları meclisin sömürgecilere karşı kurulduğunu anımsamaları gerekir. TBMM’nin en güç koşullarda bile hukukun üstünlüğünden vazgeçmediği de bilinmelidir.

İktidar partisi yöneticileri şunu iyi bilmeliler ki; hukuk, en çok hukuksuzluk yapanlar için gereklidir.

Adil Hacıömeroğlu
1 Nisan 2010
Not: 5 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

KESKİN DÖNEMEÇ


Günlerdir konuşulan anayasa değişikliği paketi nihayet açıldı. Pakette, anayasanın yirmi üç maddesinin değiştirilmesi öngörülüyor. Aylardır “demokratik” bir anayasa taslağı bekleyen kimi çevreler de büyük bir hayal kırıklığı yaşamış oldular.

Değişikliği istenen maddelerin büyük çoğunluğu, AKP’nin otokratik yönetiminin yolunu açacak ve yürütmenin tüm devlet kurumlarına egemen olmasını sağlayacak konulardır. Bu değişikliklerle yargının bağımsızlığı ortadan kalkacak, yüksek mahkemelerin hiçbir etkinliği kalmayacaktır. Böylece de demokratik düzenin vazgeçilmezi olan güçler ayrılığı kuralı ortadan kalkacaktır.

Özel yaşamın gizliliği ve seyahat özgürlüğü konusundaki düzenlemeler ise 12 Eylül anayasasını bile aratacak düzeyde kısıtlayıcıdır. Özel yaşamın gizliliğinin ve seyahat özgürlüğünün olmadığı bir yerde demokrasi olur mu? Yurtdışına çıkışlarda hakim kararının aranmaması, yargının toplumsal yaşamımızdan nasıl soyutlandığının bir göstergesidir.

Anayasa Mahkemesi ve HSYK’da öngörülen değişiklikler ise bu anayasa değişikliği isteğiyle neyin amaçlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Amaç, yargıyı devre dışı bırakarak laik, demokratik, hukuk devletini; otokratik bir yönetime dönüştürmektir. Parti kapatmaların TBMM tarafından yapılması düşüncesi ise ilginçtir. Bu demektir ki çok partili yaşamımız çoğunluk partilerinin tekeline girecektir. Çoğunluğu sağlayan partiler de iktidar olduklarına göre, iktidar partileri siyasal yaşamın tümünü kontrol edecektir. İktidar uygulamalarını eleştiren küçük partiler, sürekli kapatılma korkusu içinde yaşayacaklar. Taslaktaki değişikliğin doğruluğunu kanıtlamak için AKP sözcüleri, Avrupa’nın bazı ülkelerinde de aynı uygulamanın olduğunu savunuyorlar. Peki, bu Avrupa ülkelerinde temsil adaleti nasıldır? Yargı siyasal müdahalelere açık mıdır? Bunun yanıtı yoktur. Ayrıca demokratik ülkelerin çoğunda parti kapatmalar, yargı kararıyla olur. Üstelik örnek verilen demokratik ülkelerde bizim yaşadığımız rejim ve terör sorunları da yoktur.

AKP’nin anayasa taslağının amacının kuvvetler ayrımı ilkesini yok ettiğini ve demokratik içerikten yoksun olduğunu savunduk. Çünkü anayasamızdaki temel sorunların başında temsil adaleti gelmektedir. Seçim barajının yüzde on olduğu bir ülkede tam bir demokrasiden söz edilemez. Halkın her kesiminin mecliste temsilinin sağlanması gerekir. Yine temsilde adaletsizliğin bir başka örneği ise illerin çıkardıkları milletvekili sayısıdır. Küçük iller, büyük illere göre avantajlıdır. Büyük illerde bir milletvekili çıkarmak için alınması gereken oy neredeyse küçük illerin dört beş katıdır. Kentli seçmen adeta cezalandırılıyor. Öncelikle temsil adaletinin sağlanması zorunludur.

Diğer önemli sorun da çalışma yaşamını düzenleyen maddelerdir. Grevli toplusözleşmeli sendikal hakların olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez. İş güvencesinin ve güvenliğinin olmadığı bir yerde ancak göstermelik bir demokrasiden söz edilebilir. Yolsuzlukların önlenemediği ve çığ gibi büyüdüğü bir ortamda demokrasi olmaz. Yolsuzluğu önlemek için bir anayasa değişikliği gereklidir. Bunun için de yargıyı daha da güçlendirmek gerekir. Bir toplumda yolsuzluk kanıksanmışsa, o toplumda demokratik kurallar işlemiyor demektir.

Demokrasinin en büyük erdemi, herkesin eşit olmasıdır. Yasalar, kimseye ayrıcalık tanımaz. Dokunulmazlığın olduğu bir yerde adalet de gerçekleşmez. Anayasa değişikliğinde öncelikli ve ivedi konulardan biri bu olmalıdır. Siyasetçinin işlediği suçtan yargılanmadığı yönetim biçimine diktatörlük denildiği de unutulmamalıdır.

1982 Anayasası kabul edildiği günden beri eleştirilmektedir. Bugüne kadar hemen hemen her siyasal parti ve sivil toplum kuruluşu bu anayasanın değiştirilmesinin gerekli olduğunu savunmuştur. Ne yazık ki bugüne kadar da değişiklik söz konusu olmadı.. Özgürlük, tüm dünyada insanlığın peşinden koştuğu ve ulaşmak için savaştığı bir değerdir. Yıllardır 12 Eylül rejimine ve onun yasalarına karşı toplumda büyük bir özgürlük isteği var. AKP de bunu görerek durumdan vazife çıkarıyor. Toplumun bu haklı talebine sahip çıkar görünerek daha da antidemokratik bir toplumsal düzenin taşlarını döşüyor. Zamanlama da mükemmeldir. Çünkü AKP politikalarının iflas ettiği, oylarının düşüş eğilimi gösterdiği bir anda anayasa değişikliğiyle yine gündemi değiştiriyor ve toplumu önemli bir tartışmanın içine çekiyor. Halkın haklı bir talebi halka karşı kullanılıyor. Muhalefet partilerinin bu anayasa taslağını reddetmeleri doğrudur, ancak tek başına yeterli değildir. Bu konuda sorumluluk alarak seçenek sunmaları gerekir. AKP’ye bu konuda karşı çıkan siyasal partiler zaman yitirmeden harekete geçmeliler. Partilerin, meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, üniversitelerin, yüksek yargı organlarının ve konuyla ilgili uzman kişilerin katılımıyla yeni bir anayasa taslağı oluşturma çalışmaları başlatılmalıdır. Geniş katılımlı bir çalışma ve tartışma ortamının oluşturulması iktidar partisinin oyununu bozar.

AKP’nin tek isteği anayasa konusunda halk oylamasıdır. TBMM’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesi RTE ve arkadaşlarını tatmin etmez. Referandumla halkı biraz daha ayrıştırmak, cepheleştirmek asıl amaçlarıdır. Bizim halkımız seçimi sever. Bugüne kadar halka, “demokrasi, eşittir sandık” fikri aşılandı. Demokrasi, halkı adam yerine koymaktır. Sandığı halkın önüne koyan kazançlı çıkar. Bu, unutulmamalıdır. Referandum AKP’nin oylarındaki düşüşünü ters döndürebilir. Anayasa değişikliği paketi toptan oylanacağından bu, iktidar partisine avantaj sağlar. Bir maddeyi beğenen, diğerlerini incelemeden oyunu verir. Zaten gereğinden çok popülizm yapılarak ve belden aşağı vurularak kamuoyu referanduma hazırlanmıştır.

Yine mağduriyet ve masumiyet zırhı. Yine hızlı gündemlerle sarhoş edilerek şaşkına çevrilmiş bir kamuoyu. Cumhuriyet, bu gündemle tarihsel bir dönemece gelmiştir. Kişisel ve grupsal çıkarları bir yana bırakmanın zamanıdır. Dönüşü olmayan rejim bunalımlarına saplanmamak için bu oyunu bozmak zorundayız. Yoksa, yitirdiklerimizi geri getirmek çok zor olabilir.

Adil Hacıömeroğlu
25 Mart 2010
Not: 29 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

KUŞATMA


Ülkemizin içte ve dışta yaşadığı sorunlar her geçen gün artmakta, giderek de çözümsüz hale gelmektedir. Yetkililer, sorumlular çözüm üretmek yerine; işlerin daha da sarpa sarmasında etkin rol oynuyorlar.

“Bu kurmaca davada inanılmaz durumlardan biri de benim yaşadıklarımdır. Ben TSK bünyesinde ülkesine hizmet etmiş emekli bir jandarma subayıyım. Allah, 28 yıllık meslek hayatımda bana hep kritik ve nitelikli görevler nasip etti. Başta teröristbaşının sorgusu olmak üzere safahatim terör örgütleri ile mücadele içinde geçti. Sayısız çatışmalar yaşadım, kucağımda personelimi şehit verdim. Bu görev süreci nedeniyle hem PKK, hem DHKP-C ve hem de Hizbullah terör örgütlerinin hedefi oldum. 1 Temmuz 2008 günü sözde ‘darbeci’ sıfatı ile gözaltına alındığımda, teröristbaşı ile ilgili icra ettiğim görev ve ismim deşifre oldu.

Tutuklanmamı müteakip gönderildiğim Tekirdağ Cezaevi’nde her gün koro halinde terör örgütü mensubu hükümlü ve tutukluların aileme ve şahsıma küfürlerini dinledim, havalandırmada kafama içi doldurulmuş kola şişeleri attılar. Fiziki olarak hiçbir şey beni yıldıramaz, umursamam bile... Ancak hayatını terör örgütleri ile mücadeleye adamış biri olarak teröristlik suçlaması ile tutuklu bulundurulmak çok zoruma gitmektedir.” Bu satırlar emekli Albay Atilla Uğur’un, Gazeteci Mustafa Mutlu’ ya yazdığı mektuptan alındı. Yıllarca ülkenin birliğini, dirliğini korumak için mücadele etmiş emekli ve kahraman bir askere yapılanlara baktıkça bu kadarı da olur mu diyoruz. Devletin verdiği görevleri her türlü tehlikeye karşı yerine getiren kişilere sahip çıkmak devletin ve ulusun görevi değil mi? PKK’ya karşı yıllarca mücadele etmiş; üstelik bölücü örgüt liderini Kenya’dan getirerek sorgulamış bir ekibin içinde yer almış bir askeri, PKK’lılarla aynı cezaevine koymanın mantığını anlamak da hiç zor değil. Böylesi bir uygulama bölücü militanları cesaretlendirici bir durumdur. Bir nevi onların intikam hırslarına yardımcı olmaktır.

Sayın Atilla Uğur tek örnek mi? Tabi ki değil. Her rütbeden, emekli ya da muvazzaf, onlarca ordu mensubu gözaltında. Anormal suçlamalar var haklarında. Suçlamaların geneline bakıldığında halkla ordu arasındaki bağı koparmaya yönelik bir amaç söz konusudur.

Yargıya yönelik, dozunu aşmış eleştiriler her gün gündemi meşgul ediyor. Bağımsız yargıyı yok etme girişimleri dur durak bilmiyor. Yüksek mahkeme kararları günlerce tartışmaya açılıyor. Amaç, yargıyı halkın gözünde küçük düşürmek, haksız göstermek ve olası bir anayasa değişikliği referandumunda seçmenin desteğini almaktır.

Ülkemiz, yoksulluk ve yolsuzluğa yenilmiş bir ekonomik düzenin yarattığı çaresizlik ortamında yaşam savaşı veriyor. Yurdumuzun sanayisi, tarımı, hayvancılığı, enerji üretimi; iletişim, sağlık, eğitim hizmetleri özelleştirmeci, yanlış, plansız ve popülist politikalarla çökertilmiş durumdadır. Siyasal arenada ise ulusumuz tarihinin en büyük kamplaşmasını yaşamaktadır. Bölücü grupların istekleri her geçen gün daha pervasız oluyor. Toplumumuzun değerlerine yönelik saldırılar yoğun bir biçimde sürmektedir.

İç sorunlarımızın yoğunlaştığı bir dönemde dışardan da sistematik bir kuşatmanın başladığını görmekteyiz. ABD’yle sözde Ermeni soykırımının tanınması konusunda yaşadığımız kriz sürerken bu kez İsveç’le sorun çıktı. İsveç parlamentosu, sözde Ermeni soykırımını tanıdı. Hükümet, ABD ve İsveç büyükelçilerini geri çekti.

Batılı ülkeler, Ermeni sorununda bilinçli bir tavırla Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki hükümet yetkililerimiz de bu sıkıştırmaya, bilinçsiz ve aceleci açıklamalarla yardımcı oluyorlar. “Bakın benim ülkemde, 170 bin Ermeni var; bunların 70 bini benim vatandaşımdır. Ama yüz binini biz ülkemizde şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın, gerekirse bu yüz binine hadi siz de memleketinize diyeceğim; bunu yapacağım. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar... Ülkemde de tutmak zorunda değilim.” RTE’nin İngiltere ziyaretinde söylediği bu sözler, ülkemiz adına talihsizliktir. Böylesi düşünceler, ülkemizi dışarıda zor durumda bırakır. Bu sözlere dış basının tepkisi de gecikmedi. Ne yazık ki RTE başbakanlığa alışamadı ve kendisini muhalif bir dernek yöneticisi gibi görüyor. İdeolojik saplantıları olan bir dernekte ya da mahalle kahvelerinde söylenebilecek sözlerin devlet katlarında söylenmesi, alışılagelmedik bir durumdur.

Denilebilir ki Ermeni sorununun hızla gündeme gelmesiyle iç gelişmelerin ne ilgisi var? Bizce iç ve dış sorunlar birbirlerine koşut olarak gelişme gösteriyor. Bir ülke; ordusu, yargısı, eğitimi, sağlığı, ekonomisi ve ulusal bütünlüğü ile bir güçtür. Kendi içinde sürekli çatışan ve kurumları çöken bir ülkeyi kim ciddiye alır? Kahramanlarını hapse atarak onların bölücü teröristlerce hakarete uğramasını seyreden bir ülkenin caydırıcılığı olur mu? Biz iç sorunlarımızla boğuşurken ulusumuzun karşı karşıya bulunduğu önemli tehlikeleri göremiyor ve akılcı çözümler üretemiyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en büyük iç ve dış kuşatmasını yaşamaktadır. Emperyalizme karşı dünya tarihinin en şanlı utkusunu kazanan ulusumuz; yenilen emperyalistler, liberal işbirlikçiler, bölücüler ve irticacılar ittifakıyla kuşatılmaktadır. Bu kuşatmayı ancak ulusal birliğimiz ve akılcılığımızla kırabiliriz. Bunun içindir ki ulusal birliğe her zamankinden daha çok gereksinmemiz vardır.

Tarih boyunca birçok tehlikeyi savuşturmuş Türk Ulusu, emperyalist merkezli bu kuşatmayı da kıracak güçtedir. Yeter ki Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık anlayışını toplumumuza egemen kılalım.

Adil Hacıömeroğlu
18 Mart 2010
Not: 22 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

DEPREM İHMALİ


Elazığ’ın Karakoçan İlçesi, 8 Mart günü sabaha karşı 04.32’de depremle uyandı. Altı şiddetindeki deprem birçok köyün yerle bir olmasına yetti. Ne yazık ki şiddetli diyemeyeceğimiz bir depremde bile yurttaşlarımız yaşamlarını yitirdiler. Sabahleyin hemen hemen tüm televizyonlardaki canlı yayınlarda yıkımın acı yüzüyle karşılaştık.

Elazığ depreminden önce Şili’de 8.8 şiddetinde deprem oldu. Korkunç bir deprem, çok yıkıcı. Ancak böylesi bir depremde bile Şili’de ölü sayısı bini geçmedi. Şili, çok gelişmiş bir ülke değil. Geçmişi birçok olumsuzluklarla dolu, yeni yeni toparlanıyor. Demokrasisi çok genç. Ama bir şeyi iyi kavramışlar, o da ülkelerinde sık sık depremlerin olabileceğini. Bu gerçeği bilerek önlemlerini geciktirmeden almışlar. Yine 12 Ocak’ta Haiti’de yedi şiddetinde depremde binlerce kişi öldü. Binaların büyük çoğunluğu yerle bir oldu. Haftalar geçmesine karşın ölü sayısı kesin olarak belli değil. Ardından Tayvan’da 6.4 büyüklüğündeki depremde bir kişinin burnu bile kanamadı. Depremde kayıplar konusunda, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden olan Haiti ile aynı düzeydeyiz maalesef.

Deprem, ülkemiz için olağan dışı bir doğa olayı değildir. Ülkemizin büyük bir bölümü birinci derecede deprem bölgesidir. Bu gerçeği yediden yetmişe herkes biliyor. Ancak önlem almak kimsenin aklına gelmiyor. Deprem sabahı en çok konuşulan şey, yardımların hemen ulaştırıldığıydı. Tabi ki felaket bölgelerine yardımların ve kurtarma ekiplerinin erkenden ulaştırılması önemlidir. Yaraların sarılması acıları unutturmaz, ama hafifletir. Önemli olan bu acıları hiç yaşamamak ve yaşattırmamaktır. Çağdaş bir ülkede önlemler önceden alınır, böylesi bir felakette can ve mal kaybı önlenir. Asıl amaç, önceden önlem almaktır, yurttaşı korumaktır. Yığma kerpiç binaların altında insanlarımız can verirken, onları bu ilkel yaşam koşullarından kurtarmayan siyasetçilerimizin yüreği hiç mi sızlamaz?

1999 depreminden sonra halktan otuz milyar civarında verginin toplandığı biliniyor. Bu paranın büyük bir bölümünün başka işlerde kullanıldığı da söyleniyor. Ülkemizin büyük sanayi merkezleri deprem bölgesindedir. Ancak deprem hazırlıkları yok denecek kadar az. En büyük kentimiz İstanbul’un depreme hazırlıksız olduğunu bizzat yetkililer söylüyor. İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın sözleri: “Kentte bir deprem Türkiye’yi çökertir. İstanbul’a özgü deprem dönüşüm yasası çıkartılması için Başbakan’la görüşeceğim. İstanbul'da olası bir deprem, Türkiye'yi yıllarca geriye götürür. Türkiye'nin ayağa kalkması kolay olmaz. O yüzden, İstanbul'a özgü bir yasa çıkartılması gerekiyor. Bunu da ilk kez size söylüyorum. Aksi halde deprem sorununu başka türlü çözemeyiz. (Akşam Gazetesi-10.03.2010)” Altı yıldır belediye başkanlığı yapan bir kişi bugün mü anladı İstanbul depreminin gerçek yüzünü? Türkiye’nin çökebileceği savında (Bizce de doğrudur bu.) bulunan birine, yıllardır ne yaptın, diye sorulmaz mı? Bu işin savsaklanacak yanı var mı? Deprem haber vererek mi geliyor? On iki milyonluk bir kentin sorumluluğunu alıyorsan, yatmayıp çalışacaksın. On altı yıldır aynı siyasal çizginin yönetiminde İstanbul. Bahane hazır, “Önceden merkezi yönetimle uyum sağlayamıyorduk.” Peki, aynı siyasal çizgi sekiz yıldır iktidarda, uyum içindesiniz. Orduyla, yargıyla, üniversiteyle, basınla kavga edecek yerde deprem yasalarını çıkarsaydınız; şimdi herkes de sayın başkan gibi yatağında rahatça uyuyabilirdi.

Depreme çözüm deyince iktidar partisinin bir milletvekilinin aklına hemen imar affı geliyor. Üstelik bu vekil de depremle yerle bir olan Sakarya ilimizi temsil ediyor. Zihniyete bakın. İmar affı olursa deprem kayıpları önlenir. İmar aflarıyla sağlıksız, dayanıksız konutlar kentlerimizi işgal etti. Bu yüzden insanlarımız can veriyor. Hala popülist politikalarla imar rezaletinin çözüleceğini düşünüyor bazı yetkililerimiz. Her af, kentleri daha yaşanmaz hale getiriyor. Kentleri getirim kapısı olarak görme anlayışından kurtulamadığımız sürece, sağlıklı bir imar düzeni oluşturulamaz.

Ada, hatta mahalle bazında yapılacak imar değişiklikleriyle bu iş çözülebilir. Bu konuda merkezi yönetimle belediyelerin sıkı işbirliği gerekmektedir. Yalnız deprem hazırlıklarının bu yerel yönetim sistemi içinde sağlıklı bir biçimde gerçekleşeceğine inanmıyorum. Çünkü denetlenemeyen, halka hesap veremeyen, üniversiteler ve meslek odalarından uzak bir belediyecilik anlayışının; böyle ciddi bir yapılaşmanın altından kalkması olanaksızdır. Döşediği kaldırım taşları bir ay geçmeden sökülen, döktüğü asfaltları bir kış geçirmeden yok olan belediyeler, böylesine kapsamlı bir işin altından kalkamazlar. Kış bitmek üzere. İstanbul’da hangi semte giderseniz gidin sokak ve caddeler Beyrut gibi. Sağlıksız yapılaşmanın sorumlusu bu belediyecilik anlayışıdır. Birçok belediye başkanı, birkaç dönemdir işbaşında. Yani sağlıksız, imara aykırı kentlerin oluşmasına göz yumanlar bu yöneticiler. Şimdi biz bu kişilerden depreme dayanıklı bir yapılaşmanın olmasını bekleyeceğiz. Bu, olanaksız bir şey. Belediye meclislerinden çıkan imar değişikliklerine baktığımızda bu acı gerçekle de karşılaşırız ne yazık ki.

Sokağa çıkıp vatandaşa sorsak, yolsuzluğun en çok yapıldığı yerlerin belediyeler olduğu yanıtını alırız. Son yıllarda yolsuzluktan yargılanan bir belediye başkanı gördük mü acaba?

Sekizinci yılını bitirmekte olan bir iktidarın ağlamaya, bahane bulmaya hiç hakkı yoktur. İstanbul depreminin Türkiye için büyük bir felaket olacağını herkes biliyor. Artık bazı AKP’liler bile bunu dile getiriyorlar. Kısacası böyle bir afet, ülkemizin ulusal savunmasını tehlikeye düşürecek niteliktedir. Demek ki konu yaşamsaldır, ulusaldır. Bu gerçeği bilip de gerekli önlemleri almayanlar, vatana ve ulusa karşı büyük bir suç işlemektedirler.

Elazığ depreminin en dramatik yanı da can kayıplarının belirlenmesidir. İlk gün ölü sayısı elli yedi diye açıklandı, akşama doğru elli bir dendi. Aradan üç gün geçtikten sonra ise ölü sayısının kırk bir olduğu kesinleşti. Dört günde can kaybı belirlenemiyor. Anlayacağınız kırk bire kadar saymasını bilmeyen kişiler, bu memlekette sorumlu yönetici oluyor. İşte, kadrolaşmanın devleti getirdiği nokta. Kim bilir daha neler göreceğiz?

Yıllardır depremle ilgili birçok üniversite öğretim üyesi ve meslek kuruluşu ülkemizin büyük bir felaketin eşiğinde olduğunu anlattılar. Deprem konusundaki ihmalleri ve yapılması gerekenleri bıkmadan dile getirdiler. Ne yazık ki söylediklerini bir türlü anlatamadılar. Çünkü AKP iktidarı, üniversite deyince türban ve imam hatiplerin katsayı sorununu anlıyor. Üniversitelere danışmak, onların görüşleri doğrultusunda planlar yapmak akıllarına gelmiyor. Başbakanın hoşuna gitmeyen söz söyleyen öğretim üyeleri ise partililerin huzurunda fırçalanıyor. Bilim insanları, popülizm adına halk kileleri önünde küçük düşürülmeye çalışılıyor.

Bilimin ve bilim adamının önemsenmediği, hatta cezalandırıldığı yönetimler acaba neyi, hangi çağı anımsatıyor bizlere?

Adil Hacıömeroğlu
11 Mart 2010
Not: 15 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

LİBERALLERİN AÇMAZI


Ülkemizdeki liberaller nedense Cumhuriyet’e ve Kemalizm’e karşı amansız bir düşmanlık duymaktalar. Özgürlükçülüğün bayraktarlığını yapan bu kişilerin Cumhuriyet değerlerini ortadan kaldırmak için dinsel temelde siyaset yapanlarla ittifak yapması ise birçok aydınımızı şaşırtmaktadır. Başbakanın ve bazı AKP sözcülerinin son günlerde yaptıkları açıklamalar, liberalleri tedirgin etmeye başladı. Liberal çizgideki bir bayan gazetecinin, RTE’nin basını tehdit eden açıklamasına tepki göstererek imza toplaması ise “aydın” öngörüsüzlüğünün tipik bir örneğidir. Bunca zamandır, destek verdikleri hükümetin gerçek yüzünü yeni fark ettiyseler onlara “Günaydın!” demek gerekir.

Liberaller, 2002’den beri AKP’yi kayıtsız şartsız desteklediler. AKP’nin milli görüşçü özünün toplumdan saklanmasında önemli bir rol oynadılar. Merkez sağ seçmen nezdinde meşruiyet kazanmasında etkili oldular. Bu nedenle de merkez sağın laik seçmeni, AKP tabanının önemli bir bölümünü oluşturdu. Liberallerle milli görüş geleneğinden gelen birtakım gazeteciler basın yayın organlarında her gün, hatta her saat AKP’nin icraatlarını yağlandıra ballandıra anlattılar. İşin en önemli olanı ise bu koro, Cumhuriyet’in temel ilkelerine ve kurumlarına karşı müthiş bir saldırıyı el birliğiyle yaptılar. Ayrıca bölücü örgütü “kutsama” konusunda bu sözde aydınlar adeta yarışa giriştiler. İrticacılar ve bölücüler güç kazanırken ulusalcı cumhuriyetçiler güç yitirmeye başladılar.

Türkiye’deki liberaller geçmişte neler yaptılar? Çizgileri, bugünkülerden farklı mıydı? Kurtuluş Savaşı döneminde o zamanın liberalleri diyebileceğimiz “aydın”ların bazıları doğrudan kurtuluş mücadelesine karşı çıkıp işgalcileri açıkça desteklediler; bazıları ise mandacılığı savundular. Yani, her durumda kendi kurtuluşlarını emperyalizmde aradılar. Yine bu kişiler, çok partili yaşama geçildikten sonra da irticacı zümreyle hep kol kola oldular. Altmış yıldır Atatürk Devrimi’nin kazanımlarını yok etmek için her yolu denediler ve kısmen de başarılı oldular. 9 Eylül’de İzmir’den denize dökülen ve Lozan’da dize getirilen emperyalistler, liberaller-irticacılar ittifakıyla yeniden ülkemiz üzerinde egemenlik kurdu. Madenlerimiz, limanlarımız, iletişim ve ulaşım araçlarımız, sanayi kuruluşlarımız, bankalarımız… yabancı sermayenin eline geçti. Eğitim, bilim, kültür, eğlence yaşamımız emperyalist etkilerle tanınamaz duruma geldi. Siyasal alanda ise durum faciadır. ABD ve AB emperyalistleri, yurdumuzun iç ve dış politikasında belirleyici güç konumundadır. Ekonomik alandaki borçlanmalar, Osmanlı dönemindeki kapitülasyonlarla eşdeğerdir. Bütün bu tablonun oluşmasında liberal-mürteci işbirliği vardır.

Peki, hükümet uygulamalarını öve öve göklere çıkaran bu köşe yazarlarına ne oldu da feryat figan etmeye başladılar? Neymiş efendim, RTE köşe yazarlarının yazma özgürlüğünü engellemek için patronlara baskı yapıyormuş. Basın özgürlüğü şimdi mi aklınıza geldi? Muhalif basın susturulurken, AKP’yi eleştiren yazarlar Silivri’ye gönderilirken neredeydiniz? Yaklaşık sekiz yıldır tek sesli bir Türkiye’nin oluşmakta olduğunu fark etmediniz mi? Bu liberal muhteremler, yurt dışından dinlenceden mi döndüler acaba? Sanki Türkiye’de yaşamıyorlar, ülkemizin nasıl bir korku toplumuna dönüştüğünü görmüyorlar. Bu imza kampanyasının genişletilerek tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasına yönelik yapılması, geç de olsa, doğru bir iş olur.

Şunu herkes iyi bilmelidir ki ülkemizde modern anlamda bir yaşam tarzı istiyorsak, Cumhuriyet değerlerini titizlikle korumamız gerekir. Son yıllarda ülkemizde, özellikle birkaç büyük ilin dışındaki yerlerde dinsel bir yaşam tarzı egemen durumdadır. Çağdaş yaşam biçimi hızla terk ediliyor. Bunun da en büyük sorumlusu iktidar partisidir. Bunu görememekse önemli bir aymazlıktır. İran İslam Devrimi, her renkten aydınımıza ders olmalıdır. Liberallerin ve solcuların, İran’da Humeyni’ye verdikleri desteğin bedelini nasıl ağır ödedikleri herkesçe bilinmektedir. Türk aydını, bu tür bir hataya düşmemelidir.

Benim de gazete patronlarına birkaç sözüm var. Sizler, Cumhuriyet Devrimi sayesinde bu olanaklara kavuştunuz. Her şeyinizi Atatürk’e borçlusunuz. Çağdaş iyi bir işletmeci; üretken olmayan, öngörüsüz, kurumuna zarar veren kişileri çalıştırmaz. Yirmi yıllık, otuz yıllık siyasal çizgilerini, düşüncelerini değiştiren kişiler, çıkarları söz konusu olduğunda sizi düşünürler mi? Şunu iyice bilmelisiniz ki ayağınız birazcık kaydığında ilk tekmeyi, meşhur ve zengin ettiğiniz bu köşe yazarlarından yiyeceksiniz. Bir zamanların hızlı solcuları, sert ülkücüleri ve de koyu Demirelcileri; şimdinin liberal köşe yazarlarının önemli bir kısmıdır. Değer sistemi olmayan, iktidara göre fikir değiştiren bu kişilerden ülkeye de basına da bir yarar gelmez. Bu tür kişiler için önemli olan halkın özgürlüğü değil, kendilerinin özgürlüğüdür. Ülke soyulurken, işsizler ordusu büyürken, işyerleri kapanırken; hak arayan işçiler, memurlar, öğrenciler coplanıp biber gazı yerken siz nerdeydiniz? Suçsuz insanlar tutuklanıp yaşamları mahvolurken özgür dilleriniz neden suskundu?

Başbakan’ın basın yayın organlarını tehdit etmesi kabul edilemez bir durumdur. Ancak bu, ilk kez yapılmadı. İktidarları boyunca bu konuda baskıcı oldular. Yandaş medya, birden ortaya çıkmadı. Yandaş medyaya tanınan ekonomik olanaklar da ortadadır. İnsanların özel yaşamları didik didik edilip linç kampanyaları yapılırken suskun kalmak, insan vicdanına ve ahlakına uymaz. Erdemli kişi, haksızlık kendisine değil, başkasına yapıldığında isyan eden kişidir.

Herkesin bir biçimde sesinin kısıldığı ya da kısılmak istendiği bir düzen demokratik olamaz. Tek sesli olmak, ancak diktatörlüklerde görülür. Demokrasi rengârenk çiçeklerin açtığı, farklılıkların bir arada dostça yaşandığı bir yönetimdir. Bu nedenle RTE’nin basınla ilgili açıklamaları basın tarihimizin ve demokrasimizin önemli bir talihsizliği, kara lekesidir.

Adil Hacıömeroğlu
4 Şubat 2010
Not: 8 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

UTANÇ GECESİ

Perşembe günü sabahtan itibaren televizyon haber kanallarının tümü, ABD Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi’nde “Ermeni Soykırım Yasa Tasarısı”nın görüşülmesi nedeniyle canlı ve özel yayınlar yaptılar. Konuyla ilgili ilgisiz kim varsa canlı yayın konuğu olarak ekranlarda boy gösterdi. Sanki dünyanın en önemli spor karşılaşması ya da erovizyon şarkı yarışması olacakmış gibi skor tahminleri yapıldı. Oylama saati yaklaştığında ise heyecan doruktaydı. Kırk beş üye, bir buçuk saatte oy kullandı. Ekranların altında evet-hayır başlıklarıyla dakika dakika sayısal değişim izleyicilere gösterilerek halk bilgilendirildi. Bir yandan rakamlar ekranda gösterilirken bir yandan da sesli olarak ve stüdyo konuklarının yorumlarıyla heyecan doruğa çıktı. Saatler süren heyecan fırtınası bitiğinde ise sonuç; 23-22 aleyhimize idi.

Yine kaybetmiştik. Yarışmalarda kaybettiğimizde hep hakemlerin ya da değerlendirme jürilerinin yanlı tutumunu eleştirmişizdir. Bu seferde medyamızın ve bazı çapsız siyasetçilerimizin müthiş yaratıcılığıyla suçlu bulundu: Oturumu ve oylamayı yürüten Komite Başkanı Berman. Suçu: Oylamayı uzatarak, karşıt oy veren üç üyeye oy kullandırmak. Kamuoyunun önüne bir günah keçesi atılırken gerçek suçlular, bu durumun yaratılmasında rol oynayan politik aktörler ise hakkı yenilmiş kahramanlar (!) olarak ortalıkta boy göstermeye başladılar.

3 Şubat 2009 tarihli “Davos Fatihi” başlıklı yazımdan bir bölüm aktarayım: “…ABD Kongresinde, hemen hemen her yıl gündeme gelen ‘Ermeni soykırımı yasa tasarısı’nın, Yahudi lobisinin baskıları sonucu yasalaşmadığını herkes bilir. Eğer bu konuda olumsuz bir gelişme yaşanırsa sorumlusu kim olacaktır?” Yaklaşık bir yıl önce erken seçimleri kazanmaya yönelik Davos şovunun, ülkemizi nasıl da köşeye sıkıştırdığını bugün görmekteyiz. İç politik hesaplarla ve ideolojik bakış açılarıyla yapılan efelenmelerin Türkiye’ye ne denli zarar verdiğini anlamak güç değil.

Her yıl benzer durumu yaşamaktayız. Bu sefer, Amerikan yönetimi üzerimize fazla abandı. Bundan da anlaşılıyor ki bizden önemli tavizleri koparmanın eşiğindeler. Türkiye’den koparılacak taviz, ne olabilir? İşte, bu nokta çok önemlidir. Çünkü bu aşamadan sonraki gelişmeler, verilecek kararlar; Ortadoğu ve Kafkasya’nın siyasal biçimlenmesinde önemli etken olacaktır. Olasıdır ki bu karar, kongreden geçmeyecektir. Ancak geçmemesinin bedelini de Türkiye’ye ödeteceklerdir. Ermenistan’la yapılan protokolün, Türkiye tarafından onaylanması akla ilk gelen konu. ABD’nin yeni yönetiminin ısrarla istediği ve gündeminin başında yer verdiği bir sorundur bu. Türkiye’nin hızla seçim ortamına girdiği ve AKP’nin eridiği bir süreç yaşamaktayız. Böyle bir süreçte hükümetin Ermenistan’la yapılan protokolü uygulamaya sokması siyasal intihardır. Bu, ABD’nin AKP’den desteğini çekmesi anlamına gelir. Eski danışmanın söylediği gibi, “RTE’yi deliğe süpürmek” demektir. Bu aşamada bu mümkün müdür? Bence değildir. Çünkü ABD’nin, AKP’nin yerine koyacağı aktör henüz ortada yoktur. Bu aktör ortaya çıktığında, “deliğe süpürme” işi de gerçekleşecektir. O zaman bu konuda yapılacak iş, ABD zorlamasıyla Ermenistan, işgal ettiği Azeri topraklarının bir bölümünü boşaltır, yeni sınır düzenlemeleri yapılır. Sonrasında Türkiye de protokol maddelerinin önemli bir kısmını kabul eder. Bu da medya bombardımanıyla büyük bir zafermiş gibi halka anlatılır. Böylece de zafer sarhoşluğu içindeki kitlelerin ekonomik sorunları geri plana itilerek gelecek seçimler de halledilir. Bu, birinci olasılıktır.

İkincisi ve ABD açısından önemli bir olasılık ise, Irak sorunudur. Çünkü Amerika, Irak’ı güvenli bir biçimde boşaltarak, orada kendi çıkarlarına uygun bir düzen kurmak istiyor. Ayrıca Irak’ın kuzeyindeki feodal oluşumu da ayakta tutmak öncelikli amacıdır. Bu uydu devletçiğin de koruyucuya gereksinimi var. Bu koşullarda Türkiye önem kazanıyor. Son günlerde Avrupa ülkelerinde PKK’ya karşı yapılan operasyonlar dikkat çekicidir. Yıllardır bölücü örgütü destekleyen Avrupa ülkeleri, PKK bürolarını kapatmaya ve önde gelen militanları tutuklamaya başladılar. Teröre karşı bu strateji değişikliği ilginçtir. Avrupa, PKK’yı neyin karşılığında feda ediyor acaba? İşte, asıl üstünde durulması gereken bir konu. Kongredeki Ermeni soykırımı ile ilgili tartışmaların önemli bir nedeni de budur.

ABD’nin bize yaptığı, “ölümü göstererek sıtmaya razı etmek” tir. Ermeni konusunun kökten halledilmesi, Amerika’nın da çok istediği bir şey değildir. Çünkü sorun olmalı ki emperyalizm, çözmek için bölgede müdahil olsun. Sorunsuz, barış içinde bir dünyanın emperyalistlere de gereksinimi yoktur. Sorunları yaratanlar, yarattıkları sorunları niçin çözsünler?

Türkiye’nin soykırım ve benzeri konularda utanıp çekineceği hiçbir şey yoktur. Dünyada bu konuda elleri Türkiye kadar temiz olan bir ülke de az bulunur. Biz, tarihsel belgelere dayanarak konuyu ve haklılığımızı tüm dünyaya anlatmanın peşine düşmeliyiz.

Perşembe gecesi beni üzen asıl konu ise, medya aracılığıyla bir beyin yıkamanın, koşullandırmanın yapılmasıdır. Konuyu, bu kadar önemli ve yaşamsal göstererek tüm dikkati Ermeni sorununa yoğunlaştırmanın özel bir anlamı olsa gerek. Böyle yapılarak Türk toplumu, soykırım konusunda suçluluk psikolojisine sokuluyor. İnsanımızın belleğine “Acaba?” sorusunun yer etmesi için gayret gösteriliyor. Küresel güçler, psikolojik savaşın yeni bir taktiğiyle yeni ufuklara yelken açarken zavallı medya ve sözde aydınlar ile beceriksiz, çapsız, inisiyatifsiz siyasetçiler bu değirmene adeta su taşıdılar. İşte, geceyi utançla dolduran da buydu.

Adil Hacıömeroğlu
5 Şubat 2010

Not: Bu konuyla bağlantılı olarak daha önce yayımlanmış aşağıdaki yazılarımı okumakta yara var.

DAVOS "FATİH"İ: http://adiladalet.blogspot.com/2009/10/davos-fatihi.html

ERMENİSTAN’LA PROTOKOL: http://adiladalet.blogspot.com/2009/10/ermenistanla-protokol.html

ERMENİSTAN AÇILIMI: http://adiladalet.blogspot.com/2009/10/ermenistan-acilimi.html

MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR

Erzincan Başsavcısı Sayın İlhan Cihaner’in ve birçok üst düzey subayın gözaltına alınıp tutuklanmalarıyla zafer sarhoşu olan kimi AKP mensupları, ağızlarındaki baklaları da bir bir çıkarmaya başladılar. Yıllardır içlerinde biriktirdikleri Cumhuriyet’e karşı intikam ve nefret duygularını açığa vurmak için adeta yarışıyorlar.

İlk önce AKP Kahramanmaraş milletvekili Avni Doğan’ın ilginç sözleri gündeme düştü. Konuştuğu yer seçim bölgesinde bir belde. Kameralar ve gazeteciler yok. Görüntüler cep telefonuyla çekilmiş. İşte, olay yaratan konuşmadan bir bölüm: “Türkiye'nin Ak Parti'ye on sene daha ihtiyacı var. Her yerde, Karacasu'da ihtiyacı var. Türkiye'de ihtiyacı var. Eğer biz birazcık tökezlersek bu Ergenekoncular falan bu defa çok kötü intikam alır, halktan. Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler. Kimin çocuğu İmam Hatip'e gidiyor hepsini fişlemişler. Kim muhafazakâr, kim ramazanda oruç tutuyor hepsini fişlemişler. Eee şimdi biz onları fişliyoruz. Kırk sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar.” Sözlerden de anlaşılacağı üzere hazretin tek takıntısı intikam. Kendi ulusunun yurttaşlarından ve kurumlarından intikam almak için yanıp tutuşuyor vekil bey. İktidar yetkilileri ve yandaş basın, darbe soruşturmalarının demokratikleşme yolunda adımlar olduğunu söyleseler de bu sözlerle asıl amacın ne olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sözler, yetkili bir kişinin itirafıdır. Fişlenmiş insanlarla nasıl bir “demokrasi”nin kurulacağı da merak konusudur. Ayrıca “oruç tutanların” fişlendiği gibi bir sav, gerçekten ağır bir ithamdır. Bunun kanıtlanması gerekir. Halkı olur olmaz savlarla kışkırtmaksa iyi niyetten yoksundur.

“Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz” Avni Doğan’ın bu sözleri ise AKP’lilerin devlet işlerine, özellikle de yargıya bakış açılarının çarpıcı özetidir. Bu sözler, ancak diktatörlüğün olduğu ülkelerde söylenebilir. Konuşmanın hiçbir sözcüğünde demokratik bir anlayışın zerresi yok; aksine her sözcük keyfiyet ve kin dolu. Siyasal anlayışı, karşıtını “fişlemek” üzerine kurmuş bir kişinin, demokratik bir kurum olan TBMM’de bulunması üzüntü vericidir. Bu nedenle bu kişinin milletvekilliğinden acilen istifa etmesi gerekmektedir. Çünkü açıklamalarıyla demokrasiye inanmadığı ortaya çıkmıştır.

Avni Doğan’ın sözleri kamuoyunda büyük bir infial yaratmışken bu kez AKP Çorum milletvekili Ahmet Aydoğmuş’un zehir zemberek sözleri düştü gündeme. “AKP iktidarına karşı çıkanların kanını tahlile yollamak gerekir. Bu kanı bozuklar gizli sözleşmeler yaparak ihanet etmişlerdir.” “Kanı bozuk” deyimi, “soysuz” anlamına gelir. Unutulmamalıdır ki halkımızın yarısından fazlası AKP iktidarına karşıdır. Ulusunun yarısından fazlasını “kanı bozuk”lukla itham eden bir kişi için söylenecek bir söz bulamıyorum. Böyle bir ruh halinin tahlilini yapmak da beni aşar. Konuyla ilgili uzmanlarımız mevcuttur, sorunun teşhisi onların işidir. Eğer, ülke çıkarlarına aykırı gizli sözleşmeler yapılmışsa, bunların ortaya çıkarılması hükümetin ve meclisin işidir. Seçim bölgesine gidip halkı galeyana getirici konuşmalar yapmak yerine, milletin vekâletine uygun olarak görevini yap. Eğer İsrail’le anlaşmalar imzalamak “kanı bozuk”luksa AKP döneminde nelerin yapılıp yapılmadığını öğrenip kamuoyuna açıklamalıdır vekil bey.

AKP’lilerin son günlerde çok sinirli ve saldırgan olmaları dikkat çekicidir. Bazı sözcülerinin argo konuşmaları ve külhani tavırları da ilginçtir. Demokrasi; argonun, saldırganlığın, külhani davranışların rejimi midir? Milletin yarıdan çoğuna hakaret etmek, hangi demokratik kurala uymaktadır. Ayrıca yalan yanlış, uydurma sözlerle ve halkın dini duygularını istismar ederek siyaset yapmak hangi demokratik ülkede görülmüştür?

Ne yazık ki “demokrasi”nin “d”sine inanmayanlar, demokratikleşme adı altında ülkemizin kurumlarını yıpratmaya başlamışlardır. Bu tür sözler ve davranışlarla halkı kamplaştırmanın kimlere yarar getireceği de açıktır. Halkı bölerek ulusu ve devleti zayıf düşürmek, Türkiye’nin aleyhinedir. Bu nedenle ideolojik saplantılar ve çıkarlar uğruna halkı bölmenizden en çok Türk Ulusu’nun düşmanları sevinecektir. Ulusuna ve ülkesine saygılı bir yönetici, sorumluluk duygusu içinde davranmalıdır. Söz ve eylemleriyle dostlarını sevindirmeli, düşmanlarının ise cesaretini kırmalıdır.

23 Şubat’ta Balıkesir’in Dursunbey İlçesinde bir kömür ocağında grizu patlamasında on yedi işçimiz yaşamını yitirdi. Çok acı bir olay. İlkel çalışma ortamında güvenlikten yoksun, bir lokma ekmek için çalışan yurttaşlarımızın can vermesinin kabul edilebilir bir yanı yoktur. Meşhur bir cemaatin yandaş televizyonunda haber şu yorumla veriliyor: “Sevgili seyirciler tabii nasıl bir bağlantı kurabilirsiniz. Biz sadece hatırlatma yapıyoruz. Geçen sene Aralık ayında Bursa'da bir maden kazası meydana gelmişti. On dokuz madencimiz can vermişti. Peki bu olaydan hemen bir gün önce ne olmuştu, bir hatırlayalım. İstanbul'a cumhuriyet savcılarına İbrahim Fırtına, Aytaç Yalman, Özden Örnek gelip ifade vermişlerdi. Geldiklerinin hemen ertesi günü, pazar akşamı ise Bursa Mustafa Kemal Paşa'da 19 madencinin öldüğü maden kazası vuku bulmuştu. Dün gözaltılar oldu, Balyoz Darbe planıyla ilgili, bugünse ne yazık ki işte Balıkesir Dursunbey'den gelen böyle bir maden kazası haberi var. Nasıl bağdaştırırsınız ya da var mıdır bir bağlantı yoksa sadece ve sadece tevafuk diyebileceğimiz hadiseler midir bunlar, bunu da sizin izanınıza bırakıyoruz. Belki de varsa da bir bağlantı tabii komplo teorisi üretmek hiç hoş değil. Çünkü birisinde on dokuz kişi, diğerinde on yedi kişi can verdi.” Bu sözlere bir yorum bulamıyorum. Bu muhabire, Allah acil şifalar versin! Ancak safsata ve ideolojik saplantılarla yetiştirilen bu gençlerin, böyle düşünmelerinden acaba kimler sorumludur?

AKP’lilerin ve yandaşlarının bu açıklamaları ne kadar olumsuz görünse de yine de ülkemizin geleceği açısından önemlidir. Çünkü bu şirazesinden çıkmış konuşmalar, AKP’nin gizlemeye çalıştığı gerçek yüzünün halkımız tarafından görülmesine neden oluyor. Yani, “Mızrak çuvala sığmıyor, takke düşüp kel görünüyor.” yüreklerinde yatan kin, göğüs kafeslerini patlatarak ses olup söze dönüşüyor. Halkımızın deyimiyle “Her şerde bir hayır vardır.” diyelim. İşte, Allah adamı böyle şaşırttırır ve gerçek niyetini de ortaya dökmesini sağlar.

Dünyanın hiçbir yerinde demokrasi, demokrasiye inanmayanlarca kurulamaz ve de savunulamaz. Demokrasi, özgür demokrat bireylerle yaşam bulur.

Adil Hacıömeroğlu
25 Şubat 2010
Not: 1 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

“DEMOKRAT” BAŞBAKAN

AKP yöneticilerinin dillerinden düşürmedikleri sözcük “demokrasi”dir. Bunun için de örnek gösterdikleri yer, Avrupa ülkeleridir. İki de bir yaptıkları uygulamaların “AB standartları”na uygunluğundan söz ederler. Bugün başbakanın, partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısındaki konuşmasının AB normlarına mı, yoksa Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika ülkelerindeki diktatörlerin anlayışına mı uygundur? Bunu anlamak için konuşmayı anımsamak da yarar var.

RTE, Çankaya’daki üçlü zirveyle ilgili gazete yorumlarına kızarak şunları söylüyor: “Ben de şimdi o gazetelerin patronlarına sesleniyorum. Ne yapayım köşe yazarı hakim olamıyorum, diyemezsin sen bunun sorumlususun arkadaş, diyeceksin. Diyeceksin. Niye? Çünkü bu ülkeyi germeye bu ülkede ekonomiyi alt üst etmeye kimsenin hakkı yok. Buna biz de müsaade edemeyiz. Çünkü bir anda dengelerin ekonomik olarak ne hale geldiği ortaya çıktı. O zaman köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun. Yarın feryat etmeye geldiği zaman da feryat etme hakkın yok. Çünkü biz bu ülkenin ekonomik noktadaki gelişmesini insan diyerek ele aldık. Bir taraftan geleceksin hükümete vuracaksın niye ücretler böyle diyeceksin. Öbür taraftan ekonominin çökmesi için de köşe yazarlarınla elinden geleni yapacaksın. Eğer şurada altı buçuk puan, yüzde altı buçuk puan sadece piyasalar düşüyorsa bunun sebebinin kimler olduğu ortadadır. Onun için de ben diyorum ki lütfen herkes çizgisini iyi bilmeli. Bu noktada ben uyarımı yapıyorum, yapmak zorundayım. Köşe yazarlarınız bana eleştirilerini yapabilir. Haklarıdır. Ancak ben de uyarımı yapmak zorundayım. Çünkü herkes yerini konumunu da gayet iyi bilmelidir ve bu ülkeyi de germeye hakları yoktur. (…) Böyle saçma şeyler olur mu ya? Bunlar edebe adaba hiç bir şeye sığmaz. Bir ülkenin yönetiminde bu tür anlayışların yeri olamaz. Herkes fikrini söylemekte serbesttir. Gayet güzel de böyle belirlenmiş şeyler var. Tabi serbest. Söyler. Doğru. Ama o insanlara da o kalemleri teslim edenler ha der ki ‘kusura bakma kardeşim, bizim dükkânda sana yer yok’. Çünkü herkes vitrinine layık olanı koyar. Bunu da çok iyi bilmemiz lazım.“

Başbakanın konuşmasından bir bölümü yukarıda aktardık. Demokratik bir ülkenin yöneticisi, eleştiriye bu kadar tahammülsüz olur mu? Demokrasi, farklılıklara saygı göstermek, farklı düşüncelerin tartışılıp konulacağı bir ortamı sağlamak değil midir? Hükümetin başarısızlıklarının nedeni olarak gazete köşe yazarlarının eleştirilerini gösteren “demokrat” bir başbakanımız var. Çöken, krize giren, üretemeyen, işsize iş bulamayan ekonominin sorumlusu bir avuç gazeteci. Basın yayın organlarının neredeyse yüzde sekseni hükümet yanlısı. Köşe yazarlarının ve televizyon yorumcularının büyük bir çoğunluğu hükümetin olmayan icraatlarını öve öve bitiremiyorlar. Ortalık döneklerden geçilmiyor. Birkaç yazarın AKP uygulamalarını eleştirmeleri bile başbakanı isyan ettiriyor. Gazete patronlarını tehdit ederek bu gazetecilerin susturulmalarını istiyor. Patron, maaşını veriyorsa susturmalıdır köşe yazarını. RTE’nin bu anlayışına göre patron efendi, çalışansa köledir. O zaman çoğulculuğa, demokrasiye ne gerek var Sayın Başbakan? Üç beş tane büyük patronu, toprak ağasını (Sizin bu anlayışınıza göre çalışanların kendi düşünceleri olamaz.) ve de tarikat liderini (sivil toplumu temsilen) getirin bir araya seçsinler ülkeyi yönetenleri. Çalışanların köle olmadığını, emeğiyle geçindiklerini, özgür bireyler olduklarını bilmelidir başbakan. İnsanın en temel hakkı olan düşünme ve düşündüğünü ifade etme özgürlüğünü yok etme, yalnızca diktatörlüklerde olur.

RTE’nin konuşması içerik olarak tehditlerle doludur ve demokrasi adına kötü bir örnektir. Konuşmanın üslubu ise bir çağdaş ülke yöneticisine yakışır tarzda değildir. Çünkü tonlama ve vurgularıyla külhanbeycedir, il başkanlarını kışkırtıcıdır.

Emeği, emekçiyi, hakkını arayanı, düşündüğünü söyleyeni susturmak, değer vermemek, köleymiş gibi davranmak çağdaş ve demokrat bir yöneticinin göstereceği davranışlar değildir.

Hükümetin başbakanı böyle konuşur da Adalet Bakanı nasıl konuşur, bir de ona bakalım: ''Tarafsız olmak yerine, sınırsız bir iktidar sahibi olarak aktif, şekillendirici ve yönetime hukuk üstü müdahalelerde bulunan bağımsız bir yargı, bağımlı bir yargıdan daha kötü sonuçlar doğurabilir.'' Bakan Bey, Stratejik Düşünce Enstitüsü tarafından düzenlenen ''Demokratikleşme Sürecinde Hukukun Üstünlüğü ve Yargı'' konulu konferansın açılış konuşmasında bunları söylüyor. Kuvvetler ayrımı üstüne kurulan ve yönetilen demokratik bir cumhuriyetin adalet bakanının sözleri bunlar. Bağımsız yargının ortadan kaldırılması için ortam hazırlanıyor. Bunu da ülkenin adaletini emanet ettiğimiz en yetkili kişi yapıyor. Bağımsız yargı yerine, bağımlı yargı bir hukukçunun tercihi olabilir mi?

Yukarıdaki iki örnekte de görüldüğü gibi amaç demokrasi değil, otokratik bir yönetimin oluşması için demokratik kurumları yok etmektir. Çünkü demokratik ve laik kurumlar, otokrasinin kurulmasına engeldir.

Hükümet partisi yetkililerinin dillerinden düşürmedikleri “milli irade” sözü de onlar için bir aldatmaca aracıdır. Bağımsız yargının olmadığı bir ülkede düşünme ve eleştirme özgürlüğü de kısıtlanan bir halk, milli iradesini gösteremez. Sandık da göstermelik bir demokratik araçtan öteye geçemez.

Son günlerde siyasal partiler, seçimlerin erken mi; yoksa zamanında mı yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bu tartışma yersizdir. Tartışılması gereken artık ülkemizde seçimlerin özgür, tarafsız ve adil olarak yapılıp yapılamayacağıdır. Yolsuzlukların, adaletsizliklerin bu kadar yaygın olduğu ve cezasız kaldığı bir ülkede demokrasiden asla söz edilemez. Demokrasi, dört yılda bir oy kullanmak değildir. AKP’nin istediği tek sesli bir Türkiye’dir. Zaten başbakan için demokrasi bir “araç” değil miydi?

Adil Hacıömeroğlu
26 Şubat 2010

TUZ KOKTU

Üç beş aydır yazılarımda zaman zaman Türkiye’nin otokratik bir yönetime doğru hızla yol aldığından söz ettim. Küresel güçlerin isteği doğrultusunda büyük bir senaryo; zalimce, fütursuzca, Türk Ulusu’nun çıkarlarını ve geleceğini hiçe sayarak sahneye konuluyor. Ulusumuzun yüz yılda kanıyla, canıyla, alın teriyle oluşturduğu değerler ve kurumlar bir bir ortadan kaldırılıyor.

Bu haftaki gündem, baş döndürücü bir hal aldı. Erzincan’da bir tarikata soruşturma açtıran Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, Erzurum özel yetkili savcısınca tutuklanması herkesi şaşırttı. Buna bağlı olarak dönemin Jandarma Alay Komutanı da daha önce tutuklanmıştı. Yine cemaat soruşturmasında görev alan MİT görevlileri de Ergenekoncu oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. 3.Ordu Komutanı’nın, Erzurum’a ifadeye çağrılması ise işin bir başka yönü. Erzincan’da cemaate kim dokunduysa hepsi, ayrım gözetmeksizin, tutuklanıyor ya da ifade vermek için savcılığa çağrılıyor. Ayrıca İzmir’de Ergenekon soruşturması kapsamında Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Kadir Sağdıç’la Foça Çıkarma Gemileri Komutanı Tuğamiral Mehmet Fatih İlgar’ın saatlerce ifade vermesi, devlet kurumlarındaki cumhuriyetçi kadroların tasfiye edilme ve sindirme sürecinin planlı, kararlı bir biçimde yürütüldüğünü göstermektedir. Emekli subaylarla başlayan TSK’ya yönelik saldırılar, yavaş yavaş ordunun düşük rütbeli subaylarına yöneldi; kademe kademe yükselerek şimdi de üst rütbeli ve önemli görevlerde bulunan general ve amirallerine. Amaç, TSK’yı sindirerek Türkiye’yi, küresel güçlerin Ortadoğu’daki operasyonlarına uygun duruma getirmek.

Ülkemizde ilk kez savcı, başsavcıyı tutukladı. Başsavcı Cihaner’in başına gelenler, siyasal bir lincin nasıl yapıldığının önemli ve çarpıcı bir göstergesidir. Siyasetin yargıyı nasıl baskı altına aldığı, burada açıkça görülmektedir. Bu olayda, yetki aşımı yapıldığı gerekçesiyle HSYK, Erzurum’daki özel yetkili savcıları görevden aldı. Bunun üzerine kıyamet koptu. Hükümet kanadı dört koldan zehir zemberek saldırgan açıklamalarla yargının siyasallaştığını haykırmaya başladılar. Oysa, Sayın Cihaner tutuklandığında aynı iktidar sözcüleri, ülkemizde yargının bağımsız olduğunu keyiflenerek televizyon ekranlarında anlatıyorlardı. Birkaç saatte yargıya ilişkin görüşleri değişiverdi. Ne güzel adalet anlayışı! Yargıçlar iktidar lehine karar verirse bağımsız, aleyhine karar verirse bağımlı oluyorlar. Yedi yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunanlar mı yargıyı etkileyecek güce sahiptirler, yoksa yıllardır muhalefette olanlar mı?

Saatlerce televizyonlardaki tartışmaları, yorumları izledik. Yargıtay, Danıştay, HSYK, Barolar, YARSAV… gibi üst yargı organları ve sivil toplum kuruluşları aynı doğrultuda görüş bildiriyorlar. Hukuk eğitimi almamış gazeteciler, öğretim üyeleri ise kararı eleştiriyorlar. Kurumsal çöküşe koşut olarak mesleksel çöküşü de yaşıyoruz. Bir konuda eğitim görmüş, uzmanlaşmış, mesleki teoriyle uygulamayı birleştirme deneyimi kazanarak yoğrulmuş kişiler yerine; kulaktan dolma, uzmanlık dışı bilgilerle ve ideolojik saplantılarla hareket edenlere fikir sorulması bu işin gülünç yanıdır.

Son günlerde ülkemizde yaşananlar, büyük bir siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik değişimin öncü sarsıntılarıdır. Cumhuriyet’ten, bağımsızlıktan ve ülkemizin birliğinden yana olan yurttaşlarımıza önemli görevler düşmektedir bu süreçte. Tepkisel davranışlar, AKP’nin işine yarar. Çünkü hükümet kanadı gerilimi tırmandırarak hem gündem değiştirmek hem de yeni mağduriyetler yaratmak için olağanüstü bir çaba içindedir. Ekonomik çöküş ve işsizliğin tavan yapmasıyla halkın desteğini yitirmeye başlayan hükümet, suni gündemlerle durumunu düzeltmeye çalışacaktır. O zaman yapılacak iş, ülkemizin gerçek gündemini her yerde tartışmak ve halka anlatmaktır. Gerçek gündem ise; pahalılık, işsizlik, sosyal güvenlik sisteminin ortadan kaldırılması, özelleştirmeler ve yanlış liberal uygulamalarla çöken ekonomik sistem, yok edilen tarım, yabancı ülkelerden getirilecek ucuz işçiler, kısıtlanan özgürlükler ve hızla dışa bağımlı duruma getirilen Türkiye’dir.

Bölgemizde ABD’nin halletmesi gereken birçok sorun var. Bunlardan birincil olanı İran’dır. İran’a, olası bir Amerika müdahalesi olmadan Türkiye’de seçimlerin olması önemli bir beklentidir. Çünkü yapılacak seçimden birinci çıkacak bir AKP’nin, İran konusunda daha rahat karar vermesi düşünülmelidir. Bu süreçte toplumsal muhalefeti sindirmek, devlet kurumlarını kendi anlayışına göre yapılandırmak da hükümet kanadının en önemli hedefidir. Bu nedenle önümüzdeki günlerde gözaltılar, tutuklamalar boyut değiştirerek daha da hızlanacaktır. Demokratik kitle örgütleri, meslek odaları sindirildi. TSK, yargı ve üniversiteleri baskı altına almak için inanılmaz süreçler yaşadık. Şimdi sıra siyasal muhalefette. Yarın parlamentodaki muhalif sesleri kısmak için bir yargı süreci başlarsa kimse şaşırmasın. Almanya’da Hitler’in sivil darbesinin aşamalarını anımsarsak sıranın kimlere geldiğini de anlarız.

İktidarın, güya demokrasiyi oturtmak için yapacağı Anayasa değişiklikleri hem demokratik rejimimiz için hem de Cumhuriyet’imiz için tehlikeli bir boyut kazanabilir. Siyasal gerginliğin tırmandığı ve popülist söylemlerin arttığı bir ortamda, anayasal değişikliklerin halkoyuna sunulma olasılığı kuvvetlidir. Demokrasicilik oyunuyla AKP, yitirmekte olduğu halk desteğini yeniden kazanabilir. Bu konuda muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri, meslek odaları, sendikalar, üretici birlikleri dikkatli olmalıdır. Ülkemizin gerçek gündemini tartışmaya açmalıdırlar.

Yargının siyasallaştığı, güçler ayrımının yok edildiği, dışa bağımlılığın arttığı bir ülkede demokrasi olmaz. Çünkü demokrasinin olmazsa olmazı özgür seçimler, bağımsız yargıçların gözetiminde yapılır. Telefonları dinlenen, tutuklanma ve meslekten atılma korkusuyla yaşayan, her türlü siyasal müdahalelerle sindirilmeye çalışılan yargıçların adil bir seçimi sonuçlandırmaları da zordur. Demokratik sistemin devamı için bağımsız bir yargı zorunludur. Bu nedenle yargıya her türlü müdahale önlenmelidir.

Cumhuriyet’i korumaya çalışan cumhuriyet savcılarının, cemaat liderlerinin isteği doğrultusunda tutuklandığı bir Türkiye’de yargının bağımsızlığından ve demokrasiden söz edilebilir mi? Yargının siyasallaştığı bir yerde, “Adalet mülkün temelidir.” denilemez. Yargı, bir toplumun tuzudur, toplumsal kokuşmayı önler. Ya tuz kokarsa?

Adil Hacıömeroğlu
18 Şubat 2010
Not: 22 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

ÖLDÜRÜCÜ SALDIRILAR

Son günlerde subay intiharları dikkat çekici ve tartışılır boyutlara ulaştı. İntiharlara bakıldığında özel yaşama müdahalenin önemli bir rol oynadığını görmekteyiz. Diğer bir etken de “darbecilikle” suçlanan birtakım ordu mensuplarının kamuoyu önünde savunmasız bırakılarak adeta siyasal bir linç kampanyasıyla karşı karşıya kalmalarıdır.

Suçlayanların, çamur atanların sesinin gür çıktığı, suçlananların ise sesinin kısıldığı bir “demokratik” ortamdayız. Onlarca gazete, televizyon ve birçok adı sanı bilinmeyen internet sitesi; aynı anda, bir işaretle birlikte akla hayale gelmeyecek suçlamalarla hedefe birini oturtarak linç ediyorlar. Sonra yargı aşaması başlıyor. Linç edilen kişi aklanıyor; ancak bu aklanma, kimse tarafından bilinmiyor. Linç edenler ise yaptıklarının cezasını ne yazık ki görmüyorlar. Aksine hedefe yeni birisini oturtarak aynı kampanyayı sürdürüyorlar. Basın ahlak yasasıymış, toplumsal ve kişisel vicdanın muhasebesiymiş, İnsanların yaşamlarını alt üst etmekmiş… Hepsi hak getire. Zorbanın, kural tanımazın, yasa bilmezin egemenliği budur işte.

Dünyanın her yerinde aileler korunur. Çünkü aile, en küçük sosyolojik birimdir. Toplumu oluşturan en önemli yapıtaşıdır. Her şey orda başlar, orda öğrenilir. Kişilikler orda biçimlenir. Ahlak orada bir ölçüye ve ilkeye kavuşur. Toplumdaki aksaklıkların kaynağını hep orada arar, yanlış bir şey yapana: “Sende hiç aile terbiyesi yok mu?” diye onun için sorarız. Aile içi kavgalara dışarıdan karışmak bile son derece yanlış kabul edilir toplumumuzda. “Karı koca arasına girmemek” önemli bir toplumsal ilkemizdir. “Herkesin tenceresi kapalı kaynar.” Atasözü, aile mahremiyetinin güzel bir ifadesidir. Hem geleneklerimiz hem de yasalarımız aileye saygının manifestolarıdır.

“Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma. (Konfüçyüs)” ne güzel söylemiş bilge kişi… Binlerce yıl öncesinden seslenmiş bizlere, bir önemli insanlık ve ahlak ilkesini unutmayalım, anımsayalım, yanlış yapmayalım diye uyarmış bizi bu ölümsüz insan. Deniz Kurmay Albay Berk Erden’in özel yaşamı için birçok yazı ve görüntü var internette (Bu görüntüler, bazı gazetelerde yazıldığı gibi değil...) Psikolojik bir savaş başlatıldı ordu mensuplarına karşı. Bel altı, bel üstü vurmak serbest. Kural yok, insanlık, vicdan, yasa, yargı yok. Sindir, yok et de nasıl olursa olsun. Yalan yanlış haberlerle insanların namuslarıyla, onurlarıyla, aile düzenleriyle oynayacaksın; sonra da hiçbir şey yokmuş gibi kenara çekilip yeni pusular kuracaksın. Bir kişinin eşinin ne yaptığı ya da yapacağı üçüncü kişileri ne ilgilendirir? Kişilerin özel yaşamlarına bu kadar meraklı olmak, hangi sağlıksızlığın belirtisidir?

Ortada bir cenaze var; ölüye saygı, ölünün arkasından konuşmamak önemli bir geleneğimiz. Aynı gün ve izleyen günlerde çıkan bazı gazetelerde (internet kaynaklarına dayanarak) “rahmetli bir kişinin” özel yaşamı didik didik ediliyor. Bu ne öfkedir, bu ne bitmez kindir? Bu tavırla sağ kalanlara gözdağı veriliyor. O kirli parmak, tehdit ediyor sıradakileri.

Albay Erden ve daha önce intihar eden Deniz Yarbay Ali Tatar, “amirallere suikast planı” ile suçlanıyorlardı. İkisinin de cenazesinde ön saflarda başta Deniz Kuvvetleri Komutanı olmak üzere, neredeyse amirallerin çoğu var. Deniz Kuvvetleri Komutanı Sayın Eşref Uğur Yiğit’in, Albay Erden’in cenazesinde konuşması tüm yalanları, iftiraları boşa çıkaracak nitelikteydi: “Burada cenazemiz var, onun dışında bana bir şey sormayın. Ben üst düzey bir komutanım. Üst düzey isimlere her zaman suikast ihbarı olabilir. Fakat beni esas üzen bu iddiaların masum subaylarım üzerine yıkılmasıdır böyle bir operasyonun. Bana düzenleneceği söylenen suikast iddiasında ismi geçen iki albayım eğer bana bir mermi sıkılırsa, bana bir hücum olursa, göğsünü siper edecek arkadaşlardır.” Eşref Uğur Paşa’nın bu sözleri yorum ister mi? Paşa’nın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Ben ve personelim silahlı kuvvetlerin diğer personeli gibi her zaman göreve hazırız. Bu konuda yargı yapmadan önce masumiyet karinesini dikkate alarak, bu güzide subaylarımızı suçlamadan önce herkes aynı soruyu kendisine sorsun: Bu bana yapılsa ne yaparım?” Evet, bu size yapılsa ne yaparsınız?

“Ergenekon” soruşturması sırasında ve sonrasındaki olaylarda deniz kuvvetlerinin hep ön planda olmasını ilginç buluyorum. Çünkü son yıllarda Deniz Kuvvetlerimiz “milli gemi” projesiyle büyük bir teknolojik atılım yaparak ulusal savunma sistemlerinin gelişmesi konusunda önemli bir başarıya, çalışmaya ön ayak oldu. Bundan rahatsız olan birileri, “milli gemi” çalışmasını sabote ederek bundan sonra yapılacak ulusal savunmayı geliştirici girişimleri bertaraf mı etmek istiyor? Ortadoğu’da küresel güçlerden bağımsız bir ordu, bölge çıkarlarını koruyacağı için emperyalistlerin aleyhinedir. Bu, hiç unutulmamalıdır.

Asker, her türlü saldırıya (Silahlı, psikolojik fark etmez.) bedensel ve ruhsal bakımdan hazır olmalıdır. Ordu her zaman silahla savaşacak değil. Asker, PKK’nın dağlardaki hain mayın tuzaklarına karşı nasıl hazırlıklıysa, kentlerde kurulan pusulara karşı da uyanık ve dayanıklı olmalıdır. TSK, kendisine karşı yapılan bu psikolojik saldırılara karşı personeline sıkı bir eğitim vermek zorundadır. Bu savaşı kazanmak için gereken de budur. 1919’dan beri savaş (Kurtuluş Savaşı; Kore, Kıbrıs ve terör savaşı) yitirmeyen TSK, bu savaşı da kazanmalıdır.

Türk toplumu, son yıllarda ekonomik, siyasal alanlarda birçok olumsuzluklar yaşadı. Bir dilim ekmeğe, bir tas sıcak çorbaya muhtaç edildi. İçimizdeki kurt, görkemli Cumhuriyet ağacını durmadan kemirdi. Ancak toplumumuz yıkılmadı. Çünkü toplumun çekirdeği aile, ayakta kaldı. Son yıllarda gazetelerle, televizyonlarla aile değerlerine büyük saldırılar yapılıyor. Özel yaşamın mahremiyeti ayaklar altına alınmaya çalışılıyor. En mahrem ilişkiler bile basın ve yayın organlarında günlerce tartışılıyor. Özel yaşam, özel olmaktan çıkarılıyor. Amaç, toplumun çekirdeğini parçalamak. Ne yazık ki iktidardaki siyasiler de bu işe ön ayak oluyorlar. Öyle bir siyasal zümre düşünün ki, eşlerinin giyim tarzıyla oylarını artırsın. Yine geçenlerde bir hükümet üyesinin, meclisi yöneten Güldal Mumcu’nun dinlenmesi için ayrılan odaya girmesi özel yaşamın/ alanın ihlali değil midir? Bedevi çadırına girer gibi, bir kişinin özel yaşam alanına girilir mi?

Şu, hiçbir zaman unutulmasın ki saygı gösteren saygı görür. Siz insanların özel yaşamlarına saygı göstermezseniz, onlardan saygı bekleyemezsiniz.

Adil Hacıömeroğlu
11 Şubat 2010

Not: 15 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.