DEĞİŞİM, AMA NEREYE?

    Deniz Baykal’ın bir komplo sonucunda CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılması ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesiyle siyasal yaşamımızda yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönem, halkımız için de CHP için de önemli bir siyasal kırılma yaratacak. CHP, kuruluşundan beri siyasal kırılmalar yaşadı. Bu kırılmalar, ülkemizin siyasal yapısını çok etkiledi.

    Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi, kamuoyunda büyük heyecan, güven ve beklenti yarattı. Yıllardır yolsuzluklarla sarsılan ve yoksullaşan geniş halk kitleleri, dürüst kimliğiyle ortaya çıkan Kılıçdaroğlu’nu bir umut ışığı olarak görmekte. Yozlaşan, ülke sorunlarından uzak, sorun çözemeyen aksine sorun yaratan, halkı dışlayan, yolsuzluklara batmış siyasal anlayışın düzelmesinin bir umudu oldu Kılıçdaroğlu. Bu, çok büyük bir yüktür ve olağanüstü sorumluluk. Ancak kamuoyunun beklentilerinin geçici olacağını düşünenlerdenim. Yeni genel başkanla CHP, kuruluş anlayışından ve Atatürk ilkelerinden biraz daha uzaklaşacağı kanısındayım.

    Kılıçdaroğlu ile ilgili olarak kamuoyunda oluşturulan algısal umudun kısa zamanda umutsuzluğa dönüşeceğini düşünmekteyim. Bu algısal umudu oluşturanlar, dış merkezler ve onların güdümündeki basın yayın organları. Deniz Baykal’a yapılan kaset komplosunun arkasındaki güç Fetullahçılar. Dolayısıyla bu işte ABD parmağının olmadığını düşünmek saflık olur.Emperyalizmin ülkemiz için hayırlı düş görmeyeceğini söyleyeyim.

    12 Eylül’den sonra Türk siyasetine damgasını vuran Özalizm, yaygın bir yolsuzluk ve soygun düzeninin ülkemizde yerleşmesine yol açtı. Yolsuzluğa batmayan siyasetçi neredeyse mumla aranır oldu. Ne yazık ki siyasetin solu da bu Özalist dalgadan belli ölçülerde etkilendi.

    Kemalist olmak, solcu olmak ülkemizde ahlaklı olmanın bir ölçütü kabul edilirdi eskiden. “Solcular rüşvet yemez, haksızlık yapmaz, kamu malına dokunmaz.” Anlayışı, 12 Eylül’den sonra zarar gördü. Sol ahlakın nasıl olduğunu anlamak için yıllar önce okuduğum Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından merhum Mustafa Ekmekçi’nin bir yazısından aklımda kalanları sizlerle paylaşayım: 12 Eylül öncesinde iletişim, bankacılık ve ulaşımda teknolojinin çok gelişmediği dönemde geçiyor olay. Yer, Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali... Bir yurttaşımız, Bursa’ya hareket etmekte olan bir otobüste tanımadığı bir yolcuya, üzerinde adres yazılı ve içinde para olan bir zarf verir. Bu zarfı, adresi yazılı ve Bursa’da üniversite öğrencisi olan oğluna iletmesini rica eder yurttaşımız. Yolcu, tanışmadıklarını bu nedenle de kendisine niçin güvendiğini sorar yurttaşımıza. Öğrencinin babası: “Otobüsteki yolcuları inceledim ve sizin Cumhuriyet Gazetesi okuduğunuzu gördüm. Bundan da anlaşılıyor ki siz Atatürkçü, cumhuriyetçi birisiniz; siz bir öğrenciye gidecek olan harçlığı cebinize atmazsınız. Parayı oğluma, sevinçle ulaştıracağınızdan eminim.” der. Tabi yolcu parayı alıp öğrenciye ulaştırır. Ardından da olayı merhum Ekmekçi’ye bildirir. İşte, halkın sola, solculara bakışını özetleyen çarpıcı bir anı.

    İSKİ yolsuzluğu patladığında Turgut Özal’ın gülerek “Solcular bile rüşvet yiyor.” demesi, aslında sol ahlak konusunda önemli bir itiraftı. Özal’ı bu kadar sevindiren şey, solcuların da yeni liberallerden etkilendiği düşüncesiydi. 12 Eylül darbesi toplumsal dokumuza çok zarar vermiştir. Bunlardan belki de en önemlisi, ahlak ölçülerindeki değişimdi. Yıllardır süren yolsuzluk düzeninde, ne yazık ki yolsuzluk yapıp da mahkûm olan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ülke kaynakları soyulurken her şey kitabını uyduruldu. Ancak yolsuzluk yapanlar, halkın gönlündeki vicdan mahkemesinde hep mahkûm oldular. 

    CHP’nin topluma dayatılan liberalizmden kendini kurtarması gerek. 12 Eylül’ün Özalcı algılarından etkilenmemeli. CHP, giderek ideolojisini yitirmekte. Atatürk’ten uzaklaştıkça ANAP’a benzemekte. Atatürk’ten kopan CHP örgütleri ve üyeleri büyük çoğunluğu, kişisel çıkarlar peşinde koşmakta ne yazık ki. Yönetimlerinde olan birçok belediye, iş üretmek yerine bol bol söz üretmekte. Süslü sözlerle halkın gözünü boyamaktalar. CHP’nin asıl sorunu liderlik değil, ideolojisizlik. Parti yöneticileri Atatürk’ü örnek almak yerine, serbest piyasacı ve bireysel kurtuluşun peşinde koşan siyasetçilere özenilmekte.

    Bir başka önemli sorun da işi gücü olmayan “profesyonel” parti yöneticileri. Ne iş yaptığı belli olmayan ve kazancının kaynağını açıklayamayan birilerinin emeğe saygı gösterdiğini savlayan bir partide yönetici olması uygun mu?

    CHP, kendi tarihsel köklerini yok etmeye yönelik dış müdahalelere karşı direnç oluşturmalı. Liderler, dış ülkelerde değil; önce halk tarafından, sonra da partinin kendi tabanında belirlenmeli tıpkı Bülent Ecevit gibi.

    Cumhuriyet’in kurucu partisinde bir değişim söz konusu genel başkan değişikliğiyle. Ama bu değişim nereye doğru olacak? Asıl merak edilen bu sorunun yanıtı değil mi?

                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  23 Mayıs 2010

        

 

                   

İNSANCA YAŞAMAK

17 Mayıs 2010 Pazartesi günü saat 13.28’de Zonguldak'ta Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Karadon Müessese Müdürlüğü’ne bağlı kömür ocağında göçük meydana geldi. Otuz maden işçisi göçük altında kaldı. Yetkililerin bildik, hamasi konuşmaları (her zaman olduğu gibi) işçilerin göçük altından kurtulmaları için yeterli olmadı. Ne yazık ki üç gün sonra işçilerin cansız bedenlerine ulaşılabildi.

İşçiler, göçük altında kurtarılmayı beklerken yakınları da yukarıda tedirgin bekleyişlerini sürdürdüler. İşçilerin annelerinin, eşlerinin ve diğer yakınlarının feryatları kulaklarımdan hiç gitmiyor. Ağıtlar yakılırken şu çarpıcı söz dillerinden bir isyanın haykırışı olarak yürekleri burkuyor: “Yoksul olmasaydık madende çalışır mıydı?” Bir dilim ekmek uğruna yerin metrelerce altında, asgari ücretle çalışmak… Göçüğe ulaşmak geciktikçe ağlayanların sesleri kısılıyor, hıçkırıklıklar boğuklaşıyor, öfke çoğalıyor, umut tükeniyor. Fırsat buldukça televizyonlarda haberleri izleyerek bir olumlu haber, bir muştu almak istiyorum, nafile. Yetkililer, göçüğe nasıl inilebileceğini tartışıp duruyorlar. Yerin altında tartışacak zaman yok, can pazarı var. Annelerin, eşlerin feryatlarına dayanamayıp kapatıyorum televizyonu. Yetkisiz yetkililer tartışıyor, nutuk atıyor, dualarını eksik etmediklerini söylüyorlar. Yüreğim bin parçaya bölünüyor. Nedense ülkemizdeki iş kazalarında acı son hep aynı. Zonguldak’a bakanlar gelip gidiyor. Nihayet başbakan da kaza yerinde.

Başbakanın 19 Mayıs’ta Zonguldak’a gidişine yurttaşlar isyan ediyor. Yurttaşlardan: “Buraya şimdi mi geldiniz?" sesleri yükseliyor. Koruma ordusu seslerdeki isyanı susturuyor, ancak yüreklerdeki öfkeyi ve isyanı susturmak olanaksız.

“Bu tür olaylarda dedikodu çok olur. Burada gerek bakan arkadaşlarımın gerek genel müdürümün yani bu işi yönetenlerin bilgileri geçerli bilgi olmalıdır. Bilgi kirliliği ile olayları değerlendirmeye kalkarsak yanlış yönlendirme olur bu da üzüntümüzü arttırır. Üzüntümüz milletçe büyük. Ama bu yörenin insanları aslında bu tür olaylara alışık. Zonguldak bölgesinde bu tür olayları yıllardır yaşadık. Ben de daha önce bu ocaklara indim. 2000 metrede çalışan kardeşlerimin nasıl çalıştığını gördüm. Bu mesleğin kaderinde maalesef bu var. Bu mesleğe giren kardeşlerim bunu bilerek giriyorlar. Kemalpaşa'da, Dursunbey'de bu tür olayları yakın zamanda gördük. Devlet olarak tüm gayretle çalışmamızı yürütüyoruz. Kim derse bu iş bir günde bitecek buna inanmayın. İlk hedefimiz içerideki 30 kardeşimize ulaşabilmek. Ondan sonraki hedefimiz de bu kanın nedenini araştırıp onu bulmaktır. Lütfen tahriklere gelmeyin. Bakın az önce biri kalktı hakaretler yaptı. Edepsizce küfürler etti. Araştırdık ki buradan biri değil. Bu tür olaylara halkımızın gelmeyeceğine inanıyorum.” Bu sözler, RTE’ye ait. Ona göre madende ölmek kader. Yani karşı konulamaz, önlenemez bir son. Madenci kentlerinin bu tür kazalar/ölümlere alışık olduğu sözü ise anlaşılır gibi değil. Çağdaş bir ülkenin başbakanı, bilim ve teknolojiyi bu kadar dışlayan, görmezden gelen bir mantığa sahip olabilir mi? İnsanları kazalara/ölümlere değil, sağlık içinde insancayaşamaya alıştırmak gerekmez mi? Önceki kazalardan gerekli dersler çıkarılarak buna göre de önlemler alınsaydı bu kazalara/ölümlere alışmak zorunda kalır mıydı madenci kentleri? Devleti yönetenlerin görevi kötü yazgıya boyun eğmek değil, onu değiştirmektir.

Başbakanın sözlerinden sonra bir de bakanının açıklamasına bakalım: “Daha önce ulaşılamaz olan patlamanın etkisi ile dağılan asansör platformu tamir edildi ve bir kısım riskler alınarak oraya ulaşıldı. Havuzlar mevkiinde ilk olarak on dokuz işçi arkadaşın cesedine ulaştılar. İkinci ayak kısmında ise diğer dokuz işçinin cesetlerine ulaşıldı. Cesetler tahminen iki saat sonra hastaneye ulaştırılmış olacak.” Bu sözler de Enerji Bakanı’na ait. Asansörün onarılması neden ivedi olarak yapılıp risk daha önceden alınmadı? Risk önceden alınsaydı, göçük bölgesinden uzaklaşarak havuzlar bölgesine kaçan on dokuz işçinin kurtarılması mümkün olurdu. Cesetlerin iki saat sonra hastaneye ulaşacağı söylüyor Sayın Yıldız. Keşke göçükten sağ olarak kurtarılan işçilerin hastaneye götürüleceği muştusunu alabilseydik Sayın Bakan’dan.

Kazaların çoğalmasında özelleştirme ve taşeron kullanmanın etkili olduğu bilinmektedir. Daha ucuz işçi çalıştırmak amacıyla çevre köylerde toplanılan ve madencilik eğitimi olmayan kişilerin ocaklara sokulması kazalara davetiye çıkarıyor. Bu patlamada yitirdiğimiz işçilerin gaz maskelerinin olmaması ise işin en vahim boyutudur. Sendikasız çalıştırılan işçinin hakkını arayıp soran yok. Ülkemizde denetimlerin göstermelik, yasak savma amacıyla yapıldığı bir gerçektir. Denetimsiz işyerleri ölüm yuvalarına dönüşüyor giderek. Devlet kurumlarındaki kadrolaşma ve kuşatma sonucunda işin ehline verilmemesi topluma kan kaybettiriyor. Devletteki cemaat yapılanması, kurumsal geleneği ve işlerliği yok ediyor. Meslek odalarının önerileri işitilmiyor. Böylece üretim aşamasında ve çalışma yaşamında bilgi, birikim, deneyim göz ardı ediliyor. Bilgiyi reddeden anlayış kara yazgıya teslim oluyor.

İş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada üçüncüyüz. Madencilik sektöründeki kazalar ise ilk sırada. Bunun yazgı olduğunu söylemek büyük bir bilinç körlüğüdür. Bize yazgı olan maden kazaları, dünyanın birçok ülkesinin insanına neden yazgı değil?

En sonunda asıl bombayı Çalışma Bakanı patlatıyor. Bakanlığın madencilikle ilgili çıkardığı yönetmenliği iptal eden Danıştay’ı, bu işin suçlusu ilan ediyor. Şaka gibi değil mi? İktidar partisi yöneticilerinin bir tek amacı var: devleti dönüştürmek. Anayasa değişikliğinin oylanmasından önce böylesi acıklı, yürek yakan bir olaydan bile siyasal kazanç sağlama mantığı ne kadar sağlıklı olabilir? Asansörün dibine kadar gelen işçileri kurtaramayan hükümet, suçluluktan kurtulmak için yine yargıya saldırıyor.

Özelleştirmenin, kadrolaşmanın ülkemizi getirdiği nokta ne yazık ki içler acısı. İnsanın en temel hakkı olan yaşam hakkı güvencede değil. Yoksulluk ve yolsuzluk bataklığı insanımızı vahşice yutuyor. Bu bataklık kurutulmadan insanca yaşamak mümkün mü?

Adil Hacıömeroğlu
21 Mayıs 2010

ADA VAPURU

    İstanbul’da vazgeçilmezlerim arasında Adalar’a yaptığımız geziler önemli bir yer tutar. Adalar, kent kalabalığından kaçışın kuytu limanlarıdır adeta. Erincin, mutluluğun, coşkunun, erkenin, aşkın ve sağlığın pınarıdır mavi içindeki bu yeşil cennet. Boşuna prens adaları denmemiş buralara. Tabi, prenses yoksa prenslik bir işe yaramaz. Bu nedenle de Ada gezileri tek başına yapılacak geziler olmamalı.

     Adalar’a gidişin en güzel yanı “Ada vapuru”. Gerçi Boğaziçi’nde işleyen şehir hatları vapurlarının hepsinde ayrı bir keyif vardır, ancak bunlar başka bir yazı konusu. Ada vapuruna binmek düşüncesi, öteden beri heyecanlandırır beni. Sabahın köründe kalkar, sırt çantamı özenle hazırlarım. Vapurda eski kaşar, sokaktaki simitçiden aldığımız simitler ve ince belli bardaklarla içeceğimiz çaydan oluşan kahvaltı muhteşem ötesi bir şey. Çay, başka türlü ısıtır insanın içini. Simit, eski kaşarla birleştiğinde bulunmaz bir lezzetin adresi olur damaklarda. Kahvaltıda sohbet genellikle deniz ve İstanbul’la ilgilidir. Ada vapuru, kıyıya el sallayıp uzaklaşmaya başladığında Galata Kulesi göz kırpar bizlere. Kız Kulesi, tüm yalnızlığıyla birazcık üzüntü katar yüreğimize. Ayasofya, Sultanahmet camileriyle Topkapı Sarayı’nın muhteşem görüntüsünün heyecanlandıramayacağı bir yürek var mıdır yeryüzünde?

     Ada yolcuları nedense hep neşe dolu ve cıvıl cıvıldır herkes. Son yıllarda yolcuların önemli bir bölümünü de gezginler oluşturuyor. Onların da bu yolculuktan keyif aldıkları her hallerinden belli. Yavaş yavaş bize benziyor yabancı gezginler de.

     Baharın gelmesiyle son üç haftadır, hafta sonu bir günümüzü Adalar’a gitmeye ayırıyoruz. Yetişebildiğimiz en erken vapura atıyoruz kendimizi. Vapurlar tıklım tıklım. Değil oturacak, ayakta duracak yer bile yok. Yolcular balık istifi. İnsanlar yine de neşelenmeye çalışıp günlerini zehretmek istemiyorlar. Kahvaltıdan sonra çantadaki ekmeklerimizi çıkarıp martılara atarak onları da yolculuğumuza ortak ediyoruz. Martıların ekmekleri havada kapması olağanüstü bir gösteri. Hatta bazı martılar elimizde tuttuğumuz ekmekleri kapıp kaçıyorlar. Etçil olan, balıklarla beslenmesi gereken Marmara martılarını; otçul hayvanlara dönüştürmek de bir Türk tansığı(!) olsa gerek. Onlarca balık türünün yaşadığı Marmara’yı çöp denizi durumuna getirmenin sonucu bu.

     Son zamanlarda “Ada vapuru”nda ince belli çay bardakları da yok artık. Onların yerini karton bardaklar aldı. Kahvaltı keyfimizin saç ayağının biri koptu.  Dönüşlerde vapurlar daha da kalabalık. Bunca insanın bindiği ve yabancı gezginlerin de yoğun ilgi gösterdiği hafta sonlarındaki Ada gezilerinde vapur seferleri çoğaltılamaz mı? İnsanlara bu işkence niye?

     Adalar’da en büyük keyif, yürümek ve bisiklete binmek. Bir nevi spor alanı buralar. Motorlu taşıtların olmadığı böylesine bir ortamda spor daha bir anlamlı ve sağlıklı olmakta. Faytonların nostaljik taşıtlar olduğu kesin. Çocukken can atardık faytona binmeye. Atların nal sesleri, kişnemeleri bize coşku verir, heyecanımızı doruğa çıkarırdı. En çok gezilen Büyükada’da faytonların durmaksızın, atları çatlatırcasına yolcu taşımaları; yürüyenlere de bisiklete binenlere de korku salmakta. Yaşlanan, başıboş bırakılan atların durumu ise içler acısı. Faytonlar denetime tabi tutulmalı ve atların da bir can taşıdığı unutulmamalı. Faytonlara alternatif, doğaya zarar vermeyecek bir taşıma modeli de geliştirilebilir. Örneğin, az sayıda da olsa akülü toplu taşım araçları kullanılabilir. Yaya ve bisikletlilere öncelik veren bir ulaşım modeli Adalar için en doğrusu. Buralar tarih, doğa, kültür merkezi olduğu kadar; sağlık ve spor merkezi olarak da düşünülmeli.

     Adalar’da ve “Ada vapur”larında tanıtıcı çalışmaların olmaması büyük bir eksiklik. İnsanlar bir şeyi tanıdıklarında, onu severler. Tanımadığımız şeyleri sevip korumamız olanaksız. Bu nedenle Kabataş İskelesi’nden başlayarak vapurlarda sesli ve görüntülü tarihsel, doğal ve kültürel tanıtımlar yapılmalı. İnanın bu tanıtımlar, belediye çalışmalarının tekrar tekrar gösterildiği sıkıcı, estetikten yoksun, özensiz kapalı devre yayınlardan daha etkili olacaktır. Bu konuda Büyükşehir ve Adalar belediyelerine çok iş düşmekte.

     Adalar’ın her mevsimi başka güzel. Kışın ada sessizliğinde dalgalara, ciğere işleyen poyraza ya da karayelin serpiştirdiği yağmura meydan okuyarak güvertede yapılacak bir yolculuğun benzeri yok. Poyraz ayazında sevgilinin sarılışı, özel bir sıcaklık anıdır. Dünyanın hiçbir erke kaynağı, sevgi dolu bir insanı böylesine ısıtamaz. Ada’ya varıp da bir de dalgaların olağanüstü melodisi eşliğinde balık yediğinizde bu yolculuk daha da anlamlanır.

     Büyükada’da Aya Yorgi’ye yürüyerek gidip dönmek iyi bir spor. Orada hiç olmazsa bir kadeh kırmızı şarap içerken manzarayı izlemenin doyumsuzluğunu anlatmaya gerek var mı? Yalnız manzarayı seyrederken bakışlarınızı Anadolu yakasından kaçırmanızda yarar var, çünkü İstanbul’daki doğa katliamına ve yapılaşmadaki çarpıklığa yüreğinizin dayanacağını sanmam.

     Her bahar Adalar’daki mimozalar farklı açar. Böğürtleni dalından koparıp yiyebilirsiniz mevsiminde. Dolaşırken Sait Faik’i, Reşat Nuri’yi yanı başınızda duyumsarsınız. Birçok şarkı dilinizde dolanıp durur. İç sesiniz mırıltıya, mırıltı sese, ses coşkuya dönüştüğünde ayaklarınız yerden kesiliverir. Sevda anlam kazanır, yaşam renklenir, umut tazelenir Adalar’da.

                                                                 Adil Hacıömeroğlu

                                                                 12 Mayıs 2010

        Not: 17 Mayıs 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

        Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

BAYKAL’IN İSTİFASI



CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’la ilgili internete düşen görüntüler gündemi allak bullak etti. Kasetin yayımlanmasıyla halkımız ve CHP büyük bir şok yaşadı. Üç gün sonra da Deniz Baykal görevinden istifa etti.

“Bölgemizde ABD’nin halletmesi gereken birçok sorun var. Bunlardan birincil olanı İran’dır. İran’a, olası bir Amerika müdahalesi olmadan Türkiye’de seçimlerin olması önemli bir beklentidir. Çünkü yapılacak seçimden birinci çıkacak bir AKP’nin, İran konusunda daha rahat karar vermesi düşünülmelidir. Bu süreçte toplumsal muhalefeti sindirmek, devlet kurumlarını kendi anlayışına göre yapılandırmak da hükümet kanadının en önemli hedefidir. Bu nedenle önümüzdeki günlerde gözaltılar, tutuklamalar boyut değiştirerek daha da hızlanacaktır. Demokratik kitle örgütleri, meslek odaları sindirildi. TSK, yargı ve üniversiteleri baskı altına almak için inanılmaz süreçler yaşadık. Şimdi sıra siyasal muhalefette. Yarın parlamentodaki muhalif sesleri kısmak için bir yargı süreci başlarsa kimse şaşırmasın. Almanya’da Hitler’in sivil darbesinin aşamalarını anımsarsak sıranın kimlere geldiğini de anlarız. (22 Şubat 2010, Ulus Gazetesi)”

Ulus’ta yayımlanan “TUZ KOKTU” başlıklı yazımda muhalefetin baskı altına alınma sürecinin başlayacağını öngörmüştüm. Deniz Baykal’la ilgili kaset olayının ortaya çıkmasıyla bu sürecin başladığı görülmektedir. Bu konuyu yalnızca Baykal’la ilgili görmek ve yeterli olduğunu sanmak yanlış olur. Bunun devamı gelecektir. BOP’a muhalefet eden siyasal odaklara karşı etkisizleştirme operasyonu sürecektir.

Baykal’la ilgili kaset olayı alelade bir olay değildir, aksine sistemli bir saldırının sahneye konmasıdır. Ergenekon tertibinin, önemli bir komployla zirveye taşınmasıdır. Bu komployla siyasal yaşamımız ve CHP buhranlı bir döneme sürüklenmiştir. Peki, böylesi önemli bir dönemeçte CHP’nin kriz yönetimi nasıl olmuştur?

Sayın Baykal, üç günlük suskunluğunun ardından istifasını açıkladığı konuşması ilginç ve önemlidir. “Yıllardır bekletilen bir kaset yoktur. Bir kaset ele geçirilmiş değildir. Bir komplo imal edilmiştir. Taze, iki haftalık bir komplo vardır. Bu komplonun hedefi bir kişi değil, onun çok ötesinde CHP'nin neredeyse tek başına yürüttüğü cumhuriyete, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne sahip çıkan, sivil darbe, sivil dikta rejimlerine karşı vermekte olduğu mücadelesidir. Bu komplo, CHP'nin Anayasa ve rejim kavgası vermekte olduğu son iki hafta içinde düzenlenmiş ve piyasaya sürülmüştür. Komplo tezgâhı, malzemeleriyle, çekimleriyle günceldir, tazedir. Meskene tecavüz ve ileri teknoloji yoluyla tezgâhlanan bu komplonun iktidar gücü ve olanakları seferber edilmeden bir muhalefet partisi genel başkanına karşı bu kadar fütursuzca icra edilebilmesi mümkün değildir.” Bu sözleriyle Baykal, komplonun iktidar tarafından tertip edildiğini söylüyor. Bir bakıma doğrudur bu. Ancak bu komplonun amacı sadece Baykal ve CHP midir? Bizce değil. Bu komplo RTE’yi de hedef alan bir yanı vardır. AKP içinde görünmeyen iktidar mücadelesinin de dışa vurumudur bu. Yaklaşan seçimler öncesi hem iktidar hem de ana muhalefet partileri dizayn edilmeye çalışılıyor. Böylece ABD’nin İran operasyonu öncesi küresel emperyalizm, kayıtsız koşulsuz destek alabileceği iktidar ve muhalefeti oluşturmanın peşinde. Bu komplo, AKP içinde İsrail ve ABD politikalarını harfiyen uygulayabilecek bir ekibin işi. Görünürde Sayın Baykal’ı hedefleyen bu ahlaksız komplo, açığa çıkarılmadığında RTE’ye de aynı oranda zarar verecektir. Deniz Baykal’ın açıklaması, bazı bölümlere katılmasak da, önemlidir. Değindiği birçok konu uzun süre tartışılacağa benzer. Açıklama, komplo kasetlerinin içeriğini tartışmayı engelleyerek kamuoyunun ilgisi siyasal alana çekilmiştir. Deniz Bey’in genel anlamda kriz yönetimi şimdilik başarılıdır. Bundan sonra yapacağı hamleler çok önemlidir.

Genel merkez yöneticilerinin zaman zaman birbiriyle çelişen açıklamaları ve kendilerini olayların akışına göre, daha çok da medyanın belirlediği düzlemde hareket etmeleri kamuoyuna güven vermiyor. Komplonun ertesi günü Baykal’a suikast iddiasının ortaya atılması ise tam da şaşkınlığın göstergesiydi. CHP’de şu ana kadar bir lider adayının çıkmaması ise demokratik Cumhuriyet’imiz açısından kaygı vericidir. Her şeyin Baykal’ın tekrar geri dönme olasılığına göre düşünüldüğünden partide örgütsel dinamizm lider konusunda atak davranamamaktadır. Parti örgütünde önemli görevlerde bulunan birçok kişinin siyasal geleceği Deniz Baykal’a bağlıdır. Peki, Deniz Bey geri döner mi?

“Bu kara kampanyaya teslim olmayacağım. Bu hukuksuz ve ahlaksız komplo nedeniyle kimsenin beni sorgulamasına izin vermeyeceğim. Eğer bunun bir bedeli varsa ve bu bedel, CHP Genel Başkanlığı'ndan ayrılmaksa, o bedeli de ödemeye hazırım. Benim CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa etmem, hiçbir şekilde bu komploya teslim olmak ya da kaçmak anlamına gelmez. Tam tersine bu bir meydan okumadır. Bu anlayışla bugün CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa ediyorum. Bu komplonun hedefi sadece ben değilim. Aynı zamanda CHP'dir. CHP de bu kirli tezgâhlar karşısında yolunu seçmek zorundadır. Benim istifa kararım, hem Türkiye siyasetini ve CHP'yi yeniden tanzim etmek isteyenlere bir imkân tanıyacak, hem de CHP'ye bu komployla hesaplaşma fırsatı verecektir. Yalansız, dürüst, cesur bir duruş sergilemek sadece benim işim olmamalıdır.” Deniz Baykal’ın sözleri çok açıktır ve tartışılacak yanı da yoktur. Komplonun kendi nezdinde CHP’yi hedeflediğini söyleyerek partililere iki seçenek sunmaktadır burada. Birinci seçenek; CHP’yi yeniden tanzim edenlerle, yani liberallerle hareket edilmesidir. Yani CHP’nin Atatürkçü köklerinden kopmasıdır.

İkincisi ise; komployla hesaplaşmak fırsatı. Her halde komployla hesaplaşmak tek başına olmayacak. Tüm parti örgütünün kendisiyle birlikte davranmasını önermekte. Eğer kurultayda genel başkan adayları çıkarsa, bu kişiler birinci seçenek çerçevesinde algılanacaklar. Tahminimize göre aday çıkmayacak ve il başkanlarının ortak önerisiyle Deniz Bey, tekrar genel başkalığa seçilecek. Sayın Baykal, salonda bulunmayacağı için de duygusal yoğunluğu yüksek bir Kurultay bekliyor CHP’yi.

Sayın Baykal’ın açıklamasında ABD’de ikamet eden cemaat liderine özellikle atıfta bulunması ilginçtir. Bu, cemaate meşruiyet kazandırmak anlamındadır. Laikliği getiren CHP, bir cemaat liderini muhatap alamaz.

Asıl önemli olan komployu yapan odaktır. Bunun ortaya çıkarılması Türkiye’nin önünün açılmasında önemli rol oynayacaktır. Bu nedenle komplocuların ortaya çıkarılması (zayıf bir olasılık olsa da) önemlidir.

Bu komplodan Baykal ve CHP ciddi bir yara almıştır. Bu yara sarılmadan laik Cumhuriyet’in savunulması mücadelesi kararlılıkla sürdürülemez. Bu nedenle CHP’liler tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadır.

CHP tarihsel misyonunun kendisine yüklediği sorumluluk bilinciyle davranırsa bu bunalımlı ortamdan kurtulacaktır. CHP bu krizi fırsata dönüştürmek zorundadır. Ülkemizin zor dönemeçlerden geçtiği, Cumhuriyet’imizin çökertilmek istendiği, ulusumuzun parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu zor koşullarda halkımızın Sivas Kongresi’nden çıkan CHP’ye o kadar çok gereksinimimiz var ki….

Adil Hacıömeroğlu
13 Mayıs 2010
Not: 117 Mayıs 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

YAĞMALANAN KENT

İstanbul, yıllardır “taşı, toprağı altın” denerek yağmalandı. Değerli olan ne varsa pazarlanmaya çalışıldı. Bunun için de türlü nedenler, kılıflar, bahaneler üretildi. Her yağmada yağmalayan, kendince “haklı bir isteğin” arkasına sığındı. Ancak olan İstanbul’a oldu. İstanbullu kaybetti. İstanbul’un olağanüstü tarihi, doğası, kültürü kaybetti, kaybetmeyi de sürdürüyor.

16 Nisan’da Ali Sami Yen Stadyumu arsasının ihalesi yapılarak satıldı. İşin mali boyutu ayrı bir konu; ancak bizi ilgilendiren kentte bakış açısındaki çarpıklık. Neymiş efendim TOKİ, bu ihaleden bir milyar lirayı aşkın kâr elde edecekmiş. Bu önemli bir paraymış. O zaman Taksim ve Sultanahmet meydanlarını, sarayları satın, daha çok para eder buralar. Kentli olmanın ruhunu kavrayamamış, her şeyi para ve kazanç olarak gören anlayışın kente bakışı bu. Boş arsa gördüğünde oraya nasıl eder de bir bina kondururumun hesabını yapar kent yağmacısı.

İstanbul meydansız bir kent. Çağdaş anlamda meydan diyebileceğimiz yerlerin sayısı üçü geçmez. Ne yazık ki bu alanlar da düzensizliğe, karmaşaya teslim olmuş. Meydanlarımızda suyu, heykeli, ağacı, çiçeği, tiyatroyu, sinemayı, sergi salonlarını, dinlenme ve sanatsal etkinlik için yerleri bir arada görmek olası değil. On iki milyonu aşkın insanın yaşadığı ve her gün on binlerce kişinin yurtiçi ve yurtdışından gelip gittiği bir kentin çağdaş meydanlara sahip olması gerekir. İnsanlara soluklanabileceği yerler bırakmazsak, onları mutsuz ederiz.

Kent meydanları, yurttaşa özgürlük sunar. Bir nevi demokratikleşmenin sesidir meydanlar. Kentin her kesiminden gelen kişiler; buralarda uzlaşmanın, birlikte bir şeyleri paylaşmanın keyfini yaşar. Sanatsal, kültürel yaratıcılığın sergilendiği yerlerdir meydanlar.

Bağırmanın ve susmanın anlamlandığı, sevilerin taçlandığı, anıların tazelendiği, sevda esintilerinin kasırgalara dönüştüğü yerlerdir kent meydanları. Buralarda güvercinler farklı kanat çırpar, her kuşun kanadından ayrı bir haber gelir bekleyenlere. Seyre dalıp da yudumlayacağınız çay ve kahve ayrı bir tattadır; içimi ayrı bir keyiftir. Meydanda yediğiniz yemeğin, pastanın, simidin lezzeti damakta kalıcıdır. Hele kendinizi kalabalığın büyüsüne kaptırıp da atacağınız bir iki tekin zevkine doyum olmaz.

Yaşamımızda çok önemli olan meydanların kentlerde yeterince bulunmaması acı bir durum. Ekonomik, sosyal alanlarda onulmaz sıkıntılar yaşayan insanımızın, hiç olmazsa kent yaşamındaki yalnızlığını gidermeye katkı yapmalı yönetenlerimiz. Onu daracık, iki yanı beton kalelerle çevrilmiş izbe sokaklara mahkûm etmemeli. Getto yaşamından kurtulmanın, farklı kültürden, yörelerden kişilerle kaynaşmanın yeridir meydanlar.

Gelelim konumuza, Ali Sami Yen arsasının satılmasına. Burayı Tekel’in Likör Fabrikası arsasıyla birlikte düşünüp hesapladığımızda altmış bin metrekare bir yer. Tabi ki parasal değeri çok yüksek. Sultanahmet Meydanı’nın iki, Taksim Meydanı’nın üç katı olan bu yerin kentsel açıdan değerini ise ölçmek, hesaplamak olanaksız. Kentin ortasında böylesi güzel ve geniş alanı imar için satmak, İstanbullulara yapılmış en büyük kötülüktür. Ayrıca bu satışın ülkemiz ekonomisine katkı yaptığını söyleyerek savunmak hatadır. Yıllarca kentleri binalarla doldurmanın kalkınma olduğu yutturmacasıyla halkımız uyutuldu. Ormanlarımız, tarihi eserlerimiz bu anlayışla yağmalandı. Ormanlarımızı gece baltayla biçen, tarihi evleri bir kibritle kül eden anlayış, hep bu gerekçeye sığındı. “Kalkınıyoruz, inşaat sektörü gelişiyor.”

Kent için böylesine önemli bir yerin satışı iptal edilmeli ve burası kente, kentlilere, İstanbul’a kazandırılmalıdır. Burayı, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’a; kimliğine ve tarihsel özelliklerine uygun bir meydan yapalım. Kültürel zenginliğimize, önemli bir katkı sunalım.

Yaşamda her şeyin para olmadığını, paradan da değerli varlıklarımızın olduğunu, yıllar sonra da olsa, anımsayarak çocuklarımıza önemli bir miras bırakabiliriz.

Devlet eliyle zengin yaratma anlayışını terk ettiğimizde göreceğiz ki ülkemiz daha yaşanabilir olacak. Binlerce yılın ve çok farklı uygarlıkların izini taşıyan İstanbul’dan, Türkiye’den daha değerli ne var ki? TOKİ’nin ve müteahhidin kasasına girecek milyonlarca lira, İstanbulluların mutluluğundan daha mı önemli?

Adil Hacıömeroğlu
23 Nisan 2010
Not: 10 Mayıs 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

MÜTHİŞ OYUN


Anayasa değişikliği paketi, TBMM gündemine alındığı günden itibaren siyasal gelişmeler AKP’nin istediği biçimde sürüyor. Değişiklikler, mecliste görüşülmeye başlamadan AKP’nin amacını, “KESKİN DÖNEMEÇ” başlıklı yazımda şöyle açıklamıştım: “AKP’nin tek isteği anayasa konusunda halk oylamasıdır. TBMM’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesi RTE ve arkadaşlarını tatmin etmez. Referandumla halkı biraz daha ayrıştırmak, cepheleştirmek asıl amaçlarıdır. Bizim halkımız seçimi sever. Bugüne kadar halka, “demokrasi, eşittir sandık” fikri aşılandı. Demokrasi, halkı adam yerine koymaktır. Sandığı halkın önüne koyan kazançlı çıkar. Bu, unutulmamalıdır. Referandum AKP’nin oylarındaki düşüşünü ters döndürebilir. Anayasa değişikliği paketi toptan oylanacağından bu, iktidar partisine avantaj sağlar. Bir maddeyi beğenen, diğerlerini incelemeden oyunu verir. Zaten gereğinden çok popülizm yapılarak ve belden aşağı vurularak kamuoyu referanduma hazırlanmıştır.”

3 Mayıs’ta TBMM genel kurulunda görüşülen anayasa değişiklik paketinin “parti kapatmayla” ilgili 8.maddesi gerekli oyu alamayarak reddedildi. Muhalif basın yayın organları, bunu bir bayram havasıyla ele alarak aynı şeyin diğer maddelerde de tekrarlanabileceğini yazdılar. Bundan sonra paketteki geri kalan maddelerden her hangi birinin reddedilebileceğini sanmıyorum. Çünkü 8.maddenin reddini, AKP içindeki muhaliflerin bir direnişi/tavrı olarak görmüyorum. Aksine bunun bir AKP organizasyonu olduğunu düşünmekteyim. Reddedilen madde, referandumda AKP’yi en çok zorlayacak konuydu. Parti kapatmalarıyla ilgili, referandum öncesi yapılacak tartışmalar daha çok bölücü partilere odaklanabileceğinden anayasa değişikliklerinin halk oylamasında kabulü zora girebilecekti. İşte, bu nedenle iktidar partisi bir yükten kurtulmuştur.

Basın organlarının büyük çoğunluğunda ret oyu veren milletvekillerinin kimler olduğu konusunda çeşitli tahminlerde bulunuldu. Bu tahminlerde genellikle de liberal milletvekillerinden bazıları öne çıkarıldı. Hatta RTE’nin gözüne girmek isteyen bir AKP’li vekil, ret oyu verebileceklerinden şüphelendiği arkadaşlarının listesini ile tuttu. Ret oyu veren vekillerin kimler olduğunun AKP yönetimince bilindiği düşüncesindeyim. Çünkü bu madde, siyasal bir ayak bağıydı, bundan da kurtulmak gerekliydi.

Yine RTE, bir taşla birkaç kuş vurma fırsatı yakaladı. 4 Mayıs Salı günkü parti grup toplantısında “mağdur, masum, şefkatli, demokrat” bir lider rolünü iyi oynadı. “Bize halkımızdan başka talimat verebilecek bir güç yeryüzünde yok.
Farkımız bu... Onun için 'millete gidelim' diyoruz. Anayasa değişikliğiyle
amacımız Türkiye'yi her açıdan büyütmektir. Biz Türkiye'nin ayağındaki prangaları çözmek için yola çıktık.” Bu sözlerle popülizmi doruğa çıkararak kendisine acındırdı.

“Ben, bugün özellikle sizlere beylik sözlerin ötesinde, kalıplaşmış
ifadelerin, etkisini yitirmiş vecizelerin, siyasete malzeme olarak kirlenmiş
kelimelerin ötesinde, sizlere gönlümle, kalbimle konuşmak istiyorum. Gönlümden kopan sözcüklerle, samimi hissiyatımla hitap ediyorum.” sözleriyle de güya ret oyu vermiş vekillere şefkat gösterisi yapıyor. İnsanların düşüncelerine değil de duygularına seslenmesi de çok ilginçtir.

“Parti kapatmayla” ilgili maddenin reddi, BDP’ye de önemli bir AKP golüdür. Çünkü BDP’liler de meclisteki oylamaya katılmadılar. Bir noktada AKP, bu partiye de sınamış oldu. Bundan sonra bölücü çizgideki partilerin, parti kapatmayla ilgili yakınmalarının da yolu kapanmıştır. BDP, bu konuyu seçmenlerine zor anlatır.

“Anayasa” tartışmaları, birden yerini “faşizm” ve “İnönü” tartışmalarına bırakmıştır. Bu da önemli bir gündem değişikliğidir. “Müflis bezirgân yine eski defterlerini karıştırıyor.”

Şimdi önümüzde tek seçenek kalmıştır. O da “anayasa değişikliği paketi”nin Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmesidir. Böyle bir durum, Türk yargısını kurtarır. Yargının kurtulması da Cumhuriyet rejimine yapılan saldırıların önünü kesebilir. Mevcut durum (olağanüstü bir değişiklik olmadığı sürece), “anayasa değişikliği paketi”nin halk oylamasında rahatça göstermektedir.

AKP yeni bir oyunla kamuoyunun belleğini yine alt üst etti. Gündem toz duman. Aktörler, rollerini çok iyi oynuyor. Müthiş bir oyun sahneleniyor. Oyuncular kazanıyor, Cumhuriyet ve Türkiye kaybediyor.

Adil Hacıömeroğlu
4 Mayıs 2010
Not: 10 Mayıs 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

BİZE NE OLDU?


Son günlerde peş peşe ortaya çıkan çocuklarla ilgili tecavüz olayları gündeme bomba gibi düştü. Geleneklerimiz, ahlaki değerlerimiz, çağdaş hukuk kuralları, insanlık ölçüleri hiçe sayılarak gerçekleşen tecavüz olayları toplumumuzdaki çürümenin ne düzeyde olduğunun da bir göstergesi.

Bir ilimizde ilköğretim çağındaki dört kıza, yaşları on dörtle yetmiş arasında değişen yüzü aşkın erkeğin tecavüzü ilginçtir. Ayrıca bir ilçemizdeki iki ve üç yaşlarındaki çocuklara ilköğretim çağındaki çocuklarca tecavüz edilerek birinin öldürülmesi ise ayrı bir vahşettir. Yine son günlerde yurdumuzun diğer illerinde de tecavüz suçlarının işlenmesi üzücü, üzücü olduğu kadar da düşündürücüdür.

Peki, tecavüz olaylarının bu denli çoğalmasındaki neden ne? Bu olayların feodal düzenin etkili olduğu yörelerde daha çok olması, toplum olarak birtakım sorgulamaları yapmamızı gerektiriyor. Feodal ilişkiler, bu tür olayları tetikliyor. Gerçi modern toplumlarda da tecavüz olaylarına rastlanmaktadır. Ancak son günlerdeki olaylarda toplumun olayı saklama isteği, suçu gizli de olsa onaylama anlamı içermektedir. Oysa modern toplumlarda bu tür suçları işleyenler dışlanır, suçlu olarak görülür. Toplumun suçu gizleyip saklaması söz konusu bile olmaz.

Feodal yapı içinde ağır baskılar altında ezilerek yetişen ve özgür birey olmanın güzelliklerini yaşayamayan kişilerin, suça eğilimleri çoğalır. Yaşamı boyunca doğru dürüst saygı görmeyen birinin, başkalarının yaşamına ve tercihlerine saygı göstermesi beklenemez. Ayrıca küçük yerlerdeki feodal derebeylerin, bulundukları yerde her şeye muktedir olma istekleri ve yasa, kural tanımazlıkları suçun bir başka nedenini oluşturmaktadır. Siyaset yaşamımızdaki popülizm de bu feodal ağalara cesaret vermekte. İdari personelin siyasal tercihlere göre atanması da bu işteki bir başka yanlış. Ne yazık ki yörede çağdaş ölçülerde aile planlaması yok. Yoksulluk içinde boğuşan ailelerin çok çocuk yapması ayrı bir felaket. Böyle bir durumda çocuklar ne eğitilebiliyor ne de aileler tarafından denetlenebiliyor. En önemlisi ise çocuklara en büyük gereksinimleri olan sevgi verilemiyor. Sevgi görmeden büyüyen birisi başkasını sevebilir mi? Saygıyı çocukken öğrenemeyen bir birey, başkalarının bedenine ve ruhuna saygı göstermenin erdemini bilebilir mi? Feodal toplumlarda saygı deyince güçlünün karşısında el pençe divan durmak anlaşılır. Yani güçlünün yanında sus pus, güçsüzün karşısında ise zalim bir despot.

Feodal toplumda her birey ezilir. Özellikle kadının adı yoktur toplumsal yaşamda. Kadını sadece çocuk doğuran bir aygıt olarak görmek, toplumsal yaşamı felç eder. Sevgi ve saygı meleğinin bir ayağı topal kalır.

Kadın eziliyor da erkek ezilmiyor mu feodal toplumda? Hem de nasıl… En az kadınlar kadar eziliyor. Her gün ağaya, feodal erk sahibine boyun eğmek, hizmet etmek, onun yanında kendini ikinci sınıf görmek; tam bir felakettir bir erkek için. Felaketin gayya kuyusudur. Hele bir de buna yoksulluk, başkalarına ekonomik anlamda muhtaç olmak eklenmişse…

Gittikçe muhafazakârlaşan toplumumuzda suç oranındaki artış ve bazı olayların vahşet boyutuna ulaşması ise dikkat çekicidir. Bu konuda da kendimizi sorgulamanın zamanı geldi sanırım. Dindar olmayı yalnızca örtünmeye indirgeyen bir sığ anlayışla karşı karşıyayız. Yıllardır türban kavgası yapılan ülkemizde, dininin ahlaki öğütleri nerdeyse unutuldu/unutturuldu. Örneğin, hırsızlığın ne denli bir ahlaksızlık ve günah olduğu bilinse, ülkemizde bu kadar yolsuzluk yapılabilir miydi? Yolsuzluk yapanların toplumda kabul görmesi (tepki gösterilmediğine göre) nasıl izah edilebilir?

İlköğretim okulu öğrencilerinin bu olaylarda mağdur olması ve mağduriyetlerin saklanması ise işin bir başka düşündürücü yanı. Son yıllarda eğitimle o kadar uğraşıldı ki anlatmaya sayfalar yetmez. Okullardaki tarikat-cemaat etkisi inkâr edilemez. Ne yazık ki öğretmenlerimizin bir bölümü toplumumuza çağdaş değerlerin benimsetilmesi konusunda yol gösterici, eğitici ve örnek olacakları yerde; popüler kültürün hizmetine giriyorlar. Şirin görünmek adına ortaçağ değerleriyle uzlaşıyorlar.

Son yıllarda toplumsal değerlerimize ve kurumlarımıza çok acımasızca ve planlı olarak saldırıldı. Bizi bir arada tutan ne varsa “demokratikleşiyoruz, özgürleşiyoruz” adı altında kurda kuşa yem edildi. Yargı kurumları politik çıkarlar uğruna hedef alındı; toplumda hukuka duyulan güven sarsıldı. Eğitim, cemaatlerin ideolojik karargâhları olarak düşünülüp çağdaş birikimler bir çırpıda harcandı. Ordu düşmanca saldırılarla zayıflatılmaya çalışılıyor. Çalışkanlık, dürüstlük, yardımlaşma, üretken ve yaratıcı olma küçümsendi. Köşe dönücülük, halkı soyma, bağırıp çağırma, hakaret etme, küfretme, özel yaşama müdahale, paraya tapınma, yalan söyleme, iftira atma, hile yapma güzel şeylermiş gibi topluma sunuldu. Son günlerde meclisteki tartışmalar ve sarf edilen küfürler, tavırlar nerelere gittiğimizin göstergesi değil mi?

İşin en acı yanı ise bizzat yöneticilerimizin, feodal güç sahiplerine oy uğruna prim vermesidir. Aşiret sistemine meşruiyet kazandırmak hiçbir çağdaş yöneticiye yakışmaz. Saygı gösterip koruyacağımız tek şey var: O da Cumhuriyet ve onun bize kazandırdığı toplumsal-kişisel erdemlerdir.

Adil Hacıömeoğlu
29 Nisan 2010
Not: 3 Mayıs 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

HEDEFE ADIM ADIM


Anayasa değişikliği görüşmeleri TBMM’de hız kesmeden sürerken ülkemiz gündemine yeni konular da düşmeye devam ediyor. En son RTE’nin başkanlık sistemini tartışmaya açması ilginçtir. Anayasa değişiklikleriyle ulaşılmak istenen amacın ne olduğunun anlaşılması açısından önemli bir açıklamadır bu.

Anayasa değişikliklerinin asıl amacının yargıyı, yürütmenin egemenliğine sokmak olduğu gerçeği ülke sorunlarına duyarlı her yurttaş tarafından bilinmektedir. Zaten yasama, yürütmenin denetimindedir. Hem yargıyı hem de yasamayı elinde bulundurmak, yürütmenin başındaki kişiyi ülkenin mutlak egemeni yapar. Böyle bir durumda başkanlık sistemine geçmek ise tüm yönetim erklerinin bir kişinin elinde toplanmasına neden olur. Bunun adı da diktatörlüktür.

Son günlerde tartışılan konularından biri de bedelli askerliktir. Doğaldır ki bu konunun muhatabı Milli Savunma Bakanı’dır. Çünkü bu konu, onu ilgilendirmektedir. Bu nedenle de bazı AKP’li milletvekilleri bedelli askerliği, konunun muhatabı bakana soruyorlar. İşte bakan beyin yanıtı, demokrasimizin nasıl işlediğini görmek bakımından önemlidir. “Söz Başbakan'da. O ne derse onu yaparız, onun konuştuğu yerde bizim konuşmamız olur mu?" Bakanlığınızı ilgilendiren en temel bir sorunla ilgili bilginiz, düşünceniz ve iradeniz yoksa; size gerek var mıdır acaba? Her şeyi başbakan karar verip yapacaksa siz ne iş yaparsınız? İşte demokrasi deyince birilerinin aklına gelen bu. Yani yasamayı, yargıyı geçtik; yürütmedeki sorumlular bile başbakandan izinsiz bırakın karar vermeyi, konuşamıyorlar bile. Bir tek irade var düşünüp konuşacak ve karar verecek o da başbakan. Böyle bir görünüm içinde başkanlık sistemine geçmenin uygun olacağı tartışmaya açılıyor.

“ABD, Afganistan, Arjantin, Beyaz Rusya, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kostarika, Güney Kıbrıs, Dominik, Ekvador, El Salvador, Haiti, Honduras, Endonezya, İran, Kenya, Liberya, Meksika, Nikaragua, Nijerya, Panama, Peru, Filipinler, Güney Kore, Seyşel Adaları, Sri Lanka, Sudan, Surinam, Tanzanya, Uganda, Uruguay, Venezuella, Sierra Leone, Zambia” çoğu Latin Amerika’da bulunan bu ülkelerde başkanlık sistemi var. Bunların içinden demokrasi bakımından örnek alınabilecek kaç ülke var? Bir kısmı acımasız diktatörlere dönüşen sözde “demokrat” liderlerle yönetiliyor. Seçimler yapılıyor, bu seçimlerde başkanların birçoğunun oyların tamamına yakınını aldığı görülüyor. Muhalefetin “m”si yok bu ülkelerde.

Bir kısmında ise uzun yıllar askeri diktatörlük dönemleri var. Darbelerin art arda yapıldığı süreçler yaşanmış buralarda. İnsan hakları ihlalleri doruğa ulaşmış bu süreçlerde. Cunta dönemlerinden sonra yeni yeni demokrasiler filiz vermekte. Başkanlık sisteminin darbe olmaksızın uygulandığı tek ülke ABD’dir.


Sanırım RTE’nin en çok etkilendiği ve model aldığı da Sudan devlet başkanı El Beşir’dir. “Müslümanlar soykırım yapmaz.” diyerek savunduğu bu kişinin Sudan’daki gücü kendisini etkilemiş olmalı.

Yukarıda örnek verdiğimiz ülkelerin çoğunda da görüleceği üzere başkanlık sistemi; yasama, yürütme ve yargının bir kişinin elinde toplanmasıdır. Yani güçlerin ayrılığını değil, birlikteliğini amaçlar. RTE’nin başkanlık konusundaki ısrarı da tüm devlet yetkilerini elinde bulundurma isteğinden kaynaklanmaktadır. Muhalefeti olmayan ve yargının hesap soramadığı bir yönetim biçimi. Ne güzel “demokrasi” değil mi?

Bir yönetim modeli önerilirken ülkenin özel koşulları da hesaba katılmalıdır. Feodal geleneklerin tasfiye edilmediği ve ülkemizin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik yaşamına damgasını vurduğu bir gerçektir. Lidere tabi olmak, siyasal yaşamımızın bir gerçeğidir. Bu nedenle yasama, yürütme ve yargı gücünü elinde bulunduracak devlet başkanının, padişah/kral muamelesi göreceğinin tahmin edilmesi de zor değildir.

Başkanlık sisteminin önemli bir tamamlayıcısı da eyalet sistemidir. Uygulandığı birçok yerde ülkeler, eyaletlere bölünmüş durumda. Eyaletlerde yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesi, demokratikmiş gibi görünse de bu durum, görecelidir. Demokrasi, yalnızca seçimlerin olması değildir; bağımsız ve tarafsız yargıç kontrolünde adil, eşit seçimlerin yapılmasıdır.

Anayasa değişikliğinden sonra iktidar partisi, başkanlığa geçiş için yoğun bir çalışma başlatacaktır. Eğer halk oylamasında AKP’nin beklediği sonuç çıkarsa bu konuda acele davranılacaktır. Başkanlık sisteminden sonraki adım ise eyalet sistemine geçiştir. Uzun süredir merkezi yönetimin yetersizliği vurgulanarak yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerektiği düşüncesi toplumun belleğine kazınmaktadır. Bu konu, sistematik olarak halka benimsetilmektedir. Türkiye gibi etnik bölücülüğün olduğu ülkelerde eyalet ya da federatif sistemin uygulanması, üniter devletin dağılmasına yol açar. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya bu konuda örnektir. Çünkü bu ülkeler, etnik ve kültürel farklılıklar esas alınarak kurulmuştu. Türkiye ise farklılıkların değil, ortaklıkların üzerine kurulmuştur. Eyalet sistemine geçişte ülkemizin büyük bir ayrışma yaşayacağını unutmamak gerekir.

Başkanlık, dolayısıyla eyalet sistemine geçiş düşüncesinin Atlantik ötesinden desteklendiği kanısındayız. Hatta bu konunun gündeme yerleşmesiyle Irak’ın kuzeyi ile ilgili küçük de olsa bir havucun uzatılması söz konusu olabilir. Böyle bir durum ulusal coşkuyu yükseltir. Ancak uzatılan havuç, büyük bir tuzağa çekilmenin aracı da olabilir.

Türkiye, kuruluş felsefesi ve biçimi bakımından tüm ezilen ülkeler için önemli, ilgi çekici bir örnektir. Bu nedenle de küreselleşmenin önünde önemli bir engeldir. Emperyalistlerin en büyük hedefi, Kemalist devlet anlayışıdır. Çünkü Kemalist devlet modeli, emperyalist sömürünün en büyük düşmanıdır. Okyanus ötesi telkinlerle yeni yönetim modelleri ithal etmek, Türk Ulusu’nun hayrına değildir.

Adil Hacıömeroğlu
22 Nisan 2010

Not: 26 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

BELGRAT ORMANI


“Müderris Neşet Bey (1881 - 1929) : 1881 Tarihinde Resne’de doğmuş ve 1929’da tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Orman Mektebi Alisi Rektörlük Makamına kadar yükselmiştir. Rahmetli ağaca ve ormana emsalsiz bir aşk ile bağlı büyük bir idealistti. Bu mevzudaki üstün çalışmaları ile arkadaşları ve talebelerinin ebedi hürmet ve sevgisini kazanmıştır. (Orman Umum Müdürlüğü – 21.9.1953)” Bu yazıyı bilmem okuyanınız var mı? Neşet Suyu’na her gittiğimde okurum bu satırları. Çok da hoşuma gider bunu okumak.

Fırsat buldukça Belgrat Ormanı’na yürüyüşe gideriz. İstanbul’un cennetidir burası. Burada insan duyguları ve enerjisi doruğa çıkar. Her mevsimi başkadır, farklı tatlar verir gidenlere. Son haftalarda hemen her cumartesi spor ve dinlenme amacıyla atıyoruz kendimiz bu güzel cennete. Yorulmak nedir bilmeden saatlerce yürüyoruz. Muhteşem kuş orkestrasının çaldığı eşsiz müzikle kulaklarımızı kentin gürültüsünden temizleyip ruhumuzu besliyoruz.

Ağaçlar tomurcuklanıp yeşermede. Açık, canlı ve körpe yeşil; ağaçlar bedenlerinin çıplaklığını örtmek için acele ediyor. Her hafta yeşilin tonu değişiyor. Egemenliği arttıkça yeşilin, orman can buluyor.

Ormanın en telaşlıları kuşlar. Bir daldan öbür dala. Bahar bayramının yorulmaz kahramanları. Her kuş, kendi özelliklerine uygun bir ağaçta yuva yapma telaşında. Yuvalar dişi ve erkeğin ortak çabasıyla sabırla inşa ediliyor. Her çöpün yuvaya yerleştirilmesinde karşılıklı cilveler. Dallar üzerinde ve kanat çırparken kur yapmaları, bir aşk masalının bitmez senfonisi sanki. Orman, kuşların aşk nağmeleriyle çınlıyor.

Bir anda kulaklarımızı yırtan acayip bir ses. Nedir diye kulak kesiliyoruz. Mangalda et pişiren bir vatandaşımızın arabasından arabesk bir şarkıcı bezgin bezgin bağırıyor. Bizim muhteşem kuş orkestramızın sesi duyulmaz oluyor. Adımlarımız hızlanıyor, bu cennet içinde cehennemi bir bağırtıdan bir an önce kurtulmak için. Nihayet kurtulduk derken bu sefer de bir popçunun cırtlak sesi yankılanıyor havada. Vatandaşın zevki farklıdır, deyip uzaklaşıyoruz. Cenneti cehenneme çevirmekte ustayız sanırım. Ormanda bol bol et yiyip uyumak, arada uyanınca da gene yemek… Bir dinlence gününü kilimin üzerinde yiyerek ve uyuyarak geçirmek, ilginç bir zevk olsa gerek. Arada bangır bangır bağıran popçu ve arabeskçileri de unutmamalı.

Tüm bu olumsuzluklara karşın doğanın tadını çıkarmaya bakıyoruz. Kuşları ayırt etmeye, türleri hakkında konuşmaya başlıyoruz. Göletteki nilüfer çiçeklerinin birkaç ay sonraki görkemini hayal ediyoruz. Sazların, ağaçlara yetişmek için nasıl da hızla büyüdükleri dikkatimizden kaçmıyor.
Yürüyüş parkurundaki ikinci turumuzu bitirdikten sonra Neşet suyundan su içip elimizi, yüzümüzü yıkamak istiyoruz. Önce üstünde “Sporculara aittir.” yazısı bulunan çeşmeye yöneliyoruz. Karşımıza su yerine, bir kör tıpa çıkıyor. Yılların çeşmesi kupkuru çöl. Burada bulunan lokanta-kahve açık alana birkaç masa daha fazla atmak uğruna yılların çeşmesi feda edilmiş.

Neyse biz moralimizi bozmuyor, yazımızın girişindeki kitabenin yer aldığı asıl çeşmeye yöneliyoruz. O da ne? Yine bir kör tıpa karşımızda. Çeşmenin kurnasının yer aldığı ön bölümde lokantanın masaları var. Çeşmenin yan tarafına uzanıp bakıyoruz, cılız bir su. Öksüz yetim akıyor derenin üstüne. Şırıltısı, dereninkine karışıyor. Su içip el yüz yıkamak cambazlık ister. Üzülüyor, üzülüyoruz. Yıllardır insanların bidonlara su doldurduğu çeşme yok. Çeşmenin asıl akarını iptal edip yandan akıtma düşüncesi ise gerçek bir “Türk mucizesi”.

Lokantanın önünde yığılı pet şişelerde su satılıyor. Ormanın şırıl şırıl akan suyunu kör tıpayla kapatıp pet şişede su satmak, dünyada yalnızca bize ait bir buluş. Ayrıca lokanta-kahvedeki yeme içme fiyatları da pahalı. Bu tür yerlerde amaç para kazanmak olmamalı. Buralar ihale edilirken tüketicinin korunmasına yönelik önlemler alınmalı. Böyle yerlere genellikle ailelerin geldiği düşünülürse her keseden insanın rahatça yiyip içebileceği yerler oluşturmalı. İnsanlara buralarda oturma alışkanlığı bu yolla kazandırılabilir. Böylece de çevreyi kirleten “piknikçilik ya da mangalcılık” dediğimiz alışkanlığı da yok edebiliriz.

Yazıma Neşet Suyu’nda bulunan bir kitabede yazanlarla başladım. 1953’ten beri var olan bir kitabe. Nerdeyse bir insan ömrüyle yaşıt. Çeşme bir tarih, Müderris Neşet Bey ise toplum için bir rol model. Türk ormancılığının simge adlarından biri. Suyu akmayan bir çeşmede unutulan bir kitabe, kazanç hırsına yenik düşüyor.

Kanuni’nin Belgrat fethi anısını taşıyan orman rantçıların yeni hedefi. Kent tırtıllarının, yakında imar değişikliği kurnazlıklarıyla bu güzel cenneti tırtıkladıklarını görürsek şaşırmayalım. Çünkü kazanç hırsı ne tarih ne de doğa dinliyor.

Adil Hacıömeroğlu
16 Nisan 2010
Not: 19 Nisan 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ


AKP’nin anayasa değişikliği çalışmaları hız kesmeden sürüyor. Değişiklikle ilgili kanun teklifi, TBMM Anayasa Komisyonu’nda kabul edildi; 19 Nisan’da da TBMM genel kurulunda görüşülmeye başlanacak. Büyük bir olasılıkla da bu değişiklikler halkoyuna sunulacak. Çünkü iktidar partisinin asıl isteği bu.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın üç madde dışındaki uzlaşma çağrısı, RTE tarafından kabul görmedi. Bu çağrının reddedileceği baştan belliydi. Çünkü uzlaşma dışı bırakılacak üç madde, AKP’nin mağduriyeti ve masumiyeti için önemlidir ve popülizmin üst düzeyde yapılacağı değişikliklerdir. İktidar kanadının amacının uzlaşma olmadığı açıktır.

“Muhalefet partilerinin bu anayasa taslağını reddetmeleri doğrudur, ancak tek başına yeterli değildir. Bu konuda sorumluluk alarak seçenek sunmaları gerekir. AKP’ye bu konuda karşı çıkan siyasal partiler zaman yitirmeden harekete geçmeliler. Partilerin, meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, üniversitelerin, yüksek yargı organlarının ve konuyla ilgili uzman kişilerin katılımıyla yeni bir anayasa taslağı oluşturma çalışmaları başlatılmalıdır. Geniş katılımlı bir çalışma ve tartışma ortamının oluşturulması iktidar partisinin oyununu bozar.” 29 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanan “Keskin Dönemeç” başlıklı yazımda bu satırlarla muhalefeti uyarmıştım. Geniş kapsamlı bir anayasa değişikliği çalışmasının halka mal edilerek yapılması gereğinden söz etmiştik. Ne yazık ki böyle bir çalışmanın zamanı yitirilmiştir. Ancak iş işten geçmemiştir.

1982 Anayasa’sı ilk günden itibaren özellikle solcular tarafından hep eleştirildi. Giderek eleştirilere toplumun hemen hemen tüm kesimleri katıldı. Bugüne kadar birçok değişiklik yapılmasına karşın 12 Eylül Anayasa’sının değiştirilmesi, halkımızın en demokratik isteği durumuna gelmiştir. Demokrasi ile 12 Eylül yasalarının değiştirilmesinin özdeşleşmesi önemlidir. O zaman bu haklı demokratik isteğin bayraktarlığını yapmak da demokrasimizin kurucusu CHP’ye yakışır. Toplumun bu haklı talebini, AKP’nin yozlaştırarak diktatörlüğe giden bir yolun taşlarını döşemesine izin verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki CHP’nin en yüksek oy aldığı iki seçimde de (1957 ve 1977) demokratik talepleri savunmasının önemi büyüktür. 12 Mart muhtırasına direnen CHP, yetmişli yıllarda girdiği tüm seçimlerde (1980 ara seçimi hariç) açık ara birinci parti olmuştur. Bu başarıdaki temel etken, halkın demokrasi talebinin CHP tarafından sahiplenilmesidir. Bugün aynı şey neden olmasın?

Demokrasimizin önündeki en büyük engel, siyasal partiler ve seçim yasasıdır. Siyasal partileri demokratik olmayan bir ülkede demokrasinin olabileceğini söylemek, safdilliktir. Öncelikle bu konu tartışmaya açılmalıdır. Siyasal partilerin demokratikleşmesi, siyasete dinamizmin gelmesini sağlayacaktır. Toplumsal katılımın olmadığı bir siyasal düzen demokratik olmaz. Halkın olmadığı, söz söyleyemediği ve özgür iradesiyle yöneticilerini seçemediği bir “demokratik düzen” cumhuriyet rejimini tehlikeye sokar. Çünkü bu sistem, halkı siyasetten soğutup uzaklaştırmaktadır. Bu da irticacı ve bölücüleri siyasal alanda en dinamik gruplar durumuna getiriyor. Demokratik düzen karşıtlarının bu yükselişlerinin önlenmesi, siyasal partilerin demokratikleşmesiyle olur. Bu konu, kişisel ve grupsal çıkarların çok üstündedir. Çünkü ülkemizin varlığı, ulusumuzun birliği söz konusudur.

Seçim sisteminin değiştirilmesi de toplumumuzun ikinci önemli talebidir. Seçim barajının yüksekliği, farklı siyasal grupların temsilini önlediğinden tek parti diktatörlüklerine neden olmaktadır. Farklılıkların temsil edilmemesi sonucunda da uzlaşma kültürünün gelişmesi olanaksızlaşmaktadır. Ancak seçim kanunu değiştirilirken temsilde adalet konusu da göz ardı edilmemelidir. Temsilde adaletin olmaması, bölgesel politikalarla popülizm yapan siyasetçinin lehinedir. Bu, sanayi kentlerindeki seçmeni adeta cezalandırmaktadır.

1982’den beri en çok eleştirilen kurumların başında YÖK gelmektedir. Hatta YÖK, 12 Eylül’ün simgesi durumuna gelmiştir. AKP’nin Anayasa değişiklik paketinde YÖK’ün olmaması ilginçtir. Bu da asıl amacın ne olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Amaç, 12 Eylül’le hesaplaşarak demokrasiyi geliştirmek değildir; Cumhuriyet’in temel dayanağı olan kurumları yok etmektir.

Demokrasimizin dikkat çekici bir kusuru da dokunulmazlıklardır. Dokunulmazlık zırhı altında her türlü suçu işlemek ve devlet yetkisini kötüye kullanmak hakkı kimseye verilmemelidir. Çünkü demokrasi; ayrıcalıkların var olduğu değil, ayrıcalıkların yok edildiği bir yönetim biçimidir. Dokunulmazlıklar (milletvekili ve bürokrat dokunulmazlığı) olduğu sürece yolsuzluklar önlenemez. Yolsuzluk üzerine kurulan bir sistem de demokrasi olmaz.

CHP tarihsel misyonunun verdiği sorumlulukla yukarıda saydığımız dört ana konuyu temel alarak yeni bir anayasa değişikliğini, toplumun tüm kesimleriyle tartışarak gündeme getirmelidir. Bu konuda geniş bir ittifakın kurulması amaçlanmalı. Anayasa değişikliğinin TBMM’de görüşüleceği bu günlerde gündeme damgasını vuracak böyle bir tartışma, AKP’nin hesaplarını bozacaktır. Halkoylamasında RTE’nin hesaplarını boşa çıkarmanın yolu budur. AKP’nin elinden demokrasi silahı alınmalı. Bu da toplumun haklı demokratik taleplerinin dile getirilmesiyle olur.

Anayasa değişikliklerinin referandumda kabul edilmesi, AKP’ye güç katacak ve dizginlenemez anti demokratik uygulamalarının yolunu açacaktır. Gündemin değişmesiyle referandumu AKP’nin aleyhine döndürmekse ulusumuzu da cumhuriyetimizi de geleceğimizi de kurtaracaktır.

Adil Hacıömeroğlu
15 Nisan 2010
Not: 19 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
3 Mayıs 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

YENİ BİR ABD TEZGÂHI


Bir ABD televizyonunda yayımlanan “The Pasific” adlı dizide Türklere ağır suçlamalar var. Bu durum, bize “Geceyarısı Ekspresi” filmini anımsattı birden. Tabi bu da Türkiye’ye yeni bir tezgâhın kurulmakta olduğunun habercisidir.

Söz konusu dizide, 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgali sırasında Türkler tarafından yakıldığı vurgulanmış. İzmir’de yaşayan Rumların ise bu durum karşısında denize atlayarak canlarını kurtardıkları anlatılmış. Türkler, zor ve büyük bir mücadele sonucu düşman işgalinden kurtardıkları İzmir’i niçin yaksınlar? İnsan, kendi kentini yakarak yurttaşlarını açıkta bırakır mı? İşte, böylesi mantık ölçülerine sığmayan bir suçlamayla karşı karşıyayız.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra işgalcilerin yakıp yıktığı köy ve kasabalarımızın imarı, yoksul Türkiye’ye epey pahalıya mal olmuştur. Yunanlıları masum göstererek Türkleri suçlamak ise tam bir cinlik. Anadolu ve Trakya’daki Rumların göç etmesi sırasında Amerikalı ünlü yazar Ernest Hemingway Türkiye’dedir ve bu göçlerin en önemli tanığıdır. Rum ahalinin, Yunan askerleri tarafından nasıl göç ettirildiğini “İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar” adlı kitabında anlatmaktadır.

“Kağnı arabaları, develer yolda batıya doğru ağır ağır ilerlerken boş arabalarına binmiş, lime lime elbiseleri yağmurdan sırılsıklam, kırmızı fesleri kirden kararmış Türkler de yoldan ilerlemeye çalışıyorlardı. Her Türk’ün sürdüğü arabanın içinde, tüfeğini bacaklarının arasına kıstırıp oturmuş bir Yunan askeri vardı. Yağmurdan sakınmak için de kaputlarının yakalarını enselerine kadar kaldırmışlardı. Arabalar Yunanlılar tarafından toplanmıştı ve Trakya içlerine, göçmenleri ve mallarını almaya yardımcı olmak için gönderiliyordu. Sürücü Türkler bitkin ve korkulu görünüyorlardı. Hakları da vardı. (Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar. Milliyet Yayınları, 1970, s.42,) Burada Trakya’dan Yunan askerlerinin denetiminde Rumlar göç ettirilirken Türk kağnı sürücülerinin durumları anlatılmaktadır.

“Taş yolun tam Edirne içine girdiği yerde geliş gidişi atının üzerinde oturan bir Yunan süvarisi yönetiyordu. Sürekli olarak sola yol vermekteydi. Türklerin sürdüğü arabalardan birine sağa sapmasını işaret etti. Türk arabacı öküzlerini sağa yöneltince, araba bir çukura düştü ve kendisiyle beraber gelen, başı önüne düşmüş uyuklamakta olan Yunan askeri sıçrayarak uyandı. Sürücünün anayoldan saptığını gördü, başladı adama tüfeğinin dipçiğiyle vurmaya.

Türk sürücü yorgun, çökmüş ve aç aç bakan bir köylüydü. Yüzükoyun arabadan aşağı yuvarlandı. Sonra dehşet içinde kalkıp tavşan gibi yoldan aşağı kaçmaya başladı. Koştuğunu gören bir Yunan süvarisi, atını mahmuzlayıp yetişti, hayvanıyla çarparak adamcağızı tekrar yere devirdi. Sonra diğer iki Yunanlı ile birlikte kollarından tutup kaldırdılar. Süvari, köylünün suratına birkaç tokat yapıştırdı. Adamın yüzü kan revan içindeydi; gözlerini iri iri açmış, her tokatta bağırıyor, arabasına dönüp öküzlerini sürmesini istediklerini anlamıyordu. Yolda yürüyen göçmenlerden hiçbiri bu olayla ilgilenmemişti bile. (Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar, s. 42 – 43)” Burada Hemingway, Yunanlıların yurdumuzu terk ederken yurttaşlarımıza uyguladıkları baskıları anlatıyor. Burada anlatılanlar, işgalcilerin yaptıklarının küçük bir örneği.

Peki, bu dizi filmle ne amaçlanmaktadır? ABD Temsilciler Meclisi’nde komisyondan geçen “Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı”nın daha öncekilerde önemli bir farkı var. Öncekilerde sadece Osmanlı döneminden söz edilirken sonuncusunda ise 1923 tarihi vurgulanmıştır. Bilinçli olarak Kurtuluş Savaşı dönemimiz karalanmaya çalışılmaktadır. Bu dizi filmle birlikte de bir “Rum Soykırımı” uydurmasıyla karşılaşacağız. Amaç, ülkemize yapılan emperyalist kuşatmayı yoğunlaştırıp daraltmak. Yeni yalanlarla, uydurma hikâyelerle insanlık tarihinin en şanlı kurtuluş mücadelesine kara çalmak.

Ülkemizin içerde istikrarsızlaştığı bir dönemde, böylesine uydurma suçlamalarla karşılaşmasındaki zamanlama ise ilginçtir. Birileri içerde orduyu ve yargıyı teslim almaya çalışırken dış güçler de Mondros Mütarekesi koşullarına dönmeye çalışıyor. Türkiye’deki politik karmaşa, dışarıda pusuda bekleyenlere fırsat oluyor.

İktidar partisinin ideolojik intikamcı yaklaşımları Türkiye’ye kan kaybettiriyor. Ülkemizi dış saldırılara, komplolara açık duruma getiriyor. Her gün generalleri tutuklanan bir ordu dış komplolara karşı caydırıcı olamaz. Yargısı paramparça olan, siyasal istikrarı bozulan bir ülke, içte zayıfladığı gibi dışta da zayıflar.

Eğer bir ülkenin kuruluş felsefesini, ilkelerini; o ülkeyi yönetenler tartışmaya açarsa el alem neler yapmaz ki?

Adil Hacıömeroğlu
8 Nisan 2010
Not: 12 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

EKSEN KAYMASI (MI?)


AKP’nin anayasa paketi nihayet TBMM başkanlığına verildi. Mecliste, değişikliği öngörülen maddeler üzerindeki tartışmalar merakla bekleniyor. Görüşmeler sırasında iktidarla muhalefet arasındaki tartışmalarda gerginliğin artacağı da kesindir.

Anayasa değişikliğinin, ülkemizin geleceği açısından keskin bir dönemeç olduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim. Anayasa değişikliğiyle yapılmak istenen, yürütmenin hem yasamaya hem de yargıya egemen olmasıdır. Bu değişiklikle Cumhuriyet değerlerinin topyekûn ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Çünkü Cumhuriyet’imiz ve demokrasimiz, güçler ayrılığı ilkesine dayanmaktadır. Yürütme, yasama ve yargının bir partinin, dolayısıyla da o partinin liderinin elinde olması “demokrasi” adı altında bir diktatörlüğün yaşama geçirilmesidir.

AKP, kuruluşundan itibaren sürekli olarak AB’ye girmeyi hedefleyerek Avrupa değerlerinin erdeminden söz etti. Ülkemizin daha çok demokratikleşmesinin gerektiğini vurgulayıp durdular. Toplumu; demokratikleşme, yenileşme konusunda koşullandırdılar. Eskiyi kötüleme üstüne bir politik anlayış oluşturdular. Oysa eskiyi, hem de çok eskiyi temsil eden AKP’dir. “Yenileşme” diye diye toplumumuza ortaçağı yerleştirmeye çalışıyorlar. Bunu da önemli bir ölçüde başardılar. Geriye doğru bir dönüşüm yaşamakta toplumumuz. Anayasa değişiklikleriyle güçler ayrımını ortadan kaldırma isteği, Avrupa değerleriyle uyuşmaz. Demek ki AKP yöneticileri AB konusunda samimi değiller. AB hedefi, halkımızın desteğini almak için bir araçtı onlar için. Tıpkı “demokrasinin amaç değil, bir araç olması” gibi. Kısacası, diktatörlük zehrini demokrasi şekerine sararak toplumumuza yutturdular. Son hamle ile de öldürücü dozu yutturmak üzereler. Yani, Türkiye’de otokratik yönetim tamamen yerleşmek üzeredir.

Yargının siyasallaşması, toplumsal dengeleri alt üst eder. Yurttaşlar arasındaki hakkaniyet duygusu yara alır. Günlük yaşamda keyfiyet, adaletin yerine geçer.

İktidar partisinin AB değerleriyle ters düşmesi nedendir? AB ile köprüleri atıyor mu hükümet? Ülkemizde AKP dâhil, herkes şunu baştan beri çok iyi bilmektedir ki AB’ye girmemiz büyük bir hayal. AB’nin lider ülkeleri, içinde yaşadığımız coğrafyada kendi ulusal çıkarlarını korumak adına AKP’ye destek verdiler. Türkiye’deki ulusal ve cumhuriyetçi güçlerin tasfiyesi için AKP ile işbirliği yaptılar. Bu işbirliği, 1919’dan beri sarsılmadan, kesintiye uğramadan sürüyor.

Anayasa değişikliğiyle AKP, kaderini tamamen ABD’ye bağlamış durumda. Bu anayasa değişikliğinin de küresel bir organizasyon olmadığını söyleyemeyiz. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin gelişmekte olan ülkelerdeki siyasal tercihi darbelerdir. ABD, askeri darbeler ve sivil milliyetçi oluşumlarla antikomünist mücadeleyi sürdürmüştü. Türkiye dâhil, birçok ülkede aydınlar ve emekten yana halk kitleleri bu amaçla kıyıma uğratıldı. Ancak Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ABD’nin dünyadaki egemenlik mücadelesi de biçim değiştirdi. “Yeni Dünya Düzeni” doğrultusunda dünya yeniden şekillenmeye başladı. “Küreselleşen dünyada sınırların kalktığı” propagandasıyla ABD ve onun liberal uzantıları, tüm dünyayı köleleştirmeyi amaçladılar. “Yeni Dünya Düzeni” Latin Amerika’da çökmeye başladı. Hem de ABD’nin arka bahçesinde. Yine küreselleşme hedefi, birçok ülkede savaşlara neden oldu. ABD’nin askeri müdahaleleri amacına ulaşmadı. O zaman ABD için yeni bir yöntem gereksinimi doğdu. İşte, bu ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan otokratik yönetim biçimidir.

Bazı kişiler, Türkiye’nin AB’den uzaklaşmasının siyasal bir eksen kayması olduğunu söyleyebilirler. Oysa eksenin kaydığı yok. 2002’de kimlerin desteğiyle iktidar olunmuşsa bugün de aynı destekle yola devam edilmektedir. Değişen yalnızca görüntü.

Küresel egemenlere direnebilecek güçler etkisizleştirilip baskı altına alınıyor. Bu, yapılırken de müthiş bir propagandayla kamuoyu oluşturulup “demokrasi düşmanları” yaratılıyor. Sonra da bu düşmanların yok edilmesi gündeme geliyor. “Demokrasi, yenileşme ve inançların korunması” bunun ideolojik temelini oluşturuyor. Dinselliğin, toplumsal yapıya egemen olması için küresel güçler özel bir çaba göstermektedir. Yeşil kuşak projesi sonucunda güçlenen ve ABD kontrolünden çıkan radikal dinci örgütler, küresel hedeflere yönelik eylemlere de girişince “Ilımlı İslam” ideolojisi ortaya atıldı. “Ilımlı İslam”ın toplumsal düzenimizi dönüştürerek yerleşmesi, parlamenter düzenin kuralları içinde yapılması (Bu, görece de olsa meşruiyet sağlıyor gibi görünüyor.) ise çok ilginçtir. Böylece topluma, zehirli şeker kendi eliyle yediriliyor. Toplum, harakiri yaparak geleceğini yok ediyor.

Ülkemizde “Ilımlı İslam” uygulaması gerçekleşirse bölgesel dengeler hızla değişecektir. İslam ülkelerinin birçoğunda benzer uygulamaları görebileceğiz.

Dünyanın hiçbir yerinde, gelişmekte olan ülkelerdeki anti demokratik yönetimler tek başına ayakta duramaz. Ayakta durmak için emperyalist güçlerin desteğine gereksinimleri vardır. Zaten çoğu zaman da dış organizasyonlarla işbaşına gelir bu tür yönetimler. Bu nedenle de Türkiye demokrasisine vurulacak darbe, dış desteksiz düşünülemez.

Anayasa paketinin görüşmelerinde tüm milletvekilleri, içinde bulundukları meclisin sömürgecilere karşı kurulduğunu anımsamaları gerekir. TBMM’nin en güç koşullarda bile hukukun üstünlüğünden vazgeçmediği de bilinmelidir.

İktidar partisi yöneticileri şunu iyi bilmeliler ki; hukuk, en çok hukuksuzluk yapanlar için gereklidir.

Adil Hacıömeroğlu
1 Nisan 2010
Not: 5 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

KESKİN DÖNEMEÇ


Günlerdir konuşulan anayasa değişikliği paketi nihayet açıldı. Pakette, anayasanın yirmi üç maddesinin değiştirilmesi öngörülüyor. Aylardır “demokratik” bir anayasa taslağı bekleyen kimi çevreler de büyük bir hayal kırıklığı yaşamış oldular.

Değişikliği istenen maddelerin büyük çoğunluğu, AKP’nin otokratik yönetiminin yolunu açacak ve yürütmenin tüm devlet kurumlarına egemen olmasını sağlayacak konulardır. Bu değişikliklerle yargının bağımsızlığı ortadan kalkacak, yüksek mahkemelerin hiçbir etkinliği kalmayacaktır. Böylece de demokratik düzenin vazgeçilmezi olan güçler ayrılığı kuralı ortadan kalkacaktır.

Özel yaşamın gizliliği ve seyahat özgürlüğü konusundaki düzenlemeler ise 12 Eylül anayasasını bile aratacak düzeyde kısıtlayıcıdır. Özel yaşamın gizliliğinin ve seyahat özgürlüğünün olmadığı bir yerde demokrasi olur mu? Yurtdışına çıkışlarda hakim kararının aranmaması, yargının toplumsal yaşamımızdan nasıl soyutlandığının bir göstergesidir.

Anayasa Mahkemesi ve HSYK’da öngörülen değişiklikler ise bu anayasa değişikliği isteğiyle neyin amaçlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Amaç, yargıyı devre dışı bırakarak laik, demokratik, hukuk devletini; otokratik bir yönetime dönüştürmektir. Parti kapatmaların TBMM tarafından yapılması düşüncesi ise ilginçtir. Bu demektir ki çok partili yaşamımız çoğunluk partilerinin tekeline girecektir. Çoğunluğu sağlayan partiler de iktidar olduklarına göre, iktidar partileri siyasal yaşamın tümünü kontrol edecektir. İktidar uygulamalarını eleştiren küçük partiler, sürekli kapatılma korkusu içinde yaşayacaklar. Taslaktaki değişikliğin doğruluğunu kanıtlamak için AKP sözcüleri, Avrupa’nın bazı ülkelerinde de aynı uygulamanın olduğunu savunuyorlar. Peki, bu Avrupa ülkelerinde temsil adaleti nasıldır? Yargı siyasal müdahalelere açık mıdır? Bunun yanıtı yoktur. Ayrıca demokratik ülkelerin çoğunda parti kapatmalar, yargı kararıyla olur. Üstelik örnek verilen demokratik ülkelerde bizim yaşadığımız rejim ve terör sorunları da yoktur.

AKP’nin anayasa taslağının amacının kuvvetler ayrımı ilkesini yok ettiğini ve demokratik içerikten yoksun olduğunu savunduk. Çünkü anayasamızdaki temel sorunların başında temsil adaleti gelmektedir. Seçim barajının yüzde on olduğu bir ülkede tam bir demokrasiden söz edilemez. Halkın her kesiminin mecliste temsilinin sağlanması gerekir. Yine temsilde adaletsizliğin bir başka örneği ise illerin çıkardıkları milletvekili sayısıdır. Küçük iller, büyük illere göre avantajlıdır. Büyük illerde bir milletvekili çıkarmak için alınması gereken oy neredeyse küçük illerin dört beş katıdır. Kentli seçmen adeta cezalandırılıyor. Öncelikle temsil adaletinin sağlanması zorunludur.

Diğer önemli sorun da çalışma yaşamını düzenleyen maddelerdir. Grevli toplusözleşmeli sendikal hakların olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez. İş güvencesinin ve güvenliğinin olmadığı bir yerde ancak göstermelik bir demokrasiden söz edilebilir. Yolsuzlukların önlenemediği ve çığ gibi büyüdüğü bir ortamda demokrasi olmaz. Yolsuzluğu önlemek için bir anayasa değişikliği gereklidir. Bunun için de yargıyı daha da güçlendirmek gerekir. Bir toplumda yolsuzluk kanıksanmışsa, o toplumda demokratik kurallar işlemiyor demektir.

Demokrasinin en büyük erdemi, herkesin eşit olmasıdır. Yasalar, kimseye ayrıcalık tanımaz. Dokunulmazlığın olduğu bir yerde adalet de gerçekleşmez. Anayasa değişikliğinde öncelikli ve ivedi konulardan biri bu olmalıdır. Siyasetçinin işlediği suçtan yargılanmadığı yönetim biçimine diktatörlük denildiği de unutulmamalıdır.

1982 Anayasası kabul edildiği günden beri eleştirilmektedir. Bugüne kadar hemen hemen her siyasal parti ve sivil toplum kuruluşu bu anayasanın değiştirilmesinin gerekli olduğunu savunmuştur. Ne yazık ki bugüne kadar da değişiklik söz konusu olmadı.. Özgürlük, tüm dünyada insanlığın peşinden koştuğu ve ulaşmak için savaştığı bir değerdir. Yıllardır 12 Eylül rejimine ve onun yasalarına karşı toplumda büyük bir özgürlük isteği var. AKP de bunu görerek durumdan vazife çıkarıyor. Toplumun bu haklı talebine sahip çıkar görünerek daha da antidemokratik bir toplumsal düzenin taşlarını döşüyor. Zamanlama da mükemmeldir. Çünkü AKP politikalarının iflas ettiği, oylarının düşüş eğilimi gösterdiği bir anda anayasa değişikliğiyle yine gündemi değiştiriyor ve toplumu önemli bir tartışmanın içine çekiyor. Halkın haklı bir talebi halka karşı kullanılıyor. Muhalefet partilerinin bu anayasa taslağını reddetmeleri doğrudur, ancak tek başına yeterli değildir. Bu konuda sorumluluk alarak seçenek sunmaları gerekir. AKP’ye bu konuda karşı çıkan siyasal partiler zaman yitirmeden harekete geçmeliler. Partilerin, meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, üniversitelerin, yüksek yargı organlarının ve konuyla ilgili uzman kişilerin katılımıyla yeni bir anayasa taslağı oluşturma çalışmaları başlatılmalıdır. Geniş katılımlı bir çalışma ve tartışma ortamının oluşturulması iktidar partisinin oyununu bozar.

AKP’nin tek isteği anayasa konusunda halk oylamasıdır. TBMM’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesi RTE ve arkadaşlarını tatmin etmez. Referandumla halkı biraz daha ayrıştırmak, cepheleştirmek asıl amaçlarıdır. Bizim halkımız seçimi sever. Bugüne kadar halka, “demokrasi, eşittir sandık” fikri aşılandı. Demokrasi, halkı adam yerine koymaktır. Sandığı halkın önüne koyan kazançlı çıkar. Bu, unutulmamalıdır. Referandum AKP’nin oylarındaki düşüşünü ters döndürebilir. Anayasa değişikliği paketi toptan oylanacağından bu, iktidar partisine avantaj sağlar. Bir maddeyi beğenen, diğerlerini incelemeden oyunu verir. Zaten gereğinden çok popülizm yapılarak ve belden aşağı vurularak kamuoyu referanduma hazırlanmıştır.

Yine mağduriyet ve masumiyet zırhı. Yine hızlı gündemlerle sarhoş edilerek şaşkına çevrilmiş bir kamuoyu. Cumhuriyet, bu gündemle tarihsel bir dönemece gelmiştir. Kişisel ve grupsal çıkarları bir yana bırakmanın zamanıdır. Dönüşü olmayan rejim bunalımlarına saplanmamak için bu oyunu bozmak zorundayız. Yoksa, yitirdiklerimizi geri getirmek çok zor olabilir.

Adil Hacıömeroğlu
25 Mart 2010
Not: 29 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.