ORTADOĞU’DA OSMANLI MİRASI VE ULUSÇULUK


          NEDEN ORTADOĞU?

 

Ortadoğu, insanlık tarihini biçimlendiren en önemli coğrafya. Başka bir deyişle tarih Ortadoğu’da başlar. Dünyadaki ilklerin Ortadoğu’da gerçekleşmesi, bu coğrafyayı anlamlı kılar. Yazı ilk kez burada bulunmuş ve kullanıldı. Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra yazı başka coğrafyalara taşındı. Sümerlerle Mezopotamya’da başlayan yazı serüveni, Mısır’da firavunlar yönetiminde ve Anadolu’da Hititlerle sürdü. İlk yazılı yasalar Ortadoğu’da uygulandı. Dünyanın ilk devletleri de bu coğrafyada boy atmıştır. İlk para burada bulunmuş ve ilk ticaret merkezlerinin kurulmasıyla da toplumlararası ilişkiler farklı boyutlara taşınmıştır. İlk yazılı antlaşmanın Ortadoğu coğrafyasında imzalanması ise çok anlamlı. Tarım ve sulamayı düzenleyen ilk yasalar yapıldı.

Ortadoğu’yu anlamlı ve özellikli kılan en önemli etkense üç semavi dinin (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) de burada doğup yayılması. Üç dinin de kutsal saydığı merkezlerin burada olması, buranın dinsel önemini artırmakta. Ayrıca bölgenin Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesiştiği bir noktada olması, burayı stratejik bakımdan değerli kılmakta. Hint Okyanusu ile Akdeniz’in (dolayısıyla Atlas Okyanusu’nun) birbirine bağlandığı bir noktada bulunması, Ortadoğu’yu ülkeler arası ilişkilerde önemli kılar.

19. yüzyılda petrolün keşfedilmesi, Ortadoğu’nun önemini büsbütün artırdı. Sömürgeci devletlerin petrolün önemini kavramaları ve buradan hareketle enerji kaynaklarına sahip olunmadan büyük devlet olunamayacağı gerçeğinin anlaşılması, bu bölgenin önemli bir emperyalist paylaşım alanı olmasına yol açtı. Ortadoğu’daki halkların çağdaş gelişmelerin gerisinde kalmaları da bölgenin dış müdahalelere açık hale gelmesine neden oldu. Ulus devletlerin oluşmaması bölgede siyasal zayıflığın da önemli bir göstergesi.

 

         ABD VE ARAPLAR:

 

         Günümüzde Ortadoğu’nun en önemli küresel aktörü ABD. Enerji kaynaklarının denetimini birincil öncelikli siyasal amaç edinen ABD, Ortadoğu’da yaşanmakta olan siyasal ve çatışmacı sürecin de belirleyici taraflarındandır.

         “Şarkiyat çalışmalarının asıl amacının Doğu’nun dininin incelenmesi olduğunun ve bölgenin tarih ve toplumun incelenmesinin yalnızca ikincil bir amaç oluşturduğunun önemle vurgulanması gerekmektedir.”[1] Yazarın, ABD üniversitelerindeki Ortadoğu araştırmalarıyla ilgili saptaması çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Doğu’nun dininin özel bir çabayla temel amaç edinilerek birincil sırada olması, tarih ve sosyolojik incelemelerin ikincil olması ilginç. Ortadoğu’nun feodal aşiret yapısı göz önüne alındığında buradaki niyet de ortaya çıkar. Amaç, Ortadoğu halklarının geri kalmışlıktan kurtarılarak çağdaşlaşması değil. Böyle olsaydı, sosyolojik inceleme ve araştırmalar ön plana alınarak toplumsal değişimle ilgili çözümler üretilirdi.

“Amerikalılar, İslam’la ilk askeri ve siyasal teması, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Filipin Adaları’nın işgali sırasında gerçekleştirdiler. Amerikan kuvvetleri, burada ilk başlarda katı bir Müslüman direnişiyle karşılaştılar; çünkü Filipin Müslümanları daha önceki İspanyol işgalciler ile sonunda Adalar’daki Katolik yönetimin yerini alan yeni Hıristiyan Protestan güç, yani Amerika Birleşik Devletleri arasında herhangi bir fark görmüyorlardı. Filipin Müslümanlarının Amerikan askeri güçlerine karşı direnişi, Sultan II. Abdülhamit’in (1876-1909), Halife sıfatıyla Filipinler’deki Müslüman savaşçılara Amerikalılara karşı gelmemeleri konusunda gönderdiği emrin ardından son buldu. Sultan’ın Amerikalılar adına müdahalesi, Amerikalıların, Anayasalarında belirtildiği gibi özgürlükçü ve büyük bir hoşgörüye dayalı bir din anlayışına sahip oldukları konusunda Halife-Sultan’ı bilgilendiren İstanbul’daki Amerikan elçisi tarafından sağlanmıştı.”[2] Amerikalıların İslam’la ilk karşılaşmaları bizim için öğretici ve ders verici olmalı. Halife olarak tüm İslam dünyasının lideri olan kişinin uluslararası geniş bir bakış açısından yoksunluğu ve dünyadaki emperyalist yayılmayı yeterince algılayamaması dikkat çekici. Kendi ülkelerini, namuslarını savunmak için silaha sarılan Müslüman Filipinliler, dar görüşlülüğün kurbanı oldular. İslam dünyasının makûs talihini yenebilmesine öncü olabilecek bir halk hareketi, Halife-ABD işbirliğiyle boğulmuş oldu.

“Filipinler’de İslam’la karşılaşmış olma, Amerikalılara, İslam’ın hesaba katılması gereken önemli bir güç olduğu ve uygun bir şekilde yönlendirildiklerinde Müslüman önderlerin denizaşırı Amerikan çıkarlarını geliştirmekte kullanılabilecekleri konusunda elle tutulur bir kanıt sağladı.”[3] Amerikalılar, bu olaydan sonra İslam dünyasına dikkat çekici bir ilgi gösterdiler. Ortadoğu’daki aşiret ilişkilerinin sağlamlaşması ve cemaatlerin dış etkenlerle güçlü duruma getirilerek ülke siyasetinde etkin konuma sokulmasının Filipinler deneyiminden ilişkisiz olduğu düşünülemez.

“Ortadoğu’da, başka bir deyişle, Osmanlı Devleti’nde Amerikan misyoner faaliyetleri 1820 gibi erken bir tarihte başladı. Bu faaliyetler ilk olarak Levi Parsons ve Pliny önderliğinde, sonra da 1831 yılında Beyrut’tan İstanbul’a geçen William Goodell ile Harrison Gray ve Otis Dwight tarafından yürütüldü. Harici misyonlar için Amerikan Görevlileri Kurulu tarafından idare edilen misyoner hareketleri, faaliyetlerini Doğu Anadolu ve Suriye kentlerine genişletti. Misyonerler Kurulu’nun amacı Osmanlı Hıristiyanlarına gerçek Hıristiyanlığı öğreterek Doğu Hıristiyanlarına doğru yolu göstermekti. Misyonerler, Ermeniler ve Marunîlerin Hıristiyanlığını yalnızca ismen Hıristiyanlık olarak ya da bu halkları kıyıda köşede kalmış Hıristiyanlar biçiminde görüyorlar ve bu nedenle onlara daha yüksek ve daha iyi bir Hıristiyanlığı, tercihen Protestanlığı götürmeyi, nihai amaç olarak Müslümanları da kendi dinlerine çevirmeyi umuyorlardı. Böylece, 1893 yılına gelindiğinde toplam olarak 223 Amerikan misyoneri ve 1094 yerli Hıristiyan, Osmanlı Devleti’nde, iç bölgelerdeki ulaşılması zor on beş kentte bulunan Hıristiyanlar arasında din değiştirme faaliyetlerini yürütüyordu. Kuşkusuz, Marunîler ve diğer Katolikler arsında yoğun Fransız faaliyetleriyle Rusların Ortodoks Hıristiyanları etkileme çabalarının da göz önüne alınması gerekmektedir.”[4]

1820’de Ortadoğu’nun önemini fark eden ABD, misyoner faaliyetleriyle bölgede erkinlik sağlama girişimlerinde bulunurken Osmanlı Devleti’nin burnunun dibini görememesi çok ilginç. Osmanlı coğrafyasını bölmeye yönelik böylesi çalışmalara kayıtsız kalmaksa vizyonsuzluğun örneği.

Amerikalılar ve batılı diğer emperyalist güçler eğitim ve sağlık yatırımlarıyla misyonerlik etkinliklerini yaygınlaştırırken Osmanlı yöneticilerinin dünya gerçeklerinden uzak bir durumda kalmaları anlaşılamamakta.

“İstanbul’da bulunan Robert Koleji’nin Müslümanlar arasındaki etkisi 1920’lere kadar çok azdı. Fakat okul, Balkanlar’dan gelen birçok Hıristiyan da dâhil olmak üzere Hıristiyanlar arasında, bazıları kendi milliyetçi hareketlerinin önderleri haline gelecek olan eğitimli seçkinlerin yaratılmasında çok önemli bir rol oynadı.”[5]  Robert Kolej başta olmak üzere birçok Amerikan okulunun Osmanlı topraklarındaki çalışmaları önemli. Taşnak ve Hınçak partilerinin önderlerinin Robert Koleji mezunu olmaları da dikkat çekici.

“Osmanlı Devleti’ndeki Amerikan okullarında eğitim görmüş bulunan çok sayıda kişinin 1920’lerden sonra Amerika’ya doktor, mühendis gibi meslek sahipleri olarak yerleştiklerinin ve göçmenlerin bir kısmının kendi toprakları ve yöneticilerine duydukları dostça duyguları korumakla birlikte, bu meslek sahiplerinin çoğunlukla Osmanlı hükümetini eleştiren birçok gazete yayımladıklarının da belirtilmesi gerekmektedir.”[6] Burada anlatılanlar, günümüzde çok sorulan bir sorunun da yanıtı olmakta. Başta ABD olmak üzere yurtdışındaki yurttaşlarımızın lobicilik faaliyetinde neden ülkemiz azınlıklarından geri olduğunun karşılığı yazarın bu değerlendirmesinde belirtilmektedir aslında. Ortadoğu’dan gelişmiş ülkelere giden gayrimüslimler genellikle iyi eğitimli kişiler olduklarından iyi işlerde çalışma olanaklarına kavuşmaktalar. Böylece ekonomik durumları iyi olan bu kişiler, eğitimli olmanın avantajıyla bir araya gelerek örgütlenme bilincine de sahiptirler. Yurtdışına gidip yerleşen soydaşlarımız ise genellikle eğitimsiz oldukları için gayrimüslimlerin bu avantajlarından yoksundurlar. Ekonomik yetersizlikler ve eğitimsizlik örgütlenme zafiyeti yaratmakta.

3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, öğretim ve eğitimin birliğini sağlamakla birlikte Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteren iki yüz otuzu aşkın Amerikan Koleji’ni (üçü hariç) kapattı. Böylece yurdumuz topraklarında sürmekte olan misyoner çalışmalarını da sona erdirmiştir. Yani savaşın yıktığı, yoksul bıraktığı, aileleri dağıttığı topraklarda Hıristiyanlaştırma etkinliği yok edildi.

 

         CEMAAT VE İNANÇ:

 

         Toplumlar dinlerini değiştiriyorlar, ancak eski din ve geleneklerinden gelen birtakım alışkanlıklarını toptan bırakmıyorlar. Eski alışkanlıklar, sosyal kurallar değişik biçimlerde de olsa yeni düzende yer buluyor ve toplum yaşamını yönlendiriyor.

“Sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında Türk aşiretlerinin ve kabile devletlerinin İslam’ı kabul etmeleriyle, İslam’dan kaynaklanan bir kimlik ve bağlılık (sadakat) duygusu, bir şekilde eski, dinsel olmayan etnik cemaat duygusunun yerini aldı. Ancak aynı zamanda, geleneksel kimlik duygusu, evrensel tek tanrılı bir dinin maddi olmayan bir boyutunun süregitmekte olan dayanışma duygusuna eklemlenmesiyle güçlendi.”[7] Türklerin kabile düzeninin cemaate dönüşmesi keskin bir dönemeç değil. Aşiret düzeninde, aşiret reisine bir kutsiyet atfedilirdi. Aynı şey, İslamiyet’in kabulünden sonra da sürdü. Kabileler soy birliğinin yanı sıra inanç birliğinin de bir bileşeni oldular. Ortadoğu’da mezhepsel farklılıkların bölgelere ve ırklara göre değişiklik göstermesindeki etken de budur.

“David Urquhart, Türkler için toplumsal örgütlenmenin temelinin cemaat olduğunu, cemaatin de aslen dinsel bir topluluk olduğunu söylediğinde haklıydı. Ancak, Osmanlıların esas cemaat görüşü laiklikti.” Osmanlıların laik oldukları bizce söylenemez. Farklı inançlara yaşam hakkı tanımak, ibadet özgürlüklerini sağlamak laiklikle açıklanamaz. Bu, Osmanlı Devleti’nin çok uluslu ortak bir devlet olma özelliğinden kaynaklanmakta. Osmanlılar, İslami kuralların tamı tamına egemen olduğu bir din devleti değildi. Her etnik ve dinsel kökenden topluluğun çıkarlarının korunduğu bir uzlaşma zeminidir Osmanlı Devleti.

“Görünüşte mensubu oldukları dinin yayılmasına adanmış görünmelerine rağmen yönetici seçkinler, gerçekte dini, asıl olarak yöneticilerin laik siyasal amaçlarının gerçekleştirilmesiyle ilgili bulunan devlet yetkisini meşru kılmak için kullanıyorlardı.”[8] Yazarın söylediklerinden de anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti din krallarıyla yönetilen bir devlet değil. Belki çağdaşlarına göre din kurallarının devlet yönetiminde en az etkili olduğu devlettir. Farklı inançlara gösterilen hoşgörü, gelecekte laikliğin uygulanması için de olumlu bir altyapıyı da oluşturduğu söylenebilir.

Osmanlı Devleti de diğer imparatorluklar gibi farklılıkları bünyesinde barındırıyordu. İmparatorluk olmanın gereği de buydu. Laiklik, dinle devlet işlerinin tamamen ayrı tutulması. Bu nedenle kısmen de olsa din kurallarının egemen olduğu bir yönetim biçimine, laiklik demek yanlış olur.

         Cemaatlere dayalı sistem, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını hızlandıran etkenlerin başında gelir. Farklı kültürlerin kaynaşarak ortak bir payda oluşturamadığı ülkede, çözülme ve dağılma da hızlı oldu.

          

         OSMANLI’DA İSLAMCILIK:

 

         “Osmanlı yönetimi meşruiyetini İslam’dan alıp mümkün olduğu ölçüde İslam hukukunun uygularken, on dokuzuncu yüzyıla kadar siyasal ve ideolojik açıdan kendini Müslüman cemaatle tanımlamamıştır. Yönetici bir grup olarak Osmanlı seçkinlerinin gayrimüslimlerle ne kadar az ilgileri varsa, sıradan Müslümanlarla da o kadar ilgileri bulunmaktaydı.”[9] Buradan da anlaşılacağı gibi devlet demek, hanedan demekti. Ahalinin kim olduğu önemli değildi. Önemli olan halkın, hanedana sadakati idi. Ne zaman ki ulusçuluk düşüncesini yayılmasıyla Balkanlar’daki Hıristiyan uluslar ayrılmaya başladılar, o zaman İslam’ın geri kalan Müslüman unsurları bir arada tutacağı öngörüldü. Bu nedenle de İslamcılık ön plana geçti.

“1860’larda başlayan ve 1878’de zirveye ulaşan kitlesel göçler, Osmanlı Devleti’ni Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yapıya çevirdi. Buna ek olarak, Balkanlar’da yeni ulusların oluşmasıyla sonuçlanan aynı yapısal, yönetsel, siyasal ve demografik değişiklikler de geleneksel Müslüman cemaatin, bir Müslüman Osmanlı ulusuna dönüşümü için gerekli sınıf koşullarını yarattı. Geleneksel toplumsal ve mesleki yapının bozulması; kitlesel göçler sonucu oluşan demografik değişiklikler, göçer aşiretlerin iskânı ve kırdan kentsel bölgelere doğru iç göçler; kapitalist bir ekonomik sisteme girişi; yönetsel ve siyasal sistemlerde yapılan değişiklikler, hep birlikte Osmanlı Devleti’ni farklı bir sosyopolitik oluşuma, hala Müslüman niteliklerine sahip teritoryal bir devlet haline getirdi. Bu devlet, çağdaş bir ulusun tüm niteliklerine sahip olmasına rağmen, temelde, İslami dayanışma bağlarıyla birleşen siyasallaşmış ve daha genişlemiş bir cemaatti. Yurttaşların Sultan’a olan bireysel bağlılıkları ve sadakatleri, kişisel olmayan bir Müslüman ulusal devlete doğru değişti. Halk katında bu gelişmeyi başlatan düşünsel güç, etkisini, üyeleri hem göçmenlerden hem de yerel halktan olan Nakşibendîler de dâhil olmak üzere çeşitli heterojen tasavvuf tarikatlarından alan köktenci-halkçı İslam’ın bir türüydü. Bu gelişmelerin ışığında, gayrimüslimlerin durumunun yeniden tanımlanması gerektiği açıktır. Böylece gayrimüslimler de özerk inanç cemaatleri olmak yerine ‘azınlık grupları’ haline geldiler.”[10] Osmanlıların Balkanlar’da bozguna uğraması, devletin siyasal anlayışında önemli değişiklikler olmasına neden oldu. Balkan göçmenleri, sosyal yapıyı önemli ölçüde değiştirdi. İşte, bu koşullarda İslamcılık düşüncesi hız kazandı. Cemaat, tarikat örgütlenmeleriyle halk politize oldu.

İslamcılık fikri dağılan devlet yapısını toparlamak için başvurulan bir yoldu. Ancak hızlı gelişen toplumsal ve siyasal süreç dış etkilerin de etkisiyle Osmanlı’nın dağılması engellenemedi. Osmanlıcılıktan sonra İslamcılık da çok uluslu Osmanlı sistemini bir arada tutmaya yetmedi.

 

         ORTADOĞU’DA DEVRİMLER:

 

         “Genel olarak Cezayir devrimi hariç olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 1908-1970 yılları arasındaki devrimlerin meydana geldikleri ülkeler dikkate alınmaksızın birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bu devrimler, aktörleri, amaçları ve ideolojileri açısından incelenecek olursa benzerlik apaçık bir hale gelir.”[11] Bu saptamaya katılmak olanaksız. Ortadoğu devrimlerinin tek ortak özelliği, Batı’ya bakışları. Bunun dışında, benzerlikler söz konusu değil. İslam ülkelerindeki tüm devrimlerin ateşleyicisi ve modeli Atatürk Devrimi’dir.

“Fransız İhtilali, siyasi kurumlar alanında olmak üzere sınırlı kalmıştır. Rus İhtilali, sosyal alanları sarsmıştır. Sadece ve sadece Türk İhtilalidir ki siyasi kurumlara, sosyal ilişkilere, dine, aileye, ekonomik hayat geleneklerine, hatta toplumun moral temellerine hücum etmiştir. Bir değişim, yeni bir değişime neden olmuştur. Bir reform bir ötekine şartlar oluşturmuştur. Çünkü bunların hepsi halkın hayatında yer tutmuştur.”[12] 1922-1928 arasında Türkiye’de gazeteci olarak görev yapan Fransız Gentizon’un bu değerlendirmesi Atatürk Devrimi’nin çarpıcı bir özeti. Atatürk Devrimi, dünyanı iki büyük devrimi kabul edilen Fransız ve Rus devrimlerinden daha çok toplumsal yaşamı alt üst etti. Peki, o zaman neden Atatürk Devrimi’nin önemi dünya tarafından yeterince kavranmamıştır? Çünkü Türk Devrimi, emperyalizme karşı kazanılan büyük bir utkunun içinde boy attı. Dünya kamuoyunu daha çok etkisi bulunan emperyalist ülkelerin, kendilerine karşı kazanılmış bir utkuyu övmeleri beklenemez. Türk Devrimi’nin antiemperyalist ve antifeodal yanları önemli. Bu nedenle de devrime karşı tepkilerin dinmemesi de olağan.

“Temel ilke, Türk Ulusu’nun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli varsıl ve gönençli olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusu’nun onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm! İşte, gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır.” [13] Atatürk, bu sözleriyle devrimin ve toplumsal değişimin, ilerlemenin asıl dayanağının tam bağımsızlık olduğunu vurgulamakta. Çünkü tam bağımsız olmayan ülkeler, dış müdahalelere açıktır. Bu nedenle de iç dinamiklerle devrimci dönüşümler yapılamaz.

“Her sistemin, her değişme modelinin bir amacı vardır. Bunun gibi Atatürk Devrim modeli de bir amaca yönelik olarak oluşturulmuştur. Modelin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacı da kalkınmak, böylece ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine çıkmaktır. Gerçekte çağdaşlaşmak kalkınmayı da içeren bir kavramdır. Fakat dünyanın kapalı yönetimlerindeki bazı uygulamalar çağdaşlaşma ve kalkınmayı ayrı ayrı ele alarak yorumlamayı zorunlu kılmaktadır. Çağdaş demokratik toplumun temel amacı insanı her alanda özgürlüğe kavuşturmaktır. Özgür insan sadece ekonomik, toplumsal güvenliğe, eğitim olanaklarına, özdeksel gönence kavuşmuş kişi değildir. İnsanın aynı zamanda siyasal özgürlükleri, siyasal seçenekler arasında seçim yapma hakkı da olmak gerekir. Bu nedenle çağdaşlaşma sadece bir ekonomik kalkınma, gelişme olarak görülemez. Kalkınmış, ekonomisi güçlenmiş, çağdaş toplumun pek çok gereğini gerçekleştirmiş ülkeler, kapalı yönetim biçimleri de vardır. Bunlar Marksist sistemin uygulandığı ülkelerdir. Bu ülkelerin insanı siyasal özgürlüklerden, seçenekler arasında seçim yapma hakkından yoksundur; onun için de özgür insan değildir; bu nedenle de bu toplumlar kalkınmış, fakat çağdaşlaşamamıştır. Başka bir örnek: Bir toplumda insan yürürlükteki yasalara göre her türlü siyasal haklara sahiptir; fakat o bireyin ekonomik, toplumsal sorunları çözüme bağlanmamışsa, o kişinin yasalarda gösterilen hakları ekonomik bir içeriğe, doymuşluğa kavuşturulmamışsa, daha açık bir deyişle o kişi yoksulluktan kurtulmamışsa, özgür insan değildir. Ekmek, özgürlük, barış!.. Ekmeksiz özgürlük, özgürlüksüz ekmek, barışsız ekmek ve özgürlük erdemli bir yaşam sağlamaz.”[14] Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, İslam ülkelerinin hiçbirinde Türk Devrimi’ne benzer karakterde bir devrim söz konusu değil. Sayın Karpat’ın, Türk Devrimi’nin içeriği, amacı ve topluma kazandıklarıyla ilgili değerlendirmeleri eksik.

“Az gelişmiş ve yarı sömürge Osmanlı toplumunda, burjuvazi, ancak komprador ve gayr-i müslim niteliklerle belirdiğinden, Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen ulusal demokratik devrim, ülkemizde yükselen burjuvazinin önderliğinde değil; aydınlarla, halkın ve eşrafın oluşturduğu bir ‘tarihsel blok’ tarafından gerçekleştiriliyor; işin güzeli emperyalistlerle, onların işbirlikçisi ‘sultana ve komprador burjuvazisine’ karşı yürütülüyor.

Osmanlı toplumu klasik gelişme şemasını izlemiş olsa, sultana karşı burjuvazi, işçi sınıfını ve köylülüğü ardına alarak başkaldıracak ve ulusal demokratik devrim yapacak, o zaman da feodal Osmanlı toplumu içinde, burjuvazi de evriminin kadroları ve örgütü de oluşmuş olacak. Ama yok, olmayınca, bütün az gelişmiş ülkelerde örgüt diye ne varsa, kısa zamanda devrimle özdeşleşiyor, bu da bilindiği üzere askeri ve sivil bürokrasiden ibaret!”[15] Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi Türk Devrimi’nin zorluğu, feodal kurumların ayakta ve etkili olması. Burjuvazinin gelişmemesi devrimin alttan gelen bir dalgayla olmamasına neden oldu.

 

         ARAP-TÜRK İLİŞKİLERİ:

        

         Arap-Türk ilişkileri tarihin eski dönemlerinden beri sürmekte. İslamiyet’in ortaya çıkmadığı dönemlerde de her iki ulus arasında az da olsa türlü biçimlerde ilişkiler kuruldu.

Arap-Türk ilişkilerinin gelişmesi, İslamiyet’in ortaya çıkmasıyla hız kazandı. 751 yılında Araplarla Çinliler arasında yapılan Talas Savaşı, iki toplumu birbirine yakınlaştırdı. Uzun süre süren ilişkiler, Türklerin İran ve Anadolu topraklarına gelmesiyle daha da gelişti.

“Arapların siyasal yaşamın deriliklerinde kaybolmalarından çok sonra Selçuklu ve Osmanlı sultanları, Hint Moğolları ve Orta Asyalı Türk-Moğollar gibi Arap olmayan yöneticiler zamanında ortaya çıkmıştır.”[16] Ortadoğu’da Türk devletlerinin kurulmasıyla Arap devletleri, tarih sahnesinden silindi. Araplar, uzun yıllar Türk-Moğol egemenliğinde yaşamak zorunda kaldılar. Böylece yerleşik kültürle göçebe kültür harmanlanmış, yeni bir Ortadoğu kültürü ortaya çıkmıştır. Toplumsal etkileşim, iki ulusu birbirine yakınlaştırdı.

         “Mekke muhafızı Şerif Abdülmuttalip, 1850’de, Mekke’nin önde gelen tüccarlarına Türklerin İslam’ın dönekleri haline geldiklerini ve Arapların kendi hükümetlerini kurma zamanının geldiğini yazdığında gerçekten de Osmanlılara karşı bir Arap ayaklanmasını düşünmüyordu. Mekke Şerifi yalnızca Sultan’ın köleliği kaldırmasında cisimlenen ve kendi kölelerini yitirmesine neden olan tehdide karşı tepkiliydi. Abdülmuttalip için Türklerle Araplar arasındaki etnik ve dilsel farklılıkları sadece kendi toplumsal konumunu korumada değil, aynı zamanda kendinden sonra gelenlerin yaklaşık altmış yıl sonra yapacakları gibi dilediğinde Arap milliyetçisi olarak yeni bir konum üstlenmede kullanılmasının ne denli kolay olduğu da düşünülmeden edilemez.”[17] Çok insancıl ve çağdaş sayılabilecek köleliğin yasaklanması karşısında Arap Yarımadası’ndaki egemen sınıfların tepkisi ilginçtir. Çağdaş bir uygulama karşısında gösterilen gerici bir direncin, milliyetçi bir oluşumu nasıl tetiklediğinin çarpıcı bir örneği bu.

         Osmanlı Devleti’nde özellikle Tanzimat’la başlayan batılılaşma ve çağdaşlaşma girişimleri yukarıda belirtilen örnekteki gibi sert dirençlerle karşılaştı. Bu muhalif grupların dini kullanmaları da ibret verici bir durum.

Arap Yarımadası, İslam devleti’nin kuruluşuna kadar kendi arasında siyasal birlik sağlayamadı. Kabilelere bölünmüş bir yaşam biçimi, Yarımada’ya egemendi. Persler ve Doğu Romalılar da en güçlü zamanlarında Arap Yarımadası’na egemen olamamışlardı. Aynı durum, İslam Devleti’nden sora bölgeye egemen olan diğer devletler için de hemen hemen aynı oldu. Yarımada’nın Hicaz ve Yemen bölgelerinde kısmen egemenlik kurulsa da bu, bölgenin tümünü etkilemedi. Bu durumun nedeni sert coğrafi koşullar olduğu kadar, kabile yaşamının sosyolojik özellikleri.

“Araplarla Türkler arasındaki yüzyıllardır bilinen etnik ve dinsel farklılıklar, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca siyasal farklılıkları dile getirmek için kullanılmaya başlandı ve kimliklerin temeli durumuna geldi. Milliyetçilik ilk olarak, yalnızca Avrupa yaşam ve düşünce tarzını değil, aynı zamanda Müslüman Araplar büyük ölçüde ihmal edilirken kendilerinin toplumsal ve eğitsel standartlarını düzelten Avrupa ekonomik ve siyasal desteğini de kabul eden Hıristiyan Araplar arasında gelişti.”[18] Osmanlı coğrafyasının Balkanlar’daki bazı bölgeler dışında tümü çok geri kalmıştı. Ekonomik gerilik, sosyal gelişmelerin de önünü tıkıyordu. Savaş ve yoksulluk, halkın memnuniyetsizliğinde asıl etkendi.

Arap coğrafyasında, Osmanlı’ya karşı milliyetçi düşüncelerin Arap Yarımadası’nda ve Hıristiyan Araplar arasında filizlenmesi ilginç bir rastlantı. Bunda dinsel düşüncelerin varlığı yadsınamaz.

“II. Abdülhamit tarafından temel bir devlet politikası olarak benimsenen Panislam hareketi ve Sultan’ın İslam’ı Arapçılıkla tanımlamaya yönelik güçlü girişimi, Türk-Arap işbirliğine ve dinsel birleşmeye dayalı bir Müslüman devletler topluluğu yaratmak için nihai çabalardı.”[19] II. Abdülhamit döneminde Araplaştırılan bir İslam’a yöneliş olsa da bu, Arapların milliyetçi hareketlerini engellemedi.

Araplaştırılan İslam’ın sonraki dönemlerde ve günümüzde Türk toplumunun çağdaşlaşma hamlelerin önünde en önemli engel olduğunu söyleyebiliriz. Milliyetçi Arapların halifeden çok, emperyalist Hıristiyan devletlerin sözünü dinlemeleri de işin bir başka yönü. Aşiret ve cemaat ilişkilerinin toplumsal yapıya egemen olması; gelişmenin, çağdaşlaşmanın, barışın önündeki en önemli engel.

Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede Batılı devletlerle savaşan Osmanlı Devleti’nin belki de en dramatik savaşı, Filistin cephesinde İngilizlere karşı yapılmıştı. 1916’da İngilizlerle savaşırken Filistin’de İngiliz desteğiyle başlayan Arap ayaklanması, Türk-Arap ilişkileri açısından dönüm noktası. Bu dönemden sonraki gelişmeler, ilişkilerin seyrini hızla değiştirdi ve iki ulus arasında ayrılık tohumları ekildi.

         “1916 yılında Türk ordusuna karşı yapılan saldırı, özellikle de yaralı askerlerin öldürülmesi, Türk subaylar açısından affedilmez bir suç oluşturuyordu.”[20] Bu hareket hiçbir insanlık duygusuyla ve savaş kuralıyla açıklanamaz bir durum. “Üstelik, Türk ordu geleneğinde yaralı bir asker kutsaldır –yaralı, soylu bir amaç uğruna dünyasal acı çeken bir gazidir- ve ona karşı yapılacak herhangi bir şey affedilemez iğrenç bir suçtur.”[21] Böylesine insanlık dışı ve dinsel kurallara aykırı bir davranış, Türklerin sadece nefretini kazandı.

Arapların bu saldırısından sonraki gelişmeler, pek içi açıcı olmamış ve Türk ordusu yenilerek Arap coğrafyasını terk etmiştir. Bu sırada yaşananlar yürek burkucudur ve belleklerden silinecek gibi de değildir. Cumhuriyet kurucularının subaylardan oluştuğu gerçeği yadsınamaz. Ancak cumhuriyet kurucuları intikamcı olmadılar. Arapları da kucaklamak, onları emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmak için yol gösterici oldular. Çünkü emperyalizmden kurtulan Arap ülkelerinde feodalizm de hızla yok olacaktı.  

         Birinci Dünya Savaşı’ndan söz açılmışken biraz da Kafkas Cephesinden söz edelim. Yani çöl sıcağından, Kafkas ayazına gidelim.15 Şubat 1916’da girilmez denen Erzurum, Rusların eline geçti. Bu durum hem ittifak devletlerini hem de Osmanlı yöneticilerini şaşkın uğrattı. Herkes bir ihanetin olabileceğinden kuşkulandı.

“Garnizon içinde bir ihanet ihtimali mümkün olduğundan Erzurum’un düşüşündeki esrar asla çözülmeyecektir. O sırada Kahire’deki Arap Bürosu’nda çalışmakta olan T.E.Lawrence, Londra’daki Savaş Bakanlığı aracılığıyla, ‘Erzurum’daki bazı Arap subaylarını Grandük Nikola ile ilişkiye geçirdiğini iddia etmiştir. Savaştan sonra biyografisini yazan tarihçi Basil Liddell’e yaptığı bu açıklama hiç de akıl dışı değildir. Osmanlı ordusunda hizmet gören ve bir Müttefik zaferini sevinçle karşılayacak olan Arap subaylar vardı. Lawrence’in istihbarat çalışmaları, 1916’daki Arap İsyanı’ndan önce bu tür muhaliflerle bağlantısını sağlamış bulunuyordu.

Böyle bir ihanet fikri ve Erzurum’un savunma hattındaki gedikleri gösteren çalıntı bir harita, John Buchan’ın Greenmantle romanında ele alınmıştır. Romanda harita, Türk saflarındaki bir hainin yardımıyla kent dışına kaçırılıp Rus karargâhında Grandük Nikola’ya verilmektedir. Rus kurmay subaylarının eline geçen harita, Gelibolu’dan asker getirilip savaşa sürülmelerine imkân vermeden Rusların kenti ele geçirmelerini sağlamıştır.”[22]

         Arapların Osmanlı’nın düşmanlarıyla işbirliği yalnız Arap coğrafyasında değil, diğer yerlerde de söz konusu. Ancak bu konuda genelleme yapmak çok büyük hata olur.  Birinci Dünya Savaşı’nda Türklerin yanında kahramanca çarpışan Arapları da unutmamak gerekir.

“Türk Kurtuluş Savaşı, Batı’ya karşı başarılı ilk Müslüman kurtuluş mücadelesiydi. Ancak Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlangıçta yarattığı ve bir Arap Türk yakınlaşmasına yol açabilecek olumlu ortam iki gelişmeyle dağıldı: Ortadoğu’da etnik bir milliyetçilik ideolojisine dayalı çağdaş ulusal devletlerin kurulması ve Türkiye’de laikliğin benimsenmesidir.”[23] Bu görüşe tamamen katılmak olanaksız. Arapların milliyetçi düşüncelerle devletlerini kurması olağandı. Ancak bunun Türkiye’ye karşı bir karşıtlık olabileceği düşüncesi yanlış. Atatürk döneminde Sadabad Paktı’nın Türkiye’nin öncülüğünde Afganistan, Irak ve İran’ın katılımıyla kurulması (8 Temmuz 1937) bu düşünceyi çürütür.

Türkiye’deki laikliğin Türk-Arap ilişkilerini soğumasına yol açtığı görüşü ise dayanaksız ve kitabın genelinde anlatılanlarla çelişkilidir. Halifenin cihat çağrısına uymayanların, laiklikle ilgili dinsel duyarlılığı ön plana getirmeleri inandırıcı olmaz. Bu görüş, daha çok Türk-Arap ilişkilerinin gerginleşmesi için yapay nedenler yaratmak isteyen ve bölge üzerinde emperyalist çıkarları olan Batılı devletlerin propagandası. Özellikle de Soğuk Savaş döneminde alabildiğine dile getirildi. Şapka devriminin hemen sonrasında Mekke’deki İslam ülkeleri toplantısına katılan Vedat Nedim Tör’ün gördüğü yakın ilgi önemlidir. Laik bir ülkenin, çağdaş kıyafetli temsilcisinin kongreye etkisi büyük oldu.

Atatürk Devrimi antieperyalist ve modernleşmeci yanıyla geri kalmış ülkelere önemli bir model oldu. Cezayir, Tunus devrimleriyle Cinnah’ın Pakistan’ı kurarken Mustafa Kemal’den etkilenmediği, feyz almadığını düşünmek yanlış olur.

 

SONUÇ:

 

Arap-Türk ilişkilerinin bozulmasında her ne kadar Arap milliyetçiliğinin, İngiliz işbirlikçiliği kıvamına gelmesinin önemli bir nedeni olarak kabul etsek de başka nedenleri de irdelemekte yarar var.

Bir toplumun geri kalması; ekonomi, sağlık, eğitim, bayındırlık, modern tarım gibi etkinlerden yoksun bırakılması huzursuzluğun önemli nedeni olarak gösterilebilir. Sosyal ve kültürel gelişmenin olmaması, Ortaçağ karanlığına saplanmış bir yaşam biçimi yurttaşlık bağını, ilişkisini geliştirmez.

Devleti yönetenlerin zorba ve sorumsuz tavırları halkın devlet yönetiminden soğumasına neden olur.

Filistin ve Kanal cephelerinin komutanı Cemal Paşa’nın şu sözleri ibret verici. “Bir şey yapmak istiyorum, kanun karşıma çıkıyor. Kanun nedir? Ben yaptım, ben bozarım.”[24] Bir devlet yöneticisi yasalardan bu kadar sıkılmaz. Böyle olunca da yönetimde keyfiyet oluyor. Cemal Paşa’nın Filistin’de hızla uyguladığı idamların siyasal gelişmelerdeki etkisini yadsıyamayız.

“Yarın öbür gün Arap çeteleri ile sarılacaksınız. Peygamberin torunları, Ravza’nın yeşil kubbesine kurşun atacaklar. İstanbul elden gidiyormuş gibi telaşlanarak, size Anadolu’nun bağrından Türk yavruları göndereceğiz.

Siz Peygamber torunlarının ateş ve açlık çemberi içinde, bir hurma kurusu bulamayıp deriniz iskeletinize yapışmış ölürken, Anadolu çocukları iskorpitten çürüyüp düşen ağızlarının yaraları içinde kavrulmuş çekirge çiğnemeye çalışarak, Fatma’nın Ebubekir’in, Ömer’in ve Muhammed’in sandukalarını savunacaklar.

Ta Şam’a kadar üç gün üç gece süren demiryolunun iki tarafını Anadolu Türkleriyle kuşatacağız. Arap kesesine Anadolu altını ve Arap kursağına Anadolu rızkını akıtacağız.”[25] Bu anlatılanlar, Arap coğrafyasında yaşananların acıklı yönü. Osmanlı ordusunun çektiği sefalet göz yaşartıcıdır.

“Asıl Müslüman şehri, din şeyhlerine hürmet olunan, dini sanatlaştıran ve asilleştiren şehir İstanbul olduğunu Medine’de büsbütün anladım. Orada, Peygamber’in amcasının mezarı sakaların kulübesi olmuştur ve sandukasının üstünde kırbalar asılıdır.

Evvela namaza durduk, yanımda Enver Paşa’nın yaverlerinden biri vardı. Bir aralık önümüzden testisini omuzlamış bir Arap geçti. Benim bildiğim önünden adam geçenin namazı bozulursa da Medine’de böyle olmadığını ve zemzemin Mekke’de olduğunu unutarak bu Arap’ın da bize zemzem getirdiğini sandım.

Bir tas su verdi. Şaşırarak ellerimi çözdüm ve içtim. Tekrar ellerimi bağladımsa da Arap koluma yapıştı:

         ­─ Para! diyordu.”[26]

İslam’ın nasıl yaşandığı konusunu anlamak için çarpıcı bir örnektir, bu anlatılanlar. Cehaletin, geri kalmışlığın, yoksulluğun toplumu nasıl da küçük çıkarlar peşinde koşturduğu çarpıcı bir biçimde görülmekte.

Birinci Dünya Savaşı boyunca dört yıl Suriye ve Filistin’de görev yapan Osmanlı subaylarından Selahattin Günay’ın anlattıkları ilginç. “Nereden ve nasıl haber almışsa, tam vedalaşıp kaleyi terk ederken büyük kapıdan çıktığımda, tahsil görmüş yirmi beş yaşlarında Bir Arap delikanlısı karşıma çıktı. Onu uzaktan görür ve bilirdim. Fakat konuştuğum bir şahsiyet değildi. Ki elimi öptü, ‘Ah siz ve siz Türkler bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ya Selahattin? Arkanızda koca bir tarih bırakarak ayrılıyorsunuz. Ne yazık ki biz sizleri bulamayacağız.’ diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve ayakta duramıyordu. Sonra kalenin duvarına dayandı. Ne çare ki ben yolumdan kalamazdım.”[27] Ortadoğu’nun geleceği de bugünü de yarını da bu Arap gencinin yıllar önce döktüğü gözyaşlarıyla hıçkırıklarında saklıdır.

 

KAYNAKÇA:

 

            Kitaplar:

 

           Atatürk, Söylev, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1978

 

            Atay Falih Rıfkı, Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul, 1981

 

           Gentizon Paul, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983

 

         Hopkirk Peter, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, Yeni Yüzyıl Yayınları, İstanbul, 1995  

             İlhan Attila, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004

 

          Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001

         Kili Suna, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1981

 

            Urquhart David, Turkey and Its Resources Its Municipal Orgaization and Free Trade, Sanders &Otley, Londra

        

        

 

        

        



[1] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.31

[2] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, ss. 32-33

[3] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.33

[4] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.34

[5] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.36

[6] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.37

[7] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.53

[8] Urquhart David, Turkey and Its Resources Its Municipal Orgaization and Free Trade, Sanders &Otley ,Londra,1833

[9] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara 2001, s.63

[10] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.71

[11] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.128

[12] Gentizon Paul, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983, s.164

[13] Atatürk, Söylev, Türk Dil Kurumu, 1978, Ankara

[14] Kili Suna, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1981, Ankara, s. 113

[15] İlhan Attila, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004,  s. 132

 

[16] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s. 143

[17] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, ss. 147-148

[18] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.148

[19] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.150

[20] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.154

[21] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.154

[22] Hopkirk Peter, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, Yeni Yüzyıl Yayınları, İstanbul, 1995,ss.254-255

[23] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.155

[24] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s.78

[25] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s. 58

[26] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s. 55

[27] Günay Selahattin, Suriye ve Filistin Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2006, s.116

DÜZELTMEK Mİ, YIKMAK MI?


Ülkemizde yaşayan insanların büyük çoğunluğu, yaşamları boyunca devlet kurumlarında bir haksızlığa uğramıştır. Bu haksızlıklar, dost sohbetlerinde ve iş ortamlarında zaman zaman dile getirilir.

Çok büyük suçlar işleyip mahkemelerde beraat eden kişileri, gazete ve televizyonlarda gördüğümüzde şaşkınlığımızı gizleyemeyiz. Kimi zaman da suçsuz denilebilecek insanların da büyük cezalara çarptırıldığına çoğumuz tanıklık etmişizdir. Devletin trilyonlarını çalanların, birçok kişiyi öldüren bölücü ya da irticacı örgüt üyeleriyle mafya tetikçilerinin sokaklarda dolaştığını hep hayretler içinde görmedik mi? Bu arada baklava çalan çocukların yaşamlarının nasıl zindan edildiğini içimiz yanarak izlemedik mi? Yasaların, büyük sinekler tarafından delinip geçilen, küçük sineklerinse takılıp kaldığı örümcek ağı olduğu gerçeği defalarca kanıtlanmadı mı?

Birçok kişiyle konuştuğumuzda poliste ya da jandarmada nasıl dövüldüğünü anlatır. Toplumda biraz aykırılıkları görülenleri tehdit için, “Karakola söyleyip iyicene ıslattırmalı keratayı.” sözü bu toplumun belleklerinde yıllarca yer etmedi mi?

Askerlikte bile yapılan torpillerin hayal kırıklıklarını yaşamadık mı? Varsıl çocuklarının “arazi bölüklerinde” askerlik bitirdiğini biraz üzgün biraz da masum izledik.

Birçok yurttaşımız eğitim yaşamı boyunca okullarında birtakım sorunlarla karşılaşmadı mı? Sayıları az da olsa sınava girdiği dersten hak ettiği notu alamayanlarımız yok mu? Bir yılı yan gelip yatarak geçiren ve derslerde en kolay soruları bile yanıtlayamayan eşraf ve ensesi kalınların şımarık çocuklarının mezuniyetleri karşısında içimizdeki isyan duygularını dizginleyebildik mi?

Okullarımızın en çalışkan, sevilen, idealist öğretmenlerinin sürgünlerle oradan oraya gönderildiklerinde hep birlikte üzüldük. Böylece de okula yeni başlayan çocuklar, yaşamlarının ilk ve en önemli adımlarını attıkları bir anda en büyük hayal kırıklıklarıyla karşılaşmadılar mı?

Hastanelerimize sağlam girip sakat çıkanların sayısı az mıdır sanıyorsunuz? Yanlış teşhis ve tedavilerle umut çiçeklerinin nasıl solduğuna birçok kez tanık olduk. Varsılların beş yıldızlı otel konforunda tedavi gördüğü, yoksullarınsa hastane kuyruklarında ömür tükettiği bir ülkede yaşamak çoğu zaman yüreğimizi burkmuştur.

Vergi dairelerinde, su ve elektrik idarelerinde, belediyelerde her şey yolunda mı gidiyor? Büyük cezaların bir kalem darbesiyle (şimdilerde bilgisayar tuşlarıyla) sıfırlanıp kuşa döndürüldüğünü şaşkınlıkla karşıladık hep. Çocuk parklarına dikilen gökdelenlerin gölgelerinden nefret etmedik mi?

Öğretmen, doktor, savcı, yargıç, vali, kaymakam, polis, hemşire, mühendis, büro memuru… gibi birçok kamu görevlisinin haksızca yer değiştirmeleri, görevden alınmaları bu kişilerin belleklerinden silindi mi sanıyorsunuz?

Birtakım beceriksiz, yeteneksiz kişilerin hiç hak etmediği halde bürokratik kademelerde yükselişleri içimizdeki adalet duygusunu harap etti. Mahallemizden, ilçemizden, ilimizden işinde başarısız birçok kişinin politika limanına sığınmasının bizi memnun ettiğini söyleyebilir miyiz?

Devlet kurumlarımız, çok partili yaşama geçtikten sonra hızlı bir aşınma süreci yaşadı. Bunun nedeni de popülist siyasetçinin oy alabilmek için, torpil denilen mekanizmayı hep canlı tutması ve devlet eliyle yandaşlara ulufe dağıtmasıdır.

Devlet, bir ulusun içine sığındığı büyük bir yapıdır. Bu yapının zaman zaman duvarlarındaki boyalar dökülebilir. Kimi zaman çatısı akabilir bu koca binanın. Bazen duvarlarda şiddetli sarsıntılar sonucunda çatlaklar oluşabilir. Zamanla kapı ve pencerelerde aşınmalar sonucu soğuk hava geçişleri bizi rahatsız edebilir. Yapılacak iş, binayı tamamen yıkmak değil; sorunları iyi bir onarımla ortadan kaldırmaktır. Hele ki bina içindeki aile fertleri arasında birtakım anlaşmazlıklar varsa, bunun çözümü de burada olmalı.

Yaşamımız boyunca uğradığımız haksızlıkları intikam duygusuyla ortadan kaldıramayız. İntikam, kin ve nefretle hareket edildiğinde bina yıkılır, üzerimize çöker. Kurumlar ayakta tutularak ıslah edilmeli, çağdaş ölçülerle görev yapmaları asıl amaç olmalı. İktidarın demokrasi ve özgürlük adına yaptığı birtakım uygulamalar, devlet denilen büyük yapının temellerini sarsmakta. Kurumların özgüvenini yok ettiği gibi, halkın da kurumlara olan güvenini sarsmakta. Amaç üzüm yemek mi, yoksa bağcıyı dövmek mi?

11 Mart 2011

Not: 14 Mart 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

SABAHIN KÖR KARANLIĞINDA KAPIMIZI KİM ÇALAR?


Gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Müyesser Yıldız, Sait Çakır, İklim Kaleli, Mümtaz İdil, Doğan Yurdakul ve Prof. Yalçın Küçük’ün kapıları sabahın alacakaranlığında polis tarafından çalındı. Evlerinde yapılan aramalardan sonra gözaltına alındılar. Bundan sonrası rutin işler: poliste sorgulanma, savcının karşısına çıkarılma, mahkemeye sevk ve mahkeme kararı… Büyük bir olasılıkla da tutukluluk…

Ergenekon soruşturması süreci içindeki gözaltıların doğruluğu yanlışlığı üzerindeki bir tartışmayı yersiz buluyorum. Her ne ad altında olursa olsun Silivri sakinlerinin tutuklanmalarının, muhalifleri susturma operasyonu olduğunu herkes bilmekte. Bu tutuklamalar muhalif sesleri tamamen susturmaya yönelik. Amaç, okyanus ötesinden dayatılan otokratik bir yönetimin inşası. Tek merkezden yönetilen ve Küresel güçlere biat eden bir yönetimle Ortadoğu’daki enerji alanlarını kontrol edebilmek amaç.

Peki, neden hep sabahları çalınır kapılarımız? Gözaltına alınacaklar neden sabahın kör karanlığında hep yataklarından kaldırılır?

Sabahlar günün en masum saatleridir. En tatlı rüyaların görüldüğü, vücudun dinlendiği, bir önceki günün yorgunluğunun ve sorunlarının unutulduğu mutlu bir zaman dilimidir sabah. Sabahın serininde, mahmurluğunda umutlar yeşerir yüreklerde. Aşk ve iyimserlik doruğa çıkar. Her şey bir başka görünür gözümüze. Pencereyi açtığınızda rüzgârın esintisini duyumsamak doyulmaz bir tattır. Temiz havayı doyasıya solumak kadar güzel bir mutluluk var mıdır? Uyandığımızda kan şekerimiz düşüktür, bu nedenle de üstümüzde hafif bir uyuşukluk vardır. Uyandıktan sonra ailece kahvaltı yapmak en doyulmaz yaşam dilimidir. Hele duş aldıktan sonra kişi, kendini çok başka hisseder. Güne zinde başlamak bizi mutlu, özgüvenli kılar.

İşte, sabahleyin çalınan kapı, bütün bu mutlulukları elinizden aldığı gibi, bir hayal kırıklığının da girdabına sokar insanı. Şaşkın, mahmur, tedirgin kapıyı açtığınızda içeriye paldır küldür giren tanımadığınız kişilerin işgaline uğrar eviniz. Yani en mahrem ilişkilerinizin yaşandığı, en masum ve korumasız anlarınızda aileye kol kanat geren, aşkları, üzüntüleri, büyük mutlulukları yaşadığınız, onulmaz acılara, üzüntülere çare bulduğunuz, gözyaşlarınızı akıttığınız özel alanınız tanımadığınız kişilerin hoyrat çizmeleri altındadır. Ellemeye kıyamadığınız, bin bir emekle bir araya getirdiğiniz eşyalarınız hoyrat ellerle didik didik edilmekte. Zevkle okuyup özenle kitaplığınıza yerleştirdiğiniz kitaplarınızın sayfalarının acemi ellerde uçuşması içinizi yakar. Sabahın mahmurluğu, şaşkınlığı, tedirginliği, bu saatte olanların anlamsızlığı karşısında ne yapacağınızı şaşırırsınız. Ne kendinizi ne evinizi ne de eşyalarınızı kontrol etmeniz olanaksızlaşır. Çocuğunuzu mu, eşinizi mi, yoksa telefona sarılan dost ve akrabalarınızı mı teselli edeceksiniz? Diyelim ki teselli ettiniz, siz ne olacaksınız? Bütün bu olanlar, ruhunuza derin darbeler indirir. Bir psikolojik yenilginin hazırlanmasının ayak sesleridir bütün bunlar.

Canlı yayın araçları kapınızın önüne çoktan gelmiştir. Televizyon ekranlarında altyazılar geçmeye başlamıştır. Duyanlar, duymayanlara haberi çoktan ulaştırmıştır. Bu nedenle de korku dalga dalga yayılmakta. Toplumu bir korku dalgası hızla sarmakta. Mahremini, özel alanını, yaşamını korumak güdüsü toplumu çıkışı olmayan bir korku tüneline hapsetmekte. Üç maymunu oynayan bir toplumun tuğlaları böylece örülmekte. Kimse sesini çıkaramaz, yapılanları eleştiremez bir duruma getirilmekte. Baskılanarak sindirilmiş, şaşkına çevrilmiş, konuşmaktan korkan, iletişimsiz, dayanışma duygusu yok edilmiş, sözde bireysel kurtuluşu her şeyden önemli sayan insanların yaşadığı bir ülkeye her türlü küresel politikayı kabul ettirmek de kolaylaşır.

Sabahın kör karanlığında yapılan ev baskınlarıyla amaçlanan, evet efendimci toplum biçimi oluşturulmak üzere. Aydınlar toplumun belleğidir, aklıdır; uzağı gören gözleri, her haykırışı işiten kulakları, halkın duygu ve düşüncelerini anlatan dilidir. Aydınları hücrelere tıkılmış bir halk çağdaşlık savaşımı veremez, ortaçağın kör karanlığında debelenip kaybolur.

Sabahın alacakaranlığında gördüğümüz mutluluk düşlerini karartmaya kimin hakkı vardır ki?

Deprem, yangın, sel, çığ ve ölüm gibi felaketler de hep bizi yatağımızda, mutluluk ve masumiyet meleğinin kucağında, aydınlık düşler görürken ansızın yakalamaz mı?

5 Mart 2011

Not: 7 Mart 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BÖLÜCÜYE VİLLA, YURTSEVERE HÜCRE


AKP hükümetinin Libya konusundaki kararsızlığı sürerken bölücü başının mahkûmiyetinin ev hapsine dönüştürülmesi görüşlerinin ortaya atılması gündemi değiştirdi. Libya’ya ABD müdahalesinin dile getirildiği ve Türkiye’nin tavrının ne olacağı merakla beklenirken “ev hapsi” konusunun tartışmaya açılması, AKP yöneticilerine nefes aldırdı.

Bölücü başına “ev hapsi” uzun süredir PKK yanlılarınca dile getirilmekte. Bu konuda da Mandela örnek gösterilmekte. Mandela ile Öcalan’ı bir tutmak sığ bir bakış açısı ve bilgisizliktir.

Mandela, yıllardır süren ırkçı, sömürgeci bir uygulamaya karşı amansız bir savaşımın temsilcisidir. Güney Afrika Cumhuriyeti’ne egemen olan beyazlar, zencilere katı bir ırk ayrımı uygulamakta, devletin yönetici kademelerine seçilmelerine olanak vermemekteydiler. Günlük yaşamın her alanında ırkçı uygulamalar görülmekte; beyazlarla siyahların aynı okullara gitmeleri, aynı lokantalarda yemek yemeleri, aynı mahallelerde oturmaları gibi çok insani ve doğal kabul edilebilecek haklar bile söz konusu değildi. Yalnızca devlet yönetiminde değil, yaşamın tüm alanlarında ırkçı ayrımcılığı görmek mümkündü. Üstelik bu ayrımcılığı insan haklarına aykırı olarak uygulayan beyazlar, ülkede azınlıktı. Bunlar, yıllar önce bu toprakları sömürgeleştiren Avrupalıların (genellikle İngiliz ve Hollanda asıllılar) torunlarıydı. Kısacası Güney Afrika toprakları, sömürgeciliğin işgali altında bir yerdi ve buranın gerçek sahipleri tarafından yönetilmesi gerekiyordu.

Yıllardır iç içe yaşadığımız Kürtlerle Güney Afrika benzeri bir ayrımcılığın yaşandığını söylemek korkunç bir bilgisizlik gibi görünse de aslında art niyetli bir propagandadır. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet yönetiminin her kademesinde Kürt kökenli yurttaşlarımızın eşit koşullarda yer aldığı herkesçe bilinmektedir. Sivil, asker bürokrasinin en üst noktalarında başarılı Güneydoğulu insanlarımızla gururlandık. Yıllarca düğünlerimizde birlikte halay çekip çiftetelli oynadık. Lokantalarımızda aynı masalarda memleket lezzetlerini tattık. Okullarımızda aynı sıraları paylaştık. Bugüne kadar ülkemizin hangi köşesindeki bir okuldan, lokantadan, kahvehaneden, mahalleden, sokaktan, devlet dairesinden etnik kökeni nedeniyle bir insanımız dışlanmıştır? Bugün Güneydoğu türküleri bu bölgeden çok, diğer bölgelerimizde dinleniyorsa bunun nedeni nedir?

Öcalan’la Mandela’yı bir tutmak; hem yıllarca ırkçılığa karşı mücadele etmiş Güney Afrikalılara haksızlıktır hem de yaşam ve tarih sözlüğünde ırkçılığın “ı” sına yer vermeyen Türk Ulusu’na.

DTK’nın sık sık temcit pilavı gibi öne sürdüğü “ev hapsi”nin bölücü çevrelerden destek bulması olağandır. Bu tuzağa düşülmemeli. “Barışı sağlamanın bütün koşulları konuşulmalıdır, tartışılmalıdır.” gibi bilinçsiz, sorumsuz ve daha çok da bölücü örgüt yandaşlarına şirin görünme amacıyla söylenmiş sözler; Türkiye’nin birliğine, kuruluş felsefesine zarar verir. Böylesi sözlerin devletin ve cumhuriyetin kurucusu bir partinin mensubunca söylenmesi ise tam bir bilgisizliktir. Öncelikle CHP’nin kuruluş amacı, tarihsel sorumlulukları tüm partililerce iyi öğrenilmeli. Gerçi bu açıklama sonrasında Kılıçdaroğlu’nun konuşması kamuoyunu aydınlatsa da benzer açıklamaların ileriki günlerde de yapılmayacağı söylenemez. Çünkü CHP yöneticilerinin bir kısmında tarih bilgisi yoksunluğu dikkat çekici boyutlardadır. Geçmişin sol fraksiyon kültürlerinin sloganlarıyla düşünsel temellerini oluşturan ve okuyup araştırmayan bazı kişilerin, CHP’ye zarar verdikleri görmezden gelinemez. Bir de bunlara medyatik olma hevesi eklenince partiyi zor durumda bırakacak açıklamalar gündemi değiştirerek RTE’nin ekmeğine yağ sürüyor. Medyanın parlattığı kişilerin politikada iş yaptığı düşüncesi, tribünlere oynamayı tetiklemekte.

Bazı köşe yazarlarının seçimlerde Güneydoğu oyları üzerinden hesaplar yapmaları ve CHP’nin buralara yönelmesini teşvik etmeleri bir liberal oyunun parçası olsa gerek. Güneydoğu sorununa çözümler üretilmeli, ancak seçimlerin yaklaştığı bir süreçte ortaya atılacak en iyi programlar bile bu bölgede CHP’nin oy patlaması yapmasını sağlamaz. Bütün dikkatini Güneydoğu’ya veren CHP, kaleleri sayılan kıyı kentlerinde büyük oy kayıplarına uğrayabilir. Bu konuda dengenin iyi tutturulması gerek. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olunmamalı.

Yaşamları boyunca ellerine kalemden başka silah almamış gazetecilerin hücrelere alındığı günlerde otuz bin insanımızın katlinden mahkûmiyet almış bir kişinin ev hapsini tartışmaya açmak, ülkemizin gerçek gündemini gözden kaçırmaktır. Muhalif seslerin tutuklamalar yoluyla her geçen gün kısıldığı, özgürlük mücadelesinin zorunlu olduğu şu günlerde muhalefet partilerinin bu işin bayraktarı olmaktan başka bir görevi olabilir mi? Bugün asıl yapılması gereken küresel güçlerin desteğiyle ülkemizde sahneye konan otokratik bir yönetim anlayışının teşhir edilmesidir. Bölücülüğün de bir küresel oyunun sonucu olduğu unutulmamalı.

Ortadoğu’da, ABD’nin yeni işgallerinin gündemde olduğu günümüzde Türkiye’ye karşı kullanacağı en etkili kartın bölücülük olduğu da dikkatlerden kaçırılmamalı. Bu noktada aman dikkat!

4 Mart 2011

Not: 7 Mart 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

TAHRİK VE TECAVÜZ


“Sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmaz. Tahrikten sonra şikâyet etmen makul değil. Elbette işlenen suç son derece iğrençtir. Lakin bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyen kadının da etkisi küçümsenemez.” Bu sözler, bir profesöre ait. Tecavüzcüleri adeta aklayan, kadınları peşinen suçlu ilan eden bir anlayış bu. Bu görüşü, başta kadın kuruluşları olmak üzere birçok kişi ve kurum eleştirdi. Böylesi bir düşüncenin saçmalığı ve tecavüzcüleri cesaretlendirdiği konusunda neredeyse tüm kamuoyu hemfikir.

Ne yazık ki sayıları az da olsa bazı yazarların bu üniversite hocasına destek verdiklerini de gördük. “Cinsel açlığın yaygın ve kadına ulaşmanın zor olduğu durumlarda, sürekli olarak uyarılan erkek, -haram gibi normlara sahip değilse- fırsatını bulduğunda kendisini uyaran -tahrik eden- kadına yönelir, rıza ile karşılık bulamazsa duruma göre saldırır. Erkekler günün her saatinde sokakta, televizyon ekranlarında tahrik edilmektedir. Büyük kentler yüz binlerce cinsel yönden cinsel aç bekâr ve habire tahrik olmakta olan erkekle doludur. Dekolte kıyafetle erkeğin karşısına geçen kadının erkeği tahrik etmediğini iddia etmek deneysel pratiklerce yalanlanmaktadır.” Bu sözler de televizyon ekranlarının vazgeçilmez muhafazakâr yazarlarından birine ait. Tecavüzlerin nedenini yine kadınların giyimine bağlamış. Yine cinsel açlık çeken erkeklerin büyük kentlerde olduğunu belirtmiş yazarımız. Bakalım gerçek böyle mi?

Son aylarda basında çıkan birkaç tecavüz olayını paylaşalım.

“… lisede okuyan on beş yaşındaki bir kızın zorla, çıplak görüntülerini çekerek şantaj yaptı ve tecavüz etti. Kız öğrenci, ardından aralarında güvenlik görevlilerinin de bulunduğu on dört kişinin daha cinsel istismarına maruz kaldı.”

“Edinilen bilgiye göre, ilçeye bağlı (…) köyünde ikamet eden on üç yaşındaki kızla zorla cinsel ilişkiye girdikleri iddia edilen dördü on sekiz yaş altı toplam sekiz kişi, şüpheli olarak yakalandı.”

“…'teki 2 ayrı olayda, ilköğretim okulu öğrencisi on üç ve on dört yaşlarındaki iki kızla cinsel ilişkiye girmekle suçlanan toplam on dört kişi, çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı.”

“… İlköğretim Okulu öğrencisi …‘yı(14) yaklaşık bir yıl süre ile çeşitli zamanlarda alıkoyarak tecavüz ettikleri iddiasıyla on kişi gözaltına alındı. Yaşları 22 ile 43 arasında değişen bu kişiler nöbetçi mahkemece tutuklandı. Olayla ilgili olarak iki kişi de aranıyor.”

“… ’te dört kız öğrenciye iki yıl tecavüz ettikleri iddia edilen yaklaşık yüz kişi ifade verdi, on beş kişi tutuklandı. Tutuklananlar arasında bir milletvekilinin yakını da var, okulun müdür yardımcısı ise ortadan kayboldu.”

“… İlçesinde, dövüldüğü gerekçesiyle tedavi altına alınan bir buçuk yaşındaki kız bebeğe tecavüz edildiği belirlendi. Savcılık duruma el koyarken, olayla ilgili tutuklanan üç kişinin kan örnekleri ile çocuğun iç çamaşırları Adli Tıp Kurumu'na gönderildi.”

“…'da doksan yedi yaşındaki …'nun evine giren hırsız, yaşlı kadının kulağındaki küpeleri zorla aldıktan sonra, defalarca tecavüz etti.”

Bu örnekler çoğaltılabilir, bunlara sayfalar yetmez. Alıntılarda yer ve kişi adlarını yazmadım. Çünkü bu iğrençliklerin nerede yaşandığı değil, olaylar önemli. Ancak bu olayların yaşandığı yerler, küçük yerleşim yerleri. Üstelik de günlük yaşama muhafazakârlığın damgasını vurduğu kasabalar, küçük kentler. Bu olayların mağdurları dekolte giyinen yetişkin kadınlar değil. Hepsi savunmasız çocuklar, bir tanesi de bir nine. Üstelik tecavüzcülere bakıldığında da karşımıza genellikle evli barklı, çoluk çocuklu, mevki makam sahibi kişiler çıkıyor. Bu durum düşündürücü değil mi?

“Eski PKK'lı otuz üç yaşındaki Y.G. makilik alanda keçiye tecavüz etmek isterken suçüstü yakalandı.”

“Bir siteye su götüren su dağıtıcısının asansörde boş damacanayla mastürbasyon yaptığı tespit edildi.”

Şimdi sormak gerek bu sayın profesöre ve köşe yazarına: Bir buçuk yaşındaki bebeğin, örtündüğü için yalnızca burnu görünen ninenin, dağdaki keçinin, boş damacananın neresi dekolte ve tahrik edici?

“Dekolte tartışmasını saptırıcı bir tartışma olarak görüyorum. Çünkü sadece dekolte giyen kadınlar değil, son derece kapalı giyinen kadınlar da tacize uğrayabiliyor, uğruyor. Bunun için önümüzde hac örneği var... Bu, kadınların örtülü ya da açık olmasıyla alakalı bir şey değil. Hacdan dönen kadınlar oradaki yerel halktan erkeklerin mimiklerle, el kol hareketleriyle tacizine uğradıklarını anlattılar yakın zamanda. Orada şofördür, satıcıdır... Kadın güvenliği konusunda önemli bir problem var. Orada, hiçbir kadın taksiye binemez. Çünkü başına ne geleceği belli değil; kaçırılır mı, tacize mi uğrar...” Bu sözler de ilahiyatçı bir bayan yazarımıza ait. Akılın yolu birdir, ne kadar doğru tespitler, yoruma gerek bırakmıyor. Eğer bir ibadet yerinde dinsel amaçla örtünmüş kadınlara bu kadar yaygın taciz oluyorsa, o zaman sorgulanması gereken nedir?

Kadının başlık parasıyla satıldığı, her türlü politika ve ahlak anlayışının kadın üzerinden yürütüldüğü, kadının kişiliğinden çok dişiliğinin konuşulduğu bir toplumsal yapının değişmesi gerekmez mi? Sanat, kültür, bilim ve sporla ilgilenmeyen, düşküleri olmayan insanların bulunduğu bir toplumda sapkınlıkların olmasına şaşmamak gerek. Toplumsal yaşamın her alanında kadınla erkeğin ayrıştırıldığı bir düzenin sonucu değil mi bu yaşadıklarımız? Kadınla erkeği birbirine düşmanmış gibi algılatan bir anlayışın nasıl bir toplumsal doku yarattığı da ortada.

Böylesi düşüncelerin sınırı yoktur. Taliban örneğinde olduğu gibi kadınların topuklu ayakkabı giymesinin yasaklanmasına kadar gider bu durum. Çünkü tahrik sözü görecelidir. Kişiye, topluma, yere ve zamana göre değişir. Bunu yukarıda verdiğimiz örneklerde de görmekteyiz. Eşeğe “milli gelin” denen bir toplumda başka söylenecek söz kalıyor mu acaba?

Tecavüz olayları karşısında en çok üzülmesi ve utanması gereken bu toplumun erkekleridir. Erkek cinsini her şeyden tahrik olan; duygularını, nefsini kontrol edemeyen garip yaratıklar gibi gösteren bu anlayış kınanmalıdır. Düşünceyi ve namusu iki bacağın arasına sıkıştıran bir anlayış terk edilmeli. Her fırsatta Cumhuriyet’in getirdiği modern kurumlara ve yaşam tarzına saldırıyı marifet belleyen birtakım kişilerin, ülkemizin toplumsal gelişmesine zarar verdiklerini anlama zamanı çoktan gelmiştir. Toplumun modernleşmesinin kötülüklere neden olduğu gibi bir görüş, feodal gerici anlayışın kokuşmuş zihniyetini aklama gayretidir. “Muhafazakârız” diye diye hem kadını hem de erkeği köleleştiren, onları tek kanatla uçmaya zorlayan bir düşünceden kurtarmalıyız kendimizi.

23 Şubat 2011

Not: 28 Şubat 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

KAYIKÇI KAVGASI


“Suçlamaların ne olduğunu bilmiyorum. Türkiye özgür bir basın istiyor. Muhalif de olsa Türk halkı eleştiren basın istiyor. Muhalefet de hükümet de özgür basını desteklediğini söylüyor. Biz sadece bu süreci yakından izliyoruz. Bir yanda gazeteciler gözaltına alınıyor, bir yanda basın özgürlüğü deniyor. Biz anlamıyoruz onun için sizlere soruyoruz. Türklerin görüşleri önemli. Ama ifade ve basın özgürlüğü Türkiye, ABD ve bölge için hayati öneme sahip.” Bu sözler, ABD Ankara büyükelçisinin Oda Tv baskınından sonra söyledikleri. Ardından Washington’dan yapılan açıklamayla bu görüş desteklendi. Gören, duyan, okuyan da zannedecek ki ABD ülkemizin demokratikleşmesi için can atıyor.

Ülkemizde seçimlerin yaklaştığı bir dönemdeyiz ve AKP’nin işi zor. Ekonomi berbat, işsizlik almış başını gidiyor, adalet sistemi can çekişiyor, terör pusuda, yolsuzlukla zengin olmak revaçta, sağlık sistemi çöküşte, devlet kurumları hükümet eliyle kan kaybediyor. Eğitim mi? Yakında bakanlığa bile gerek kalmayacak. Çünkü olmayan bir şeyin bakanlığına ne gerek var? Bu olumsuzluklara karşı toplumsal öfke büyümekte. İktidar partisi, sandıkta kalabilir. O halde ona bir yaşam öpücüğü gerek. O da eş başkanlık nedeniyle küresel güçten geliyor.

2007 seçimleri öncesi de benzer bir durum vardı. Cumhuriyet mitingleriyle zorlanan AKP’ye destek, 27 Nisan bildirisiyle gelmişti. AKP sözcüleri dört koldan demokrasi nutukları atarak seçimler öncesi gündemi değiştirerek iktidarlarını perçinlemişlerdi. Bu sözcüler, kendilerini tankın üzerine çıkmış Yeltsin zannettiler. Şimdi de benzer bir oyun sahneleniyor. ABD, iktidar partisine pas atıyor. AKP sözcüleri de bu pası iyi değerlendiriyor.

Türkiye kamuoyu, ABD’den en çok nefret eden ülkeler sıralamasında dünyada ilk sırada. Demokrasimize dış müdahalelerin halkımızın tepkisini çekeceği çok açık. Hele bu Amerika olursa tepkiler katlanarak büyür. Seçim öncesi tartışmalar bu yöne kayar, gündem değişir. Böylece de AKP’nin iktidarı sürer, RTE’ye başkanlık yolu açılır.

ABD büyükelçisinin bu açıklamalarını fırsata dönüştürmesi gereken CHP’dir. Emperyalizmle savaşmak için kurulmuş olan bir parti, ABD’nin ülkemizdeki siyaseti yönlendirme ve yapılandırma çabası karşısında en sert tepkiyi göstermeli. Halkın, ABD karşıtlığı da düşünülerek yapılacak siyasal manevralar, AKP’yi zor durumda bırakabilir. İktidar partisinin okyanus ötesi ilişkilerini, danışıklı dövüşlerini tartışmaya açmak ulusumuzun takdirini toplayacağı gibi, küresel tuzakların bozulması için de iyi bir fırsattır. Böylesi bir çıkış, RTE’nin Ortadoğu’daki popülaritesini de ortadan kaldırır. Hem bizim hem de komşularımızın özgürleşip demokratikleşmesi için yeni ufuklar açar.

Seçimler yaklaştıkça iktidarın küresel dostlarından benzer açıklamalar gelebilir. Muhalefetin bu oyunu ters döndürmesi gerek. Bu bir kayıkçı kavgası… Türkiye bu oyuna gelmemeli.

Bizim ABD telkinleriyle kurulacak bir demokrasiye ihtiyacımız yok. Gölge etmesinler yeter… Üstelik ABD’nin demokrasi ihracının nasıl olduğunu Irak’ta kanlı ve canlı olarak gördük.

CHP başta olmak üzere tüm muhalefet partilerinin, Türkiye’nin esenliğe çıkması için çaba göstermeleri gerek. Bu da ülkemiz ve bölgemiz üzerindeki küresel oyunları boşa çıkararak olacaktır.

2007 genel seçimlerini Yaşar Paşa’nın bildirisi, 2009 yerel seçimlerini “one minute” ile kazanan AKP’ye benzer bir fırsat verilmemeli. Cumhuriyet tarihimizin en antidemokratik iktidarına, demokrasi zırhına bürünme fırsatı tanınmamalıdır. Ülkemizin Yeltsinlere değil, Mustafa Kemallere gereksinimi vardır.

19 Şubat 2011

Not: 21 Şubat 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com’ dan okuyabilirsiniz.

SİZİ GİDİ SAHTE DEMOKRATLAR SİZİ!


Son yıllarda bazı köşe yazarları demokrasi havarisi kesildiler. İşgal ettikleri gazete köşelerinde ve kapı kapı gezdikleri ekranlarda ülkemizin AKP iktidarıyla demokrasi ve özgürlükler alanında nasıl geliştiğini anlatıp durdular. Düşünce ve inanç özgürlükleri alanında AB standartlarını yakaladığımızı ballandıra ballandıra yüksek perdelerden haykırdılar.

Demokrasi ve özgürlük nutukları sürerken toplumun her kesiminden haksız yere tutuklananları ise peşinen mahkûm etti sevgili demokratlarımız. Muhalif basının susturulmasına yönelik baskıları ise açıkça desteklediler, “demokrasi(!)” adına. En son Oda tv’ye baskın yapılarak dört yöneticisi gözaltına alındı. Önemli bir muhalif sesin susturulması karşısında basın organları ikiye ayrıldı. Yandaş yazarlar, gözaltıları alkışlayarak karşıladılar. Gerçi bazı köşe yazarlarının, muhalif meslektaşlarını ihbar ettiklerini de gördük ne yazık ki.

Oda tv baskınından sonra bazı “demokrat(!)” yazarların demokratça(?) yazılarından bazı bölümleri paylaşalım. (Bu yazarların adlarını ve gazetelerini onlarla muhatap olmamak adına yazmayacağım.)

“Bir internet sitesinin yöneticilerinin tutuklanmaları, bu sitede yapılan yayınlarla, yani basın hürriyetiyle ilgili değildir. Bu kişiler, Ergenekon üyesi olmakla suçlanarak tutuklanmışlardır.” Bu sözler, eski bir bakan şimdilerin köşe yazarı, her ağzını açtığında demokrasinin nimetlerinden bahseden bir muhtereme ait.

“Kendilerini düşmana saldıran askerler olarak görüyorlar. Kurşun yerine yalan, el bombası yerine çamur atıyorlar. Hakaretleriyle süngülüyorlar.” Burada sözü edilen Oda tv yöneticileri.

“Sakın ola inanmayasınız bu safsatalara! Çünkü hepsi palavra! Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltında olan Soner Yalçın'ı bu noktaya getiren mesele muhalif gazeteciliği falan değildir! Onu bugün adaletin terazisine oturtan tek neden vardır. O da kötücül kalbi ve her daim tetikçi gibi kullandığı o pis kalemi! Mutluyum. Çünkü şimdi yıllarca kalemini neden bir silah gibi kullandığının, hizmet ettiği karanlık güç ve düşünceler için tehlike arz eden herkese neden bel altı vurduğunun hesabını verecek adalete!”

Son yılların keskin dönemeçleri ustalıkla dönen ünlü bir medya yıldızı ise kısacası “Su testisi, su yolunda kırıldı.” diyor. Bu “özgürlükçü” yazarımız, RTE’ye internet medyasının da sansürlenmesi önerisini getiren kişi.

Yandaş yazarların konuyla ilgili sevinçler sayfalar alır. Biraz da takdirle karşıladığım birkaç yorumu paylaşmak isterim.

“Dün NTV’deki Yazı İşleri programında da söylediğim gibi, Oda tv adlı internet sitesinin polis tarafından basılması ve sahibi Soner Yalçın ile üç çalışanının gözaltına alınması basın ve ifade özgürlüğüne indirilmiş çok ağır bir darbedir. Oda tv ve Yalçın’ın muhalif duruşları yüzünden bu operasyonun yapıldığı yolundaki, her geçen gün daha da güçlenen kanaatin savcılar (ve polisler) tarafından nasıl bertaraf edilebileceğini açıkçası kestiremiyorum.
Hemen hemen aynı zamanlarda gazeteciliğe başladığımız Soner Yalçın ile kelimenin gerçek anlamıyla ‘ayrı dünyaların insanları’yız. Yıllar boyunca temel birçok meselede zıt görüş açılarına sahip olduk. (Ruşen Çakır, Vatan, 15.02.2011)”
“Ben tanıdığım Soner Yalçın'ı anlatma ihtiyacı hissettim. Çünkü bu operasyonlarda farklı isimler farklı şekilde gözaltına alınıyor ve haber bombardımanı başlıyor. İnsanlara farklı kimlikler oluşturuluyor. Kızgınlığınız, kininiz olabilir, kişisel olarak sevmeyebilirsiniz. Ben kurdum Oda tv'yi, ama son günlerde Oda tv'nin yayın çizgisini beğenmiyordum. Sevmeyebilirim ama her gün bakıyorum ne yazmışlar diye. (…) Ben 3 yıldır görüşmüyorum. Bu programı eleştiriyordu siteden. Oda tv'de bu program için yazmadığı şey kalmamıştı. Ben hatırlıyorum. Ama mesele kişiler meselesi değil. (Cüneyt Özdemir)”
Bu iki alıntı tarafsız, demokrat yazarlığın nasıl olacağı konusunda güzel bir örnek. Ben de okuru olduğum Soner Yalçın’ın tüm görüşlerine katılmıyorum. Hürriyet’te Pazar günleri çıkan yazılarını hep okumaya çalışıp bilgilenirim. Savaşların bile bir kuralı vardır: Yere düşene, yaralanana, tutsağa kılıç kalkmaz.
“Düşüncelerinize katılmıyorum. Ancak bu düşüncelerinizi özgürce savunabilmeniz için canımı bile vermeye hazırım. (Voltaire)” İşte, demokratlığın da özgürlüğün de kıstası bu olmalı. Gerçek demokrat, beğenip desteklemediği düşüncelere de saygı gösterendir.

Bizim demokratlarımızsa yalnızca kendilerine demokrat. Kendileri özgür olduktan sonra başkaları tutsak olmuş umurlarında mı?

17 Şubat 2011

Not: 21 Şubat 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

KIBRIS FEDA MI EDİLİYOR?


Son günlerde hükümetle Yavru Vatan arasında soğuk rüzgârlar esiyor. Hükümet kanadının sert, küçük düşürücü, düşüncesiz açıklamaları Kıbrıslı soydaşlarımızın yüreklerinde derin yaralar açıyor.

Bu duruma nasıl gelindiğini anlamak için olayların gelişimine kısaca bakmak gerek. AKP hükümeti, Annan planıyla Kıbrıs’ta taviz vermeye hazır olduğu imasını taraflara hissettirmişti. Planın halkoylaması sürecinde, bugünün protestocularıyla AKP arasından su sızmıyordu. Sayıları az da olsa Türkiye’nin, Kıbrıs duyarlılığından rahatsız olan ve Rum tezlerine yakın duran bu kesim, Ankara’dan pompalanan liberal rüzgârlarla ve AB masallarıyla yelkenlerini şişirdiler. Ada’daki Türk Ordusu’nun varlığını işgalci gibi gösteren Rum tezleri bu süreçte güç kazandı. TSK karşıtlığı, Türkiye’de tam gaz ilerlerken KKTC’nin bu durumdan etkilenmemesi düşünülemez. Ülkemizdeki yandaş ve liberal yazarlardan bir bölümü her gün ekranlardan TSK’nın Kıbrıs’ta işgalci olduğunu “demokrasi(!)” nutuklarının başköşesine yerleştirirken Kuzey Kıbrıs’ta azınlık da olsa bir kısım insanın bu rüzgâra kapılması olağandır. Eğer siz, demokrat olmayı, ordu karşıtlığıyla özdeş tutarsanız ulusal davalarınızdaki TSK varlığını da anlatamazsınız.

Ankara ile KKTC hükümeti “ekonomik tedbir protokolü” imzalıyor. Kıbrıslı muhalifler (ki Annan planındaki “Yes be annem”ciler) buna karşı çıkıyorlar. Seslerini de “Toplumsal Varoluş Mitingi” ile duyuruyorlar. Olanlar da burada oluyor. Bazı göstericiler, “Has…tir Türkiye” pankartı taşıyorlar. İşte, bu, bardağı taşırıyor. Böylesine hakaret içeren bir söylem oradaki soydaşlarımıza hiç yakışmadı. İnsanların bir şeyi protesto etmeleri haklarıdır; ama hakaret ve küfür çağdaş toplumların başvuracağı yöntemler değildir. Bu nedenle bu söylemi ayıplıyorum.

RTE’nin bu küfür karşısında tepki vermesi olağandı, ancak Kıbrıslı Türklerin tümünü üzecek bir söylemde bulunması ise yanlışın en büyüğüdür. “Türkiye’den beslenenler!” sözü kırıcı olduğu kadar da sorumsuzcadır. Devlet yöneticileri sokaktaki adam gibi konuşamaz. Konuştuklarını iyice tartıp söylemeliler. Ağızlarından çıkacak her sözün, tarihe bir not düştüğünü bilmeliler.

RTE’nin bu kırıcı sözünün bir talihsizlik olduğunu düşünürken bir başbakan yardımcısının “Cuma günü küfrettiler, pazartesi günü parayı aldılar.” demesi ise hükümetin Kıbrıs’a bakış açısının bir göstergesi olsa gerek.

Kıbrıs, ülkemizin ulusal davasıdır. Kıbrıssız bir Türkiye Doğu Akdeniz’den soyutlanır. Denizlere kapalı bir kara ülkesi olur. Denizlere açılamayan ülkelerin büyük devlet olma iddiaları da sona erer. Boğazlara sahip bir Türkiye, Doğu Akdeniz’i de kontrol altında tutmak zorundadır. Bugün Kıbrıs’a her türlü yardımda bulunuyorsak bunun nedeni oradaki soydaşlarımızın can güvenliklerini, varlıklarını savunma amacı taşıdığı kadar, ülkemizin ulusal çıkarlarını da korumak içindir.

Ulusal çıkarlar, davalar ve konular parayla ölçülemez. “Kıbrıs’ın parasal getirisi yok, bu nedenle de oraya yaptığımız maddi yardım boşa gidiyor.” gibi bir anlayış kabul edilemez. “Bazı illerimiz neredeyse hiç vergi ödemiyorlar, ama oralara çok fazla kaynak aktarıyoruz.” biçimindeki bir düşünüş nasıl sakat ve yanlışsa Kıbrıs konusundaki bu tarz söylemler de aynı derecede akıl dışıdır. KKTC’ye yapılan yardımın her kuruşu helaldir. Uluslararası bir ambargonun altında zorluklar içindeki soydaşlarımıza yardımcı olmamız, hem insanlık hem de ulusal görevimizdir.

“Türkiye’den beslenenler!” sözü, geri feodal bir anlayıştan kaynaklanmakta. Aynı zamanda bizim geleneksel görgü anlayışımıza da ters düşmekte. “Sana yardım ediyorum, bana karşı konuşamazsın.” düşüncesi; insan hakları, özgürlükler ve demokrasiyle bağdaşmaz. “Bir elinin verdiğini öbür elin görmesin.” atasözünü unutmamak gerek. Bu; bir âli cenaplığın, erdemin, cömertliğin, insana saygının ifadesidir. İnsanların onurunu kırmak kadar kötü bir şey yoktur yaşamda. Aynı davranış biçimini işçi, memur, öğrenci ve çiftçilerin hak aramaları karşısında da gösteriyorlar. Kısacası, kaşıkla verip sapıyla göz çıkarıyorlar.

Hükümet yetkilileri, sorumsuz ve bilinçsiz söylemleriyle Kıbrıs davasında karşıtlarının tezlerine haklılık kazandırır. Yakında “işgalci Türkiye” söylemlerinin geniş bir koro tarafından seslendirilebileceği olasıdır. Türkiye, böylesi tavırlarla kendi kalesine gol atar. Kıbrıs konusundaki kazanımlarımız uzun, zor bir yolda sabırlı, akılcı politikalarla oldu. Sorumsuzca yapılan açıklamalarla da bu kazanımlar harcanamaz. Bu ulusal davaya sahip çıkmak için, Kıbrıs’ta radikal irticacı bir örgüt mü olması gerekir? Kıbrıs’taki soydaşlarımızın Hamas, Hizbullah kadar değeri yok mudur hükümet nezdinde?

Kıbrıs, Annan planıyla başlayan bir sürece dayalı olarak feda mı ediliyor yoksa? Ortadoğu’ya düzen vermeye çalışırken yüzyıllık bir dava görmezden mi geliniyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan mı oluyoruz?

10 Şubat 2011

Not: 14 Şubat 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

KAZA MI, CİNAYET Mİ?


3 Şubat günü haber kanallarından birini izlerken Ankara’da patlama olduğu alt yazısı geçti. Az sonra ölü ve yaralıların olduğu haberi verildi. Derken patlamanın bir kaza sonucu olduğu bilgisi paylaşıldı. Ankara’da kâğıt üzerinde yetkili kim varsa hepsi kaza yerindeydi ve kazayla ilgili bilerek ya da bilmeyerek konuşuyorlardı. Bu kadar çok kameranın olduğu yerde konuşmamak olmazdı! Özellikle siyasal geleceğini(?) sağlama almak isteyenler için bu bir fırsattı.

Kamuoyunu bilgilendirmek için açıklama yapan kişilerin, ekran başındakilerden daha az bilgiye sahip olduklarını görmek, ülkemizdeki cehaletin ne düzeyde olduğunu anlamak açısından önemli. Ölü sayısı konusunda bile her dakika çelişkili açıklamalar yapıldı yetkililerce. Morga taşınan ölüleri, hastaneye götürülen yararlıları saymaktan aciz kişilerin, devletin sorumlu makamlarını işgal etmeleri anlaşılamaz bir durum.

Birinci patlamanın külleri soğumadan aynı gün içinde ikincisinin haberi geldi Ankara İvedik’ten. İki patlamanın nedeni de aynıydı. Oksijen tüplerinin patlamasından meydana geldikleri açıklandı. On yedi yurttaşımız yaşamını yitirdi bu iki kazada( Yurttaşlarımıza Tanrı’dan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.). Onlarca yurttaşımız da yaralı. (Yazının yazıldığı sırada bir yurttaşımız hâlâ enkaz altındaydı.)

Kazada enkaz altında kalan çalışanları kurtarmak ise tam bir çaresizlik örneği. Başkentte meydana gelen bir kazanın enkazından bile yirmi dört saat içinde insanlarımızı çıkaramıyorsak vay olsun halimize. Kurtarma konusundaki yetersizliğimiz tam gaz sürüyor. Deprem ve sel felaketleriyle maden kazalarında da durum aynı değil mi? Yurttaşımız kaderine terk edilmiyor mu? Sonra da hükümet yetkilileri çıkıp “her şey takdir-i ilahi” demiyorlar mı?

Çağdaş yöneticiler ve toplumlar, olaylardan ders çıkarır. Yurttaşının can güvenliğini sağlamak için elinden geleni yapar. Bu konudaki denetimler zamanında yapılır. İş ve can güvenliği olmayan işyerlerinin çalışmasına izin verilmez. Denetim konusu ülkemizde sadece kâğıt üzerinde yapılan bir şey. Denetleyen dosyaya bakar; “Bunlar, bunlar var mı, var. O zaman işlem tamamdır.” Uygulamada ise her şey fos çıkar. Bazı iş yerlerinde yangın merdiveni bulundurma zorunluluğu var. Bir bakarsınız, merdivenin üstü var, altı yok. Hem de en işlek caddelerde. Buna en iyi örnekse bir Karadenizli yurttaşın yaptığı tahtadan yangın merdiveni. Bu ya bir ironi ya da vurdumduymazlık…

Önlem yok, kurtarma çalışmaları yetersiz. Zaten denetim konusunda kurumlar sorumluluğu birbirlerine atıyorlar. Popülizmin kıskacındaki siyasal iradenin sorumluluk üstlenmek gibi bir tavrı da yok. “Adamın işini görelim, memnun edelim de nasıl olursa olsun.” mantığı bilimsel kuralları, yasal zorunlulukları alt üst ediyor. İnsanımız Allah’a emanet. Zaten işyerlerimizin duvarlarında da aynı şey yazmıyor mu?

Yönetim ve denetim hatalarının yanı sıra eğitimsiz çalışanların durumu ise başka bir acıklı durum. “Hangi iş olursa yaparım.” diyen çaresiz, işsiz, bir dilim ekmeğe muhtaç insanımızın bu hali içler acısı.

Kazanın ateşi soğuduktan sonra RTE ekranlara çıkıp bir takım dinsel yuvarlak sözler ederek her türlü önlemin alındığını, ama yine de kazaların önlenemediğini anlatacak. Hatta bu tür işlerin doğasında kazanın var olduğunu belirtecek. Sonra da ailelere “Dinimize göre kazada ölenler şehittir.” diyerek ve kendilerine her türlü yardımın yapılacağı sözünü vererek konuyu kapatacak.

Kazalarla ilgi soruşturmalar, teknik incelemeler yapılacak, müfettişler görevlendirilecek. Sonuç mu? Sorumluluğu olan tüm yetkililer sorumsuz olacak. Ya bir tüp ya da elektrik kontağı suçlu ilan edilecek.

Kimse de başbakana iş kazalarında neden Avrupa birincisi, dünya üçüncüsü olduğumuzu sormayacak. Tüm Türkiye Mısır’ın kurtarıcılığına soyunan RTE’yi alkışlayacak. Hem de elleri patlayıncaya kadar. Oksijen tüplerinin patlaması önemli mi? Artık, bu tür kazalar sıradanlaştı.

Yıllardır süren ihmaller nedeniyle yurttaşlarımızın göz göre ölüme sürüklenmeleri kaza mı, cinayet mi? Ne demek gerektiğine kamuoyunun karar vermesi gerek.

Kendi insanına değer vermeyen yöneticiler, dünyaya insanlık dersi vermeye kalkışıyorlar. Ne garip değil mi?


5 Şubat 2011

Not: 7 Şubat 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

MISIR


Ünlü tarihçi Heredot: “Mısır Nil'in bir armağanıdır.” sözüyle Mısır’ın eski çağlardaki önemini belirtir. Dünya uygarlığının boy atıp geliştiği önemli bir yerdir Nil’in suladığı bu verimli toprak. Tarih boyunca önemli siyasal ve kültürel değişimlerin yaşandığı Mısır, üç kıtanın merkezinde stratejik önemi yüksek bir ülkedir. Helen istilasında Helenistik bir kültürün egemen olduğu Mısır, Müslüman Arapların işgalinde ise Araplaşan bir değişimin coğrafyasıdır.

Türklerin uzun süre egemen olduğu bir yerdir burası. İlk defa Türkiye adı Memluklar döneminde bu topraklarda kullanıldı (Memalik-i Türkiye). Yıllarca Baharat Yolu’yla dünya ticareti bu toprakları mesken edindi. Yüzyıllarca Türkler tarafından yönetilmesi nedeniyle tarihsel, kültürel bağlarımızın çok güçlü olduğu yadsınamaz bir gerçek.

Günümüzde Ortadoğu’nun üç güçlü Müslüman ülkesi var: Türkiye, İran ve Mısır. Bölgenin diğer önemli aktörleri ise ABD ve İsrail’dir. Bu coğrafyadaki siyasal gelişmeler, sözü edilen ülkelerin siyasal duruşları ve bölgesel etkileriyle orantılı olarak değişip biçimlenecektir. Ortadoğu’yu önemli kılan dünya enerji kaynaklarının merkezi olmasıdır. Enerjinin dünya ekonomisindeki vazgeçilmez önemi, bölgeyi sanayileşmiş zengin ülkelerin rekabet alanı yapmakta. Bu rekabet, doğaldır ki güç mücadelelerini ve sonucunda da çatışmaları körüklüyor. Arap-İsrail uyuşmazlığı ise bölgede çözülmesi gereken önemli bir kördüğüm.

İsrail Devleti’nin kurulması (1948), bölgede Arap-İsrail savaşlarının da başlamasına neden oldu. Bu çatışma ortamı göstermiştir ki, Mısır olmadan savaş da barış da olmuyor Ortadoğu’da. Bu nedenle kilit ülkedir Mısır. Buradaki siyasal değişimler, bölgedeki gelişmeleri olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecektir. Ülkemizin de bu gelişmelerin dışında kalması düşünülemez.

Tunus’ta yönetime karşı başlayan isyan beklenildiği gibi hızla bölgeye yayıldı. Alevler Mısır’a sıçradı. Kahire ve diğer kentlerde günlerdir Mübarek’e karşı gösteriler sürüyor. Müslüman ülkelerde Türkiye hariç laiklik ve demokrasi yok. Göstermelik seçimler yapılıyor, bunu da bazıları demokrasi sanıyor. Özellikle Arap ülkelerindeki çağdışı yönetimler dikkat çekici. İslam ülkelerinin hiçbirinde Atatürk Devrimi’ne benzer bir çağdaşlaşma projesi de görülmemekte. Denetimsiz, keyfi, dışa bağımlı, çağdışı yönetimler ülke kaynaklarına sahip çıkamıyor; gittikçe artan yolsuzlukları önleyemiyor. Yolsuzluğa, sömürüye dayalı ekonomik yapı halkın gittikçe yoksullaşmasına neden olmakta. Hızlı nüfus artışı da yoksullaşmanın bir başka nedeni. Bu ülkelerdeki yoksul genç nüfus patlamaya hazır bir bomba. Dünyada solun güç yitirmesiyle muhalif hareketlere dinsel düşünceler egemen. Ortak slogan ise: “Çözüm İslam’da!”. Televizyonlardan göstericilere bakıldığında çeşitli kesimlerden insanların bulunduğu görülmekte. Şimdilik gösterilerin lideri olarak hiçbir kişi ve örgüt ortalıkta görünmüyor. Mısır nüfusunun yüzde kırkının günde ortalama iki dolar kazandığı düşünüldüğünde, ülkedeki yoksulluğun boyutu ortaya çıkıyor. İnsanların ekmek ve özgürlük isteği ne yazık ki çok bilinçli ve örgütlü değil. Bu koşullarda en güçlü siyasal grup olan Müslüman Kardeşler Örgütü’nün öne çıkmayışı ilginçtir. Neden mi?

Mısır, diğer bölge ülkeleri gibi petrol zengini değil. Sanayisi gelişmemiş. Tarım, turizm önemli geçim kaynakları. ABD yardımları ile ayakta durabilen güçlü bir ordu var. Kısacası Mısır, dünyayla iyi ilişkiler kurup ticaret yaparsa ayakta durabilir. Bu nedenle İran benzeri bir rejimin ayakta durması olanaksız. Üstelik böyle bir macera, halkı daha da yoksullaştırır. Şeriata dayalı olası bir yönetimin halkın yoksulluğunu gündemden kaldırmak için yapacağı tek şey İsrail’le çatışmak ya da bölgenin zengin ülkelerini düşman gösterip onlara saldırmak. Böylesi bir durum ise felaket. İşte, Müslüman Kardeşler’in bildiği gerçek bu.

Türkiye; tarihsel, kültürel, stratejik nedenlerle bölgedeki gelişmelere kayıtsız kalamaz. Baştan beri Türk kamuoyu bölgedeki gelişmelerle yakından ilgili. RTE ile Obama arasında telefon görüşmesi yapıldıktan sonraki AKP grup toplantısına Mısır konusu damgasını vurdu. Erdoğan, bir “demokrasi kahramanı(!) olarak Mübarek’e çekil çağrısı yapıyor. Akşam saatlerinde ise ABD sözcüsünün aynı doğrultuda açıklaması geliyor. Çok geçmeden Mübarek, Eylül’deki seçimlerde aday olmayacağını söyledi. Ardından kameraların karşısına geçen Obama, Mübarek'le yaptıkları görüşmede “Mısır'da barışçıl ve sakin bir iktidar değişikliğinin hemen şimdi başlaması gerektiğinin altını çizdiğini” söyledi. Kırgızistan gezisindeki RTE; “Artık Mübarek'ten çok daha farklı bir adım atması bekleniyor. Halkın beklentisi bu. Oradaki bir demokrasi uygulamasının çok kısa bir sürede başlaması için de şu andaki mevcut yönetim güven vermiyor.” Açıklamalara bakınca Obama ve RTE’nin “demokrasi aşkının” nasıl da belirleyici olduğu görülmekte.

Ülkesindeki en küçük protestoya, gösteriye, hak arama mücadelesine, eleştiriye dayanamayan ve bunlara karşı en sert müdahalelerin yapılmasından çekinmeyen RTE’nin bir demokrasi ve özgürlük kahramanı olarak öne çıkması anlaşılmaz bir durum. Ne güzel değil mi? Kendi meydanındakilere biber gazı, Arap meydanlarındaki halka ise destek... Yurt gezileri öncesi gösteri yapma olasılığı olan yurttaşları önceden gözaltına aldırt, ondan sonra kalk, dünyaya demokrasi dersi ver. Bir yandan Ortadoğu’da “ılımlı İslamcı” politikaların egemen olması için önemli bir hamle, öbür yandan ise büyük bir seçim yatırımı. Bir taşla iki kuş vurmak da buna denir.

Hele ithal lider adayı El Baradey’in Mısır sokaklarında görülmesi, bu hareketin sonuçlarıyla ilgili tereddütler yaratmakta. Ekmek ve özgürlük için sokakları dolduran bu insanlar neden ithal liderlere mahkûm oluyor? Çünkü Mısır toplumu örgütsüz. Özgür bireylerin olmadığı ülkelerde bilinçli toplumsal hareketler beklemek olanaksız. İşbirlikçi, çağdışı yönetimlere karşı eylemlerde antiemperyalist bir söylemin olmaması ise düşündürücü. Bu nedenledir ki Mübarek gider, yeni bir diktatör gelir. Böylesi bir anlayışla da toplumun ileriye doğru evrimi devrime dönüşmez. Kamuoyumuzda her isyan hareketini devrim olarak nitelemek de bir kavram kargaşasına neden olmakta. “Devrim” sözcüğünün anlamını da devrimlerin tarihsel önemini de gölgelemekte bu.

Mısır’ın hemen dibindeki ülke Sudan bölünme sancıları yaşamakta. Güney’i ayrılıyor. Demokrasi aşığı RTE’nin, kardeşim dediği El Beşir’in yoksul ülkesi sıkıntıda. Bu bölünmenin, bölgeye yayılma tehlikesi ise görmezden geliniyor. Asıl tehlike bu. “Bölgeye demokrasi getiriyoruz.” diyerek haritaları yeniden çizmek. Tıpkı Irak’a getirilen “demokrasi” gibi.

Mısır halkı zor durumda, bir çıkış yolu, model arıyor. Ancak emperyalist kıskaçla dinsel tutuculuk arasında sıkışmış. Bu cendereden kurtulması gerek. Yüz yıllar önce Anadolulu tüccarlar Mısır’a zeytinyağı ve şarap götürür, Nil’in sularıyla göğermiş apak pamukları getirirlerdi. Günümüzde öyle mi? Anadolu kokan şaraplar, Mısır’ın yumuşaklığını taşıyan pamuklar nerede?

Türkiye, küresel anlayışın dayattığı politikalarla değil; Cumhuriyet devriminin kılavuzluğuyla Ortadoğu’da saygınlık kazanır. Bu coğrafyanın ivedi olarak çağdaşlaşma ve emperyalizme karşı dik durma modellerine gereksinimi var. Uygarlık güneşiyle aydınlanamayan toplumlar, esaret zincirlerini de kıramazlar. Şu da unutulmamalı ki Mustafa Kemal ışığının parlamadığı mazlum ulusların toprakları öksüzdür. Bu parıltı, çok uzaklardaki Latin Amerika ülkelerinde tüm görkemiyle görülüyorsa komşularımızda neden görülmesin?

Her şeye karşın Arap coğrafyasındaki bu hareketlilik zamanla olgunlaşabilir. Dünya güç merkezinin Doğu’ya kaymakta olduğu günümüzde yeniden doğuşun kıvılcımı bu topraklarda çakabilir. Bu topraklarda bir reform hareketinin zamanı gelmedi mi acaba?

3 Şubat 2011

Not: 7 Şubat 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.