LİCE'DEN DÜŞEN ATEŞ

29 Nisan günü Türkiye'nin yüklü gündemine, dokuz askerimizin Lice'de şehit olduğu haberi düştü. Yaşamlarının baharında gencecik fidanlarımızı, kınalı kuzularımızı hain teröre kurban verdik. Haberi duyduğumda yüreğimden büyük bir parça koptu gitti onlarla.

Yaklaşık otuz yıldır nice fidanlar devrildi, nice ocaklar söndü. Kimbilir ne hayalleri vardı bu gencecik yüreklerin? Anneler, babalar hangi hayallerle büyütmüştü evlatlarını? Nice yoksulluğa, sıkıntıya, yaşamın tüm acımazlığına karşın büyütülüp vatan hizmetine gönderilmişti bu aslanlar. Yaşamını yitirenin yaşamöyküsüne kısa da olsa baktığımızda hep tanıdık geliyor bizlere bu insanlar. Yüzyıllardır olduğu gibi.

Jandarma Uzman Çavuş İlhami Hardal: Altı yıldır Lice'de vatan hizmetinde, evli, bir çocuklu. Eşi ikinci çocuğuna hamile. Otuz üç yaşındaki İlhami, işe girdiğinde ne kadar çok sevinmiştir kimbilir? Zoluklarla geçen bir yaşam, hain tuzakta son buluyor. Kilis'te başlayan yaşam, Kilis'in sıcak toprağına kavuşup sonsuzluk yolculuğuna çıkıyor.

Uzman Çavuş Salih Akyürek: Otuz bir yaşında, Yozgat-Sorgunlu, Ankara'ya göçmüştü aile. Babasını izledim televizyonlarda, öyle bir metanet ki düşman taş olsa çatlar karşısında. Salih'in on bir yaşındaki kızıyla altı yaşındaki oğluna nasıl izah edeceğiz babasızlığın verdiği acıyı, eksikliği, yalnızlığı?

Er Emrah Polat: Dağlarından yağ, ovasından bal akan Aydın'da doğmuştu Emrah. Bu yılın ballı yemişlerini tadamadı, bir daha da tadamayacak. Aydın bağlarındaki çekirdeksiz, razaki, kadınparmak üzümleri de öksüz kaldı bu yıl. Nazilli'nin Ulukaraağaç Köyü'nün cümle varlığı daha da hüzünlü olacak bu yıl. Emrah, 1995'te şehit olan dayısıyla buluşuyor memleketinin kara toprağında. Bir daha ayrılmaksızın, sonsuza dek.

Er Erdal Oral: Kağızman'ın sert rüzgarlarıyla çelikleşmiş bedenini siper ediyor hain bombaya. Dört aylık körpe bir asker. Askerlik sonrası hayallerine kavuşamadan, kara toprağa kavuşuyor sırım gibi bedeni. Yirmi yaşında alıp gidiyor onu kahpe bir ihanet ana kucağından. Annesi komşularına "Kına yakın!" diye haykırıp ağıtlar yakıyor. Çünkü karayılan toprağın altında değil, içimizde, akıtıyor zehrini dört yana.

Er Zeynel Direkçi: Antep'i "Gazi" yapan bir ecdadın torunuydu. Fransız'a boyun eğmemişti dedesi, Zeynel mi boyun eğecekti üç beş çapulcuya? Yetim kalmıştı, yılmamıştı hayattan. Biri özürlü dört kardeşinin ve annesinin geçimini sağlamıştı yıllarca. Bir de sevdalanmıştı Zeynel. Askerlik dönüşü kendi işini kurup evlenecekti. Bir anne, dört kardeş öksüzdü artık Antep'in bir viran hanesinde. Belki bir gün Zeynel, bir kese kağıdında kuru yemişleriyle kapıyı çalar diye bekleyecekler yıllar boyu. Ama Zeynel de diğerleri gibi beyaz atın üzerindeydi, hiç bitmeyecek sonsuz bir yolculuktaydı.

Er Miktat Beder: Hamsi kadar kıvrak, kayın ağacı kadar sağlam, yıldız fırtınası kadar sert, kiraz çiçeği kadar narin bir toprağın çocuğuydu Miktat. Lodosla poyrazın horon teptiği, karayelin cömertçe suladığı, bin bir çeşit çiçeğin açtığı Arsin toprağında sonsuza dek yaşayacaksın. Yirmi yaşında düştün toprağa. Köyünün bayırlarındaki papatyalar, menekşeler boyun büktü. Fındık bahçelerindeki kuş cıvıltıları sonsuz bir ağıta döndü. Çiçekli Köyü'nde hep bir bayrak dalgalanacak, kızıllığında hep sen olacaksın.

Er M.Ali Karaduman: Spil Dağı'na bakıp ne hayaller kurmuşsundur. Ailecek başınızı sokacak bir eviniz yoktu; çünkü iki kez yangın geçirmiştiniz. Manisa, bir yiğidini daha vermişti toprağa. Kula'da bahar geç gelecek bu yıl, yaz daha sıcak, güz daha hüzünlü, kış soğuk geçecek. Yirmi bir yıllık yoksul bir yaşamın varsıl hayaleriyle düştün vatan toprağına.

Er Onur Görmez: Yirmi bir yaşında, Aydın'ın Karpuzlu İlçesi'nin Ömerler Köyü'nden. Yunan işgalinde efelerin dağa çıktığı, Kuvayı Milliye örgütlerinin çoban ateşini yaktığı Ege'den. Şehadetinden birkaç saat önce babasıyla iki dakika konuşabiliyor. Fazla konuşamıyorlar, çünkü kontörü bitiyor Onur'un. Yaşıtları milyarca lirayı loş ışıklı gece kulüplerinde harcarken, her gün yeni bir aşka yelken açarken Onur'un kontörü bitiyor hain pusuya yaklaşırken.

Er Murat Çavdar: Trabzon'dan İstanbul'a göç eden bir ailenin yirmi bir yaşındaki oğluydu. Berberlik yapıyordu, askerlik bitince de kendi dükkanını açacaktı. Emeğiyle geçinmişti hep. Yirmi gün önce konuşmuştu ailesiyle telefonda. Babası: "Oğlumun şehitliğe defnedilmesi benim için büyük bir onurdur." diyor. Başka söz kaldı mı bize söyleyecek.

Yukarıdaki yaşamöykülerine baktığımızda ortak bir yön var. Hepsi zorlukla yaşam mücadelesi veren dar gelirli aile çocukları. Bu ülkenin bütün meşakkatini çeken insanlar. İşsizliğin, geçim sıkıntısının, tüm yaşamsal zorlukların girdabında kıvranan kahramanlar. Bu milletin şehit anne ve babaları her koşulda hala "Vatan sağolsun!" diyorsa bu, bu milletin büyüklüğünü gösterir.

Emperyalist bir kışkırtmanın, ulusumuzu nasıl onulmaz acılara gark ettiğini anlamazdan gelmenin, kimlere yaradığını anlamanın zamanı gelmedi mi?

Bu yüce ulusu yoksul bırakanlar, ekonomik değerlerini yağmalayanlar, onu çağdaşlaşma hedefinden alıkoyanlar utanmalıdır hem de çok utanmalıdırlar. İnsanlıklarından utanmalıdırlar, bu ulusa yakışmadıklarından, layık olmadıklarından utanmalıdırlar. Şehit ailelerinin metanetlerinden, yüce gönüllerinden, yurtseverliklerinden utanmalıdırlar. Bu ulusun kör bir kuruşunu yiyenin, ziyan edenin nasıl bir gaflet ve ihanet içinde olduğunu anlamanın zamanı gelmedi mi?

Sahte raporlarla askerden kaçanlar, bir gün şehit ailelerinden biriyle karşılaştıklarında onların gözlerinin içine bakabilecekler mi? Vatan, hepimizindir. Nimeti de külfeti de paylaşmalıyız. Ulusal birliğin en önemli öğesi, vatan hizmetinde adalettir.

Kahramanlarına sahip çıkmayan toplumlar, bunun bedelini çok ağır olarak öderler. Şehitlerimizi saygıyla anmak, onların ailelerine sahip çıkmak hem insanlık hem de vatan borcudur. Gün, borcumuzu ödeme günüdür.

Adil Hacıömeroğlu
2 Mayıs 2009

ESKİŞEHİR'İN YILMAZ HOCA'SI

3 Nisan akşamı, 19.25 uçağıyla İstanbul'dan Eskişehir'e gittim. Kısa ve rahat bir yolculuktu. İşim nedeniyle hafta sonunu Eskişehir'de geçirecektim. Havaalanının adını okuyunca ilk şaşkınlığımı yaşıyorum: Eskişehir Anadolu Üniversitesi Havaalanı. Evet, Türkiye'de bir ilk, bir üniversitemizin havaalanı var.

Bu önemli bilgiden sonra, taksiye atlayıp Anadolu Üniversitesi Yerleşkesi içindeki Anadolu Oteli'ne gidip yerleşiyorum. Bir süre sonra yürüyüş yapmak amacıyla yerleşke içinde dolaşmaya çıkıyorum. Gece olmasına karşın çok etkileniyorum. Sabahı iple çekiyorum. Geç yatıp erkenden uyanıyorum. Kahvaltıdan sonra o gün yapmam gereken işimi kuşluk vakti bitirip kahve içmek için otele dönüyorum. Otelde, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Yılmaz Büyükerşen'le karşılaşıyorum. Onu kutlayıp ve ayaküstü kısa bir söyleşiden sonra oradan ayrılıyorum.

Kısa bir yürüyüşten sonra tramvaya binip İnönü durağında iniyorum. Porsuk Bulvarı'na gidiyorum. Güzel bir bahar günü. Ağaçlar tomurcuklanmada, bazıları çiçeklenmiş. Porsuk boyunca dolaşanlar, çimlere uzanıp ilkyazın keyfini çıkaranlar... Pırıl pırıl bir bulvar. Doğanın, sanatın, tarihin, kentin iç içe, uyumla kucaklaştığı bir yer burası. Eskişehir'in çocukları ve gençleri çok şanslı olsa gerek.

Bulvar gezisini bitirip Bilim, Kültür, Sanat Parkı'na gidiyorum otobüsle. İnanılmaz yapıtlarla karşılaşıyorum: Korsan gemisi büyükçe bir göletin kıyısında. Gölette rengarenk balıklar; pırıl pırıl sular, su kayakçılarını bekliyor. Eğitici oyuncaklar, dinlenme yerleri... Tepede Nuh'un gemisi, aşağıda amfitiyatro. İklime uygun, bakımlı ağaçlar... Bozkırın ortasında eşsiz bir vaha, bir cennet.

Gezimin üçüncü durağı, Odunpazarı. Zamana meydan okuyan tarihi evler, konaklar; bakımlı, korunmuş bir durumda, kentin hizmetinde. Cam müzesi, bir ilk. Camdan yapıtlar doyumsuz güzellikte. İmrenerek, gururlanarak geziyorum müzeyi. Ardından etnografya müzesindeyim ve bir Cumhuriyet yolculuğuna çıkıyorum. Eski giysileri ve fotoğrafları görünce iç geçiriyorum. Yiten ince zevkimize yanıyorum. Düşüncelere dalıp Atlıhan Çarşısı'na doğru yürüyorum. Atlıhan'da lületaşına kimlik kazandıran ustalarla konuşup söyleşiyorum. Atlıhan'dan çıkıp Kent Park'a yöneliyorum. İşte bozkırın ortasındaki mucize: Porsuk kıyısında şezlonglarıyla kumsalıyla bir plaj. Yine gölette yüzen rengarenk balıklar... Kıyı kentlerinde denizlerde korunamayan balıklar, Eskişehir bozkırının göletlerinde, havuzlarında yüzüyor.

Eskişehir'de en dikkat çekici iki şey var: heykeller ve havuzlar. Her parkta heykel ve su var. Heykeller; tarihi, geleneği, geleceği anlatıyor. Suyun bu kadar önemsendiği ve güzel kullanıldığı bir kent yok sanırım.

Akşam karardığında otelime dönüyorum. Gün boyu hiçbir şey yememiştim. Yerleşkedeki Taş Bina'ya gidiyorum. Güzel bir akşam yemeğinden sonra erkenden uyuyorum. Pazar günü erkenden kalkıp işimle ilgileniyorum. Saat 15.00'te bitiriyorum işimi. Yerleşkeyi geziyorum. Doğayla uyumlu yapılar, insanı hiç rahatsız etmiyor. Çağdaş bir anlayışla yapılaşmış mükemmel bir üniversite. Anadolu Üniversitesi'nin her yerinde Büyükerşen imzası var.

Eskişehir'de gezilecek çok yer var. Tekrar gelmek düşüncesiyle gezimi bitiriyorum. Ancak Yılmaz Hoca'nın, Fatih'in gemileri karadan yürütmesine nispet yaparcasına Porsuk kıyısında, Alpu'da, tersane kurmasını söylemeden geçemeyeceğim.

Eskişehir, üniversite ve yerel yönetim işbirliğiyle oluşturulan olağanüstü örnek bir kent. Birçok yerel yönetimin yapamadığını yapıyor Eskişehir. Bozkıra can, bozkıra dirim veriyor. Peki nerden geliyor bu esin? Cumhuriyet'le birlikte bozkırın ortasında modern bir kenti, Ankara'yı kuran en büyük esindir herkese. Bunu anlayabilecek, kavrayabilecek, içselleştirebilecek kişiler için esindir Atatürk'ün Ankara'sı. Atatürk, bozkırın ortasında Atatürk Orman Çiftliğini kurmuş, bir örnek sunmuştu ulusuna. Kimileri Atatürk'ü örnek alır. Kentini, tarihini, doğasını koruyup yönettiği yeri modern sanatla tarihin buluştuğu müze yapar. Kimileri de yönettiği kenti aç kurtlar gibi yağmalar. Bazı yerel yöneticiler kente emek verip değer katar; bazılarıysa kentin değerlerini talan eder.

Otelime dönüp çantamı alarak havaalanına gidiyorum. İstanbul'a dönmek için 21.05 uçağına biniyorum. Cam kenarındaki koltuğumdan geceyi seyrediyorum. Anadolu'nun uçsuz bucaksız topraklarını örten karanlığa bakıyorum. Tepede ayın aydınlığında binlerce yıldızın; kentlerimize, kasabalarımıza, köylerimize, bozkırımıza, göllerimize, denizlerimize, tarihimize, geleceğimize göz kırptığını görüyorum. Dalgınlığım, hostesin anonsuyla bitiyor. Diyorum ki: "Yılmaz Hoca'm sizden öğrenilecek çok şey var. Tabi öğrenebilene..."

Adil Hacıömeroğlu
13.04.2009

Not: "Yılmaz Hoca" hitabı Eskişehirlilerindir, yazımda ona sadık kaldım.

BUGÜN SEÇİM GÜNÜ

NOT: Bu yazı sandıklar açılmadan önce yazılmıştır.

Sabaha karşı 05.00'te yatıp uyudum. Gece boyunca Murat Bardakçı'nın yönettiği "Tarihin Arka Odası" programını izledim. İlber Ortaylı, Pelin Batu, Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı'yla büyük bir tarih ziyafetine katılmanın verdiği büyük bir huzurla yatağımdaydım. Murat Bardakçı, hafta sonları iki gece tarih meraklısı büyük bir kitleyi televizyon başında tutuyor. Büyük bir tarihsel aydınlanmanın mimarı oluyor. Bu aydınlanmanın diğer bir mimarı da Fatih Altaylı'dır.

Sabahleyin 08.00'de önce kapım, sonra telefonum çalıyor. Telaşla kapıyı açıyorum. Karşımda apartman görevlimiz Sait. Benim telaşımı görünce, uyandırdığı için özür diliyor. Kendisinin ve eşinin nüfus kağıtlarıyla seçmen bilgi kağıtlarını bizde unuttuklarını söylüyor. Dün bizdeydiler ve gerçekten hanımefendinin çantası salonda duruyordu. "Niye acele ediyorsunuz?" dedim. Heyecanla "Erkenden oy kullanalım ki hayırlı, bereketli olsun." dedi. Bir daha uyumadım, hep Sait'i ve milyonlarca Sait'i düşündüm.

Kahvaltıdan sonra ben de oy kullanmaya gittim. Uzun süre kuyrukta bekledim. Herkesin duruşunda bir vakar, herkeste sorumluluğun kazandırdığı bir ciddiyet, huzur... İşte demokrasi "Bu..." dedim. Yurttaşı adam yerine koyan, unutulanı anımsayan, itilmişi önemseyen, "altın eşiğin gümüş eşiğe muhtaç olduğu" tılsımlı rejim.

Son günlerde demokrasimiz konusunda büyük tartışmalar var. Demokrasimizin doğru işlemediği, bizzat seçilenler tarafından demokratik hakların kötüye kullanıldığı, yavaş yavaş demokrasinin otokrasiye dönüştüğü söyleniyor. Ben de bu görüşlere katılıyorum. Parti içi demokrasinin olmadığı; yargının saygı görmediği, büyük bir oranda siyasallaştığı bir süreçte demokrasi sözde kalır.

Peki, ne olacak demokrasimiz, otokratik anlayışlara teslim mi olacağız? Bugünkü yerel seçimlerin ülkemiz için önemli bir dönüm noktası olacağını düşünüyorum. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, demokrasimiz ve ulusumuzun geleceğini yakından etkileyen sorunlar daha çok tartışılacak ve çözümlenmeleri yolunda önemli adımlar atılacak. Sağduyu, Türkiye'nin önünü açacaktır. Halkımız geleceğini karartan karabasandan kurtulacaktır. Gece olmadan gündüz olmaz. 29 Mart'tan sonra tan vaktinin kızıllığını, sonrasında da günün parıltılı aydınlığını hep birlikte yaşayacağız.

Neden bu kadar umutluyum? Seçimlerde iktidar mı değişecek? Hayır! Önemli oy kaymaları mı olacak? Ona da hayır! Hatta şunu da söyleyebilirim ki 2007 seçimlerinden çok farklı bir sonuçla karşılaşmayacağız. Bir kaç adayın öne çıkması dışında olağanüstülükler beklemiyorum bu seçimden. Ana muhalefet partisinin oyunu biraz artırması önemlidir. İstanbul, İzmir, Bursa, Diyarbakır gibi büyük kentlerde yönetimler değişmez gibi geliyor bana. Ankara üç adayın da kazanması olası bir kent. Bir kaç önemli belediye el değiştirebilir. Bu da seçimin sürprizi olur.

Seçimlerden sonra yolsuzluklar daha çok tartışılacak. Bu konuda yargısal önlemler alınacak, kamuoyu baskısı daha da artacak. Görevini kötüye kullananlar, koltuklarında eskisi kadar rahat oturamayacaklar. Demokrasiden yana güçler, seslerini daha gür çıkaracaklardır. Kemal Kılıçdaroğlu'yla özdeşleşen yolsuzluklarla mücadele çığ gibi büyüyecek. Son dönemde çeşitli partilerden kişilerin de yolsuzlukla mücadele kervanına katılması umut vericidir. Demokrasi, iyi ya da kötü yapılan işin hesabının verildiği yönetimdir. Artık, herkes şunu çok iyi bilmektedir ki, devleti ve milleti soymak ulusal egemenliğimizi, bütünlüğümüzü tehlikeye düşürmektedir. Ulusal geleceğimiz, demokrasimizi sağlam temellere oturtmakla garanti altına alınacaktır.

Yeri gelmişken birkaç söz de Sayın KIlıçdaroğlu için söyleyelim. Seçim sonuçları ne olursa olsun, Kılıçdaroğlu kazanacaktır. Çünkü o, yolsuzluklarla mücadelede bir misyondur, bayraktardır. Yıllar sonra ilk kez, her kesimden halkın heyecanla desteklediği bir aday olmuştur. Takside, dolmuşta, trende, vapurda, sokakta, kahvehanede, lokantada, aile söyleşilerinde... konuşulan, güvenilen ve umut bağlanılan adamdır o. Seçimden sonra bu, daha da artacaktır. Bundan sonra yetki ve sorumluluğunu kötüye kullananlar çok sıkıntı çekeceklerdir. Kılıçdaroğlu, İstanbul'un otuz dokuz ilçesinden partisinin gösterdiği ilçe belediye başkan adaylarından belirgin fazlalıkta oy alacaktır. Bu, önemlidir ve önemsenmelidir.

Önümüzdeki dönemde ülkemize yapılan dış kuşatma daha da artacaktır. Emperyalistlerin istekleri ulusumuzu rahatsız edecektir. Ulusumuzun geleceği açısından halkımızın antiemperyalist tavrı önem kazanacaktır. İşte çözüm bu noktada gelecektir. Çözüm, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesidir. Yani Atatürkçülük'tür.

Biz Kurtuluş Savaşımızı Saitlerle kazanmadık mı, Cumhuriyet devrimini onlarla yapmadık mı? Bugün de demokrasi savaşımını onlarla yapacağız ve kazanacağız. Yirminci yüzyıl nasıl Mustafa Kemal'le anlam kazanmışsa, yirmi birinci yüzyıl da Kemalistlerle anlam kazanacaktır. Çünkü ulusumuzun ayağa kalkması, üçüncü dünya ülkelerine örnek olacaktır.

Adil Hacıömeroğlu

29/03/2009

SON OSMANLI PADİŞAHI

3 Mart 2009 günü Kadıköy-Söğütlübahçe metrobüs hattının açılışında "Kadıköy'e hoş geldin Son Osmanlı Padişahı 1.Recep Tayyip Erdoğan" pankartını gördük. İlginç, ilginç olduğu kadar da anlamlı bir pankart.

Padişahlık seksen yedi yıl önce kaldırılmasına karşın, günümüzde padişahlık özlemiyle yanıp tutuşanlara anlam veremiyorum. Padişah kulluğundan, ulus devletin özgür bireyliğine geçişi bazıları bir türlü hazmedemiyor, içine sindiremiyor. Padişah olmayı, yalnızca kılıç elde fetihler yapmak olarak anlayanlardır bu kişiler. Ülkemizin en büyük eksikliklerinden biri de doğru tarih bilgisidir. Doğru tarih, eleştirel bir bakış açısıyla olur. İyi yapılanları, utkuları ağdalı bir dille anlatırken yenilgileri, kıyımları yok saymak doğru tarih bilgisi değildir. Tarih öğrenmenin asıl amacı, utkulardan, yenilgilerden ders almaktır. Hataları tekrar yapmamaktır. Geçmişin görkemiyle sarhoş olup hayal aleminde yaşamak, tarihi bilmek değildir. Tamamen geçmişe saplanıp kalmak, geleceğin aydınlık ufuklarından uzaklaştırır bizi. Gelecek, hamasi söylevlerle kurulamaz.

I.Murat'ın Balkan fetihleri, II.Mehmet'in fatihliği, İstanbul'un alınışı, I.Selim'in yavuzluğu, Kanuni'nin "Muhteşem" olması yüzyılların derinliğinden gelen heyecanlardır. Ancak bu övünç, hiçbir zaman tarihsel olumsuzlukları ortadan kaldırmaz.

Takiyüddin Efendi'nin Tophane'deki gözlemevinin yıktırılması, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin Cezayir'e sürülmesi, matbaanın üç yüz yıla yakın gecikmeyle ülkemize gelmesi gibi yüzlerce olumsuz karara kimler ferman buyurmuştur? Bu tür kararların, ulusumuzu nasıl geri bıraktığını görmezden gelebilir miyiz?

Küçük Kaynarca, Hünkar İskelesi, Ayastefanos, Berlin...antlaşmalarını kimler imzaladı? Bu antlaşmalarda bir devletin, egemenlik haklarını nasıl yabancı güçlere terk etiğini görmekteyiz. Anadolu'da kıyıma uğrayan binlerce yurttaşımızı unutabilir miyiz? Bu insanlarımızın hangi amaçlar uğruna katledildiğini hiç düşündük mü? Anadolu köylüsünün, yoksulluk ve çaresizlik içinde bırakılmasının sorumlusu kimlerdir?

Sondan ikinci Osmanlı Padişahı Sultan Reşat; Metehan'ın temelini attığı Fatih'in, Yavuz'un, Kanuni'nin ... komuta ettiği Türk ordusunu, Emperyalist Almanya'nın subaylarının buyruğuna vermemiş midir? Son Osmanlı Padişahı Vahidettin; Mondros'u, Sevr'i kabul etmemiş miydi? Yine son padişahımız, ülkesini bir İngiliz zırhlısıyla terk etmemiş miydi?

İnşallah Kadıköy'de ilan edilen son padişahın sonu, diğer son padişahlarla benzemez. Yoksa bu pankartı açan yurttaşımız, ironik bir anlayışla geleceğe gönderme mi yapıyor?

Adil Hacıömeroğlu
27.03.2009

ÇARESİZLİK

25 Mart Çarşamba günü BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun da içinde bulunduğu helikopterin Kahramanmaraş'tan Yozgat'a giderken düştüğünü telelevizyonlardan öğrendik. Haber saat 16.00 civarında duyuldu ve helikopterde bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş, 16.10'da 112 acil servisiyle telefonla konuşuyor. Kazayı haber veriyor.
Çağdaş, gelişmiş ülkelerde böyle bir durumda kurtarma çalışmaları ivedilikle uygulanır; kazazedeler kurtarılır. Peki, bizde nasıl oluyor bu işler?

Kaza duyulur duyulmaz, hükümet yetkililerinden tüm kaza ve felaketlerde olduğu gibi hamasi, basmakalıp açıklamalar yapılıyor. Artık bu sözlerin, bir işe yaramadığını herkes biliyor. Hükümetin görevi, devlet kurumlarını en iyi biçimde işletip yurttaşlarını rahat, huzur, güvenlik içinde yaşatmasıdır. Beceriksiz, başarısız yöneticiler bol bol bahane üretip başarısızlıklarının nedenini hep başkalarına yüklerler. Hele bizim ülkemizde bu iş daha kolaydır. Suçlu doğadır, kötü hava koşullarıdır. Nasıl olsa doğal koşullar kendini savunamaz. Böylece yöneticiler "aklanır".

Devleti yönetenlerin bakış açıları, öncelikleri, amaçları çok önemlidir. Siz, bütün devlet gücünü, teknolojik olanakları kendi siyasal çıkarlarınız doğrultusunda kullanırsanız; yurttaşlarını, bir muhalefet partisinin genel başkanı ve yöneticilerini dağ başlarında kaderleriyle baş başa bırakırsınız. Oysa, Ergenekon iddianamasine bakıldığında, dinlemedeki teknolojik harikalara parmak ısırıyorduk. İnsanların en özel sırlarını dinleyip gazete manşetlerinde yayınlatan anlayış, yurttaşının yaşaması için aynı duyarlılığı gösteremiyor. Çarasizliğini, beceriksizliğini, devlet kurumlarını kadrolaşmayla düşürdüğü acizliği kar yağışının, soğuk havanın arkasına sığınarak örtmeye çalışıyor. Hakkını arayan yurttaşına efelenen külhanbeyi anlayış, doğaya karşı teslimiyet içinde çaresiz kalıyor.

Uludağ'da snowboard yaparken donan Bilkentli Ümit'in ümitsiz bekleyişini yüreğimiz yanarak izlemedik mi? Ergenekon için kullanılan enerjinin, olanakların yarısı yurttaşlarımızı yaşatmak için kullanamaz mıyız? Devletteki kadrolaşmanın, işi ehline yaptımamanın geldiği nokta burası. Arama, kurtarma çalışması yapamayan bir devlet örgütü.

Bu tür kazalarda, felaketlerde halka öğütlenen tek şey, dua etmek. Çaresizlikleri dua ile aşmak... Her işimizi Tanrı'ya bırakırsak yöneticilerimize ne gerek var? Bir siyaset adamının, parti liderinin kaza yerine ulaşamayan devlet kurumlarının kendini sorgulaması gerekmez mi?

Ben, Muhsin Yazıcıoğlu'nun siyasal görüşlerine katılmam; ama yaşama hakkına sonuna kadar saygı duyarım. Sayın Yazıcıoğlu, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, böyle bir kurtarma rezaletini hak etmiyor. 21. yüzyılın Türkiye'si böyle mi olmalı? Dağlarına ulaşamayan, elindeki teknolojiyi kullanamayan çaresiz bir ülke olmak bize yakışıyor mu? Dayan Yazıcıoğlu, dualarımız seninle...

Not:Yazının yazıldığı saatte henüz kaza yerine ulaşılamamıştı.

Adil Hacıömeroğlu
26.03.2009

SİYASETTE UYUM

Son yıllarda "siyasette uyum" sözü çok kullanılır oldu. Peki bundan kastedilen nedir? Uzlaşma mıdır, yoksa biat mıdır?

Uyum, "Bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk (TDK Sözlüğü)." demektir. Bir bütündeki her parçanın farklı görevleri olduğu da unutulmamalıdır.

Demokrasi, insanların körü körüne birilerinin peşinden gittiği, yönetene evet efendimci bir anlayışla biat ettiği, eleştirinin yok sayıldığı bir rejim değildir. Demokraside kişilerin değil, halkın egemenliği esastır. Tartışmanın olmadığı, farklılıkların yok sayıldığı, yanlışlıkların göz göre göre kabul edildiği bir yönetim midir demokrasi? Tabi ki hayır. Farklı görüşlerden doğan ortak aklın yönetme biçimidir demokrasi. Büyük bir orkestradaki farklı sazların oluşturduğu muhteşem müziktir. Örneğin, yaylı sazlar ne kadar önemliyse orkestrada, nefesli sazlar da o kadar önemlidir. Hiçbir sazdan vazgeçemezsiniz. Tek seslilik sıkar insanı, monotonlaştırır dinleyeni.

Uyum içinde çalışmak; kimilerince kayıtsız, koşulsuz biat etmek olarak anlaşılıyor. Bu yüzden de demokrasimiz yara alıyor, yaratıcılık ölüyor, doğru hizmetler üretilemiyor, denetim mekanizması işletilemiyor. Bu işin en kötü yanı ve söylemi de şudur:"... Bey'in ekibi ya da ...'nın adamı". Peki, biz nerdeyiz, biz kimiz? Ortadoğu'da sınırları cetvelle çizilen bir aşiret devletinde mi, yoksa Afrika'da sabahleyin erken uyanan çavuşun darbe yaptığı klan devletinde mi? Bir kamu kurumunda onun bunun ekibi, adamı olmaz. O kurumun ekibi, toplumun özgür bireyleri olur. Demokratik cumhuriyetlerde böyledir. Özgür bireylerin olmadığı toplumlarda demokrasi yerleşmez.

Yerel seçimlerin adaylık sürecinde demokratik davranıştan neler anladığımızı ibretle gözlemledim. Tartışmalarda sık sık şu gündeme geldi: "Sen başkan adayımızı eleştiriyorsun, niçin aday adayısın, onunla uyumlu çalışabilecek misin? Adaylığını geri almalısın." Burada eleştirinin nevi, nedeni dikkate alınmaz. Aslında herkes, ikili sohbetlerde eleştirir, yerden yere vurur. Ama "uyum(!)" adına "ekip"te yer kapmak için susulur. Hatta olmayan işlerin övgüsü de yapılır. Asıl farklı düşünenler aday olmalı ki ve de seçilmeli ki demokratik saydamlık sağlansın, kararlardaki keyfiyet ortadan kalksın.

İyi bir ekip; farklı yetenekten, değişik düşünceden, ayrı ayrı bakış açıları olan kişilerden oluşur. İyi bir ekip çalışması da farklılıkların birlikteliğiyle aynı hedefe koşan kişilerin çabalarıyla olur. Eğer bir ekipteki tüm kişilerin bakış açıları, yetenekleri, düşünceleri liderle aynı ise liderin dışındaki kişlere gerek yoktur. Çünkü diğerleri etkisiz elemandır. Etkisiz elemanların çok olduğu kurum ve kuruluşlar da üretken olamaz. Yaratıcılık, tartışmanın olduğu ve düşüncelerin özgürce ifade edildiği ortamlarda yeşerir. Yaratıcılık yoksa, ilerleme ve gelişme de yoktur. Toplumsal dinamizmi ayakta tutan, farklı düşüncelerdir, tartışma ve eleştiridir.

Son yıllarda yolsuzluklardaki artışın nedeni, "siyasal uyum"dan kaynaklanan "ekip çalışması"dır. Yerel yönetimlerde yolsuzluktan bu kadar çok bahsedilirken, kentlerimiz hunharca yağmalanırken, seçilmiş yerel yöneticilerin (başkan ve mecli üyelerinin) büyük bir çoğunluğunun susması, bu "ekip çalışması"nın başarı(?)sıdır. Siyasal partilerde farklı seslerin ayıklanması, siyasetimizi durağanlaştırmış, kısır tartışmalara, slogancı anlayışlara yöneltmiştir. Bu da içte ve dışta dağ gibi duran sorunları çözümsüz hale getirmiştir.

Şimdi biz, bir tek çiçeğin açtığı siyaset bozkırında mı yaşayacağız, yoksa bin bir türlü çiçeğin yer aldığı demokrasinin engin topraklarında mı? Bir çiçekle bahar gelmeyeceğine göre...

Adil Hacıömeroğlu
3 Mart 2009

HIRSIZIN İTİBARI OLUR MU?

Son otuz yıl içinde büyük bir yağma yaşanıyor ülkemizde. Giderek de artıyor yağma. Yağma arttıkça da halk yoksullaşıyor. Devlet yoksullaşıyor. Devletimizin iç ve dış borçları her geçen gün artıyor. Borcu artan devletin, doğaldır ki, saygınlığı da azalıyor.

Dünyanın hiçbir ülkesi bu kadar borçlanarak ve bu kadar yolsuzluk batağına batarak kalkınamaz, çağdaşlaşamaz. Yolsuzluk, ülkede gelir dağılımının dengesizleşmesine ve halkın hızla yoksullaşmasına neden oluyor. Yoksullaşma, insanların umutsuzluğunu artırır. Umutsuz insanların/toplumların gelecekle ilgili büyük hedefleri olamaz. Bir toplumun geleceğini bu denli etkileyen, hatta varlığını tehlikeye düşüren yolsuzluğu niçin önleyemiyoruz?

Günümüzde yolsuzluk; üretmeyen işadamı(!), siyasetçi, bürokrat işbirliğiyle örgütlenir. Yolsuzluğa bulaşan kişiler, toplumda azınlıktadırlar. Ancak örgütlü oldukları, ekonomik ve siyasal güçlerini bir baskı aracı olarak kullandıkları için güçlü görünmekteler. Ayrıca bu kişilere karşı toplumsal tepki gösterilmediği için, yolsuzluk yapanlar daha da cesaretleniyor. Yolsuzluğa karşı olanlar ise örgütsüz ve dağınıklar.

Toplum; türedi zenginlere, yolsuzluk yapanlara itibar gösterdikçe bu hastalıktan kurtulmamız olanaksızdır. Ulus olarak, kişisel ve toplumsal alanlarda yolsuzluk yapanlara; halkın ekmeğini, geleceğini, umudunu çalanlara karşı geniş kapsamlı bir TEŞHİR-TECRİT kampanyası yürütmeliyiz. Bu kişileri, toplum yaşamına itibarlı kişiler olarak kattığımız sürece, yolsuzluk toplumdan kazınamaz. Tabi ki TEŞHİR ve TECRİT, hukuksal süreçle birlikte işlemelidir. Yolsuzluğa karşı en etkili yol, ulusun geleceğini çalanları dışlamaktır. Siyasette, bürokraside yolsuzluğa karışanların hızla ayıklanma süreci başlamalıdır. Görevi ihmal eden kim olursa olsun gerekli hukuksal, toplumsal kurallar işletilmeli.

Topluma yeni modeller sunulmalıdır. Sürekli olarak tüketimin desteklendiği toplumlarda, tek hedef para kazanmak olur. Bilgi sahibi, erdemli, üretken olmak, yüksek ülküleri toplumda yaşatmak ana hedef olmalıdır hepimizde. Hısıza prim, paye verilmemeli.

Bu iletiyi herkese ulaştırarak toplumda hırsızlıklara, yolsuzluklara karşı bir bilinç oluşturalım. Siyasal partilere iletiler göndererek, telefonlar ederek seçimlerde adı yolsuzluğa karışanların teşhir ve tecrit edilerek aday gösterilmelerini önleyelim. HIRSIZI TEŞHİR VE TECRİT KAMPANYASINA destek verelim.

Adil Hacıömeroğlu
14.02.2009

ÖZAL, UNAKITAN VE SEZER

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın rahatsızlanması kamuoyunu epeyce meşgul etti. Günlerce hastaneye niçin yatırıldığı, hastalığının ne olduğu konusunda türlü haberler yayımlandı. Sonunda taburcu olan Unakıtan'ın kalp rahatsızlığı olduğu kesinleşti. Ardından da tedavi amacıyla ABD'ye gitti Sayın Bakan.

Unakıtan'a acil şifalar diliyorum. İyileşmesi en büyük dileğimdir. Hastalığının niteliğiyle ilgili değilim. Beni ilgilendiren Unakıtan'ın, tedavisi ülkemizde başarıyla yapılabilecek bir sağlık sorunu için yurtdışına gitmesidir. Eğer yurdumuzda sağlık konusunda görülen eksiklikler varsa bundan, altı yıldır iktidar olan hükümet sorumludur. Unakıtan da bu hükümetin Maliye Bakanı'dır. Yani para musluğunun başındaki kişidir. Son yıllarda tüm devlet kurumları kan kaybediyor. Kadrolaşmayla yılların deneyimli, uzman kadroları harcanıyor. Devletteki geleneksel süreklilik, yeteneğe ve bilgiye önem verme anlayışı terk ediliyor. Bizden olsun, ne olursa olsun anlayışı egemen AKP'de. Bu anlayışın sonucunda kurumsal çöküş yaşanıyor. Ayrıca devlet kurumlarını arpalık görme tavrı da bir yağma düzenini oluşturuyor. Yağmalanan ve kadrolaşan devlet güvenilirliğini yitiriyor.

Sağlık kurumları insan yaşamı için vazgeçilmezdir. Bu nedenle bilgili ve yetenekli kadroları işbaşına getirmek kamu yararınadır. Şimdi insanın aklına şu geliyor: Bakan Bey'in bir bildiği mi var? Kabine arkadaşı Sağlık Bakanı'nın atadığı bürokratlara ve "çok sevdiği" YÖK Başkanının göreve getirdiği rektörlere güvenmiyor mu Sayın Bakan? Güvenmiyorsa çok ayıp olur dava arkadaşlarına. Yine Sayın Bakan, ticari(!) üstün zekasıyla(?) idare ettiği bütçeyi nasıl kullandığını en iyi bilendir. Son yıllarda sağlık çalışanlarının ücretlerinin, çalışma koşullarının ne kadar kötüleştiğinin farkındadır. Yine sağlık sektörünün gereksinimi olan ödeneklerin yeterli olup olmadığını da en iyi Unakıtan bilir. Hastanelerin araç, gereç ve teknolojik donanımlarına gerekli paranın verilip verilmediğni de en iyi Maliye Bakanı bilir. Yüz yılın alınteriyle ve Cumhuriyet'in büyük özverisiyle kurulup geliştirilen kurumları "Babalar gibi satacağım" diyerek özelleştirmeyi savunan değil miydi kendisi? Ne yazık ki, bu yoksul halkın dişiyle tırnağıyla oluşturduğu kuruluşlar haraç mezat satılmıştır. Evet, satılmıştır hem de kimlere?.. Sağlık setöründeki olağanüstü özelliştirmenin; sağlık kurumlarının nasıl çökertilmekte olduğunu, özelleştirme sonucunda yağma düzeninden kimlerin pay aldığını herkes merak ediyor.Acaba hükümet üyelerinden kaçının yakını, mantar gibi kurulup yaygınlaşan özel hastanelerin ortağıdır? "Onlar aç kalacak değiller ya!"

Özal da kalp ameliyatı için ABD'ye gitmişti. Unakıtan da gitti. Ortak özellikleri muhafazakar olmaları. Bir de ikisi de özelleştirme bayraktarı. Az daha unutacaktım, ikisinin de çocukları ticareti çok seviyorlar. Devlet geleneklerini "ti" ye alma konusunda ikisi de maharetli. Peki bu anlayış, devlet kurumlarına güvenmeme anlayışı, hangi sonuçlara yol açar? Birileri, bir gün çıkar ve derse ki: "Ben de maliyeye güvenmiyorum, vergimi ödemek istemiyorum." o zaman ne olacak? Bu istekler böyle sürüp giderse...

Onuncu Cumhurbaşkanımız, Sayın A.Necdet Sezer de kalp ameliyatı oldu. Nerede biliyor musunuz? Ankara'da, Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi'nde. Kime? Tabi ki Türk doktorlarına. Tanrı uzun ömür versin, sağlığı da yerinde. Neden Sayın A.Necdet Sezer Amerika'ya gimedi? Çünkü O, Atatürkçü, yurt sevgisinin ne olduğunu bilen, bu toprağa ve bu toprağın yetiştirdiği değerlere sahip çıkan birisi. Mütevazı bir kişiliği var, makamını üstünlük vesilesi olarak görmedi. Devletin bir kuruşunu harcarken bin kez düşündü. Kimi zaman markette kuyrukta, kimi zaman da kırmızı ışıkta makam aracıyla beklerken gördük onu. Özelleştirmeci değildi, özelleştirmelere de şiddetle karşıydı. Çocukları da baba torpilini kullanmadıkları için acından ölmediler. Çalıştılar herkes gibi.

Başta Unakıtan şunu bilmelidir ki, tüm olumsuzluklara rağmen devlet kurumlarımız dimdik ayaktadır. Yalnızca biraz hasara uğradılar o kadar. Çökertmek kolay değil. Çünkü kökler derinde ve sağlam. Bugün sağlıkta dünyayla yarışacak hekimlerimiz var. Adlarını tek tek saymayacağım. Kalp damar cerrahisinde uluslararası üne sahip birçok hekimimiz var ülkemizde. Hem de birçok ilimizde. Ülkemizin insanına güvenmeliyiz. Güvenmemek, kendimize güvensizlktir. Çünkü biz de bu toprağın insanıyız. Eğer birileri kendilerini başka yerlere ait görüyorlarsa o başka, tercih onların.

Büyük Atatürk: "Beni Türk hekimlerine emanet edin." dememiş miydi? O zaman ne değişti ükemizde? Ya da kimler. neleri değiştirmek istiyor?

Adil Hacıömeroğlu
11.02.2009

SAYGIYA SAYGISIZLIK

Gazeteleri okurken ilginç bir haber ilgimi çekiyor. Okuyunca içim "Cızzz!" ediyor, bir şeyler kopup gidiyor benden. Yıllarca görgü, terbiye, alçakgönüllülük, erdemli olmakla ilgili öğrendiklerimi, bildiklerimi bir bir düşünüyorum. Hiçbir şeye uyduramıyorum, yani hafifletici neden bulamıyorum.

Olay şu: Manisa'nın Yağcılar Beldesi'nde hayırsever yurttaşımız Nebahat Ölmezoğlu'nun yaptırdığı ilköğretim okulunun açılış törenine geç kalan AKP Milletvekili Mehmet Çerçi için, 85 yaşındaki Mehmet Yağcılar'dan yerinden kalkması istendi. İsteyen kim? Eski TBMM başkanı Bülent Arınç'ın danışmanı. 85 yaşındaki dedeyi ayakta bırakacak davranış, dünyanın neresinde hoş görülebilir ki? Protokol denen zevattan bir "Müslüman" çıkıp da dedeye yerini verme nezaketini gösteremedi mi? Yaşlısına, yurttaşına saygı göstermek insan olmanın gereği değil mi? Çocukluğumuzdan beri bize öğretilen, şimdi de bizim öğrettiğimiz: toplu taşım araçlarında yaşlılara, hamilelere, hasta ve özürlülere, kadınlara yer vermek gerektiği değil midir? Toplumun önünde bulunanlar, topluma doğru örnek olmalıdırlar. "Alçak uçan yüce konar, yüce uçan alçak konar." atasözümüzü hiçbir zaman unutmamalıyız.

Türkiye bu protokol komedisine bir son vermelidir. Obama'nın yemin töreninde Eski, yeni ABD başkanlarının, başkan yardımcılarının, bakanlarının... eşleri ve çocuklarıyla ayakta içten söyleşilerini izledik. İçlerinde asık suratlı olanını, duracağı yeri (oturacağı yer değil) beğenmeyenini gördünüz mü? Hepsinde özgüvenli, kendiyle barışık insan tavrı vardı. Demek ki el alem dünyayı yönetme becerisini protokol koltuklarından almıyor. Kişiyi büyüten koltuk değil, aklı ve yüreğidir. Eğer kişi büyükse oturduğu koltuğu değil,kırık dökük sandalyeyi bile dağ gibi yapar.

Yemekli toplantılara, açılışlara ... katılıyoruz zaman zaman. Toplantıya katılan zevatın anons edilmesine başlanıyor; dakikalar, saatler alıyor. Adı okunan, kalkıp el sallıyor davetlilere. "... Bey gecemize katılarak bizi onurlandırdılar." Aynen böyle anonslar yapılıyor. O bey katılmasaydı aramıza, mahvolacaktı onurumuz öyle mi? Hele birisi unutlagörsün, kıyamet kopar. Şiddetle protesto edilir düzenleyiciler. Toplantıyı terk etmeye kadar vardırılır eylem. Adının okunması için türlü düzenbazlıklar da yapılır. Örneğin, sunucunun cep telefonuna ileti gönderilerek adının okunması istenir. Çağdaş, ilerici, cumhuriyetten yana dernek ve kuruluşlara bu konuda bir önerim var. Toplantılarda bir tek anons yapılmalı, şöyle denilmeli: "Cumhuriyetin eşit yurttaşları hoş geldiniz. Birlikte olmaktan; cumhuriyet yurttaşı olmaktan onurluyuz." Buna benzer sözler... Neden eşit yurttaş, özgür birey olmak bizi tatmin etmiyor? Yoksa, dilim varmıyor söylemeye ama, yüzyılların kulluğunu, ezilmişliğini içimizde koruyup özgüven eksikliğimizi, kendimizi birilerinden üstün göstererek mi maskelemek istiyoruz?

Karşımızdakine saygı göstermek zorunluluktur, insanlık görevimizdir. Yalnızca insana değil, doğadaki tüm canlılara saygı göstermeli. İnsanı insan yapan, yüreği ve aklıdır. Yüce gönüllü, erdemli insanlarla insanlık anlam kazanır. Bu topraklar Yunus'la, Mevlana'yla, Hacı Bektaş Veli'yle, Köroğlu'yla,Dadaloğlu'yla, Karacaoğlan'la, Pir Sultan'la, Atatürk'le, Nazım'la, Yaşar Kemal'le... anılıyor. Yani evreni yüreklerine sığdıranlarla. Koltuklarla büyüyenleri, yaşlı başlı yurttaşlarına el öptürenleri, gönlüne sevgi yerine para dolduranları, üç kuruş vergiyi almak için halkına zulmedenleri anımsayan var mı? Sahi, anımsayanınız var mı?

Adil Hacıömeroğlu
09.02.2009

YOLSUZLUĞUN İNANILMAZ BOYUTU

Yerel seçimler yaklaşırken kamuoyu inanılmaz yolsuzluk söylentileriyle çalkalanıyor. Yolsuzluk; toplumun değerlerini, umudunu, moralini ve geleceğini zehirli bir örümcek ağı gibi sarmış durumda. Her şeyimiz (maddi-manevi) fütursuzca yağmalanıyor. Ne Moğal istilasında ne de Haçlı seferlerinde bu topraklar böyle yağma gördü. Böylesine büyük yağma karşısında toplumun suskunluğu ise, yolsuzluğa karşı duyarlı yurttaşları şaşkına çeviriyor.

Son otuz yılda tüm ekonomik sistem neredeyse dışarıdan alınan borçlara dayandırıldı. Üretim küçümsendi, yok sayıldı. Üreten desteklenmedi,kösteklendi. Üretmeden tüketen toplumlarda yolsuzluk artar; yasalar önemini ve ağırlığını yitirir. Yolsuzluklara karşı yargının bir şey yapamaması da ilginçtir. Çünkü yasalar, çıkarılan ekonomik aflarla yolsuzluğa adeta prim vermektedir.

Yolsuzluğun en çok yapıldığı yerler de ne yazık ki belediyeler. Peki, belediyelerde yolsuzluklar nasıl yapılır? İmar planlarında değişiklikler yapılarak fırsatçılara yeni kazanç kapıları yaratılır. Yaratılan bu rant; rantiyeci, bu değişikliğe imza atan başkan ve meclis üyelerinin bir bölümü (Bazı meclis üyeleri iş bilmezliğinden, bazıları sürüden ayrılmamak adına, grup kararına uymak için...oy verir.) tarafından paylaşılır. Bu yasadışılığa "Hayır" diyen meclis üyeleri inanılmaz baskı ve karalamalarla suçlanır. Kentin kalkınmasını istemediği, sermaye düşmanlığı ve uyumsuzluk başta gelen suçlamalardır. Ayrıca burada yazamayacağım mafyavari tavırlar işin vazgeçilmez yanı. Bu "uyumsuz" meclis üyesi ne olur? Olasıdır ki bir seçim sonra aday yapılmaz ve seçilemez. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, 2004-2009 döneminde beş bin imar değişikliği yaptı. Bu değişikliklerle yaratılan haksız kazanç yaklaşık iki yüz elli milyar Türk lirası. Ülkemizin tümü düşünüldüğünde korkunç rakamlarla karşılaşabiliriz. Yasalara uygun davranan kentini,dolayısıyla ülkesini koruyan belediyeler yok mu? Var, ama çok az.

Yolsuzluğun en çok yapıldığı ikinci alan ise belediyelerin ihaleleridir. Yani kaldırımların / yolların yapılması; park ve bahçelerin düzenlenmesi, bakımı; inşaatların yapımı; temizlik hizmetleri...gibi. Bire yapılacak işler, yirmiye yaptırılır. Aradaki fark malum yerlere!.. Neden iki de bir kaldırımların sökülüp yapıldığını anladınız mı?

Belediyelerde diğer bir kazanç kapısı da mal alım satımıdır. Belediyelerin gayri menkulleri yok pahasına satılır. Satmakta gerekçe hep aynıdır: Borcumuz var, ödememiz gerekir. Alımlarda ise hep eş dost kollanır. Onlara inanılmaz kazançlar sağlanır. Devlet ihale kanunu zaten kuşa çevrilmiştir. Alımlarda açık eksiltme, satımlarda açık artırma pratikte pek uygulanmaz. Her şey bir "düzen" içinde halledilir.

Yukarıda anlattıklararımıza ekleyeceğimiz birçok alan daha var,yazımızı uzatmamak adına en çarpıcı olanları yazdık. Hesapsız harcamalar, belediyeleri ödenemeyecek borçların altına sokuyor. İBB, 2004'te nerdeyse borçsuzdu. Bugün ise borcu beş milyar Türk lirasını aşmıştır. Bu borca İstanbul'daki ilçe ve belde belediyeleri dahil değildir. Ülkemizin tümü düşünüldüğünde borçlanmanın, geleceğimizi nasıl ipotek altına aldığını görürüz. Belediyelerde bunlar olurken merkezi yönetimlerde olanları siz tahmin edin.

Eğer belediyelerdeki yolsuzluklar önlenirse, kaynaklar doğru yerlerde kullanılırsa, savurganlık son bulursa kentlerimiz cennete döner. Türkiye'nin dış borçlarının beş yüz milyar dolar olduğu düşünülürse savurganlığın boyutu anlaşılır.

Bu yağma düzeni yalnızca akonomik değerlerimizi mi yağmalıyor? Hayır! Asıl yağmalanan: insanlığımız, kültürümüz, tarihimiz, doğamız, zevklerimiz, umudumuz, geleceğimiz, dayanışma ve yardımlaşma duygumuz, onurumuz, ulusal bilincimiz... Bu değerlerimizi nasıl onaracağız? Toplumsal çözülmemize nasıl "Dur!" diyeceğiz?

"Ecdat" diye diye yok ettiğimiz ecdat yadigarlarını nasıl geri getireceğiz? Sadakayla gururunu kırdığımız insanımızın, moral değerlerini yeniden kazandırmak kolay olmasa gerek. Yok ettiğimiz doğal varlıklar ne olacak? Birkaç tane görgüsüz varsıl yaratma adına harcadığımız insalık değerlerimizi nerede bulacağız?

Önümüzdeki yerel seçimlerde tüm partilerin bu durumu görüp ona göre davranmaları gerekir. Günü değil, Türkiye'yi kurtarmanın planını yapmalı herkes. Adaylar, kendini değil; ülkeyi düşünmeli. En büyük görev CHP'ye düşmektedir. Çünkü devleti ve demokrasiyi kuran partidir. Bu nedenle sorumluluğu büyüktür. Eserlerine sahip çıkmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; açlığın kol gezdiği, yasadışılığın yasa haline geldiği toplumlarda demokrasi olmaz. Böyle bir durumda Cumhuriyet değerleri de korunamaz. Tarihten ders çıkarmalıyız. Çöken, yok olan, parçalanan devletlere baktığımızda rüşvet ve yolsuzlukların ayyuka çıktığını görürüz. Yedi düveli yendik. Herkesi şaşırtan Cumhuriyet devrimini başardık. Biz bu beladan da kurtulacağız. Sıkıntılarını aşan Türkiye'yi gönençli, mutlu bir gelecek beklemektedir.
Adil Hacıömeroğlu
08.02.2009

BEKLEYİŞ


Güzelin esiriyim, kolay mı sanıyorsun

Kalbindeki ateşi söner mi sanıyorsun

Özveriler çığlar gibi büyürken

Verdiğin acıları geçer mi sanıyorsun

 

Yıllardır bekliyorum, yüreğimde büyüdün

Nice fırtınalarda peşin sıra sürüdün

Güce gündüz demeden bir emeli ararken

Çoğu zaman yolunda tek başına yürüdün

 

Bunca vakit severim, yine de seveceğim

Dağlar geçit vermezse gonca gül sereceğim

Aşkıma kavuşmayı sabırsızca beklerken

Mazinin defterini topyekûn sileceğim

                        4 Şubat 2009

 


DAVOS "FATİH"İ

Başbakan Erdoğan'ın Davos'ta diplomatik kuralları hiçe sayarak yaptığı tribün şovu, herkes gibi ben de ilgiyle izledim. Bu davranışın; Türkiye'ye ve AKP'ye ne kazandırıp kaybettireceği merak konusu.

Diplomatik saygı, incelik yoktu ortada.Mahalle kahvesi üslubu egemendi konuşmalara. RTE, bir yandan muhatabına "Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın..."diyerek yaşına saygı gösterdiğini belirtiyor,bir yandan da "sen (2.tekil kişi)" dili kullanıyor. Hangi koşulda olursa olsun muhataba "sen" diye seslenmek doğru değildir. Şu da unutulmamalıdır ki; saygı gösteren, saygı görür. Türkiye ve onu temsil eden kişiler hakarete ve saygısızlığa uğradığında, elbette tepki gösterilecektir. Ama bu tepki, külhanbeyi edasıyla değil; diplomatik zekânın inceliğiyle olmalıdır.

Erdoğan, neden Gazze konusunda bu kadar duyarlı? Irak'ta öldürülen bir milyonu aşkın kişi Müslüman değil miydi? Daha doğrusu insan değil miydi? Irak'ta camilerde, pazar yerlerinde, düğünlerde, iftar sofralarında sivil, günahsız insanlar bombalanarak öldürülürken neredeydiniz? Bir kurban bayramı öncesi, arife günü, devrik diktatör Saddam, idam edilirken ve de bu görüntüler tv'lerde yayımlandığında nerdeydiniz? 2002'de iktidara geldiniz. Yedi yılda kaç şehit verdik teröre, anımsıyor musunuz? Türk askerinin başına çuval geçirildiğinde niçin öfkelenmediniz? Hocalı'da Azerilerin katledilmesini unuttunuz mu? Ermenistan'la futbol muhabbetlerinin arttığı bu dönemde, spora politika mı bulaştırmak(!) istemiyorsunuz? O zaman neden Gazze? Çünkü Gazze 'de Hamas var. Radikal İslamcı bir örgüt, yani duygusal yakınlık. Bir de 29 Mart'ta mahalli seçimler...

Keşke atasözümüz doğru çıkmasa, öfkeyle kalkan zararla oturmasa...

Türkiye'nin, İsrail'in kuruluşundan itibaren Ortadoğu'da izlediği politika tarafsızlıktır.Ayrıca Ortadoğu bataklığına batmama, bulaşmama siyaseti başarıyla uygulanmıştır.Bir yandan Arap ülkeleri ve Filistin'le dengeli ilişkiler yürütülürken, öte yanda İsrail'le işbirliği ve saygıya dayalı dostluk sürdürülmüştür. Hangi gerekçeyle olursa olsun İsrail'in sivillere karşı şiddeti hoş karşılanamaz, kınanmalıdır; ama diplomatik kurallar çerçevesinde.

İsrail'le PKK terörüne karşı işbirliği önemlidir. Hatta A.Öcalan'ın yakalanma sürecinde İsrail'in yardımları unutulmamalıdır. Arap "dost"larımızın ise PKK konusundaki tutumları da ortadadır. RTE'nin bu davranışından sonra terör örgütünün eylemlerinde bir tırmanma olursa şaşırmayalım. Ayrıca ABD Kongresinde, hemen hemen her yıl gündeme gelen "Ermeni soykırımı yasa tasarısının, Yahudi lobisinin baskıları sonucu yasalaşmadığını herkes bilir. Eğer bu konuda olumsuz bir gelişme yaşanırsa sorumlusu kim olacaktır?

Yılların siyasal deneyimlerinden geçerek oluşturulan ve partizanlıktan uzak tutulan dışişleriyle "monşerler" diyerek dalga geçip küçümsemenin ülkemize bir yararı var mıdır? Yılların birikimini bir kalemde silip atmak devlet (laik cumhuriyet) kurumlarını çökertme planının bir parçası mıdır? "Danışan dağlar aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış." atasözünü unutmamak gerek.
Ne yazık ki dış politikamız tamamen Hamas ekseninde yürütülüyor. Ortaasya, Kafkaslar, Balkan politikamız yok. Kardeş Türk cumhuriyetleriylele ilişkilerimiz durağanlaştı. Bu durum, Türkiye'yi uluslararası ilişkilerde yalnızlaştırıyor. Türkiye'nin yalnızlaşması, radikal akımların gelimesine ortam hazırlar. Bu da ülkemizdeki sorunların artmasına yol açar.

İşin ilginç yanı bu davranışın, Atatürk'ün ulusal onuru koruyan duruşuna benzetilmesidir. Bop eş başkanıyım diyerek, emperyalistlere avuç açarak, onların önerdiği ekonomik-siyasal programları uygulayarak, ABD ile gizli anlaşmalar imzalayarak, varını yoğunu özelleştirme adı altında yabancılara satarak... ulusal onur korunmaz. Nasıl korunur? Atatürk'ün yaptığı gibi korunur. Emperyalistleri ve işbirlikçilerini denize dökersiniz, ekonomik değerlerinize sahip çıkarsınız, el âleme el avuç açmazsınız, komşularınızla saygıya, güvene dayalı dostluklar kurarsınız...

Bu işten Türkiye zarar görecek; ancak AKP kazanacak. Ekonomik çöküşün hızlandığı, yolsuzlukların ayyuka çıktığı böyle bir dönemde RTE'nin, gündemi değiştirecek konulara çokça gereksinimi olacak. Yerel seçimlerdeki olası bir başarısızlık AKP'yi hızla çöküşe götürebilir. Bu nedenle halk yardakçısı kahramanlıklar RTE'nin can simidi oluyor. Türkiye zarar görmüş kimin umurunda?

Adil Hacıömeroğlu
03.02.2009

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN

29 Mart yerel seçimleri için yasal süreç başladı. Ülkemizin yaşadığı olağanüstü koşullar, iç ve dış sorunların ağırlığı, toplumsal yozlaşma; yozlaşmanın getirdiği toplumsal çözülme, halktaki umutsuzluk siyasal partilerin sorumluluğunu daha da artırmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki yerel seçimler, demokrasimiz ve ulusal egemenliğimiz için çok önemlidir.

Laik, demokratik Cumhuriyet'imiz; bölücülerin, irticacıların ve işbirlikçi liberallerin saldırılarıyla zayıflatılmaktadır. Buna koşut olarak da AB ve ABD'nin akıl almaz dayatmalarıyla köşeye sıkıştırılmaktadır. Ekonomik güçlükler, güvenlik ve yargı zaafiyetleri, kültürel yozlaşma toplumsal umutsuzluğa neden olmaktadır. Devlet kurumlarına bilinçli yapılan saldırılar, devlet otoritesini ortadan kaldırmakta. Toplum gittikçe ahlaki çürüme bataklığına saplanmaktadır. Peki, bizi bu duruma getiren nedenler nelerdir?

12 Eylül 1980 darbesinden sonra ülkemizin tüm siyasal dengeleri alt üst oldu. Özal'la birlikte Türkiye; siyasal görgüsüzlük, talan, rüşvet, arabesk yaşam, türedi zenginler, bu zenginlerin ölçüsüz harcamalarıyla tanıştı. Devlete ve kaynaklarına aç kurtlar gibi saldıran bir güruh, her gün basın yayın organlarında boy gösterdi. Toplumsal büyük ülkülerin yerini, kişisel çıkarlar aldı. Devleti soyup kısa sürede zengin olmak, büyük başarı olarak sunuldu topluma. Magazinel bir yaşamın çekiciliğine sürüklendi insanlar.

İdealist olmak, kitap okumak, sanatla ilgilenmek, bilimsel çalışmalar içinde bulunmak, ince zevk ve derin düşünüş boş işlermiş gibi göseterildi halka. "Büyüyünce ne olacaksın?"sorusuna, ilköğretim çocukları: "siyasetçi,futbolcu,şarkıcı,mafya lideri.."gibi yanıtlar verir oldu. "Neden siyasetçi?"denildiğinde çocuklar: "Beleşten geçineceğim." diyorlar. Çocuklarımızı bu duruma getiren nedir?

Sorumluluk bilmeyen aymaz siyasetçi, böylesine kötü bir imge yarattı belleklerde. Özalizm sağcı-solcu demeden tüm siyaset alanını; ama az, ama çok etkiledi. Son yirmi beş yılda kurulan hemen her hükümet döneminde inanılmaz yolsuzluk olayları oldu. Yerel yönetimlerde ise yolsuzluğa bulaşmayan yönetici parmakla gösterilecek duruma geldi. Yolsuzluk yapıldıkça da halk yoksullaştı, gelir dağılımı daha da adaletsiz duruma geldi. İşte bu yolsuzluk ve yoksulluk bataklığında BOP'un eş başkanıyım diyebilen; laik, demokratik sistemle kavgalı olduğunu saklamayan kişiler iktidar oldu?

Bu olumsuz koşullar altında yerel yönetimler için adaylık süreci başladı. Belediye başkanlıklarına, belediye meclis üyeliklerine inanılmaz ölçüde talep var. Bu görevlere seçilmek için inanılmaz yatırımlar var. Çalışanlar(Aralarında devlet memurları da var.), görevlerinden ayrılıp meclis üyesi olmak için çaba gösteriyor. Hiç kimse şunu sormuyor: "İnsan maaşlı işini bırakır da maaşı ve düzenli geliri olmayan bir görev için niçin uğraşır?

İşsizlerin, yaşamları boyunca asalak yaşamış kişilerin tek umudu meclis üyeliği. Her siyasal partide işi, siyaset olan ve hiçbir işle uğraşmayan profesyonel politikacılar (az ya da çok) var. Bunların tek geçim kaynağı siyaset. Aday olmak isteyenlerin bir bölümü de toplumsal statü peşinde koşan, egosunu tatmin etmek için uğraşan kişilerden oluşuyor. Bu arada işi gücü bozulan bir kısım kişilerin umudu, meclis üyeliğinde. İşinde başarılı, ülkesine hizmet için aday olmak isteyenlerse gölgede kalıyor. Çünkü başarılı, idealist, dürüst insan gururludur, yalvarıp yakarmaz kimseye. Adaylar belirlenirken: adayın projeleri, kültürü, sanat zevki, bilime ilgisi, yeteneği, yaratıcılığı; sanata, doğaya, siyasal olaylara duyarlılığı, bakışı; mensup olduğu siyasal partinin ilkelerine, tüzüğüne, programına, tarihsel misyonuna uygunluğu neredeyse önemsenmiyor. Önemsenense parti yöneticilerine yakınlık! Onun içindir ki aday adayları şu günlerde parti yöneticilerini yakın markaja aldıklarından parti binaları dolup taşıyor. Kişiler dünya görüşlerine tamamen zıt bir partiden aday olabiliyor.

Yolsuzluklar, yanlış uygulamalar sonucunda siyaset mezarlığına gönderilmiş partilerin, şaibeli yöneticilerine adaylık ilgisinin artması da çok ilginç. O partiler, bu meşhur(?) yöneticileri yüzünden siyasal arenadan silindiler. Onların yanlış uygulamaları ülkemizi yolsuzluk ve yoksulluk bataklığına sürükledi. Bu arada "Minareyi çalan kılıfını hazırlıyor." yasal boşluklar iyi değerlendiriliyor. Bazı eski yöneticilerin hakkında yargı kararının olmaması, onların temiz oldukları anlamına gelmez. Halkın vicdanında aklanmak siyasal açıdan önemlidir.

Namuslu, idealist, birikimli insanların adeta cezalandırıldıkları bir süreçten geçiyor Türkiye'miz. Tabi "Görünen köy kılavuz istemiyor." Gelecekteki yerel yöneticilerin neler yapabilecekleri şimdiden belli gibi.

Yolsuzluklar, halkın siyasetçiye güvenini sarsıyor; demokrasimiz yara alıyor. Bunu düzeltecek olan da yine siyaset makamı olmalıdır. Parti yöneticileri ülke çıkarlarını korumada cesur ve özverili davranmalıdır.

Unutmamak gerekir ki; laik Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük düşmanı; yolsuzluk, yoksulluk ve ikiyüzlülüktür. İrtica da, bölücülük de, liboşluk da bu bataklıkta üreyip gelişmektedir. Bu nedenle tüm siyasal partilerimizi ulusal, vicdani sorumluluğa davet ediyorum. "Ben" değil,"biz" diyebilecek bir siyasal anlayışın egemen olmasını diliyorum.