ARDIÇ AĞACI İLE ARDIÇ KUŞU


Günkut’la Aydil birbirini çok seven karı koca... Onların mutlu bir çift olmasını sağlayan ise ortak zevkleri, olaylara aynı bakış açıları, ne pahasına olursa olsun aralarındaki saygıyı yitirmemeleri, sarsılmaz bir güven duygusunu yüreklerinde yaşatmalarıdır. Onların mutluluğu, birbirlerini çok sevmelerindeki asıl etkenlerden biri, doğa tutkusu. Doğal yaşamın derslerle dolu düzeninden ders alır ikisi de.

Aydil ve Günkut çifti sık sık doğa gezisine çıkar. Bu gezilere çocukları Deniz’i de götürürler. Bir sabah erkenden uyandı Atayurt ailesi. Sıkı bir kahvaltı yaptılar öncelikle. Yürüyüş giysilerini giydiler. Sırt çanlarını aldılar. Yürüyüş ayakkabılarını giyip yola çıktı üç doğa tutkunu bir bahar günü. Ormanın içine daldılar Yıldız Dağı’nın yamaçlarından. Türlü türlü ağaçlar, çalılar, otlar vardı her yanda. Coşkun bir bahar, her yanı yeşile kesmişti. Bazı ağaç, çalı ve otlarda ise rengârenk çiçekler açmıştı.

Deniz, görüp uzanabildiği çiçekleri koklamaya başladı sırayla. Çiçeklerin çoğunun birbirinden farklı olağanüstü kokuları vardı. Bazıları ise kokmuyordu. Her çiçeğin üstünde arılar dönüp duruyordu. Onların vızıltıları, doğanın coşkulu ezgisiydi Deniz’e göre. Çiçekleri koklaya koklaya, deyip gülerek sevinçli bir mutlulukla yürüyorlardı ormanın derinliklerine doğru. Çocuk tam da kuş cıvıltılarının ezgisine kaptırmışken kendini, iyice bakmadan bir çiçeği koklamak için birden eğildi. Bu sırada çiçekte buluna balarısı, burnunu soktu. Derin bir acı duydu. Anne ve babası koştular yardıma. Babası, eğilip baktı çocuğun burnunda arının iğnesi duruyordu. Hemen baş ve işaret parmaklarının tırnakları ile heyecanlanmadan kavrayıp çıkardı iğneyi. Annesi, temiz bir bezle iğnenin çıktığı yeri temizledi. Deniz’e yaraya ellememesini, orayı kaşımamasını sıkı sıkıya öğütledi.

Çocuk, yarasının acımadığını söyledi. Yine kaldığı yerden çiçekleri koklamayı sürdürdü. Bu kez çok dikkatliydi. On beş dakika geçtikten sonra anne ve babası, Deniz’in burnunun şişip şişmediğine baktılar. Belli belirsiz bir kızarıklık, azıcık da bir şişkinlik vardı. Ona kafasını takmamasını, avutucu bazı sözlerle söylediler. Annesi: “Arı sokması sayesinde bağışıklık sistemin biraz daha artacak. Zaten senin alerjin yok hiçbir şeye.” deyip ve burnundan öptü. “Anne öpücüğü yarana iyi gelecek.” diyerek sözünü sürdürdü.

Babası, ona bazı çiçeklerle ağaçların adlarını söylüyordu. O da öğrenmenin sevinciyle çok mutluydu. Bir ağacın önüne geldiler. Günkut: “Bunun adı ardıç ağacı… Bu ormandan çokça bulunur bunlardan. Hem doğaya hem de insanlara büyük yararları vardır ardıçların.” dedi. Tam da bu sırada ağaç dile geldi:

“Evet, benim doğaya da insanlara da yararım çok, bunlar saymakla bitmez.  Ancak bazı kişiler, yararlarımın farkında değil. Ellerine balta alıp genç ardıçları keserek odun yapar bu kişiler. En kötüsü de benim ürememi sağlayan ardıç kuşlarını avlarlar bir damlacık etleri için.” Bu sözlere çok üzüldü Deniz ve ailesi. Hele kuşların öldürülmesini işitince şaşkınlıklarını gizleyemediler.

Ağaç sustu. Dalların arasından bir kuşun ötüşü işitildi önce. Sonra kuş dile geldi: “Ben, ardıç kuşuyum. Benin biricik can yoldaşım ardıç ağacının söyledikleri doğru, ancak eksik. Bizi, yalnızca bilinçsiz avcılar öldürmüyor. Tarla ve bahçe zararlılarına karşı bilinçsizce zehir kullanan çiftçiler de yok olmamıza neden oluyor. Çünkü biz ardıç meyvesinin yanı sıra bazı meyvelerle böceklerle de besleniriz. Zehirlenen böcek ve meyveler, bizi bu dünyadan koparır onları yediğimizde.” dedi üzüntüyle.

Deniz: “Siz, ardıç ağacına can yoldaşım dediniz. Bu yoldaşlığınızın nedeni ne?”

Kuş yanıtladı onu: “Bizim asıl besin kaynağımız ardıç ağacının bin bir derde deva meyveleri. Biz onlarla besleniriz genellikle…” sözünü bitiremedi küçük kuş, burada ağaç konuşmaya başladı:

“Ardıç kuşu, adından belli… Adının kaynağı, biz ardıç ağaçlarıyız. Onlar, bizim meyvelerimizi yer. Sindirim sistemleri, meyveleri öğütür, ancak meyvelerin çekirdeklerini sindiremez. Onlar, ormanın ya da boşa arazilerinin uygun yerlerine, zamanı geldiğinde doğanın çağrısına uyarak dışkılarını yapar. Dışkıları, bizim altın değerindeki çekirdeklerimizi içinde saklar. Dışkıları, hem çekirdeklerimizi korur hem de onlar yeşermeye başladığında onlara gübre olur. Böylece ardıç kuşu, bizim ürememizi sağlar. Ben de bir ardıç kuşunun dışkısıyla buraya gelip yeşerdim. Biz, bu iyiliklerini hiç unutmayız.” dedi.

Hemen oradan ardıç kuşu atıldı. Önce kanat çırptı, sonra cik cikledi ve heyecanla konuşmaya başladı. “Biz de sizin iyiliklerinizi hiç unutmayız. Sizin meyvelerinizle besleniriz. Yavrularımıza besin olur meyveleriniz. Biz de size borcumuzu ödemek ve bizden sonraki kuşaklarımızın var olması için sizin tohumlarınızı ekeriz sağa sola, her yana. Ardıç ağaçları çoğalırsa biz de çoğalır, sonsuza dek bu topraklarda yaşarız.” dedi. Sözünü bitirince kanatlarını üç kez çırptı ve başını eğerek saygısını sundu ağaca. Ağaç da ona saygısını göstermek için dallarını eğip yapraklarını titretti.

Aydil: “Demek ki sizin yaşamlarınız birbirine bağlı. Her ikinizi de korumak gerek. Çünkü biriniz olmayınca diğeriniz de olmuyor.” dedi düşünceli düşünceli.

Kuş: “Evet, çok doğru bu saptamanız.” diyerek bir üst daldaki yuvasına doğru kanat çırptı, ağzında bir parça ardıç meyvesiyle.

Günkut: “Bilinçsiz avcıların yanı sıra ormandan kaçak kereste ve odun yapanlar da büyük tehlike değil mi sizin için?”

Ağaç: “Kaçak ağaç kesiciler, ormanları yok eder birkaç kuruş para kazanmak için. Onlar hangi ağacın kesilmesi gerektiğini bilmezler. Önlerine gelen ağacı devirirler yere. On yıl önceydi. Hemen benim üst yanımda bulunan kocaman bir ardıç vardı. Dolunayın olduğu bir gece vakti kaçakçılar gelip devirdiler onu. Ardından parçalara ayırdılar rahat taşınsın diye. Dallarında tam on üç tane ardıç kuşu yuvası vardı. Beş serçe, iki kumru, dört de saka yuvası yok olup gitti. Bazılarında yavrular vardı, diğerlerinde de kuluçkaya yatmış kuşlar bulunuyordu. Anne ve baba kuşlar günlerce yavrularına, yumurtalarına, yuvalarına ağladılar üzüntü dolu ötüşleriyle. Bu kuşların ahını alanlar, onmaz bir daha.” diyerek dalıyla işaret etti bir yeri. Aydil, Günkut ve Deniz o yöne baktılar merakla. O: “Oradaki omca, o kesilen ağacın kökü. Çürümeye başladı. Ancak yan taraftan bir ışkın verdi omca. O, çok geçmeden büyüyüp ağaç olur.” diyerek sürdürdü sözlerini.

Ardıç kuşu, kanat çırparak çıktı yuvasından görünür bir dala kondu. Önce öttü uzatarak ıslağa benzer bir sesle, sonra: “Bu ormanda bir silah patlasa yüreğimiz yerinden çıkar, çok korkarız. O çirkin ses bile bizi yerimizden eder. Korkup kaçarız uzak yerlere. Silah sesinin etkisiyle bir süre dönemeyiz buralara. Çok uzaklarda Trakya’da eskiden çok görkemli ardıç ormanları vardı. Şu anda bu ormanların yerlerinde yeller esmekte. Çünkü kaçak ve bilinçsiz avcılar, gece gündüz silahlarını patlattılar ardıç kuşlarını avlamak için. Bazıları vurularak öldürüldü; sağ kalanlar ise o topraklardan uzaklaşıp erinç içinde yaşayabilecekleri yerlere göçtüler. Biz ardıç kuşları olmayınca ağacın tohumlarını toprağa yayıp ekecek canlı kalmadı. Bu yüzden zamanla orada ardıç ormanları yok oldu.” dedi inleyip yakınarak.

Deniz, çok üzüldü ardıç kuşunun anlattıklarına. Annesi ve babası üzüntülerini çok belli etmeseler de durgunlaşıp sustular uzun süre. Ardıç ağacı, kuşun anlattıklarını onayladı dallarını bükerek.

Günkut: “Birçok yerde ardıç ağacı gördüm. Renkleriniz, görünümleriniz niye farklı?”

Ardıç ağacı: “Yaşadığımız yerin iklim özelliklerine, toprak yapısına göre farklı renklerde olabiliriz; insanlar da böyle değil mi? Farklı türlerde birçok ardıç ağacı var yeryüzünde. Rengimiz, türümüz ne olursa olsun hepimiz ardıcız ve kardeşiz.”

Aydil: “Bazı ardıçlarda kozalak var, bazılarında yok; neden?” diye sordu.

Ağaç: “Çok güzel bir soru. Siz kadınsınız, çocuk doğurursunuz.  Günkut Bey de erkek olduğundan çocuk doğuramaz. İkiniz birbirinize benzemiyorsunuz, üstelik görevlerinizde farklı. Ancak birbirinizi tamamlıyorsunuz. . Biz de sizin gibiyiz. Benim kozalaklarım var dallarımda, bunlara bakarak benim dişi, yani anne olduğumu anlayabilirsiniz. Karşımdaki ardıcın kozalakları olmadığından o, erkek.”

Ağaç ve kuşla konuştukça bilmedikleri birçok şeyi öğrendi Atayurt ailesi. Ormanın yalnızca oksijen deposu, dinlenme yeri olmadığını; aynı zamanda bir bilgi pınarı olduğunu öğrendiler böylece. Birbirlerine baktılar anlamlı anlamlı. Deniz: “Ormandan çok şey öğreniyorum.” dedi mutlanarak. Anne ve babası bir ağızdan “Biz de çok öğreniyoruz. Her geldiğimizde yeni bilgilerle karşılaşıyoruz.”

Aydil Anne, ağaca dönerek: “Yaşadığımız kentteki aktarlarda ardıç satıldığını duydum, doğru mu bu. Sizin meyvenizi bizler de yiyebilir miyiz?” diye sordu.

Ağaç dallarını “evet” anlamında salladı. “Meyvelerimiz çok değerli ve bin bir derde devadır yiyebilirsiniz.” dedi.

Günkut Baba: “Meyvelerinizi yediğimizde bizlere hangi yararları sağlıyor?” sorusunu sorarak bilgilenmek istedi.

Ağaç: “İnsanlar sağlıkları için yalnızca meyvemizden değil, yapraklarımızdan da yararlanır. Meyvemiz idrar söktürücü olduğu gibi sayrılıklar nedeniyle kötü idrar kokusunu giderir. İnsan bedenindeki kötü kokuları önler. Ha koku deyince usuma geldi ağız kokusunu önlemede meyvemiz çok etkili. Ayrıca aybaşı sancılarına, sindirim sistemine, romatizmalara, deri ve gut sayrılığına, bağırsak sorunlarına yararlı. Ülsere çare olduğunu da insanlar söyler. Ancak siz, siz olun sağaltımcılara danışmadan bilinçsiz bir biçimde meyvelerimi tüketmeyin.

Ardıç yağı ise antiseptiktir. Ayrıca kan dolaşımını artırır, sinir sistemini onarır, kas ağrılarına ve kemik yorgunluklarına iyi gelir. Kurutularak yapılan çayım çok yararlıdır içenlere. Meyvemde: reçine, glikoz, demir, bakır, kalsiyum, organik asitler ve C vitamini bulunur. Bu nedenle insanlar, meyvelerimden vazgeçemez.

Az kalsın unutacaktım… Kereste, ev yapımı, kozmetik, ilaç sanayinde ve tıpta kullanılırım. Kerestem hafif, dayanıklı ve işlenmeye uygun olduğu için marangozlar beni yeğlerler.”  dedi.

Atayurt ailesi, ağacı ve kuşu dinledikçe şaşkınlığı artıyordu. “Ardıç ağacının bunca yararı varken ardıç kuşlarını avlamak, onları ürkütüp kaçırmak niye?” diye sordular kendi kendilerine. 

Ardıç kuşu, ailenin şaşkınlığını gördü uzaktan. “Bakın…” dedi, “ağaç, alçakgönüllülük yaptığından söylemiyor, ancak birçok ulus ardıç ağacını kutsal görür. Özellikle Türklerin geldiği Asya bozkırlarında ardıç ateşinin sönmemesi önemli. Çünkü kutsal ağacın, ateşi de kutsal… Ayrıca bu ateşin dumanı az da olsa uyuşturur insanları. Bu nedenle uykuya iyi gelir. Bir de ikide bir uykusundan uyananlar, uyumadan önce yastıklarına bir iki damla ardıç yağı damlatırlarsa deliksiz bir uyku çekerler. Üstelik çok da güzel düşler görürler.” dedi.

Atayurt ailesi, ardıç kuşunun anlattıklarını ilgiyle dinledi. Ardıcın yararlarının hepsi anlatılırsa bu gidişle gece yarısına dek bitmez, diye düşündüler. Vakit, ikindiye yaklaştı. Eve dönme zamanı akşam çoktan gelmişti karanlığına kalmadan. Tam vedalaşacakları zaman ardıç ağacı yapraklarını titreştirerek hafif bir yel estirdi. Belli ki bir şey söyleyecek. Atayurt ailesi, ağaca saygıyla döndü.

O: “Bize yaşam veren bu Çökelez dağı birkaç yüz yıl önce neredeyse tamamen ardıçlarla kaplıydı. Bilinçsizce keserek kerestelerimizi biçmeden toprak damlı evler yaptı insanlar. Bir anda orman yok oldu. Dağ çırılçıplak kaldı. Böyle olunca dağ eteklerindeki pınarların bile tadı değişti. Eskisi gibi lezzet verip gürül gürül akan, yazın buz gibi olan suyun keyfi kaçtı. Kuytu yerlerde birkaç ardıç, bu kıyımdan kurtuldu. Ardıç kuşları, olağanüstü bir çalışmayla bir tek tohumumuzu bile boşa harcamadı. Ormanımızı kesen köylülerin çocuklarının ve torunlarının dağın çıplak, çorak kalmasına gönülleri razı olmadı. Büyük bir imece ile tohumlar ektiler, fidanlar diktiler uzanabildikleri yerlere tıpkı ardıç kuşları gibi. Yeniden ardıç ormanı canlandı. Orman büyüdükçe yalnızca ardıç kuşlarının değil, diğer kuşların da sayısı arttı. Memeli hayvanlar, böcekler, sürüngenler çoğaldı. Dağ, bir cennete döndü. Çalılar büyüdü ağaçların arasında. Otlar göverdi her yanda. Pınarlar, eskisi gibi akmaya başladı. Buradaki kısa öykümüz de bu işte. Kusura bakmayın, sizi dönüş yolunuzdan alıkoydum.” dedi içinden ah çekerek.

Deniz, Aykız ve Günkut ağaçla vedalaştılar gövdesine sarılarak. Yerden birkaç kozalak aldılar anmalık olarak evlerinde saklamak için. Hepsi sırayla gidip ağacın gövdesini okşayıp öptüler. Ardıç kuşuna ayrılık üzüntüsü ağır gelmiş olacak ki, yuvasına saklandı. Deniz seslenince ona, çıktı yerinden en alt dallardan birinin en ucuna geldi. Uzunca öttü. Ona diğer ardıç kuşları da eşlik etti. Farklı türlerden tüm kuşlar bir ezgide bütünleştiler. Bu, aileyi uğurlama ezgisiydi. Deniz çok duygulandı. Gözyaşlarını tutamadı. Annesi de ona katıldı. Anne-kız sarmaş dolaş oldular. Gözyaşları birbirine karıştı. Günkut, gözyaşlarına zor da olsa egemen olarak onlara sarıldı. En kısa sürede, fırsat bulunca yeniden buraya geleceklerine söz verdi. Onlar, buna çok sevindi.

Sevinç ve mutluluk içinde döndüler ormandan. Yolda bildikleri en güzel türküleri söylediler. Ağaç ve kuşlarla ilgili bildiklerini anlattılar birbirlerine. Her yıl, adam başı bir tane olsa bile bir ardıç ağacı dikmeye söz verdiler. Tam dağın ovaya kavuştuğu yerdeki Derepınar’dan su içtiler kana kana. Ardında ellerini, yüzlerini yudular. Güneş boynunu büküp Çökelez’in ardında yitip gitmeden önce dağın görkemine üçü birden bir daha baktı.

Gün geceye kavuştuğunda evlerine geldi ailemiz. Hafif bir akşam yemeği yedikten sonra gün boyu yaşadıklarını anımsamaya çalıştılar. Kendilerini düşte sandılar. Çünkü yeryüzü cennetinde yaşadıkları güzelliklere bir türlü inanamadılar.

İyice yorulmuşlardı. Herkes yatağına çekildi. Yataklarına uzanır uzanmaz uykuya daldılar. Sabaha dek mutluluk düşleri gördüler. Ardıç ağacı ile ardıç kuşu da yataklarında onlarla uyuyormuş gibiydiler.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  10 Temmuz 2025

 

 

 

 

FISTIK ÇAMININ ÇIĞLIĞI


Durmuş dede ile Dursunkız nine seksenini çoktan geçmiş iki yaşuluydu. Doğum tarihleri tam olarak belli olmamakla birlikte doğdukları mevsim, hatta ay belliydi yaklaşık olarak. Durmuş dedeye, anası: “Sen, ülkemizin kurucusu Atatürk öldüğünde iki yaşındaydın. Kiraz ayında doğmuştun. O yıl, kirazlar çok olmuş, çoluk çocuk çok kiraz yediğinden sürgün olup ayakyolundan çıkamaz duruma gelmişlerdi. Kiraz bolluğunda özellikle çocukların çoğu, iç sürmelerinin kesilmemesi yüzünden sayrıevlerine yatmak zorunda kalmışlardı.

Durmuş dedenin doğduğu ay kiraz ayı olduğuna göre bu ay, hazirana denk geliyordu. Demek ki Haziran 1936 doğumluydu dede.

Dursunkız nine ise büyüklerinin söylediğine göre II. Dünya Savaşı başlamadan önceki orak ayında dünyaya gözlerini açmıştı. Bundan anlaşılıyor ki nine, Temmuz 1939’da doğmuş.

Yaşulu çift, evlendiklerinde Durmuş dedenin dede-baba evine yerleştiler. Evleri, İstanbul’un Anadolu yakasında iki katlıydı. Evin önemli bölümleri ahşaptı. Ahşaplarda göz alıcı ustalık göze çarpardı ilk bakışta. Tavanların yapıldığı kestane tahtalarındaki oyma ve kakmalar, görenleri hayran bırakırdı kendine. Evin önündeki tarihsel çeşme yaz kış akardı gürül gürül. Gelen geçenin su içmesi için zincire bağlı bir bakır tas bulunurdu çeşmenin üstünde. Tas, su içildikten sonra yıkanıp ters çevrilirdi temiz kalması için. Çeşmenin yanındaki kurna, her zaman temizlenir ve su doldurulurdu kedi, köpek ve diğer hayvanların su içmesi için. Üstteki mermerde ise her iki yanda kuşların su içmesi için oyuklar vardı. Çeşme, evin bahçesinde olmasına karşın tüm mahallenin kullanımına açıktı.

O yıllarda buralarda tek tük evler vardı. Her evin bir bahçesi, her bahçenin içinde ise onlarca ağaç boy atardı. Ağaçların çoğu, meyveliydi. Ağaçlar arasında her mevsim kendini gösteren çiçekler bulunurdu. Ağaçlar ve diğer bitkiler, ev sahiplerinin çocukları gibiydi. Onların bakımı, düzeni özel bir çaba gerektiriyordu. Bahçeler, evlerin bir bölümüydü sanki. Baharın ılıklığı, doğaya egemen olmaya başladığında sabah kahvaltısı, öğle ve akşam sofraları bahçede kurulurdu. Bu durum yaz günleri sürer, ekim ayı sonuna doğru güz serinliği duyumsanmaya başlayınca sona ererdi.

Durmuş dede ile Dursunkız nine, komşu çocuklarıydı. Durmuş dede, doğduğunda onun dedesi, bahçelerinin denize bakan yanına bir fıstık çamı dikmişti. Bu ağacı evcek sahiplendiler. Temmuz ve ağustos aylarında yaz sıcakları bastırdığında evde yaşayan büyük küçük herkes küçük Durmuş’un ağacına su döktü yıllarca. Durmuş büyünce bu görevi kendisi üstlendi. Ağaç da bu özenli bakıma yanıt vererek tüm görkemiyle kol kanat gerdi bahçeye. Sıcak yaz günleri gölgesine sığınanları serinletti. Onlara temiz hava, serinlik verdi yıllarca.

Küçük Dursunkız doğduğunda Durmuş’un dedesi, üç yıl önce torunu için diktiği ağacın karşısına ikinci bir fıstık çamı dikti. Bu fidana, hem ev halkı hem de ninenin ailesi ve komşular kavurucu sıcaklarda su döküp büyüttüler. Yıllar geçtikçe iki ağacın boyu neredeyse eşitlendi. Dalları birleşti. Evin kapısından girildiğinde serin bir tünelden geçiliyormuş gibi gelir insana. Yaşulu çiftin önce çocukları, sonra torunları ağaçları budamaya kıyamadılar. Çünkü ağaçların dallarını dede ve ninenin ellerine benzettiler hep. Onların yaşamları boyunca el ele olmaları en büyük istekleriydi.

Karı-koca, yaşamları boyunca nice tarihsel ve doğal olaylara tanıklık etmişlerdi. Savaşlara, depremlere, kıtlıklara, sellere, sayrılıklara, , ayazlara, kuraklıklara, salgınlara birlikte karşı koydular aralarındaki bitmez tükenmez sevgileriyle. Kuşaklar boyu yaşanan bu eve, gözleri gibi baktılar. Onu onardılar, zamana yenik düşmesine karşı direndiler. Yapsatçıların dudak uçuklatan parasal önerilerini işitmediler bile. Onlar için en büyük varsıllık cüzdanlarının şişkinliği değil, vicdan tartılarının yok olmamasıydı. İkide bir söyleşilerinde: “Dünya malı, dünyada kalır. Dünya bizim olsa ne işimize yarar? Yediğimiz bir lokma ekmek, içtiğimiz bir yudum su.” derlerdi. Durmuş dedenin dedesinin dedesi, bu evi yapıp yerleştikten sonra bahçelerinde düğün dernekler kurulmuştu. Komşularının mutlu günlerine tanıktı bu bahçe. Bayramlarda hısım akraba, eş dost, konu komşu burada toplanırdı. Büyükler derin söyleşilere dalarken bahçe, çocuk sesleri ve kuş cıvıltılarıyla dolardı. Gündüz başlayan söyleşiler, toylar herkesin elbirliğiyle olurdu ve gece yarılarına dek sürerdi. Her gelen konuk, evinde özenle pişirdiği yemekleri, bahçesinde yetiştirdiği mevsimine uygun meyve ve sebze tabaklarıyla alıp gelirdi.

Durmuş dede ile Dursunkız nine, gün kararmadan önce akşamı karşılamak için fıstık çamlarının altına koydukları çift kişilik oturağa kurulurlardı. Bu durum, herkesin ilgisini çekerdi. Bir gün torunları Aybek, yanlarına yaklaştı ve sordu dedesine:

“Dede, siz niye akşam olmak üzereyken gelip çamların altına oturuyorsunuz?”

“Gel…” dedi dedesi “gel de aramıza otur ve niye burada oturduğumuzu kendin anla!

Torunlarının geldiğini gören yaşulular, yanlara doğru hafifçe çekilerek yer açtılar çocuğa.  Çocuk, mutlulukla gelip dedesiyle ninesinin arasına oturdu. Dede ve nine kollarını onun omuzuna attılar, ikisinin elleri birleşti. Çocuğu mutlandırdı onların sevgilerini göstermesi. Ninesi elliyle “sus” işareti yapınca üçü birden sessizce arkalarına yaslanıp dinlemeye başladı. Yüzlerce kuş, cıvıldaşarak koro halinde dünyanın en güzel ezgisini söylüyordu. Çocuk, bu güzel ezgiyi işitince keyiflendi, arkasına iyice yaslandı. Böylece sesleri daha iyi işitmeye, kuşların dilini anlamaya çalıştı. Arada sırada gözlerini yukarı doğru kaldırıp kuşları görmeye çalışıyordu.

Çocuk, fısıltıyla: “Bu kuşların türü ne nine?” diye sordu.

Ninesi de duyulur duyulmaz bir sesle: “Serçe…” dedi.

Çocuk gülümsedi sevinçle gözleri parlayarak. Ninesi ve dedesi de ona katıldı sessiz gülümsemeleriyle. Çocuk adeta büyülendi cıvıltılara. “İki ağaç, bunca kuşu nasıl da saklamayı başarıyor yaprakları arasında?” diye düşündü. Ağaçların gücüne, gizemine hayranlıkla baktı. Dallar arasındaki cenneti, bugüne dek fark edememesine hayıflandı.

Hava iyice karardı. Kuş cıvıltıları yavaş yavaş kesildi. Arada sırada tekil kısa cıvıltılar işitiliyordu. Bu da kuşların uykuya daldığını gösteriyordu. Dedesiyle ninesi, bastonlarına dayanarak kalktılar yerlerinden. O da istemeyerek ayaklandı oturaktan. Ancak bakışları fıstık çamlarında olduğundan ayakları geri geri gidiyordu. Her akşam buraya gelip bu güzelliği, mutluluğu yaşayacağına söz verdi kendi kendine.

Akşam yemeğinden sonra uzun süre kuşları düşündü Aybek. Yaşadığı mutluluğu kardeşi Aykız’a anlattı. O da yarın akşam onlara katılacağını söyledi. Bu nedenle Aykız, yattığında doğru dürüst uyuyamadı heyecandan. Gün ışıdığında erkenden kalktı. O, uyanıp bahçeye çıktığında herkes uyuyordu. Kahvaltıdan önce bahçeye çıkıp biraz dolaştı. Sonrasında çamların altına gelip oturağa oturdu. Erken olmasına karşı serçeler çoktan uyanmıştı. Güne erken başlamışlardı. Cıvıltıları, olağanüstü bir ezgiydi. Sabahın sessizliği ve temizliğiyle havayı kokladı. Her yan çam kokuyordu. Serçeler ise doğanın bedenleri küçük, becerileri büyük güzellikleriydi. Tam dalmışken doğanın büyüsüne, Aybek kalkıp geldi uykuya doymamış gözlerini ovuştura ovuştura. Sessiz adımlarla gelip yanına oturdu kardeşinin. Çamlardaki olağanüstülüğü görünce hayranlığını gizleyemedi. İki kardeş, uzun süre dinlediler cıvıltı korosunu.

Aybek, yerinden kalkıp ninesinin anısına dikilen çamın yanına gitti. Bugüne dek işitmediği bir ses kulaklarına çalındı. Aykız’ı çağırdı eliyle. O da geldi. Kardeşi de işitti sesi. Aybek: “Bu kadar çok serçeyi nasıl taşıyorsun dallarında?” diye sordu.

Ağaç, yanıtladı onu: “Onlar güç veriyorlar bana. Kabuklarımın arasındaki böcekleri yiyerek temizliyorlar beni. Onlar olmasa böcekler, gövdemi yiyerek çürütürler her yanımı. Kendileri beslenirken benim uzun yaşamamı sağlıyorlar.” deyince çocukların ikisi birden ona teşekkür etti bu güzel bilgi için.

Aykız, parmak uçlarına basarak dedesi doğduğunda dikilen ağacın gövdesine sarıldı ve ona: “Fıstık çamlarının en yaşlısısın, dedemle yaşıtsın, değil mi?”

Ağaç: “Evet, dedenle yaşıt olduğum doğru. Ancak fıstık çamlarının en yaşlısı değilim. En yaşlımız, Üsküdar’da Fethi Paşa Korusu'nda… Yaşı dört yüze yaklaşmakta. Üstelik ben toprağa dikilmeden önce onun dalında bir kozalaktım. Beni alıp toprağa diktiler. Küçük bir fidanken de buraya getirdiler. O benim hem annem hem de babam…” dedi iç geçirerek.

Tam da dalıp gitmişlerken fıstık çamlarıyla konuşmaya, annesinin onları kahvaltıya çağıran sesini işittiler. Böylece düş dünyasından ayrıldılar istemeyerek.

İki çocuk: “Eve giderken arkalarına dönerek: “Hoşça kalın, kahvaltıdan sonra görüşürüz.” dediler.

Ağaçlar, aynı anda onlara: “Güle güle çocuklar, afiyet olsun. Siz de bizim torunumuz sayılırsınız ne de olsa.” diyerek yanıtladılar onları.

İki çocuk, kahvaltı yaparken dede ve ninesine sabahleyin katıldıkları ezgi toyunu anlattılar. Aybek, akşamki toyun neredeyse aynısını dinlediğini, ancak bunun daha kısa sürdüğünü söyledi.

Çocuklar uslarına takılan: “Serçeler, niye yalnızca fıstık çamlarına kümelendiler?” sorusunu sordular dedelerine.

O: “Serçeler, diğer kuşlara göre güçsüz canlılar… Bu özellikleri gereğince sık yapraklı ağaçlara yuvalanırlar, kentte yaşayan martı ve karga gibi hayvanların saldırılarından korunmak için. Martı ve kargalar, aç kaldıklarında serçeleri avlar. Ayrıca kediler de onlar için büyük bir tehlike… Bu nedenle sık yapraklı ağaçlar, serçeleri saklar. Kediler, iğne yapraklı ağaçlarda rahat hareket edemez. İğne gibi yapraklar, onlara zarar verebilir. Ayrıca parçalı ve kolay kopan kabukları kedilerin tırmanışına izin vermez. Böyle olunca da serçeler hem kendilerinin hem de yavrularının güvenliğini fıstık çamları sayesinde sağlarlar.” diye yanıtladı çocuğu.

Aykız atıldı birden heyecanla: “Dede, bu ağaçların meyveleri var mı?”

Dede: “Olmaz mı kızım hiç? Adı ne bu ağaçların? Fıstık çamı… Onların dallarında gördüğünüz kestane renginde yumurtaya benzer meyveleri var. Onlar olgunlaştıklarında çoğu zaman yere düşer. Onları ayıkladığınızda insanların bin bir derdine deva fıstıklar çıkar.” sözlerini bitirmeden nine araya girdi.

Nine: “Bakın çocuklar; size pişirdiğim pilavlara, makarnalara, salatalara, et ve tavuk yemeklerine dikkat edin bundan sonra. Çoğu zaman bu yemeklerin daha lezzetli olması için çam fıstığı koyarım içlerine. Ayrıca helva, kurabiye ve kekler de çam fıstığı olmazsa olmaz.” dedi.

Çocukların ikisi bir ağızdan: “Ne kadar da çok yararlıymış. Bundan sonra tabaklarımızdaki yemeklere daha dikkatli bakacağız. Çam fıstığının tadını anlamaya çalışacağız.” dediler.

Söyleşileri tam da kıvamını bulmuşken kapıları çalında. Dede, yavaşça kalkarak kapıyı açmaya gitti. Çocuklar da ardı sıra kalktılar. Kapıda resmi giysili iki kişi vardı. Ellerinde bir zarf bulunuyordu. Dedeye, ellerindeki defteri imzalamalarını söyledi biri. Dedeleri, defteri imzalayıp zarfı aldı. Alt kattaki salona döndüler. Dede, zarfı açıp içindeki bildirimi okudu yavaşça. Okudukça öfkelendi, öfkelendikçe rengi sararıp elleri ve dudakları titremeye başladı.

Dedelerinin okuması bitti. Oturduğu koltuğa iyice çöktü, çöktükçe küçüldü olduğu yerde. Evdekiler, kötü bir şeyin bildirimi olduğunu anladılar bu açılan zarftan çıkanın. Torunları gelip sarıldılar dedelerine.

Nine: “Ne oldu, ne çıktı o zarftan, ne istiyorlar bizden?” diye sordu.

Dede, herkesi çağırdı. Yavaş yavaş anlatmaya başladı. “Belediye sokağımızı genişletecekmiş. Bu nedenle sokağımızdan başlayarak bahçemizden on metre yeri kamulaştıracaklarmış.”

Aybek, atıldı birden heyecan ve kızgınlıkla: “Yani bahçemizdeki iki fıstık çamı yok olacak öyle mi?”

Dede: “Evet oğlum, aslanım… Ne yazık ki çamlarımızı kesecekler.”

Aykız çoktan ağlamaya başlamıştı bile. Gözyaşları, yanaklarından akıyordu ince bir dere gibi. Hıçkırarak: “O zaman serçelerimizi dinleyemeyeceğiz bir daha. Onlardan sonsuza dek ayrılacağız öyle mi? Onlar yuvasız kalacaklar? Gidecekleri yer mi var koca kentte? Kaç ağaç kaldı ki çevremizde?” dedi. Bu tümceleri, bir çırpıda gözyaşları içinde söyledikten sonra hıçkırıkları arttı. Koşarak odasına gitti.

Nine, ağlamamak için kendini zor tutarak yıllarca aynı yastığa baş koyduğu eşinin yanına geldi. Onun sırtını sıvazlayarak: “Sen üzülme! Kolay mı bir insanın bahçesini ortadan bölüp yarısını almak? Doğduğumuz gün anımıza dikilen ağaçları kesmek kimin haddine? Yüzlerce serçenin evlerinin başlarına yıkılmasını sessizce, elimiz kolumuz bağlı kabul mü edeceğiz? Üzme kendini, kalk bakalım, hakkımızı nasıl arayacağımızı tartışıp kararlaştıralım. Gün doğmadan neler doğar.”  sözleri döküldü ağzından.

Aybek kaktı yerinden Aykız’ın odasına girdi. Uzun süre çıkmadılar odadan. Vakit ikindiye yaklaşırken iki kardeş, mutluluk içinde çıktı odadan ellerinde kâğıtlarla. Dedesi sordu bu kâğıtların ne olduğunu. Aybek yanıtladı onu: “Bu küçük kâğıtlara başımıza gelen haksızlığı anlattık. Bunları, sokağımızdan gelip geçenlere dağıtacağız. Şu tam sayfa olanlarla ise halktan imza toplayacağız. Şimdilik bunlarla yetineceğiz akşam oluncaya dek. Yarın okula gidince bu yazdıklarımızı ve boş imza listelerini çoğaltacağız. Arkadaşlarımıza ve öğretmenlerimize durumu anlatıp onlardan yardım isteyeceğiz. Çocukların gücünü birleştireceğiz tıpkı serçeler gibi. Karıncalar ve bal arıları gibi güç birliği içinde çalışacağız.” dedi heyecan ve kararlılıkla.

Aykız, kardeşini sarılıp kucakladı. Dede, nine, anne ve babaları gelip çocukları kutlayıp başarı diledi. Çocuklar, beklemeksizin hemen bahçe kapısından çıktılar koşarak. Gelip geçene durumu anlatıp bu konuda kendilerini desteklemelerini istediler. Bahçe kapısı açık olduğundan birçokları içeri girip çam fıstıklarının yanına geldi. Kimi ağaçları okşuyor, kimi ise kuş cıvıltılarına kulak kesiliyordu. Bazıları serçeleri dinledikçe gözyaşlarına boğuluyordu. Durumu öğrenenlerin çoğu, çocuklarla işbirliği yapacaklarına söz verdiler. Bazıları işe girişti bile. Sokaktan geçenlere konuyu anlatıp destek istemeye başladılar. İki kardeş, iyilik ve direniş gölüne bir taş attı. Taş, suya düştüğünde önce küçük bir halka belirdi suyun yüzeyinde. Giderek yeni halkalar oluştu ve kıyıya dek ulaştı son halka. Çalışmaları, direnişleri çığ gibi büyümeye başlamıştı bile ilk günden.

Hava kararıp akşam olunca bazı komşular bahçeye geldi. Sandalyeler, koltuklar dışarı çıkarıldı konuklar otursun diye. Yetmeyince oturaklar, çoğu kişi yerlere oturdu. Kuş korosu yanık ezgilerini seslendirmeye başlayınca yüzü aşkın kişinin solukları bıçakla kesilmiş gibi sustu. Herkes, serçelere kulak kesildi. Bazıları gözyaşlarını tutamadı. Kimi de çok öfkelendi. Tam da bu sırada akcam çalışanları geldi. İzin istediler çekim yapmak için. Kuşların ötüşlerine onlar da hayran kaldı. Dedeyle konuşmak istediler. O, torunlarını göstererek: “Bu ikisi evimizin sözcüleri, onlarla konuşun!” deyince basın temsilcileri onlarla konuşmaya başladılar. Çocuklar, baştan sona her şeyi anlattılar. Tüm kamuoyundan, doğaya duyarlı kişilerden yardım istediler. Çalışmaları için “Serçelerimizi, ağaçlarımızı birlikte kurtaralım!” özsözünü (sloganını) seçtiler. Bu söz, kısa sürede benimsendi çoğu kişice.

Aykız ve Aybek erkenden okula gittiler. Önce öğretmenlerine anlattılar olup biteni. Onlardan izin aldılar çalışmaları için. Sınıfları gezerek sorunu anlatıp destek istediler. Destek çığ gibi büyüdü. Öğretmen ve öğrencilerin çoğu, çalışmak için gönüllü oldu. İçlerinden birkaçı, basın yayın organlarıyla ilişki kuracaktı. Ayrıca beş öğrenciden oluşan bir kurul da diğer okullara giderek konuya oralarda anlatıp destek isteyecek. On kişilik bir kurul ise bildirileri imza listelerini çoğaltıp dağıtmayı üstlendi. Dört kişi ise kentin işlek caddelerine asılacak özsözleri yazmayı üstlendi bezlere. Çalışmalarını kentin her yanına yaymayı kararlaştırdılar. Giderek sorunu, tüm ülkeye anlatmayı düşündüler.

İki kardeş, gün boyunca hiç oturmadılar, oradan oraya koşturdukları için. Eve döndüklerinde tatlı bir yoğunluk içindeydiler. Bahçe kapısını açıp içeri girdiklerince fıstık çamlarının ikisi de dallarını hışırdatıp eğdiler. Bu selamlaşmaya, çocuklar onların bedenlerine sarılarak karşılık verdi.

Dedenin ağacı: “Çok yorgun görünüyorsunuz çocuklar.” dedi.

Aykız: “Yorgun değiliz, akşam yemeğinden sonra yapacak çok işimiz var.” diye yanıtladı onu.

Ninenin ağacı: “Serçeleri kurtarabilecek misiniz?” diye sordu.

Aybek: “Çocukların ve yetişkinlerin dayanışmasıyla önce sizi kesilmekten kurtaracağız, böylece serçeler de kurtulmuş olacak.” diyerek yanıtladı onu.

Çamların ikisi birden: “Kolay gelsin, işiniz rast gitsin!” dileğinde bulundular.

İki kardeş, evin kapısından girdiklerinde herkes ayağa kalkıp heyecanla onları karşıladı.

Dede: “Nasıl geçti gününüz, olumlu yönde bir şeyler yapabildiniz mi?” diye sordu.

Aykız: “Günümüz çok verimli geçti. Birkaç gün içinde bütün kent ayağa kalkabilir. Daha sonra da ülke çapında bir duyarlık oluşacak. Haklı olduğumuz için kazanacağız dede.”

Aybek atıldı birden: “Siz neler yaptınız dede?” diye sordu.

Dede: “Siz, okula gittikten sonra ben de ardınız sıra çıktım bazı işleri yapmak için. Önce savunmanın yazıevine gittim. Ona her şeyi anlattım. Hangi yasal yollara başvurabileceğimizi konuştuk. O, hemen dilekçelerimizi hazırladı. Çabucak imzaladım hepsini. Belediyeye ve ilgili mahkemeye başvuru dilekçeleriydi bunlar. Savunmanla ilgili orunlara gidip dilekçelerimizi verdik. Önce yürütmeyi durdurma kararı aldıracağız. Savunman, çok umutlu konuştu. Dört koldan savaşmak zorundayız kazanmak için. Sizleri de kutluyorum iyi iş çıkardınız.” dedi gözleri parlayarak.

Nine: “Hadi, hepiniz gelin, sofra hazır, birlikte birkaç lokma yiyelim. Çok yoruldunuz. Savaş, aç karnına kazanılmaz.” diyerek onları sofraya buyur etti.

Sofraya oturdular birlikte. Herkes, çok düşünceliydi. Çünkü kendince çözümler düşünüyorlardı. Dede, sessizliğe son verdi. Nasıl bir yol izleyeceklerini anlattı. Aykız ve Aybek de kendi yol haritalarını ayrıntılarıyla açıkladılar. Diğerleri de kendi görüşlerini söyledi.

Günler, günleri kovaladı. Bir yandan yasal süreç sürerken diğer yandan da birçok kesimi bir araya getiren yurttaşların örgütlü savaşımı yükseliyordu. Yargı, yürütmeyi durdurma kararı verdi. Her gün binlerce kişi, fıstık çamlarının yanına geliyor, çevre sokaklara sığmayan bir kalabalık toplanıyordu.

Sorunun nasıl halledileceğini en çok merak eden ise çamlar ve serçelerdi. Bir gün iki çocuk, bahçe kapısından girdiklerinde onları, serçeler karşıladı topluca. Önce başlarının üstünde bir daire çizdiler onları selamlamak için. Sonrasında yere kondu hepsi. Ancak kuş sürüsünün lideri olan en yaşlı serçelerden biri, Aykız’ın başına kondu. Önce cik cikledi neşeyle. Sonra ona hayranlıkla bakan Aybek’e bakarak kanatlarını üç kez açıp kapadı. Bu, gönülden yapılan bir serçe selamıydı.

Serçe: “Çok sağolun çocuklar… Bizim için büyük çaba gösteriyorsunuz. Gündüz dur durak bilmiyorsunuz, neredeyse geceleri de uyumuyorsunuz. Size, borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi bilmiyoruz.” dedi.

Aybek: “Sizin borcunuz yok! Biz, size yıllardır insanlar için yaptığınız iyiliklerin karşılığını vermeye çalışıyoruz. Gerçi sizin yaptıklarınızın karşılığı da ödenecek gibi değil.”

Serçe: “Biz ne yaptık ki sizler için?”

Aykız: “Neler yapmadınız ki? Öncelikle sabah akşam yaşamımızı renklendirmek ve bizi mutlu etmek için olağanüstü koronuzla dünyanın en güzel ezgilerini söylediniz bizlere. Sonrasında bahçemizdeki ve ağaçlardaki zararlı böcekleri ayıklayıp yiyerek bizi büyük salgınlardan, hatta ölümden kurtardınız. Bir de güzelliğinizle göz zevkimizi geliştirdiniz. Bundan büyük iyilik olur mu hiç?”

Serçe: “Doğadaki her varlığın yaşamı birbirine bağlı… Birimiz yok olduğunda diğerimiz nasıl var olacak. Fıstık çamlarının yaşamı, şu küçücük bedenlerimize, bizim de varlığımız onlara bağlı. İnsanlar da var olması için ise doğanın düzenin sürmesi gerek. Doğa ana yok olursa hiçbirimiz yaşayamayız.” dedi düşünceli düşünceli.

Çocuklar izin isteyip gittiler. Ertesi gün mahkeme kararı çıkacaktı bu nedenle ikisi de heyecanlıydı. Akşam yemeğini söyleşerek yediler. Yemek sonrasında dedeleri, onları da mahkemeye götüreceğini söyledi. Bu öneri onları daha çok heyecanlandırdı. Erkenden erinç içinde uyudular.

Sabahleyin gün ışırken uyandı ev. Kahvaltı yapıldı hemen. Ardından herkes hazırlanıp evden bahçeye çıktı. Bahçe kapısından çıkmak üzereyken fıstık çamları ve serçeler hep birlikte: “Günaydın! İşiniz rast gitsin. Güzel ve hepimizi mutlu edecek haberlerinizi bekliyoruz.” dediler. Çamlar dallarını salladı, serçeler kanatlarını çırptı. Ağaçların gövdesinde yukarı aşağı gidip gelen karıncalar, ön ayaklarıyla alkış yaptı. Bizimkiler de onlara “Sağolun, var olun, eksik olmayın!” dediler yüksek sesle.

Gittiklerinde mahkeme salonu hıncahınç doluydu. Geçenekte bile iğne atılsa yere düşmeyecekti. Toplananların heyecanları üst düzeydeydi. Aykız, Aybek ve ailelerinin diğer üyeleri zorlukla girdiler salona. Yerlerine oturdular. Çocukların sol yanında öğretmeleri gülerek onları selamladı. Az sonra da mahkeme üyeleri geldi. Yargıç yerine oturup kararı açıklamak ve salondaki sessizliği sağlamak için hafifçe öksürdü. Salon sessizliğe gömüldü. Yargıç, kararı yavaşça okudu. Aile haklı çıkmış, ağaçlar ve serçeler kurtulmuştu.

Karardan sonra herkes, birbirini kutladı. Dede, yüksek sesle: “Tüm dostlarımızı fırsat bulduklarında her akşam fıstık ağaçlarının altında serçelerin ezgi toyuna bekliyoruz.” dedi. Büyük bir alkış koptu bu sözleri işitenlerden.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  9 Temmuz 2025

 

 

 

 

KUŞLAR, İNSANA KÜSER Mİ?


Bugün: “Kuşlar, insana küser mi?” sorusuna yanıt arayacağız. Sorunun yanıtını başta vereyim: Evet, küser. Nasıl mı? Anlatayım.

Bu sabah, her zamanki yataktan kalkma saatim biraz şaştı. Bir saat geç kalktım yerimden. Aslında her zamanki saatte uyandım. Ancak yatakta düşüncelere dalınca kalkış saatim azıcık gecikti. Kalkınca da hemen aşlığa (mutfağa) geçmedim. Balkona çıkıp dışarıyı izledim bir süre. Ardından da balkondaki saksılarda yetiştirdiğim salatalık ve biberlerden topladım kahvaltı için. Onları, aşlığa getirdim.

Mutfağa girdiğimde Kumru Ayşe ile Şişkin Paşa (erkek güvercin) camın önündeki denizliğin iki yanında beni bekliyordu. Onları görmezden geldim. Hemen bulaşık makinesini boşaltmaya giriştim. Ardından çay demleyip kahvaltı hazırlamaya başladım. Salona geçip geri döndüğümde camımı şenlendiren kuşlarımın ikisi de yoktu. Karşımızdaki yapının çatısına baktım, göremedim. Mutfak camının iki yanındaki pencere önlerinde aradım onları yoktular. Arada sırada balkona gidip beklerlerdi, orada da bulamadım kuşlarımı. Kuşlarım yok oldu birden.

Kuşlarımı görememek içimdeki büyük dert... İşi gücü bırakıp onları aramaya başladım. Pencerenin önündeki denizliğe buğday koydum avuç avuç. Bir yana çekilip gözetliyorum sağı solu. Ne yazık ki yoklar. Uzun süre gelmediler. Demek ki benden umudu kestikleri için başka yerlere gittiler yiyecek aramak için.

Kumru Ayşe, birkaç yıldır balkonumuzda, camımızda. Balkonumuzdaki kumru yuvasında gözlerini dünyaya açmıştı. Evimizden biri gibi… Bugüne dek onu doyurmadan hiçbir iş yapmadım dört mevsim. İşte, bugün aksattım görevimi o da beklemedi beni, gitti.

Şişkin Paşa, karşı yapının çatısında yer bulur kendisine martıların arasında. Martıların zaman zaman güvercin ve kumru avladığını gördüm. Buna karşın güvercinler, yine de karşı çatıyı martılarla paylaşmaktalar can tehlikesine karşın. Şişkin, erkek bir güvercin… Bu nedenle koyduğum buğdayları yemeye gelen diğer erkek güvercinleri tüylerini kabartarak “gulug, gulug” sesini aralıksız çıkararak gagalayıp kovuyor. Dişiler geldiğinde yemeği unutuyor. Tüylerini kabartıp iyice şişkinleşerek onların çevresinde dolanıyor genizden çıkardığı guluglarla. Aslında aşlık camının sahibi, efesi o.

Kuşlarımın geleceği yok! Bari kahvaltımı yapayım, dedim. Kahvaltım bitince yeniden kuşlarımı aramaya başladım. Ne yazık ki göremedim ikisini de. Evin her bölümündeki cam önüne buğday koydum. Yine de görünürde yoklar. Olsun, beklerim. Zaman, geçmek bilmiyor. Onlar için kaygılandığımı söylesem doğru olur.

Beklemekten sıkıldığımdan çekildim cam önünden, işimin başına oturdum. Epeyce zaman geçtikten sonra canım kahve çekti. Gittim aşlığa. Baktım Kumru Ayşe ile Şişkin Paşa iki yanda durup çevreyi gözlemliyorlar. Yan gözle bana bakıyorlar. Parmak uçlarımla yemleri karıştırdım. Bana mısın demediler. Küstükleri belli… Hele Kumru Ayşe’nin nazlanması, evlere şenlik… Bir süre bana bakar gibi yaptı, bakmadı ama. Az sonra kalktı yerinden, kondu karşıdaki sokak lambasının üstüne. Bakıyor ara sıra bana çaktırmadan. Kanatalarını oynatıyor anlamsız.

Şişkin, denizlikteki yerinden gitmiyor bir yere. Şişiniyor sürekli. “gulug, guluk”ları ara vermiyor. Ban hiç bakmıyor, kendi âleminde o. Onu kandırmaya çalışıyorum. Bir avuç bulgur koyuyorum denizliğe. Bakmıyor bile. Kumru Ayşe, görüyor bulgurları, ama bana mısın demiyor. Bağışlanmam için çok uğraşıyorum, ancak yararı yok, kırık bir gönlü kazanmak çok zor!

Öğlen olmadan ikisi birden uçup gitti. Artlarından bakakaldım. Yarın sabah görevimi tam ve zamanında yaparsam barışırız sanırım. Bir daha onları bekletmeyeceğime söz verdim kendime. Bugün küs kalacağız kuşlarımla, yarına Allah kerim.

Hayvanların duygusuz olduğunu söyleyenler, çok yanılıyorsunuz. Her canlını duygusu var. Çocukluğumda köpek ve ineğin ağlayıp gözyaşı döktüğüne tanıklık etmiştim. Şimdi de kumru ve güvercinin bana küstüğünü gördüm. Onların da duyguları var. İncitmeyelim doğanın bu olağanüstü canlılarını.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  7 Temmuz 2025

ZEYTİN DEDE


Can, kahvaltısını yaptıktan sonra annesi, babası ve kardeşi Cansu ile doğa gezisine çıktı. Yaz mevsiminin sıcak günlerinden birini yaşıyorlardı. Ağaçların arasında, onların gölgelerine sığınarak yürüyünce kavurucu sıcak, onları çok fazla etkilemiyordu. Ağaç yaprakları, güneşin yakıcı etkisini azaltıyordu. Ayrıca serin bir yel, onları rahatlatmaktaydı.

Marmara Denizi’ne bakan hafif eğilimli bir yeşil cennette dolaşıyorlardı. Burası, Asya topraklarının bittiği yerdi. Denizin batısındaki karşı kıyılar, Avrupa topraklarıydı. Yürüdüler sevinçle meyve bahçesinin içlerine doğru. Karşılarına diğerlerine benzemeyen bir ağaç çıktı. İlk bakışta yıllara meydan okuyan yaşlı bir ağaç olduğu belli oluyordu. Buna karşın yapraklarının arasında yeşil meyveleri çok fazlaydı.

Can, babasına: “Bu ağacın adı ne baba?” diye sordu.

Babası, ağacın gövdesini gülerek okşayarak: “”Zeytin…” dedi mutlulukla.

Can ve Cansu, ağacı incelemeye başladılar. Gövdesi girintili çıkıntılıydı. Girintileri, yola benzetti Can, elinin küçük parmaklarını birleştirip avucunu yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya hareket ettirdi bir süre. Bu girintiler yol, elin de araba olmuştu.

Ağaca, karşıdan bakıldığında türlü varlıkların gölgesi varmış gibi gelir insana. Kimi zaman bir insan yüzü belirir yıllanmış gövdede. Bakarsınız bir atın binicisiyle koştuğunu görürsünüz. Bir defasında bir annenin bebeğini emzirdiği görüldüğünden bu ağacın kutsal olduğuna dair söylenceler anlatıldı. Bu söylenceler, kulaktan kulağa yayıldı.

Annesi, çocuklarına dallardaki meyveleri gösterdi. Birkaç ay sonra bunların olgunlaşacağını ve sofralarımıza lezzet katacağını söyledi. Zeytinlerin önemli bir kısmının yağa dönüşeceğini de sözlerine ekledi. Bu sırada Cansu söze girdi: “Öğretmenimizden duymuştum, zeytinin sabun yapımında da kullanıldığını. Doğru mu bu anne?”

Anne: “Bu, çok doğru bir bilgi…”

Cansu: “Demek ki zeytin, yalnızca bizi besleyip sağlıklı yapmıyor; aynı zamanda mikrop ve hastalıklardan da koruyor. Zeytin sayesinde yapılan sabunlarla yıkanıp tertemiz oluyor, mis gibi de kokuyoruz. Ne güzel değil mi?”

Can, Cansu’ya: “Zeytin ağaçları yapraklarını dökmez, kışın da yemyeşiller.” dedi.

Can ve Cansu, zeytin ağacının görkemli duruşuna hayranlıkla dalmışken boğuk, yaşlı bir ses işittiler derinden. “Sizler bol oksijen alın diye biz, yaz kış oksijen üretiriz. Diğer ağaçların tersine, zeytin ağaçları gündüz değil; gece karbondioksiti oksijene dönüştürürüz. Gündüz ise içimizdeki karbondioksiti salarız dünyaya. Geceleri, benim altımda oturmak, hafifçe kestirip şekerleme yapmak size sağlık verir.” Konuşan zeytin ağacıydı. Çok değerli ve önemli bilgiler veriyor, onların bilmediklerini anlatıyordu.

Can: “Kaç yaşındasınız?” diye sordu.

Ağaç: “Bu yıl bin yaşına bastım.” diyerek yanıtladı çocuğu.

Anne, baba ve çocuklar şaşkınlıklarını gizleyemediler. Cansu, ağaca dönerek: “Size ‘Zeytin Dede’ diyebilir miyiz?” dedi.

Ağaç: “İçinizden böyle seslenmek geliyorsa, bana ‘Zeytin Dede’ diye seslenebilirsiniz bana.

Can: “Sizi, buraya kim dikti?”

Zeytin Dede: “Beni, buraya bir çocuk dikti. Adı, Mihail adında bir çocuktu. O zaman senin serçe parmağından daha ince bir bedenim vardı. Çocuk, arkadaşlarıyla her akşam gelip beni suladı ellerindeki su dolu taslarla. Yılda birkaç kez küreklerle hayvan gübresi getirip dibimdeki toprağa karıştırdılar. Su ve doğal gübreyle kısa sürede toprağıma iyice tutunup kök saldım derinlere, boy attım gökyüzüne doğru. Yazın kuzeydoğudan esen poyrazın serin esintisiyle soluklandım. Kışın ise güneyin ılık yelleri, beni donmaktan kurtardı. Kuzeybatıdan esen karayel yağmur getirdi bana. Bu da ban can olup yaşam verdi.”

Baba: “Siz, buraya ilk dikildiğinizde bu topraklarda kimler yaşıyordu?” diye sordu.

Zeytin Dede: “Burada, o yıllarda Bizanslılar yaşıyordu. Kralları, halktan ağır vergiler aldığı için pek sevilmezlerdi. Halk, zeytin üretmeyi bir kutsal görev olarak görürdü. Burada ürettikleri zeytinleri, zeytinyağlarını gemilere doldurup uzak ülkeler götürürlerdi. Oralardan da gereksinim duydukları ürünleri getirilerdi. Beni diken Mihail, dallarıma ve bedenime hiç zarar vermeden özenle toplardı meyvelerimi. O, giderek yaşlandı. Bu dünyadan göçünce çok üzüldüm. Günlerce kendime gelemedim. Çünkü iyi bir dostumu yitirmiştim. Sonrasında onun çocukları benimle ilgilendiler. Suyumu, gübremi eksik etmediler. Birkaç yılda bir dallarımı budadılar gençleşip daha çok çiçek açıp meyve vereyim diye. Daha sonra Mihail’in torunlarıyla sürdü güzel ilişkim. Kaç kuşak geçti bilmiyorum.”

Anne: “Bizanslılar niçin yıkıldı? Mihail’in torunlarına ne oldu?”

Zeytin Dede: “Bizans kralı, ağır vergileri ve baskıcı yönetimiyle halkı bıktırdı. Buraya, doğudan doğa ve insanla dost göçerler geldi. Yerleşiklerle kolayca kaynaştılar. Odman Bey’in çevresinde toplandılar. Yeni bir devlet kurdular. Çok geçmeden Mihail’in torunları buradan kente taşındılar. Umay Hanım adında biri, beni sahiplenip bana bakmaya başladı. Bahar gelince toprağımı çapalardı. Üzüldüğünde gelir bana derdini döker, gözyaşlarıyla köklerimi sulardı. Sevinç ve mutluluğunu benimle paylaşırdı. Gelip bana sarılırdı sevinç gözyaşlarıyla. Onu gözyaşları bedenime değdiğinde öylesine mutlu olurdum ki bunu anlatamam. Umay’ın toprağa verildiği günü hiç unutamam. Onun çocuklarıyla torunlarıyla sürdü dostluğumuz ve işte, bugüne geldim sağ salim.” dedi iç çekerek.

Zeytin Dede’nin yanında boy atıp dal budak salan incir ağacı ilgilerini çekti. Dallarını eğmiş biraz kıskanıp can kulağıyla dinliyordu zeytinle söyleşmelerini. Can, incir ağacının bakışlarını fark edip döndü ona. O dönünce diğerleri de baktı incire doğru. Cansu, selamladı onu, ardından diğerleri de... İncir, geniş yapraklarını sallayıp serin bir yel estirdi. Onlar, mutlandı. Can: “Siz kaç yaşındasınız?” diye sordu incir ağacına.

O: “Ben, otuz yaşındayım. Beni Umay’ın torunlarından Gül Hanım dikti torunu Aybek doğunca. Bu yörede çocuklar doğduğunda onların dünyaya gelişlerinin anısına ağaç dikerler.”

Anne: “Peki, niye seni Zeytin Dede’nin yanına diktiler? Bunun özel bir anlamı var mı?

İncir ağacı: “Evet, var… Ben de onun gibi geceleyin oksijen üretirim. Ancak ben, kışın yapraklarımı dökerim. Onunla aynı zamanda meyveye durur dallarımız. O, meyvelendiğinde zeytin sinekleri doldurur her yanını, bedenini, meyvelerini sarar. Bu sinekler, zeytinin hem bedenine hem de meyvesine zarar verir. Benim meyvelerim olgunlaştığında ballanır. Balım damla damla sızar meyvemden. İşte, zeytin sinekleri balımın kokusunu alıp meyvelerime doluşur. Balımı çokça yiyen bu sinekler, zehirlenerek ölür. Böylece zeytinler kurtulur, olgunlaşıp sizin sofranıza gelip ekmeğinize katık olur.”

Cansu: “Size bundan sonra İncir anne diyeceğim.”

İncir Anne: “Olur, sen de benim bir çocuğum sayılırsın. Ha, sakın unutma! Benim meyvelerim kalsiyum yüklüdür. Meyvelerimi çocuklar için dallarımda beslerim, onlar yesin kemikleri güçlensin diye.”

Can: “Çok sağol Zeytin Anne… Bundan sonra meyvelerinin hem yaşlarını hem de kurularını daha çok yiyeceğim. Senin sayende sağlıklı olacağım.” dedi.

Cansu ve ailesi, bilmedikleri bir şeyi öğrendikleri için incir ağacına saygıyla teşekkür ettiler. Sanat yapıtı gibi duran, görkemli gövdesine sarılıp okşadılar onu. Cansu ile babası, elindeki su şişelerinin kapaklarını açıp içindeki suyu döktüler İncir Anne’nin kalın köklerine. İncir, geniş yapraklarını yelpazeleyerek onları selamlayıp serinletti.

 Can ile annesi ise ellerindeki dolu şişeleri boşalttılar Zeytin Dede’nin dibine. Ulu Ağaç çok mutlu oldu. O, gülümsedi yapraklarını titreştirerek. Dallarını eğdi saygıyla. Meyveleri, yaprakların altından görünüp mutluluklarını bildirdiler kuzey yeliyle hafifçe sallanarak.

Artık ayrılma zamanı gelmişti. Dördü birden sarıldılar Zeytin Dede’nin gövdesine. O, dallarını eğerek okşadı onların başlarını, Yüzlerinde bir serinliği duyumsadı dördü de. Zorda olsa ayrıldılar tarih ve doğa kokan Zeytin Dede’den. Biraz yürüdükten sonra dördü birden geri dönüp baktılar dedeleri çok mutluydu. El salladılar ona.

İncir Anne ile de vedalaştı doğasever aile. O da onlara yeniden gelmelerini söyledi, özellikle de meyveleri olgunlaştığında.

 Aylar geçti bir yaz günü evlerinin yukarısından motor gürültüleri işittiler. Evdekiler dışarı çıktılar alışık olmayan bu gürültüyü duyunca. İyice baktılar Zeytin Dede’nin de olduğu meyve bahçesine. Gürültüyü çıkaran iş makineleriydi. Takım elbiseli efendiler, üzerlerinde iş giysileri olan kişiler çoktan varmıştı Zeytin Dede’nin yanına. Aile üyeleri koşarak gittiler Zeytin Dede ile İncir Anne’nin olduğu yere soluk soluğa.

Takım elbiselilerden biri, kesilecek ağaçları eliyle gösterdi. Bu ağaçların arasında Zeytin Dede ile İncir Anne de vardı. Elinde hızar olan bir işçi yaklaştı yavaş adımlarla Zeytin Dede’ye. Tam bu sırada Can, koşup Zeytin Dede’ye sarıldı gözyaşlarıyla. “Ölürüm de kestirmem dedemi.” dedi. Annesi de sarıldı oğluna. Avazı çıktığınca bağırdı köye doğru: “Zeytin Dede’yi kesip yok edecekleerrr… Koşup yetişin, ağaç kesicilere, doğa yok edicilere fırsat vermeyelim.” diye.

Bir başka hızarcı istemeye istemeye gitti İncir Anne’nin yanına. Çalıştırmaya çalıştı makineyi. Makine çalışmadı. O, eğildi dizlerinin üstüne makineyi onarmak için. Bu sırada Cansu seğirtti durduğu yerden incire doğru. Sarıldı güngörmüş gövdeye. O, dallarıyla selamladı kızı. Babası da gelip sarıldı duyarlı küçük yavrusuna. Baba ile kızı avazları çıktığınca durmadan ünlediler çevredekilere.

Motor gürültüleriyle irkilip doğasever ailenin ünlemelerini işiten çevre halkı kısa sürede felaketin farkına vardı. Duyan, duymayana haber verdi. Bir insan seli aktı Zeytin Dede ile İncir Anne’nin olduğu yere. İnsan seli aktıkça oraya takım elbiseliler, iş giysililerin arkasına saklandılar. İnsan seli hep bir ağızdan sordu: “Bu meyve ağaçlarına niye kıyıyorsunuz? Bunları kesenlerin cehennemlik olduğunu bilmiyor musunuz?” Takım elbiselilerden biri, saklandığı yerden yüzünü göstermeyerek hırıltılı bir sesle: “Bu toprağın altı, değerli madenlerle dolu. Onları ülkemize kazandırmak istiyoruz.”

Can, sarıldı meyve ağacına son gücüyle: “En değerli ve yaşamsal maden meyveler ve toprağımızı tutan ağaçlar değil mi? Bu yalın gerçekten haberiniz yok mu sizin.” dedi öfkeyle.

Akıp gelen insan selinden aksakallı bir dede uzaktan inleyen bir sesle: “Bir gün cebinizdeki para biter ne denli çok olursa olsun. Ancak bu ağaçların meyvesi bitmez. Her yıl size bin bir lezzeti sunarlar. Evinize bolluk bereket getirirler. Üstelik dallarında meyveler sarkarken ve henüz olgunlaşmamışlarken nasıl kıyarsınız bu ağaçlara?” dedi iç geçirerek.

Zeytin Dede dayanamadı. Durduğu yerde önce dallarını sallandı, İç ferahlatan serin bir esinti geldi yaladı terleyen bedenleri. Sonra dallarında henüz olgunlaşmayan meyvelerini göstererek: “En değerli maden, dallarımda. En değerli maden, köklerimde. En değerli maden, komşum ve can yoldaşım incirde. Bunu farkında değil misiniz? Bin yıldır depremlere, yangınlara, kuraklıklara, sellere, savaşlara, doğa düşmanlarına karşı direndim. Nice imparatorlar, krallıklar, zorba yöneticiler, aymazlar, doğa düşmanları, servet avcıları, meyve kıyıcılarını gördüm. Hiçbiri, beni toprağımdan koparamadı. Size bin yıllık deneyimimle en lezzetli zeytinleri sunarım her yıl. Her yaprağımdan her meyvemden bir umut, bir gelecek, bir yaşam fışkırır bunu görüp anlamaz mısınız? Nedir bu yaptığınız nankörlük?” diyerek insanların vicdanlarına seslendi.

İnsan seli büyüdükçe büyüdü. Doğa kıyıcıları, artlarına bakmadan uzaklaştılar oradan hızla. Kalabalık, ellerine geçirdikleri kaplarla dereden su taşıyıp meyvelerin hepsinin dibine döktüler. Sonrasında herkes önüne gelen ağaca sarılıp vedalaştı. Korumak için nöbetçiler bırakıldı meyve bahçesine. Kendi aralarında iletişim ağları kurdular. İlk nöbetçiler arasında Cansu, Can ile anne ve babaları da vardı.

Gün geceye kavuştuğunda incirle zeytin dallarını birbirlerine değdirip yapraklarını salladılar. Esintileri birbirine karıştı. Gövdelerinde özsu yürüdü dallarına doğru. Selamlaştılar bu yolla.

Gün doğunca yeni kişiler gelip nöbeti devraldılar. Doğasever aile gülümseyerek evlerine yollandı. Baba: “Canım ailem güzel bir kahvaltıyı hak ettik değil mi” diye sordu. Anne, yanıtladı onu: “Kahvaltı tabaklarımıza bolca zeytin ve kuru incir de koyacağım.”

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  6 Temmuz 2025

 

 

 

 


HASAN TAHSİN


Hasan Tahsin Hacıömeroğlu; amcaoğlum, ağabeyim, çocukluğumun örnek adamı, dedelerimizden kalma evde, aynı çatı altında büyüdüğüm arkadaşım… 19 Haziran 1955’te doğdu ikizi Hüseyin Cahit’le. Amcamın ilk erkek çocuklarıydı Hasan’la Hüseyin dört kızdan sonra. İkizlerin doğumuyla evimiz, mutluluk yelleriyle doldu. Aynı yıl, babam Denizli-Çal-İsabey İlkokuluna atandı. Köyümüzde doğan herkesin doğum tarihini belleğine yazardı babam. Yeğenlerinin doğduğu günü de silinmemek üzere kaydetti belleğine. O da çok mutlu olmuştu Hasan’la Hüseyin’in gelişinden. Ardında ikinci ikizleri doğdu amcamın İlyas ve Kenan. Ne yazık ki bu ikizler uzun yaşamadı.

Her köy çocuğu gibi savaşımcı, azimliydi. Yaşama tutundu dişiyle tırnağıyla. İkizi Hüseyin Cahit, üç yaşında yenildi yaşama. Dünyaya doyamadan vardı uçmağa. Hasan’ın annesi, Kelerli yenge de (Asıl adı Fatma’ydı. Yöremizde kadınlar, genellikle doğup büyüdükleri yerin, babalarının adları ya da kızlık soyadlarıyla çağrılırdı. Fatma yenge de Of’un Keler köyünden olduğu için böyle çağrılıyordu.) yakalandığı bronşit sayrılığıyla savaşmaya başladı. Üç çocuğunu toprağa veren yengem, bu acıya dayanamamış ve sayrılığı iyice ilerlemişti. Çok geçmeden yataklara düştü. Hasan’a, ninem ve annem kol kanat gerdi.

Köyümüzde okudu ilkokulu. Dersleri iyiydi. Özellikle matematik başarısı ilgi çekiyordu. O, sınıfları geçip çıkarken yaşamın basamaklarından, annesinin sayrılığı daha da ilerliyordu. Neredeyse yataktan kalkamaz oldu. Hasan, ilkokulu bitirdi.

Tam da onun ilkokulu bitirdiği yıl, bize çok uzak olmayan bucak merkezimizde (Hayrat’ta) ortaokul açıldı. Ortaokul, bizim eğitimimizi sürdürdüğümüz ilkokulun alt katındaydı. Buraya kaydoldu. Velisi babamdı. Köyümüzden Hayrat’a yürüyerek gitmek yarım saat sürerdi. Dönüşte yokuş yukarı gidildiğinde zaman biraz uzardı. Doğaldır ki günün yorgunluğu da binerdi bu yokuşu tırmanmanın üstüne.

Köy çocukları çok küçük yaşlarda yaşamın zorluklarıyla savaşmayı öğrenirler. Karşılarına çıkan engelleri aşmayı, onları zorlayan sorunların üstesinden gelmeyi kendi çabalarıyla başarırlardı. Çünkü yaşamda kalmanın biricik yolu, zorluklarla savaşmayı gerektirirdi. 1966-67 Öğretim Yılında ortaokula başladığında çok mutluydu. İlk kez takım elbise giymiş, okulun sarı şeritli lacivert şapkasını başına koymuştu. Bu kıyafetiyle zamanın koşullarına göre bolca fotoğraf çektirdi.

Fotoğraflarına bakardık zaman zaman. Küçük yaşta yurt ve ulus ülküleriyle donatmıştı kendini. Ondan dört yaş küçüktüm. Bana, bu ülkülerini anlatırdı bildiğince.

Ortaokula başlamanın sevinciyle başı göklerdeydi. Ne yazık ki tüm mutluluk ve sevinçler gibi onunkiler de bıçak gibi kesilip derin bir üzüntü ve acıya dönüştü yaşamı. Tam da Atatürk’ü anma törenine hazırlanırken yaşamının en büyük acısını yaşadı 10 Kasım 1966 Perşembe günü. Annesinin melek olup göklere uçtuğunu öğrendi. İşte, bu haber onun en büyük yıkımıydı. Öksüz kalmıştı ablası Ayşen’le. Ne annesine doydu ne de çocukluğuna. Yengem uçmağa vardığında otuz üç yaşındaydı ve üç oğluyla buluştu öteki dünyada.

Hasan, on bir yaşındayken kolu kanadı kırık bir güvercindi artık saçak altlarında. Okula gitmediği zamanlar köy evimizin üst katında bulunan odasına çekilirdi. Orada iç dünyasına kapanıp düşünürdü. O odaya ben girerdim rahatça ve sıkça. Kimi zaman onu gözyaşları içinde bulurdum. Yanına gittiğimde kendine çeki düzen verirdi, durumunu belli etmezdi. Hemen konu değişir başka şeyler konuşurduk. Çoğu zaman geleceğe yönelik düşlerimizi anlatırdık birbirimize. O, ortaokul birinci sınıftaydı; ben de ilkokul üçe gidiyordum Kelerli yengemin acısının kor ateş gibi evimize düştüğü zaman.

Hasan, annesiyle ilgili fazla konuşmazdı. Anlardım onun bu durumunu. Çünkü içi yanıp kavrulan biri, nasıl konuşsun? Onun yanında tutardım kendimi. Odasından çıktığımda gözyaşlarıma engel olamazdım. Gözpınarlarımdan akan billur damlaları kimse görmesin diye tarlaya koşardım gizlice. Gözyaşlarımı tarlamıza akıtırdım sessizce. Kendime geldiğimde dönerdim eve.

Hasan’la bitmez tükenmez düşlerimizi birbirimize anlattığımız gibi oyun da oynardık. Oyunlarda yenilmeyi pek sevmezdi. Sinirlenip kızardı yenildiğinde. Ancak bana hiçbir zaman el kaldırmadı. Tam tersine beni, el kaldıranlardan korudu. Beni kendi yaşıtıymışım gibi görürdü. Kendi yaşına uygun olan konuları bile benimle konuşurdu.

Öksüzlerin dayıları Hacıfazlıoğlu Mehmet ve İbrahim amcalar, ziyarete gelirlerdi onları fırsat bulduklarında. O günlerde köyler arasında taşıtların gideceği yollar henüz yapılmamıştı. Olsa da kimsenin altında arabası yoktu. Gelirdi dayıları genellikle cuma günleri, kilometrelerce yolu yürüyerek. Önce yeğenlerine sarılırlardı derin üzüntüyle. Yüzleri gülerdi, ancak içlerinin kan ağladığını anlardım gözlerine baktığımda. Konuşurken sesleri titrerdi. Ninem, onları nereye oturtacağını, ne ikram edeceğini bilemezdi Bastonuna dayanarak yeni gelin gibi dolanırdı ortalıkta. Öğlen ezanı okunmadan köyün merkezine giderlerdi. Doğruca amcamın dükkânına yönelirlerdi. Yanlarında Hasan’la ben de olurdum. Amcam, onları gördüğünde sevinirdi. Onlarla konuşurken ela gözlerine bir bulut kütlesi otururdu. Onların gözlerinde yengemi görüp yaşardı. Ezan okunmadan kalkarlardı yerlerinde üçü birden abdestlerini almak için. Dükkânı bize emanet ederdi amcam. Namazdan sonra dükkâna uğrarlardı biraz kalabalıkça. Bizim demlediğimiz çaydan birer bardak içtikten sonra eve yollanırlardı üçü birden. Kimi zaman yanlarında Nazım (Hacıömeroğlu) amca da olurdu. Çünkü yemek zamanı gelmişti. Yemeği yedikten sonra yine dükkâna dönerlerdi. Onlar dönünce dükkânın önünde söyleşirlerdi çay eşliğinde uzun süre. Gelen müşterilerle Hasan’la ben ilgilenirdim. İkindi olduğunda Mehmet ve İbrahim amcalar vedalaşıp ayrılırlardı köylerine gitmek için. Onlar yola çıktığında Hasan’ın da amcamın da gözleri buğulanırdı. Uzun süre arkalarından bakakalırlardı.

Amcam, köydeki dükkânını kapattı, İstanbul Kadıköy’de tam da Altıyol’da bir dükkân açtı. Hasan, orta ikiden üçe geçtiği yaz dinlencesinde İstanbul’a gitti. Yaz boyu orda kalıp babasına yardım etti. Okullar başlamadan kısa bir süre önce döndü köye, dolu yükçesiyle. Yükçesini birlikte açtık. İçinden tam altmış tane kitap çıktı. Hepsi varlık yayınlarından dünya klasikleri… Kitapları kokladık onunla. İçlerinden bazılarını okumuştu bile. Odasında raf olmadığı için kitapları, duvarın dibine dizdik. “Kitapları sen de okuyacaksın Adalet!” dedi bana. “Bunları ikimiz için aldım.” diyerek sürdürdü sözlerini. İçlerinde birkaçını seçip bana verdi. “Sen bunlardan okumaya başlarsın.” dedi tüm ciddiyetiyle. Bundan d anlaşılıyor ki paylaşımcılığı üst düzeydeydi.

Hasan, annesini sonsuzluğa uğurladıktan sonra içe kapandı biraz. Annesinin acısını, içine gömdü sandı herkes. Ancak onun acısı yüreğini alev alev yakan sönmesi olanaksız bir ateşti. O ateşi söndürecek ne şırıl şırıl akan bir su ne de anne duygusunun önüne geçecek bir insan sevgisi oldu yaşamında. Ona annelik duygusunu vermeye çalışan annemle ninemdi. Ninem, onun için dünyaları yakıp yıkardı. “Benim uşağum.” derdi de başka bir şey demezdi. Bir dağ kartalı gibi onu kanatlarının altına alırdı. Onu üzen ya da zarar verenlere karşı gözünü karartırdı.

Kelerli Yengem zamansız göçüp gitti ocağımızdan yerinde büyük ve dolmaz bir boşluk bırakarak. Çocuktum, oyuna doyamadığım zamanlardı. Koşup oynardık delicesine. O, evimizin giriş katındaki doğuya bakan odasında yatardı sürekli. Sayrılığı gittikçe artmıştı. Gezip dolaşamıyordu pek. Ben saklambaç oyunlarında saklanmak için özellikle onun odasına girerdim. Onun gözleri parlardı beni görünce. Kolumdan tutar kendine çekip öpüp koklardı beni. Saklanırdım yorganının altında yenge kokusu anne kokusuna dönüşürdü. Çocuk delisiydi. Çocuklara bağırıp çağırmaz, onlara sevgiyle bakardı. Ne yazık ki yengemi hep sayrı yatağında yattığı biçimiyle anımsıyorum. Bir de kahverengi gözleri ve insan yüreği hiç usumdan çıkmaz.

İki kardeş, birbirine sarıldılar yaşamları boyunca. Aralarındaki sevgiyi kimse doğru düzgün anlamadı. Onların birbirleri için kendilerini feda etmelerine kimse akıl erdiremedi. Aralarındaki özveri, herkesçe anlaşılır ve anlanır bir şey değildi. Birbirine adanan yaşamları vardı.

İçime anlaşılmaz bir sıkıntı çökmüştü akşamdan. Bu nedenle gece geç uyumuştum. 26 Haziran 2025 günü sabahı 05.33’te telefonum çaldı. Zaten tilki uykusundaydım. İlk çalışta, içimde bir sızı duydum. Hemen yanımdaki telefona uzandım. Ekranda Ayşen ablamın adını görünce “Eyvah!” dedim içimden ve açtım telefonu. “Adalet, Hasan’ı kaybettik kardeşim.” dedi. Sözünü bitiremeyip kapattı telefonu.

Telefonu kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Beynimden vurulmuşa döndüm. Yüreğim duracak sandım. Yüreğim, göğüs kafesimden fırlayıp çıkacaktı neredeyse. Gözyaşlarım sel olup yatağımı ıslattı. Boğazım düğümlendi. Üzüntüm çok derinden yakmakta içimi. Anılarımız geçti gözümün önünden bir bir. Biraz toparlandıktan sonra Ayşen ablamı aradım. Ayrıntıları öğrendim ve ne yapacağımıza karar verdik.

Hasan, liseyi bitirip Ankara’ya taşındı. Orada bir memuriyete girmişti. Bir yandan da Gazi Eğitim Enstitüsü Matematik bölümünde eğitimini sürdürüyordu. Çok geçmeden ablası Ayşen’i de aldı yanına. Ayşen, azimli biriydi. Zamanın koşulları gereği ilkokuldan sonra eğitimini sürdürememişti. Ankara’da ortaokul, lise ve üniversiteyi bitirdi. Liseyi bitirince o da memur oldu. İki kardeş, yaşamın yükünü birlikte omuzladılar.

12 Eylül Amerikancı darbesi, yurtsever gençlerimizi sararmış buğdayları biçen bir kör tırpan gibi biçti. Hasan, darbe sırasında işinden ayrılmak zorunda kaldı. Uzun süre saklandı tutuklanmamak için. Bu süreç, onu çok örseledi. Gittikçe içe kapandı. Yaşamının son sekiz yılını Batum’da geçirdi. Orada çok mutluydu. Son soluğunu da orada verdi.

Ablası Ayşen, yeğenleri Abdülkadir Kapıcıoğlu, Umut Hacıömeroğlu ve Abdülkadir’in kaynı Fatih Gürdal yola çıktılar Batum’a gitmek için. Zorlu bir yolculuktan sonra vardılar oraya. Oradaki Türk konsolosluğunun yardımıyla işlemleri tamamlayıp getirdiler Hasan’ı Ankara’ya. 29 Haziran günü ikindi namazından sonra o, çok sevdiği Ankara’nın toprağına kavuştu.

Cenazesine onu yürekten çok sevenler geldi. Cenaze namazı sırasında kameralar olmadığından ön saflarda itişme kakışma olmadı. Vicdan ve yürek sahibi bir toplulukla uğurlandı son yolculuğuna. O, üst düzey iyi bir matematikçiydi. Ne yazık ki bu özelliği, çok anlaşılmadı.

Onu uğurlamaya acımızı paylaşmak için gelen ve ilk kez yüz yüze tanıştığım ve sosyal medyadan tanıdığım Mehmet Aksu Bey’e minnettarım. Ayrıca onu gönülden seven adlarını sayamayacağım dost ve akrabalarımız oradaydı. Hasan’a şaşmaz bağlılığıyla çırpınan ve orada tanıştığım Azerbaycan yurttaşı Şahin Ahmetoğlu’nun yürekli vefası övgüye değer. Komşuları, tanıdıkları koşturdular her dakika.

Hasan, babamın dedesinin adıydı. Ailemizde dört Hasan vardı. Önce büyük halamın oğlu Hasan’ı yitirdik çok genç yaşta. Korona salgınında, küçük halamın oğlu Hasan vardı uçmağa. Şimdi de Hasan Tahsin buluştu ikizi Hüseyin Cahit’le. Onu, toprağa verirken gözyaşlarımı tutamadım. Kim bilir gömütünün üstünde hangi kır çiçekleri boy atacak? Çevresindeki ardıç ağaçlarındaki ardıç kuşları onun yoldaşı olacak sonsuza dek. Onu sonsuzluğa uğurlayıp iki gün sonra İstanbul’a dönerken yüreğimden taşan anılarımı yaşadım tren yolculuğu boyunca. Belki de çok sevdiği matematik soruları yazmayı orada sürdürür. Düşleri mi? Düşleri onunla kuş olup uçup gitti gökyüzüne. Belki bir gün yağmur bulutlarına karışıp yağar o düşler toprağa can verir. Kim bilir…

Not: Yazıyı destekler nitelikte olan FINDIK SERGİSİNDE GECE BEKÇİLİĞİ https://adiladalet.blogspot.com/2021/08/findik-sergisinde-gece-bekciligi.html yazım okunabilir.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  3 Temmuz 2025