ÇİFTELER’E GETİRİLEN SU VE ELEKTRİK


Türkiye’nin ilk köy enstitülerinden Kızılçullu (İzmir) kent merkezinde, Çifteler (Eskişehir) ise Hamidiye köyündeydi. Hamidiye’de ne su vardı ne de elektrik. Köy, yaşamın tüm alanlarında Ortaçağ karanlığının içindeydi. Uygarlığın nimetleri, nedense tüm köylerimize olduğu gibi Hamidiye’ye de uğramamıştı.

Ünlü yazarımız Talip Apaydın, Çifteler’in ilk öğrencilerindendir. Okulun her türlü onarımını, ek çalışma alanlarını öğretmenlerin öncülüğünde öğrenciler yaptı bu okulda. Okulu, eğitim ve öğretime uygun duruma getirmek, köylülere örnek olacak sebze ve meyve bahçelerini kurmak için büyük bir imece vardı okulda. Bu imeceye, herkes gönüllü katılıyordu. Böylece ortak bir heyecanla birlikte üretmenin mutluluğu yaşanmaktaydı.

Talip Apaydın, okula 9 Kasım 1938’de başlamıştı. Bir gün sonra Atatürk, sonsuzluğa göçtü. Büyük Kurtarıcı’nın ölümü, Çifteler’i üzüntü dolu bir sessizliğe gömmüştü. Öğrenciler 10 Kasım sabahı, kahvaltıdan sonra kampananın çalmasıyla çıktılar dışarı. Öğretmen ve öğrencilerin tümü okulun önünde toplandı. Okul Müdürü M. Rauf İnan çıktı ortaya ve konuşmaya başladı. Yarım saat boyunca Atatürk’ü anlattı Değerli Eğitimci İnan. Onlara, her gün Atatürk’ü anlatacaklarını söyledi ve şu sözlerle bitirdi konuşmasını:

“Atatürk’ün kendisinden ayrıldık, ama yolundan ayrılmayacağız. Onun bize emanet ettiği Türkiye’yi koruyacağız, yükselteceğiz. Şimdi okulun açılış hazırlıkları içindeyiz. Pek çok işimiz var. Bunları tamamlamadan derslere başlayamayacağız. Kiminiz su deposuna, kiminiz badana boya işlerine, kiminiz bahçe düzenine, kiminiz öbür işlere yardım edeceksiniz. Canla başla çalışacaksınız. Biz tembel insanı sevmeyiz. Bu memleketi çalışkan insanlar yükseltecek, göreyim sizi! (Talip Apaydın, Köy Enstitüsü Yılları, Literatür Yayınları, Yedinci Basım, Kasım 2023, s. 11)” Mehmet Rauf İnan’ın bu heyecanlı konuşmasından sonra öğrenciler işbaşı yaptı heyecanla. Bu arada Sayın İnan’ın Cumhuriyet bursuyla yurt dışına gönderildiğini söylemeliyim. Burada yeni öğretim tekniklerini öğrendi. Bilgisini, görgüsünü artırdı. Öğretmenlikle ilgili yeni uygulamalar öğrendi. O, Cumhuriyet’e borcunu ödemek için var gücü ve özveriyle çalıştı yaşamı boyunca.

“İşbölümü yapıldı. Bir devinim, bir canlılık içindeydi herkes. Görevini öğrenen koşuyordu. Duran insan görmek mümkün değildi. Boz giysiler içinde herkes çalışıyor, herkes bir şeyler yapıyordu. Birkaç gün ne olduğunu anlayamadım. Bir sele kapılmıştım sanki. Elimde olmadan gidiyordum. Satılmış’a yalnız yemeklerde, bir de yat saatinden önce görüşebiliyorduk. Ben o zaman daha ufak tefek olduğum için hep yemekhane temizliğine, cam silme işlerine veriliyordum. Ellerimizde bezler, akşama kadar siliyor, temizliyorduk. Biraz daha büyükçe arkadaşlar ırmak kıyısında su deposu yeri kazıyorlardı. Öbürleri el arabalarıyla kireç çukurlarını dolduruyorlardı, bahçeyi düzenliyorlardı. Çalışmış yüzlerimizle kimimiz bir yıllık, kimiz yeni, kara kuru köy çocuklarıydık. Bazılarıyla arkadaş olmuştum. Hemşeri diye daha çok Beypazarlılarla, Ayaşlılarla konuşuyorduk. Eskişehirliler vardı. Konyalılar, Kütahyalılar, Afyonlular vardı. Dilleri, şiveleri hep başkaydı. (Aynı yapıt, s. 11-12)” Böylece imece son hızıyla başladı. Herkes, bir işin ucundan tutuyordu. Boş oturan yoktu.

“O ay içinde okulun ağzı yüzü epey düzeldi. Badana boya işleri bitirildi, her yer gıcır gıcır silinip temizlendi. Irmak kıyısındaki ve tepenin üstündeki su depoları tamamlandı, demir boruyla birbirine bağlandı. Irmak kıyısındakinin yanına yerleştirilen benzin motoru yukarıdakine su çekecekti. Fakat nasıl şeyse, uzun zaman çalıştırılamadı. Gücü mü yetmiyordu, yoksa bozuk bir motor muydu… Hep dikkatimiz oradaydı, boş kaldıkça motorun yanına koşuyorduk. Başında bir usta vardı, bir de çırak –bizim arkadaşlardan birisi- elleri, yüzleri yağ içinde çalışır dururlardı. Ama iş çıkmıyordu. (Sonraki yıllarda ark kazıp Yeşilyurt köyünün üstünden su getirdik, okulun karşısına büyük bir hidroelektrik santrali kurduk. Su, elektrik işlerimizi kökünden çözümledik.) [Aynı yapıt,  s. 13-14]” Görüldüğü gibi zorda kalınınca ve benzinli motor çalışmayınca çözümü kendileri buluyor köy enstitülüler. Okullarının elektriğini kendileri üretiyorlar elbirliğiyle.       

Çifteler Köy Enstitüsü, kendi elektriğini üretim ışığa kavuştuğunda ülkemizin köyleri bir yana ilçelerinin çoğunda elektrik yoktu. Ülkemiz, ışığa özlem duyarak karanlıklar içindeydi neredeyse. Çifteler’de yanan ışık, zamanla tüm çevreyi aydınlattı.

Köy enstitülerinde, okulun tüm gereksinmeleri öğretmen ve öğrencilerce karşılanıyordu. Öğrencilerin sofralarına gelen besinlerin çoğu öğrencilerce okulun bahçe ve tarlalarında üretiliyordu. Bazı işlerde usta öğreticiler, öğrencilere yol gösteriyordu. Bu okullar devlet bütçesine yük olmuyordu böylece.

On yıl süren savaşlardan çıkmış, genç nüfusunun çoğunu bu savaşlarda yitirmiş Türkiye’de bazı köylerde harmanı kaldıracak insan kalmamıştı neredeyse. Ülkemiz yoksulluk içindeydi. Halk eğitimsizdi. Yüzyılların biriktirdiği büyük sorunların hepsi çözüm bekliyordu, hem de kısa sürede. İşte, köy enstitüleri köylerin geri kalmışlığını, biriken çözümsüz sorunlarını çözmek için kurulan ve “üretim içinde eğitim” yapan örnek okullardı.

Enstitüler, eğitimin yalnızca seçkinler için olma durumunu ortadan kaldırdı. Yoksulların, halkın, seçkin olmayanların da eğitim görebileceklerini kanıtladı köy enstitüleri. Bu da Kemalizm’in halkçılık ilkesinin yaşama geçirilmesiydi. Ne yazık ki halkın yanında değil de seçkinlerin çıkarlarını savunanlarca ortadan kaldırıldılar.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Ağustos 2025

KÖY ENSTİTÜLÜ YAZARLAR


“Abdullah Özkucur, Adnan Binyazar, Ahmet Köklügiller, Ahmet Uysal, Ali Aslan, Ali Çiçekli, Ali Dündar, Ali Kemal Gözükara, Ali Yüce, Arif Baş, Arif Gelen, Bahar Dadaloğlu, Behzat Ay, Cesarettin Ateş, Dursun Akçam, Emin Özdemir, Emin Türk, Enver Atılgan, Esef Işık, Fakir Baykurt, Fehmi Salık, Galip Candoğan, Hacı Angı, Hasan Kalender, Hasan Kıyafet, Hasan Turan, Haşim Kanar, Hazım Zeyrek, Hüseyin Avni Tatar, Hüseyin Başaran, İbrahim Osmanoğlu, İbrahim Şimşek, İbrahim Yıldız, Kemal Bayram Çukurkavaklı, Kemal Burkay, M. Adem Solak, Mahmut Makal, Mahmut Yağmur, Maksut Doğan, Mehmet Başaran, Mihneti (Vehbi Polat), Mecit Aşkın, Mustafa Şanlı, Nadir Gezer, Nebi Dadaloğlu, Osman Bolulu, Osman Darıcı, Osman Şahin, Pakize Türkoğlu, Recep Bulut, Refet Özkan, Saffet Çalışır, Selahattin Şimşek, Şevket Yücel, Talip Apaydın, Turan Aydoğan, Ümit Kaftancıoğlu, Veli Yazar, Yakup Kepenek, Yusuf Gür, Yusuf Ziya Bahadınlı… (Bu adların belirlenmesinde Fakir Baykurt’un Unutulmaz Köy Enstitüleri kitabından yararlandım.)” Burada saydığım kişiler, köy enstitülerinin on dört yıllık döneminde yetiştirdiği yazarlardan belirleyebildiklerimiz. Daha niceleri var kim bilir?

Bir okul düşünün, köy çocuklarını yatılı olarak alıp yetiştiriyor. Lise düzeyinde bir eğitimden sonra öğretmen olarak ülkemizin dört bir yanına gönderiyor. Bu köy çocuklarının içinden sayısız yazar çıkıyor. Ayrıca bilim, sanat alanında yetkin kişiler kendini gösteriyor bu okullardan. Peki, bunca yetkin, başarılı insanı yetiştiren nedir?

“Okumada, yazmada ve konuşmada güzellikten çok doğruluk aranmalıdır; gerçekte güzelliğin ilk koşulu doğruluktur; bunu sağlamak sanatçı yetiştirmenin de en sağlam yoludur. (1943’te yayımlanan köy enstitüleri eğitim programının Türkçe dersleri ile ilgili yönetmeliğinden aktaran Fakir Baykurt, Unutulmaz Köy Enstitüleri, Literatür Yayınları, 5. Basım, Eylül 2019, s. 104)” Eğitimin toplumsal amacına ulaşması, toplum yararına olması için önce doğru bir izlencesi olmalı. Görüldüğü gibi Türkçe derslerinde yazıp konuşmak, okumak isteyen öğrencilere öncelikle yapıtların doğruluğunu öncelemeleri gerektiği vurgulanmakta.

Türkçe dersleriyle ilgili başka ne anlatılmakta sözü edilen yönetmelikte?

“Enstitülerde öğrencinin ders dışındaki okumalarını düzenlemek hem zorunlu, hem de öbür okullara kıyasla daha kolaydır; çünkü öğrenci kendisine verilen yapıtları okuyabileceği gibi her gün öğretmeniyle ilişki kurma olanağı bulacaktır. Önerilen yapıtlar derslerde konu edilen sorunlarla, öğrencini iş ve düşünce hayatı ile ilgili olmalıdır. (Aynı yapıt, s. 104)” Burada görüldüğü gibi kitap okuyan öğrenci, bu yolla öğretmeniyle ilişki kurabilecek. Öğretmenle öğrenci arasındaki köprü okunan kitaplar…

“Yazma çalışmalarında güdülecek amaç, öğrencinin kendi anlayış ve anlatış özelliklerini koruyarak açık, düzgün ve özentisiz bir anlatım ile yazmalarını sağlamak olmalıdır. Köy enstitüsüne gelen öğrenci çoğunlukla gördüğünü, düşündüğünü ve bildiğini eksiksiz ve fazlasız anlatmaya o kadar alışkındır ki, bu meziyetleri korumaya çalışmak başlı başına bir yazı eğitimi olacaktır; çünkü eksiksiz ve fazlasız anlatım yazı sanatının en üstün aşamasıdır. Seçilecek konular öğrenciyi gördüğünü olduğu gibi göstermeye, kendini ve çevresini tanıtmaya, duygu ve düşüncelerini aydınlatmaya, bildiklerini belirli bir nokta çevresinde toplamaya, dileklerini tam ve açık olarak anlatmaya yönlendirici olmalıdır. Enstitüyü bitiren öğrenci bütün yazı çeşitlerini deneyebilmelidir. Serbest yazılarda öğrencinin şiirden çok öykü, anı, betimleme, özetleme gibi düzyazı türlerine yöneltilmesi yerinde olur. (Aynı yapıt, s. 104)” Yönetmeliğin bu bölümünü okuyanlar, bu anlatılanların yazar yetiştirmek için yazıldığını kolayca anlayabilir. Demek ki, öğrencinin içindeki cevheri ortaya çıkarmak için doğru izlenceler oluşturulmalı.

“Asıl edebiyatın insanın yaşadığını anlatması olduğu fikri verilmeli ve öğrenci not, anı ve mektuplarla yaşamını anlatma alışkanlığı kazandırılmalıdır. (Aynı yapıt, s. 104)” Buradan da anlıyoruz ki enstitülerde öğrencilerin ilk baştan toplumsal gerçekçi yazma anlayışını benimsemeleri için onlar yüreklendirilmekte. Onlara yol gösterilmekte.

Enstitülerde özgür bir okuma ortamı var. Buna koşut olarak özgür bir tartışma ortamının bulunması, öğrencileri düşünsel olarak geliştirmekteydi. Ayrıca bu okuma ve tartışmalar, onlarda özgüven oluşturuyordu.

Enstitülerde yabancı dil de öğretilirdi. Köy Enstitüsü ya da Yüksek Köy Enstitüsünü bitiren bazı kişiler, özellikle Fransızca kitapları, Türkçeye çevirecek kadar yabancı dil öğrenirlerdi. Günümüzde öğrencilerin çoğu, neredeyse ilkokuldan başlayarak yabancı dil görmelerine karşın yabancı dildeki bir kitabı, dilimize çevirmeyi bırakın; en yalın dileklerini bile öğrenimini gördükleri dilde anlatamamaktalar.

Köy enstitülerinden sayısız yazarın yetişmesi bir tansık ya da rastlantı değil; bilimsel, ulusal, çağcıl ve laik bir eğitimin doğru izlencelerinin sonucudur. Ayrıca okuma alışkanlığı, enstitülü öğrenciyi yazmaya yöneltiyordu. Bu okulların eğitim amacı, öğrencilere yazma sorumluluğu da yüklüyordu. Dersler, sınıf geçmek için değil; öğrenmek için işleniyordu. Ayrıca eğitim sistemi, korkuya değil; sevgi, saygı ve güvene dayalıydı.

Köy enstitüleri, on dört yılda altmışa yakın yazar yetiştirdi. Bu yazarların bir kısmının yapıtları yabancı dillere çevrildi. Ünlerei dünyanın dört bir yanına yayıldı. Bu, bir Türkiye değil; dünya rekoru. Hem ülkemizde hem de dünyada bu denli kısa bir sürede bu kadar çok yazar yetiştirmiş bir okul türü var mı acaba? Bu yazarların hemen hepsi, ülkemiz gerçeklerini yazdılar. Köylerimizdeki yoksulluğu, yoksunluğu, adaletsizliği dile getirdiler. Uygarlığın uğramadığı köylerimizdeki sorunları ve bunların çözüm yollarını anlattılar yapıtlarında. Ülkemizin köylerden başlayacak bir kalkınma, gelişme seferberliğine önayak olmak istediler. Bunları yazarken sorumlu yurtseverliklerinden ödün vermediler. Bu da ülkemiz egemenlerinin hoşuna gitmedi. Bu nedenle köy enstitülerine savaş açtılar. Aslında bu savaş; köylerimize, köylülerimize ve dolayısıyla ülkemize karşı bir savaştı. Egemenler, bu savaşı emperyalistlerin desteğiyle kazandı.

“Okuyan, yazar; okumayan yazamaz.” gerçeğini her an anımsamalı.

Dileğim şudur ki, Atatürk’ün yolundan giden bir ülke yönetimine sahip olmak. Böylece Atatürk’ün halkçı-devletçiliği ışığında köy enstitüleri anlayışını yeniden canlandırmak. Böylece hem emperyalist boyunduruktan hem de geri kalmışlıktan kurtarmak ülkemizi. İçinde yaşadığımız olumsuz koşullarda bundan daha iyi bir dilek mi olur?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       26 Ağustos 2025

 

 


OKUMA ALIŞKANLIĞI KAZANDIRAN TEK OKUL


Günümüzün en çok yanıtı aranan: “Yurttaşlarımıza niye okuma alışkanlığı kazandıramıyoruz?” sorusudur. İnsanımıza okuma alışkanlığı kazandırılamaması, toplumuzda önemli ve sürekli bir tartışma konusu. Veliler, olanakları elverdiğince çocuklarını bin bir özveriyle kendilerince en iyi okullarda okutmakta. Buna karşın öğrencilerin uzun öğrenim süresince okuma alışkanlığı edinememeleri herkesi düşündürmekte.

Değerli arkadaşım, inşaat mühendisi Ayhan Yeltik’le bir araya geldiğimizde kitap okuma konusu üzerinde çok konuşuruz. Ayhan Bey’le çok seyrek buluşuruz. Nedeni de onun yaşamının çoğu, yurt dışında geçer. Ünlü bir yapı firmasının yurtdışı temsilcisi. Durmaksızın çalışan biri. Üretmek, yapmak, ülkemize döviz kazandırmak için Asya bozkırlarında, Afrika’nın zorluklarla dolu coğrafyasında, Sibirya’da, Moğolistan’da, Romanya’da, Kazakistan’da ve adını anımsamadığım birçok yerde çalışıp didinir. Yaptığı işlerle gurur duyar. Bu da onun hakkı…

Sayın Yeltik, iyi bir okur olarak kitap okumayı çok önceler. Benim de öğrencim olan oğlu Sarp’a okuma alışkanlığı kazandırmak için çok uğraştı. Sonunda da bu savaşı kazandı.  

Yıllar önce bir konuşmamızda okuma alışkanlığı konusunda dertlendi bana. “Hocam…” dedi üzgün bir sesle. “Rusya’da, hatta Sibirya’da, Kazakistan’da, Romanya’da, Afrika’da çalıştım. Oraların yerlilerinden çalışanlarımız oldu. Üç aşağı beş yukarı hepsinde kitap okuma alışkanlığının olduğunu gördüm. Bizim ülkemizde, öğrencilere okuma alışkanlığını niye veremiyoruz? diye sordu. Dilim döndüğünce ona, bunun nedenlerini ve eğitim sistemimizdeki aksaklıkları anlattım. Okuma alışkanlığını kazandıran tek okul türünün köy enstitülerinin olduğunu da ekledim sözlerime.    

Peki, köy enstitülerinde öğrencilere kitap okuma alışkanlığı nasıl kazandırıldı?

“Öğrencilerin kitap okuması için öncelikle öğretmenlerinin okuması gerekir.” sözünü öteden beri söyleyegelirim. Kitap okuma alışkanlığı olmayan öğretmenlerin öğrencisine bu alışkanlığını vermesi olanaksız. Hele okuyormuş gibi yapıp öğrencilerini kandırmaya çalışan öğretmenlerin bu tutarsızlığı, çocuklarca kısa sürede fark ediliyor. Bu da öğrenciyi okumaktan soğutup uzaklaştırıyor. Bu nedenle hangi dalda, düzeyde olursa olsun her öğretmen öncelikle okuma alışkanlığı edinmeli. Kişi ve toplumu etkileyecek önderler (Öğretmenler de toplumun, öğrencilerin önderleridir.) doğru ve tutarlı davranışlarıyla örnek olmalı. Köy enstitülerinin kurucusu, yol göstericisi olan İsmail Hakkı Tonguç başta olmak üzere ve bu okullarda yöneticilik yapanlar, öğrencilerden önce öğretmenlerin kitap okuması gerektiğini zorunlu görüyorlardı. Bunun için yönergeler çıkardılar.

“Şartlar ne olursa olsun, mevsim hangi mevsim bulunursa bulunsun, öğrencilere her gün serbest okuma yaptırılacak ve onlara kitap okuma alışkanlığı mutlak surette kazandırılacaktır.

Gördüğüm Enstitülerin çoğunda öğretmenleri, öğrenciyi tatmin edecek şekilde, kitap okumaya hevesli görmedim. Türkçe öğretmenlerinin bazıları bile istenilenden çok az kitap okumaktadır. Bu durum öğretmenin şahsından ziyade öğrencilerin, Enstitünün zararınadır. Okuma isteği kıt öğretmenlerin çoğunluk teşkil ettiği Enstitülerde hayat basitleşmekte, durgun ve sıkıcı bir manzara göstermektedir. Türlü türlü çarelere başvurarak öğretmenlere çok kitap okutma işini başarmamız ve onlarda bu alışkanlığı kökleştirmemiz gerekir. (Tonguç’tan aktaran Fakir Baykurt, Unutulmaz Köy Enstitüleri, Literatür Yayınları, 5. Basım, Eylül 2019, s.145)” Görüldüğü gibi köy enstitülerinde okuma alışkanlığının yerleşmesi için öncelikle öğretmenlere okuma alışkanlığı kazandırılmak istenmekte. Bunun için de özel ve özenli bir çaba gösterilmekte.

Yazımızı, yine büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’un bir sözüyle sürdürelim: “Genç kuşaklar, bilim, sanat ve teknikle ilgili değer taşıyan yapıtları anlamlarını iyice kavrayana kadar okumalıdır. Aydınları serbest okuma alışkanlığı kazanmayan toplumlarda, düşündüğünü yazan, düşüncesini açıklayan insan da pek az olur; ortam demagoglara kalır. (Aynı yapıt, s. 146)”  Tonguç, bu sözleriyle okumanın topluma etkisini ne de güzel vurgulamış.

Türkiye’de çok farklı okul türleri var. Ne yazık ki hiçbiri öğrencilerine okuma alışkanlığını veremiyor. Eğitim tarihimizin çok kısa bir döneminde yer alan köy enstitüleri, neredeyse tüm öğrencilerine, hatta öğretmenlerine kitap okuma alışkanlığı kazandırdı. Neden?  

“Enstitülerde, işi iyi bilen yöneticiler ve öğretmenler, her gün sabahları birer saat uygulanan özgür okumalar için öğrenciye birer defter tutturuyordu. Öğrenci bu deftere kitabın adını, yazarını, basıldığı yeri, yılı yazdıktan sonra, isterse özetini, beğendiği, beğenmediği yanlarını, varsa öğrendiği yeni sözleri ve bilgileri yazarak en az bir sayfa doldururdu. Enstitü biterken bu defterler toplanır, her öğrenciye okuduğu kitap sayısı kadar kitap armağan edilirdi. Yöneticiler bu amaçla gerekli hazırlığı yapar, önlem alırdı. Buna harcanan para nereden sağlanırdı? Her enstitünün döner sermayesi vardı. Enstitü ürettiği ürünü satıp parasını o kasaya koyarak gerekli harcamayı yapardı. Örneğin bizim Gönen’de her yıl üç kilo gülyağı çıkarılırdı. Gülyağının fiyatı altınla eş gider. O zaman 7000 lira idi. Kuşkusuz iyi para idi. (Aynı yapıt, s. 146-147)” Bu uygulamayla köye atanan öğretmen, günün koşullarına göre önemli sayıda kitapla giderdi okuluna. Bu da köylünün aydınlanması için vazgeçilmezdi.

Köy enstitüleri, üretim üzerine kurulu olduğu için köye atanan çiçeği burnunda öğretmene verilen kitaplar, devlet bütçesine yük olmazdı. Bu üretime, her öğretmen ve öğrencinin emeği, alınteri, payı vardı.

Enstitüler, sık sık devlet yöneticilerince gezilirdi. Uygulamalar yerinde görülürdü. Zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de bu gezileri fırsat buldukça yapardı.

“İsmet Paşa Savaştepe’ye gelmişti. Kendisini tuğla ocağına götürüyorduk. Yolda giderken tepeden, şimdi anımsıyorum, Pamukçu’dan Hatice Kolukısa o gün galiba kümes nöbetindeydi, onu çağırdı; geldi. ‘Ne var torbanda?’ dedi. O da, ‘Torbamda peynirim, ekmeğim var; köftem var.’ dedi. ‘Başka neyin var? Göster bakayım!’ dedi. Torbadan bir de Sophokles’in Antigone kitabı çıktı. Antigone’i görür görmez İsmet Paşa’nın gözleri yaşardı. Yanındaki Genelkurmay Başkanı Abdurrahman (Nafiz Gürman) Paşa’ya, ‘Paşam görüyorsunuz, bu klasikler daha yeni çıktı. Ankara’da bile okunmuyor. Benim çocuklarım okuyor. Köylümüz, şehirlimiz, erimiz, generalimiz ne zaman kitabı kumanyasına ekleyecek duruma gelirse o gün Türkiye gerçekten kurtulmuş olur.’ dedi; geriye doğru gerildi, başını sallayıp gülümsedi. (M. Asaf Aktan-Canlandırıcı Eğitim Yolunda’dan aktaran, Fakir Baykurt, aynı yapıt, s. 146)” Evet, ne zaman ki kitap, bir yurttaş için ekmek kadar, su kadar gerekli olur; o zaman toplumumuz okuma alışkanlığını kazanır. Çünkü köy enstitülerinde kitap, öğrencinin azık torbasında yerini almıştı. Okumak, yeme içme kadar önemliydi enstitülü öğrenci için. Onun yaşamı, soluklanması, özgürlüğü, varlığı okumaya bağlıydı.

Köy enstitüleri, 1940’ta kuruldu. 1946’da asıl izlencesinden iş bilmez siyasetçiler yüzünden saptı. 1954 yılında ise tamamen kapatıldı. Kuruluşundan, resmen kapatılışına dek bu okullarda okuma fırsatı yakalayan köy çocuklarının neredeyse hepsi okuma alışkanlığı kazandı. Kitap, dergi, gazete okumayı bir yaşam biçimi olarak benimsediler. Oysa bu öğrencilerin neredeyse hepsinin anne ve babası okuryazar olmayan köylülerdi.

Şimdi bakıyorum da anlı şanlı okullarımız var. Bunların bazılarının yüz yılı aşkın tarihi söz konusu. Kimileri sınavlarda en başarılı öğrencileri alıp caka satmakta. Ne yazık ki sınavların en başarılı öğrencilerine bile kitap okuma alışkanlığını veremiyor bu ünlü okullar. Ondan sonra da kalkıp çok başarılı olduklarını söylüyorlar. Okuma alışkanlığı olmayan biri; nasıl üretken, yaratıcı, araştırıcı olacak? Bilgi edinme merakını hangi yolla karşılayacak? Duygu ve düşünce evrenini neyle varsıllaştıracak? Bilimin, sanatın, kültürün sonsuz yollarında nasıl ve ne ile yürüyecek?

Şimdi anladık mı köy enstitülerinin niye apar topar yok edildiğini? Egemen sınıfların, bu okullara neden savaş açtığını anlamak zor olamasa gerek. Çünkü toplum aydınlanırsa tutsak olmaz; bilim, sanat ve kültürde ileri gider. Bağımsızlığını ve özgürlüğünü koruyacak bilince sahip olur.

Köy enstitülerini kapatarak ülkemizin bağımsızlığı, kalkınıp gelişmesi, yurttaşın bilinçlenmesi, kulun kendi usuyla düşünen birey olması engellenmiştir. Buna da “Ağacın kurdu içindedir.” diyelim. Çünkü köy enstitülerini kapatanlar, emperyalistlerin ağzına bakan bizim devlet yöneticilerimizdi. El ağzına baktılar, ağızları açık kaldı. O gün bugündür havanda su dövmekteler halkı kandırmak için.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               25Ağustos 2025

 

 

 


KÖY ENSTİTÜLERİ BİZE Mİ ÖZGÜ?


Köy enstitüleri, 17 Nisan 1940 tarihli 3802 sayılı yasayla kuruldu. Yasa çıkmadan önce Eskişehir-Çifteler ve İzmir-Kızılçullu köy öğretmen okullarında enstitü eğitimi uygulanmaya başlandı. Enstitülerin kurulma amacı, köylere öğretmen yetiştirmekti. Köylerin çoğunda ilkokul yoktu. Az sayıdaki köy okulu ise öğretmensizdi. Ülke nüfusunun neredeyse dörtte üçünde fazlasının yaşadığı köylerimiz, aydınlanmadan yoksun, karanlıklar içindeydi. Ülkemiz ekonomisi de tarıma dayalıydı o yıllarda. Köylünün aydınlanması ve köylerin kalkınması, ülkemizin geleceği için zorunluydu. İşte, cumhuriyet yönetimi enstitüleri kurarak köylerimizi kalkındırarak geliştirmeyi önceledi.

Kentlerde bulunan öğretmen okullarına giden kentli gençler, mesleğe atıldıklarında köylere gidip ora koşullarında yaşamak istemiyordu. Çünkü susuz, yolsuz, elektriksiz, uygarlığın neredeyse tüm nimetlerinden yoksun köylerde yaşamak; kentte büyüyen bir genç için neredeyse olanaksızdı. Bu nedenle cumhuriyet yönetimi, köy çocuklarının eğitilmesi ve köylülerin okuryazar edilmesinin çözümünü, yine sorunu yaşayan insanların içinde buldu. Köylü, ancak kendi içinden çıkan çocukların öğretmen yapılmasıyla eğitilebilirdi. Bu nedenle köy enstitüleri kurularak bu iş gerçekleştirilebilirdi.

Köylüleri okuryazar yapma işi, savsaklanacak, geciktirilecek bir şey değildi. Bu nedenle zamanın Milli Eğitim Baklanı Saffet Arıkan, Eskişehir-Çifteler’de köy eğitmen kurslarının ilkini açtı. 1 Nisan 1937’de ise köy eğitmen kursları, birçok ilimizde açılarak ülke çapında yaygınlaştı. Askerde çavuş, onbaşı olup okuma yazma bilen köy delikanlıları bu kurslara alınıp eğitildi. Kurslar, altı aydı. Eğitmenler, köy okullarına atandı. Üçüncü sınıfa dek çocukları okutmaları sağlandı. Öğrenciler, üçüncü sınıftan sonra merkezi köylerdeki ilkokullara giderek dört ve beşinci sınıfı okuyorlardı. Amaç, okuryazarlığı ülke çapında artırmaktı. İşte, köy enstitüleri, bu ön hazırlığın ardından kuruldu.

Osmanlının son döneminde sürekli yenilen ve toprak yitiren bir ülke vardı. Ayrıca bilim, sanat, teknoloji, kalkınma ve gelişmede çok geride kalan bir toplumda özgüven yitimi söz konusuydu. Bu nedenle “Biz yapamayız, beceremeyiz.” düşüncesi, toplumu sarıp sarmalamıştı. Bu, değişmez yazgı olarak kabullenilmişti toplumun genelince.  İşte, bu koşullarda köy enstitüleri kuruldu ve dünyaya örnek bir eğitim biçimi olarak yerini aldı.

Köy enstitülerini yaşama geçiren düşünce ve uygulamanın bizim olmadığı savı ortaya atıldı. Çünkü bu savları ileri süren kişilere göre Türkler, yeni ve örnek bir şeyi becerecek güçte olamazdı. Olsa olsa böyle ileri ve örnek bir eğitim sistemi yabancılardan alınmış olmalıydı. Bu düşünce; kendi insanına, ulusuna, yurttaşının usuna güvenmeyen kişilerce ortaya atılmıştı. Çünkü bu kişilerde özgüven yitip gitmişti ne yazık ki.

Köy enstitüleri adım adım bir izlencenin yaşama geçirilmesiyle var edildi. Bunda, başta Atatürk olmak üzere, zamanın başbakanı İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanları Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel ve bu işin öncüsü İsmail Hakkı Tonguç’un olağanüstü çalışmaları var. Burada adını sayamayacağımız kadar kişinin ortak emeği söz konusu. Bundan yola çıkarsak köy enstitüleri bir ulus projesi. Bu eğitim sistemi; ulusal, çağdaş, bilimsel ve laik temeller üzerine kuruldu. Düşüncenin, kuramın uygulamaya geçtiği örnek bir eğitim biçimi.

Köy enstitüleri, bir başka ülkeden kopyalanan bir eğitim biçimi değil. Doğaldır ki dünyadaki bütün eğitim uygulamaları incelendi. Onların olumlu yanları göz önüne alındı. Ülkemiz koşulları, köylerimizin durumu göz önüne alınarak bize özgü bir eğitim örneği uygulamaya kondu. Bir eğitim sistemi, ulusal gerçeklerden uzak olursa gerçekçi olmaz, yaşama uymaz. Yaşama uymayan, ulusun gereksinmelerine yanıt vermeyen, halkın sorunlarını çözmeyen bir eğitim sisteminin ülkeye bir yararı olmaz. Bunu yaparken bilimsel temel göz ardı edilmemeli.

Köy enstitülerinin alındığı savlanan Almanya, Bulgaristan, Macaristan ve Sovyetler Birliği’nde böyle okullar yok. Sanırım köy enstitülerini iyi bilmeyip incelemeyenler, bu okulları başka ülkelerdeki sanat okullarıyla karıştırmışlar.

Köy enstitüleri birçok ülkece örnek alındı. Bu ülkeler, enstitüleri kendi ülkelerinde yaşama geçirdiler. Endonezya, İran ve Peru köy enstitülerini bizden alarak kendi ülkelerinde uygulayanlar… Ayrıca UNESCO, enstitüleri bütün dünyaya örnek okul örneği olarak önerdi. Bu okullar, uzun süre eğitimlerini sürdürseydi birçok ülkeye örnek olabilirdi. Ne yazık ki böyle bir fırsatı kaçırdık.

Köy enstitüleri, ülkemiz Atlantik sürecine dümen kırmaya başladığında yok edilmeye başlandı. Bu güzel okullara ilk darbe, 1946 seçimlerinden sonra vuruldu. Ülkemizin ABD’nin egemenliğine girmesini isteyen siyasetçiler, köy enstitülerine düşmanlık yapmaya başladı. 7 Ağustos 1946’da kurulan Recep Peker hükümetinde Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirer, köy enstitülerini kapanma sürecini başlattı. Eğitim izlencesinin içeriğini boşalttı. Sirer, 3 Mart 1951 tarihinde Ulus gazetesinde yayımlanan bir yazısında: “…bu enstitüler, dört yıldan (1947’den) beri birer öğretmen okulundan başka bir şey değillerdir.” diyerek bu örnek okulları yok etmekte öncü olduğunu açıklamış oldu.

1950 seçimlerini kazanarak iktidar olan Demokrat Parti(DP), 27 Ocak 1954 tarihli ve 6234 sayılı yasayla köy enstitülerini resmen kapattı. Bu yasayla enstitüler, öğretmen okullarına dönüştü. Böylece yerli yabancı birçok eğitimcinin beğeni ve övgüsünü alan dünyaya örnek olan enstitüleri kendi hükümetlerimiz yok etti.

Türkiye, 17 Aralık 1949’da ABD ile eğitim anlaşması imzalayarak eğitimimiz, ABD’nin isteğine göre yönlendirildi. Eğitimi ulusal ve bilimsel olmaktan çıkan ülkemiz, ne yazık ki ayağına dolanan emperyalizmin ve feodalizmin zincirlerini bir türlü söküp atamadı. Eğitim alanındaki gerilik, toplumun tüm alanlarını da kapladı. Bugün çektiğimiz sıkıntıların, çözümsüzlüklerin, birçok alanda geri kalmışlığın, toplumsal çözülmenin, aktöresel kokuşmuşluğun, rüşvetçiliğin, ülküsüzlüğün. Atatürk’ten uzaklaşmamın köklerini 1946’da temelleri atılan süreçte aramalı.

Türkiye’nin kendi olanaklarıyla ortaya çıkardığı büyük bir eğitim projesi, emperyalizmin işbirlikçileri eliyle yok edildi. Buna üzülsek mi, kızsak mı bilmiyorum.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               23 Ağustos 2025

DOĞANIN GÜCÜ


Neredeyse her akşamüstü, gün batımında yürüyüşe çıkarım Bostancı’dan Fenerbahçe’ye dek uzanan kıyıda. Kış olduğunda yürüyüşlerim ikindide başlar. Çünkü havalar epeyce soğuk oluyor. Bir de yağışlardan da korunmak gerek.

Benim için yürümek, hem sağlıklı yaşam için gerekli hem de kentin betonlaşan dokusundan uzaklaşarak tinsel dinginliğe kavuşmanın bir yolu. Her geçen yıl, kıyıdaki dolgu alandaki ağaçlar daha da büyüyüp boy atıyor. Tek tük de olsa kuruyanlar da var. Ağaçların çoğu insan eliyle dikilmiş. Bir bölümü de kendiliğinden boy atmış buldukları uygun yerlerde. Doğaldır ki kendiliğinden boy atan ağaçların tohumlarını, oralara götüren daha çok kuşlar.

Kıyı kesimindeki yürüyüş yolu ve yeşil alanın olduğu yerin neredeyse tamamı, denize büyük taşlar dökülerek doldurulmuş. Daha sonra da bu taşların üstüne kamyonlarla toprak taşınmış. Ardından bu toprağa, ağaçlar dikilip çim tohumları ekilmiş. Yeşil alanı çevreleyen kuşakta ise daha çok gül olmak üzere türlü çiçekler dikilmiş belediyece.

Kıyıdaki yeşil alan ve yürüyüş yolu, insanlarca yaz kış kullanılır. Özellikle yazın sıcak günlerinde burası, insanlar için bir kaçış yeri. Denizin serin yeli, ağaçların gölgesi ve yaprakların esintisi onları soluklandırmakta. Kimileri, gece yarılarına dek yiyecek ve içecekleriyle burada oturuyorlar. Çünkü İstanbul, betona gömülen bir kent. Evlerin çoğunun çevresinde yeşil alan yok! Düzensiz kentleşme, birçok evi esen yellere kapatmış ne yazık ki. Bu nedenle evler sıcak yaz günlerinde yuva olmaktan çıkıyor. Çoğu kişinin yaz günlerinde yuvası, kıyıdaki yeşil alan…

Nerdeyse her gün yürüdüğüm kıyıyı gözlemlemek, değişimleri görmek benim en büyük zevk. Özellikle taşa, betona, demire, insan hoyratlığına meydan okuyarak tüm olumsuzluklara karşın boy atan ağaçları gördükçe mutlanıyorum. Ayrıca bu durum, beni gelecekle ilgili umutlandırıyor. Doğanın olağanüstü gücü, kendini yenileme isteği ve ısrarı hayranlığımı artırıyor.

Yürüyüş yolunda kimi zaman karışıklıklar olur. Bunun nedeni, bazı kişilerin hala yolun sağından yürümemeleri, koşmamaları. Bu nedenle çoğu zaman yürüyen ya da koşanların hızı kesilir kendine yol bulmak için.

Eve dönüş yolunda sağdan yürüdüğümden kıyıyı izlerim hep. Şaşkın Bakkal BELTUR’dan Bostancıya doğru yürürken kıyıdan hiç ayrılmam. Gözüm, hep denizde ve dolgu alanı korumak için denize yığılan büyük taşlarda. Yazın taşların arasından onlarca kedi yavrusu kendini gösterir. Hepsi yaşama tutunmanın peşinde. Birçok gönüllü hayvansever, kedilerin yemeğini ve suyunu sağlar.

Şaşkın Bakkal’dan Bostancı’ya doğru yürürken sola doğru kıvrılan ilk dönemeçten yürüyüş yolundan sapmadan yürüdüğünüzde sağda, yol kıyısında dondurmacısı olan bir yeiç var. Orayı geçtikten sonra sağa dönünce doğanın gücünü görme fırsatını yakalar bakan değil, gören gözler. Sağa dönüp yürüdüğünüzde hemen yanınızda yürüyüş yolu ile kıyıdaki betonun birleştiği yerde bir çınar ağacı görürsünüz. Henüz fidan sayılır bu. Kolumdan daha kalın… Gövdesindeki yara berelere, boğumlara baktığınızda bu boya erişene dek insanlarca defalar kırıldığını büyümemesi için çok uğraşanlar olduğunu kolayca fark edersiniz. Bu barbarlığı kıyıdaki tüm ağaçlarda görmek olanaklı. Bu çınar; betona, taşa, demire, insan kıyımına karşın yaşam buldu orada ve bizlere de yaşam verecek yıllarca.

Birkaç adım attıktan sonra aynı kökten filizlenen ikiz çınar ağacını görürsünüz. Burada toprak yok! Kıyıya dökülen büyük taşları yoldan ayırmak için yaklaşık iki karış eninde içinde demir çubuklar olan bir duvar var. Duvarın yanındaki yürüyüş yoluna ise asfalt dökülmüş. Asfalt, duvarın üzerine binmiş. Duvarla asfaltın birleştiği yerde toprak yok. Oraya rastlantısal olarak düşmüş yapraklar çürümüş. Yelin getirdiği tozlar da nasılsa gelip oraya yerleşmiş. İşte burada ikiz çınarlar boy atmış. Şu anda bilekten daha kalın oldu gövdeleri. Gövdeler kalınlaştıkça kökler, asfaltı yukarı doğru kaldırıp kendine yer açıyor.

İkizlerimizi arkamızda bırakıp azıcık ilerlediğimizde yeni bir çınar fidanına rastlıyorsunuz. Bunun ikizi yok, tek başına. O da meydan okuyor betona, taşa, demire. Ardından bir çınar fidanıyla daha karşılaşıyorsunuz. Ardından bir ikiz çınar ağacı içinize ferahlık verir. Bu ikizler, asfaltı patlatmış durumda. Yakında kendisine özgü bir alan açacak gibi duruyor. İşte, doğanın gücü ve tansığı… Yanlarımdan her geçişimde bu çınarların gövdelerini okşuyorum elimle. Kimi zamanda yanımdaki sudan döküyorum diplerine. Beni görenler, bana deli diyebilir ağaçları okşadığım için. Varsın desinler, ben de ağaç ve doğa delisi olayım ne var bunda?

Taşların aralarından akasya, akçaağaç, erik ve incirlerin boy attığını görmek başka bir doğa tansığı. Yol boyunca üç tane de palmiye tutundu taşların üstüne. Bütün bu ağaçlar, kentimizi betonlaştırmak isteyenlere inat, boy vermekteler taşların arasından. Siz ne yaparsanız yapın, tüm olumsuzluklarınıza karşın doğanın gücü ve tansıkları sizi yeniyor. Kendi kurallarını ve gücünü sizin yıkımlarınızın üstüne çıkarıyor.

Her yürüyüşümde ağaçlardan dökülmüş çalı çırpıyı, yaprakları toplayıp taşların arasına sıkıştırırım. Onların toprağa dönüşmesi, yeni doğa tansıklarını ortaya çıkaracak. Benim bu durumum, bazılarının ilgisini çeker. Benim ne yaptığıma bir anlam veremediklerinden olacak bana şaşkın gözlerle bakarlar. Belki de akıl sağlımdan şüphelenmekteler. Bir gün bana şaşkın gözlerle bakan birine anlattım ne yaptığımı. Genç biriydi o. Kendisinin de bundan sonra aynı şeyi yapacağını söyledi. Ben, denizde bir damlaydım; o gençle iki olduk. Belki bir gün bu damlalar çoğalıp deniz oluruz kim bilir?

                                       Adil Hacıömeroğlu

                                       22 Ağustos 2025

 


DERENİN ÇIĞLIĞI


Deniz, son yıllarda her yaz dinlencesinde ninesi ve dedesiyle yaylaya gider. Yaylaya gitme zamanı yaklaştıkça onun içi içine sığmaz. Günleri, heyecanla saymaya başlar. Yaylada arkadaşlar edinmiştir gide gele. Eli boş gitmemek için onlara, yaşadığı kentten anmalıklar alır. Oradaki arkadaşlarının neyi sevip sevmediklerini bildiğinden onların zevklerine uygun anmalık almaya özen gösterir. Ayrıca yayladaki komşularını da unutmaz.

Yayladaki komşularını çok özlemişti. Onların Deniz’e sevgileri olağanüstüydü. Çocuk da onları çok seviyordu. Neredeyse her gün komşularına uğrayıp onlarla söyleşir. Onların anılarını dinlemek, komşularından doğayla ilgili yeni yeni bilgiler öğrenmek için can atar. Onları dinledikçe doğaya karşı sevgisi daha da artar. O denli çok şey öğrenir ki onlardan, kentte bu bilgileri edinmek neredeyse olanaksızdır onun için. Kimi zaman hayvancılıkla ilgili bazı önemli ayrıntıları da öğrenir yaylacı komşularından. Çünkü onların önemli geçim kaynaklarından biridir hayvancılık. Kışın köylerde, yazın yaylada beslerler hayvanlarını.

Deniz, yaylada komşularının hayvanlarını sever. Kimi zaman arkadaşlarıyla hayvanları yaylımda otlatmaya gider. İneklerin serin havada beslenirken ne denli mutlu olduklarını görüp o da mutlu olur onlarla.

Dedesiyle ninesi, komşulardan süt satın alır. O sütten yoğurdu torunlarıyla yaparlar. Komşulardan tereyağı, yayla peyniri alırlar kahvaltı yapmak için. Kimi zaman komşularının evine gittiklerinde onlar, sobanın üstünde pişirdikleri bazlamalara yağ sürüp verirler Deniz’e. O, önceleri sunulan bu tadı güzel yiyeceği almakta çekingen davranmışsa da onlarla içten ilişkileri geliştikçe yabancılık çekmemeye ve o evin çocuğu gibi davranmaya başladı. Yaylada yediği her yemeğin, başta tereyağı ve peynirin tadını unutamaz yıl boyunca.

Bu yıl yine yaz dinlencesinin bir bölümünü dedesi ve ninesiyle yaylada geçirmek için yola çıktı. Yol boyunca akıp giden dereyi izlemeye başladı ağaçların arasından. Derenin suyunun her yıl azaldığını gözlemledi. Sıcak havalarda serinlemek için derenin kıyısına gelenler, ne yazık ki çöplerini su kıyısındaki çimenlerin üstünde bıraktıklarını gördü. Bu durum, onu çok üzmeye başladı. Derenin içinde paslı tenekeler, naylon torbalar, karpuz kabukları, pet şişeler, parçalanmış giysileri, eski ev eşyalarını, cam kavanozları fark etti.  

Dedesi, yolda bir çeşmenin önünde arabayı durdurdu. Önce üçü birden kana kana su içti dağlardan çıkıp gelen bu pınardan. Pınarın suyu, ağaçtan yapılmış bir oluktan akıyordu. Bu, çocuğun ilgisini çektiğinden hemen fotoğrafını çekti, kente döndüğünde okul arkadaşlarına göstermek için. Oluğun soğuk suyuyla ellerini yüzlerini yıkadılar. Ninesi, evden yıkayıp getirdiği meyveleri yeniden yıkadı oluğun buz gibi suyuyla.

Derenin kıyısına doğru yürüdüler. Yıkık bir ağacın üstüne oturup yeniden yıkanmış meyveleri yemeye başladılar. Dere, önlerinden şırıl şırıl akıyordu. Derenin şırıltıları Deniz’e dünyanın en güzel ezgisi gibi geldi. Bu ezginin büyüsüne kapılarak düşlere daldı. Bu sırada bir plastik yoğurt kabı derenin yüzeyinden geçti. Ardından paslı bir teneke… Bunları görünce düşünden uyandı çocuk. Derenin kıyısında birikmiş çöp yığınları, sanki gözüne batıyordu.  Üzüntüden ne yapacağını bilemedi.

Çöp yığınlarına dalmış düşünürken bir kurbağanın vıraklamasını işitti. Döndü sesin geldiği yana. Yosun tutmuş bir taşın üstündeydi kurbağa. İkisi, birbirine baktı kısa bir süre. Sessizliği, kurbağa bozdu.

“Merhaba güzel çocuk! Hoş geldin deremize!” dedi.

Çocuk, önce şaşırdı kurbağanın konuşmasına, sonra gülümseyerek yanıtladı onu.

“Sağ ol… Hoş bulduk kurbağa kardeş! Benim adım Deniz…”

“Benim adım da Zıpzıp… Çok mutlu oldum seninle tanıştığıma.”

“Ben de çok mutluyum seninle tanışıp arkadaş olduğuma.” dedi çocuk, sevinçle. Sonrasında Zıpzıp’a: “Derenin içindeki ve kıyısındaki çöpler size zarar vermiyor mu?” sorusunu sordu.

O: “Zarar vermez mi hiç? Geçen ay bir kurbağa arkadaş, sudan dışarı çıkmak için zıpladı kıyıya. Kıyadaki paslı tenekeyi taş sanıp üstüne çıktı. Tenekenin parçalanmış bölümü, iki ayağını birden kesti. Ertesi gün arkadaşım kurbağa, dayanamayıp öldü. Ölmeden önce çok acı çekti. Gece boyunca ağlayıp durdu. Onun ağlamaları bizi uyutmadı sabaha dek, çektiği acılar yüreğimizi yaktı.” dedi üzüntülü bir sesle.

“Çok üzüldüm Zıpzıp kardeş! Çok kötü bir olay yaşamışsınız, başınız sağ olsun.”

“Yalnızca bu mu başımıza gelenler? Su çok kirli, bu nedenle yavrularımızın çoğu, iribaşken türlü kimyasal maddeler nedeniyle ölüyor. Bu da soyumuzun tehlikeye girmesine neden oluyor. İribaşlar, genellikle derenin içindeki ve kıyıdaki otlarla beslenmekte. Dere kirlendiğinden iribaşların beslenecekleri otlar çok az yetişmekte. Yetişeler de zehirli zatem…”

Aşağıdan bir ses, Zıpzıp’ın sözünü kesti. “Yalnızca siz mi zarar görüyorsunuz bu kirli sudan? Bizim soyumuz da tehlikede…” dedi suyun yüzeyine çıkardığı ağzıyla bir balık.

Çocuk, balığın konuşmasına hem sevinip hem de şaşırarak ona dönüp: “Merhaba balık kardeş, benim adım Deniz…” dedi.

Balık: “Çok mutlu oldum Deniz. Benim de adım Kıvrak Kuyruk. Ben alabalık soyundanım. Binlerce yıldır bu derede yaşarız. Buralarda insanlar yokken biz vardık.” dedi düşünceli düşünceli.

Deniz: “Sudaki kirlenme size nasıl zarar veriyor Kıvrak Kuyruk?

Kıvrak Kuyruk: “Biz alabalıklar, genellikle suyun üstünde uçuşan ve su yüzeyine konan böcekleri, sinekleri yiyerek besleniriz. Toprak solucanlarını ve küçük balıkları da yediğimiz olur. Aslında kurbağalar da bizim yediklerimizi yer çoğunlukla.”

Zıpzıp: “Biz sinekleri, böcekleri, örümcekleri yiyerek insanlara çok büyük yarar sağlarız. Bu zararlılardan onları koruruz.” dedi iç çekerek.  

Kurbağa, sözünü tamamlamadan derenin içindeki büyük taşın sütündeki ince yapılı bir kuş, uçarak çocuğa yaklaştı. Kuyruğunu yukarıdan aşağıya birkaç kez indirip kaldırdı. Sonrasında: “Konuşmalarınızı işittim yukarıdaki taşın üstünden Deniz, Zıpzıp ve Kıvrak Kuyruk kardeşler. Benim adım da Titrek… Niye mi Titrek? Çünkü kuyruğumu çok fazla ve hızlı aşağı yukarı salladığım için. Bizi, insanlar ‘dere kuşu’ diye adlandırırlar.” dedi.

Çocuk: “Çok sevindim sizi tanıdığıma Titrek kardeş.” dedi mutlulukla.

Kuş: “Deredeki kirlenme, bizim de besin kaynaklarımızı tükettiğinden yaşamımızı zorlaştırmakta. Yediğimiz küçük balıklar, sucul böcekler, bazı bitkilerle iki yaşamlılar çok az var artık buralarda.” dedi biraz da üzülerek.

Çocuk: Bunu ilk kez işitiyorum, iki yaşamlılar ne demek?” diye merakla sordu.

Titrek: “İki yaşamlılar hem karada hem de suda yaşayan küçük canlılar…” diye yanıtladı onu.

Çocuk: “Çok sağ ol Titrek kardeş, beni bilgilendirdiğin için.” dedi.

Kıvrak Kuyruk: “Bir de bilinçsiz avcılar biz balıklara çok zarar veriyor. Yaşadığımız sulara patlayıcılar atıp bizim toptan ölümümüze neden oluyorlar.” diye inledi.

Yukarıdan hızla akan bir su kütlesi, büyük taşın çevresinden dönerek gitti aşağıya doğru. Dere, sularını köpürterek seslendi çocuğa: “Dere boyunca yaşayan insanların bazıları atık sularını, ayakyolundaki atıklarını bize karıştırıyorlar. Bu atık suların içinde çok zararlı maddeler var. Özellikle ev temizliği için kullanılan kimyasallar beni zehirleyip soluk almamı engelliyor. Ben zehirlenince içimde yaşayan, suyumla yaşam bulan, soluğumla soluklanan hayvan ve bitkiler de zehirleniyor. Ben, kendimde olamayan yaşamı, canlılığı içimde ve kıyımda yaşayanlara nasıl vereyim?” dedi sularını dalgalandırarak çığlık çığlığa, üzüntü ve kızgınlıkla.

Kıyıda kurumakta olan ot, zorla dik durarak ve soluklanarak: “Derenin kirlenip zehirlenen suyu, köklerimden girerek beni zehirledi. Kıyı boyunca var olan otların hepsi kurudu. Ben de son günümü yaşıyorum sanırım. Çünkü ayakta duracak durumum kalmadı. Ayrıca ağaçlara bakın. Onlar da tepe dallarından kurumaya başladı. Bu zehirli su, tüm canlıları yavaş yavaş öldürecek, sonrasında sıra bizi zehirleyen insanlara gelecek.” dedi üzüntüyle.

Toprak, derinden gelen bir sesle: “Dereye atılan tüm kimyasal zehirler suyla benim bağrımda toplanıyor. Bu kadar zehre dayanmam olanaksız… Oysa ben, yalnız hayvan ve bitkileri değil; insanları da suyla birlikte var edenim. İnsanların bu denli kötülüğü suya ve bana niye yaptıklarını bir türlü anlayamıyorum.” diye inledi.

Dere, yıkık ağacın üstünde oturarak konuşmaları dinleyen Deniz’in ninesi ve dedesine dönerek: “Benim güzel dedem ve ninem, bilmem anımsar mısınız siz, çocukluğunuzda benden su içtiğinizi yaylaya gidip dönerken?”

Nine ile dede, bir ağızdan: “Anımsamaz mıyız hiç unutulur mu o güzel günler? Biz yalnız çocukluğumuzda değil, gençliğimizde de senin sularını avuç avuç içtik. Böylece bize sağlık ve yaşam verdiniz. Bu nedenle sana çok minnettarız.” dediler kızgınlık dolu bir üzüntüyle.

Güneş, boynunu bükmeye başladı. Vakit, ikindiye yaklaşıyordu. Dede, çocuğa, üzgün bir sesle: “Yolcu yolunda gerek torunum. Haydi, binelim arabamıza, gidelim yaylamıza.” dedi.

Çocuk; dere, toprak, ot, kuş, balık ve kurbağayla tek tek vedalaştı. Vedalaşırken gözyaşlarını tutamadı. Ninesi Deniz’in yanına gidip onu kucaklayıp bağrına bastı. Eğilip gözyaşlarını öptü. Arabaya doğru yürüdüler. Dere kuşu, başlarını üzerinden uçup kuyruğunu titretti. Ot, boynunu büktü. Dere, köpürdü. Toprak, homurdandı içten içe. Kurbağa vırakladı. Alabalık, kuyruğuyla sulara vurdu sertçe. Bu davranışlarıyla çocuğa: “Uğurlar olsun, Güle güle git yaylana.” dediler birlikte.

Arabaya bindiler, üzgünce. Dede, çocukluğunda derede yaptıklarını anlattı geçmişe dönerek. “”Bak Deniz, biz ninenle bu derede öğrendik yüzmeyi.” dedi zoraki gülümseyerek. Çocuk da hafifçe güldü, içinin yangını bastırarak. Deniz, can kulağıyla dinledi onu yol boyunca. Nine, torunun saçlarını okşayıp elini bırakmadı yaylaya gidinceye dek. Önlerindeki dağın başındaki sis görününce “Vardık!” dedi çocuk, yüzünde hafif bir gülümsemeyle.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Ağustos 2025

 

 

 

 

 

KEKLİK, DEYİP GEÇMEMELİ


Deniz, yaz dinlencesini ninesiyle dedesinin yaşadığı Anadolu’nun unutulmuş, uzak bir köyünde geçirir bu yıl. Ninesiyle dedesini yeniden görmenin sevincini doyasıya yaşamaya başladı bu küçük köyde. Her sabah erkenden uyanıp bazen dedesiyle kırlara gidiyor bazen de evde kalıp ninesiyle türlü konuları konuşurken ona yardım ediyor.

Köy havası, bir başka güzel… Sabah erkenden uyanıyor çil horozun ötüşüyle. Yatağından kalkar kalkmaz evlerinin önünde şırıltısı işitilen çeşmede elini, yüzünü yıkıyor. Buz gibi suyun soğukluğuyla ilk başlarda ürperse de sonradan alıştı ona. El, yüz yıkama işinin ardından güneşin yüksek dağların arasından doğuşunu izliyor doyasıya. Onu izlerken sabah yelinin serinliğini, havanın temizliğini içine çekiyor. Güne başlar başlamaz yaşamın köylerde ne denli anlamlı, sağlıklı, dolu dolu olduğunu fark ediyor her sabah.

Evde iyi bir işbölümü var. Deniz’in görevi, kahvaltıdan önce kümesten taze yumurtaları getirmek, sonrasında ise bahçeden taze sebzeleri toplayıp yıkadıktan sonra sofraya koymak. Yumurtaları, sobanın üstünde kaynatmak da onun işi. Bu sabah kahvaltılarını erkenden yapmaya başladılar birlikte ninesinin birbirinden güzel anılarını dinleyerek. İçinden: “Bu ninem de ne kadar çok şey biliyormuş. Ayrıca neler yaşamış neler…” diye geçirdi. Ninesini dinlemek, kitap okumak gibi bir şey… O kadar çok bilgi öğreniyor ki ondan, bunu anlatmak olanaksız.

Kahvaltılarını mutluluk içinde bitirdiler. Deniz, bugün dedesiyle tarlaya gidecek. Orada yapılacak işler var. Dedesine yardım edecek. Bu nedenle çok heyecanlıydı kahvaltı yaparken. Karınlarını doyurduktan sonra tarlaya doğru yola çıktı dede ile torun. Yol boyunca sorular sordu dedesine Deniz. Çünkü çevrede gördüğü ne hayvanları ne de ağaçları tanıyordu o. Türlü türlü kuşlar, böcekler, memeli hayvanlar, otlar, çiçekler, ağaçlar, çalılar, tarlaları kaplayan ürünler gördü. Çoğunun adını bilmiyordu. O, dedesine peş peşe sorular sordukça güngörmüş adam bıkıp usanmadan, sabırla yanıtlıyordu onun sorularını. Kimi zaman onun gözünden kaçanları da anlatıp tanıttı çocuğa.

Sonunda sapsarı başakları bulunan bir tarlanın önünde durdular. Dedesi: “Geldik güzel torunum! Burası bizim buğday tarlamız.” dedi. Çocuk, buğday başaklarının incecik sapları üstünde esen yelle nazlı nazlı, uyumlu sallanmalarına hayran kaldı. Tarlanın içinde adlarını bilmediği kuşlar vardı. Bir iniyor, biri kalkıyordu başakların arasında.

İri bir kuş dolaşıyordu tarlanın kıyısında. Tam ona gözlerine dikmiş izlerken başakların içinden ona benzer bir başka irice kuş çıktı. Deniz, ses çıkarmadan yavaşça yanaştı onlara doğru. Kuşlar, biraz şaşkın uçmakla uçmamak arasında ikircikli davrandı.

Çocuk, durdu olduğu yerde. Hafifçe gülümseyerek ve yumuşak bir sesle: “Benim adım Deniz... Korkmayın benden sakın! Ben, size zarar vermem. Çünkü ben tüm hayvanların, bitkilerin, kısacası doğanın dostuyum. Sizinle tanışmak isterim. Sizlerin adlarını öğrenebilir miyim?” dedi.

Kuşlardan biri, yüzü ve boynunun altı ak, bu aklığın çevresi siyah olanı yanıtladı çocuğu: “Benim adım. Dertli… Türümün adı da kınalı keklik… Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum.” dedi. Sonrasında kendine özgü bir ötüşle sevincini belli etti ve kanatlarını birkaç kez çırptı çocuğu selamlamak için.

Çocuk: “Sağol Dertli kardeş! Seninle tanıştığım için çok mutlu oldum. Senin adın niye Dertli?”

Dertli: “Bazı insanlar bizi bilinçsizce avladılar. Bu avlanma yüzünden soyumuz neredeyse tükenmek üzereydi. Eee, bizim sayımız azalınca keneler çoğalıp her yanı sardı. İnsanlar; tarlalara, bağlara, bahçelere gidemez oldular. Hatta evlerinin önüne bile çıkamadılar korkudan. Keneler çok sayıda insanı ısırdılar. Bazıları sağlatılarak kurtarıldı, ancak bazıları da yaşamlarını yitirdiler kene ısırığı yüzünden. Bu durum, ülkenin yetkililerini harekete geçirdi. İyi insanlar, soyumuz tükenmesin ve keneler çoğalmasın diye bizim için çiftlikler kurdular. Orada çokça ürememizi sağladılar. Biz çoğaldıkça çok mutlu oldular. Büyüyen yavruları doğaya saldılar törenlerle. Ben de tam bir yıl, o çiftliklerde tutsak yaşadım. Onun için her gün dertlendim ve yanın yanık öttüm orada. Bunun için bana, oradaki bakıcılarımız ‘Dertli’ adını verdiler. Sonrasında buraya getirip dedelerimin, ninelerimin yaşadıkları topraklara bıraktılar beni. Çok mutlu oldum bu topraklara geldiğim için. Ancak dertli dertli ötüşüm burada sürdü. Alışkanlık işte…”

Çocuk: “Yaşam öykünüz ilginçmiş. Demek ki sizleri korumak gerek bilinçsiz ve sorumsuz avcılardan.”

Başaklar arasından gelen kuş, buğday sapları arasından başını uzatarak: “Bana insanlar “çil keklik” derler. Ancak arkadaşlarım ve tüm tarla kuşları bana “Çilli” der. Ben de çok memnun oldum seninle tanıştığım için Deniz. Ben de Dertli gibi çiftlikte doğdum. Yetişkin olunca karşı tepeye bıraktılar beni. Buğdaylar olgunlaşınca Dertli ile burada buluştuk.” dedi başını aşağı yukarı sallayarak selamladı çocuğu.

Dede, girdi söze: “Keklikler, biz çiftçilerin dostları… Onları çok severiz. Ülkemizde onlar üzerine yazılmış çok sayıda şiir ve öykü, bu güzel kuşlara yakılmış türküler var.” dedi.

Çocuk: “Buğday tarlasında ne yapıyorsunuz siz?”

Dertli: “Yere düşen buğday taneleri, tarlada bulunan başka otların tohumları ve kıyıda tek tük bulunan ağaçların meyvelerini yemek için buradayız.”

Çilli: “Tarlanın içinde ve çevresinde bulunan zararlı böcekleri de yeriz. Özellikle yavrularımızı büyütürken onlara yalnızca böcek yediririz. Çünkü protein, onların büyümesini hızlandırır. Bunun için yavrularımız, kısa sürede büyüyüp yuvadan ayrılır.”

Deniz: “Yediğiniz böcekler arasında bizim için tehlikeli olanlar var mı?”

Dertli: “Yediklerimiz arasında insanları ısırdığında ölümcül sonuçlara yol açan keneler var. Keneler, sizi ölümle karşı karşıya getirirken bizim yavrularımıza can verip onların hızlı büyümesini sağlar. Biz de yavrularımız hızlı büyüsün diye durmaksızın keneleri toplarız bir bir.”

Çocuk: “Sağolun Dertli ve Çilli kardeşler bize yaptığınız iyilikler için. Size çok şey borçluyuz bu yaptığınız iyilikten ötürü.”

Çilli: “Biz yalnızca size ve ürünlerinize zarar veren böcekleri toplayıp yemiyoruz. Yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini, türlü otların tohumlarını dışkılayarak toprağa ekiyoruz. Baharda, buraya gelsen rengârenk çiçekler açar her yanda. Çevrede gördüğüm meyve ağaçları da bizlerin sayesinde var. Bizim toprağa bıraktığımı tohumlar çok geçmeden büyür ağaç olur. Meyve verir onlar. Siz de sıcakta diliniz damağınız yapıştığında o meyveleri yiyip ferahlarsınız.”

Dertli: “Bak Deniz, karşıdaki ahlat ağacını görüyor musun? İşte, onu büyük, büyük dedem dikti. On gün sonra dalındaki meyveler olgunlaşacak.  Biz de onun meyvelerini yiyip tohumlarını ekeceğiz toprağa.”

Çocuk: “Çok sağ olun. Sizin iyilikleriniz unutulacak gibi değil. Sizlerle tanıştığım için çok sevinçli ve mutluyum. Hele verdiğiniz bilgiler, çok değerli ve önemli. Vakit iyice geçti. İzninizle sizden ayrılıp köyümüze dönmek istiyorum. Çünkü ninem bizi bekliyor. Geç kalırsak bizi çok merak eder.” dedi çocuk üzgün bir sesle.

Derli ve Çilli bir ağızdan: “Güle güle Deniz… Seni tanığımız için biz de sevinçli ve mutluyuz. Yine gel buralara. Bir dahaki gelişinde yavrularımızla da tanıştırırız seni. Pamuk Nine’ye de çok selam söyle bizden.” dediler. Ardından ikisi birden kanat çırpıp çocuğun başının üstünde üç kez döndüler.

Deniz, dedesinin yanına gitti biraz sevinçli, biraz da üzgün olarak. Dede, torunun sevincinin de üzüntüsünün de nedenini anladı. “Üzülme çocuğum, yine geliriz buraya. Yine bu kanatlı arkadaşlarınla söyleşirsin.” dedi.

Çocukla dedesi sırtlarına taşıyabilecekleri kadar yükler alıp yola koyuldular eve gitmek için. Dedesi önce “İki Keklik” türküsünü söyledi yanık sesiyle. Ardından “Keklik Gibi Kanadımı Süzmedim” türküsüne geçti.

Türküler bitince Deniz, dedesini elinden tutup durdurdu yolun ortasında. İki elini sıkıca tutup gözlerine dikkatlice bakıp: “Söz ver bana dede bu türküleri bana öğreteceğine. Yaşadığımız kente dönünce bu türküleri arkadaşlarıma, öğretmenlerime, komşularımıza söyleyeceğim. Ayrıca burada yaşadıklarımız anlatacağım onlara.” dedi düşünceli düşünceli.

Dede: “Söz veriyorum sana bu türküleri de yanı sıra başkalarını da öğreteceğime. Türküler, bizim yaşamımız… Biz, ne yaşarsak onları türkülerle anlatırız. Onların içinde sevinçlerimiz, mutluluklarımız, acılarımız, üzüntülerimiz, ayrılıklarımız, kahramanlıklarımız var. Öğren ki binlerce yıldır bu topraklarda yaşananları bil. Başkalarına öğret ki onlar bilsin. Böylece bu toprağın kültürel varsıllıkları kuşaklar boyunca sonsuza dek yaşasın.” derken gözünden iki damla mutluluk gözyaşı damladı aksakalına.

Eve vardıklarında yorgunluklarını unutmuş, çok sevinçliydiler. Ninesi evin önündeki dut ağacının altına sofrayı kurmuş, onları bekliyordu. Hepsi bakır sininin çevresini aldı. İçtikleri çorba, yedikleri her lokma boğazlarından bir keklik ötüşü ve türkü ezgisiyle onlara can oluyordu.

Torun, dedenin gözlerine baktı yemekten sonra. İlk türkü başladı sofradan kalkmadan. Nine de onlara eşlik etti. Karşıdan dolunay yükselmeye başladı yıldızlar arasından. Onlar da ışıklarıyla sofradakilere katıldı.

Gece türküye, türkü gökyüzüne, gökyüzü yüreklerine karıştı. Gönülleri coşkun bir sel gibi akıp bozkıra yaşam iksiri oldu.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               19 Ağustos 2025

 

 

 


ÇOCUKLAR, ANNE VE BABALARIN YATIRIM ARACI MI?


Birçok anne ve baba, çocuklarına verdikleri emekler, harcadıkları paralar, onların yetişmeleri için gösterdikleri özveriler nedeniyle dünyaya getirdikleri, yaşama hazırladıkları yavrularının kendilerine borçlu olduklarını dile getirir. Bu düşünce, haklı ve doğru mu acaba?

Yaşam, özverilerle gelen mutluluklar üstüne kurulu. Dünyanın bütün canlıları üreyip çoğalır. Bu, doğanın değişmez kuralı... Üreme, birçok canlıda çiftleşmenin bir sonucu olarak görülür. Çiftleşme, hem dişinin hem de erkeğin zevk aldığı bir eylem. Demek ki insan olsun hayvan olsun çoğalma güdüsüyle çiftleştiğinde zevk alıp mutlu oluyor. O zaman insan yavrusunun yaşamı da bir zevk ve mutlulukla başlıyor. Bir çocuk, dünyaya gelmeden önce anne ve babasına bu konuda bir istek bildirmiyor. “Beni dünyaya getirin.” diye yalvarmıyor. Onun dünyaya gelmesi tamamen büyüklerinin isteğiyle oluyor. Doğduktan sonra onu yaşamda tutmak için çaba gösteren de anne ve babası. Bundan da anlaşılıyor ki bir bebeğin doğup büyümesi, okullara gitmesi tamamen kendi istenci dışında gelişiyor. Bir çocuk, kendi istenci dışında yapılan işlerden niye sorumlu ya da borçlu olsun?

Anne ve babalar, çocuk ana rahmine düştüğü andan başlayarak onun her günkü gelişiminden mutluluk, heyecan ve sevinç duyar. Yaşamlarını, doğacak çocuklarına göre düzenlerler. Artık yaşamlarının merkezinde o vardır. O, doğduğunda ise dünyalar onların olur. Çocuğun doğması, aile için dünyanın en güzel, en çok mutluluk veren, en heyecanlı ve tansıklarla dolu bir an. Bunu ölçmek, tanımlamak olanaksız.

Anne ve babanın dışında dedeler, nineler, teyzeler, halalar, dayılar, amcalar, varsa büyük kardeşler, uzak ya da yakın tüm akrabalarla eş dost, konu komşu yeni doğan çocuğu sevinçle karşılar. Doğmadan önce de onu heyecanla bekler herkes. Demek ki bir çocuk, dünyaya tüm ailenin isteği üzerine geliyor. Yalnız bazı nedenlerle istenmeyen çocuklarda toplumsal nedenlerle aynı mutluluğu, heyecanı göremeyiz. Bu tür çocuklar, çok azdır ve konumuz dışındadır.

Bir anne ve baba düşünün ki çocuklarının her anından tanımsız bir sevinç, mutluluk, heyecan duyar. Çocuğu için ne yaparlarsa isteyerek ve büyük bir mutlulukla dolu görev anlayışıyla yaparlar. Çocuklarıyla her an gurur duyarlar. Onları mutlu ederken kendileri, onlardan katbekat mutlu olur. Gece demez gündüz demez onu düşünürler. Yaşamının her anını ona göre planlarlar. Ona dokunuşu, çocuğunun sesini işitmesi mutluluğun en büyüğü değil mi? O, anne ve babanın en büyük kahramanı ve tansığı olarak görülmüyor mu?

Anne ve babalar, çocukları için yaptıkları özverileri, harcadıkları emekleri isteyerek ve zevkle yapar. Çocuğun varlığı, bir aile için en büyük varsıllık sayılmıyor mu?

Bazı anne babalar, ne yazık ki çocukları için harcadıkları paraların hesabını yapıp bunu onların yüzüne vurur. Kimi zaman onlara kızdıklarında ya da istedikleri başarılara ulaşamadıklarında çocukları için yaptıkları özverileri anlatırlar pişmanlıkla. “Bak, seni özel bir okula yazdırdık kısıtlı bütçemizle. Kurslara gönderdik seni, yemeyip içmeyip. Başka çocuklardan daha iyi yaşamanı sağladık. Yemedik yedirdik, içmedik içirdik, giymedik giydirdik, gezmedik gezdirdik. Ne istediysen yaptık. Şimdi sen kalkmışsın bütün emeklerimizi yok sayıyorsun, olur mu böyle şey?” demekteler. Ya da… “Us dışı yaramazlıklarına katlandık. Altını değiştirdik. Sayrı olduğunda geceleri uyumayıp başında bekledik. Gerekli gereksiz ağladığında kızmayıp sabrettik. Çok zor çocuktun, çok…” diye söylenirler. Bu tür davranışlar, konuşmalar çocukları ezim ezim ezer. Onların evlerine bağlılıklarını gevşetir. Anne ve babaya güven duygularını azaltır. Bir kişi için, hele de çocuğunuzsa yapılan özveriler, harcanan paralar, verilen emekler yüze vurulmaz. Bu, insancıl bir davranış olmadığı gibi görgüsüzlüktür de.

Sana dünyanın en büyük mutluluklarını tattırmış, en büyük sevinçlerini ve heyecanlarını yaşatmış, seni yaşam yolculuğunda olgunlaştırmış ve en önemlisi de sana dünyanın en kutsal adları olan “anne, baba” sözleriyle seslenmiş çocuğuna, onun için yaptıklarını anımsatıp minik yavruyu yerin dibine batırma!

Kimi anne ve babalar ise çocukları yetişkin olduklarında verdikleri emekleri bir biçimde kendilerine ödemelerini bekler. Yahu arkadaş, sen çocuğunu yetiştirmek için harcadığın emekleri, ona borç mu verdin de sana borcunu ödesin? Eğer sen, çocuğunla saygı, sevgi, güven temelinde sağlam bir ilişki oluşturmuşsan zaten çocuğunun senden duygusal kopuşu söz konusu olamaz. Böylece aranızda borç harç ilişkisi de gündeme gelmez.

Çocuklar, dünyaya gelmek için anne ve babalarına başvuruda bulunmuyor. Onların hiç haberi yokken dünyaya geliyorlar. Bu nedenle onları borçlu olarak görmek niye? Onlar bir yatırım aracı mı ki sonrasında kazanç sağlasınlar sana?

Ey anne ve babalar, çocuklarınızı yatırım aracı olarak görmeyiniz. Onlarla ilişkilerde duygudaşlık yapınız. Canlıların tümünde büyükler verici, küçükler alıcıdır. Bu, dünya var olduğundan beri değişmez bir kural. Siz doğada yaşayan anne ve babaların yavrularını yatırım aracı olarak gördüğüne tanıklık ettiniz mi?

Eğer çocuklar, anne ve babaları yaşlandıklarında her koşulda onların yanındaysa bu onların duygudaşlığını ve vicdanlarının geliştiğini gösterir. Bu da anne babanın yetiştirme biçimiyle ilgili ve bir borç ödeme değil! Çocukların anne ve babalara borcu manevi ve vicdanidir. Zaten ona insanlık değerlerini yeterince vermişseniz sorun yok! Vicdanı gelişmiş bir evlat, her koşulda anaatalarının (ebeveynlerinin) yanında olur sonsuza dek. Bu yanında oluş, bu dünyadan göçen büyükler için de söz konusu.

Çocuklarımızı büyütürken nasıl sevinç, mutluluk, heyecan içindeysek ve keyifleniyorsak; onların yetişkinliklerinde de aynı duyguları taşımalı. Onları kulumuz, hizmetçimiz olarak görmemeli. Biz, onlara karşı görevimiz yaptık; onlar da kendi çocuklarına karşı aynı şeyleri yapacak. Doğal döngü, böyle sürüp gidecek. Bu döngüyü değiştirmeye çalışmak, büyük bir yanlış. Doğanın gücü, onu değiştirmeye çalışanları ezip geçer.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               12 Ağustos 2025

KUPKURU DAL

Ormanda kupkuru bir dal gibisin

Varsıllık içinde yoksul gibisin

Çırpınıp dursan da elsiz ayaksız

Son deminde esen bir yel gibisin

 

Önünü görmezsin düşersin boşa

Şirinlik etsen de gitmezsin hoşa

Işıksız kalırsın koşarsın loşa

Çamurlar taşıyan bir sel gibisin

 

Zavallılık edip dertler yanarsın

Dalkavuk çokçadır ona kanarsın

İyiyi anlamaz kötü anarsın

Dalgalarda su alan sal gibisin

 

Gerçeği bilmezsin işin yalandır

Sözünü bilmeyen artta kalandır

Haddini aşarak yaşam çalandır

İnsana kasteden bir el gibisin

 

Adil’im günleri bilir sayarım

İnsanlık erdemi asıl ayarım

İyiyle güzeli durmaz yayarım

Toprağın bağrında bir bel gibisin

                               Adil Hacıömeroğlu

                               11 Ağustos 2025