YAŞASIN ÖZGÜRLÜK(?)

AKP’nin sözcüleri ülkemizde ileri bir demokrasiye geçildiğini, tüm yasakların ortadan kaldırıldığını her fırsatta halkımıza anlatıyorlar. Her dört gençten birinin işsiz olduğu bir toplumda insanlar, sahte özgürlük ve demokrasi söylevleriyle uyutulmakta. Yine on milyonun üzerinde yoksulumuz da her öğün bu sahte cennet hayalini tencerelerinde aş olarak pişirip yemekte. Gerçekten Türkiye özgürleşti de bizim mi haberimiz yok bundan?

Gazetelerde göze çarpmayan bir haber: “Çatalca Belediyesi’nin Temmuz 2010’daki Erguvan Şenlikleri’ne katılan Beyoğlu Kumpanya adlı gruba Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakaretten dava açıldı. Üniversiteli on altı gencin kurduğu grup, şenliklerde söylediği ‘Tayyip Blues’ adlı şarkıları nedeniyle davalık oldu. Çatalca savcılığı, hazırladığı iddianamede öğrenciler hakkında Başbakan’a hakaretten iki yıl hapis cezası istedi. İddianamede ‘şüpheli’ sıfatıyla yer alan on altı öğrencinin oynadıkları oyun sırasında ülkedeki özelleştirmeleri eleştirmek düşüncesiyle müşteki Başbakan Erdoğan’ı kastederek şarkının nakaratını söyledikleri ifade edildi.” Şarkının nakaratında “İşportacısın Tayyip” demiş öğrenciler. Ne var bu sözde? Hiç. Zaten RTE de zaman zaman sokakta simit ve benzeri gibi ürünler sattığını söylemiyor mu? Söylüyor da o başka. Peki, bu söylenen işler işportacılığa girmiyor mu? O söylemler oy avcılığı için acındırma söylemleri. Bu on altı İTÜ’lü öğrenci, siyasal durumu hicvetmek istediler; ama anlatamadılar. Neden mi? Hiciv yapmak da hicvi anlamak da zekâ işi.

“İleri demokrasi”mizde başbakanı eleştiremezsiniz. Eleştirirsen de sonucuna katlanırsınız.

* * *

“Restoranların yaptığı etkinlik duyurularında içinde içki ve yemek olan mönüler kullanılamayacak, özel şarap-yemek geceleri yapılamayacak. Boğaz’da, deniz kenarındaki bir restoran kendi tanıtımını yapmak için, üzerinde içki servislerinin olduğu bir yemek masasını veya hangi içkileri sunduğunu ne müşterilerine ne de yerli-yabancı turiste tanıtabilecek.” Buna benzer birçok haber yayımlandı gazetelerde. Herkes şaşkınlıkla karşıladı haberi. Kimileri şakadır diye inanmadı. Ne yazık ki gerçek!

Dünyanın her yerinde çocuklar, gençler, hatta yetişkinleri bile alkolizmden kurtarmak için önlemler alınır. Bu da sağlıklı kuşakların yetiştirilmesi için gereklidir. Ancak genel kapsamlı bir yasak da yanlıştır. Bir kişinin yemekte birkaç kadeh atması alkolizm değildir. Bu tür yasakların alkol tüketimini artırdığı da söylenebilir. Anadolu’nun birçok kentinde alkollü lokanta yoktur. Bu kentlerde yaşayanların alkollü içki içmediklerini söyleyemeyiz. İnsanlar içkilerini alıp deniz, dere, göl kenarlarında arabaların içinde bazen yerde çimenlerin üzerinde bu gereksinimlerini karşılıyorlar. İnsanlar, zorla illegaliteye itiliyor.

İçki yasağı konusunda İstanbul’da bir ilçe belediyesinin manşetlere çıkan haberi ise ilginç. Belediye, büfe açmak isteyen yurttaşlara “içki satmayacaklarına dair” noterden onaylı belge getirmeleri koşuluyla ruhsat verebileceklerini bildiriyor.

Uluslararası spor yarışmalarında en başarılı takımımız sayılan Efes Pilsen kulübünün adının değiştirilmesi söz konusu. Başarıdan başarıya koşarak ülkemiz tanıtımında önemli bir görev üstlenen basketbol takımımız yeni adını arayadursun; Bursa’nın elli yedi yıllık spor kulübü Tütünspor yeni adını buldu bile, Tutunspor.

AB’ye girmek için kırk takla atan ve turizm ülkesi olduğunu iddia eden Türkiye’den görünüm böyle.

* * *

Asıl fırtına “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle koptu. Yandaş basın, Kanuni ile ilgili harem sahnesi ve padişahın içki içmesi gösterilince kıyameti kopardı. Konuyla ilgili uzman tarihçiler olayı aydınlatsalar da dinleyen olmadı. Önemli olan padişahların nasıl yaşadığı değil, Osmanlı üzerinden siyasal kazanç sağlayan bir kesim gerçek dışı bir Osmanlı algısı yaratma peşinde. Kendi güdük yaşantılarını padişahlara da atfetmek çabasındalar. Zamanının en görkemli, güçlü devletini kuran padişahlar, dünya nimetlerinden yaralanmayacaklar idiyseler neden böylesi bir imparatorluğu yönetsinler?

Tam tartışmaların açıldığı noktada hükümetin her şeyden sorumlu ağlak devlet bakanı raconu kesti. “Ben de şahsen endişe ve üzüntü içindeyim. Diziyle ilgili şikâyetleri süratle dikkate alacağımızı ve kanun çerçevesinde gereğini yapacağımızı söyleyebilirim.” Tabi bu sözlerden sonra RTÜK de gereğini yaparak diziye uyarı cezasını verdi. Ne güzel demokrasi değil mi? Bakan emrediyor, özerk kuruluş(!) anında uyguluyor.

* * *

RTE Kars’ta bağıra bağıra “ucube heykel” den söz ediyor. Kardeşlik anıtının oradan kaldırılmasını istiyor. Sanatseverlerden tepki alıyor bu konuşma. Ardından Kültür Bakanı açıklamasında başbakanın öyle demediğini anlatıyor RTE’nin sözlerini eğip bükerek. Ardından “ucube” sözünün sahibine konuyla ilgili şu soru soruluyor: “Ucube ifadesini heykel için mi çevresindeki gecekondular için mi kullandınız?” O da yanıtlıyor: “Heykel için kullandım. Oradaki olayı değerlendirenler, TV’lere çıkanlar, o heykeli ve yeri gidip görmemişler. Belediye Başkanı sıfatıyla söylüyorum. Heykelin olduğu yerde tarihi eserler var. Heykelin içeriği ile ilgilenmiyorum. Heykelin ne olduğunu az çok bilirim. Heykel ile ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değil. Şarkı türkü için yoldan geçen vatandaşa ‘Beğendin mi?’ diye soruyorlar. Konservatuar mezunu musun diye sormuyorlar.”

Kraldan çok kralcı geçinen eski solcu bakan bey ne yapacak şimdi? Ancak bu konuda en güzel sözü hükümetin ağlak bakanı söyledi. “Bakan arkadaşımız kendisi açısından doğru olduğunu düşündüğü bir şey yaptı; ama Allah bizi o duruma düşürmesin.” Ne güzel söz, ama anlayana… Evet, Allah kimseyi inanmadığı düşünceleri savunmaya mecbur etmesin!

Yukarıda son günlerde kamuoyunu meşgul eden birkaç konuya değinebildim. Bunlara benzer her gün onlarca konu gündeme geliyor. İşte, AKP’nin ileri demokrasisinden kısa bir görünüm. Diktatörlük zehri, demokrasi şekerine sarılarak halka yediriliyor. Ne güzel demokrasi, ne güzel özgürlük değil mi? Halkın söz söyleme, eğlenme, eleştirme hakkı yok. Ancak yönetimdeki birkaç kişiye sonsuz özgürlük. Daha ne istiyoruz ki? Bizim yerimize özgürce(!) düşünen bir iktidarımız var.

Adil Hacıömeroğlu
14 Ocak 2011
Not: 17 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

AH, MEMLEKETİM AH!

Bölücü örgütün siyasal uzantıları iki dilli bir yaşam istiyor, eğer dedikleri yapılmazsa kendilerinin anayasaya uymayarak bunu, Güneydoğu’da uygulayacaklarını söylüyorlar. Kısacası fiili durum yaratacaklarını ilan ediyorlar. Ardından birçok BDP’li belediye uygulamayı gerçekleştiriyor. Her gün televizyon kanallarından tabelaların nasıl değiştirildiğini izliyor ulusumuz.

Hükümet yetkilileri mi? Onların izleyip izlemediklerini bilmiyoruz. Belki de dizi seyrediyorlardır. Çünkü böylesi bir yasa dışılık karşısında bir önlem ya da yaptırım göremiyoruz. Sahi, ciddi bir devlet yönetiminin olduğu bir yerde fiili durumlar görmezden gelinir mi?

Dünyada eşi görülmemiş bir yasa değişikliğiyle yeryüzünün en kanlı örgütünün militanları halaylarla salıveriliyor bir gün. AKP’li hükümetse yasal boşluğu doldurmak, eksiklikleri gidermek ve sorumluluğu kabul etmek yerine işi devlet kurumları arası bir savaşa götürmeyi yeğliyor.

Örtülü affın ardından birçok yayın organında Hizbullahçıları aklama yarışına girişiliyor. Onların artık cinayet işlemeyeceği bu örgütün uzmanlarınca(?) anlatılıyor. Hatta sanık avukatları, örgütün savunmasını yapıyorlar ekranlardan. Kimse de onlara: “Sen sanığın mı, örgütün mü avukatısın?” diye sormuyor.

Avukatlardan bir tanesi, bir televizyon kanalında Hizbullah’ın, devlet hesabına çalışan kişileri öldürdüğünü söylüyor. Bu sözlerle açıkça devlet görevlilerinin öldürülmesinin meşru olduğu söyleniyor. Bu söylem, yabancı değil bize. Bölücü örgüt savunmanları da yıllarca aynı şeyleri söylemediler mi? Devleti yönetenler, yönettikleri kurumları yok etmek için uğraşırlarsa bu söylemler de her yanda dile getirilir.

Ardından örgüt, internet sitesinde bir açıklama yapıyor. “Toplum içinde derin nüfusu olan Hizbullah'ı harekete geçme hakkının verilmesi zamanı gelmiştir. Hizbullah cemaati, doğduğu topraklarda geniş halk kitlesinden aldığı destekle varlığını sürdürmektedir. Bu süreçten sonra herkes, bu ülkenin bir gerçeği olan Hizbullah'ı kabul etmeli, Hizbullah ile yaşamayı öğrenmelidir. Hizbullah mensuplarının bu halkın çocukları olduğu, uzaydan gelmedikleri gerçeği kabul edilmeli ve saygı duyulmalıdır.” Bu sözler yorum gerektirir mi?

Aylarca televizyonlardan PKK ülkemizin bir gerçeğidir diyenleri dinlemedik mi? Bu nedenle de muhatap alınması gerektiği basınımızın “mümtaz kalemleri” tarafından bize anlatılmadı mı? Evet, her şey sırasıyla. Kim bilir sırada kimler ve neler var.

Acaba ne yapılmak isteniyor? Özerk Kürdistan’ın iktidar ve muhalefeti mi tasarlanıyor? İnsan yaşadıkça neler görüyor, neler. İnsan sormadan edemiyor: Bu memleket kimlere kalmış?

Adil Hacıömeroğlu
7 Ocak 2011

Not: 10 Ocak 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

VİCDAN NE İŞE YARAR?

“Ergün Poyraz, Fatih Hilmioğlu, Mustafa Balbay, Doğu Perinçek, Nusret Senem, Levent Ersöz, Hasan Atilla Uğur, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal, Dursun Çiçek, Mehmet Deniz Yıldırım, Oktay Yıldırım...” bu liste uzayıp gidebilir. Kimi yıllardır, kimi aylardır içerde. Tutukluluklarının ne kadar süreceği de belirsiz.

Bu kişiler ne yaptılar da bunca zamandır özgürlükleri kısıtlı? Domuz bağıyla adam mı öldürdüler? Tecavüz, hırsızlık, gasp gibi yüz kızartıcı suçlar mı işlediler? Yoksa uyuşturucu kaçakçılığı mı yaptılar?

Kimi üniversite hocası. Bir ömrü bilime adamış, aklı erdiğince ve dili döndüğünce de ülke sorunlarını anlatmaya çalışan idealist insanlar. Tutuksuz yargılananlar da eklendiğinde ülkemizin en iyi üniversitesi Silivri’de.

Kimi ise asker. Yaşamları boyunca ülkenin dirliği, düzeni için dağda, bayırda gece gündüz demeden mücadele vermiş kahramanlar. Teröre karşı kelle koltukta görev yapanlar… Güneydoğunun sarp dağlarında kim bilir kaç gün postal çıkarmadan yürümek zorunda kalanlar… Bölücü terörün kalleş tuzaklarından kurtulanlar… Acaba, neyin bedelini ödüyorlar?

Kimileri de politikacı, yazar… Akıllarında, bilgilerinden, ürettikleri düşüncelerinden; bunları ifade ettikleri dillerinden ve kalemlerinden başka gücü olmayanlar. En büyük suçları düşüncelerinde, yaşamlarında ilkeli olmak. Demokraside en kutsal hak olan düşünme ve ifade özgürlüklerini kullanmak.

Ülkemiz gündemi çalkalanıyor, neden mi? Domuz bağıyla yüz seksen sekiz kişiyi öldürmekten sanık bir terör örgütünün üyeleri, CMK’da 2004’te yapılan bir değişiklik nedeniyle salıverildiler. Cezaevi önünde halaylar çekilerek kutlandı bu tombaladan çıkan özgürlük. Domuz bağı ile insan öldürmek, işkence yaparak cinayet işlemek demek. Öldürülenler, örgüt evlerinin bodrumlarına, bahçelerine gömülerek üstlerine beton dökülmüş. İnsanlık tarihinde kara bir leke. Nazilere rahmet okutacak tarzda cinayetler… Ne yazık ki bu örgüt mensubu sanıklar aramızda. Sadece bunlar mı salıverilenler?

Seri katiller… Gasp, tecavüz, uyuşturucu sanıkları… Organize suç örgütü liderleri… Eee, geriye kimler kaldı ki? Bölücü teröristler… Acaba, onlar ne zaman hapishane önlerinde halay çekecekler?

Ne yazık ki adalet yaralanmıştır. Adalet yaralanınca da vicdanlar kanamaya başlar. Zorbaların bulunduğu adalet terazisinin kefesi, yere çakılmıştır.

Yasa değişikliği 2004’te yapılıyor. Üzerinde anlaşılan fazlaca tartışılmamış. TBMM’de oy verenlerin büyük bir bölümü neye oy verdiklerinin farkında değiller. Ya uykudalar ya da kuliste muhabbette. Vatan aşkıyla(!) meclisteki yerlerini alan vekillerimizin horultuları arasında bir ses duyuluyor: “CMK’nın… maddesinin… fıkrasının değişikliğiyle ilgili maddeyi oya sunuyorum. Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir efendim!” Ne, nasıl değiştirildi; niye kabul edildi? Bilen yok. O zaman hayırlı olsun vatana ve millete!

Sekiz yılı dolan bir iktidar adaletle ilgili bunca soruna çözüm getiremiyor. Sorumluğunu yerine getiremeyince de yargı organlarına var gücüyle saldırıyor.

Sanmayın ki iktidar partisi bu işin altında kalır. RTE ve arkadaşları durumdan vazife çıkarmayı iyi bilirler. Hele sorun bir taşla birkaç kuş vurmaksa… Bu yol, bölücü başıyla birlikte teröristlerin affına gider. Bu arada yüksek yargıda bir tek pürüz kalmıştı iktidara göre. O da Yargıtay. Bu vesileyle suç Yargıtay’ın üzerine yıkılır, onun da halli yoluna gidilir.

Ekmek, yumurta, baklava çalanlar içerde. İflas edince çekini ödeyemeyen esnaf, tüccar cezasını çeker. Kanlı katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu kaçakçıları, mürteci teröristler dışarıda. Devleti, milleti soyanlar mı? Onu hiç sormayın. Bu vahim bir hastalık. Soydukça soyası geliyor bunların. Semirdikçe semiriyorlar. Diyeceğimiz o ki: “Fare yavrusu tüylendikçe üşür.” Onların yapacakları işler var!

İnsan sormadan edemiyor: Vicdan ne işe yarar?

Adil Hacıömeroğlu
6 Ocak 2010

Not: 10 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

YA, TERSİ OLSAYDI?

11 Aralık gecesi İstanbul Fatih’te yeni evli çift kurşunlanarak öldürüldü. Çiçeği burnunda âşıklardan Zekeriya Müslüman’dı, Sonay ise Hıristiyan. Evliliği kızın ailesi onaylamamıştı. Kızın ağabeyinin kilisede nikâh kıyılması isteği gelin ve damat tarafından reddedilmişti. İşte, bu nedenle canlarına kıyılmıştı yüreği sevgi dolu gencecik iki insanın. İki kurşun, mutluluk hayalleriyle çarpan iki yüreği sonsuza dek durdurmuştu.

Aşk odunun yakıp tutuşturarak bileştirdiği iki yürek, dinsel tutuculuğun inadına yenik düştü. İki damla kan olup toprağın bağrında çiçek oldu sonsuza dek.

İkinci olay Mersin’de, bir barda türkü söyleyen Sarp Öztürk’ten. Müşterilerden biri Kürtçe şarkı söylemesini ister. Sahnedeki türkücü, Kürtçe bilmediği için bu isteği yerine getiremez. Bu yanıt, Sarp’ı alıp götürür aramızdan. Elinde bağlaması, dilinde türkülerinden başka gücü olmayan Sarp bir daha sahnelerde olmamak üzere uçar gider sonsuzluğa.

Sarp’ın kanı, ekmeğini kazandığı sahneye akarken ezgileri ise dinleyenlerin kulaklarında bir anı olarak kaldı. Toplumu dil, kültür, etnik köken tartışmalarıyla sürekli geren, ayrıştıran, çatıştıran siyasilerimize Sarp’ın çocuğunun, eşinin ve yakınlarının gözyaşını dindirmek için “Ne yaptınız?” diye sormak hakkımız değil mi?

21 Aralık gecesi Pınar Karşıyaka basketbol takımı, Kıbrıs Rum kesiminde Apoel takımıyla yaptığı maç sonrası ortalık cehenneme döndü. Oyuncularımız ve teknik heyet, canlarını zor kurtardı. Bu, spor sahalarında gördüğümüz holiganizme benzemiyordu. Irkçılık, intikam kokan bir şiddet vardı orada. Türkiye’ye, Atatürk’e yönelik hakaret cümleleriyle saldırıyordu yüzleri maskeli sözde sporseverler. Güvenlik güçleri ortalıkta görünmüyordu. Oyuncularımızdan Burak bir Rum polisinin sözlerini şöyle aktarıyor: “Bugün sizi burada koruyorum yarın ailemin, kapımın önüne gelecekler ve neden sizi koruduğumu bana soracaklar, bunun hesabını vermek zorundayım." Bu ilk değil, daha önce de bu tarz olaylar çok oldu komşuda.

Bir diğer olay da İstanbul’un Başakşehir İlçesi’nin Şahintepe Mahallesi’nden. 26 Aralık gecesi yüzleri kar maskeli yaklaşık yüz kişi cem evine taşlarla saldırdı. Üç yurttaşımız yaralandı. Cem evindeki Türk bayrağının indirilmesini istemiş bölücü örgüt yandaşları. Ülkemizde birden çok bayrak isteyen bölücüler, ay yıldızımıza tahammül edemiyor. Provokasyon kokan bu tür eylemlere dikkat!

Ya, yukarıda anlattığım olayların tersi olsaydı, ne olurdu? Anlı şanlı basınımızın çokbilmiş kalemleri, gazetelerinde neler yazar; sözde aydınlarımız nasıl yorumlar yaparlardı ekranlarda? Bütün bu olayları Cumhuriyet’imizin kuruluş felsefesine bağlar, oradan da yeni Ergenekoncular yaratırlardı. Demek ki Allah korumuş bizi!

Son yıllarda küresel desteklerle toplumumuz, keskin bir eleştiri bombardımanına tutulmakta... Her kötülüğe, olumsuzluğa değerlerimiz ve devlet biçimimiz neden olarak gösterilerek haksız eleştiriler yapılmakta. Tarih boyunca meydana gelen tüm anlaşmazlıkların, olayların suçlusu hep biz gösterildik. Topraklarımız üzerinde boy atan bin bir renkteki kültürel çeşitliliği yok etmek, parçalamak için birileri elinden geleni ardına koymuyor, her fırsat değerlendiriliyor. Çoğu zaman pireler, ustalıkla deve yapılıyor.

Bu olayların mağdurları, bir masumiyet edebiyatı yaratarak siyasal çıkar peşinde değiller. Kimsenin aklına sinekten yağ çıkarmak gelmiyor.

Adil Hacıömeroğlu
27 Aralık 2010

Not: 31 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlamıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

AKP DEMOKRASİSİ

“Üniversiteler topluma yön veren kuruluşlar olmalıdır. Statüko ve durağanlığı temsil etmemeli, değişim ve yenilikten yana öncü rol oynamalıdır. Bu kurumlarda çalışan akademisyenler tam anlamıyla kendilerini özgür hissedebilmeli, düşünce ve fikirlerini hiçbir endişeye kapılmadan rahatça ifade edebilmelidirler. Akademisyenlere, beğenmedikleri icraatlar için üniversite idaresini ve rektörü de rahatlıkla tenkit edebilme serbestliği sağlanmalıdır. Muhalif sesleri susturmak için disiplin ceza yönetmeliği kullanılmamalı, açıklama ve ikna yöntemi tercih edilmelidir. Disiplin soruşturması ancak başka türlü çözüm yolu kalmamış, sabit ve art niyetli suçlar için açılmalı, rektörlüğün kendi makam ve icraatlarını savunmak, muhalifleri susturmak için bir silah olarak kullanılmamalıdır. Suçu sabit olan ve kötü niyetli kastın olduğu eylemlerde ise suçlu korunmamalı, gereken işlemler derhal yapılmalıdır.

Bu özgürlük ortamından öğrencilerimiz de yararlanabilmeli, suça karışmamak şartı ile fikirlerini özgürce beyan edebilmeli, bu amaçla toplanıp konuşmalar yapabilmelidir. Öğrenci temsilci kurulları birimler tarafından periyodik olarak toplantılara çağrılmalı, öğrencilerin iyileştirme adına önerileri dikkatle ele alınmalıdır.” Bu sözlere katılmamak olanaksız. Yukarıdaki sözler, çağdaş bir üniversitede olması gerekenlerin anlatımı, tarifi. Söyleyenin kimliğini ve uygulamalarını bilmesek bu kişinin demokrasi özlemiyle yanıp tutuşan birisi olduğuna yürekten inanacağız.

Böylesine demokrasi, özgürlük aşkıyla donanmış kişi kim acaba? Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Pakdemirli. Bülent Arınç, rektöre “Hayırlı olsun!” ziyaretine gelir. Öğrenciler de protesto etmek isterler siyasetin renkli, ağlak simasını. Rektör Bey’in öğrencilere tavrına ve sözlerine bakalım şimdi de.

Öğrencilerin amacı Arınç nezdinde AKP hükümetini protesto etmektir. “Demokrat özgürlükçü” rektör müdahale eder öğrencilere. Protestocu TGB’li öğrencilerle rektör arasında sözlü tartışma başlar. TGB İl Başkanı Erdem Özdemir, “Siz Atatürk’ün Nutku’nun son kısmını okuyun. ‘Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafaa edecek güç gençliktir.’ der. Türk gençliği, cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Bu görevi sizden değil, Atatürk’ten aldık.” diyerek eylemlerinin gerekçesini açıklar.

“Demokrasi aşığı” rektörün, TGB Başkanına yanıtı çok ilginç. “Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben, burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Siyasi slogan atarsanız, kimliklerinizi toplatırım. Üniversiteden atarım hepinizi.” İşte, size dört dörtlük bir demokrasi dersi. Kimden mi? Üniversite hocasından.

Öncelikle birileri bu kişiye yetki ve sorumluluklarını anımsatsın. Ne zamandan beri rektörler, cumhuriyetin korunması için öğrencilere görev veriyorlar? Rektör Bey, öğrencilerle emir erini karıştırıyor. Bir eylemin kararının, ancak o eylemi yapacak olanların özgür iradeleriyle gerçekleşeceğini bilmiyor mu? Aslında bilir de işine gelmez. Çünkü seçimler yaklaşıyor. İktidar partisinin gözüne girmesi gerek. Yani kraldan çok kralcı olmanın tam zamanı.

Tam da Manisa’nın “özgürlükçü” rektörünü yazarken bir haber gündeme düştü ki inanmak olanaksız. Türkiye’nin en büyük üniversitesinde, savcılıkça polise verilen bir yıllık arama izni. Buna göre polis, bir yıl boyunca kişilerin çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtlarını arayabilecek. Kişiler denildiğine göre bu arama kararının kapsamına hem öğrenciler hem de öğretim görevlileri giriyor demektir.

İstanbul Üniversitesi’ndeki bu son karar ve Manisa’da olanlar, üniversite yönetimleriyle yargının nasıl siyasallaştığını ve kayıtsız, koşulsuz iktidarın emrine girdiğini apaçık göstermektedir. Hala AKP’den medet uman kimi safdiller, nasıl bir diktatörlüğe gittiğimizin farkına varmalılar.

Atalarımız: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” demişler yıllar önce. İktidar sözcülerinin demokrasi, özgürlük nutuklarına bakıp aldanmamalı. Onların özgürlükten anladığı türbandır. Bir de özgürce, devlet olanaklarını kendi çıkarlarına kullanmak. Amaç ise otokratik bir yönetimi oluşturmaktır.

Adil Hacıömeroğlu
29 Aralık 2010

Not: 3 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

UMUT BAHARI

                                                      

    Bir yılı daha türlü tartışmalar, kargaşalar, kavgalar, kaygılar, kayıplar, ayrılıklar, umutsuzluklarla bitirdik. İyi şeyler yok muydu 2010’da? Tabi ki vardı, hem de çok... En iyi ve mutluluk verici olanı tüm olumsuzluklara, olan bitenlere karşın umudumuzun hep canlı kalması.

     İnsanoğlu, unutmasa ve umut etmezse yaşayamaz. Yaşadığımız acıları, kötülükleri, mutsuzlukları unutacağız ki yaşama tutunalım. Mutlulukların, sevinçlerin, başarıların tadını çıkaralım. Hep olumsuzlukları düşünerek yaşamak ruhu yorar. Bir zaman gelir ki yorulan ruh çok ağırlaşır, beden bu ağırlığı çekemez, dayanamaz, eriyip tükeniverir.

     Mutsuzlukların ağırlaştırdığı ruh, en çok da çevreye zarar verir. Öncelikle aile bireylerine bulaşır bu hastalık. Sonra da çevremizdeki diğer bireylere. Derken bu durum, yavaş yavaş toplumun çoğunluğuna bulaşan, ruh öldürücü bir hastalığa dönüşür. Bireyleri, umutsuzluğun cenderesine sıkıştırıverir ruhsal çöküntü. Yaşam gittikçe anlamsızlaşır, kişisel, kümesel amaçlar yok olur. Kişi, sabahleyin uyandığında ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez. Gün boyu bir kısır döngü içinde debelenen ruh hem kendini hem de bedeni yorar.

     Güzel bir anı yaşayamamak, amaca yönelik işler yapamamak, gülümsemeyi gerektirecek bir söyleşinin içinde olamamak kişiyi bezgin bir yaşamın eğrimine sokar. Yaşam tekdüzeliğin pençesinde kıvranır. Kişi, ömrünün büyük bir bölümünü aynı insanlarla aynı yerlerde, aynı şeyleri yaparak geçirmek zorunda kalır. Bu da insanoğlunu geliştirmez, üretkenliğini yok eder. Ruh yenilenmediğinden, umuda ve farklılıklara açılamadığından paslanır, işlemez duruma gelir. Bu durum, toplumu kemiren umutsuzluk hastalığına neden olur.

     Kişi, en zor koşullarda bile umudunu koruyabiliyorsa çözemeyeceği sorun yok. Umudu hep taze tutmak, onu bir an olsun bile yitirmemek, yaşamın farklı seçeneklerinin de olduğunu bilmek kişinin dinamizmini artırır. Onun zorluklarla savaşma azmini çoğaltır.

     Kişi, umudunu yitirmeye başladığında doğaya bakmalı, diğer canlıları gözlemlemeli. Çoğu zaman gördükleri onu hayrete düşürür. Mevsimsel değişiklikler, aynı mevsimin her günü içindeki farklı doğa görünümleri ve olayları gerçek bir tansığın belirtileridir. Her bitişten sonra olağanüstü bir başlangıca tanıklık etmez miyiz doğada? Kent yaşamının tekdüzeliğinden kurtulmanın en iyi yolu, fırsat buldukça doğayla baş başa kalmak değil mi?

     Fırtınada kırılan bir ağacın, yaşama tutunmak için verdiği savaşım olağanüstüdür. Baharla birlikte ağacın kırılan her yerinde birçok tomurcuk görülür. Bu tomurcuklar, birkaç gün içinde iç ferahlatıcı filizlere dönüşür. Umudun bittiği yerde, yeni ve güçlü bir umut, yaşama gücü galip gelmiştir. Onlarca filiz yaşamak, gökyüzünün sonsuzluğunda yerini almak için yarışa girer. Ağacı yeşerten, yitmeyen yaşama umudu değil mi?.

     Yeni yılda çamlar süslenir evlerde. Çok eski bir geleneğimiz. Orta Asya’nın bozkırlarından, dağlarından kopup gelen bir kültür, bütün dünyaya yayılmış. Kar ve kış altında, zorlukla geçen bir dönemin ortasında umudu taze tutmanın güzel bir yolu bu gelenek. Gündüzün geceye üstünlüğünü, galibiyetini simgeleyen bir ağaç ve bunu kutlayan insanlar. Bu ağaca da “yaşam ağacı” demiş atalarımız. Neden mi? Yaşamımız da tüm olumsuzluklara karşı çorak bir bozkırdaki ya da ulu bir dağ başındaki ağaç gibi boy atıp sürsün diye. Tüm olumsuzluklara karşın dal budak salalım; baharda en güzel, rengârenk çiçeklerimizi açalım diye. O rengârenk çiçeklerin zamanı gelince nasıl da güzel meyvelere dönüştüğünü anımsayalım. İşte, insanoğlunun meyveleri de yaratılarıdır. Kültür, sanat, bilim, teknik, sosyal yaşamda üreteceğimiz her şey meyvelerimizin en görkemlileri değil mi? Yine iyi dostluk, mutlu söyleşi, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, özveriler, doğaya ve insana yapacağımız yararlılıklar “insan ağacı”nın mutlu meyveleri arasında. Hele yetiştirdiğimiz, yetiştirmekte oluğumuz ya da yetiştireceğimiz çocuklar yaşamın en harika meyveleri sayılmaz mı?

     Ulusumuz ve yurttaşlarımız büyük zorluklar yaşadı 2010’da. Umut hiç yitmedi. Tıpkı yılbaşındaki çam ağaçları gibi. Yine bu akşam dileklerimizi çam ağacının dallarına bağlayacağız. Umutlarımızı “yaşam ağacı” gibi hep canlı tutacağız. Bir umut baharının ılıklığıyla yeni düş denizinin sularında kulaç atacağız. “Yaşam ağacı”mızın bir tek yaprağının solmadığı güzel bir yıl diliyorum yakınlarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma, ulusuma ve tüm insanlığa.

                                                                     Adil Hacıömeroğlu

                                                                     31 Aralık 2010

       

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİ

“Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 91'inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen ‘Garnizon Koşusu’, kullanılacak güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde 27 Aralık günü yayımlanan bu bilgi notunu görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Doksan kez koşulmuş bir koşu, sudan bir gerekçeyle yapılamıyor. İnanılır gibi değil.
Bu koşuda amaç nedir? Atatürk, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelir. O gün, O’nu Ankaralıların ilk karşıladığı yer de Dikmen Keklikpınarı’dır. Şimdi o günlere giderek sözü Şevket Süreyya Aydemir’e verelim.
“Mevsim kış başlangıcıydı. Hatta dağlara, Dikmen tepelerine kar yağmıştı. Fakat 27 Aralık günü hava günlük güneşlik oldu. Ali Fuat Paşa, Yahya Galip Bey gibi önde gelenler Sivas kafilesini daha Gölbaşı’nda karşıladılar. Dikmen sırtlarından Ankara’nın ilk ve en güzel göründüğü yerde yolcular otomobillerinden inerek bir müddet Ankara’yı seyrettiler. (…)
Dikmen’den Kızılyokuş eteklerine doğru harekete geçildi. İlk karşılayıcı safları, şimdiki Harp Okulu’nun bulunduğu yerlerden, Kızılyokuş eteklerinden başlıyordu. Oradan şehirdeki Hükümet Konağı’na kadar dalgalı, zikzaklı bir gösteri başladı. Dağlar gene ezanlar, salât ve selam sesleri ile inliyordu. Seğmenlerin davul, zurna ekiplerinde çalanlar, bu işlerin ustası olan Kızılırmak vadisi Kızılbaşlarından seçilmişlerdi. Bu gibi günlerin törelerini, adetlerini, jestlerini ancak onlar bilirlermiş. Yalın palalı, pehlivan yapılı seymen saflarının önünde yalın kılıçları, meşin önlükleri, omuzlarında baltalarıyla iki seymen baltacısı yer almıştı. En öndeki bayraktarın bir elinde sancak, bir elinde kılıç vardı. Ve boynuna Kur’an-ı Kerim asmıştı. Dev gibi bir adamdı. Sancak egemenliği, kılıç savaşı, Kur’an nizam ve kanunu temsil etse gerekti. Baltacıların meşin önlükleri İş’in, Emek’in gururu ve işaretiydi. Baltalar disiplinin simgesi olmalıydı. Fakat en dokunaklısı küçük ve çocuk seymenlerin, bütün seymen ve halk saflarının önünde oluşuydu. Hem egemenliği, hem savaşı, hem nizamı yarın onlar sürdüreceklerdi. Ağabeyler, babalar, dedeler gerçi onlardan önce gelmişlerdi; ama yarın bu çocukların peşinden gideceklerdi.
Mustafa Kemal her kafilenin önünde durdu. Hepsine söyleyecek sözler buldu. Bir elinde bastonu, başında boz bir kalpak ve sırtında boz renkli kemerli bir spor pardösüyle hem sadeliği ve alçakgönüllülüğü, hem üstünlüğü kendinde toplamıştı. (Tek Adam)”
İşte, her yıl 27 Aralık’ta yapılan geleneksel “Garnizon Koşusu” bu tarihsel anı, coşkuyu tekrar Ankaralılarla yaşamak içindir. Ülkemizin kurtuluşu için önemli bir olayı anmak, onu genç kuşaklara anlatmak bu koşunun amacıdır.
Bu koşu, Harp Okulu’ndan başlar, Anıtkabir’de son bulur. Harp Okulu öğrencileri için önemli, heyecanlı bir andır. Ankaralılarsa tıpkı o günlerin coşkusuyla güzergâh boyunca ellerinde bayraklarla kaldırımlardan, balkonlardan alkışlarla bu geleneksel koşuya anlam katar.
Ankara Valiliği, böylesi önemli bir organizasyon için güzergâh göstermiyor. Amaç nedir? Askere karşı kamuoyunda oluşturulan önyargılar, tarihsel anılarımızın da belleklerden silinmesine neden oluyor. Yoksa asıl amaç bu mudur? Türkiye’nin kuruluş öyküsünden genç kuşakları uzak tutmak mıdır?
Atatürk, 27 Aralık’ta Anakara’ya, yurdu düşman işgalinden kurtarmak için geldi. Ankaralılar da çoluk çocuk, yayan yapıldak yollara düştüler O’nu karşılamak için. Kurtuluş Savaşımızı asker, sivil ayrımı yapmadan büyük bir ulusal seferberlik ve özveriyle kazandık. Yoksa birileri, bu birlikteliği unutturmak mı istiyor? Emperyalizme karşı verilmiş bir mücadelenin anılarını, coşkusunu yaşamak, yaşatmak kimleri, neden rahatsız eder ki?
Adil Hacıömeroğlu
27 Aralık 2010

CHP DEĞİŞİYOR MU?


                                                 

            Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı seçilmesinden sonra en çok konuşulan şey, partide değişim(!) rüzgârlarının esmesidir. CHP’yi desteklemeyen, hatta hep karşısında olan kimi liberaller parti yönetimine kendilerince bir değişim dayatıyorlar. 18 Aralık Kurultayı’ndan sonra liberallerce yapılan değişim baskıları daha da artmaya başladı. CHP’nin çizgisini, tarihini, ülkemizin varlığıyla ilgili görev ve amaçlarını bilmeyen kimi yöneticiler bu eğilimlerle uyum göstermekteler.

            Son günlerde parti yöneticilerince CHP’nin temel felsefesine muhalif söylemler seslendirilmekte. Bu da Atatürkçü, laik kesimde hayal kırıklıklarına neden olmaktadır. Ne yazık ki bu söylemler, iktidar yanlısı basın tarafından da desteklenmekte.

            Kurultayın hemen ertesinde parti meclisine yeni seçilen bir kişinin (Muhammet Çakmak), bir günlük gazeteye yaptığı açıklamalar tartışmalara neden oldu. Önce bu kişinin söylediklerine bir bakalım. “Fethullah Gülen'i ve cemaatini bu kadar güçlü yapan nedir? Fethullah Hoca Türkiye'de bir fenomendir, kimsenin görmezden gelemeyeceği bilge bir adam. Fakir halkın çocuklarının okuması için sonsuz gayret gösteren biri. İyi şeyler yapıyor. İnsanlar mesailerini, paralarını bireysel dünyanın görkemlerine harcarken, Fethullah Hoca Türkiye'nin ve dünyanın her yerinde okullar açıyor. Önce eğitime hizmet veren herkesi sonsuz saygıyla selamlıyorum. Fethullah Hoca, Türk toplumunun temel değer sistemine ve milletin, devletin daha da güçlenmesine katkı yapan bir kişidir. Saygıyla izliyoruz.” Bu sözleri, Atatürk’ün CHP’sinden bir yöneticinin söyleyebileceğine inanmak mümkün müdür? Bir cemaat liderine övgülerde bulunmak hangi modernleşme projesinin bir parçası olabilir ki?

            Gazeteci soruyor bu sayın yöneticiye: “Cemaatin güçlenmesinin ardında ABD var, yorumuna katılıyor musunuz?” Yanıt çok ilginç: “Bunlar klasik eski Marksist jargona dair, geri kalmış kafaların ürünü olan söylemler. Komik şeyler.” Bu açıklamalar düpedüz ABD’de oturan cemaat liderine karşı, CHP tabanında bir sempati yaratma çalışması.

            “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. (M. Kemal Atatürk)” Şimdi biz, Atatürk’ün bu sözünü mü doğru kabul edip şiar edineceğiz; yoksa cemaat liderine saygı duyan CHP’nin yeni yöneticisinin söylediklerini mi? Biz uygarlığın mı, yoksa sırtını küresel güçlere dayamış cemaatin yolunda mı yürüyeceğiz? İşte, bütün mesele bu!

            Peki, CHP irticacı siyasetçinin eline düşerek oy deposuna dönüşmüş yurttaşlarımızı yalnız mı bırakacak? Kesinlikle hayır! CHP’nin asli görevi, bu yurttaşlarımızı karanlık odaklardan kurtararak çağdaş değerler içine çekmesidir. Onları “medeniyet tarikatının”  onurlu, özgür bireyi yapmaktır. Demokrasinin, uygarlığın gelişmesi böyle sağlanabilir ancak. Öyleyse böyle bir olanak var mıdır? Bence vardır. Neden mi?

            Günümüz koşullarını iyi değerlendirerek bu sorunun yanıtı verilebilir. 22 Temmuz seçimleriyle ülkemizde irticaya dayalı tutuculuk zirve yapmıştır. AKP’nin sekiz yılı tamamlayan uygulamaları sağ tabanda ciddi sorgulamaları da beraberinde getirmiştir. İlk başlarda görmezden gelinen yolsuzluk ve yolsuzlukla hızlı zenginleşen hükümet yanlıları, muhafazakâr çevrelerce hoş görülürken bugün yüksek sesle eleştirilmekte. Özellikle bu çevrelerin, türbanla özdeşleşen özgürlük(!) anlayışları kendilerince sorgulanmakta. Yine aynı çevrelerden iktidar yanlılarının lüks, savurgan, gösterişli, biraz da görgüsüz yaşamlarına büyük eleştiriler yapılmakta. Müslümanlığın giyim kuşamla olamayacağı konusu, derinden derine tartışılıyor. Dini kullanarak iktidar olanlara, dini çevrelerce eleştiriler yükselirken CHP’nin böylesi bir tavrı anlaşılamaz.

            Türbanlı kızların yaşam tarzlarının, türbansızlardan fazlaca ayrılır yanı yok. Bu kızların, günlük yaşamlarını özgürleştirmek için kentlerin daha demokrat, daha laik semtlerini mekân tutmaları anlamlıdır. Demek ki onlar da bu muhafazakâr çemberden kurtulmanın yollarını aramaktalar. O zaman onlara çağdaş, laik, demokrat düşüncelerle yaklaşmak da CHP’nin görevidir. Bu, onların mevcut yaşam tarzlarını, düşünce kalıplarını kutsayarak olmaz. Onlara Atatürk aydınlığının, özgürleşmenin ve birey olmanın, modern yaşamın güzellikleri anlatılmalıdır. Muhafazakârlığın kendi içinde tartışma ve sorgulama yapmakta olduğu bir dönemde, CHP tabanında tutuculuğa sempati oluşturacak söylemler yanlıştır. Bu tür bir anlayış CHP’yi sola değil, sağa yaklaştırır.

            O zaman CHP ne yapmalıdır? Öncelikle yapılacak iş, Atatürk ve Cumhuriyet akademisinin kurulmasıdır. Burada, başta üst yöneticiler olmak üzere tüm partililer eğitimden geçirilmeli. Muhafazakâr söylemlere karşı sloganlardan, tekerlemelerden uzak, akılcı savunmalar oluşturulmalıdır. Son gelişmeler gösteriyor ki, birçok üst yöneticinin bile CHP, Atatürk ve Cumhuriyet konusunda önemli bilgi eksiklikleri olduğu ortada. Öncelikle bir bilinçlenme seferberliğine büyük gereksinim var.

            Birçok kişi, cemaat liderinden övgüyle söz eden kişiye kızmakta. Bence bu doğru değil. Asıl kızılacak olanlar, bu kişiyi bir kurtuluş umudu olarak partinin üst yönetimine getirilmesine yol açanlardır. Türkiye’nin en köklü partisini böylesi durumlara düşürmek üzücüdür. Bu tür yanlışlar sürerse sonuçlarının ülkemiz ve CHP açısından hiç de iyi olmayacağı kesindir.

            Ülkemizde cemaat-tarikat boyunduruğuna girmeyen çok sayıda bilinçli, Atatürk aydınlığına inanmış, Cumhuriyet değerlerine bağlı din adamlarımız var. CHP bu kişilerden yararlanmalı.

            Kamuoyunda, CHP dine karşıymış algısı yaratılmakta. Bazı sözde aydınlar, CHP’nin İslam’la barışması gibi aslı astarı olmayan öneriler ortaya atıyorlar. Ne yazık ki bazı parti yöneticileri de bilerek ya da bilmeyerek bu psikolojik savaşın etkisinde kalarak bu çevrelerin haksız suçlamalarına prim vermekteler. Bu ülkede binlerce camide beş vakit ezan okunuyorsa, bunu sağlayan CHP’dir. Müslümanlığı kişi, grup tahakkümünden kurtararak özgürleştiren ve halkın inanç özgürlüğünü sağlayan da odur. CHP’nin ulusumuzun en büyük uygarlık projesi olan Cumhuriyet aydınlanmasının öncüsü ve mimarı olduğunu unuttuk mu yoksa?

            CHP’ye yapılan bu sağ kuşatmanın amacı, partiyi köklerinden kopararak işe yaramaz duruma getirmektir.. Yıllar sonra yaklaşan bir iktidar olanağı, liberal esintilerle yok edilmeye çalışıyor.

            Küresel güçlerin desteğiyle çağdaş Türkiye’nin temel taşları yerinden oynatılırken Atatürk’ün CHP’sine her zamankinden daha çok gereksinmemiz var. Bu unutulmamalı!

                                                               Adil Hacıömeroğlu
                                                               23 Aralık 2010

            Not: 27 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
           

YÜZDE KIRK İKİ NE İSTİYOR?

12 Eylül’de yapılan anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesiyle ilgili halkoylamasında yüzde kırk iki hayır oyu verilmişti. Bu konuda birçok yorum ve değerlendirme yapıldı. Ancak yüzde kırk ikinin ne istediği fazlaca irdelenmedi. Başlıktaki sorunun yanıtını vermek için öncelikle bu yüzde kırk ikinin kimler olduğunu bilmek gerekiyor.

Her gün sabahın erken saatlerinde dışarı çıktığınızda, kent meydanlarında hızlı adımlarla işlerine yetişmeye çalışan insanlarla karşılaşırsınız. Kiminin elinde simit, poğaça ya da evde özenle hazırlanmış kahvaltılık; kiminin elinde evrak çantası kadın, erkek yurttaşlar. Çoğunlukla temiz, sade ve düzgün giyimli, toplumsal kurallara uymada özenlidirler. İşlerine geç kalma kaygısını her hareketlerinde görebilirsiniz. Genellikle hepsi iyi eğitimli ve toplumsal sorunlara duyarlıdır. Rüşvet, suiistimal, adam kayırma gibi kavramlar sözlüklerinde yoktur. İş yaşamlarında toplumsal ve kurumsal çıkarlar önemlidir.

Bu kitle; eğitimlerinin, sahip oldukları çağdaş yaşam düzeylerinin Atatürk sayesinde olduğunu bir an bile unutmazlar. Bu nedenle Cumhuriyet değerlerinin korunup yaşatılması onlar için çok önemlidir.

Yüzde kırk iki, cumhuriyet kurumlarının yaşayıp gelişmesinden yanadır. Ulusun birliği, yurdun bütünlüğü onlar için vazgeçilmezdir. Cumhuriyet’e ve ülke bütünlüğüne karşı söz, davranış ve eylemleri hoş görmezler. Bu nedenle de ülke ve ulus birliğinin çimentosu sayılabilirler.

Yurdumuzdaki üretimin büyük bölümünü sağladıklarından yolsuzluklara karşı duyarlıdırlar. Kokuşmuş bir toplumsal düzen, onlar için kabul edilemez. Beleş geçim kaynaklarını bilmediklerinden, emek harcamadan yiyenleri düşman bellerler.

Alın teriyle geçindiklerinden yağcılık, ikiyüzlülük nedir bilmezler. Bu nedenle de doğruları söylemekten çekinmez, gerektiğinde doğrular için savaşmayı da göze alırlar.

Popülist politikacıyı sevmez, halkı kandıranı da cezalandırmayı iyi bilirler. Onları çantada keklik gören siyasetçilere verdikleri dersler ciltler doldurur, ancak okumasını bilene.

Yüzde kırk iki antiemperyalisttir. Hem iç hem de dış sömürü onlar için kabul edilemez. Emperyalist dayatmaları onur kırıcı bulur, tam bağımsızlığı insan ve ulus olmanın onuru sayar.

Atatürk ve devrimleri onlar için dokunulmaz, yaşamsaldır. Bu konudaki aldatmacaları, ikiyüzlülükleri kolaylıkla fark ederler.

İşte, bu nedenlerledir ki yüzde kırk iki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin sonsuza dek yaşamasını ister; iktidar ve muhalefet partilerine duyurulur.

Adil Hacıömeroğlu
21 Aralık 2010

Not: 22 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

İKİ DİLDEN, İKİ DEVLETE Mİ?

Terör örgütü yanlıları, isteklerini bir bir gerçekleştiriyorlar. Silahla dağlarda yürütülen savaş, siyasal ataklarla düz ovalara taşındı. Dağdaki silahlı güçler, devletin otoritesine kurşun sıkarken kentlerde politika yapan uzantıları ise anayasal düzenin kurallarına karşı yaptırımlar uygulamakta. “Biz istedik, yaptık, siz de bunu kabul etmeye mecbursunuz.” mantığıyla davranıyorlar. Kendi kuralsızlıklarını, topluma ve devlete kural olarak kabul ettirme düşüncesi içindeler.

Bölücülerin, son günlerde inanılmaz gibi görünen iki isteği siyasal gündemi meşgul etti. Ne yazık ki hem iktidar hem de muhalefet, cumhuriyetimizin varlığını ilgilendiren bu iki konuda gerekli sert tepkiyi göstermediler. Günlük politik atışmalar, bu konuların önemini gözlerden kaçırdı.

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK), bölücü başının önerdiği “demokratik özerklik” kapsamında “öz savunma birliği” kurulması açıklaması, kamuoyunda önemli bir tartışmanın fitilini ateşledi. Bu açıklamada, Doğu ve Güneydoğu’da sosyal, siyasal ve güvenlik alanında örgütlenmeye gidilerek “halkın kendi güvenliğini oluşturması” vurgulandı.

Ülkemizde hem iç hem de dış güvenlik kuruluşları varken bu “öz güvenlik birliği” kurma fikri nereden çıktı diyebiliriz. Bu sorunun yanıtını, yine DTK sözcüleri veriyor. “Halkımızın kültürel ve fiziki soykırıma maruz bırakılma süreci devam ettiği sürece, devlet eliyle yürütülen fuhuş, uyuşturucu ve diğer toplumsal istismarlara karşı Kürt halkının kendi güvenliğini ve örgütlülüğünü oluşturması gerekliliği ifade edilmiştir.” Bu sözler yenilir yutulur cinsten değil. Yumurta atan öğrenciye, sosyal kazanımlarını savunan işçiye, yok olan tarımımızın sorunlarını haykıran çiftçiye karşı aslan kesilenlerin bu ağır sözlere de aynı yiğitlikle kükremeleri beklenirdi. Suçlamalar gizli kapaklı değil, apaçık. Sözün söylendiği hedeflenen muhatap da belli. Bu ağır sözler devlete yönelik, suçlamalar ise yüz kızartıcı suçların hemen hemen hepsi. “Öz savunma birliği”nin kime karşı kurulacağı çok açık. Devletin güvenlik güçlerine karşı kendilerince yasal “savunma” güçleri. Bunun Türkçesi şu: Dağdakileri resmi, yasal kuvvetler durumuna getirmek. Devletin güvenlik güçlerini kabul etmemek.

“Oluşturulacak ‘güvenlik gücü’nün, semt ve mahalle komiteleri şeklinde örgütleneceği, halkın sorunlarında hakem rolü üstleneceği, gelen şikâyetleri değerlendirip sonuçlandıracağı öğrenildi. Komitenin ayrıca fuhuş, uyuşturucu gibi suçlarla da mücadele edeceği ve bu kapsamda oluşturulan ‘sivil güvenlik birimleri’ aracılığıyla caydırıcı rol üstleneceği kaydedildi.” Toplumda bir suç varsa, şikâyet nereye yapılır? Savcılığa. Suçu kim yargılar? Bağımsız mahkemeler. Peki, burada ne isteniyor? Savcının, yargıcın görevinin bu sözde “sivil güvenlik birimleri” ne devri. Kısacası deniliyor ki: Bu bölgede güvenlik ve yargı hizmetini de ben yerine getiririm. Buralarda devletin işi yok. Bunun karşısında sus pus olan iktidar ve muhalefet!

Bölücü örgüt yandaşları, yukarıdaki önerilerinde gerekli sert tepkileri almayınca bu sefer başka bir isteği hemen gündeme getirdiler. Toplumsal yaşamımızda iki dillilik. “İki dilli tabelalarımız olacak. Köy ve mezraların isimleri de iade edilsin diye arkadaşlarımız hazırlıklarını sürdürüyor. Yaşamın tüm alanlarında özellikle bu bölgede, iki dilli hayat olacaktır. (…) Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şu ana kadar 97 köyün eski adını iade etmiş durumda. Bölgenin tamamı iki dilli olacak.” Bu sözler, anayasaya bağlılık yemini etmiş bir milletvekiline, bölücü örgütün siyasal uzantısı bir partinin genel başkanına ait. Bir istekte bulunmuyor, bir yaptırımı kamuoyuna açıklıyor. “Bölgenin tamamı iki dilli olmalı.” demiyor, “olacak” diyor. Bu sözleriyle meydan okuyor tüm anayasa kurallarına, devlet düzenine.

Dünyanın birkaç ülkesi hariç iki dilli olan hiçbir devlet yok. İsviçre örneği çok konuşuluyor. Sanki İsviçre kuruluşunda tek dilli olarak kurulmuş da sonradan üç dilli olmuş, öyle mi? Zaten kuruluşu birden çok kantonun bir araya gelmesiyle olmuş. Bunların da her birinin kendi dilleri ve kuralları vardı. Birlik bu kurallar korunarak sağlandı. Dünyanın en büyük küresel gücü olan ABD’de İngilizce dışında bir dilde eğitim kabul görmedi. Neden mi? Çok açık, çünkü böylesi bir durumun ülkeyi bölünmeye götüreceğinden.

Yukarıda sözünü ettiğimiz her iki konuda da görülüyor ki, ülkemizin bir bölgesinde yeni bir devletin temelleri atılmakta. Devlet olmak için ne gerekli? Güvenlik gücü, adliye, dil, kurumsal yapılar, toprak… İşte hepsi sırayla yerine getiriliyor. Yıllardır bölgede, bir ulusun oluşturulması için yoğun çaba harcandı. Neredeyse bu gerçekleşti. Şimdi de bu ulusa bir devlet gerekli değil mi? İşte, onun için bütün çabalar.

Bölücü örgütün her isteğine masumiyet kazandırmaya çalışan saf siyasetçiler, gazete yazarları, televizyon yorumcuları, sözde bilim adamlarının ne yazık ki kış uykularından uyanacakları yok. Hala kimileri bölücü örgüte ve destekçisi küresel güçlere şirin görünme çabası içindeler.

Siyasal partilerimiz, birbirleriyle zaman zaman da kendi içlerinde kısır çekişmeleri sürdürürken altlarındaki toprağın kayıp gittiğini fark etmiyorlar bile. Ulusal birliğimiz çatırdarken birileri bireysel kurtuluşlarının peşinde.

Adil Hacıömeroğlu
17 Aralık 2010

Not: 19 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz

HİTLER’DEN ESİNTİLER

8 Aralık Çarşamba günü, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne konuşmacı olarak çağrılan Süheyl Batum ve Burhan Kuzu öğrencilerce protesto edildi. Öğrencilerin amacı, Dolmabahçe’de dövülen arkadaşlarına uygulanan polis şiddetini kınamaktı. Süheyl Batum, yalnızca slogan ve ıslıklarla konuşturulmazken Burhan Kuzu, yumurta yağmuruna tutuldu.

Mülkiye eyleminde asıl dikkat çeken şey, siyasetçilerimizin konuya yaklaşımlarıdır. Batum’un ilk açıklamalarında biraz kızgınlık olsa da sonrasındaki konuşmalarında hoşgörü egemendi.

İktidar kanadı, tıpkı Dolmabahçe olaylarında olduğu gibi hoşgörüsüz, baskıcı bir anlayışa sahip olduklarını burada da gösterdiler. “Otuz yıldır hocalık yapıyorum. Bu kadar beyinsiz öğrenci grubunu bir arada görüyoruz. O yumurtaları atacaklarına yeseler, beyinlerine daha iyi gelir. Atılan bu kadar yumurtaya yazık.” Bu sözler olay sonrası Kuzu’nun açıklamaları. İbret verici ve sorumsuzca. Niteliği ne olursa olsun bir eylem karşısında böylesi sözler söylemek, karşısındakileri “beyinsizlik”le suçlamak bir siyasetçiye, hele de üniversite kürsüsünde ders vermiş bir hukuk hocasına yakışmaz.

“Tekrarlıyorum: Bu bir patoloji. Böylesine patolojik bir durum karşısında taraf olmaya kalkarsanız kendinize de hastaya da haksızlık ve kötülük edersiniz. Ölçüyü doğru koymamız lazım. O zaman ölçüyü birlikte bulalım.” Bu sözler de geçmişin hızlı ülkücüsü, şimdinin en hızlı AKP sözcüsü bir köşe yazarı. Aynı zamanda bir öğretim üyesi bu kişi. Yani zamana iyi uyanlardan. Burada da görüldüğü gibi bu kişi de ruh doktorluğuna soyunuyor, Kuzu gibi. Beyin ve ruh hastalıkları konusundaki bu uzmanlıkları(!) nereden geliyor acaba?

Hitler, Mussolini, Franco ve Salazar muhaliflerini ruh hastası olarak niteleyerek ya fırınlara atar ya da değişik yöntemlerle etkisiz duruma getirirlerdi. Düşündüğünü söylemek, farklılıkları dile getirmek, hele de yönetimleri eleştirmek ruh hastalığının varlığının ispatıydı o devirlerde. Günümüzde büyük demokrasi iddialarıyla ortalıkta dolaşan iktidar sözcülerinin, muhalif seslere benzer yaftalar yapıştırmaları rastlantı mıdır sizce?

Kimse hak aramasa, yapılanları eleştirmese, herkes iktidarın her yaptığına boyun eğse sorun kalmayacak. Herkesten “Padişahım çok yaşa!” bağırışlarını duymak istiyor yöneticilerimiz. Oysa burası demokratik bir cumhuriyet. Hem de Atatürk önderliğinde, ortaçağın paslı zincirleri kırılarak, emperyalizme karşı savaşılarak kurulan demokratik bir cumhuriyet. Anadolu coğrafyası diktatör barındırmaz, bu topraklar uzlaşmanın, uygarlığın beşiğidir.

Adil Hacıömeroğlu
11 Aralık 2010

Not: 13 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

SOĞUK BİR PAZAR

Soğuk, ama güneşli bir pazar günü. Önceden biletlerimizi almışız. Dostlarla Bakırköy’de, Dalyan Balık’ta buluştuk. Sabahın keskin ayazı, Vedat Bey’in ısmarladığı sıcak çaylarla dağılıyor. Ortalıkta buram buram çay kokusu. Masa, günün gazeteleriyle dolu. Neşeli bir söyleşi. Ülke sorunları, bölgesel geleneklerimiz, daha çok da Trabzon’la ilgili konular konuşulmakta. Bir yandan günlük gazetelere göz atılıyor.

Bir yere yetişeceksem hep heyecanlanır, geç kalma kaygısı içimde yer eder. Bu tatlı söyleşi, benim uyarımla kesiliyor. “Geç kalacağız arkadaşlar!” diyorum. Arabaya doluşuyoruz. Sürücümüz Özgür, radyodan Karadeniz müzikleri bulmaya çalışıyor. Hareketli bir müzik. Coşkumuzu artırıyor. Hedef, Olimpiyat Stadyumu. Yol boyunca bordo mavi bayraklı araçlar çoğalıyor. Araçlar tıklım tıklım. Ömrünü gurbette geçirenler, sıla özlemini bir nebze azaltmak için soğuğa aldırış etmeden vurmuşlar kendilerini yollara. Tıpkı nesiller önce yayla yollarında yayan yapıldak ilerleyen kafileler gibi.

Olimpiyat Stadyumu da Temel fıkrası gibi. On binlerin sığacağı bu spor alanının doğru düzgün yolu yok. Trafik sıkışık. Yaylacı Karadeniz uşakları, trafik sıkışıklığına anında çözüm bulmuşlar. Yol kenarlarına arabalarını park edenler; formalar, bayraklar, türküler, sloganlarla yürüyorlar. Nihayet kaplumbağa hızıyla da olsa stadyuma ulaşıp arabamızı park ediyoruz. Hemen Trabzonspor ürünlerinin satıldığı tıra giderek şapka ve atkı alıyorum. Böylece de önemli bir eksiğim tamamlanmış oluyor. Ortalık mahşer yeri. Bir panayır havası var çevrede. Bu tür yerlerde içerideki yiyecek, içecek çok pahalı olduğu için izleyiciler, dışarıdaki seyyar satıcıların ucuz, sağlıksız ürünlerine mahkûm ediliyor. Yanık köfte kokularından kurtulmanın en iyi yolu, bir an önce içeri girmek. Tribünlerde karmaşa egemen. Herkesin biletinde numara var, ancak bir işe yaramıyor. Erken gelen yer kapıyor. Eşleriyle çocuklarıyla gelenler, mağdur oluyor. Merdivenlerde ayak atacak yer yok. Zar zor bir yer buluyoruz. Oturarak maç seyretme ne yazık ki yok. Çünkü bu memlekette insanların keyiflenmesi, bir şeyin zevkini çıkarması yasak. Ayakta durmaktaki amaç, maç izlemek değil; bağırmak, zıplamak. Bu nedenle de izleyicilerin çoğu, sahada olan biteni göremiyor.

Tezahüratlarda tek düzelik egemen, yaratıcılık yok. Ülkemizdeki tüm takımlar, aynı şarkıları kendi takımlarına uyarlamışlar. Kulüpler ve taraftarlar, özgün marşlar, şarkılar, sloganlar bulmalı. Benim en çok takıldığım ise “Oley!” nidası. Ne yazık ki sevincimizi, keyiflenmemizi anadilimizde haykıramıyoruz spor karşılaşmalarında. İspanyolca bir sözcükten medet umuyoruz. “Ya, ya, ya; şa, şa, şa! Bizim takım çok yaşa!” gibi Türkçe sevinç, haykırış tekerlemeleri unutuldu. Yabancı özentisi, küresel liberal rüzgârlar yerli olanı yok etti. Yerlerine yeni yaratıları da koyamadık.

Maç iyi başladı. Erken gol herkesi sevince boğdu. Maç sırasında izleyicilerin küfürlü bağırışı neredeyse yok gibi. Hakeme küçük kızgınlıklar oluyor. Hanım izleyicilerin olması küfrü biraz frenliyor gibi. Bir ara Akif’in (birlikte maça gittiğimiz arkadaşlardan) frenleri boşalıyordu ki son anda direksiyonu topladı. Yanındaki hanım izleyiciyi fark ederek: “Bu hanımefendiden Allah razı olsun! Yoksa, bir sürü küfür edip dünya kadar günaha girecektim.” sözleri ortalığı çınlattı. Gülmekten öleceğim. Maçı mı izleyeyim, yoksa Akif’in bu sözüne mi güleyim. İşte, Karadeniz’den bir Temel daha. Zeka, mizah.

Bir ara küçük arkadaşımız Batuhan’ın burnunun, yanaklarının kıpkırmızı olduğunu görüyorum. Küçücük gövdesini ısıtmak için zıplıyor. Zaten ayakta göremediği için koltuğun arkalığına çıkmış. İp cambazı ustalığında maç izliyor. Bir kolu omuzumda. Düşmemesi için ortak çaba içindeyiz.

Nihayet maç bitiyor. Trabzonspor farklı kanıyor. Ayazın, poyrazın şiddetini unutturan güzel bir sonuç. Coşku zirvede. Trabzonsporlu futbolcuların maç sonunda yaptıkları kısa, özgün, müziksiz kolbastı gösterisi muhteşemdi. Tekrarı olsa da izlesem diye içimden geçirmedim değil.

Stadyumdan çıkıp otoparka doğru gidiyoruz. İzleyicilerin çıkacağı geçitlerin önü minibüslerle kesilmiş durumda. Her yer itiş kakış. Canı yanan yurttaş, hıncını çıkaracak yer arıyor. Düzensiz, karmaşık, ilkel bir durum. Güvenlik demek, yalnızca stadyum içi güvenlik mi? Böylesi bir duruma nasıl izin verilir, anlamak olanaksız.

Otopark ışıksız, numaralanmış levhalar yok. İnsanlar, arabalarını ve birbirlerini bulmakta zorluk çekiyor.

Güç bela aracımıza ulaşıyoruz. Yolu olmayan(?) olimpiyat köyünden çıkıyoruz. Trafik işkence ötesi bir şey. İlerlemek neredeyse olanaksız. Balata, lastik, egzoz kokularından boğulmak üzereyiz. Coşku, işkenceye dönüşüyor. Sanırım bu da ülkemiz insanının makûs talihi. Bir şölenin nasıl bir çileye dönüşeceğinin resmi bu. Kemal Bey: “Bir daha buraya gelmem.” diye isyan ediyor.

“Bize her yer Trabzon!" yazıyor atkımda. Karşı tribündeki çok az sayıdaki İBB taraftarının pankartlarını düşünüyorum. “Bize her yer deplasman!” Ne kadar ilginç değil mi?

Adil Hacıömeroğlu
12 Aralık 2010

Not: 14 Aralık 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ÜSTÜNLERİN HUKUKU

4 Aralık Cumartesi günü, başbakanın Dolmabahçe Sarayı’nda rektörlerle yaptığı toplantıyı protesto etmek isteyen öğrencilere karşı polisin uyguladığı şiddet, iktidarın gerçek yüzünü tüm açıklığıyla ortaya çıkarmıştır. İleri demokrasiye geçtiklerini söyleyen AKP’nin, demokrasinin d’sinden haberi olmadığı da apaçık ortada.

“Ben demokratım, demokrasiyi geliştiriyorum.” diyerek demokrat olunmaz, demokrasi de gelişmez. Demokrasi, demokratik kurumların yaşatılması ve kuvvetler ayrımı ilkesinin devlet yönetiminde uygulanmasıyla olur. Yine demokrasinin, farklılıklara tahammül etmek olduğunu da unutmamak gerek.

Öğrenciler neyi, neden protesto etmek istediler? Öğrenciler, YÖK’e ve uygulamalarına karşı çıkıyorlar. Üniversitelerin iktidarın güdümünde bir devlet dairesi olmasını istemiyorlar. Tüm gelişmiş, demokratik ülkelerde olduğu gibi üniversitelerin, bizde de düşünce özgürlüğünün sonuna kadar kullanıldığı alanlar olmalarının kime, ne zararı olabilir? Protestocu öğrencilerin ellerinde, dileklerini başbakana ve oradaki rektörlere sunmak için dosyaları var. İçinde birtakım görüş ve önerilerin olduğu dosyaya karşı cop, biber gazı, tekme, tazyikli su. Yerlerde sürüklenen, ağzı burnu kanayan, tekmelenen, gözü patlayan öğrenciler… Bu görünüm, AKP’nin ileri demokrasisi. Özellikle yerdeki kızların kasıklarına tekme atmak, üstünde durulması gereken önemli bir konu. Demek ki bizimkilerde düşman belledikleri İsrail’den bir şeyler öğrenmişler. Çok yazık!

Öğrenciler eylemden sonra yerdeki çöpleri topluyorlar. Çevreyi kirletmemek için özel gayretleri takdire değer. İstanbul dışından gelen arkadaşları için yol parası topluyorlar. Yoksulluk içinde okuyan bir öğrencinin cebindeki son kuruşu arkadaşına vermesi ne demektir bilen var mı? Bunu toplumsal sorumluluktan uzak, idealizmin ne olduğunu bilmeyen, insanlık erdemlerinden nasibini almayanların anlaması olanaksız. Hele ki bu durumu, yaşam amaçlarının orta yerine parayı koyanların anlaması ise düşünülemez bile. Bu gençler, ülkemizin aydınlık yüzleri, gelecekleri. Polisin olası şiddetini bile bile oraya gitmeleri ise tatlı su aydınlarının, liberal döneklerin, nabza göre şerbet vermeyi yaşam tarzı olarak benimseyen kimi kişilerin anlayamayacağı bir idealizm, sosyal sorumluluk.

Bu olayda polisin çifte standardı ibret vericidir. Holiganlar, bölücüler, irticacılar karşısında “demokrat(!)” olan polisimiz; işçiler, öğrenciler, memurlar, çevrecilere ise aslan kesiliyor. Kısacası yakıp yıkmak serbest, hak aramak yasak! Yine iktidar sözcülerinin olayla ilgili açıklamaları ise demokrasiden ne anladıklarını göstermesi açısından ibret vericidir.

Peki, iktidarın ve polisin sol görünümlü, hak aramaya yönelik toplumsal gösterilere karşı bu denli hoşgörüsüz olmalarının nedeni nedir? Bunun nedeni “Soğuk Savaş” döneminin düşünsel koşullanmalarıdır. Ülkemizdeki sağcı beyinler, öylesine antikomünizm propagandalarıyla dolduruldu ki bunu söküp atmaları olanaksız görünüyor. Şu anda iktidarda bulunanlar, gençliklerinde antikomünizm şarkılarıyla büyüdüler. Hele ki ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”yle yetişen ve küresel güçlerin beyin yıkamasından geçirilenlerin sol düşmanlığından kurtulmaları olanaksız.

12 Eylülcüleri yargılayacaklarını söyleyenlerin, toplumsal olaylarda 12 Eylülcülerle tavır ve düşünce birlikteliğini göstermeleri ilginç. Çünkü her iki cenah da ABD koşullandırmalı bir propaganda ortamında boy atıp geliştiler. Bu nedenle de farklı olmaları beklenemez.

Anayasa değişikliğiyle ilgili halkoylamasında RTE ve arkadaşları sürekli olarak “Hukukun üstünlüğü mü, yoksa üstünlerin hukuku mu?” diye bağırıyordu. Sonunda da gerçek niyetleri ortaya çıktı. Anayasa değişikliğiyle hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hukuku geldi.

Biat kültürüyle yetişen iktidar sahipleri, herkesin kendilerine itaat etmesini bekliyor. Bu da olmayınca bunu zorla sağlamaya çalışıyorlar.

RTE ve diğer AKP sözcüleri, öğrencilerin davet edilmedikleri bir yere, niye geldiklerini soruyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde protestocular, protesto yerine davet edilmezler. Mevcut duruma karşı çıktıkları için eylem yaparlar. İşte, bizim hükümetimizin ileri demokrasicilik oyunu böyle. Demokrasi sözlüğüne, “davetli eylemci” kavramını da sokmayı başardılar.

Burada halk arasında sıkça anlatılan bir olayı paylaşmak istiyorum. Bir Türk yurttaşı, Suudi Arabistan’a çalışmaya gider. Bir gün arabasını, yol kenarına park ederek biraz çevrede dolaşmak ister.. Bir süre sonra bir Arap, bizimkinin arabasına arkadan çarpar ve mahkemelik olurlar. İşçi yurttaşımız haklılığından emin olarak mahkemenin yolunu tutar. Yargıcın kararı herkesi şaşkına çevirir, yargıç yurttaşımıza der ki: “Eğer sen bu ülkeye gelmeseydin ve arabanı buraya park etmeseydin, bu Arap senin arabana çarpmazdı. Bu nedenle suçlu sensin.” Evet, bu yargıcın düşünme biçimi acaba kimleri anımsatıyor?

Adil Hacıömeroğlu
9 Aralık 2010

Not: 13 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.