YARININ ADAMI OLMAK

Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te Harp Akademisi’ni kurmay yüzbaşı olarak bitirir. Vatan hizmeti için tayin beklemektedir. Bu sırada arkadaşlarıyla İstanbul’da kiraladıkları bir evde, Abdülhamit yönetimine karşı muhalif toplantılar yaparlar. Bu toplantılar, düşünce alışverişi biçimindedir. Bir gün toplantıya katılanlardan askerlikten kovulmuş biri ihbarda bulunur. Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanıp cezalandırırlar.

Önce Taşkışla’da hücre cezası alırlar. Ardından Mustafa Kemal’le arkadaşı Müfit (Özdeş), Şam’daki beşinci orduya sürgüne gönderilirler. Sürgün ve şüpheli iki genç, idealist kurmay yüzbaşılar süvari alaylarına stajyer durumundadırlar. Bu görev pasiftir, bir nevi görevsizdirler. Görünüşte bölük komutanıdırlar; ancak ordu göreve giderken onlara haber verilmez. Mustafa Kemal ve arkadaşı doğruca alay komutanının yanına koşarlar. Neden kendilerine görev verilmediğini sorarlar. Baştan savma, olumsuz bir yanıtla tatmin olmazlar. Tümen komutanına çıkıyorlar, sonuç daha kötüdür, küstahça kovulmuşlardır.

Tüm bu olanlara karşın Mustafa Kemal ve Müfit, atlarıyla ordunun peşine takılıp görev yerine ulaşırlar. Burada, onlara kalacakları bir çadır bile verilmemiştir. Emir erleri onları çadırlarına çağırıp çay ikram ederler. Geceyi birer saman çuvalının üzerinde uyuyarak aç geçirirler. İki yalnız ve dışlanmış adam, başlarına gelen tüm olumsuzluklara karşın kararlılıklarından asla vazgeçmezler.

Mustafa Kemal yıllar sonra Şam’da yaşadıkları bu olayı arkadaşı Müfit’e şu sözlerle anlatıyor: “Hatırlar mısın Müfit, Şam’dan bu kuvvete katılmaya karar verdiğimiz dakikada bir süvari teğmeni bana demişti ki: Beyim, size büyük hürmetimiz var. Bu sefere gitmemenizi tavsiye ederim. Bilmezsiniz, düşünemezsiniz beyim, hayatınız bile tehlikeye girebilir. Sizi öldürürler. Bugün bütün Suriye ordusuna şamil bir müşterek menfaat vardır. Siz bu menfaate mani olacak gibi görünüyorsunuz. Bunu kimse kabul etmez. Hayatınız mevzubahistir.(Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)” Tüm uyarılar ve tehlikeler, onları korkutmaz, yıldırmaz, amaçlarından geri bırakmaz.

O zor ve tehlikeli gecenin sabahında neler olduğunu en güzel şu satırlar anlatmaktadır: “Harekât, çok yüz kızartıcı bir kargaşalık içinde gelişir. Mürettep kuvvetin –onun tabirince- ‘hırsız’ları çok dikkatli idiler. Mustafa Kemal’i imha etmeyi düşünmüşlerdi. Hatta bir gece ordugâhta kaldığı çadırı sardılar. Fakat o da tedbirlidir. Talan sonunun paylaşılmasında elinden geldiği kadar engeller çıkarır. Orduda katıldıkları bu ilk seferde Mustafa Kemal, Osmanlı hükümeti namına yapılan haydutluğun ne olduğunu anlamıştır. .

Kaldı ki Suriye’de Havran ve Dürzîler sahası, imparatorlukta, bu türlü tertip, bu türlü yağma hareketlerinin yürütüldüğü sahaların yalnız bir tanesiydi. Her tarafta ya devlet ya eşkıya halkı soyuyordu. Yahut bu güvensizlik içinde halk devlete dayatarak, ona ödemek zorunda olduğu mal ve can vergisini mümkün olduğu kadar devletten kaçırarak, devleti halsiz bırakıyordu. Mustafa Kemal’in daha ilk adımda bu sert gerçeklerle karşılaşması onun için üzücü olduğu kadar da düşündürücü ve uyarıcı oldu. Bir defa daha karar verdi ki, günün değil, yarının adamı olmak lazımdır. Hatta bir vesile ile arkadaşı Müfit’e hatırlattı. Soygun ekipleri, kendi aralarındaki dalavereli hesaplardan bir miktar altını da Müfit’e vermek istemişlerdi. Müfit almadı ve Mustafa Kemal’e haber verdi. Mustafa Kemal şahlandı:

─Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istersin, yoksa yarının adamı mı?(Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)”

Evet, bugün de sorunumuz budur. Bugünün adamı olanlar ve yarının adamı olmak isteyenler…

Bir koltuk, üç beş kuruşluk bir kazanç, küçücük bir unvan, içeride ve dışarıdaki birtakım çıkar çevrelerine hoş görünmek uğruna ilkelerinden, insanlığından vazgeçenler yarının adamı olabilirler mi?

Bir ülkenin güçsüzleşmesi, yıkılması, parçalanması bugünün adamlarının açgözlü ve hoyrat yönetimleriyle olur. Osmanlı’nın son dönemlerinde var olan bir gafletten söz ettik. Halkını soyan ve soyduran bir yönetici güruhundan. Tüm bu pisliklere bulaşmayan, bu “hırsız”lıkları ne pahasına olursa olsun önlemeye çalışan Mustafa Kemal ve Müfit’in onurlu tavrını gördük. İşte saygı duyulacak budur. Ulusun geleceğini halkını soyanlar değil, bu soyguna karşı çıkanlar belirler.

Günümüzde de bir soygun düzeninin içindeyiz. Halk hunharca, hem de “demokrasi ve özgürlük” diye diye soyuluyor. Halkla yöneticiler arasında güvensizlik gittikçe artıyor. Ulus yoksullaştıkça birileri varsıllaşıyor. Bu soygun düzeninin ayakta durması için halkın temiz duyguları, inançları siyaset malzemesi yapılıp sömürülüyor.

Ülkemizi yönetenlerin, Mustafa Kemal’e ve kurduğu Cumhuriyet’e karşıtlıklarının nedenini; özellikle son dönem Osmanlı yöneticilerine ise inanılmaz bir aşk, tükenmez bir hayranlık duymalarının kaynağının ne olduğu sanırım anlaşılmaktadır.

Adil Hacıömeroğlu
19 Ağustos 2010
Not: 23 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BU VATAN NASIL KURTULDU?

“Bu meclis, İstanbul meclisinin devamıdır. Ben de zaten İstanbul meclisinin reisiyim. Yeni intihaplara (seçimlere), yeni kanunlara ne lüzum var? Ben reislik sandalyesine oturayım, siz de benim işlemiş iki aylık maaşımı vermenin yolunu arayın!” Bu sözler, İstanbul’daki son Osmanlı Meclisi’nin başkanlığını yapan Erzurum milletvekili Celalettin Arif Bey’e ait.

İstanbul, 16 Mart 1920’de itilaf devletlerince resmen işgal edildi. İşgalle birlikte meclisi basan İngiliz askerleri, Temsil Heyeti’nin iki önemli kişisini de gözaltına aldılar. Bu hareketin etkisiyle padişah Osmanlı Meclisi’ni dağıttı. Bazı yurtsever milletvekilleri de İngilizler tarafından Malta’ya sürüldüler. İşte, bu dağıtılan meclisin başkanı Celalettin Arif Bey de zorlu bir yolculuktan sonra Ankara’ya gelir. Yokluklar içinde, iç isyanların tehdidi altındaki Ankara’ya. Haklarında padişah tarafından idam fermanları çıkarılan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına katılır. 23 Nisan’da açılan TBMM’de milletvekili olarak yerini alır. Baştan itibaren Atatürk’e karşı muhalefetin de öncülerindendir. Yatacak yer, yiyecek ekmek, giyecek elbise, düşmana atacak mermi bulamayan Ankara yönetiminden bu zatın isteği, İstanbul meclisi başkanlığının aylığını almak. Bu nedenle de Mustafa Kemal’in meclis başkanlığına karşı çıkarak asıl meclis başkanının kendisi olduğunu savunuyor.

Peki, dünyaya meydan okuyan, bağımsızlık aşkıyla her şeyi göze alan Kuva-yı Milliyeci nasıl birisidir? İşte yanıtı: “Kuva-yı Milliyeci, yalnız milli vicdanından emir alan, mücadelesinde yılmadan hayatını istihkar eden, ferdi menfaatlerden tamamıyla uzak, milli bir aşkla içi yanan, emperyalistlere ateş püsküren, cesur, yiğit, milliyetçi ve halkçı bir kuvveti temsil ediyordu. Kuva-yı Milliyeciler, hürriyet ve istiklal için Milli Mücadele’ye giriştiler. (Enver Behnan Şapolyo, Kuva-yı Milliye)” Bu tanımda her şey çok açık değil mi?

Şimdi de o bunalımlı, zor dönemin bir başka kişisini, kahramanını tanıyalım. Uşak’ın Bozkuş köyünden Hoca İbrahim Efendi (Tahtakılıç), sarıklı ve ulusal sorunlara duyarlıydı. Alaşehir Kuva-yı Milliye Kongresi’nin toplanmasına öncülük etmiş, Milli Mücadele sırasında da Uşak’ta işgale karşı direnişe öncülük yapan bir yurtsever.

“Bir gün, bir Dumlupınar ziyareti dönüşü, rahmetli Alaettin Tiritoğlu ile İbrahim Efendi’nin Bozkuş köyüne gittik. Hoca’yı ilk defa orada tanıdım. Ne yiğitçe konuşuyordu! Kuva-yı Milliye devrinde köylerden aldığı her torba samanın, her ölçek bulgurun, buğdayın hesaplarını, santimine kadar birtakım sarı bakkal defterlerine yazmıştı. Bize bu defterleri sandığından, kutsal emanetler gibi çıkarıp gösterdi:

─ Vasiyet ettim. Beni bunlarla beraber gömecekler. Eğer milletten aldığımın bir habbesi yerine harcanmamış ve benim kursağımdan geçmişse Allah bana hesabını sorsun diye…

Bunları söylerken kırış kırış gözleri, içten gelen damlalarla ışıl ışıldı. Sonra, çocukları adına da bir andı vardı:

─ Savaşlar bitince beni mebus seçtiler. Ankara’ya yolladılar.

Fakat çocuklarım adına bir ahdım var: Büyüsünler, adam olsunlar, son santimine kadar hesabımı çıkarıp şu fakir milletten mebus maaşı diye aldığımız paraları devlet hazinesine geri versinler. Böylece bizim de bir hizmetimiz geçmişse, bari hak yoluna hizmet sayılsın… (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam)”

İşte, vatanın kurtuluşunda da Cumhuriyet’in kuruluşunda da var olan düşünce, özveri, yurtseverlik; Hoca İbrahim Efendi’nin söz ve davranışlarına yansıyan bu yüce gönüllülüktedir.

Acaba günümüzde TBMM’de Celalettin Arif Beyler mi, yoksa Hoca İbrahim Efendiler mi çoğunluktadır? Yoksul halkın parasından yüksek aylıklarla sefa sürenler, bir kez olsun, bu paraları hak etmediklerini hiç düşündüler mi?

Şu da bilinmelidir ki İbrahim Efendi gibi mebusların aldıkları maaşlar analarının ak sütü gibi helaldir. Çünkü onlar bize bir vatan, özgürlük ve tam bağımsız bir Türkiye kazandırdılar. Şimdiki milletvekillerimiz acaba bize ne kazandırıyorlar? Dilim varmıyor, ama yoksa bir şeyleri mi kaybettiriyorlar?

Adil Hacıömeroğlu
12 Ağustos 2010
Not: 16 Ağustos tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlamıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

PROVOKATÖRLER NEREDE?

İnegöl ve Dörtyol’da çıkan olaylar ülkemizin geleceği açısından çok önemlidir. Ulusal bütünlüğümüzü tehlikeye düşürecek bu tür olaylar karşısında halkımızın sağduyulu davranması en büyük dileğimiz. Ancak yıllardır, özellikle de son aylarda, bölücü tahrik o kadar sınır tanımaz bir boyuta geldi ki bunu anlamının olanağı yoktur.

Bölücü teröre karşı mücadelede binlerce gencimiz şehit oldu. Artık ülkemizin her yerleşim yerindeki mezarlıklara gidildiğinde birçok şehit mezarının üstünde al yıldızlı bayrağımızın dalgalandığı görülmekte. Yine binlerce insanımız, çatışmalarda ya da mayın tuzaklarında sakat kaldı. Bütün bunlara karşın ulusumuz, metanetini koruyarak Kürtçü teröristle Kürt’ü birbirinden özellikle ayırdı. Etnik bir çatışmanın çıkmaması için olağanüstü bir sabır ve sağduyu gösterdi.

Terör örgütü ve onun iç, dış destekçileri etnik bir çatışmanın olması için ellerinden gelen tüm kışkırtmaları yaptılar. Etnik bir çatışmanın tüm ulusumuza çok zarar vereceğini, bundan da en çok Kürtlerin etkileneceğini defalarca yazdık ve söyledik. Böylesi bir çatışmanın, bölgemiz üzerinde petrol hesapları yapan küresel güçlere yarayacağı da açıktır.

Şimdi herkes, İnegöl ve Dörtyol olaylarından sonra bu olayları provokatörlerin (kışkırtıcıların) çıkardıklarını söylüyor. Doğrudur, bu olayların sorumluları kışkırtıcılardır. Ayrılıkçı örgüt ve onun siyasal uzantısı parti, bölünme senaryosunu yaşama geçirmek için sürekli kışkırtma ve saldırganlık içinde oldu. Ulusumuzun tüm değerlerine karşı ağza alınmayacak hakarette bulundu bölücü parti sözcüleri. Bu kışkırtmada bölücülere en büyük desteği de sözde “demokrat”, özde emperyalist uşaklığı yapan liberaller verdiler. Ortaçağ özlemi içinde yanan din sömürücüsü siyaset bezirgânları da bu ittifakın üçüncü ayağını oluşturdu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, kuruluş felsefesi, toprak bütünlüğü, laik kurumları, hukuk düzeni, ulusal değerleri, fütursuzca eleştirildi. Hemen hemen her gün, neredeyse tüm televizyon kanallarında bölücü örgüte övgüler dizilirken Cumhuriyet değerleri ve kurumları yerden yere vuruldu. Ülkenin gerçek kahramanları hapislere gönderilirken dağdaki eşkıyadan sahte kahramanlar yaratılmaya çalışıldı. Ulusal değerlerimize küfretmek, maharetmiş gibi desteklendi. Ulusun değerlerini savunanlar ilkel, çağdışı gösterilmeye çalışıldı. “Türk” sözcüğünü kullanmak, Türk tarihinden söz etmek, Kurtuluş Savaşı’nı ve Lozan’ı konuşmak; Cumhuriyet, laiklik, ordu, yargı, aydınlanma devrimi sözcüklerini ağza almak, hele “Türk’üm, Atatürkçüyüm!” demek neredeyse vahim hatalarmış gibi bastırılmaya çalışıldı.

Koca bir ulus, yenilgi psikolojisi içine sokulmaya, toplumun bilinçaltı türlü olumsuz propagandalarla kirletilmeye, toplumsal özgüven yok edilmeye çalışıldı.

Şehit cenazeleri, tüm ulusun yüreğini yakarken bazı siyasal gruplar neredeyse bayram yaptılar. Ulusu için şehit olanla dağda devletine, ulusuna silah çekip sonrasında da öldürülen terörist bir tutulmak istendi.

Hükümet yetkilileri, bölücü parti sözcüleri tarafından sokakta bile yapılmayacak küfürlerle tehdit edildiklerinde sustular. Laik cumhuriyeti savunan devlet görevlilerine karşı aslan kesilenler, bölücüler karşısında korkak bir tavşana döndüler. Cumhuriyet’e karşı kazandıkları sözde utkulara karşı sevinç gözyaşları dökenler, şehit cenazelerinde gözyaşlarının sahtesini bile dökemediler.

“Operasyonda, BDP Seyhan İlçe Başkanı Hüseyin Beyaz, Agit B. ve Murat C. gözaltına alındı. Beyaz'ın organize ettiği gösteride PKK lehine slogan atıp polise taş ve molotofkokteyli ile saldıran grubu yönlendirirken polis kameraları tarafından görüntülendiği öğrenildi. Görüntülerde Beyaz'ın polise taş atan gençlerin yüzlerine taktıkları poşuları düzelttiği ve afişlerin nasıl taşınacağına ilişkin yönlendirmeler yaptığının görüldüğü kaydedildi. Beyaz çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.” Aylardır, polise taş atan çocukların affıyla ilgili tartışıldı durdu. Tabi ki suç işleyen çocukların topluma kazandırılması başlıca ödevimizdir. Ancak yukarıdaki alıntıda da görüleceği üzere taş atan çocuklar bizzat BDP yöneticilerince eğitiliyor. Taş atan çocukların sesini duyuyorsunuz da şehit çocuklarının yürek yakan feryatlarını niçin duymuyorsunuz. Gencecik gelinlerin ömür boyu dinmeyecek gözyaşlarının acısını nasıl görmezsiniz?

İnegöl ve Dörtyol olaylarıyla ilgili BDP’li bir milletvekilinin şu sözleri ibret vericidir. “Bu şekilde saldırılarla bir arada yaşamanın koşullarını nasıl güçlendireceksiniz? Bu nasıl kardeşlik olacak? Demek ki siz bir arada yaşamak istemiyorsunuz. Bir arada yaşamak istemiyorsanız biz de artık çok fazla ısrarcı olmayacağız.” Vekil Bey, dilinin altındaki baklayı çıkarıveriyor. Ayrılma isteklerini açıkça dile getiriyor. Kim bu kişi? Ülkenin ve ulusun bölünmez bütünlüğüne yemin etmiş birisi. Çok yazık değil mi?

Şimdi provokatörleri mi görmek istiyorsunuz? Açın bir televizyon kanalı, reyting artırmak için ekrana çıkarılan ve ulusal değerlerimize küfredenlere bakın, görürsünüz kışkırtıcıları. Yine bu kışkırtıcılara kol kanat geren anlı şanlı basın patronlarıyla görevini yapmayan ülke yöneticilerimiz de kışkırtmanın diğer tarafında.

Türk Ulusu, tarihi boyunca nice badirelerden geçti, nice ihanetler gördü. Her zorluğu ulusal bütünlüğümüzle aştık. Yurt dışı fonlardan beslenen küresel güçlerin piyonları, tarihe baktıklarında işbirlikçilerin hazin sonlarını göreceklerdir. Maşalık görevi sırasında el üstünde tutulanların, işleri bittiğinde çöpe nasıl atıldıkları tarih sayfalarında vardır.

Halkımızın ulusal sağduyusu, ulusumuzun sabrı bu emperyalist oyunu er geç bozacaktır.

Adil Hacıömeroğlu
29 Temmuz 2010
Not: 2 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.

ŞEHİTLERE SAYGI

Çocukluğumun anımsayabildiğim ilk anılarından biriyle sözlerime başlamak istiyorum. Çocukluğum, geniş ve kalabalık bir ailede geçti. Amcam, eve ilk kez radyo almıştı. Büyükler haberlerin, gençler ve çocuklar ise müzik programlarının müptelasıydı. Tabi bu dönemin belleklerde kalan en önemli radyo yayını ise hemen hemen her gün yayımlanan “arkası yarın”lardı.

Bir gün yakın komşularımızdan biri trafik kazasında yaşamını yitirdi. Ailesinin feryatları hala kulaklarımdadır. Büyüklerimiz evimizdeki tüm çocuk ve gençleri ısrarlı, şefkat dolu, biraz da tehditkâr bir tavırla radyonun uzun süre açılmaması gerektiği konusunda uyardılar. Evde, sokakta ıslık çalınmaması, kahkaha atılmaması konusunda da tembihlerde bulundular. Yaşamımıza yeni giren teknolojik bir harika olan radyo, bu uyarılardan sonra açılmadı. Evde hiç kimse de bu konudan şikâyetçi olmadı. Komşumuzun yasını biz de paylaştık. Acıyı, köyümüzün tümü yüreğinde hissetti. Yıllar geçtikçe ölümler konusundaki tutum değişmedi. Dost düşman bu toplumsal kurala saygıyla uydu.

Havaların ısınmasıyla birlikte bölücü terör örgütünün saldırıları yoğunlaştı. Bu saldırılarda birçok Mehmetçiğimiz şehit oluyor. Ülkemizin her köşesine ateşler düşüyor. Çoğu zaman da bu saldırılarda birden çok askerimizi yitiriyoruz. Ateş, şehitlerimizin ailelerinin yüreklerini paramparça ederken acaba toplumumuz, bu acıya yeterince ortak oluyor mu? Şehitlerimiz için toplumsal, ulusal bir yas tutabiliyor muyuz?

Yaz sıcağının insanları kavurduğu bir gecede televizyonlardan şehit haberlerini izlerken yüreğim bin parça oluyor. Serinlemek için pencerelerim açık. Patır patır havai fişekler patlıyor. Sahildeki barlarda müzik gümbür gümbür. Vur patlasın, çal oynasın. Gazetelerdeki duyurularda gözüm belediyelerin festival ilanlarına ilişiyor. Birçok şarkıcının bu etkinliklere katılacaklarını okuyorum. Gözümün önünde feryat figan ağlayan şehit anneleri…

Tüm yerel yöneticilere bir çağrım var. Büyük bir toplumsal dayanışma örneği göstererek bu festivalleri iptal ediniz. Bu etkinliklere harcayacağınız paraları da şehit ailelerine ve gazilerimize bağışlayınız. Böylesi bir tavır, bölücülüğe karşı en büyük ulusal tepki olur. Toplumsal duyarlılığımız açısından buna o kadar gereksinmemiz var ki…

Bir gazetemizin haberine takılıyorum. “Van'da önceki gün şehit düşen Serdar Yeşilyurt'un Kozan'daki evine başsağlığına gidenler yoksulluğun acı yüzüyle karşılaştı. Aileyi belediye tepeden tırnağa giydirdi.” Yoksullukla savaşarak yaşama tutunmaya çalışan aileler, bir de terörün can pazarında vatanı savunurken evlatlarını şehit veriyorlar. Bir yanda eğlence yerlerinin loş ışıklarında harcanan deste deste paralar, bir yanda sırtında gömleği olmayan şehit babası.

Terörü ancak ulusal ortak bir tavırla dize getirebiliriz. Ulusal bütünlük tüm ulusun özverisiyle sağlanır. Ulusal kahramanlarına gerekli saygıyı göstermeyen, onlara hak ettikleri değeri vermeyen toplumlar ayakta duramaz.

Profesyonel ordu söylemi altında, paralı askerlik için adeta bir kampanya başlatıldı. Amaç, askerliği ulusal bir ödev olmaktan çıkarmak. Toplumsal dokumuza zarar verecek böylesi bir durumu anlamak olanaksız. Elbette ki ordumuz modernleşmeli, hareket kabiliyeti artırılmalı. Ama bu, “milletin ordusu”nu yok etmeye dönüştürülmemeli. Ulustan kopan ordu önemini yitirir.

Askerlik ödevini yerine getirirken toplumsal eşitlik ilkesinden uzaklaşılmamalı. Her yurttaş eşit koşullarda bu ödevini yerine getirmeli. Yoksa Osmanlı’nın çöküş dönemini anlatan Ali Asker’in aşağıdaki türküsünü sıkça söylemek zorunda kalabiliriz.

“Kara çadır is mi tutar/ Martin tüfek pas mı tutar/ Ağlayalım anam bacım/ Elin kızı yas mı tutar.
Gitme Yemen'e Yemen'e/ Yemen sıcak dayanaman/ Tan borusu er vurulur/ Sen küçüksün uyanaman.
Yemen yolu çukurdandır/ Karavana bakırdandır/ Zenginimiz bedel verir/ Askerimiz fakirdendir.
Gitme Yemen'e Yemen'e/ Karışı'n toza dumana/ Mektubunu sal kardaşım/ Bacını koyma gümana.
Tarlalarda biter kamış/ Uzar gider vermez yemiş / Şol Yemen'de can verenler/ Biri Memet biri Memiş.”

Adil Hacıömeroğlu
22 Temmuz 2010
Not: 26 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

YAŞAM DÖNGÜSÜ

Yaşam Döngüsü Sergisi’nin İstanbul’a geldiğini duyunca gezmek için heyecanlanmaya başladık. Bu sergiyi bir an önce görmeliydik. Okuduklarımız ve televizyonlarda izlediklerimiz, heyecanımızın nedenini oluşturuyordu.

Serginin mucidi ve yaratıcısı Alman tıp adamı, Dr. Gunther von Hagens. Ölü bir insan bedeninin sonsuza kadar çürümeden kalmasını sağlayan plastinasyon yöntemini de bulan ve uygulayan bilim adamı. Serginin özgün adı, Body Worlds. Dr. Angelina Whalley, Body Worlds sergilerinin kavramsal planlayıcısı ve tasarımcısı.

Sıcak bir İstanbul gününde, serginin yapıldığı Modern Sanat Müzesi’nin yanındaki Antrepo-3’ün yolunu tuttuk. Ölü bir insan bedeni; insana bir burukluk, hüzünle karışık bir soğukluk verir. Çocukluğumuzdan beri ölülere karşı birtakım koşullanmalarımız vardır. Bu duygularla ve nasıl olsa kısa sürede gezeriz, düşüncesiyle içeri girdik.

Sergiyi gezmeye başladığımızda farklı bir dünyada olduğumuzu anladık. İnsan bedeninin, usta ellerde yaratıcı bir zekâyla üstün bir sanat yapıtına dönüşmesini hayranlıkla izledik.

Sergide, insanın ana rahminde oluştuğu ilk gününden itibaren serüveni izlenebilir. Cenin halindeki insan yavrusunun, anne karnındaki duruşu ve gelişimi ayrıntılarıyla incelenebilir.

İnsanın tüm organlarını sergide görmek olanaklı. Sigara içen bir kişinin akciğeriyle içmeyeninkinin karşılaştırılması ise mükemmel. Özellikle sigara içenlerin görmesinde yarar var. Yine aşırı alkol tüketen birinin karaciğerinin ne hale geldiği de görülebilir.

İnsan vücudunu, her türlü etkinlik içinde bu sergide görmek mümkün. Spor yapan birisiyle yapmayan birisinin kaslarının gelişimi burada açıkça gözlemlenebiliyor. Dövüş sporları yapanların vücutlarındaki hasarları da görme olanağı var.

Derinin, vücudumuzu saran mükemmel bir koruyucu olduğunu, önemini ve bedenimizin en ağır organı olduğunu bu sergide öğrenebiliriz. Beyin, kulak, göz, mide, cinsel organlar, kalp, akciğer, karaciğer, dalak, pankreas, diyafram, böbrek, kas, kemik, lif, sinir, damar, bağırsaklar, gırtlak, guatr, eklemler, kıkırdaklar… insana ait tüm organlar ve ayrıntıları, işlevleri görülebilir. İnsan anatomisinin gizemli ve olağanüstü özellikleri bir bir anlatılıyor.

Basketbol, Amerikan futbolu oynayanlarla karate, jimnastik yapan sporcular, satranç oynayan, dans eden, ata binen, resim yapan insanların vücutlarının nasıl bir hal aldıklarını ve kaslarının durumlarını merakla izliyor insan.

Duvarlardaki ekranlarda çeşitli alanlarda bilgilendirici görseller var. Bunlardan en ilginci ise kolesterolün, damarları tıkayarak kan akışını önlediği görseldi. Yine sergide doğru beslenmenin gerekliliğini ve önemini anlatan “Ne yersen O’sun.” sözü ise belleklere kazınacak cinsten. İnsan dilediğinde sağlıklı ve uzun bir ömür yaşayabilir. Yine dilediğinde yaşına ve yaşadığı koşullara bakılmaksızın olağanüstü yaratıcı yapıtlar verebilir.

“İnsan bedenini anatomik bir hazine, büyük bir harika olarak görüyorum. Bu evrim, mühendislik ve zekâ harikası beni şaşırtmaya devam ediyor ve henüz tüm sırlarını bana açıklamış değil. (Hürriyet, 13.06.2010)” diyor Von Hagens. Serginin bazı çevrelerde, 'sanat eseri' olarak değerlendirilmesine yanıtı ise “Ben insan bedenini güzelleştirerek sergiliyorum. İnsan anatomisi işi, sanat olarak değerlendirilemez. Ancak 'başyapıt' olarak değerlendirebilirsiniz.” oluyor. Evet, insan bir başyapıttır, yeter ki kendisi de bunu fark edebilsin.

“Bedenin gözü görmez oldukça ruhun gözü daha iyi görür. (Eflatun)” Ne kadar güzel bir söz değil mi? İnsan ruhu, kötülüklerden, bedensel açgözlülüklerden, dünyevi basit isteklerden/hırslardan arındığında yaşam daha da güzelleşip anlam kazanıyor. Bu sergiyi gezerken ruhsal ölümsüzlüğün yanı sıra bedensel ölümsüzlüğün de bir sergide bile olsa olabileceği düşüncesine kapılıyorsunuz.

“Kimse sırf belirli yaşa gelmekle yaşlanmaz. Bizler ideallerimizden vazgeçerek yaşlanırız. Yıllar teni buruşturabilir, ama öğrenme isteğimizden vazgeçmek ruhu buruşturur. (Samuel Ullman)” O zaman kahve köşelerinde pinekleyerek yaşama havlu atmış İstanbullular ve yapacak bir şeyim yok diyen kadınlar, erkekler, gençler bu sergiyi gezin ki ruhunuz buruşmasın. Her yaştan insanın çoluk çocuk gezebileceği güzel, eğitici bir sergi, kaçırılmamalı.

Sergide on bir bin beş yüz kadavra kullanıldığını öğrenince şaşırdım. Kadavraların hepsi gönüllü bağışçı, ancak ölüm nedenleri açıklanmıyor. Yani insanların ölüsü bile bilime, sanata hizmet ediyor. Ülkemizde sanata tüküren siyasetçileri, bilimsel gerçekleri dogmatik düşüncelere dayanarak izah etmeye çalışan bir kısım sözde bilim adamını gördükçe bu sergiyi yaratanları kıskanıyorum.

Adil Hacıömeroğlu
9 Haziran 2010
Not: 12 Temmuz 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

AYRILIKÇI OYUN

Bölücü örgüt, acımasız eylemlerini sürdürürken örgütün siyasal destekçileri de boş durmuyorlar. Geniş bir propagandayla bağımsız Kürdistan için kamuoyunu ve siyasal koşulları uygun duruma getirmeye çalışıyorlar. Bir ulus yaratmanın köşe taşları hızla, planlı ve bilinçli bir biçimde döşeniyor. Tabi, ulus yaratılınca devleti oluşturmak da kolaylaşacak.

Ulus olmak için dil, kültür, tarih ve ülkü birliği gerekli. Devlet kurmak için de bir ulus ve o ulusa ait olan bir toprak.

Önce dilden başlanıldı işe. Ortak bir abece (alfabe) ortaya atıldı. Komşu ilçelerin bile birbirini anlamadığı bir “Kürtçenin” ortak bir dil olduğu savunuldu. Aynı coğrafyadaki bu dil farklılığının lehçe farklılıklarından kaynaklandığı ifade edildi. Oysa bir dildeki lehçe farklılıkları ayrı ve uzak coğrafyalarda ortaya çıkar. Bu da geniş coğrafyalarda konuşulan diller için geçerlidir. Örneğin, Anadolu, Azeri, Çağatay… lehçeleri gibi. Bunlar Türkçenin lehçeleridir. Lehçeler farklı da olsa bu durum, anlaşmazlığa neden olmaz. Bir Anadolu Türk’ü, diğer lehçeleri konuşanlara derdini anlatabilir ve onun da derdini dinleyebilir.

Dil ve abece olunca kültürün de var olduğu savunuldu. Ortak tarihsel kültürün temellerinin ta Medlere ve eski Mezopotamya uygarlıklarına dayandığı iddia edildi. Bugün Medlerin de eski Mezopotamya uygarlıkları olan Sümer, Asur, Elam, Akat, Babillilerin kültürü Ortadoğu coğrafyasında yaşayan herkesin ortak değeridir. Ayrıca Medlerin tarihsel mirasçılarının ve ardıllarının İranlılar olduğu da su götürmez bir gerçektir.

Kendilerince yarattıkları dil ve kültürden sonra ortak bir tarihin yaratılması işine geçildi. Med ve Mezopotomya’nın tarihsel dayanakları inandırıcı olmamasına karşın, bunların üzerine yeni kurgular inşa edilmeye başlandı. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde isyancı, ayrılıkçı ve işbirlikçi tüm Kürt liderler birer özgürlük kahramanıymış gibi topluma sunulmaya başlandı. Şeyh Sait’in, Diyarbakır’da idam edildiği yerde anılması ilginçtir. Bu anmalar sırasında söylenen sözler dikkat çekicidir. Burada Cumhuriyet’le bir hesaplaşma vardır. Dersim olaylarının aylarca gündemi meşgul etmesi rastlantı mıdır? Mustafa Muğlalı Kışlası’nın adının değiştirilmesi için kampanyalar başlatılması kendiliğinden gelişen bir olay mıdır? Bütün bunlar, bir tarih yaratmanın çabalarıdır. Öyle bir tarih ki mağduriyet ve masumiyete dayalı bir tarih. Şeyh Saitler yüceltilirken Diyap Ağalar unutturulmaya çalışılıyor. Neden? Çünkü o, Kurtuluş Savaşı kahramanı ve ulusal birliğimizin simgelerinden. Yunan ordusu, Sakarya Savaşı öncesinde Polatlı’ya kadar gelince bazı milletvekilleri başkentin, Kayseri’ye taşınmasını istediğinde “Buraya savaşmaya mı, yoksa kaçmaya mı geldik!" diyen Diyap Ağa, bölücülerin işine gelir mi?

Ne yazık ki Cumhuriyet’imizle hesaplaşma çabalarına, çok partili siyasal yaşama geçildikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim makamlarını işgal eden birçok siyasetçimizin de bilerek ya da bilmeyerek yön verdiklerini de söylemek gerekiyor.

Kürtçülerin ülküsü Büyük Kürdistan’dır. Ne kadar “Biz ayrılmayı düşünmüyoruz.” deseler de asıl amaçları ayrılmaktır ve kendi devletlerini kurmaktır. Özerklik tartışmalarının nedeni de budur. Dikkat edilirse tartışmaların kilit noktası özerkliktir. Bilinçli bir biçimde özerklik tartışmaları tırmandırılmaktadır. Bu konuda Yugoslavya ve Çekoslovakya modellerinin gündeme getirilmesi de bundandır. Bu modellerin ikisi de çökmüştür. Bu ülkeler dağılarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini almışlardır. Sonu açıkça belli olan modellerin, kurtarıcı formüller olarak ortaya atılması bilinçlidir.

“Demokratik özerklik formülasyonunu devlet kabul etmezse o zaman topyekûn bir direniş dönemine geçeriz.” Bu sözler, bölücü örgütün Kandil’deki lideri Karayılan’a ait. Özerklikten sonraki adımın bağımsızlık olduğunu herkes biliyor. İşte, bunun içindir ki bölücü örgüt bu konuya ağırlık verip tehditler savunuyor.

7 Temmuz günü BDP’nin TBMM’ye getirdiği öneri ilginçtir ve kurnazlıkla doludur. “Türkiye Büyük Millet Meclisi Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Ön Görüşmeler Kısmının 644 üncü sırasında yer alan 10/758 Etnik Nüfus yapısının araştırılması amacıyla bir Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergelerin görüşülmesini, Genel Kurulun 07.07.2010 Çarşamba günlü birleşiminde yapılması önerilmiştir.” Durup dururken Türkiye’de il il, bölge bölge etnik kimliklerin kökenlerini belirlemek fikri nerden çıktı diye düşünebiliriz. Önerinin lehinde konuşan BDP sözcüsünün konuyu savunma gerekçesine bakalım. “Bildiğiniz gibi Türkiye demokratikleşme konusunda çok ciddi bir süreçten geçmektedir, her geçen gün demokratikleşme konusunda tartışmalar yürütmektedir. Dolayısıyla bu demokratikleşmenin temelinde aslında Türkiye’de farklı kimlik ve kültürlerin yok sayılmasıyla ve bunların tek kimlik, tek kültür üzerinde ifade edilmesiyle ne yazık ki bu sorunlar yaşanmaktadır. Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasi olacaksa, gerçek anlamda özgürlükler olacaksa öncelikle Türkiye'nin kendi coğrafyası içerisinde bulunan farklı kimlikleri, kültürleri, inançları ve bu inançlara mensup insanların ne kadar olduğunu, bunların sorunlarının ne olduğunu tespit etmesinin önemli olduğunu ve demokratikleşme açısından önemli olduğunu da düşünüyoruz.” Etnik kimliklerimiz belirlenmediğinden mi işsizlik artıyor? Yolsuzluk, bu araştırma yapılmadığı için mi önlenemiyor? Bu önerinin asıl amacı nedir?

Asıl amaç, sözde Kürdistan’ın coğrafi sınırlarını belirlemektir. Bölücüler Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden söz ederken sürekli olarak “Kürdistan” sözünü kullanıyorlar. Irak’ın kuzeyine de “Güney Kürdistan”. Amaçları denize ulaşmaktır. PKK’nın eylemlerine baktığımızda bunu açıkça görmekteyiz. Karadeniz ve Hatay bölgelerinde yapılan eylemlerdeki amaç budur. Yoğun göç alan illerimizde bu etnik köken araştırması yapıldığında ve buralarda yaşayanları da Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Boşnak, Alevi (Ne yazık ki bazı bilgisizler, Alevilik’in farklı bir etnik köken olduğunu düşünüyor.), Arap, Rum, Ermeni… birinde ve birkaçında Kürt nüfusun çok olduğu görülürse buranın da “Kürdistan” olduğu savıyla ayağa kalkacaklar. Amaçları milleti bölebildikleri kadar bölüp Türk nüfusu azınlık durumuna düşürmek. Bu yaklaşımlar, Türkiye’yi Balkanlaştırır, bitmez tükenmez acıların girdabına sokar.

Bölücülere en güzel yanıtı yıllar önce Dersim mebusu Diyap Ağa bakın ne güzel vermiş: “Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarım. Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslımız, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık, gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allah’ımız da birdir. Başka ne diyeyim. Hepinize söz yetiştirmeye ben takat getiremem. Hepimizin halimize göre söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır. Hele bu haller bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz. Bendeniz ihtiyarım, kusura bakmayınız. Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa'ya gidiyorlar Allah yardımcıları olsun. Hamdolsun gidenler dinini diyanetini bilen adamlardır. Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz. Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar yapıyorlar. Sen şöyle, ben böyleyim diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri Hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. (3 Kasım 1922, TBMM)” İşte, işin gerçeği bu, hepimiz insanız ve bu yurdun çocuklarıyız. Bu yurdun bölünmesi, burada yaşayanlara acı çektirir. Bizi parçalamak isteyen emperyalist güçler ise güç kazandırır.

Adil Hacıömeroğlu
8 Temmuz 2010
Not: 12 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

DENİZCİLİK VE KABOTAJ BAYRAMI

Bir ülkenin iskele ya da limanları arasında gemi işletme işine kabotaj denir. Bu tanımı Türkiye özeline indirgersek; Türkiye’nin karasularında, akarsu ve göllerinde gemi bulundurma, bunlarla gidişgeliş ve taşıma yapma hakkının kazanılmasıdır kabotaj. 1 Temmuz 1926’da Kabotaj Kanunu yürürlüğe girdi. Böylece Lozan’la kazanılan topraklarımızı özgürce yönetme hakkımız, Kabotaj Kanunu’nun kabulüyle gerçekleşmiş, sularımız üzerindeki egemenliğimiz de pekişmiştir.

Peki, daha önce kendi karasularımızdaki ticari egemenlik hakkı nasıl kullanılıyordu? On altıncı yüzyıla kadar Osmanlılar, denizcilikte hızla ilerlediler. Öyle ki Akdeniz ve Karadeniz’deki egemenlik tamamıyla Osmanlıların elindeydi. Bu yüzyılın ortalarına doğru kapitülasyonların kabulüyle birlikte denizciliğimiz de gerilemeye başladı. Özellikle deniz ticareti, yabancı devletlerin ve şirketlerin denetimine girdi. Kendi karasularımızda, kendi gemilerimizle ticaret yapmak hayal gibiydi. Deniz ticareti yapamayan bir ülkenin zenginleşip kalkınması olanaksızdır. Yabancılara verilen bu ayrıcalıklar, denizlerimize yabancılaşmamıza neden oldu. Ticari alandaki bu ayrıcalıklar, devletin egemenliğinin zayıflamasına, halkın da yoksullaşmasına yol açtı. Bu durum, askeri alanda da kendini gösterdi ve Osmanlı donanması nerdeyse yok denilecek bir duruma geldi.

Yabancılara ayrıcalıkların verilmesi; tersanelerimizin gelişmesini, çağa uygun yeni deniz araçlarının yapılmasını, yeni limanların inşa edilmesini engellemiştir. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke neredeyse bir kara devleti olarak varlığını sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Yani Çaka Beylerin, Barbarosların, Piri Reislerin torunları denize hasret bir yaşama mahkûm edilmişlerdi. İşte, Kabotaj Kanunu ile bu mahkûmiyet sona ermiştir.

Denizler, hem güvenlik hem de ticaret açısından çok önemlidir. Tarih boyunca denizler, uluslararası ilişkilerde ve ülkelerin kalkınıp gelişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Denizlere hâkim olan büyük güçlerin (devletlerin), ömürleri uzun olmuştur. Yalnızca karalar üzerinde egemen olan güçler, dünyaya uzun süre hükmedememiş, tarih sahnesinden silinmişlerdir. Bu güçlerin yıkılıp yok olmaları, gelişip egemen olmaları gibi hızlı olmuştur. Türk-Moğol devletleri arasında Osmanlı Devleti’nin en uzun ömürlü olmasında, kara egemenliği kadar denizlerdeki egemenliği de etkilidir. Bugün Batılı devletlerin küresel güç olmalarındaki ana etken, denizlerde kurulan egemenliktir.

Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra Türk denizciliği hızlı bir gelişme göstermiştir. Türk ticaret filosunun dünyada söz sahibi olması Kabotaj’la olmuştur. Günümüzde Türk Deniz Kuvvetleri’nin dünyanın sayılı güçlerinden biri durumuna gelmesi de yine Kabotaj Kanunu’nun bir sonucudur.

Her önemli günde olduğu gibi 1 Temmuz’da birçok gazete alıp okudum. Denizcilik ve Kabotaj Bayramı ile ilgili yazılar, manşetler görme umuduyla. Birkaç gazete hariç ( Onlarda da küçücük bölümlerde kısa yazılar halinde vardı.) ne yazık ki bu güzel günle ilgili bir habere ve köşe yazısına rastlamadım.

İşin en üzücü ve acı veren yanı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim organlarını işgal edenlerin bu konuda sessiz kalmalarıydı. Ne Cumhurbaşkanı, ne TBMM başkanı ne de başbakan bir açıklama yaptı. Egemenliğimizi önemli derecede ilgilendiren bir bayramla ilgili bir açıklamada bulunmamak rastlantı mıdır? Köfte dükkânlarının açılışında boy gösterip söylev üstüne söylev verenlerin, böylesi bir günü unutmaları ilginçtir. Her konuya maydanoz bazı bakanların susmaları da anlamlıdır.

Egemenliğimiz, bize kimsenin lütfu değildir. O, uzun süren bir bağımsızlık mücadelesiyle ulusumuz tarafından kazanılmıştır. Bunun değerini de ulusça bilmek başlıca görevimizdir. Türkiye’yi yönetenlerin egemenliğimizle, bağımsızlığımızla ilgili konularda ilgisiz davranmaları ulusu üzer, yaralar.

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, yalnızca denizcilikle ilgili askeri kurumların, meslek odalarının ve törenlere yasal zorunlulukla katılan mülki erkânın kutlayacağı bir bayram değildir. Bu tüm ulusun bayramıdır. Böylesi önemli günleri unutmamalıyız ki yeni emperyalist tuzaklara karşı hazırlıklı olalım. Bu tuzaklara düşmeyelim.

Denizlerimizden, akarsularımızdan ve göllerimizden en iyi biçimde yararlanmak ülkemizin gelişmesine büyük bir katkıdır. Tüm dünya denizlerine dağılmış bir deniz ticaret filomuzun olması özlemimizdir. Özellikle ülkemiz sınırları içinde denizlerde yapılan yük ve yolcu taşımacılığında çok geri olduğumuz görülmektedir. Bu konuda ivedi çalışmalar yapılmalıdır. Ülkemizde kişi başına düşen su ürünü tüketiminin artırılmasıyla sağlıklı kuşakların yetiştirilmesi temel politikamız olmalıdır. Denizcilik faaliyetlerinin geliştirilmesi, işsizlik sorununun çözümüne de önemli bir katkı sağlayacaktır.

Lozan Antlaşması ve Kabotaj Kanunu ile egemen olduğumuz denizlerimiz, limanlarımız küresel güçlerin dayatmalarıyla uygulanmakta olan özelleştirme politikaları sonucunda yabancılara peşkeş çekilmekte. Acaba özelleştirmediğimiz kaç limanımız kaldı elimizde Kabotaj Kanunu’nun kabul edilmesinin seksen dördüncü yıldönümünde?

Her yıl olduğu gibi önümüzdeki 1 Temmuz’da da Boğaz kıyısında yerimi alıp Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı kutlayan denizcilerimizi hayranlıkla izleyeceğim. Ulusumun Denizcilik ve Kabotaj Bayramı kutlu olsun.

Adil Hacıömeroğlu
1 Temmuz 2010
Not: 5 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

CUMHURİYET IŞIĞI


  Toplumumuzda ayrılıkçılığın, bölünme eğilimlerinin, siyasal kutuplaşmaların yoğun yaşandığı bir dönemden geçmekteyiz. Böylesi koşullarda insanlar genellikle umutsuz olur, gelecekle ilgili düşler kurmazlar. Umudun tükenmekte olduğu bu anlarda, ufukta bir ışık belirir; içiniz ısınmaya başlar, o ışık gittikçe çoğalır, birden karanlıkların aydınlanmakta olduğunu görürsünüz. Yok olan düşler birden canlanır; bedeninizde, tininizde bir canlılık duyumsarsınız.

     Haziranın ikinci haftasında orta yaşı geçmesine karşın gençlik ateşini yitirmemiş, Cumhuriyet’imizin aydınlığının sonsuza dek Türkiye topraklarını aydınlatması için yorulmadan savaşım veren bir arkadaşım, elinde bir dosya ile mutlu ve coşku dolu bir yüzle, gururla yanıma geldi. Karşılıklı birer bardak çay içecek fırsat bulamadan kendimi onunla dosyadaki kâğıtların içinde buluverdim. Heyecanlandım, gururlandım, ülkemle ilgili hiçbir zaman tükenmeyen umudum daha da çoğaldı. TGB üyesi gençler, Diyarbakır’ın Bismil İlçesi’nin Aslanoğlu Köyü’nün harabe olmuş ilköğretim okulunu onarmak için bir çalışma başlatmışlar. Dosyada her şey ayrıntılı olarak belirtilmiş. Mali bilânço çıkarılmış, en küçük ayrıntılar bile atlanmadan. Aslanoğlu köylülerini, toprak ağalığına karşı verdikleri savaşımdan daha önce tanıyordum. Güneydoğu’nun vahşi feodalizmine karşı nasıl amansız bir savaşın içinde olduklarını biliyordum. Bu nedenle de hep saygı duydum bu hak savaşımına. Çünkü ağalık düzeni yıkılmadan Ortaçağ karanlığının yok olması olanaksız. Aydınlık bir Türkiye’nin kurulması da ancak Ortaçağ kurumlarının ortadan kaldırılmasıyla olur.

             Unutmadan söyleyeyim ki Basmil Türklerinden adını alan bu güzel ilçeye ağalık, topraksızlık Ortaçağ zorbalığı yakışır mı hiç? Adını Atatürk’ün koyduğu bakırın diyarı, yani uygarlık ve sanayi kenti Diyarbakır’ın ağalıkla anılması çok üzücü bir şey.

         Gelelim, TGB’nin okul yapım işine. İşçilik gençlerimizden... Araç, gereç, yapı gereçleri ve kütüphanenin kurulması için ne kadar harcama yapılacağı hesaplanmış; bu konuda gönlü Cumhuriyet ışığıyla aydınlanmış yardımseverlerin bağışları bekleniyor. Yapım işinde öncelikle kütüphanenin düşünülmesi, işin en güzel yanı. Kitabın girdiği, okunduğu, başköşede olduğu yerde kötülükler yok olur. Gençlerin kütüphane konusundaki duyarlılıkları göğsümü kabarttı.

         İşçiliği gençler dönüşümlü olarak imece usulü yapacaklar. Yaz dinlencelerini bu işe adamışlar. Onlar için önemli eğitici bir okul, bu çalışma. Okul yapım işiyle hem ülkemizin diğer gençlerine örnek olurlarken hem de önemli bir yaşam deneyimi kazanacaklar. Anadolu’nun sorunlarla dolu bir bölgesinin dertle yüklü bir köyünde “yaşam okulu”nun eğitiminden geçecekler.

             Gençler işe: “Türkiye’nin birliğine harç koyuyor, Bismil Aslanoğlu Köyü’nde okul yapıyoruz.” sloganıyla başlamışlar. Türkiye’nin birliğinin, emek ve aydınlanma mücadelesinden geçtiğini defalarca yazdık, söyledik. Ağalığa karşı mücadelelerinde, ellerinde Türk bayraklarıyla “Yıkılsın ağalık, yaşasın Cumhuriyet!” şiarını haykıran Aslanoğlu köylülerinin bu erdemli mücadelesi, ne yazık ki basınımızda fazla yer bulamadı.

             TGB’li gençlerin konuyla ilgili bildirilerinden bir bölüm aktaralım: “Diyarbakır’ın Bismil İlçesi’ne bağlı Aslanoğlu Köyü 2005 yılından beri toprak ağalığına karşı mücadele ediyor. Bölgenin toprak ağası, haksız bir şekilde Aslanoğlu Köyü’nün çevresinde bulunan ve köylülere ait olan toprakları zor kullanarak aldı. Köylüler, toprak ağasını dava etmelerine ve yasal süreci başlatmalarına rağmen henüz bir sonuç elde edemediler. Ağa ise köylülerin bu haklı mücadelesini zorla bastırmaya çalışmaktadır. Yasa tanımayan ağa, köye defalarca baskın düzenlemiş ve bu baskınlar sırasında dört köylü öldürülmüştür. Çünkü bilmektedir ki Aslanoğlu köylüleri başarılı olursa hem kurulu çıkar düzenleri bozulacak hem de terörün sosyal-ekonomik zemini ağır yara alacaktır. Biz de üniversite öğrencileri olarak Aslanoğlu Köyü’nü yalnız bırakmıyoruz. Köyün ilköğretim okulunu eğitime elverişli hale getireceğiz ve bu cesur köyün zeki çocuklarına, sizin de desteğinizle, eğitim olanağı sağlayacağız.” Bu sözlerle yürekleri aydınlık gençlerimiz, Anadolu’nun orta yerine bir çoban ateşi yaktılar. Gelin, hep birlikte bu çoban ateşini daha da büyütelim ki ateşin aydınlığı yurdumuzun her yanını kaplasın.

                 Türkiye’nin ilk büyük imecesi, Kurtuluş Savaşı’yla başladı. Eli silah tutan cephede savaşırken kadınlarımız, yaşlılarımız ise cephedekilerin gereksinimlerini sağlamak için var güçleriyle çalışıyorlardı. Kısacası utku, büyük bir ulusal imecenin emeğiyle kazanılmıştı. Cumhuriyet’le birlikte başlatılan kalkınma ve aydınlanma savaşı da ulusal bir imece ile yürütüldü. Burada köy enstitülerinin kuruluş çalışmaları örnek bir dayanışma ve yaratıcılık örneği. Köy enstitülerinin yapıları, öğretmenler ve öğrencilerin yaz dinlencelerindeki olağanüstü çalışmalarıyla yapıldı.

             68 kuşağı gençleri, yıllar önce (1969’da) Güneydoğu’nun en deli akan ve geçit vermeyen akarsuyu olan Zap Suyu’na yine bir imeceyle asma köprü yapmışlardı. Yöre halkı, bu köprüye “Devrimci Gençlik Köprüsü” adını koydu. Bu köprü, ne yazık ki 1999’da bölücü örgüt tarafından havaya uçuruldu.

             Yıllar sonra gönülleri yurt ve ulus sevgisiyle dolu gençlerimiz de “Cumhuriyet’in okulunu” kurmak için kolları sıvadılar. Yaşıtlarının bir bölümü loş ışıklı barlarda kafa çekerken bu gençlerimizin böylesine güzel imecelerine; katılmaktan, saygı duymaktan, destek vermekten başka elimizden ne gelir ki?

                 Not: TGB’nin bu kampanyasına katılarak destek vermek isteyenler, 0535 390 96 54 numaralı telefonu arayabilirler.

                                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                                         24 Haziran 2010

         28 Haziran 2010 tarihli Ulus ve Kent Yaşam gazetelerinde yayımlanmıştır.

         

                                                                     

 

 

 

 

 

        

 

 

AMASYA GENELGESİ

Bugün Amasya Genelgesi’nin 91.yıldönümü. Yani ulusal bağımsızlık mücadelesinin yapılacağının tüm yurda duyurulduğu gün. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ilk yapıtaşı olan Amasya Genelgesi’nin önemini anımsamaya ve anlamaya bugünlerde daha çok gereksinmemiz var. Sabahleyin gazetelerin çoğuna baktım, böylesine önemli bir günle ilgili köşe yazısı ve haber aradım, nafile! Gün boyu televizyonlarda Amasya Genelgesi ile ilgili bir programa rastlarım diye umutlandım, ne yazık ki yok.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile emperyalist işgale uğrayan, bölünüp parçalanan yurdumuzun bu durumuna karşı kayıtsız kalan Padişah ve İstanbul hükümetinin yaydığı umutsuzluğa karşı ulusal bir haykırış olan Amasya Genelgesi, genel hatlarıyla şöyleydi:

“1- Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
2- İstanbul'daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.
3- Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.
4- Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.
5- Anadolu'nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas'ta ulusal bir kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır.
6- Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.
7- Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidirler.
8- Doğu illeri adına 10 Temmuz'da bir kurultay toplanacaktır. O güne kadar öteki il delegeleri de Sivas'a ulaşabilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas'ta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar.”
Genelgeyi imzalayanlar: Mustafa Kemal, Hüsrev (Gerede), Kazım (Dirik), Ali Fuat (Cebesoy), Hüseyin Rauf (Orbay)’tur. Genelge, imzalandıktan sonra Konya'da bulunan Ordu Müfettişi Cemal Paşa ile Erzurum'da Kazım Karabekir Paşa'nın da onayları alınarak 22 Haziran 1919 tarihinde ilgililere duyuruldu.
Genelge, yayımlanmadan dört gün önce Mustafa Kemal tarafından yazılıp Trakya’ya bildirilmiştir. Zaman zaman yazılı ve sözlü basında Atatürk’ün yol arkadaşlarıyla aralarının açılmasının nedeni, birtakım uydurma olaylarla açıklanmaya çalışılır. Burada amaç, Atatürk’ü üstü kapalı suçlamaktır. Amasya Genelgesi gibi önemli bir ulusal irade beyanının imzalanması sırasında neler olmuştur? Bu sorunun yanıtını Mustafa Kemal, Söylev’de veriyor:
“Ben yazının yeni gelen arkadaşlarca da imzalanmasını istedim. O sırada Rauf Ve Refet Beyler benim odamda, Fuat Paşa başka odada bulunuyorlardı.
Rauf Bey, konuk olduklarından bu yazıya imza koymak için kendinde bir ilgi ve yetki görmediğini, incelikle söyledi. Bunun tarihsel anı değerinde olduğunu ileri sürerek imza etmesini söyledim. Bunun üzerine imza etti.
Refet Bey imzadan çekindi ve böyle bir kongre toplamaktaki amaç ve yararı anlayamadığını söyledi.
İstanbul’dan beri yanımda getirdiğim bu arkadaşın –tuttuğumuz yola göre- anlaşılması pek kolay olan bir konuda açığa vurduğu düşünüş ve duyuş biçimi bana çok acı geldi. Fuat Paşa’yı çağırttım. Paşa, düşüncemi anlayınca hemen imza etti. Fuat Paşa’ya Refet Bey’in çekinme nedenini anlayamadığımı söyledim. Fuat Paşa, Refet Bey’i oldukça sıkı bir sorguya çekince Refet Bey yazıyı eline alarak kendine özgü bir im koydu. Öyle bir im ki bunu bu yazıda bulmak biraz zordur.
Buyurun, isteyen inceleyebilir.
Baylar, gereksiz gibi görülebilen bu açıklama, sonraki yıllar ve olaylarla ilgili birtakım karanlık noktaları aydınlatmaya yarar düşüncesiyle yapılmıştır. (Söylev, TDK Yayınları, 1978, s.25)” Atatürk’ün Genelge’nin imzalanma aşaması ile ilgili açıklamaları sanırım yorum gerektirmez.
Mustafa Kemal Atatürk, olanaksızlıklar içinde büyük güçlüklere göğüs gererek kurtuluş mücadelesini ilmek ilmek örerken İstanbul Hükümeti de boş durmuyordu. Kurtuluş Savaşı’na muhalefetiyle tanınan İçişleri Bakanı Ali Kemal’in 23 Haziran 1919’da valiliklere gizli olarak gönderdiği yazı aşağıdadır.
“Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte, bugünün siyasasını o ölçüde bilmediği için, olağanüstü yurtseverlik ve çaba göstermesine karşın, yeni görevinde hiç başarılı olamadı. İngiliz olağanüstü temsilcisinin isteği ve üstelemesi üzerine görevinden alındı ve alındıktan sonra yaptıkları ve yazdıkları ile de bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Reddi İlhak dernekleri gibi, Karesi (Balıkesir) ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı haksız yere kırdırmaktan ve böyle bir durumdan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka iş göremeyen buyruk dinlemez, saygısız ve yasadışı kurulan birtakım kurullar için öteden beri çektiği tellere de siyasadaki yanılgılarını yönetimde de artırdı. Adı geçenin İstanbul’a getirilmesi Harbiye Nazırlığını ilgilendiren bir görevdir. Ama Dahiliye Nazırlığının size kesin buyruğu, artık o kişinin görevinden çıkarılmış olduğunu bilmek, kendisiyle hiçbir resmi işleme girişmemek, hükümet işleriyle ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu yönergeye uygun iş görmekle ne gibi sorumlulukların ortadan kalkacağını anlayacağınızı biliyorum. Bu önemli ve korkulu dakikalarda görevli olsun, halktan olsun, her Osmanlıya (tüm Osmanlı yurttaşlarına) düşen en büyük ödev, barış konferansınca alınyazımız üzerine karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek; akıllıca ve öngörüşlü davranışlara uymak; parti, mezhep, ırk anlaşmazlıklarını gözetmeksizin herkesin yaşamını, malını, ırzını korumakla uygarlık dünyası karşısında bu yurdu bir daha lekelememek değil midir? (Söylev, TDK Yayınları, 1978, ss. 26-27)”
Yukarıda Kurtuluş Savaşı sırasında üç farklı tavır görülmektedir. Birincisi Atatürk’ün, bağımsızlık için kararlı ve ulusuna güvenen inançlı tavrıdır. İkincisi, Rauf ve Refet Paşaların kararsızlığıdır. Üçüncü ise, Ali Kemal’in İngilizlerin istekleri doğrultusunda davranmasıdır. Yurdumuzun içte ve dışta siyasal açıdan zor durumda olduğu günümüzde siyaset sahnesinde olan kişileri ve anlayışları, doksan bir yıl öncesinin siyasal yaşamına uyarlayın bakalım, ortaya ne çıkar?
Adil Hacıömeroğlu
22 Haziran 2010
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

SICAK BİR YAZ

19 Haziran gece yarısı, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesine on beş kilometre uzaklıktaki Günyazı Köyü'nün Tanyolu Mezrası Mezargediği Bölgesi'nde bulunan Tekeli Jandarma Sınır Taburuna bağlı sınır bölüğünün üs bölgesi, PKK'lı teröristlerin saldırısına uğradı. Ne yazık ki askerlerimizden sekizi şehit oldu, on dördü de yaralandı. Ayrıca kaçan teröristlerin peşine düşen askerlerimizden iki şehit, iki de yaralımız var. Şehitlerimize Tanrı’dan rahmet, yaralılarımıza acil şifa diliyorum.

“Açılım” denilen ne olduğunu kimsenin bilmediği, yalnızca terör örgütünün iyi anladığı bir AKP mucizesinden sonra terör olayları tırmanmaya başladı. Hükümet, Türkiye’nin yaşamsal bir konusunu TBMM’de görüşmek yerine popçu ve topçularla konuştu. Muhalefet partileri ve kamuoyu günlerce bekledi, “Kürt Açılımı” paketinden ne çıkacak diye. Çıka çıka Habur rezaleti çıktı. Habur’da kahramanlar gibi karşılanan PKK’lı teröristler, günlerce otobüslerle gezdirilip mitinglerde endam ettirildiler. Böylesi bir tutumla birçok Kürt gencinin terör örgütüne sempati ile yaklaşmasına zemin hazırlandı. Çünkü Habur’dan gelen teröristlere muzaffer bir kimlik kazandıran, bizzat hükümet yetkilileriydi. Ayrıca PKK’nın meclisteki sözcülerinin her fırsatta devleti tehdit etmesine, demokrasi adı altında yaklaşan açılımcılar değil miydi? Dünyanın neresinde hapiste bulunan bir terör örgütü lideri, avukatları aracılığıyla örgütünü yönetir. Bölücübaşı, tarih vererek eylemlerin, saldırıların artacağını söylüyor ve dedikleri de oluyor. Böyle bir durumda Adalet Bakanı’mız ne yapıyor acaba?

Başbakanın “açılım” tartışmaları sürecinde, eleştirenleri sürekli suçlayıcı bir tavır içinde olması ise anlaşılır gibi değildi. Lisede okurken münazara birinciliği alan RTE, o dönemden kalan alışkanlığından olacak siyasal muarızlarıyla tartışmasından galip gelme duygusuyla her türlü yolu deniyor. Bunun başında da duygu sömürüsü geliyor. “Analar ağlamasın.” Sözünü diline doladı açılım sürecinde. Kim ister ki anaların ağlamasını? Ancak aylardır verdiğimiz şehitlerimizin anaları ağlıyor. Bu analarımızın feryatlarını, ağıtlarını işitmeye, üzüntülerinin derinliğini görmeye cesaretleri var mı AKP’li yöneticilerin. Bir annenin, yirmi yaşını henüz devirmiş aslan gibi gencecik bir evladını toprağa vermesinin ne demek olduğunu bilir mi bu beyler?

Son saldırılardan anlaşılacağı üzere terör örgütü, eylemlerini ülkemizin her yerine yaymak istiyor. Amacı halkı canından bezdirerek korku ve yılgınlık psikolojisi yaratmak. Bu yaz bölücü terörün eylemleriyle geçecek gibi. Ulus olarak sıcak bir yaza hazır olmalıyız.

PKK’lı teröristlere “kahramanlık” payesi verenler, gerçek kahramanlara karşı nasıl davranıyorlar? Deniz kuvvetlerinin kuzey ve güney deniz saha komutanları, darbeci diye mahkemelerde süründürülürken terör, İskenderun’da yedi denizcimizi bizden alıp götürüyor. Terörle mücadele eden 3.Ordu komutanına akıl almaz suçlamalarda bulunarak hapse atmak istiyorlar. Emekli ordu komutanları, değişik görevlerde bulunmuş ordu mensupları, özellikle de teröre karşı mücadelede kahramanlaşmış subaylar darbeci diye hapislere atılıyor. Adeta bölücü teröre karşı mücadele edenler cezalandırılırken, terör örgütü mensupları ödüllendiriliyor. Gün geçmiyor ki TSK mensuplarıyla ilgili bir eleştiri, tutuklama, saldırı olmasın. Maalesef ülkemizdeki birtakım siyasal odaklar TSK’yı düşman olarak görüyorlar. 1923’ün rövanşını alma istekleri, onları kendi ulusuna zarar verme noktasına getiriyor. Çünkü ideolojik saplantıları kulaklarını sağır, gözlerini kör, beyinlerini düşünmez yapmış; yüreklerini ise taşlaştırmıştır.

Hükümet kanadının ilk açıklaması TBMM başkanı M. Ali Şahin’den geldi. “Bugün verdiğimiz sekiz şehidimizle ilgili Genelkurmay’dan tatmin edici bir açıklama bekliyorum.” diyor. Açıklama ilginçtir ve suçluları koruma izlenimi vardır. Kendi hükümet sorumluluklarını unutarak TSK’yı işaret etmek anlaşılır gibi değil. Sanki Türkiye’yi başkaları yönetiyor.

TSK’ya yönelik psikolojik savaş sona erdirilmelidir. Komutanları tutuklanan bir ordu savaşma isteğini yitirir. Geçmişte teröre karşı kahramanca savaşmış komutanların tutuklanması ve görevleri nedeniyle suçlanmaları ise teröristlere cesaret verirken ordu mensuplarının görev şevkini kırar.

Şimdi birçoğumuzun anlamadığı bir şey var. Aktütün, Dağlıca, Tekeli… Bu üç saldırı da çok kalabalık terörist gruplarca yapılıyor. Gece vakti bu kişiler, silah ve teçhizatlarıyla yürüyerek gelip karakolları basıyorlar, sonra da ayrılıp gidiyorlar (Gerçi son saldırıda on iki terörist öldürüldü.) Bu iş, geniş kapsamlı teknik ve lojistik destek olmadan olamaz. Terör örgütünün böyle bir olanağının bulunduğunu da sanmıyorum. Bu baskınlar, uluslararası bir operasyon mudur yoksa? Sakın ola, Irak’ın kuzeyindeki yeni küresel komşumuz ve müttefikimizin bu işlerde bir parmağı olmasın! Bu saldırıların uluslararası boyutları araştırılmalı, gerçekler kamuoyuyla paylaşılmalı ki Türk Ulusu, dostunu düşmanını tanısın.

Bölücü terör konusunda basın yayın organlarımız da duyarlı v sorumlu davranmalıdır. Bazı basın yayın organları ve mensuplarının gerek iktidara yaranma gerekse “demokrasicilik” modasına uyarak ulusumuzun değerlerini yıpratıcı, aşındırıcı, yok edici yayınları ülkemize ve demokrasimize zarar vermektedir. Bazı basın yayın organları ise bu işi planlı ve bilinçli olarak yapmaktadırlar. Bu yayınlar öylesi bir hal aldı ki akılla, mantıkla izahları olanaksızdır. Karakol baskınlarının bizzat TSK tarafından yapıldığını yazıp söyleyen densizlere bile rastladık. Şu iyi bilinmelidir ki Türkiye olmazsa Türk basını da olmaz.

Hükümetin son aylarda izlediği yanlış dış politika da terör saldırılarının bir başka nedenidir. Hamas ve benzeri örgütleri muhatap alarak İran’ın molla rejiminin avukatlığına soyunan RTE, ülkemizi uluslararası arenada yalnızlaştırmıştır. İsrail’le ilişkilerin gerilmesi, İran konusunda ABD ile ters düşülmesi, Türkiye’nin teröre karşı elini zayıflatmıştır. Gazze uğruna Mehmetçiklerimizi feda etmenin anlamı ve mantığı yoktur. RTE ve arkadaşları şunu iyi bilmelilerdir ki, iktidara geldikleri 2002’den bu yana Gazze’de ölen Filistinliden çok, teröre karşı mücadelede şehit olan Mehmetçiğimiz var. Başkalarının yangınını söndürmek için beyhude ve hamasi çabalar göstereceğinize, önce kendi evinizdeki yangını söndürün.

Mavi Marmara gemisi baskını sonrası efelenip kükreyen RTE, yazımızın yazıldığı akşam saatlerine kadar sesini çıkarmadı. Gazze’ye yardım konvoyu baskınında ta Şili’den kalkıp gelen RTE, İstanbul’da FİFA icra komitesi üyesini kabul ediyor. Acaba bu görüşmede terör mü konuşuldu? Her şeyi oya tahvil etmeye ve gündemi değiştirme konusunda maharetli olan iktidar partisi ve RTE, bakalım bu kanlı oyundan ne sonuç çıkaracak?

Yağma, soygun ve ortaçağ düzenini sürdürmek isteyenler; kişisel çıkarları uğruna popülizm yaparak uluslararası bir komplonun yardımcı oyuncusu olarak rollerini çok kötü oynuyorlar. Türk Ulusu böyle yönetilmeyi hiç, ama hiç hak etmiyor.

Adil Hacıömeroğlu
19 Haziran 2010

ŞEHİTLERİMİZE DE AĞLANMALI

“Fevzi Altürk, Mehmet Kaya Çelik, Nuri Aydın, Fatih Aydoğdu, Süleyman Gür, Hüseyin Koç, Malik Soykal, Levent Çetinkaya, Ahmet İnce, Ömer Akcan, Ahmet Eryılmaz, Selman Özay, Erkan Ayaz, Hasan Özüberk, Halil İbrahim Ertaş, Kemal Koçyiğit, Ahmet Eyce, Ahmet Altunoğlu, Abidin Tanrıkolu, Metin Can, Emin Şener, Emrah Aktaş, Birol Mutlu, Erman Aydın, Adem Erboyacı, Bahtiyar Yalınca, Doğan Balduk, Muhammet Özbek, Abdullah Bilir, Abdülrezzak Kaçan, Abdülmecit Özkan, Mustafa Dolumay, Erhan Terletme, Kerem Oğuz Erbay, Serhat Aslan, İsmail Kartal, Erol Tavukçu, Ümit Akbulut, Fatih Gökkaya, Emrah Karaman, Levent Tabak, Murat Saraç, Kamil Tuna, Pınar Akdağ, Cihangir Bekiş” Bu adları anımsayanınız var mı? Kimi subay, astsubay, uzman çavuş; kimi polis, geçici köy korucusu; kimi ise vatani görevini yapmakta olan gencecik fidanlar, evlatlarımız, askerlerimiz, yiğit Mehmetçiklerimiz. Hele biri var ki bir subay eşi, bir kadın; kırk gün önce evlenmiş, hayallerini süsleyen beyaz gelinliği giymiş bir anne adayı. Kırk yedi gün önce beyaz gelinlikle mutluluğa uçan bir beyaz güvercin, kırkı dolduğunda al kanlar içinde hayallerine veda ederek beyaz kefeniyle şahadet şerbetini içerek kuş olup cennete kanatlanan bir melek. PKK’lı militanlar, haince bir planla nişan alıp masum bir kadını evinin balkonunda vurarak şehit ettiler.

Şırnak, Hakkâri, Batman, Samsun, Mardin, Giresun, Tunceli, Diyarbakır, Dağlıca, Siirt, Hatay, İskenderun, Tokat, Osmaniye’de görevi başında şehit olan bu vatan evlatları için havaalanlarında nöbet tutan bakan gördünüz mü? Eline bayrak alıp Taksim Meydanı’na koşanlara rastladınız mı? Belediye araçlarının meydanlarda, sokaklarda bu şehitlerimiz için anonslar yaptığını işittiniz mi? Türkiye’yi yöneten başbakanın, terör örgütüne öfkelenerek nutuk attığını, bağırıp çağırdığını, esip gürlediğini duyanınız var mı?

Şehitlerimizi yitirdiğimiz çatışmalarda yaralanan, gazi olan vatan evlatlarını hastane kapısında bekleyen bir bakana, milletvekiline rastladıysanız; herkese söyleyin, bilmeyenimiz kalmasın. Şehitlerimizin ailelerine, eşlerine, çocuklarına bir ihtiyaçları olup olmadıklarını soran özverili bir sivil toplum kuruluşu varsa, söyleyin de şapka çıkaralım onlara.

İstanbul’la Kudüs’ün kaderinin bir olduğunu söyleyenlere şunu anımsatmalıyız ki, Türkiye’nin seksen bir ilinin kaderi ortaktır. İşgal altındaki İstanbul’un kaderi; Kudüs, Beyrut, Ramallah, Kahire, Riyat, Şam’la değil; Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas, İnebolu, Ankara ve tüm yurt topraklarıyla birdi. Onun içindir ki İstanbul kurtuldu. İstanbul’un kaderi İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, İzmir’de, Mudanya’da ve Lozan’da çizildi.

Gazze “Seferi”ni hüzünlü bir kahramanlık destanına dönüştürerek kutsallık atfeden, hükümetin her konuda konuşan ağlak bakanının, PKK’nın hain tuzaklarında can veren şehitlerimizle ilgili böylesi bir yürek yakıcı konuşmasını dinledik mi acaba?

“Ben, İskenderun'da gerçekleşen eylemden şunu okudum. Artık bu savaş sadece Kürdistan'da olmayacak. Ben, bunu okudum. Kimse kızmasın bana, bunu söylediğim için. Gerçekler acıdır, acıtır. Gerçekleri konuşmak zorundayız, konuşursak çözebiliriz. Birbirimizi kandırarak değil. Kafamızı kuma gömerek değil. Ben İskenderun eyleminden bunu okudum. Bu mudur hükümetin, Başbakan'ın istediği, bu savaşın bütün Türkiye'ye yayılması mıdır? Zevk mi alıyor insanların ölmesinden, haklarının ihlal edilmesinden? Nedir derdi? Yeter artık. Bir çağrı yapıyorum herkese. Kürt’üne, Türk’üne, herkese çağrı yapıyorum. Öyle görünüyor ki, bundan sonra bir savaş gelişirse geçirdiğimiz otuz yıl gibi olmayacak. Herkese çağrım: değil bir gün, bir saniye bile durmayalım. Barış için, özgürlük, eşitlik, adalet için hep birlikte bütün gücümüzle çalışıp çabalayalım.” Bu sözler, bölücü örgütün İskenderun saldırısından sonra BDP Mardin milletvekili Emine Ayna’ya ait. Resmen Türk devleti tehdit ediliyor, devlete meydan okunuyor. Eylemlerin büyük kentlerimize yayılacağını haber veriyor. PKK eylemlerinin yeni canlar alacağını haykırıyor. RTE’nin bu bayana “one minute” demesini bekledik. Nafile. Can veren Mehmetçik olunca diller susuyor, ağızlar kilitleniyor. Ama söz konusu Gazze ise coşuyor hükümet yetkililerimiz. Öfkeleri, hitabet sanatına dönüşüyor. On bir haftada kırk dört şehit vermişiz, gencecik canlarımızın al kanları, kara toprağı sulamış, umurunda mı beylerin?

Tunceli’de terhis olan askerlerimize mayınlı tuzak kuruldu ve on üç askerimiz yaralandı. Evlerine dönme mutluluğu yaşayan gencecik yüreklerin yaşamı bir anda kâbusa döndü. Eli silah tutmayan bu insanlara yapılan saldırı savaşta bile olmaz. Yani İsrail’in Gazze’de yaptığından farksız mı bu? Dünyanın her yerinde “insan hakları” geçerli de Türkiye topraklarında hain tuzaklarda can veren, sakat kalan ulusumuzun bireyleri için niçin geçerli değil? Bölücü başının konforu için kıyamet koparanlar, İmralı’ya giderek açılım ittifakları kuranlar, terörist başının ağzından çıkacak sözleri ağzı açık dinleyenler bu toprağın sesine neden kulak vermezler?

Bölücü örgütle amansız mücadelede kahramanlaşan ordumuz subaylarını asılsız suçlamalarla Silivri Cezaevi’ne dolduranlar, açıkça PKK’nın sözcülüğünü yapanlar karşısında dut yemiş bülbüle dönüyorlar. Hamas’a uygulanan ambargoyu kaldırmak için uğraşanlar, aynı gayreti şehit ve gazilerimiz için de göstermelidirler.

Gazze için yanıp tutuşanlar, çırpınanlar, yalancı pehlivanlar gibi naralar atanlar; önce kendi Gazze’nizdeki ateşi söndürün.

Adil Hacıömeroğlu
11 Haziran 2010
Not: 14 Haziran 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

EKSEN KAYDI

İsrail’in, Gazze’ye uyguladığı ablukayı kırmak için Mavi Marmara gemisi öncülüğünde düzenlenen yardım seferinin kanlı sonu, ülkemizin geleceği ile ilgili hızlı bir sürecin de başlamasına neden oldu. Davos’ta “one minute” ile başlayan İsrail’le ilişkilerin sertleşmesi, hızlı bir tırmanışla bugüne geldi.

İsrail’le ilişkilerdeki sertleşmeye paralel olarak İran, Suriye, Hamas’la hızlı bir yakınlaşma süreci başladı. RTE’nin, Mavi Marmara baskınından sonraki açıklamaları ise sorumlu bir devlet yöneticisinin özeninden yoksundu. Kimi zaman konuşmalar, öfke seline dönüşünce ağzına geleni söylemesi ise ilginçtir. Devleti yönetenler, konuşacakları her sözcüğü aklın, düşüncenin imbiğinden geçirmek zorundadırlar. “Hayatta üç şey geri gelmez: Geçen zaman, kaçırılan fırsat ve ağızdan çıkan söz. (Hz. Ali)” Zamanı kötü kullanarak fırsatları tepmek ne kadar kötüyse düşüncesizce ağızdan çıkan söz de o denli kötüdür ve zarar verir insanoğluna. Hele bir toplum adına konuşuyorsanız, daha da dikkatli olmalısınız. Bağırıp çağırmak, esip gürlemek kimi zaman öfkenizi yatıştırır görünse de taraftarlarınızı galeyana getirse de sonucu hiç de sizin düşündüğünüz gibi olmayabilir. “Bir söz, ağzınızdan çıkana kadar esirinizdir; çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz (Hz. Ali)” sözünü unutmamak gerekir.

RTE, “Kudüs’ün kaderi, İstanbul’la birdir.” sözüyle ülkemiz dış politikasına yeni bir boyut getirmiştir. Bu sözle dinsel bir saflaşma düşüncesinin belirtileri de ortaya çıkmıştır. İstanbul’un özellikle belirtilmesi de anlamlıdır. Bununla yeni Osmanlıcılığa bir vurgu olduğu da düşünülebilir. RTE’nin şu sözleri de ilgi çekicidir. “Bizde de onların ortakları var ha söyleyeyim. Ne yazık ki PKK ile Hamas arasında benzerlik kuranlar var. PKK ile Hamas arasında bir bağlantı yoktur. Hamas bugün seçim kazanarak yönetime gelmiş bir siyasi partidir. Ama onlara iktidarda kalma şansı dahi vermediler. Hani demokrasiler? Niye bunlara müsaade vermediniz? Hamas'a oy verdiği için Filistin halkını cezalandırdılar. Tutup Hamas ve PKK'yı bir araya getirip köşenizde yazamazsınız ey Türk gazetecileri." Kimse Hamas’la PKK arasındaki bir bağlantıdan (Bağlantı, ilişki anlamını da içerir.) söz etmedi. Sözü edilen her iki örgütün de dünyanın birçok ülkesi tarafından terörist olarak görülmesidir. Eğer demokrasi söz konusuysa Gazze’deki El Fetih taraftarlarına niçin uygulanmamaktadır. Şu da iyi bilinmelidir ki Gazze’de İsrail’in öldürdüğü kadar Hamas da Filistinli öldürmüştür. Hamas’ın sertlik yanlısı politikaları İsrail’in işine gelmektedir. İsrail gibi şiddete dayalı bir politika belirleyen yönetimlerin, sürekli savaşacakları şiddet yanlısı örgütlere gereksinimi vardır.

AKP İslami bir dayanışma anlayışıyla dış ilişkilerimize yön verirken genel dünya politikalarını ve güç dengelerini görmezden geliyor. İran’ın yapmakta olduğu, İslami birlik ve dayanışmadan daha çok Şii inancını bölge ülkelerine yaymaktır. AKP’liler Türkiye’nin çevresini sarmakta olan Şii kuşatmasını fark etmiyorlar. Doğuda İran, güneyde Şii grupların yönetimde gittikçe etkinleştiği Irak ve İran’ın vazgeçilmez müttefiki Suriye, Lübnan’da Hizbullah. Bu nedenledir ki bu durumu fark eden Arap ülkeleri, Gazze sorununda Türkiye’ye gerekli desteği vermemişlerdir.

İstanbul’da toplanan Asya ülkeleri zirvesi AKP’lilerce çok önemsendi. Mavi Marmara olayı soğumadan, sıcağı sıcağına İsrail aleyhine bir karar çıkarmak için büyük uğraş verildi; ancak bu çabalar boş çıktı. Asya ülkeleri zirvesi sonucunda bir ortak bildiriyle İsrail kınanmadı. Türkiye’nin en haklı olabileceği bir konu (ki İsrail’in Gazze’de yaptıkları insanlık dışıdır.), yanlış politikalar yüzünden ilgi görmedi.

Uranyum takası anlaşması konusunda İran’ın zaman kazanmaya çalıştığı açıktır. RTE’nin büyük bir diplomatik zafer kazanmışçasına ortalıkta endam etmesi kısa sürdü. ABD’nin karşı çıkmasıyla işin fiyakası bozuldu. İran’ın ve bölgemizdeki diğer ülkelerin nükleer silaha sahip olmaları dehşet vericidir. Hele de böylesine öldürücü silahların ideolojik, dinsel fanatizme saplanmış ülke yöneticilerinin (Bugünkü İsrail ve İran yöneticileri buna örnektir.) elinde olması ise tam bir felakettir. Bu tür yöneticiler, bu silahları bırakın komşu ülkeleri, muhalif olan kendi yurttaşlarına dahi çekinmeden kullanabilirler. İran’ın geliştirdiği füze sistemlerinin menzili düşünüldüğünde bu silahların bölgemizde kullanılabileceği de anlaşılmaktadır. Türkiye nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmasını imzalayan bir ülkedir. Bu nedenle de bazı yükümlülükleri vardır. İsrail’in nükleer silahı var diye İran’ın da olsun anlayışı, doğru değildir. İran’ın nükleer silahlanmasına karşı çıkmalıyız ve İsrail’den de nükleer silahlarını yok etmesini istemeliyiz. Konuyu uluslararası her platformda tartışmak da bizim hakkımız olmalıdır. Böyle bir hakkı elde etmek için de herkesin terörist saydığı örgütlerden uzak durmalı, meşru hükümetler nezdinde saygın bir dış politika izlenmelidir.

9 Haziran’da BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan İran’a yaptırım uygulanması konusundaki oylamada “hayır” oyu vererek yönümüzü doğuya döndük. Bu, yıllardır izlediğimiz diplomatik geleneklerimizi de alt üst etti. Bundan sonra Türkiye, adımlarını daha düşünerek atmalı. Ortadoğu’daki siyasal dengeler cambazlık ister. Dost ve düşman algısı çok kolay değişir bu coğrafyada. Bu yönelimde Türkiye; ekonomik, siyasal, kültürel, yönetimsel, tarihsel niteliklerini iyi anlamalı ve uzun vadeli çıkarlarını doğru hesaplamalıdır. Türkiye, jeopolitiği gereğince ne Batı’ya ne de Doğu’ya sırtını dönemez. Bu gerçek, ülke yöneticilerimizin iyi bir satranç oyuncusu olmalarını gerektirmektedir. Hamleler zamanında ve önceden belirlenmeli. Burada rastlantılara ve duygusallığa yer yoktur. Aklın, bilimin ve ülke çıkarları doğrultusunda davranılmalı; tavla oyuncusu olunmamalıdır.

Satranç da tavla da Doğu’da icat edilen oyunlardır. Biri akılcılığı, diğeri ise kaderciliği temsil eder. Doğu’da (Asya coğrafyasında) yeteri kadar tavlacı var; marifet, iyi bir satranç oyuncusu, hem de ustası olmaktadır.

Bölgemizde nükleer silahlanmaya karşı olduğumuz gibi, bölge ülkelerine küresel güçlerin askeri müdahalelerine de karşı durmalıyız. Yeni Irakların olmaması asıl amacımız olmalı. İran’a yapılacak bir askeri müdahale Ortadoğu’daki bölünmeleri, düşmanlıkları daha da artırır. İran ateşi, yalnızca Ortadoğu’yu değil; Güney Asya’yı da yakacak bir ateş topudur. Bu ateş topunun en çok zarar vereceği ülke de Pakistan’dır. Ülkemizin böylesi bir küresel müdahaleden karlı çıkması düşünülemez. O zaman bölgesel ve bölge dışı işbirliğiyle İran sorunu barışçı yollarla çözülmelidir.

Bölgemizde ve başka yerlerde dinsel kamplaşmalar, insanlığı Ortaçağ’a götürür. Bu nedenle İslami bakış açılarına odaklanarak uygulanacak politikalar, İslam dünyasını kargaşaya götürür. Bir İslam bloğu oluşturma çabaları amacına ulaşmaz. Bu konudaki çabalar boşunadır. Çünkü cemaatlere dayalı toplumların, kendi içlerinde bile birlik kurmaları çok zordur.

Türkiye laikliğiyle, demokrasisiyle, çağdaş kurumları ve yaşam tarzıyla, modernleşme deneyimiyle, tarihsel misyonuyla bölge ülkelerine örnek oluşturmalıdır. Bunun dışındaki arayış ve yönelişler, bu coğrafyadaki herkese zarar verir.

Anayasa değişlikleriyle iç ekseni kayan ülkemizin, son birkaç ayda yaşadığımız olaylarla dış ekseni de Ortadoğu’ya doğru kaymıştır. Yüz yılların siyasal birikimi, oy kazanma ve ideolojik saplantılar uğruna harcanmıştır. ABD desteğiyle iktidar koltuğuna oturanların, küresel politikalara karşı mücadele etmeleri mümkün mü?

Adil Hacıömeroğlu
10 Haziran 2010
Not: 14 Haziran 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

ATEŞLE DANS

2010 Mayıs’ı ülkemiz açısından önemli olayların yaşandığı bir ay oldu. Ülkemizin dış politika ve güvenlik siyasetinde önemli değişimlerin yaşandığı bir döneme girdik. Birçok rastlantıların(!) üst üste geldiği bu dönemde Türkiye, çözülmesi zor sorunların da içinde buluverdi kendisini.

RTE’nin Davos’tan sonra bölgesel liderliğe soyunması, Türkiye’yi ilginç olayların içine sürüklüyor. Türkiye ve Brezilya’nın, İran’ın nükleer programı ile ilgili arabuluculuk yapması, dünya kamuoyunda dikkat çekti. Uranyum takası konusunda anlaşma sağlandı, derken ABD’nin bu girişime karşı çıkmasıyla her şey ters yüz oldu. Bu girişimler sürerken bölücü terör örgütünün eylemlerinin hızla tırmanması ise önemli bir rastlantıdır.

Davos’tan sonra bir süre sessiz kalan İsrail, büyükelçimizin alçak sandalyeye oturtulması ile krizi tırmandırdı. Yine İskenderun’da altı askerimizin şehit edilmesiyle gemi baskınının art arda olması manidardır. Terörün boyut değiştirmesi ve eşzamanlı gelişen siyasal olaylar, yalnızca “rastlantı” denilerek geçiştirilemez. Türkiye ile ilgili büyük bir oyun sahneleniyor. Bu oyunda kimin aktör, kimin figüran olduğunu ise zaman gösterecek.

Mavi Marmara ve diğer gemiler, Gazze ablukasını kırmak için yola çıktığında birçok kişi, bu sonucu üç aşağı beş yukarı tahmin etmekteydi. Gazze seferine, her ne kadar uluslararası bir girişim görünümü kazandırılmaya çalışılsa bile kurgusu ve uygulanması bakımından Türkiye’ye ait bir eylem planıydı. Hükümet, bu girişimi başından beri desteklemiştir. Hem de sonucun böyle olacağını bile bile. Böylesine anlamlı ve yaratacağı siyasal sonuçlar bakımından önemli bir girişim için güvenlikle ilgili diplomatik önlemleri almayan AKP hükümeti, bu sonuçtan sorumludur. Göz göre göre gemilerdeki kişiler ölümün kucağına itilmişlerdir.

İsrail’in açık denizde yaptığı bu korsanlığın, yasadışılığın insanca bir izahı yoktur ve olamaz da. İsrail devleti, yıllardır sivillere karşı acımasız bir katliam uyguluyor. İnsan hakları hak getire. İsrail’in en önemli politikası, bölgede yeni düşmanlar yaratarak şiddete dayalı askeri anlayışını sürekli diri tutmak. Bölgede kalıcı bir barışın uygulanması, hem İsrail’in hem de anti demokratik yönetimlere sahip Arap devletlerinin işine gelmez. Filistin’de Yaser Arafat’ın ve El Fetih’in bertaraf edilmesinin nedeni de budur. Çünkü hem bağımsızlıkçı hem de modernleşmeden yana bir Filistinli yönetim sadece İsrail’e değil, çağdışı Arap rejimlerine de zarar verirdi. İşte, Hamas böyle bir sürecin sonucudur.

AKP’nin ve yandaş kuruluşlarının Hamas sevdasının (Filistin sevdası değil bu.) nedeni nedir öyleyse? Türkiye’deki devrimciler/solcular yıllardır Filistin davası için çırpınırken sizler neredeydiniz? Bazı medya mensupları ve öğretim üyeleri önemli tespitler yapıyormuşçasına tarihsel bilgi körlüklerini de sergiliyorlar. Sanki Filistin davasına Türk kamuoyunun ilgisi yeniymiş gibi. “İlk defa sivil Türk vatandaşları sınırlarımız dışında İsrail kurşunlarına hedef oldular.” Bunu bir milatmış gibi gösterme gayreti ise büyük bir bilgisizlik. “Bora Gözen, Kerim Öztürk, Cafer Topçu, Ali Kiraz, Gürol İlban, Şükrü Öktü, Ahmet Özdemir ve Yücel Özbek” bu adları anımsayanınız var mı? 25 Şubat 1973’te Trablus yakınlarındaki Nahr el Bared (Soğuk Nehir)’de Filistin davası uğruna İsrail’in kurşunlarıyla can veren ilk Türk vatandaşlarıdır bu kişiler. Yirmili yaşlarında şehit olan bu cesur yüreklerin adları niçin sokaklara, caddelere verilip yaşatılmaz? Eğer hükümet yetkilileri Filistin konusunda samimiyseler bu şehitlere sahip çıkarlar. Ancak dünyadaki ve ülkemizdeki siyasal olaylara Soğuk Savaş döneminin bilinçaltıyla bakan, BOP eş başkanlığıyla yön vermeye çalışan bir anlayışın Filistin olayını anlaması olanaksızdır.

Irak’ta yüz binlerce kişinin öldürülmesine sessiz kalanların Gazze sevdası ilginçtir. Amaç Filistin değil, İslamcı örgütlerdir. Mavi Marmara gemisine yapılan İsrail baskını insanlık dışıdır. Sivil vatandaşlara yönelik silahlı saldırı zalimcedir. Gazze’de tecrit edilen Filistinlilere yardım etmek büyük bir insanlık görevidir. Ancak Filistinlilere yardıma gidenleri, ölümün kucağına atmak da doğru değildir, kabul edilemez. Hele bu konuyu iç politika malzemesi olarak kullanmak da ayıptır. Gecenin yarısında Ankara ve İstanbul’un havaalanlarında nöbetçi bakanlar bulundurarak siyasal şov yapmak art niyetliliktir. İsrail’e siyasal ve ekonomik yaptırıma yanaşmayacaksın, sonra da kalkıp kürsülerden atıp tutacaksın. Tehditler savuracaksın. Halka şirin görünmek için büyük büyük laflar edeceksin. AKP hükümeti, öncelikle bu insanları savunmasızca göz göre göre ölümün kucağına nasıl gönderdiğinin hesabını vermelidir. Eğer RTE, İsrail’in bu zalimliğini gerçekten dünyaya anlatmak istiyorsa Amerikalı Yahudilerin göğsüne taktığı “Üstün Cesaret Ödülü”nü çıkarmalıdır. Ofer’e ihaleler vererek, mayınlı arazileri İsrail’e kiralayarak, İsrail’le Davos sonrası birçok askeri tatbikat ve askeri ihalelere imza koyarak İsrail karşıtlığı olmaz.

Kamuoyu yoklamalarında hızla oy yitiren AKP, böyle bir fırsata dört elle sarılmıştır. Yine gündem değişti. Ekonomik sıkıntılar unutuldu. Kılıçdaroğlu rüzgârının önü kesilmeye çalışılıyor. Terör saldırılarında şehit olan askerlerimiz unutturuluyor. Şehit cenazelerine tepkisiz kalan kesimler, Gazze için yırtınıyorlar. İskenderun’da hain saldırı sonucu yitirdiğimiz Mehmetçiklerimiz için de havaalanlarında nöbetçi bakanları görmek isterdik. Ayrıca İskenderun saldırısının yurtdışı boyutu da araştırılmalıdır. Bu konuda herkesten duyarlılık beklemek Türk Ulusu’nun hakkıdır. Bu toz duman içinde Ergenekon kapsamında yeni gözaltıların olması da dikkat çekicidir.

İsrail, Türkiye’ye karşı çirkin bir davranışta bulunmuştur ve bu, karşılıksız kalmamalıdır. Türkiye, bu gibi fiili saldırılara ses çıkarmazsa, karşılık vermezse bu coğrafyada yaşayamaz. Büyük devletler, oldubittilere izin vermezler. Eğer İsrail’in yapığı bu davranış yanına kar kalırsa devamı da gelir. Önümüzdeki günlerde İsrail’le bölücü örgütün ilişkileri iyi gözlenmelidir. Bölücü terörde biçim ve hedef değişiklikleri beklenmelidir.

Türkiye; aklıselimi, büyük devlet refleksiyle bu sorunun üstesinden gelirse Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlayacağı muhakkaktır. İsrail’in haydutluğunu durduran Türkiye, bölgenin lideri ve dünyanın da önemli bir gücü olur.

Adil Hacıömeroğlu
3 Haziran 2010
Not: 7 Haziran 2010 tarihli Ulus ve Kent Yaşam gazetelerinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.