AĞLAYAN KEDİ


İstanbul’da neredeyse bir haftadır lodos sert esmekte. Lodos; çatıları uçuruyor, ağaçları deviriyor, kıyıya bağlı tekneleri batırıyor. Öyle sert esiyor ki sert dalgalarla kıyıları dövüyor. Deniz kudurmuş durumda. Denizden sürüklenen tuzlu sular; caddeleri, sokakları, kent alanlarını göle döndürüyor.

Lodos ilk esmeye başladığında hava ılıdı bu kış gününde. Ancak gözü yaşlı lodos, en sonunda yağmuru da getirdi. Hem de ne yağmur… Yağmur suları, cadde ve sokaklar boyunca akarsuya dönüştü. Ne şemsiye dayanıyor ne de yağmurluk. Şemsiyeleri uçurup kırıyor. Su sızdırmaz denen ayakkabıların içine giriyor yollardan akan sular.

Üç gündür hastaydım. Evden çıkmayıp dinlenmek istiyorum. Ancak evde sıkıldım devinimsiz olduğum için. Dün akşam dışarı çıktım sahilde yürümek için. Sarılıp sarmalandım. Yürüdüm kıyı boyunca. Lodos çok sert ve üşütüyor insanı. Dalgalar, kıyıyı aşıp yürüyüş yolunu istila ediyor. Birkaç kez dalgaların beni ıslatmasından kurtuldum.

Epeyce yürüdükten sonra geri döndüm. Birden kulağıma, bebek ağlamasına benzer bir ses çalındı. Sese doğru dikkat kesildim birden. Bana doğru gelen üç renkli alaca bir kedi gördüm. Belli ki benden yardım istiyor. Renginden anlaşılıyor ki dişi bir kedi bu. Hiç soluklanmadan ağlamaklı miyavlamasını sürdürdü. Kediler, normal zamanlarda kıyıya yığılan kayaların arasında yaşar. Oralarda yavrular. Yavrularını da kayaların kuytu köşelerinde saklarlar.

Kedi, durmaksızın ağlamaklı sesiyle aranıyor yeşil alanda. Otların üzerinde dolaşan çok sayıda kedi var. Belli ki lodosun şiddetinden kaçıp ağaç diplerine ve açık alanlara sığınmışlar. Yağmurdan, rüzgârdan ve soğuktan korunacakları küçük de olsa kapalı bir alan hiç yok! Bu sert havaya, tüm olumsuz koşullara karşın burada dayanmaya çalışıyor bu sevimli hayvanlar. Ne yazık ki bazı hayvan severlerin sahile getirip koyduğu kedi evleri de dalgaların dövdüğü kayaların üstünde. Bu küçük kedi evlerinin bazıları dalgaların hışmına uğramış.

Fırtına tüm şiddetiyle sürerken ve kediler sığınacak bir yer ararken onlara düzenli olarak mama getirenler de ortada yok! Kedi severler, bu hayvanlara yiyecek getirseler bile nereye koyacaklar? Sürekli kıyıda olurdu onların yiyecekleri. Şimdi bu, olanaksız… Yol kıyısında olmaz, çünkü dalgalar buraları darmaduman ediyor. Çimlerin üstüne bırakılan mamaları kedilerin bulup yemesi de zor. Bundan da anlaşılacağı üzere hem fırtına hem soğuk hem de açlık kedileri zor bir yaşam savaşının içine düşürmüş.

Yılardır her fırtınadan sonra sahilde yürüyüş yaptığımda kedi ölülerine rastladım. Çünkü bu hayvanların bir kısmı şiddetli dalgalara ne yazık ki yenilip can veriyor. Geçmiş fırtınalar usuma geldikçe içim çok fena oluyor. Ancak elimden ne gelir ki?

Kedinin ağlaması sürdükçe içim parçalanıyor. Ben de sağa sola bakıp aradım yavruları. Belli ki geç yavruladı bu kedi. Büyük bir olasılıkla yavruları çıkamadı kayaların altından ya da yeşil alana çıktıktan sonra kayboldular. Annelik içgüdüsüyle fırtınaya aldırmadan onları arıyor. Ağlamaklı sesiyle yavrularını çağırıyor sanırım.

Hava kararmıştı. Sokak ışıklarının loş ışığında kediyle biraz dolaştık çevrede. O da anlamış olmalı ki benim aradığımı yanımda yürüyor, beni bir kurtarıcı olarak görüyor. Grip beni zorluyor. Sert lodos, neredeyse ciğerimi söküyor. Üşümeye başladım. Isınmam gerek... Kediyle vedalaştım istemeyerek. Hızlı adımlarla yürüdüm Bostancı’ya doğru. Yol boyunca birçok çaresiz kediye rastladım. İçim yandı, ancak yapabileceğim bir şey yok!

Kendimi, kıyıdaki bir çay bahçesine attım biraz ısınayım diye. Bir çay alıp oturdum boş bir masaya. Çay eşliğinde kitap okudum bir süre. Kendimi az da olsa iyi duyumsayınca kalkıp eve geldim kulaklarımda kedinin ağlak sesiyle.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       10 Ocak 2026

EKRAN BAĞIMLILIĞI, EKONOMİMİZİ DE VURUYOR


Ekran bağımlılığı, yalnız çocuk ve gençlerimizi mahvetmiyor; ekonomimizi de vuruyor. Ülkemiz insanlarının bin bir emekle üretiminden kazandığı para yurtdışına gidiyor göz göre göre. Yabancı kaynaklı sosyal medyada geçirilecek her an ve yabancıların izlememiz için paylaştığı her videoyu tıklamakla paramızın yurtdışına çıktığını söylemeliyim. Peki, bu, nasıl oluyor?

Dünyanın her yerine yaygınlaşmış bir reklam sektörü var. Ürününü tanıtıp satmak isteyen üretici; halkın, yani tüketicilerin gördüğü her yere reklam verir. Bu nedenle halkın gözü daha çok nereye bakıyorsa reklamlar da orada oluyor. Uzun yıllar boyunca reklamların en çok verildiği yer, gazete ve dergi sayfalarıydı. Televizyonun çıkıp yaygınlaşmasıyla ürün tanıtımları buraya kaydı. Doğal olarak reklam pastasından gazetelerin payı azalırken televizyonlarınki arttı. Bunların yanı sıra yerleşim alanlarının birçok yerinde, reklamlar görülür. Reklam yapmanın daha birçok yolu var. Hangi yoldan reklam yapılırsa yapılsın, bu iş için ödenen para ülkemizde kalırdı dijital ortam olmadan.

Son yıllarda sosyal medyanın gelişmesine, koşut olarak ekran bağımlılığı da artmakta. Ekran bağımlılarının artmasıyla eskiden toplumu yönlendiren iletişim organlarının izlenme oranları, etkisi giderek azalmakta. Reklamlar da bir yayın organının izlenme oranına göre veriliyor. Doğaldır ki izlenme oranı artan sosyal medya, reklamlardan aslan payını almaya başladı son yıllarda. Dijital medya platformlarının neredeyse hepsi yurtdışında olduğundan reklam paraları da yurt dışına gitmekte.

Ülkemiz gençlerini ahtapot gibi saran bahis/kumar sitelerinin neredeyse hepsinin yönetim merkezleri yurtdışında. Buralara da reklamlar görülmekte zaman zaman. Böylece toplumumuzu mahveden bu sitelere de yurdumuzdan para akıtılmakta yasadışı olarak.

Türkiye, 2024 yılı Tahmini Medya ve Reklam Yatırımları Raporu’na göre toplam yatırımlar önceki yıla göre yüzde 78,9 büyüyerek 253.6 milyar TL’ye ulaşmış. Bu paranın yüzde 74,2’si dijital medyaya gidiyor. Yani reklamlara harcanan paranın aslan payını, dijital medya almakta. Her yıl bu paranın arttığını düşünürsek yurtdışına giden paranın ne denli çok olduğu anlaşılır. Oysa 2014’te yerli medyanın reklamlardan aldığı pay yüzde 80 idi.

Ülke kaynaklarımız bir yandan bahis/kumarla diğer yandan dijital alanlara verilen reklamlarla yurtdışına akıtılmakta. Yalnızca çocuk ve gençlerimizi, dijital bağımlılığın yok ediciliğine kurban etmiyoruz; 85 milyon yurttaşımızın emeğini, alınterini, üretimini de bu görünmez ellere gönüllü veriyoruz.

Dijital bağımlılık, ülkemizi maddi ve manevi olarak çökertmekte. Üretimimizi, emeğimizi, paramızı, toplumsal değerlerimizi, bakmaya kıyamadığımız çocuklarımızı sanal ortamının canavarlarına yem ediyoruz. Bu gidişi durdurmalıyız; toplumumuzun geleceği, halkımızın mutluluğu ve gönenci için.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Ocak 2026


KUMAR BAĞIMLILIĞI


Ekran bağımlılığının yarattığı en önemli sorunlardan biri, sanal ortam da kumar oynamak. Kumar bağımlılığı, sanal ortamda daha çok “bahis” adı altında yer almakta.

Türkiye’de 40 milyona yakın insan, en az bir kez ya da birden çok kumar sitelerine giriş yapmış. Yani bu kişiler, en az bir kez olsun kumar oynamış. Bahis (kumar) oynama yaşı, ne yazık ki giderek düşmekte. On beş, on altı yaşındaki çocukların sanal ortamda kumar oynadıkları saptandı ne yazık ki. Bu durum, çocukların ve gençlerin geleceğini yok eden bir bağımlılık türü. Bu durum; evlerde mutluluğu, uyumu, erinci, ülküleri yok ediyor göz göre göre.

Türkiye’nin bir yılda kumara giden parası üç aşağı beş yukarı 40 milyar dolar.  Bu para, ne yazık ki yurtdışına gidiyor. Ekonomik bunalım içinde çırpınan ülkemizin yoksullarının parası, su gibi akarak yurtdışındaki kumar baronlarının kesesini doldurmakta. İnsanlar, elinde avucunda ne varsa kumara vermekle kalmıyor, ödeyemeyecekleri borçların altına giriyorlar. Bankalardan kredi alıp ya da varsa malını mülkünü satıp sanal kumara veriyorlar paralarını. Bu da aileleri dağıtıyor, insanları ölüme kadar götürüyor.

Kumar, herkesin elinde bulunan cep telefonlarında oynanıyor. Yani herkes kumarhaneyi elinde taşıyor. Ekran bağımlılığı, kısa sürede kumar bağımlılığına/alışkanlığına dönüşmekte.

Elinden telefon düşmeyen kişi, neredeyse her gün kumar sitelerine giriyor. İşin ilginç yanı, kişiler bu sitelere “Kumar oynayacağım.” diye girmiyor; “Yatırım yapıyorum.” diyerek buralara para yatırıyor. Yani kumar, ülkemiz insanı için yatırım alanı olmuş. Buralara yatırım(!) yapmak için kişi, varını yoğunu yatırıyor kumar sitelerine. Uçan kuşa borçlananlar var. Ne yazık ki sanal kumarda kazanan yok! Çünkü sistem ona göre ayarlanmış. İlk başta sisteme yeni girene biraz para kazandırılıyor. Doğaldır ki bu, oltaya takılan yem gibi. Kazandığını sanan kişi, daha çok para yatırıyor bu sitelere. Artık o, yemlenmiştir ve bir daha kurtuluşu yoktur bu tuzaktan. Oltada çırpınan balık gibi çırpınması onu kurtarmıyor. Çırpındıkça oltanın iğnesi, daha çok saplanıyor ona. Diyelim ki kazara kazandınız bir miktar para. Bu para, sizin hesabınıza geçmiyor bir türlü. Bu da insanları düş kırıklığına uğratmakta.

Düş kırıklığı, giderek derinleşiyor. Tuzağa düşürüldüğünü anlayan kişi, sistemden çıktığında başka bir tuzak kuruluyor ona. Kendisinin avukat olduğunu söyleyen biri, onu arıyor. Ona, yasadışı kumar oynadığını söyleyerek ihbar etmekle tehdit ediyor. Bu tehdit karşısında kişi, kopamıyor tuzaktan. Kumar siteleri, tuzağa düşürdüklerinin kanını emiyor adeta. Her şeyini yitiren, toplumsal yaşamdan kopan, özellikle de yakınlarının yüzüne bakamayacak duruma gelen kişinin yaşama isteği yok oluyor. Kendince önünde tek yol olduğunu düşünüyor ve kendi canına kıyıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasına göre kumar bağımlılarının yüzde yirmisi intihar ediyor. Bu önemli bir sayıdır. Bin bir emekle yetişen insanların kumar yüzünden yaşamdan kopmaları, bir toplum için büyük bir yitik ve sorun. Ülkemizde de birçok kumar bağımlısının canlarına kıydıklarını üzülerek öğreniyoruz. Çankırı’nın Ilgaz ilçesinde 37 yaşındaki öğretmen Şafak Çelik, tüm mal varlığını sanal kumarda ne yazık ki kaptırdı. Üstüne üstlük bir de ödeyemeyeceği denli çok borçlanan Çelik’in kendi canına kıyması, kamuoyunda yankılandı ve benzer biçimdeki ölümleri gündeme getirdi. Demek ki ekran bağımlılığı, çocuk ve gençleri ölüme götüren bir sürecin başlangıcı.

Şimdi diyeceksiniz ki, ekran bağımlılığıyla kumarın ilişkisi nasıl oluyor? Telefonda oyun oynayan kişilerin karşısına birçok reklam çıkıyor. İster istemez kişi, bunların üstüne tıklıyor. Çünkü merak ediyor insan. Bu reklamların çoğu da yasadışı kumar siteleriyle ilgili… Her insanın para kazanma isteği vardır içinde gizli ya da açık olarak. Kumar sitelerine girenlerin çoğu ekonomik zorluk çeken ailelerin çocukları… Az da olsa varsıllık içinde yaşayan kişiler de kumar bağımlısı oluyor nedense. Bu reklamlarda alanında ünlü olmuş kişilerin görüntüleri paylaşılıyor. Hele yapay zekânın günlük yaşamımıza girmesiyle bu iş daha da kolaylaştı. Ünlü biri, yapay zekâ yardımıyla bahis sitelerinin reklamında oynatılıyor. Bunu görenlerini çoğu, reklamdaki sahtekârlığı anlayamıyor. Böylece de tuzağa düşülüyor reklam yüzünden.

Türkiye’deki spor karşılaşmalarının, özellikle de futbol maçlarının çoğu şifreli televizyon kanallarında yayımlanmakta. Bu nedenle maçlara ilgi duyan kişiler, korsan yayınları yeğliyor. Bu korsan yayınların çoğunu, kumar siteleri yapmakta. Böyle olunca da sürekli reklamlarını yayımlıyorlar buralarda. Bu reklamlar da tıklanıyor doğal olarak. Böylece ekran bağımlılığı kumar bağımlılığına dönüşüyor.

Bahis sitelerinde her türlü kumar var. Spor karşılaşmaları, at ve araba yarışları başköşede. Ancak bu karşılaşmaların çoğu gerçek değil, sanal. Sanal bir maç ya da yarış kurgulanıyor ve bahis sitesine giren bu karşılaşma/yarış için para yatırıyor. Oysa kurgulayan kişi, istediğini, istediği biçimde kazandırıyor.

Bahis, yalnızca spor karşılaşmalarında oynanmıyor. İnsan usuna gelebilecek her konuda bahse girmek olanaklı bu sitelerde. Örneğin, son aylarda ülkemizde bahis ve uyuşturucu soruşturmaları başladı. Hemen bahis siteleri devreye giriyor. “Uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan elli kişiden kaçı tutuklanacak?” biçiminde bahisler yapılıyor. Yine bir trafik kazası olduğunda diyelim ki yirmi kişi yaralandı. Bahis sitesi, “Bu yaralıların kaçı ölecek?” diye bahis yaptırıyor. Diyelim ki ABD Başkanı Trump, yarın basın toplantısı yapacak. Bahis şirketi, Trump’ın basın toplantısında hangi renk takım elbise giyeceğini soruyor.  Bu örnekler çoğaltılabilir.  Ne kadar eften püften konu varsa bahsi yapılıyor anlaşılacağı üzere.

Sanal bahis siteleri, ocaklar söndürüp bir kuşağı mahvediyor. Ülkemizin varlıkları kumar nedeniyle yurtdışına akıyor. Bu, ulusal varlığımızı da tehdit ediyor. Çalışma yaşamında olması gereken gençler, ne yazık ki ekran başında bahis bataklığında. Bu durum, hem gençleri hem de toplumu çürütüyor. Geleceğimiz, ekran bağımlılığı yüzünden yok oluyor. Bu konuda önlem almalıyız gecikmeden hemen bugün. En küçük gecikme bile bu sorunu, daha içinden çıkılmaz duruma getirir. Önlemler zamanında alınmalı, geciktirilmeksizin. Yoksa yarın çok geç olabilir.

 Kumar bağımlılığı toplumun kılcal damarlarına yayılmış durumda. Nedeni de çalışmadan para kazanıp geçinmek… Emeğe, alınterine, çalışarak üretmeye değer vermeyen bir insan kümesi var. Ne yazık ki bu insanların sayısı her geçen gün artmakta. Ulusumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu, devrimlerimizin öncüsü Atatürk: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.” diyor. Bu söz, günümüz toplumunu, çocuk ve gençlerimizi uyarıcı niteliktedir. Bir toplumun gençleri geçimlerini bahis, kumar gibi yollardan sağlamaya çalışırsa Ulu Önder’in dediği gibi onurlarını, özgürlüklerini ve geleceklerini yitiriverirler göz açıp kapayıncaya dek. Böylece Türkiye de Türk milleti de kalmaz yeryüzünde. Bu nedenle kumar, ulusal güvenlik sorunu. Hem de çözümü kısa sürede bulunması gereken yaşamsal bir sorun.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       9 Ocak 2026

 

 

 


EKRAN BAĞIMLILIĞI, ULUSAL TEHDİT


Ekran bağımlılığı, ulusumuzun birliğini giderek tehdit ediyor. Ne yazık ki ülkemizin geleceği olan çocuk ve gençler, sosyal medya üzerinden emperyalizm tarafından yönlendirilmekte. Bu yönlendirilmelerle gençlerin ülkemizden umudunu kesmesine neden olunuyor. Bazı kişilerde ise bu, giderek doğup büyüdüğü topraklardan nefret etmesine dönüşüyor. Bu nefret de çocuk ve gençlerin ülkesine bağlılığını, sevgisini yok ediyor.

Günümüzün en büyük bağımlılığı, ekran… Ekran bağımlılığı, birçok farklı bağımlılığın da temelini oluşturmakta. Üstelik ekranların kontrolü, yönlendirilmesi, burada izlenen içeriklerin üretilmesi küresel sermayenin yönetiminde. Çocuk ve gençlerin burada izledikleri yayınların çoğu, onları küresel güçlerin isteği doğrultusunda yönlendirmekte. Bu da genellikle olumsuz yönde olmakta, onları bağımlı yaparak kendine tutsaklaştırmakta. Böyle bir durumda kişinin bireysel özgürlüğünden, yaşamındaki seçimleri kendisinin yapmasından, kendisi olmaktan söz edilemez. Ekrana bağlanan kişi, görünmez ve kötü niyetli bir elin kulu kölesi oluyor.

Sık sık sosyal medyada birçok gencin yurt dışına gitmek için can attıklarına tanık olduk. Bu kişilerin çoğunun iyi eğitim aldıklarını görüyoruz. Bu gençlerin ülkemizde işsiz kalması neredeyse olanaksız. Üstelik birçoğu, eğitimleri ve meslekleri göz önüne alındığında Türkiye’de el üstünde tutulacağını biliyoruz. Buna karşın bu kişilerin doğup büyüdüğü topraklarda mutsuz olup yurtdışına gitme istekleri niye?

Sosyal medyada ülkemizde demokrasinin, adaletin, fırsat eşitliğinin, insan haklarının olmadığı ve çalışanların emeğinin karşılığını alamadıkları yalanı sürekli yayılmakta küresel egemen güçlerce. AB ülkeleri ve ABD’de çalışanların, hele de üniversiteyi bitirmiş olanların çok güzel olanaklarla çalıştıkları, yüksek aylıklar aldıkları anlatılıyor sosyal medyada. Buna kanan bazı gençler, yurtdışına gitmeye karar verdiler ve dediklerini de yaptılar. Giderken de “Türkiye bir doktor yitirdi, Almanya bir doktor kazandı.” ya da “Türkiye bir mühendis yitirdi, ABD bir mühendis kazandı.” biçiminde sosyal medyada paylaşımlar yaptılar. Bu kişiler, umutla gittikleri yerlerde düş kırıklığına uğradılar. Çünkü gittikleri ülkelerde bırakın el üstünde tutulmayı, boğaz tokluğunda çalışabilecekleri işleri bile bulmakta güçlük çektiler. Bazıları düş kırıklığıyla ülkemize döndü. Bir kısmı ise giderken ülkemiz hakkında ileri geri konuştukları ve büyük sözler ettikleri için yüzleri tutmuyor geri gelmeye. Bakalım, dişlerini ne kadar daha sıkacaklar yaşadıkları zor koşullarda.

Ekran başından ayrılmayanların önüne sık sık bazı algoritmalar çıkıyor. Türkiye’de çalışmanın boşa olduğu anlatılıyor burada. “İşe girersen zaten düşük aylıkla çalışacaksın. Aldığın para faturalarını ve borçlarını ödemeye ancak yetecek. Cebine bir lira bile girmeyecek. Böyle çalışmanın işsiz olmaktan ne farkı var? ABD’de günde yaklaşık iki bin kişi milyoner oluyor. Sen, bu varsıllık fırsatını yakalamak ve çalışmak için niye ABD’yi seçmiyorsun?” biçiminde sözler var bu algoritmalarda. Eğer ABD ‘de her gün iki bin kişi milyoner oluyorsa bu, yılda yaklaşık yedi yüz bini aşkın kişi yapar. Bunun olanaklı olup olmadığını düşünmüyorlar bile. Çünkü sanal dünyada öylesine büyülenip koşullanmışlar ki orada anlatılanları, doğrulukları konusunda asla sorgulamıyorlar. “Gökten yağanı, yer kabul eder.” atasözünün gereğince ekrandan gördükleri, işittikleri her düşünceyi doğru olarak kabul ediyorlar. Bu durum, ekrana, sanal dünyaya adeta bir tapınma.

Türkiye’de üniversite diplomalı gençlerin çoğunun işsiz olmasının nedenlerinden biri, sanal dünyanın söylediklerine inanarak düşük buldukları aylıklarla çalışmayı gereksiz görmeleri. Bu da onları, iş aramaktan alıkoymakta. Doğaldır ki uzun süre çalışmayan, yalnızca evde oturup ekran başından ayrılmayan gençler, zamanla hem eğinsel hem de tinsel olarak bir çöküş yaşıyor, iyice tembelleşiyorlar. Zamanla çalışma istekleri yok oluyor.

İşsiz, çalışma isteği körelmiş, ekran bağımlılığı yüzünden giderek toplumsal ilişkileri zayıflamış gençlerin ülkelerine bağlılıkları zamanla köreliyor. İçinde bulundukları kötü durumdan ülkelerini sorumlu görüyorlar. Bundan içinde yaşadıkları toplum da payını alıyor. Bu kişiler, kendi yurttaşlarını işe yaramaz, ilkel, anlayışsız, gereksiz insanlar olarak görmeye başlıyor. Böylece içinde yaşadıkları toplumdan duygusal kırılmaları ve kopuşları başlıyor. İşte, bu da ulusun varlığını, yurdun bütünlüğünü tehlikeye düşürmekte. Düşman, görünmeyen eliyle içimize zehri boşaltıyor. Hem de çocuklarımızı, gençlerimizi bizden kopararak… Koparmakla kalmıyor, onları doğup büyüdükleri topraklara düşmanlık yaptırıyorlar.

Ne yazık ki son yıllarda ekran bağımlılığı yüzünden kendi ülkesinin hiçbir şeyini beğenmeyen çocuklarımız ve gençlerimiz var. Kendi ülkesine karşı önyargılarla dolup taşan ekran bağımlısı bir kuşak yetiştirilmekte ne yazık ki sanal dünya aracılığıyla görünmez düşman. Düşman, içimizden evlatlarımızla vuruyor bizi. Sanal bağımlılık, ulusal güvenlik sorunu olmak üzere… Konu savsaklanmamalı. Devlet yetkilileri, anneler, babalar, öğretmenler konunun önemini iyi kavrayıp ortaklaşa önlem almak zorunda. Yarın, çok geç olabilir. Başka Türkiye, başka evlatlarımız da yok! İkisini de elimizde tutmak zorundayız. Çünkü ulusça yaşamamızın garantisi bu.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Aralık 2026

TOPRAK KOVGUNLARI


Toprak Kovgunları… Kemal Ateş’in h2o Kitap’tan çıkan bir romanı… Hani denir ya, bir solukta okunan bir yapıt… Ben de bir solukta okudum Toprak Kovgunları’nı.

Kemal Ateş’le henüz yüz yüze tanışamadık. Ancak sosyal medya üzerinden tanışıyoruz sayılır. Onun yıllarca Aydınlık gazetesinde dil üzerine yazdığı günlük yazılarını okudum zevkle. Ayrıca Saklı Sözlük ve Dil Hurafeleri kitaplarını da okumuştum daha önce. Sayın Ateş, iyi bir dilci ve Türkçe sevisiyle donanmış bir yazar öğretmen.

Toprak Kovgunları, iyi kurgulanmış, yaşanan olaylar iyi gözlemlenmiş. Ülkemizin kentleşmesiyle başlayan gecekondulaşma sorunu anlatılmakta kitapta. Köylerinden kopup gelen yoksul insanların kentlerin dışında kurdukları ve başlarını soktukları derme çatma evlerde verdikleri yaşam savaşımı anlatılmakta. İnsanlar, kentlere göçerken oradaki alışkanlıklarını, dar düşüncelerini, tutuculuklarını, geleneklerini de getiriyorlar birlikte. Küçük çıkar hesapları yüzünden kavga gürültü eksik olmuyor gecekondu mahallelerinde. En küçük çıkar çatışmasında birbirine giriyor yoksulluğun pençesinde kıvranan kentin yeni sakinleri. Kısacası “Bir karış yer yüzünden, bir teneke su için” kavgaya tutuşuyorlar. Bu kitapta Türkiye’nin çok önemli bir sorununa parmak basıyor yazarımız.

“Öyleydi köy yeri, ırgat tutacakları adamın yediği içtiği bile hesap edilirdi. Çalışması, sigarası, gevezeliği, insanlığı, boğazı, her şeyi hesaplanırdı.” sözü, yoksulluğun ne denli derin olduğunu anlatmakta.

Toprak Kovgunları’nda anlatılan olay, Ankara’da yeni kurulan bir gecekondu mahallesinde geçiyor. Köyden gelenlerin çoğu niteliksiz işgücü kent için… Ne iş bulursa yapıyorlar. Çünkü yaşama tutunmak zorundalar. Sürekli işi olan çok az… Çoğunluk, ustalık gerektirmeyen işlerde çalışıyor.

Gecekondu mahallesinde herkes yerdeşleriyle bir arada yaşamaya çalışıyor. Yerdeşler arasında dayanışma çok önemli… Kitapta; Kamanlılar, Keskinliler, Çankırılılar, Yozgatlılar kendi aralarında birlik kurmaya çalışıyor. Ancak yerdeşler arasında da kavga, çekememezlik eksik olmuyor.

Gecekonducuların neredeyse hepsi bireysel kurtuluş peşinde koşarken romanın önemli kahramanlarından Münir, sistemle kavga ediyor. Münir, üniversitede hukuk okuyor. Bu nedenle komşularına, akranlarına göre bilinç sıçraması var onda. İçinde yaşadıkları koşulları, yaşadıkları yoksulluğu, aralarındaki bitip tükenmez olayların nedenini bozuk düzene bağlıyor. Bu nedenle de düzenin değişmesiyle sorunların ortadan kalkacağını düşünüyor ve bunu savunuyor. Zaman zaman düşüncelerini çevresiyle de paylaşıyor. Münir’in okul yılları 1968 dönemi… Devrimci savaşımın yükseldiği bir dönem…

Burada sözü, Münir’in babası Bakkal Remzi’ye verelim: “Gençler yakalanıyor, suç belgesi olarak da kitapları alınıyor. Radyodan, gazeteden böyle haberler duyuyorum. Korktum bizim oğlandan. Bizim çekemeyenimiz çok. Biri ihbar eder, alıp götürürler. Dayanamadım, sordum: Oğlum okul bitti, sınavlar bitti. Bunlar anladığım kadarıyla ders kitabı değil. Ne veriyor bu kitaplar sana? ‘Ne mi veriyor baba?’ dedi. ‘Bak, dinle. Eskiden durumumuz pek iyi değildi. Sınıfı geçince sana şunu alacağım, bunu alacağım, diye bir sürü vaatte bulunurdun. Hiçbirini almazdın. Bugün bu kitapları okuduktan sonra seni suçlamıyorum. Kitaplar bunu verdiler bana, yetmez mi? Bana gerçek suçluyu gösterdiler.’ Bizim oğlanın dediği gibi, asıl suçlu yokluk, yoksulluk. Ne anamızı, ne babamızı suçlayalım.” Bu sözlerle bozuk düzenle savaşmayı önceliyor Münir. O, babası Remzi’yi de etkilemiş bu düşüncesiyle. Yani babasını, düşünceleriyle etkileyip değiştirmiş oğlu. Ayrıca ülkemizin önemli bir ayıbı da bu sözlerde vurgulanmakta. Bu ayıp ne mi? Yıllarca ülkemizde kitap, suç unsuru olarak görüldü. Kitap okuyan kişiler, suçlu olarak görüldü. Evlerde silah aranır gibi kitap arandı. Evinde kitap bulunduranlar elleri kelepçelenip gözaltına alındı, hatta çoğu tutuklandı.

Romanın önemli kahramanı Ayten, köyde doğup üç yaşında kente göçmüş. Bu nedenle köyün geleneksel tutuculuğuyla kentin özgürlüğü arasında sıkışmış bir genç kız. Bu nedenle yanlış ilişkileri oluyor. Kendine çıkmaz sokaklarda, çıkış arıyor. Köy kaynaklı tutuculukla kentin özgür olanakları arasında bocalamakta gençler. Bu da çoğu zaman kuşak çatışmasına neden oluyor. Zaman zaman da suçlanıyor bu gençler. Bunun romandaki simgesi de Ayten. Aileler arası kavgalarda günah keçisi oluyor bu genç kız.

Roman, acıklı bir sonla bitiyor. Çoğu zaman kişinin doğduğu günden başlayan olumsuz, kör yazgısı, ölümüne dek yakasını bırakmıyor ne yaparsa yapsın. Hıdır, böyle bir kişi… Yazgının, cahilliğin, bitmez kavgaların kurbanı… İki oda bir sofa bir kondu edinmeyi yaşamının odağına yerleştiren ve bir gecekondu edinmeyi sürekli düşleyen Emin de bir kurban… Yoksulluk, bilgisizlik nedeniyle birbirine düşen iki komşu… Biri boşu boşuna yaşamını yitiriyor, diğeri de onun canına kıyıyor bir anlık öfkeyle ve tüm yaşamını mahvediyor.

Kemal Ateş, Türkçe ustası bir yazar…  Romanın dili çok akıcı ve yalın… Olay örgüsü sürükleyici…  Yöresel olarak kullanılan birçok sözcük, deyim ve atasözü kullanılmış kitapta. Bunların Türkçemize kazandırılması, dilimizin varsıllaşmasını sağlar. Bu kitaptan çok şey öğrendim dille ilgili. Türk Dil Kurumu, bu söz varlıklarını dilimize kazandırmalı. Bu nedenle Kemal Ateş, övgüyü hak ediyor.

Sayın Ateş’i böyle güzel bir romanı, dil ustalığını konuşturarak Türk edebiyatına kazandırdığı için kutluyorum. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Kalemi, usu sağ olsun.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Ocak 2026

 

DALGALARIN GÜCÜ

   

Uzun süren soğuklar ve kar yağışından sonra güneşin az da olsa göründüğü, ılık ılık güney yellerinin estiği bir sabaha uyandı Ergen ailesi. Soğuk günlerden sonra gelen ılıklık, onları canlandırmış, içlerini yaşam sevinciyle doldurmuştu. Bu nedenle içi içine sığmıyordu hiçbirinin. Bir an önce dışarı çıkıp bulutların arasından görünüp yiten güneşin, ılık güney yelinin tadına varmak istiyorlardı. Zaman geçirmeden elbirliğiyle kahvaltıyı hazırladılar.

 Baba, çayı demleyip yumurtaları haşladı her zamanki gibi. Anne, yıkadığı sebzeleri üleştirdi eşitçe tabaklara. Alus, peynir ve zeytini, sebzelerin bulunduğu tabaklara koydu. Çatal, bıçak ve dolu tabaklarla haşlanmış yumurtaları yemek masasına götürme işini de Sevgi üstlendi. Herkes masaya geçti. Babaları ince belli bardaklara doldurduğu çayları getirip herkese dağıttı. Sonrasında kendisi de masaya oturdu. Türlü konuları konuştular kahvaltıda mutluluk içinde. Düşünce alışverişinde bulundular. Kimi zaman tartıştılar bazı konular üstüne. Bir ara kahvaltı yapmanın yararından söz etti anne.

Alus, dışarı çıkmak için ivedilik gösteriyordu. Sevgi, kahvaltıyı bitirmeden bir yere gitmelerinin doğru olmayacağını söyledi. Baba, deniz kıyısında yürümeyi, sonrasında da kıyıda bir çay bahçesinde oturmayı önerdi. Hepsi kabul etti bu güzel, iç açıcı öneriyi. Sevgi, kıyıda salep içmek istediğini söyledi. Alus da kış günü bozasız olmaz, dedi gülerek. Anne, babaya dönerek biz de çaylarımızı yudumlarız Dirimcan’ım, dedi büyük bir içtenlikle.

Kahvaltı bitti. Birlikte kaldırdılar sofrayı. Herkes giyindi, çıkmak için hazırdılar. Deyip gülerek çıktılar kapıdan. Yürümeye başladılar deniz kıyısına doğru. Sert ve ılık bir rüzgâr esiyordu deniz yanından. Saçları başları dağılıyordu rüzgârın etkisiyle. Sevgi, rüzgâra: “Niye bu kadar sert esiyorsun?  Neredeyse beni yere yıkacaktın, yoksa biri mi kızdırdı seni?” diye sordu.

Rüzgâr: “Kimseye kızgın değilim. Çok uzaklardan geliyorum, taşıdığım yük çok ağır. Bu denli sert esmesem yükümü taşıyamam.” diyerek yanıtladı onu.

Alus: “Çok uzaklardan geldiğini söyledin. Neresi geldiğin yer? Ayrıca kış günü niye ılıksın bu kadar?”

Rüzgâr: “Afrika’da Büyük Sahra Çölü var. Oradan kopup geldim. Akdeniz’i aşıp buralara ulaştım. Ilık esintimin olmasının nedeni sıcak bölgelerden gelmemdendir. Ayrıca Akdeniz’in üzerinden geçerken havadaki buharları toplayıp getiriyorum buralara kadar. İşte, ağır olan yüküm bu.”

Anne: “Senin adın ne?”

Rüzgâr: Bana, insanlar lodos der. Güneybatıdan eserim sürekli.”

Anne, baba, Sevgi ve Alus hep bir ağızdan: “Sağ ol lodos kardeş, tanıştığımıza çok mutlu olduk. Soğuk günlerde esmeni hep dört gözle bekleriz biz, ılıklığın havayı ısıtsın diye.”

Lodosla konuşurken Ergen ailesi çoktan kıyıya gelmişti. Dalgalar, kıyıya doldurulan taşları aşıp yürüyüş yoluna çarpıyordu sertçe. Dalgalar, denizde yükseliyor, sonrasında sert bir biçimde kıyıdaki taşları aşım yola “şap diye vuruyordu. Sular, her yana dağılıyordu o hızla. Dalgalar, kıyıya her çapışında taş ve odun parçaları, plastikler, naylon torbalar, türlü atıkları yola atıyordu insanların önüne. Dalgaların kıyıya attıkları arasında çakıl taşlarının olmaması, yalnızca kıyıya yığılan kayaların parçalarının olması babanın ilgisini çekti. Tam bu sırada büyük bir dalga gelip Ergen ailesinin tüm üyelerini ıslattı. Şaşırdılar buna.

Baba: “Niye bizi ıslattın deniz?” diyerek sordu büyük su kütlesine.

Deniz: “Ben, sizi ıslatmak için yapmadım bunu. Benim doğal bir davranışım bu. Siz insanlar, önüme kayalar yığdınız. Bu nedenle özgürce devinemez oldum yerimde sıkışıklıktan. Ayrıca içime bir sürü çöp atıp suyumu kirlettiniz. Suyumda yaşayan balıklarla diğer canlılar çoğu zaman soluklanamıyorlar bile. İçimdeki canlıların çoğu yok oldu bu nedenle. Balık türlerinin çoğunun soyu tükendi. Balıklar tükenince onlarla beslenen birçok deniz kuşu gelmez oldu buralara. Oysa ben, onlarla mutlu olurum.

Anne: “Peki dalgalarınla dışarıya attığın taşlar, kıyıya yığılan kayaların parçaları. Niye çakıl taşları yok bunların arasında?”

Deniz: “Çakıl taşları, bana ait varlıklar. Onlar, benim parçam… Onları niye dışarı atayım ki? Ancak şu kıyıda yığılı kayalar sonradan getirildi buraya. Özgürce dalgalanamaz oldum bu nedenle. Burada önceden kumsal uzanırdı boylu boyunca. Bu kumsalda birçok deniz canlısı yaşardı. Ayrıca bahar gelince birçok deniz kuşu kumların üstüne yuvalanırdı. Onların yavruları, kumsalda gözlerini açardı. Kumsal yok olalı yuva bulamaz oldu deniz kuşlarıyla diğer canlılar. Ben, şimdi bu kayaları dalgalarımla parçalayıp koparabildiğim o küçük taşları dışarı atıyorum, kumsalımı geri almak için. Ben kötü bir şey yapmıyorum, benim olanı geri almak için savaşıyorum.”

Anne: Çok sağ ol, bizi çok aydınlattın. Bilmediğimiz bir şeyi öğrettin bizlere.” dedi biraz düşünceli.

Ergen ailesi, bir süre susarak yürüdü kıyı boyunca. Dalgalardan kaçmak için biraz iç kısımdan gidiyorlardı. Bir dönemeçten kıvrılırken dalgaların üstünde keyifle yüzen martı sürüsü ilgilerini çekti.

Alus kıyıya yanaşarak: “Martı kardeşler, siz niye korkmuyorsunuz dalgalardan?” diye sordu.

Martılar, bu soruyu gülünç bulduklarını belirtmek için hep bir ağızdan bağırdılar. Kıyıya en yakın noktadaki gümüş martı, kafasını döndürdü çocuğa. Sonrasında ucu sarı gagasını birkaç kez esnetip açıp kapayarak: “Öncelikle söyleyeyim ki bizim su kuşu olduğumuzu unutmuşa benziyorsun. Su varsa biz varız. Yani anlayacağın su sayesinde yaşıyoruz biz. Su, bize zarar vermez. Dalgalar, suyu altüst ederken içinde birçok canlı yüzeye çıkıyor. Biz de onları mideye indiriyoruz dalgaların üstünde durarak. Böyle havaları severiz biz. Deniz durulduğunda biz böyle kalabalık olmayız su üstünde.” dedi.

Sevgi, lodosa dönüp: “Akdeniz’den getirdiğin bunca buhar ne olacak, onları ne yapacaksın?” diye sordu.

Lodos: “Bu getirdiğim buharlar havada kısa bir süre kalacak. Hava yıldız-karayele dönünce soğuk başlayacak. Yıldız tam kuzeyden, karayel de kuzeybatıdan eser. Onlar, bu buharları yağışa dönüştürecek.  Eğer çok soğuk eserse bu yeller, kar yağacak. Çok soğuk olmadığında yağmurlu havalar gelecek önümüzdeki günlerde. Bunun için bana insanlar: “Gözü yaşlı lodos” derler. Çünkü sert estiğimde sonun da yağış gelir. O yağışlar, benim gözümün yaşı. Anlayacağınız ben de ağlarım sırası geldiğinde. Ayrıca ağaçları devirir, çatıları uçururum sert esintimle.” dedi.

Alus: “Yazın de eser misiniz?”

Lodos: “Yazın da eserim. Yine su buharını, Akdeniz üstünden toplayıp getiririm. Yoksa yaz yağmurları nasıl yağacaktı buralara. Bu yağmurlar, toprağa bolluk getirir. Ancak kimi zaman da buhar yerine çöl tozu taşırım kanatlarımın üstünde. O tozlar, kimi zaman evlerinizi, arabalarınız kirletir. Bu, doğaldır ki benim düşüncem değil, siz insanların düşüncesi. Oysa getirdiğim o tozlar, sizin erozyonla yoksullaştırdığınız toprağı besler. Toz dediğiniz toprağın en küçük parçası değil mi? Toprak, hiçbir yeri kirletmez. Çünkü dünya üzerindeki canlıların çoğu, topraktan var olmuştur. Toprak olamasaydı siz yiyeceklerinizi nereden edinecektiniz?

Anne: “Demek ki hiçbir doğa olayının bizlere zararı yok! Zararlı gibi görünenler de biz insanların yanlışları nedeniyledir.”

Lodos ve deniz birlikte: “Evet, doğru diyorsunuz. Biz doğamız gereğince davranıyoruz, siz de öyle yapın. Bakın o zaman yaşam nasıl güzel olacak?” dediler.

Baba: “Çok sağ olunuz hepiniz. Bize, çok değerli ve önemli, yaşamsal bilgiler verdiniz. Yaşamımızı sürdürmek için doğadaki tüm varlıklar birbiriyle uyumlu yaşamalı. Yoksa yaşam olmaz gezegenimizde.” dedi iç çekerek.

Akşam olmak üzereydi. Ergen ailesi denize, lodosa, martılara veda ettiler birlikte. Eve dönerken yol boyunca ne kadar çok şey öğrendiklerini söylediler birbirlerine. Uygun zaman bulduklarında doğa gezilerini daha çok yapmaya karar verdiler. El ele tutuşarak “Deniz Üstü Köpürür” türküsünü söyleyerek evlerine geldiler.

Eve girince hepsi birden: “Yaşamak ne güzel! Hele doğayla konuşup öğrenmek daha da güzel!” dediler.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Ocak 2026

                                                      


TERLERİM


Karakışta toprak donduğunda

Bulutsuz gökte yıldızlar solduğunda

Ayaz, insan iliğine işlediğinde

Uzun karanlık gecelerde terlerim

Sırılsıklam, ıpıslak

Kar lapa lapa yağsa da

Tipiye çevirip karayelle savrulsa da

Yollar beller kapansa da

Soğuk kuşu kanat çırparken donsa da

Dondurucu soğukta terlerim

Sırılsıklam, ıpıslak

Evimde ısıtacım olmasa da

Sobamın borusundan duman çıkmasa da

Macunsuz camlardan soğuk üflese de

Ben yanar yanar, terlerim

Sırılsıklam, ıpıslak

        Geceleyin karayel poyraza dönse de

Saçaklardan buz sarkıtları sarksa da

Sokaklarda in cin top oynasa da

Sensizlikten yanıp yanıp terlerim

        Temmuz sıcağında

Güneşin altında yanmış gibi

        Sırılsıklam, ıpıslak

Isıölçerler sıfırın altında da olsa

Soğuk demem uyurum

Düşler görürüm sabahlara dek

Yorganı güneş sanır yanarım

Seni düşünür “Güneşim” der terlerim

Sırılsıklam, ıpıslak

                                       Adil Hacıömeroğlu

                                       5 Ocak 2026

                               

 

 

 

 

 

EMPERYALİST HAYDUTLUK


2025’i geride bırakıp 2026 yılına girdiğimizde dünyanın her yanından iyilik, savaşların bitmesi ve barış istekleri, mutluluk dilekleri yükseldi. Eski yılda çok sayıda insan emperyalizmin çıkarları uğruna öldürüldü. Dünyanın dört bir yanında kan ve gözyaşı vardı. Birçok kişi, 2026’da kan ve gözyaşının, emperyalist saldırganlığın biteceğini umuyordu. Oysa dünya siyasetini yakından izleyenler, yeni yılın eski yıldan daha kötü olaylara sahne olacağını bilip söylüyordu.

Donald Trump, ikinci kez ABD başkanlığına geldiğinde birçok kişi, ona umutla bakmaktaydı. Bazıları Trump Amerika’sının kendi içine döneceğini söyledi. Ülkemizdeki kimi siyasetçiler, gazeteciler, öğretim üyeleri, televizyon yorumcuları ise Trump’ın Türkiye dostu olduğunu vurguladılar. Onlara göre ABD bölgemizden çekilecekti. Özellikle Batı Asya’da İsrail saldırganlığının sona ereceğini, terörün biteceğini dile getirdiler. Bu doğrultuda bir kamuoyunun oluşturulduğunu da söyleyebiliriz.

Trump, göreve başlar başlamaz Kanada, Grönland ve Panama’nın ABD’ye bağlanması gerektiğini söyledi. Bu söylem bile ona bel bağlayanları uyandırmadı. İsrail’in Filistin’de yaptığı insanlık dışı soykırıma tam destek verdi. İran’a saldırdı. Birçok ülkeyi tehdit etti.

ABD Başkanı, ikide bir “sekiz savaşı bitirdiğini” söylemeye başladı. Oysa bitirdiği savaş yoktu. Tersine savaşlarda mazluma karşı zalimin yanında durdu hep. Yeni savaşları körükledi. Emperyalizmi iyi tanıyanlar, ABD’li yöneticilerin “barış, demokrasi, özgürlük” sözcüklerini çokça kullanmalarının yeni bir savaşı başlatacağını çok iyi bilir. Bu sözcükleri kullanarak yapacağı kötülüklerin üstlerini örtmeye çalışır emperyalizm. Çünkü kendisi dışındaki hiçbir ülkenin mutluluğunu, erincini, gönencini, varlığını, haklarını umursamaz. O, timsah gözyaşlarıyla sömüreceği ülkeleri sever görünür. İşbirlikçilerinin ağzına bir parmak bal çalar. İşbirlikçiler de bir parmak balla karnın doyduğunu sanıp mutlu olarak uşaklıklarını sürdürür.

ABD’nin eninde sonunda Venezuela’ya saldıracağı beklenmekteydi. Çünkü ABD ekonomisi çöküşte. Bu nedenle Venezuela’nın petrolüne ve madenlerine gereksinimi var. 3 Ocak 2026 günü Venezuela’ya askeri harekât düzenledi. Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Caracas’taki konutundan emperyalist haydutlarca kaçırıldı. Kaçırılmasının nedeni, sözde uyuşturucu kaçakçılığı yapması. ABD emperyalizminde yalan çok… Bu suçlama da öteden beri söyledikleri yalanlardan, iftiralardan biri…

Trump, aylardır Venezuela’nın ABD’nin petrolünü çaldığını savladı. Venezuela, dünyada petrol rezervi en çok olan ülke. ABD yöneticileri, Venezuela’nın petrolünü sahiplenmekte. Zaten Maduro’nun haydut yöntemleriyle kaçırılmasından sonra Trump, amaçlarını anlattı. Artık Venezuela petrolünü ABD şirketlerinin çıkaracağını söyledi. Uyuşturucu bahane, petrole haydutça el koymak şahane…

Venezuela’da petrolün yanı sıra başta altın olmak üzere elmas, titanyum, çinko, kömür, nikel, demir, bakır ve boksit madenleri bolca var. Ayrıca ülke, lityum varsılı… ABD, bu yeraltı varsıllığını gördükçe salyaları akıyor. Ayrıca bu ülke, Amazon havzasında olduğundan tarım üretimi açısından çok verimli topraklara sahip.

Trump konuşmasında Kolombiya, Küba, Meksika ve İran’ı işgalle tehdit etti. Sırada başka ülkeler de var. ABD tehdidinin hedef ülkelerinden biri de Türkiye. Bu nedenle ülkemiz siyasetçileri, bu gerçeği görüp ona göre önlem almalı ve iç cepheyi güçlendirmeli.

Maduro, ABD’nin Türkiye’ye işgal giriminde bulunduğu 15 Temmuz 2026 darbe kışkırtması sırasında ülkemizin yanında ilk yer alan dünya siyasetçilerinden biri. Sonrasında ülkemize gelip görüşmeler yaptı. Ülkesinin altınlarını Türkiye’ye emanet etti. FETÖ’cü kalkışma, başarılı olsaydı aynı şey Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın başına gelecekti. Bu gerçeği yadsıyıp unutmak çok kötü…

Yazımızı kaleme aldığımız ana kadar Erdoğan, konuyla ilgili bir açıklama yapmadı. Dışişleri Bakanlığının “tarafları (Yani ABD ve Venezuela’yı) itidale çağırması çok ilginç (ölçülülük, soğukkanlılık). Kurt, kuzuyu boğuyor, siz itidalli olmayı öneriyorsunuz kuzuya. Bu açıklama, ABD’nin yaptığı haydutluğu desteklemek değil de nedir. AKP sözcüsü Ömer Çelik ise yaptığı açıklamada ne Maduro’nun ne de ABD’nin adını geçirdi. Anlaşılacağı üzere ne şiş yansın ne kebap açıklaması yaptı. Bu da haydutluğu onaylamak... AKP’nin II. Abdülhamit’ten esinlenerek uygulamaya çalıştığı “denge politikası” ülkemizi zora sokuyor. Dün II. Abdülhamit, bu politikayla emperyalistlerin oyuncağı olup koca Osmanlıyı batırmıştı. (Konuyla ilgili DENGE POLİTİKASI https://adiladalet.blogspot.com/2022/03/denge-politikasi.html yazım okunabilir.)

AKP’li, Mehmet Uçum, Süleyman Soylu ve Bülent Turan’ın açıklamalarını alkışlıyorum. Çünkü emperyalist haydutluğu görüp tavır aldılar.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklaması Özel’ce bir düşünce. Resmen ABD’nin yanında Özgür Özel. Dünyada emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’na öncülük etmiş bir partinin bu durumlara düşmesi, tarihine ihanet değil de nedir? Bu arda CHP’nin önceki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun haydutlukla ilgili açıklamasını olumlu bulduğumu söylemeliyim.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 15 Temmuz’la ilişkili açıklaması ise tarihsel önemde. Zalimin eylemini örtbas etmedi, zalimin yanında durdu. Bu açıklamasıyla ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehdidi de anlamayanların gözüne soktu Bahçeli.

Yandaş ve candaş medya ise Maduro’nun diktatörlüğüne her fırsatta vurgu yapması Amerikancılıklarının itirafı niteliğinde. Bazı ünlü televizyon kanallarının güya Venezuela’da yaşayan Türkler adı altında FETÖ’cüleri canlı yayına bağlamaları ise tam bir aymazlık. Yandaş ve candaş televizyonlarda Venezuela halkının suçlanması ise bilgisizliğin ötesinde ABD’ye hizmet yarışı. 4 Ocak akşamı her iki kesimin televizyonları, halkının Maduro için sokağa çıkmadığını anlattılar uzun uzadıya. Bu yolla ABD’nin haydutluğuna haklılık kazandırmaya çalıştılar. Oysa aynı saatlerde Ulusal Kanal, Venezuela’dan canlı yayındaydı. Halk, alanlara sığmıyordu. Venezuela’nın hükümet üyeleri de gösterilerin en önündeydi. Halk, başkanına sahip çıkmıştı. Ne yazık ki yandaş ve candaş medya, gelişmeleri ABD medyasından aktarıyordu. Bu da ihanetin bir başka biçimi…

Maduro’nun haydutça ABD’ye kaçırılması önemli bir ders tüm ezilen ülkeler için. ABD’ye güvenip onunla işbirliği yapmakta olan ülkelerin yöneticileri; kendi varlıklarına, geleceklerine ve ulusal çıkarlarına en büyük ihanet. Bu nedenle ABD emperyalizminin dünyadaki haydutluklarını engellemek için ezilenlerin en geniş ittifakı kurulmalı. Bunun için gecikmek ABD’yi güçlendirir

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               5 Ocak 2026

 

 

 

BEBEKLERE KİTAP YERİNE, TELEFON


Bir bebek, doğduğu andan başlayarak çevresindeki her şeyi algılamaya, anlamaya başlıyor. Görüp işittiklerini, birbirinden ayırt ediyor. Bu konuda, onun en büyük yardımcısı beş duyusu…  

Sakın bebek deyip geçmeyin. O, çok hızlı öğrenir her şeyi. Öğrendikleri arasında ilişki kurma konusunda ustadır. Öğrenme hızı, düzeyi, sınırsızlığını birçok kişi ilk bakışta anlayamaz. Bu nedenle bebeklerin öğrenmesine yardımcı olmalı büyükler. Üzülerek söyleyeyim ki günümüz anne ve babalarının önemli bir bölümü, bebeklerin öğrenmesini engellemekte bilerek ya da bilmeyerek. Engellemekle kalmıyor, onların beyinsel gücünü zayıflatacak bir teknolojik eyleme kalkışıyorlar üstelik.

Bebeklere, doğdukları günden başlayarak ilgi göstermeli anne ve baba. Onlara, bazı şeyler anlatmalı. Sakın, “Çocuk anlamaz?” demeyin. Anlar… Anlatılan her şeyi belleğinde biriktirir. Zamanı gelince belleğinde biriktirdiklerini dile getirir.

Bebekler hızlı büyüyüp gelişir. Her gün değişir aslında büyükler ayrımında olmasa da. Doğduğu günden başlayarak çevresindeki her şeye tepki verir ama az, ama çok. Tepkilerini görmek olası… Birkaç ay geçtikten sonra çevresindeki seslere ve renklere tepkisi belirginleşir. Annesinin, babasının, varsa kardeşlerinin seslerinin ayırdına varır. Onları, seslerinden tanımaya başlar. Renkleri de birbirinden ayırt eder, ancak konuşamadığı için anlatamaz gördüğünü. Renklerin değişiminin ayırdına varır.

Bebeklere özgü renkli kitaplardan onlara bir şeyler okuyabilir anne ve baba. Yine onlara kısa masallar, öyküler anlatılabilir. Bu nedenle bebeklere özgü kitaplar yayımlanmalı. Ne yazık ki ülkemizde bebeklere özgü yayın çok az. Bir ülke, çocuklarının zihinsel gelişimine, onların eğitimine özel önem vermeli. Bebek ve çocuklara yönelik yayınlar devletçe desteklenmeli. Çünkü bir çocuk, üç yaşına dek zihinsel gelişimini neredeyse tamamlar. İlkokula gidinceye dek zihinsel gelişim doruğa çıkar. İşte, bu dönemde onların zihinlerini geliştirip güçlendirecek yayınların basımı çok önemli. Çocuklarının gelişmesine önem vermeyen, emek harcamayan toplumların ayakta durması olanaksız.

Kitapçıların hepsinde bebek kitapları bölümü olmalı. Bu bölümler, onlara özgü düzenlenmeli. Bebeklerin ilgisini çekecek görseller olmalı her yanda.

Günümüz anne ve babaları, zihinsel gelişimin en hızlı olduğu bebeklik döneminde çocukların eline telefon veriyorlar sussun diye. Bunun bir başka nedeni de ona yemek yedirmek... Telefonla oynayan çocuk, ne yediğini bilmiyor. Ağzına ne verirsen yiyor. Böyle olunca damak tadı gelişmiyor. Ne yediğini bilmiyor. Önemli olan yemesi onlara göre… Böylece telefon bağımlılığın yanı sıra obezite de ortaya çıkıyor. Yani çocuğun hem tinsel hem de eğinsel (bedensel) sağlığı bozuluyor aile eliyle.

Kitap, çocuğun zihinsel gelişimini hızlandırıp geliştirirken, telefonla oynaması onun zihinsel gelişimini yavaşlatıp giderek de geriletiyor. Ayrıca onu, ekran bağımlılığının kıskacına düşürüyor anne ve baba kendi elleriyle.

Eline telefon verilen çocuk, içinde yaşadığı dünyanın, yaşamın gerçeklerinden kopar. Varlıklar arasındaki ilişkiyi kavrayamaz. Olayların gelişim sürecini anlayamaz. Neden-sonuç ilişkisi kurarak çözümleyici düşünmeyi başaramaz. Konuşması gelişmez. Sözcük dağarcığı daralır. Anadilinin inceliklerinin, gücünün ayrımına varamaz. Dinlediklerine odaklanamaz. Bu nedenle evde konuşulanlara katılmaz çoğu zaman. Bu da onu, giderek ailesinden koparır. Duygusal bağlılığı yaralanır.  Duygusal kırılma ve uzaklaşma başlar. Böylece anne ve baba, sorunlu bir çocuğa sahip olur.

Bebeklere uygun kitapların yayımlanması için toplum seferber olmalı. Onların evde eğitimi için izlenceler düzenlenmeli. Bu izlencelerle ilgili veliler bilinçlendirilmeli. Bilinçlendirilmeli ki, bebekler, daha kundaktayken ekran bağımlılığının kucağına itilmesin. Çocuklarına değer vermeyen toplumların ileri gitmesi, gelişmesi, hatta varlığını sürdürmesi olanaksız.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Ocak 2026

EMPERYALİSTLER, ATATÜRK’E NİYE DÜŞMAN?


Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı kapitalist-emperyalist dünya, ulus devletimizi yıkmak ve Atatürk’ü halkımızın belleğinden silmek için olağanüstü bir çaba göstermekte. Ne yazık ki bunu yaparken de içerde işbirlikçileri kullanmakta. Bu işbirlikçilerin çoğunun iktidara gelmiş ve Türkiye’yi yöneten kişilerin olması ise çok düşündürücü.

Ne yazık ki Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra, adım adım onun yaptıklarının altı oyulmaya başladı. Onun kapitalist-emperyalist sisteme karşı tam bağımsızlıkçı duruşuyla devrimci ülküleri, halka unutturulmaya çalışıldı. Bunların yerine, kapitalist-emperyalist dünyanın batıcılığı getirildi. Üstelik bu batıcılık da Atatürkçülük diye topluma kabul ettirildi. Üzülerek söyleyeyim ki kendini, Atatürkçü olarak görenler de Atatürk’e karşı bir yerde konumlananlar da batıcılığın Atatürkçülük olduğunu sanmakta. “Ağacın kurdu içindedir.” der atalarımız. Evet, Atatürk’ün ideolojisi olan Kemalizm’i yok etmede önemli görevi de onu batıcı sanarak Cumhuriyet Devriminin içini bir kurt gibi kemirenlerdir. Atatürk’e karşıt olanlar ise zaten emperyalist sistemin yıkıcı propagandasının gönüllüleridir öteden beri.

Peki, şu soruyu sormak niye kimsenin usuna gelmiyor: Kapitalist-emperyalist sistem niye Atatürk’e karşı? Niye Atatürk’ün yapıtlarını yok etmek istiyor batılılar ve onların yerli işbirlikçileri?

Atatürk’ün devletçi ekonomisinin yıkılması için kapitalist sistem düşmeye bastı. Devletçiliğin modasının geçmiş olduğu düşüncesi yayıldı topluma. Resmen halkın beyni yıkandı. Sonunda devletin bin bir emekle kurduğu başta fabrikalar olmak üzere bütün kuruluşlar yok pahasına satıldı. Satılanların büyük çoğunluğu üretim yapmayı sürdürmedi. Çoğunun yerine, AVM’ler ya da pahalı konutlar yapıldı. Böylece ulusal ekonomimiz dışa bağımlı duruma getirildi.

Evet, kapitalist-emperyalistler niye Atatürk’e düşman? Çünkü o, bu sisteme karşı bir Kurtuluş Savaşı yaptı ve kazandı. Bu savaş, bütün ezilen uluslara örnek oldu. Düşmanlıklarının asıl nedeni bu.

Atatürk, 20 Temmuz 1920’de Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yazdığı başyazıda şunları söylüyor: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne de filen millettir; bilakis bu, adeta dünya çapında bir […]hudi (Sözcüğün ilk hecesi okunamadı, bizce sözcük ‘Yahudi’ olacak. AH) saltanatı halinde bütün dünyaya hâkim olan ‘kapitalizm’ afeti ve onun çocuğu olan ‘emperyalizm’dir. (Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi/Hâkimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, s.79)”

Türkiye, henüz işgalden kurtulmamış, emperyalistler ve onların piyonlarınca parçalanmaktaydı. Düzenli ordunun kurulması için önemli hazırlıklar yapılıyordu Ankara’da. Yurttaşlarımızın çoğu kurtuluştan umudunu kesmişti. İstanbul hükümeti kayıtsız koşulsuz teslim olmuştu işgalcilere. Düşman her gün yurt topraklarından bir başka yeri işgal etmekteydi. Bu olumsuz koşullara karşın Atatürk, kapitalizm ve emperyalizmi baş düşman olarak göstermekte hem ulusumuza hem de bütün dünyaya. Bir “Yahudi saltanatı”ndan söz etmekte. Gazze için içten ya da sahte gözyaşı dökenler, Atatürk’ün bu ideolojik duruşundan haberdar mıdırlar acaba? Gazze’yi savunurken Atatürk’e küfretmek, Siyonistlerin denetimindeki kapitalist-emperyalist sisteme hizmet değil de nedir?

“Bugünlerde başımıza musallat edilen Yunan, bütün düşman âleminin parçasından başka bir şey değildir. Daha doğrusu, kapitalizm saltanatının mazlum milletlere karşı gönderebileceği son kuvvet, son ordudur! Nitekim bundan evvel üzerimize ordular[ile-AH] saldırmış olan düşmanlar yine böyle kapitalizm saltanatının ordularından başka bir şey değildi. Moskof orduları, İtalyan orduları, Bulgar ve Yunan orduları, kısaca bütün düşmanlarımız tamamen ‘kapitalizm’ tarafından ayaklandırırlardı. Bir zamanlar, tarihin eski devirlerinde dünya birtakım despot hükümdarların istibdatları altında ezilirdi. Sonraları milletler bu istibdadı yıktılar.  Fakat bu defa da onun yerine paranın, sermayenin zulmü geçti. Sermaye, bugüne kadar dünyada yapılmış olan bütün fenalıkların yegâne etkeni, yegâne mesulü idi; bugün de odur; eğer bütün dünyayı süratle istila eden kapitalizm aleyhtarlığı olmasaydı, bu zulüm yarın da devam edecekti. Çok şükür, zulüm devrinin son günlerindeyiz. Kapitalizm sade falan filan milletin düşmanı değildir. Bilakis bütün dünyanın, bütün milletlerin müşterek düşmanıdır: Milletleri birbirine düşüren kuvvet o, kardeş kanları döktüren fesatlar ondan, dünyayı kaplayan sefaletin müsebbibi, özetle bütün insanlığı inleten zulmün yegâne zalimi odur. (Aynı yapıt, s. 79-80)”

Atatürk, yukarıdaki sözleriyle günümüze ışık tutup bizlere yol göstermekte. Hem kapitalizmi uygulayarak hem de emperyalistlerle kol kola girerek mazlumlara yapılan zulüm durdurulamaz. Önce düşmanını saptayacaksın. Sonra da mazlumlarla sırt sırta vereceksin. Kapitalistlerden borç dilenerek, onları çürümüş sömürü sistemini uygulayarak ülke egemenliğini onlarla paylaşmayacaksın. Bu konuda, tarihten ders çıkaracaksın.

“Memleketimize bakınız: Rejiler, Duyunu Umumiye’ler, kapitülasyonlar, şimendiferler, limanlar, gemiler, bankalar, ticaret evleri, bütün müesseseler, Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için senelerden beri kullandığı iblisane bir makinenin parçalarıdır. Sade bizim memleketimizde değil, yeryüzünde bu makine devam ettikçe sade biz değil, bütün dünya zulüm altında ezilecek, sefalet arşa çıkacak, insan felaketten felakete yuvarlanacaktır. (Aynı yapıt, s. 80)” Bu sözleri her yurttaşımız özellikle de kapitalizmin dışında başka bir seçeneği düşünemeyen siyasetçiler defalarca okumalılar. Belki bazı siyasetçiler emperyalizmle işbirliğinden vazgeçip ülkemizin yararına işler yaparlar. Emperyalizmle kol kola yürüyerek onun yıkımına karşı savaşılamaz.

“Zenginlerimizi dolandıran o, fukarımızı soyan o, mal ve mülkümüzü çalan, haysiyet ve namusumuzu mahveden, bizdeki faziletleri şeytan gibi birer birer iknaya çalışan, bizi birbirimize düşüren hep odur. (Aynı yapıt, s. 80)”

Ülkemiz, yıkıcı bir ekonomik bunalımdan geçmekte. Nedeni de dışa bağımlılık… Ne yazık ki bunu dile getiren yok! Uyuşturucu, almış başını gidiyor, toplumu tutsak ediyor. Yolsuzluklar, önlenecek gibi değil. Bahis soruşturmalarının ardı arkası gelmiyor. Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlerimiz tutsak etmekte. Emperyalizmin buyruğundaki terör örgütleri askerimizi, polisimiz, yurttaşlarımız öldürmekte. Ne yazık ki başımıza gelen bu toplumsal felaketleri kapitalizm-emperyalizm belasına bağlayan kişi sayısı çok az. Bataklığı kurutmak yerine, sinekleri tek tek öldürmekle kurtulacağımızı sanıyoruz. Oysa bataklığı kurutmalı..

İktidarda ya da muhalefette olsun siyasetçilerin çoğu, hâlâ batıya yürüyerek sorunların aşılacağını düşünmekte ne yazık ki. Oysa kurtuluş, Atatürk’te ve onun tam bağımsızlıkçı düşüncesinde…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       30 Aralık 2025

BİR KAHRAMAN GEMİ, RÜSUMAT-4


İnsanın olur da geminin kahramanı olmaz mı? Karadeniz’de kısıtlı olanaklara ve düşman kuşatmasına karşın Batı Cephesi’nde savaşan askerlerimize silah taşıyan Rüsumat-4 gemisi kahramanlığıyla Türk tarihinin altın sayfalarında çoktan yerini aldı. Onun ölüme meydan okuyan kahraman gemicilerine ne denli minnet duysak azdır.  

“Rüsumat-4, çeşitli taşıma hizmetleri ve başarıyla yerine getirdiği tüm görevlerinde pek çok kahramanlıklara imza atmış olan bir Osmanlı gemisiydi. Ortalama 30 metre boyunda ve 6 metre civarında bir genişliğe sahipti. İngiltere’de 1891 yılında inşa edilmişti ve balıkçı gemisi olarak kullanılıyordu. 1913 yılında Osmanlı Gümrük Dairesi gemiyi satın almıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında askerden teçhizata, kömürden gıdaya çeşitli seyrüsefer görevlerinde bulunmuş, ayrıca kurtarma çalışmalarında da yer almıştı. Savaş bitiminde imzalanan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nden sonra [6 Kasım] Rüsumat Müdüriyeti’ne devredilmiştir. (Mevlüt Kaya, İşgalden Kurtuluşa Görele-Eynesil ve Rüsumat-4, 1. Baskı, Aralık 2023, İstanbul, s. 68)” Yaşamına bir balıkçı teknesi olarak başlayan bir gemiden kahraman bir deniz aracı çıkarmak, ancak Türk yurtseverliğiyle olur.

24 Ağustos 1920’de, Ankara ile Sovyetler Birliği arasında Yardım Antlaşması imzalanır. Almanya ve Sovyetler Birliği’nin ülkemize göndermek istediği silah, cephaneleri taşımak için gemiye gereksinim vardır. Ankara Hükümeti’nin elinde az sayıda gemi bulunuyordu. Bunlara, bir de Rüsumat-4 de katılır.

“Nakliyat-ı Bahriye Komutanlığı’nın kurulduğu sırada Karadeniz sularında bulunan Rüsuma-4 Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı. Bir balıkçı gemisinden dönüştürülmüş, 6 mil sürat yapabilen 85 tonluk gemi mürettebatıyla birlikte büyük kahramanlıklara imza atmıştı. Rüsumat -4, ‘Anadolu donanmasının ilk deniz nakliyatını yapmak şerefini kazanan iki gemiden’ biri olmuştu… (Aynı yapıt, s. 68)”

Gazal ve Rüsumat, görevi alır almaz işe koyuldular. Kurtuluş’a giden yolda silah ve cephane taşımaya başladılar. Rüsumat-4, Sovyetler Birliği’nden aldığı silah ve cephaneyi Trabzon limanına taşıyordu. Geminin komutanı Yüzbaşı Mahmut (Gökbora) idi. 16 Ağustos 1921’de gemiye, Batum limanından bu kentte yaşayan Türklerin yardımıyla cephane yüklendi. Yunan gemileri, ABD ve İngiliz gemileriyle Karadeniz’deki limanlarımız kontrol, kuşatma altında tutuyorlardı. Rüsumat-4, yükünü alarak Trabzon’a çevirdi rotasını.

“Sabah, Trabzon’a ulaşmış ve burada düşman hakkında istihbarat alındıktan sonra Rüsumat-4 yoluna devam etmişti. 17 Ağustos 1921 akşamı Rüsumat-4 Ordu’ya varmıştı. Bu sırada düşman gemilerinin Ereğli’de Baba Burnu açıklarında doğu istikametinde seyir halinde olduğu bilgisi alınmış ve gemi sahile demirlenmişti. Ordu’da geminin korunması için büyük önlemler alınmış ve gerekli hazırlıklar yapılmıştı. 19 Ağustos 1921 sabahı Yunan donanmasından panter sınıfı bir muhrip ile Dafni torpidobotunun Ordu Limanı’na doğru yaklaşmakta olduğu gözlemlenmişti… Gelişen süreçte taktik gereği gemide gazyağı ile yangın çıkarılmıştı. Düşman gemileri, Rüsümat-4’ü alevler içinde ve yarı batık vaziyette görmüşlerdi… (Aynı yapıt, s. 69)”

Yunan savaş gemileri gittikten sonra yangın hemen söndürüldü elbirliğiyle. Rüsumat-4’ün önemli kısımları yanmamış olduğu belirlendi. Belediye yetkilileriyle halkın ve gemi personelinin üstün çalışmalarıyla gemi yeniden yüzdürüldü. Görev beklemezdi. Gemi yeniden Trabzon limanına yöneldi. Buradan da Batum’a gitti. Ruslar geminin onarımı için çok fazla para isteyince halk, yanan yerleri onardı imeceyle. Yanmış olan direği kesildiğinden tek direkli olarak denizde kendini gösterdi.

Rüsumat-4, 26 Eylül 1921’de mühimmat alarak hareket etti. 28 Eylül 1921 günü Samsun’a ulaştı. Yükünü sağ salim boşattıktan sonra Trabzon’a dönmek üzere yola çıktı. Tirebolu önlerine geldiğinde sert bir rüzgâr ve yoğun sisle karşılaştı. Bu nedenle görüş alanı daraldı. Çevrede bulunan düşman karakol gemilerini göremedi bu nedenle. Eynesil önlerinde düşman gemileri, Rüsumat-4’ü fark etti. Düşman gemileri, ateş etmeye başladı. Bu sırada gemi, baş kısmından tamamen karaya oturtuldu.

14 Ekim 1921 günü düşman gemileri karaya oturmuş olan Rüsumat-4’e yeniden ateş açtı ve bu gazi gemi, kullanılmaz duruma getirildi. Gemi personeli, 20 gün boyunca Eynesil’de konuk edildi. Sonrasında Trabzon’a döndü kahraman geminin kahraman askerleri.

Rüsumat-4, cansiperane silah ve mühimmat taşıdığında, düşmanla Sakarya Savaşı’mız tüm hızıyla sürmekteydi. Bu ölüm kalım mücadelesine, silah ve cephane taşıyan Rüsumat-4’ün kahraman personeli de Karadeniz’de her türlü tehlikeyi göze alarak cephedeki askerlerimizi muzaffer kılmak ve yurt toprağını düşman çizmesinden kurtarmak için savaşıyordu.

Rüsumat-4, bir süre deniz kıyısından bakılınca fark ediliyordu. Zamanla dalgalar, fırtınalar onu tamamen suyun altına gömdü. Yıllar sonra bölgenin önemli araştırmacısı öğretim üyesi Mevlüt Kaya, bu kahraman gemiyi gündeme getirdi. 1 Temmuz 2020’de Kabotaj Bayramı kutlamalarına Rüsumat-4’ü anma da eklendi. O günden beri de bu anmalar sürdü. Bu anmaların kesintisiz sürmesi en büyük dileğimiz. Böylece bu kahraman gemimiz, halkımıza tanıtılarak gelecek kuşaklara anlatılacak. Eynesil halkının kadın erkek demeden yaptığı özveri ve kahramanlık da tarihin altın sayfalarında yerini alacak.

Başta Rüsumat 4’ün komutanı Yüzbaşı (Daha sonra Yarbay) Mehmet Gökbora olmak üzere gemi personelinin tümünü saygıyla anıyorum. Onlar, özverileri ve yurt toprakları uğruna canlarını esirgemeyerek bizlere özgür ve bağımsız bir ülke bıraktılar. Kurtuluş Savaşı’mızda anıtlaştılar. Onlara ulusça çok şey borçluyuz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Ocak 2026