LOZAN'IN 86. YILDÖNÜMÜ

Kurtuluş Savaşı ile kurtardığımız yurdumuz sınırlarının, tüm dünya tarafından tanındığı gündür bugün. İnönü'nün, Sakarya'nın, Dumlupınar'ın dünya tarafından tescillendiği gün. Yani askeri utkunun, siyasal utkuyla taçlandığı anlamlı bir gün. Bu anlamlı günde Mustafa Kemal ve arkadaşlarına ne kadar minnet duysak azdır. Hepsini saygı ve özlemle anıyoruz.

1683'teki 2.Viyana Kuşatması'ndan (yenilgisinden) itibaren Osmanlı Devleti, 239 yıl bir yenilgiler sürecinden geçti. Arada, geçici de olsa bazı askeri başarılar görülmektedir. Ancak bunlar yenilgilerin yol açtığı çöküşü ortadan kaldıramamıştır. Askeri yenilgilerin yanı sıra diplomatik yenilgiler de birbirini izliyordu. Sürekli yenilmek, toplumun özgüven duygusunu yok ediyordu. Özgüveni olmayan toplumların, geleceğe güvenle bakmaları da olanaksızdır.

Türk Ulusunun ilk diriliş belirtisi Çanakkale'de görüldü. Bu utkuyla birlikte yitirilen özgüven de kazanılmaya başlandı. Kurtuluş Savaşı, dünya emperyalizmini dize getirmesi açısından insanlık tarihinin en anlamlı savaşıdır. Bu savaşla tarih sahnesinden yok edilmek istenen Türk Ulusu, bir mucizeyi gerçekleştirerek yenilmez denen emperyalist güçleri yenmiştir. Böylece dünyanın tüm mazlum ulusları Mustafa Kemal'i şiar edinerek zalime karşı başkaldırarak bağımsızlık yolunu seçmişlerdir.

Lozan Antlaşması, Kurtuluş Savaşı'ndaki askeri başarının siyasal alanda taçlanmasıdır. Bu, askeri başarının tüm dünyaya resmen ilanıdır. Askeri ve siyasi alanda süren 239 yıllık yenilgiler döneminin bitmesidir. Tüm dünyaya "Biz cephede de masada da kazanırız." sözünün söylendiği gündür. Lozan'ı imzalamayan, yani tanımayan tek küresel güç ABD'dir.

Peki, Lozan Antlaşması'nın 86. yıldönümünde ülkemizde durum nedir? Dün ülkemizden kovulanlar ve onların işbirlikçileri doymak bilmeyen kemirgenler gibi Lozan'ı durmadan kemiriyorlar. Lozan'ı tanımayan ABD ve imzaladıklarına bin pişman olan AB emperyalistleri türlü vaat ve bahanelerle Misak-ı Milli sınırlarımızı değiştirme çabaları içindedirler. 1920'lerdeki şer ittifakı bugün de kurulmuş durumdadır. Batılı emperyalistler, ortaçağ sevdalısı irticacılar, etnik bölücüler ve liberal işbirlikçilerin kutsal ittifakı; Lozan'ın ortadan kaldırılması için büyük bir savaşım vermektedirler. Amaç; laik,demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırmaktır. Türk Ulusunu tarih sahnesinden silmek, 9 Eylül 1922'nin intikamını almaktır.

Bugün, Lozan'ın ve 1919'un ruhuna düne göre daha çok gereksinmemiz vardır. Ulusça, hain tezgahlardan kurtulmanın yolu budur.

Bugün içinde bulunduğumuz durumu anlamak açısından bir noktaya dikkat çekmek isterim. Acaba bugünkü gazetelere baktınız mı? Kaç gazetede Lozan, birinci sayfada yer bulmuştur? Anlı şanlı kaç yazarımız bugünkü köşelerini Lozan'a ayırmıştır? Bu akşam kaç televizyonumuz Lozan Antlaşması'yla ilgili programlar yapacaktır? Kaç belediyemiz böylesine önemli bir günü havai fişeklerle kutlayıp toplantılar yaparak anacaktır. Kaç siyasal parti örgütü, kaç sivil toplum kuruluşu Lozan'ı anımsayacaktır? Anımsayıp da genç kuşakları bilinçlendirme görevini yerine getirecektir.

Eğer bir toplum tarihsel belleğini yitirirse o toplumun ayakta durması zorlaşır. Kazanımlarını korumayı beceremez. Dışarıdan dayatmalarla ne yapacağını şaşırır. Genç dimağlara tarih bilinci vermeyen toplumların sonu hüsrandır. Bu nedenle Lozanları anımsayıp anlamak, anlatmak bizim yurttaşlık, yurtseverlik görevimizdir. Lozan Antlaşması'nın 86.yıldönümü tüm ulusumuza kutlu olsun.

Adil Hacıömeroğlu
24 Temmuz 2009

ASKERİN YARGILANMASI

Hükümet, el çabukluğuyla askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını TBMM'den geçirdi. Cumhurbaşkanı da bu yasayı onayladı.

Cumhurbaşkanı'nın yasayı onaylarken birtakım uyarılarda bulunması da gözden kaçmadı. Bu uyarıların yasal açıdan hiçbir önemi yoktur. Yasak savma amacı taşıdığı da bizce malumdur. Cumhurbaşkanı bu davranışıyla inanmadığı, anayasaya aykırı bulduğu ve ülkemize ciddi zararlar verebileceğini düşündüğü bir yasayı onaylamanın sıkıntısı içinde olduğunu belirtmiş oldu.

Amaç nedir, amaç darbeye karşı önlem almak mıdır? Tabii ki hayır. Darbe karşıtlığı temelinde ülkemize ve Cumhuriyet rejimine karşı sinsi bir plan ilmek ilmek dokunmaktadır. Amaç, Cumhuriyet'in ayakta kalmış kurumlarından birini çökertmektir. Türkiye, askeri darbe dönemlerini geçirmiştir. Geçmişte ABD'nin yeşil kuşak projesi çerçevesinde, ülkemizde darbeler örgütlendi. Darbelerin amacı; solun önünü kesmek, Amerikancı sağı mağduriyet ve masumiyet ortamı oluşturarak sürekli iktidarda tutmaktı. Günümüzde bu işi ekonomik, siyasal, yönetsel, kültürel baskılarla ve medya yönlendirmeleriyle yapıyorlar.

Demokratikleşme adı altında Türkiye'nin değer sistemi ve kurumları adım adım çökertiliyor. Yasanın çıkmasıyla birlikte emekli generallere karşı bir linç kampanyasının ayak sesleri duyulmaya başlandı. Çeşitli kişi ve kurumlarca savcılıklara suç duyurularında bulunuluyor. Daha sonra bu, silah altındaki askerlere yönelecek ve ordumuzu iş yapamaz duruma getirecektir. Yargı tehdidiyle askerin görev yapmasını engelleyecekler akıllarınca. İstedikleri şey; korkup sinmiş, Mustafa Kemal çizgisinden sapmış, Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşmış, ulusu ve yurdu korumada duyarsız bir asker modeli. Yasalar çerçevesinde yaptığı görevinden ötürü yargılanma tehdidi ile karşı karşıya olan bir ordu mensubunun görev şevki kırılmayacak mıdır?

TSK'ya siyasal alanda saldırılardan cesaret alan bölücü örgüt yandaşları, son günlerde orduyla bölücü örgütün karşılıklı olarak silah bırakmasını söyleyebiliyorlar. Silahı olmayan bir ordu olur mu hiç?

Peki, TSK'ya bu kadar düşmanca davranmanın nedeni nedir? Yıllarca, çocukluklarından beri, laik devleti ve onun ordusunu düşman gören zihniyetin geldiği nokta bu. Açıkçası Atatürk'ün kurduğu her kuruma düşmanca bakan anlayış, O'nun ordusuna mı dostça bakacak?

Ulusumuzun vicdanını asıl sızlatansa askerlere sivil yargı yolu açılırken, bölücü örgüt üyelerinin affı için bir kampanyanın başlatılmasıdır.

Kendisini koruyamayan bir ordu, yurdunu ve ulusunu nasıl koruyacaktır? İnsanımızı, toprağımızı, canımızı, özgürlüğümüzü, geçmişimizi, bugünümüzü ve geleceğimizi kime emanet edeceğiz? Umutlarımızı gerçekleştirmede güvencemiz ne olacak? Orduyla ulusu karşı karşıya getirmek kime ya da kimlere yarar sağlar? Halkından kopmuş bir ordunun güçsüzleşeceğini, ayakta kalamayacağını herkes bilir. Ortadoğu coğrafyasında yaşamak için güçlü bir ordunun gerekli olduğu da kesindir. Sorunların hiçbir zaman bitmediği, gittikçe çoğaldığı, hatta çözümsüzleştiği topraklarda yaşamak kolay değil. Hem de hiç kolay değil.

Ülkemizde gerçekten bir darbe yapılıyor, sinsice çok planlı. Bu darbe, "Darbeye karşıyız, daha çok demokrasi..." diyerek geliyor. Cumhuriyet'in önemli kurumlarını (TSK, üniversiteler, yargı ...) kemirerek geliyor. Mürtecilerin, bölücülerin, yanar döner liberallerin AB ve ABD desteğiyle yaptıkları büyük bir darbedir bu.

Çanakkale'de, İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da yenilenler; 1923'ün aydınlanmasında gözleri kamaşanlar dünün intikamını almak için dört bir yandan saldırıyorlar. Bu topraklar Haçlı seferlerini, Moğol istilasını, Yedi Düvel'in emperyalist saldırılarını gördü. Ulusal bağımsızlığımızın ve Cumhuriyetimizin kökleri o kadar derindedir ki onları söküp atmak olanaklı olmayacaktır.

Adil Hacıömeroğlu
15 Temmuz 2009

AB DÜŞÜYLE YAŞAYANLAR

2.Dünya Savaşı'ndan sonra insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliam (soykırım) Srebrenica'dır. Sırp Ordusu, yaşları 13 ile 77 arasında olan 8300'ü aşkın Boşnak erkeği katletti.

6 - 25 Temmuz 1995'te gerçekleştirilen bu katliamın mağdurları, her 11 Temmuz'da anılmaktadır. Katliamın 15.yıldönümünde AB bombayı patlatıyor, yani gerçek yüzünü gösteriyor: Sırplar, Makedonlar ve Karadağlılar 1 Ocak 2010'dan itibaren AB ülkelerine vizesiz girebilecekler. Boşnaklar, Arnavutlar ve Kosovalılar ise vizeye tabi olacaklar. İşin en acıklı yanı ise Bosna Hersek vatandaşı olan Hırvat ve Sırplara vize yok. Hani Avrupa değerleri? Avrupa'nın adalet ve eşitlik anlayışı nerede? Türkiye'deki sözde ayrımcılıklarla mücadele eden anlı şanlı AB temsilcileri niçin suspus?

Sen zalimi ödüllendirecek. mazlumu cezalandıracaksın; ondan sonra da adaletin hamisi olacaksın. Kalkacaksın ayrımcılığa karşı mücadele ediyorum, diyeceksin. Kendin ayrımcılığın kralını yapacaksın.

Kararın alındığı gün bizim televizyonlarda baş haber bu. Haber kanalları canlı yayında. Bağlanıyorlar AB şakşakçılarına. AB uzmanları hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyorlar. Sık sık AB değerlerinden söz ediyorlar. Hepsi üzgün, neredeyse ağlayacaklar. Ama bu AB'nin yaptığı da iş değil, bizim AB'cilere bu yapılır mı? Çok yazık!

Siz AB'nin çifte standardını ilk kez mi görüyorsunuz? Bosna yanarken nerdeydiler? Yangın bitti, itfaiye sirenleri duyulmaya başlandı.

Sanki AB'nin dışında kalmak dünyanın sonu, büyük yıkım. Asıl yıkım, bu eski sömürgecilere, şimdilerin tek dişi kalmış canavarlarına teslim olmaktır. Huylu huyundan vazgeçmez. Avrupa emperyalizminin temeli, varlık nedeni sümürüdür, kan emiciliktir.

En çok kullanılan söz: Biz elli yıldır AB kapısındayız, bize niye vize var? Biz kapıdayız, çağrılı olanlar içerde. İnsan sevdiğini, istediğini, değer verdiğini hiç kapıda bekletir mi? Ne demek kapıda beklemek? Onurlu olan kapıda bekler mi?

Ben Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak kimsenin kapısında beklemiyorum. Beklemeyi de düşünmüyorum. Yeryüzünün ilk Kurtuluş Savaşını veren Türk Ulusu da kimsenin kapısında beklemez. Beklemek ve yalvarmak; ulusunun tarihini, Mustafa Kemal'in bağımsızlık anlayışını bilmeyen, özgüvensiz, çapsız siyasetçilerin işidir.

Unutmayalım ki: "Çağrılmayan yere çörekçiyle börekçi gider.". Ben ve ulusum ne çörekçiyiz ne de börekçi....

Adil Hacıömeroğlu
18 Temmuz 2009

ŞEHİTLİKLERİMİZ DE Mİ PARALI

Gelibolu Milli Parkı, bugün ihaleye çıkartılıyor. Eğer bugün ihale sonuçlanırsa bundan böyle Çanakkale Şehitliğini gezecek olan herkes, gezisinin bedeli olarak bir miktar para ödeyecek.

Sessiz sedasız ihale ilanı verildi. Gündemin yoğunluğu içinde birçok büyük basın yayın kuruluşunun gözünden kaçtı bu durum. Basın yayın kuruluşlarının gözünden kaçması önemli bir hatadır. Eğer bu konu, medya tarafından göz ardı edilmişse tek kelimeyle VAHİMDİR. Çünkü bunun ileride yol açacağı bazı sonuçların telafisi çok zordur.

Ulusal değerlerimiz, onurumuz, varlığımız ve geleceğe bakış açımız bakımından çok önemli olan Çanakkale şehitliği, ticari bir mantıkla ele alınamaz. Şehitliği ziyaret ederek tarihsel bir vefa borcunu ödemek isteyen yurttaşlarımızdan para almak vicdanları rahatsız etmeyecek mi?

Peki, böyle bir ihalenin sakıncaları nelerdir? Birçok yönden önemli sakıncaları vardır bunun. Şehitliğe para ödeyerek girme, birçok insanın ilgisini azaltır. İnsanların kafasından "Şehitlerin sırtından para kazanılıyor." düşüncesinin geçmesi kabul edilebilir değildir.

İhalenin verileceği firmanın (ki bu büyük bir olasılıkla yandaşlardan olacak) görevlendireceği rehberler; gerçeklerden uzak, birtakım hurafelerle Çanakkale Savaşı'nı anlatırsa tarihimiz saptırılmayacak mıdır? Dünya savaş tarihinin ve siyasetinin en önemli olaylarından olan Çanakkale Savaşı, uydurma söylencelerle değil; aklın ve mantığın çerçevesinde anlatılmalıdır. Ulusumuz ve özellikle de genç kuşaklar, zorlukları aşmada olağanüstü güçlere değil; kendi güçlerine güvensin.

Bir yeri ihaleye çıkarmak ne demektir? Parayı veren düdüğü çalar, demektir. Peki, son yıllarda Avusturalya, Yeni Zelanda hükümetlerinin ve de itilaf devletlerinin bizden isteği nedir? Gelibolu Yarımadası'nın, Çanakkale Savaşı'na katılan devletlerce yönetilmesi. Bu istek, başından beri kamuoyunun büyük tepkisine yol açtı mı? Evet. Şimdi bu ihaleye bugün ya da gelecekte sözü geçen devletlerin şirketleri (Türk ortaklar aracılığıyla da olabilir.) katılamaz mı? Hem de bal gibi katılır. O zaman Çanakkale'yi dünyanın en kanlı savaşıyla geçemeyenler, bu kutsal toprağa yerleşip amaçlarına yüz yıllık bir gecikmeyle de olsa ulaşırlar. Hatta savaşın öyküsünü de onlardan dinleriz.

Çanakkale'ye ve diğer şehitliklerimize gereken ilgiyi gösteremiyoruz toplum olarak. Her şeye para buluyoruz da şehitliklerin bakımına, onarımına, düzenlenmesine, tanıtımına para bulamıyoruz. Destanların yazıldığı toprakları, anlamına uygun olarak gelecek kuşaklara anlatamıyoruz. Ulus olmanın en önemli özellilerinden biri; ortak tarihi, ortak bir geleceğin yüksek ülküsüyle birleştirmek değil midir?

Cumhuriyet döneminde oluşturulan birçok kuruluşun haraç mezat satılmasına alıştık toplum olarak. Madenlerimizin peşkeş çekilmesine ses çıkarmadık, sustuk. Hazinemiz soyulurken sırtımızı döndük, bakmadık. İnci gibi değerli kıyılarımız yağmalanırken, cennet kadar güzel ormanlarımız çölleştirilip birkaç kan emiciye pazarlanırken ne yaptık? Seyrettik, seyrettik. Tarihsel ve kültürel değerlerimiz bir bir elden çıkarken gömezden geldik. Kısacası ülkemizin ekonomik değerleri "babalar gibi satılırken" sustuk, sustuk, sustuk...

Şimdi sıra geldi şehitliklerimizi ihale etmeye... Susacak mıyız? Suskuluğumuz ne zamana kadar sürecek?

Adil Hacıömeroğlu
7 Temmuz 2009

KRİZİ FIRSATA DÖNÜŞTÜRMEK

Ülkemiz üç dört yıldır üretemeyen bir ekonominin sıkıntılarını yaşıyor. Son yıllarda işsizliğin çığ gibi büyümesi, dış borçların olağanüstü artması, işyerlerinin ardı ardına kapanması ekonomimizin ne kadar güç durumda olduğunu göstermektedir.

Genç nüfusuyla övünen Türkiye'nin, genç nüfusunu işsiz bırakmaktan başka bir şey yapamaması ilginçtir. Özellikle eğitilmiş genç nüfusun büyük bölümü, en değerli zamanlarını iş aramakla geçirmektedir. İş bulanlarınsa durumu çok iyi değildir. Ücretlerin düşüklüğü, çalışma koşullarının zorluğu gençlerimizi hayal kırıklığına uğratmaktadır. Ülke kaynaklarının hoyratça kullanılıp talan edilmesi, yerli sanayinin kösteklenmesi, tarım ve hayvancılığın tasfiye edilmesi, madenlerin yağmalatılması, turizm alanlarındaki tahribat ekonomimizi çökme noktasına getirmiştir. Ekonomisi çöken hiçbir ülke, bağımsızlığını uzun süre sürdüremez.

Ekonomik krizin, küresel olduğu söylenmektedir. Küresel krizin, etkisi açıktır; ancak ülkemizin bu denli etkilenmesinde (Ekonomik krizde dünyada en çok etkilenen üçüncü ülkedir.) iç dinamiklerin zayıflığı önemli etkendir. Tamamen dışa bağımlı, ithalat ve borçlanmaya dayalı bir ekonomik yapının uzun süre ayakta durması beklenemez.

Halkımız, krizin etkilerini henüz tam olarak hissetmemektedir. Yaz dinlencesinin başlaması bu etkiyi azaltmıştır. Sebze ve meyveye dayalı yiyeceklerin bol ve ucuz olması, turizm gelirleri, yaz mevsiminin getirdiği rehavet krizin etkisini göreceli olarak hafifletiyor. Yazın bitmesiyle ekim ayıyla birlikte kriz ağır darbeyi halkımızın gündelik yaşamına vuracaktır. Ağustosun ikinci yarısında ramazanın başlamasıyla fiyat artışları, keseleri yakmaya başlayacaktır.

Küresel krizden en çok etkilenen ülke olmamızın nedeni nedir? Son yıllarda İMF, Dünya Bankası,AB ve ABD gibi küresel aktörlerin; baskı, dayatma ve telkinleriyle yerli sanayimizin çökertilmesi, tarımın sabote edilmesidir. Cevizi, bademi, buğdayı,şekeri, mısırı, pirinci, pamuğu... yurtdışından alan bir Türkiye düşünülebilir mi? Kendi topraklarını ektirmeyen, kendi köylüsünü üç kuruşa ve de yabancı ekmeğine muhtaç eden bir hükümet olabilir mi? Böyle bir hükümet Tükiye'nin ulusal hükümeti olabilir mi?

TÜİK rakamlarıyla 2009'un birinci dönemi sabit fiyatlarla GSYH gelişme hızı -13,8 ,cari fiyatlarla GSYH gelişme hızı ise -29. Dünya savaşları döneminde bile olmayacak bir durum. Türkiye ekonomisinde olamaz denilen oluyor. Ekonomi dibe doğru hızla iniyor. Ekonomiyi yönetenler ne yapıyor? Pembe tablo çizmeye, gündem değiştirmeye, feryat eden halkı azarlamaya, suçlamaya devam ediyor. Sanki bizim, Türk halkının yaşadığı ülkeyle onların yönettiği ülke farklı bir yer. Büyük bir vurdumduymazlık var hükümet çevrelerinde.


O zaman ne yapılmalıdır da ekonomik krizden etkilenilmemelidir? Öncelikle gümrük birliğinden çıkılmalı, IMF'nin bizi ekonomi alanında yönetmesine son verilmelidir. AB masalından uyanıp gerçeği görmeliyiz. Böylece AB dayatmalarıyla ekonomik yaşamımızın daha çok zarar görmesini önlemeliyiz. Dış borçlanmaya son verilmeli, öz kaynaklara dayalı yatırımlar desteklenmelidir. Bu arada bölgesel işbirliği artırılmalı, gelişmekte olan ekonomilerle ve BRİC ülkeleriyle (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) iyi ilişkiler kurulmalıdır.

Özelleştirilme denilen ve özgürlük diye halka yutturulan komediye, kamu mallarının yağmalanmasına son verilmelidir. Aksine özelleştirilmeyle elden çıkarılan kurumlar, devletleştirilerek ulusa kazandırılmalıdır. Ulusal ekonomik dinamikler güçlendirilmelidir. Sanayi, turizm, ticaret, tarım ve hayvancılık gibi temel ekonomik etkinliklerin gelişmesi için gerekli altyapı hizmetleri devlet eliyle planlı bir biçimde yapılmalıdır. Ulaşım ve iletişimi ulusal olmayan bir ülke gelişemez, bağımsızlığını koruyamaz.

Sanayide, 1920'lerin bağımsızlıkçı ve ülke çıkarlarını ön planda tutan anlayışı benimsenmelidir. İç piyasanın endüstri malı gereksinmeleri yerli üretimle karşılanmalıdır. Ayrıca dışsatıma yönelik sanayi dallarının gelişimine özel önem verilmelidir. Öz kaynaklarımıza dayalı sanayi kuruluşları dışa bağımlılığı yok edecek, ulusa özgüven kazandıracaktır. Yalın bir anlatımla paramız, yine cebimizde kalacaktır.

Yok edilmek istenen, çökertilen tarımımız ivedi olarak ele alınmalı. Tarımsal üretimin arttırılması için çalışmalar yapılmalıdır. Şu anda topraklarımızın yaklaşık üçte biri kullanılmamaktadır. Bu kullanılmayan arazilerin; tarım, hayvancılık ve ormancılık alanlarında değerlendirilmesine başlanmalıdır. Orman alanlarının çoğaltılması için yapılacak çalışmaya askerler, dinlence dönemlerinde öğrenciler, gönüllü kuruluşlar katılmalıdır. Bu, yurdumuzda büyük bir ulusal heyecanın yaşanmasına da neden olacaktır. Ulusal bütünlük, ortak ulusal amaçlar için yapılacak özverili çalışmalarla sağlanıp pekiştirilir. Hamasi söylevlerle, soyut sözlerle ulusal bütünlük sağlanamaz. Tarımda dış alım durdurulmalıdır. Hem meyvesi hem de kerestesi değerli olan, iyi para getiren ceviz, kiraz, kestane gibi meyvelerin dikimi için öncelikli bir çalışma yapılmalıdır. Fındık, incir, üzüm, zeytin gibi önemli ihraç ürünlerimizin üretimi ve pazarlanması konusunda özel önlemler alınmalıdır.

Tarımın gelişmesi için toprak ve tohum ıslahı, sulama, gübreleme konusunda özel çalışmalar yapılmalıdır. Hibrit tohumlar yüzünden yerli ve genetiğiyle oynanmamış tohumlarımızın yok edilmesine göz yumulmamalıdır.

Hayvancılığın gelişmesi için hayvansal ürünlerin dışalımı yasaklanmalıdır. Yerli hayvan ırklarının ıslahı için sıkı bir çalışma başlatılmalıdır. Sağlıklı bir kuşağın yetişmesi için hayvansal gıdanın önemi göz ardı edilmemelidir.

Tarihsel, kültürel, doğal değerlerimiz iyi korunmalı ve tanıtımlarına özel önem verilmelidir. Tarih, kültür ve doğa yağması durdurulmalıdır. Konaklama tesislerinin yapımı, nitelikli tarım arazilerine zarar vermemelidir. Böylece turizm gelirlerimiz artırılabilir.

Ulusal madencilik konseyi oluşturularak, madenlerimizin ulusal çıkarlarımıza uygun olarak değerlendirilip işlenmesine başlanmalıdır. Ayrıca bu konuda geniş katılımlı Ar-Ge çalışması başlatılmalıdır.

Soygun ve yolsuzluk düzeninin ortadan kaldırılması, ülkemiz kaynaklarının ulusal - toplumsal amaçlar ve gönenç uğruna kullanılması gerekmektedir. Bu, yurttaşlık sorumluluğumuzdur.

Türkiye, emperyalist girdaptan kurtulmak için reçeteyi uzaklarda değil; kendi gerçeğinde, tarihinde, kuruluş ve kurtuluş heyecanında aramalıdır. Geleceğin büyük, onurlu, gönençli Türkiye'sini oluşturmak için ulusal bir ekonomik seferberliğe gereksinim vardır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye'nin milli güvenliğinde ekonomi birinci sıradadır. Bu, büyük bir ulusal sorundur. Ulusal sorunlar da ulusal işbirliğiyle, ulusal çıkarları her şeyden üstün tutarak çözümlenir.

Önümüzdeki günlerde siyasal alanda önemli gelişmelere tanık olacağız. AKP hükümeti zorlanacak. Çünkü türban karın doyurmuyor, popülist hamasi söylevler işsizliğe çare olmuyor, din tacirliğiyle oluşturulan yağma düzeni çöküyor. Yoksulluk inanılmaz boyutlarda. Yurttaş; aş, iş, huzur, güven istiyor. Ülkemizi bu açmazdan kurtaracak olan Atatürkçü, ayakları bu topraklara basan, gözü, yüreği ve aklı Türkiye'de olan siyasal kadrolar göreve gelmelidir. Kurtuluş buradadır.

Adil Hacıömeroğlu
5 Temmuz 2009

ATLANTİK ÖTESİNDEN BÜYÜK OYUN

12 Haziran 2009 tarihli Taraf Gazetesi'nin "Akp ve Gülen'i Bitirme Planı" haberi gündeme bomba gibi düştü. Gündemdeki sıcak, ülkemiz açısından yaşamsal konular birden unutuldu. Kısacası gündem değişti.

Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek imzalı belge, yandaş medya tarafından allandırılıp pullandırılıp kamuoyuna aktarıldı. AKP Genel Başkanı ve diğer AKP'li yöneticiler, demokrasi kahramanı edasıyla demeçler verdiler; darbeye, orduya karşı meydan okudular. AKP yöneticileri ve yandaş medya yazarları birer Yeltsin oldular. RTE-İlker Başbuğ görüşmesinden sonra ise başta RTE olmak üzere "demokrasi kahramanlarımızın" ateşinin düştüğü görüldü.

Bu belge, gerçek olabilir mi? Bir an için gerçektir, diyelim. Davulla zurnayla darbe olur mu? Yılarca askeri eğitim almış, gizliliğin ne demek olduğunu herkesten iyi bilen subaylar böyle bir belgeyi çarşıya pazara düşürürler mi? Böyle bir eylem planı, dilden dile dolaşırken darbe olur mu?

Belge; Atlantik ötesinden sızdırılmış ve ordumuzu yıpratma amacı taşımaktadır. Daha önce de Türk ordusuna ve özellikle de Atatürkçü duruşuyla bilinen subaylarına karşı benzer komplolar kurulmuştur. Ergenekon soruşturması adı altında Cumhuriyet'e bağlı subaylar, öğretim üyeleri, siyasetçiler, basın mensupları, demokratik kitle örgütlerinin yöneticileri ... düzmece suçlamalarla tutuklanmıştır. Cumhuriyet değerlerini savunanlara karşı yıldırma ve sindirme operasyonu yapılmaktadır.

Bu kez, Atlantik ötesinden büyük bir hesaplaşmayla karşı karşıyayız. Çuval geçirme operasyonunun devamıdır bu belge. Amaç, Türk Ordusu'nun toplumsal desteğini yok etmek, millet-ordu bütünleşmesini ortadan kaldırmaktır. Milletin desteklemediği bir ordu zafer kazanamaz, ayakta duramaz. Bu arada, şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Her türlü darbeye ve darbe girişimine karşıyım. Bugüne kadar yapılmış tüm darbelere de karşıyım. Darbeler demokrasimizi, gelişmemizi engellemiştir.

Peki, neden ordumuz hedef alınmaktadır? Çünkü, ordumuz gücü itibarı ile bölgenin en caydırıcı gücüdür. Ayrıca, dünyanın en büyük askeri güçlerinden biridir. Bu ordu, oluşumunu ve gücünü antiempeyalist bir mücadele olan Kurtuluş Savaşı sırasında sağlamıştır. Emperyalizmi dize getiren bir orduya, emperyalistlerin dostça bakması beklenemez.

Çünkü ordumuz, Atatürkçü özünü yitirmemiştir. Kemalizm, üçüncü dünya açısından en büyük modernleşme projesidir. Bu nedenle üçüncü dünya ülkelerinin uyanışını önlemek için Kemalizmin, sömürgeciler tarafından ortadan kaldırılması gerekiyor. Model ülke Türkiye'nin, ılımlı İslam çizgisine çekilmesi ABD'nin en büyük amacı. Bunun için Kemalist bir ordu, ABD'nin işine gelmiyor. Ayrıca, ABD, Irak'tan çekilme hazırlığı yapmaktadır. Bu sürecin sonunda Türk Ordusu'na Irak'ta ABD hesabına görevler verilmek istenmektedir. Bu konuda siyasal iktidarın sorun çıkaracağını sanmıyorum. Engel Türk Ordusu'dur. Emperyalistler ve işbirlikçileri bunun için orduyu yıpratma kampanyası başlatmışlardır.

Darbecilikle suçlanan subaylara baktığımızda dikkat çekici bir durumla karşılaşıyoruz. Bu subaylar, Güneydoğu'da terör örgütüne karşı amansız bir mücadeleye katıldılar. Terörün, hangi "dost eller" tarafından desteklendiğini bilen kişiler.


Darbe söylentileriyle gündemin değiştiğini söylemiştim yazımın başında. Evet, hem de nasıl değişti. Mayınlı arazilerin temizlenmesiyle ilgili yasa, Gül tarafından onaylanıp yürürlülüğe girdi. Sahi işsizliği, ekonomik krizi konuşanımız kaldı mı? Merkez Bankası Başkanı'nın "tüneldeki ışık" uyarısı geçiştirilecek bir konu mu? Her gündem değişikliği, kamuoyunun önemli, yaşamsal konuları tartışmasını engelliyor. Hızlı gündem değişiklikleri belleğimizi allak bullak ediyor; asıl olanı göremiyor, yapay olanla vakit geçiriyoruz. Böylece toplumsal enerjimiz boşa harcanıyor.

Türkiye, yapay gündem sarmalından kurtulup büyük güçlerin ülkemiz üzerindeki planlarını bozmalıdır. Asker, darbe yapacak umacısıyla ülkemizde dış destekli bir sivil darbenin köşe taşları mı döşeniyor? Bu sivil darbeyle 1919'un intikamı mı alınıyor?

Ulusumuz,tarih boyunca birçok zorluğu aşarak bugüne gelmiştir. Halkımız, ulusal sağduyusunu göstererek bu emperyalist oyunu bozacaktır. Oyunun bozulması, ulusumuzun aydınlık yarınlara koşmasında önemli bir sıçrama taşı olacaktır. Unutmayalım ki: Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.

Adil Hacıömeroğlu
18.06.2009

LİCE'DEN DÜŞEN ATEŞ

29 Nisan günü Türkiye'nin yüklü gündemine, dokuz askerimizin Lice'de şehit olduğu haberi düştü. Yaşamlarının baharında gencecik fidanlarımızı, kınalı kuzularımızı hain teröre kurban verdik. Haberi duyduğumda yüreğimden büyük bir parça koptu gitti onlarla.

Yaklaşık otuz yıldır nice fidanlar devrildi, nice ocaklar söndü. Kimbilir ne hayalleri vardı bu gencecik yüreklerin? Anneler, babalar hangi hayallerle büyütmüştü evlatlarını? Nice yoksulluğa, sıkıntıya, yaşamın tüm acımazlığına karşın büyütülüp vatan hizmetine gönderilmişti bu aslanlar. Yaşamını yitirenin yaşamöyküsüne kısa da olsa baktığımızda hep tanıdık geliyor bizlere bu insanlar. Yüzyıllardır olduğu gibi.

Jandarma Uzman Çavuş İlhami Hardal: Altı yıldır Lice'de vatan hizmetinde, evli, bir çocuklu. Eşi ikinci çocuğuna hamile. Otuz üç yaşındaki İlhami, işe girdiğinde ne kadar çok sevinmiştir kimbilir? Zoluklarla geçen bir yaşam, hain tuzakta son buluyor. Kilis'te başlayan yaşam, Kilis'in sıcak toprağına kavuşup sonsuzluk yolculuğuna çıkıyor.

Uzman Çavuş Salih Akyürek: Otuz bir yaşında, Yozgat-Sorgunlu, Ankara'ya göçmüştü aile. Babasını izledim televizyonlarda, öyle bir metanet ki düşman taş olsa çatlar karşısında. Salih'in on bir yaşındaki kızıyla altı yaşındaki oğluna nasıl izah edeceğiz babasızlığın verdiği acıyı, eksikliği, yalnızlığı?

Er Emrah Polat: Dağlarından yağ, ovasından bal akan Aydın'da doğmuştu Emrah. Bu yılın ballı yemişlerini tadamadı, bir daha da tadamayacak. Aydın bağlarındaki çekirdeksiz, razaki, kadınparmak üzümleri de öksüz kaldı bu yıl. Nazilli'nin Ulukaraağaç Köyü'nün cümle varlığı daha da hüzünlü olacak bu yıl. Emrah, 1995'te şehit olan dayısıyla buluşuyor memleketinin kara toprağında. Bir daha ayrılmaksızın, sonsuza dek.

Er Erdal Oral: Kağızman'ın sert rüzgarlarıyla çelikleşmiş bedenini siper ediyor hain bombaya. Dört aylık körpe bir asker. Askerlik sonrası hayallerine kavuşamadan, kara toprağa kavuşuyor sırım gibi bedeni. Yirmi yaşında alıp gidiyor onu kahpe bir ihanet ana kucağından. Annesi komşularına "Kına yakın!" diye haykırıp ağıtlar yakıyor. Çünkü karayılan toprağın altında değil, içimizde, akıtıyor zehrini dört yana.

Er Zeynel Direkçi: Antep'i "Gazi" yapan bir ecdadın torunuydu. Fransız'a boyun eğmemişti dedesi, Zeynel mi boyun eğecekti üç beş çapulcuya? Yetim kalmıştı, yılmamıştı hayattan. Biri özürlü dört kardeşinin ve annesinin geçimini sağlamıştı yıllarca. Bir de sevdalanmıştı Zeynel. Askerlik dönüşü kendi işini kurup evlenecekti. Bir anne, dört kardeş öksüzdü artık Antep'in bir viran hanesinde. Belki bir gün Zeynel, bir kese kağıdında kuru yemişleriyle kapıyı çalar diye bekleyecekler yıllar boyu. Ama Zeynel de diğerleri gibi beyaz atın üzerindeydi, hiç bitmeyecek sonsuz bir yolculuktaydı.

Er Miktat Beder: Hamsi kadar kıvrak, kayın ağacı kadar sağlam, yıldız fırtınası kadar sert, kiraz çiçeği kadar narin bir toprağın çocuğuydu Miktat. Lodosla poyrazın horon teptiği, karayelin cömertçe suladığı, bin bir çeşit çiçeğin açtığı Arsin toprağında sonsuza dek yaşayacaksın. Yirmi yaşında düştün toprağa. Köyünün bayırlarındaki papatyalar, menekşeler boyun büktü. Fındık bahçelerindeki kuş cıvıltıları sonsuz bir ağıta döndü. Çiçekli Köyü'nde hep bir bayrak dalgalanacak, kızıllığında hep sen olacaksın.

Er M.Ali Karaduman: Spil Dağı'na bakıp ne hayaller kurmuşsundur. Ailecek başınızı sokacak bir eviniz yoktu; çünkü iki kez yangın geçirmiştiniz. Manisa, bir yiğidini daha vermişti toprağa. Kula'da bahar geç gelecek bu yıl, yaz daha sıcak, güz daha hüzünlü, kış soğuk geçecek. Yirmi bir yıllık yoksul bir yaşamın varsıl hayaleriyle düştün vatan toprağına.

Er Onur Görmez: Yirmi bir yaşında, Aydın'ın Karpuzlu İlçesi'nin Ömerler Köyü'nden. Yunan işgalinde efelerin dağa çıktığı, Kuvayı Milliye örgütlerinin çoban ateşini yaktığı Ege'den. Şehadetinden birkaç saat önce babasıyla iki dakika konuşabiliyor. Fazla konuşamıyorlar, çünkü kontörü bitiyor Onur'un. Yaşıtları milyarca lirayı loş ışıklı gece kulüplerinde harcarken, her gün yeni bir aşka yelken açarken Onur'un kontörü bitiyor hain pusuya yaklaşırken.

Er Murat Çavdar: Trabzon'dan İstanbul'a göç eden bir ailenin yirmi bir yaşındaki oğluydu. Berberlik yapıyordu, askerlik bitince de kendi dükkanını açacaktı. Emeğiyle geçinmişti hep. Yirmi gün önce konuşmuştu ailesiyle telefonda. Babası: "Oğlumun şehitliğe defnedilmesi benim için büyük bir onurdur." diyor. Başka söz kaldı mı bize söyleyecek.

Yukarıdaki yaşamöykülerine baktığımızda ortak bir yön var. Hepsi zorlukla yaşam mücadelesi veren dar gelirli aile çocukları. Bu ülkenin bütün meşakkatini çeken insanlar. İşsizliğin, geçim sıkıntısının, tüm yaşamsal zorlukların girdabında kıvranan kahramanlar. Bu milletin şehit anne ve babaları her koşulda hala "Vatan sağolsun!" diyorsa bu, bu milletin büyüklüğünü gösterir.

Emperyalist bir kışkırtmanın, ulusumuzu nasıl onulmaz acılara gark ettiğini anlamazdan gelmenin, kimlere yaradığını anlamanın zamanı gelmedi mi?

Bu yüce ulusu yoksul bırakanlar, ekonomik değerlerini yağmalayanlar, onu çağdaşlaşma hedefinden alıkoyanlar utanmalıdır hem de çok utanmalıdırlar. İnsanlıklarından utanmalıdırlar, bu ulusa yakışmadıklarından, layık olmadıklarından utanmalıdırlar. Şehit ailelerinin metanetlerinden, yüce gönüllerinden, yurtseverliklerinden utanmalıdırlar. Bu ulusun kör bir kuruşunu yiyenin, ziyan edenin nasıl bir gaflet ve ihanet içinde olduğunu anlamanın zamanı gelmedi mi?

Sahte raporlarla askerden kaçanlar, bir gün şehit ailelerinden biriyle karşılaştıklarında onların gözlerinin içine bakabilecekler mi? Vatan, hepimizindir. Nimeti de külfeti de paylaşmalıyız. Ulusal birliğin en önemli öğesi, vatan hizmetinde adalettir.

Kahramanlarına sahip çıkmayan toplumlar, bunun bedelini çok ağır olarak öderler. Şehitlerimizi saygıyla anmak, onların ailelerine sahip çıkmak hem insanlık hem de vatan borcudur. Gün, borcumuzu ödeme günüdür.

Adil Hacıömeroğlu
2 Mayıs 2009

ESKİŞEHİR'İN YILMAZ HOCA'SI

3 Nisan akşamı, 19.25 uçağıyla İstanbul'dan Eskişehir'e gittim. Kısa ve rahat bir yolculuktu. İşim nedeniyle hafta sonunu Eskişehir'de geçirecektim. Havaalanının adını okuyunca ilk şaşkınlığımı yaşıyorum: Eskişehir Anadolu Üniversitesi Havaalanı. Evet, Türkiye'de bir ilk, bir üniversitemizin havaalanı var.

Bu önemli bilgiden sonra, taksiye atlayıp Anadolu Üniversitesi Yerleşkesi içindeki Anadolu Oteli'ne gidip yerleşiyorum. Bir süre sonra yürüyüş yapmak amacıyla yerleşke içinde dolaşmaya çıkıyorum. Gece olmasına karşın çok etkileniyorum. Sabahı iple çekiyorum. Geç yatıp erkenden uyanıyorum. Kahvaltıdan sonra o gün yapmam gereken işimi kuşluk vakti bitirip kahve içmek için otele dönüyorum. Otelde, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Yılmaz Büyükerşen'le karşılaşıyorum. Onu kutlayıp ve ayaküstü kısa bir söyleşiden sonra oradan ayrılıyorum.

Kısa bir yürüyüşten sonra tramvaya binip İnönü durağında iniyorum. Porsuk Bulvarı'na gidiyorum. Güzel bir bahar günü. Ağaçlar tomurcuklanmada, bazıları çiçeklenmiş. Porsuk boyunca dolaşanlar, çimlere uzanıp ilkyazın keyfini çıkaranlar... Pırıl pırıl bir bulvar. Doğanın, sanatın, tarihin, kentin iç içe, uyumla kucaklaştığı bir yer burası. Eskişehir'in çocukları ve gençleri çok şanslı olsa gerek.

Bulvar gezisini bitirip Bilim, Kültür, Sanat Parkı'na gidiyorum otobüsle. İnanılmaz yapıtlarla karşılaşıyorum: Korsan gemisi büyükçe bir göletin kıyısında. Gölette rengarenk balıklar; pırıl pırıl sular, su kayakçılarını bekliyor. Eğitici oyuncaklar, dinlenme yerleri... Tepede Nuh'un gemisi, aşağıda amfitiyatro. İklime uygun, bakımlı ağaçlar... Bozkırın ortasında eşsiz bir vaha, bir cennet.

Gezimin üçüncü durağı, Odunpazarı. Zamana meydan okuyan tarihi evler, konaklar; bakımlı, korunmuş bir durumda, kentin hizmetinde. Cam müzesi, bir ilk. Camdan yapıtlar doyumsuz güzellikte. İmrenerek, gururlanarak geziyorum müzeyi. Ardından etnografya müzesindeyim ve bir Cumhuriyet yolculuğuna çıkıyorum. Eski giysileri ve fotoğrafları görünce iç geçiriyorum. Yiten ince zevkimize yanıyorum. Düşüncelere dalıp Atlıhan Çarşısı'na doğru yürüyorum. Atlıhan'da lületaşına kimlik kazandıran ustalarla konuşup söyleşiyorum. Atlıhan'dan çıkıp Kent Park'a yöneliyorum. İşte bozkırın ortasındaki mucize: Porsuk kıyısında şezlonglarıyla kumsalıyla bir plaj. Yine gölette yüzen rengarenk balıklar... Kıyı kentlerinde denizlerde korunamayan balıklar, Eskişehir bozkırının göletlerinde, havuzlarında yüzüyor.

Eskişehir'de en dikkat çekici iki şey var: heykeller ve havuzlar. Her parkta heykel ve su var. Heykeller; tarihi, geleneği, geleceği anlatıyor. Suyun bu kadar önemsendiği ve güzel kullanıldığı bir kent yok sanırım.

Akşam karardığında otelime dönüyorum. Gün boyu hiçbir şey yememiştim. Yerleşkedeki Taş Bina'ya gidiyorum. Güzel bir akşam yemeğinden sonra erkenden uyuyorum. Pazar günü erkenden kalkıp işimle ilgileniyorum. Saat 15.00'te bitiriyorum işimi. Yerleşkeyi geziyorum. Doğayla uyumlu yapılar, insanı hiç rahatsız etmiyor. Çağdaş bir anlayışla yapılaşmış mükemmel bir üniversite. Anadolu Üniversitesi'nin her yerinde Büyükerşen imzası var.

Eskişehir'de gezilecek çok yer var. Tekrar gelmek düşüncesiyle gezimi bitiriyorum. Ancak Yılmaz Hoca'nın, Fatih'in gemileri karadan yürütmesine nispet yaparcasına Porsuk kıyısında, Alpu'da, tersane kurmasını söylemeden geçemeyeceğim.

Eskişehir, üniversite ve yerel yönetim işbirliğiyle oluşturulan olağanüstü örnek bir kent. Birçok yerel yönetimin yapamadığını yapıyor Eskişehir. Bozkıra can, bozkıra dirim veriyor. Peki nerden geliyor bu esin? Cumhuriyet'le birlikte bozkırın ortasında modern bir kenti, Ankara'yı kuran en büyük esindir herkese. Bunu anlayabilecek, kavrayabilecek, içselleştirebilecek kişiler için esindir Atatürk'ün Ankara'sı. Atatürk, bozkırın ortasında Atatürk Orman Çiftliğini kurmuş, bir örnek sunmuştu ulusuna. Kimileri Atatürk'ü örnek alır. Kentini, tarihini, doğasını koruyup yönettiği yeri modern sanatla tarihin buluştuğu müze yapar. Kimileri de yönettiği kenti aç kurtlar gibi yağmalar. Bazı yerel yöneticiler kente emek verip değer katar; bazılarıysa kentin değerlerini talan eder.

Otelime dönüp çantamı alarak havaalanına gidiyorum. İstanbul'a dönmek için 21.05 uçağına biniyorum. Cam kenarındaki koltuğumdan geceyi seyrediyorum. Anadolu'nun uçsuz bucaksız topraklarını örten karanlığa bakıyorum. Tepede ayın aydınlığında binlerce yıldızın; kentlerimize, kasabalarımıza, köylerimize, bozkırımıza, göllerimize, denizlerimize, tarihimize, geleceğimize göz kırptığını görüyorum. Dalgınlığım, hostesin anonsuyla bitiyor. Diyorum ki: "Yılmaz Hoca'm sizden öğrenilecek çok şey var. Tabi öğrenebilene..."

Adil Hacıömeroğlu
13.04.2009

Not: "Yılmaz Hoca" hitabı Eskişehirlilerindir, yazımda ona sadık kaldım.

BUGÜN SEÇİM GÜNÜ

NOT: Bu yazı sandıklar açılmadan önce yazılmıştır.

Sabaha karşı 05.00'te yatıp uyudum. Gece boyunca Murat Bardakçı'nın yönettiği "Tarihin Arka Odası" programını izledim. İlber Ortaylı, Pelin Batu, Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı'yla büyük bir tarih ziyafetine katılmanın verdiği büyük bir huzurla yatağımdaydım. Murat Bardakçı, hafta sonları iki gece tarih meraklısı büyük bir kitleyi televizyon başında tutuyor. Büyük bir tarihsel aydınlanmanın mimarı oluyor. Bu aydınlanmanın diğer bir mimarı da Fatih Altaylı'dır.

Sabahleyin 08.00'de önce kapım, sonra telefonum çalıyor. Telaşla kapıyı açıyorum. Karşımda apartman görevlimiz Sait. Benim telaşımı görünce, uyandırdığı için özür diliyor. Kendisinin ve eşinin nüfus kağıtlarıyla seçmen bilgi kağıtlarını bizde unuttuklarını söylüyor. Dün bizdeydiler ve gerçekten hanımefendinin çantası salonda duruyordu. "Niye acele ediyorsunuz?" dedim. Heyecanla "Erkenden oy kullanalım ki hayırlı, bereketli olsun." dedi. Bir daha uyumadım, hep Sait'i ve milyonlarca Sait'i düşündüm.

Kahvaltıdan sonra ben de oy kullanmaya gittim. Uzun süre kuyrukta bekledim. Herkesin duruşunda bir vakar, herkeste sorumluluğun kazandırdığı bir ciddiyet, huzur... İşte demokrasi "Bu..." dedim. Yurttaşı adam yerine koyan, unutulanı anımsayan, itilmişi önemseyen, "altın eşiğin gümüş eşiğe muhtaç olduğu" tılsımlı rejim.

Son günlerde demokrasimiz konusunda büyük tartışmalar var. Demokrasimizin doğru işlemediği, bizzat seçilenler tarafından demokratik hakların kötüye kullanıldığı, yavaş yavaş demokrasinin otokrasiye dönüştüğü söyleniyor. Ben de bu görüşlere katılıyorum. Parti içi demokrasinin olmadığı; yargının saygı görmediği, büyük bir oranda siyasallaştığı bir süreçte demokrasi sözde kalır.

Peki, ne olacak demokrasimiz, otokratik anlayışlara teslim mi olacağız? Bugünkü yerel seçimlerin ülkemiz için önemli bir dönüm noktası olacağını düşünüyorum. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, demokrasimiz ve ulusumuzun geleceğini yakından etkileyen sorunlar daha çok tartışılacak ve çözümlenmeleri yolunda önemli adımlar atılacak. Sağduyu, Türkiye'nin önünü açacaktır. Halkımız geleceğini karartan karabasandan kurtulacaktır. Gece olmadan gündüz olmaz. 29 Mart'tan sonra tan vaktinin kızıllığını, sonrasında da günün parıltılı aydınlığını hep birlikte yaşayacağız.

Neden bu kadar umutluyum? Seçimlerde iktidar mı değişecek? Hayır! Önemli oy kaymaları mı olacak? Ona da hayır! Hatta şunu da söyleyebilirim ki 2007 seçimlerinden çok farklı bir sonuçla karşılaşmayacağız. Bir kaç adayın öne çıkması dışında olağanüstülükler beklemiyorum bu seçimden. Ana muhalefet partisinin oyunu biraz artırması önemlidir. İstanbul, İzmir, Bursa, Diyarbakır gibi büyük kentlerde yönetimler değişmez gibi geliyor bana. Ankara üç adayın da kazanması olası bir kent. Bir kaç önemli belediye el değiştirebilir. Bu da seçimin sürprizi olur.

Seçimlerden sonra yolsuzluklar daha çok tartışılacak. Bu konuda yargısal önlemler alınacak, kamuoyu baskısı daha da artacak. Görevini kötüye kullananlar, koltuklarında eskisi kadar rahat oturamayacaklar. Demokrasiden yana güçler, seslerini daha gür çıkaracaklardır. Kemal Kılıçdaroğlu'yla özdeşleşen yolsuzluklarla mücadele çığ gibi büyüyecek. Son dönemde çeşitli partilerden kişilerin de yolsuzlukla mücadele kervanına katılması umut vericidir. Demokrasi, iyi ya da kötü yapılan işin hesabının verildiği yönetimdir. Artık, herkes şunu çok iyi bilmektedir ki, devleti ve milleti soymak ulusal egemenliğimizi, bütünlüğümüzü tehlikeye düşürmektedir. Ulusal geleceğimiz, demokrasimizi sağlam temellere oturtmakla garanti altına alınacaktır.

Yeri gelmişken birkaç söz de Sayın KIlıçdaroğlu için söyleyelim. Seçim sonuçları ne olursa olsun, Kılıçdaroğlu kazanacaktır. Çünkü o, yolsuzluklarla mücadelede bir misyondur, bayraktardır. Yıllar sonra ilk kez, her kesimden halkın heyecanla desteklediği bir aday olmuştur. Takside, dolmuşta, trende, vapurda, sokakta, kahvehanede, lokantada, aile söyleşilerinde... konuşulan, güvenilen ve umut bağlanılan adamdır o. Seçimden sonra bu, daha da artacaktır. Bundan sonra yetki ve sorumluluğunu kötüye kullananlar çok sıkıntı çekeceklerdir. Kılıçdaroğlu, İstanbul'un otuz dokuz ilçesinden partisinin gösterdiği ilçe belediye başkan adaylarından belirgin fazlalıkta oy alacaktır. Bu, önemlidir ve önemsenmelidir.

Önümüzdeki dönemde ülkemize yapılan dış kuşatma daha da artacaktır. Emperyalistlerin istekleri ulusumuzu rahatsız edecektir. Ulusumuzun geleceği açısından halkımızın antiemperyalist tavrı önem kazanacaktır. İşte çözüm bu noktada gelecektir. Çözüm, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesidir. Yani Atatürkçülük'tür.

Biz Kurtuluş Savaşımızı Saitlerle kazanmadık mı, Cumhuriyet devrimini onlarla yapmadık mı? Bugün de demokrasi savaşımını onlarla yapacağız ve kazanacağız. Yirminci yüzyıl nasıl Mustafa Kemal'le anlam kazanmışsa, yirmi birinci yüzyıl da Kemalistlerle anlam kazanacaktır. Çünkü ulusumuzun ayağa kalkması, üçüncü dünya ülkelerine örnek olacaktır.

Adil Hacıömeroğlu

29/03/2009

SON OSMANLI PADİŞAHI

3 Mart 2009 günü Kadıköy-Söğütlübahçe metrobüs hattının açılışında "Kadıköy'e hoş geldin Son Osmanlı Padişahı 1.Recep Tayyip Erdoğan" pankartını gördük. İlginç, ilginç olduğu kadar da anlamlı bir pankart.

Padişahlık seksen yedi yıl önce kaldırılmasına karşın, günümüzde padişahlık özlemiyle yanıp tutuşanlara anlam veremiyorum. Padişah kulluğundan, ulus devletin özgür bireyliğine geçişi bazıları bir türlü hazmedemiyor, içine sindiremiyor. Padişah olmayı, yalnızca kılıç elde fetihler yapmak olarak anlayanlardır bu kişiler. Ülkemizin en büyük eksikliklerinden biri de doğru tarih bilgisidir. Doğru tarih, eleştirel bir bakış açısıyla olur. İyi yapılanları, utkuları ağdalı bir dille anlatırken yenilgileri, kıyımları yok saymak doğru tarih bilgisi değildir. Tarih öğrenmenin asıl amacı, utkulardan, yenilgilerden ders almaktır. Hataları tekrar yapmamaktır. Geçmişin görkemiyle sarhoş olup hayal aleminde yaşamak, tarihi bilmek değildir. Tamamen geçmişe saplanıp kalmak, geleceğin aydınlık ufuklarından uzaklaştırır bizi. Gelecek, hamasi söylevlerle kurulamaz.

I.Murat'ın Balkan fetihleri, II.Mehmet'in fatihliği, İstanbul'un alınışı, I.Selim'in yavuzluğu, Kanuni'nin "Muhteşem" olması yüzyılların derinliğinden gelen heyecanlardır. Ancak bu övünç, hiçbir zaman tarihsel olumsuzlukları ortadan kaldırmaz.

Takiyüddin Efendi'nin Tophane'deki gözlemevinin yıktırılması, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin Cezayir'e sürülmesi, matbaanın üç yüz yıla yakın gecikmeyle ülkemize gelmesi gibi yüzlerce olumsuz karara kimler ferman buyurmuştur? Bu tür kararların, ulusumuzu nasıl geri bıraktığını görmezden gelebilir miyiz?

Küçük Kaynarca, Hünkar İskelesi, Ayastefanos, Berlin...antlaşmalarını kimler imzaladı? Bu antlaşmalarda bir devletin, egemenlik haklarını nasıl yabancı güçlere terk etiğini görmekteyiz. Anadolu'da kıyıma uğrayan binlerce yurttaşımızı unutabilir miyiz? Bu insanlarımızın hangi amaçlar uğruna katledildiğini hiç düşündük mü? Anadolu köylüsünün, yoksulluk ve çaresizlik içinde bırakılmasının sorumlusu kimlerdir?

Sondan ikinci Osmanlı Padişahı Sultan Reşat; Metehan'ın temelini attığı Fatih'in, Yavuz'un, Kanuni'nin ... komuta ettiği Türk ordusunu, Emperyalist Almanya'nın subaylarının buyruğuna vermemiş midir? Son Osmanlı Padişahı Vahidettin; Mondros'u, Sevr'i kabul etmemiş miydi? Yine son padişahımız, ülkesini bir İngiliz zırhlısıyla terk etmemiş miydi?

İnşallah Kadıköy'de ilan edilen son padişahın sonu, diğer son padişahlarla benzemez. Yoksa bu pankartı açan yurttaşımız, ironik bir anlayışla geleceğe gönderme mi yapıyor?

Adil Hacıömeroğlu
27.03.2009

ÇARESİZLİK

25 Mart Çarşamba günü BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun da içinde bulunduğu helikopterin Kahramanmaraş'tan Yozgat'a giderken düştüğünü telelevizyonlardan öğrendik. Haber saat 16.00 civarında duyuldu ve helikopterde bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş, 16.10'da 112 acil servisiyle telefonla konuşuyor. Kazayı haber veriyor.
Çağdaş, gelişmiş ülkelerde böyle bir durumda kurtarma çalışmaları ivedilikle uygulanır; kazazedeler kurtarılır. Peki, bizde nasıl oluyor bu işler?

Kaza duyulur duyulmaz, hükümet yetkililerinden tüm kaza ve felaketlerde olduğu gibi hamasi, basmakalıp açıklamalar yapılıyor. Artık bu sözlerin, bir işe yaramadığını herkes biliyor. Hükümetin görevi, devlet kurumlarını en iyi biçimde işletip yurttaşlarını rahat, huzur, güvenlik içinde yaşatmasıdır. Beceriksiz, başarısız yöneticiler bol bol bahane üretip başarısızlıklarının nedenini hep başkalarına yüklerler. Hele bizim ülkemizde bu iş daha kolaydır. Suçlu doğadır, kötü hava koşullarıdır. Nasıl olsa doğal koşullar kendini savunamaz. Böylece yöneticiler "aklanır".

Devleti yönetenlerin bakış açıları, öncelikleri, amaçları çok önemlidir. Siz, bütün devlet gücünü, teknolojik olanakları kendi siyasal çıkarlarınız doğrultusunda kullanırsanız; yurttaşlarını, bir muhalefet partisinin genel başkanı ve yöneticilerini dağ başlarında kaderleriyle baş başa bırakırsınız. Oysa, Ergenekon iddianamasine bakıldığında, dinlemedeki teknolojik harikalara parmak ısırıyorduk. İnsanların en özel sırlarını dinleyip gazete manşetlerinde yayınlatan anlayış, yurttaşının yaşaması için aynı duyarlılığı gösteremiyor. Çarasizliğini, beceriksizliğini, devlet kurumlarını kadrolaşmayla düşürdüğü acizliği kar yağışının, soğuk havanın arkasına sığınarak örtmeye çalışıyor. Hakkını arayan yurttaşına efelenen külhanbeyi anlayış, doğaya karşı teslimiyet içinde çaresiz kalıyor.

Uludağ'da snowboard yaparken donan Bilkentli Ümit'in ümitsiz bekleyişini yüreğimiz yanarak izlemedik mi? Ergenekon için kullanılan enerjinin, olanakların yarısı yurttaşlarımızı yaşatmak için kullanamaz mıyız? Devletteki kadrolaşmanın, işi ehline yaptımamanın geldiği nokta burası. Arama, kurtarma çalışması yapamayan bir devlet örgütü.

Bu tür kazalarda, felaketlerde halka öğütlenen tek şey, dua etmek. Çaresizlikleri dua ile aşmak... Her işimizi Tanrı'ya bırakırsak yöneticilerimize ne gerek var? Bir siyaset adamının, parti liderinin kaza yerine ulaşamayan devlet kurumlarının kendini sorgulaması gerekmez mi?

Ben, Muhsin Yazıcıoğlu'nun siyasal görüşlerine katılmam; ama yaşama hakkına sonuna kadar saygı duyarım. Sayın Yazıcıoğlu, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, böyle bir kurtarma rezaletini hak etmiyor. 21. yüzyılın Türkiye'si böyle mi olmalı? Dağlarına ulaşamayan, elindeki teknolojiyi kullanamayan çaresiz bir ülke olmak bize yakışıyor mu? Dayan Yazıcıoğlu, dualarımız seninle...

Not:Yazının yazıldığı saatte henüz kaza yerine ulaşılamamıştı.

Adil Hacıömeroğlu
26.03.2009

SİYASETTE UYUM

Son yıllarda "siyasette uyum" sözü çok kullanılır oldu. Peki bundan kastedilen nedir? Uzlaşma mıdır, yoksa biat mıdır?

Uyum, "Bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk (TDK Sözlüğü)." demektir. Bir bütündeki her parçanın farklı görevleri olduğu da unutulmamalıdır.

Demokrasi, insanların körü körüne birilerinin peşinden gittiği, yönetene evet efendimci bir anlayışla biat ettiği, eleştirinin yok sayıldığı bir rejim değildir. Demokraside kişilerin değil, halkın egemenliği esastır. Tartışmanın olmadığı, farklılıkların yok sayıldığı, yanlışlıkların göz göre göre kabul edildiği bir yönetim midir demokrasi? Tabi ki hayır. Farklı görüşlerden doğan ortak aklın yönetme biçimidir demokrasi. Büyük bir orkestradaki farklı sazların oluşturduğu muhteşem müziktir. Örneğin, yaylı sazlar ne kadar önemliyse orkestrada, nefesli sazlar da o kadar önemlidir. Hiçbir sazdan vazgeçemezsiniz. Tek seslilik sıkar insanı, monotonlaştırır dinleyeni.

Uyum içinde çalışmak; kimilerince kayıtsız, koşulsuz biat etmek olarak anlaşılıyor. Bu yüzden de demokrasimiz yara alıyor, yaratıcılık ölüyor, doğru hizmetler üretilemiyor, denetim mekanizması işletilemiyor. Bu işin en kötü yanı ve söylemi de şudur:"... Bey'in ekibi ya da ...'nın adamı". Peki, biz nerdeyiz, biz kimiz? Ortadoğu'da sınırları cetvelle çizilen bir aşiret devletinde mi, yoksa Afrika'da sabahleyin erken uyanan çavuşun darbe yaptığı klan devletinde mi? Bir kamu kurumunda onun bunun ekibi, adamı olmaz. O kurumun ekibi, toplumun özgür bireyleri olur. Demokratik cumhuriyetlerde böyledir. Özgür bireylerin olmadığı toplumlarda demokrasi yerleşmez.

Yerel seçimlerin adaylık sürecinde demokratik davranıştan neler anladığımızı ibretle gözlemledim. Tartışmalarda sık sık şu gündeme geldi: "Sen başkan adayımızı eleştiriyorsun, niçin aday adayısın, onunla uyumlu çalışabilecek misin? Adaylığını geri almalısın." Burada eleştirinin nevi, nedeni dikkate alınmaz. Aslında herkes, ikili sohbetlerde eleştirir, yerden yere vurur. Ama "uyum(!)" adına "ekip"te yer kapmak için susulur. Hatta olmayan işlerin övgüsü de yapılır. Asıl farklı düşünenler aday olmalı ki ve de seçilmeli ki demokratik saydamlık sağlansın, kararlardaki keyfiyet ortadan kalksın.

İyi bir ekip; farklı yetenekten, değişik düşünceden, ayrı ayrı bakış açıları olan kişilerden oluşur. İyi bir ekip çalışması da farklılıkların birlikteliğiyle aynı hedefe koşan kişilerin çabalarıyla olur. Eğer bir ekipteki tüm kişilerin bakış açıları, yetenekleri, düşünceleri liderle aynı ise liderin dışındaki kişlere gerek yoktur. Çünkü diğerleri etkisiz elemandır. Etkisiz elemanların çok olduğu kurum ve kuruluşlar da üretken olamaz. Yaratıcılık, tartışmanın olduğu ve düşüncelerin özgürce ifade edildiği ortamlarda yeşerir. Yaratıcılık yoksa, ilerleme ve gelişme de yoktur. Toplumsal dinamizmi ayakta tutan, farklı düşüncelerdir, tartışma ve eleştiridir.

Son yıllarda yolsuzluklardaki artışın nedeni, "siyasal uyum"dan kaynaklanan "ekip çalışması"dır. Yerel yönetimlerde yolsuzluktan bu kadar çok bahsedilirken, kentlerimiz hunharca yağmalanırken, seçilmiş yerel yöneticilerin (başkan ve mecli üyelerinin) büyük bir çoğunluğunun susması, bu "ekip çalışması"nın başarı(?)sıdır. Siyasal partilerde farklı seslerin ayıklanması, siyasetimizi durağanlaştırmış, kısır tartışmalara, slogancı anlayışlara yöneltmiştir. Bu da içte ve dışta dağ gibi duran sorunları çözümsüz hale getirmiştir.

Şimdi biz, bir tek çiçeğin açtığı siyaset bozkırında mı yaşayacağız, yoksa bin bir türlü çiçeğin yer aldığı demokrasinin engin topraklarında mı? Bir çiçekle bahar gelmeyeceğine göre...

Adil Hacıömeroğlu
3 Mart 2009

HIRSIZIN İTİBARI OLUR MU?

Son otuz yıl içinde büyük bir yağma yaşanıyor ülkemizde. Giderek de artıyor yağma. Yağma arttıkça da halk yoksullaşıyor. Devlet yoksullaşıyor. Devletimizin iç ve dış borçları her geçen gün artıyor. Borcu artan devletin, doğaldır ki, saygınlığı da azalıyor.

Dünyanın hiçbir ülkesi bu kadar borçlanarak ve bu kadar yolsuzluk batağına batarak kalkınamaz, çağdaşlaşamaz. Yolsuzluk, ülkede gelir dağılımının dengesizleşmesine ve halkın hızla yoksullaşmasına neden oluyor. Yoksullaşma, insanların umutsuzluğunu artırır. Umutsuz insanların/toplumların gelecekle ilgili büyük hedefleri olamaz. Bir toplumun geleceğini bu denli etkileyen, hatta varlığını tehlikeye düşüren yolsuzluğu niçin önleyemiyoruz?

Günümüzde yolsuzluk; üretmeyen işadamı(!), siyasetçi, bürokrat işbirliğiyle örgütlenir. Yolsuzluğa bulaşan kişiler, toplumda azınlıktadırlar. Ancak örgütlü oldukları, ekonomik ve siyasal güçlerini bir baskı aracı olarak kullandıkları için güçlü görünmekteler. Ayrıca bu kişilere karşı toplumsal tepki gösterilmediği için, yolsuzluk yapanlar daha da cesaretleniyor. Yolsuzluğa karşı olanlar ise örgütsüz ve dağınıklar.

Toplum; türedi zenginlere, yolsuzluk yapanlara itibar gösterdikçe bu hastalıktan kurtulmamız olanaksızdır. Ulus olarak, kişisel ve toplumsal alanlarda yolsuzluk yapanlara; halkın ekmeğini, geleceğini, umudunu çalanlara karşı geniş kapsamlı bir TEŞHİR-TECRİT kampanyası yürütmeliyiz. Bu kişileri, toplum yaşamına itibarlı kişiler olarak kattığımız sürece, yolsuzluk toplumdan kazınamaz. Tabi ki TEŞHİR ve TECRİT, hukuksal süreçle birlikte işlemelidir. Yolsuzluğa karşı en etkili yol, ulusun geleceğini çalanları dışlamaktır. Siyasette, bürokraside yolsuzluğa karışanların hızla ayıklanma süreci başlamalıdır. Görevi ihmal eden kim olursa olsun gerekli hukuksal, toplumsal kurallar işletilmeli.

Topluma yeni modeller sunulmalıdır. Sürekli olarak tüketimin desteklendiği toplumlarda, tek hedef para kazanmak olur. Bilgi sahibi, erdemli, üretken olmak, yüksek ülküleri toplumda yaşatmak ana hedef olmalıdır hepimizde. Hısıza prim, paye verilmemeli.

Bu iletiyi herkese ulaştırarak toplumda hırsızlıklara, yolsuzluklara karşı bir bilinç oluşturalım. Siyasal partilere iletiler göndererek, telefonlar ederek seçimlerde adı yolsuzluğa karışanların teşhir ve tecrit edilerek aday gösterilmelerini önleyelim. HIRSIZI TEŞHİR VE TECRİT KAMPANYASINA destek verelim.

Adil Hacıömeroğlu
14.02.2009