AKP YIKILACAK!



          Türkiye, AKP’nin uyguladığı yanlış, sorumsuz, bilinçsiz politikalarla çıkmaza sürüklenmekte. Bir iktidar düşünün ki küresel emperyalizmin istekleri doğrultusunda kendi ulusunun çıkarlarını hiçe saymakta… Bir muhalefet düşünün ki iktidarın aymazlıklarını görmezden gelip çoğu zaman bu aymazlıklara destek olmakta… Bir ülke düşünün ki devlet kurumları can çekişmekte… Bu ülkede halkın mutlu olması olanaklı mıdır?
            
    12 Haziran 2011 seçimlerinden bir gün sonra yazdığım yazıda (bkz.  13 HAZİRAN,  adiladalet.blogspot.com/2011/06/13-haz) bu günleri tahmin etmiş, ülkemizin bir çıkmaza sürüklendiğini vurgulamıştım. Türkiye temel sorunlarını iktidarıyla yönetip çözüm bulamamakta, muhalefetiyle de yeni ve doğru seçenekleri sunamamaktadır. Bu da sorunların çığ gibi büyümesine neden olmakta.
            Ülkemizin çözümlenemeyen en temel sorunları nelerdir, bunların ortadan kaldırılması nasıl olmalıdır?
           
          Terör Sorunu
            
          AKP, 2002’de hükümet olduğunda neredeyse terör sorunu bitme noktasındaydı. Terör örgütünün hem silahlı eylem yapma alanı daraltılmış, gücü azaltılmış hem de siyasal manevra alanları yok edilmişti.
            
         Terör örgütünün propaganda ağı çökmüş, PKK’nın basın organlarını kullanarak halkı etkileme olanağı bulunmuyordu on yıl önce. Bugün neredeyse medyanın tamamı terör örgütünün propagandasını yapmakta. Örgüt militanlarından sahte kahramanlar yaratılmak istenmekte. Devleti yönetenler kendi ellerinde bulunan medyayı adeta PKK’nın propagandasının yapılacağı bir alana dönüştürdü.  Her gün yapılan bölücü yayınlarla PKK, halk nezdinde legal bir konuma getirilmeye başlandı. Bu yolla da hem sempatizanı hem de militanı arttı. Özellikle yandaş basının yazıcıları ve ekranlardaki söz ebelerinin devleti zorba gösterme çabaları özel bir rol oynadı.

Cumhuriyet düşmanlığı paydasında AKP ve PKK doğal bir bağlaşmanın iki tarafıydı. Bu nedenle de her ikisi de Cumhuriyet’e zarar verme, ondan intikam alma adına devlet kurumlarını çökertme işine giriştiler. ABD ve AB’nin dışarıdan desteğiyle kamuoyu yönlendirildi. Halkın adeta beyni yıkandı. Ne olduğu belirsiz bir “demokrasi” söylemiyle yüzyıllık devlet kurumları, ülke gelenekleri bir bir ortadan kaldırıldı. Nasıl bir “demokrasi” ki ülkemizin hem iç hem de dış güvenliğini tehlikeye atmakta, devletin temelini oluşturan temel direkler yerinden oynatılmakta. “Demokrasi!” diye diye ülkemiz, tek adam diktatörlüğüne götürülürken muhalefetin de bu modaya uyması ilginçtir.

“Açılım” politikalarının inisiyatifi terör örgütüne verdiği çok açık. Habur ve Oslo rezaletleri devleti yönetenlerce ortaya konması ülkemizin düştüğü yönetim zayıflığının çok açık örneğidir. Habur ve Oslo terör örgütünün eylemlerini onaylama, teröristi şımartmadır. AKP’nin Oslo görüşmelerinde kararlaştırılan konuları yeni anayasa adı altında yürürlüğe koymak istemesi ise bir başka aymazlık. Muhalefet partilerinin anayasa değişikliği konusunda iktidarla yarışırcasına masaya oturması çok da şaşırtıcı değil. Özellikle CHP’nin devleti kuran parti kimliğiyle bölücü anayasalara karşı durması beklenmekteydi. Ancak parti yönetimine CİA işbirlikçilerini, AKP sevdalılarını dolduran CHP, bölücü anayasa konusunda çok istekli.

PKK “demokratik talepler” adı altında ne dediyse hemen hepsi yasalaştı. Şimdi sıra özerkliğe geldi. O da “AB’de var, bizde neden olmasın?” sloganıyla halkın kafasına işlenmekte. Özerklik konusu, bölücü anayasanın da başköşesinde.

Her söylediği gerçekleşen PKK, silahlı saldırılarını artırdı. Vur kaç taktiğinin yerine “vur, kaçma, savun” yöntemi benimsenmekte son zamanlarda. Kurtarılmış bölgeler oluşturma stratejisini gerçekleştirmek için bölücü örgüt birkaç girişimde bulundu. Neredeyse her gün şehit cenazeleri gelmekte. Bu durum terörün önlenmesi konusunda halka umutsuzluk aşılayıp “Bakın, askerle polisle olmuyor?” diyerek bölücü anayasaya zorunlu kılmak ulusu.

AKP iktidarı döneminde terörün zirve yapması, gittikçe azıtması hükümetin kamuoyunda güvenilmezliğini artırmakta. Bu nenenle de AKP’nin yıkıma gitmesindeki birinci nedendir bu. Hızla bölünmeye giden bir Türkiye AKP’nin eseridir.

Dış Politika

AKP hükümetinin en çok zarar verdiği, çıkmaza soktuğu alan dış politikadır. Komşularla “Sıfır Sorun” diyerek yola çıkıp bugün  “Sıfır Komşu” durumuna getirdiler Türkiye’yi. Kendi elleriyle ülkemizi bir dış kuşatmaya soktular. Hiç sorunumuz olmayan ülkelerle düşmanlık tohumları ektiler komşuluk ilişkilerimize. Dış politikamızı ulusal olmaktan çıkarıp tamamen ABD çıkarlarına teslim ettiler. Hatta son zamanlarda “kraldan çok kralcı kesilerek” ABD’den bile ileri gittiler. Bazı noktalarda ABD’liler bile şaşkınlıklarını gizleyemez oldu.

RTE, Ortadoğu’da ABD’yle kol kola Arap halklarına karşı kılıç sallamakta. Bu durum halkımızı rahatsız etmekte. Müslüman ülkelere karşı Haçlı zihniyetindeki ABD ile aynı safta bulunmayı Türk halkının hoş karşılamayacağı açık. Özellikle Suriye konusunda ortaya konan yanlışlar, bugün ülkemizi bir çıkmazın içine sürüklemiştir. “Esat gidecek” diyen RTE, bu gidişle Esat’tan önce gidecek sanırım.

Komşularla hükümetin beceriksizliği yüzünden ortaya çıkan sorunlar, bir yandan güvenliğimizi tehlikeye düşürüp teröre uygun ortam hazırlıyor; bir yandan da ekonomik bunalımın derinleşmesine neden oluyor. Enerji gereksiniminin çoğunu dışarıdan sağlayan Türkiye, anlamsız bir maceraya atılmakta. Doğalgazın tamamına yakınını İran ve Rusya’dan karşılayan ülkemizin dış ilişkilerdeki sorumsuzluğunu anlamak olanaklı değil. Elektrik enerjisinin neredeyse yarısının doğalgazdan üretildiği düşünüldüğünde işin yaşamsallığı daha iyi anlaşılır. Türkiye’nin enerji konusunda karşılaşacağı bir sorunun ekonomiye ve günlük yaşama yansıması çok ağır olur. Bu nedenle Türkiye, Ortadoğu’da barışa en çok gereksinim duyan ülkedir. Bunu öncelikle yöneticilerin kavrayıp dış politikayı ülke çıkarlarını gözeterek oluşturmalılar.

Bölgesinde yalnızlaşan bir Türkiye’nin, başta terör olmak üzere büyük sorunlarını çözümlemesi olanaksızdır. Ülkemiz bölücü terörü; İran, Irak, Suriye ile işbirliği yapmadan çözemez. Bu gerçeği görememek büyük bilgisizlik. Bölge ülkelerinin barış içinde yaşaması en çok bizim çıkarımıza. Ortadoğu’da kalıcı barışı sağlamak için bölgesel birlik oluşturulmalı. Bu konuda Sadabat Paktı örnek alınmalı.

Ekonomik Sorunlar

Önümüzdeki günlerde AKP hükümetini en çok zorlayacak sorunların başında ekonomik bunalım olacak. On yıldır sıcak parayla sürdürülen sözde “ekonomik istikrar” duvara toslamak üzere. Üretmeden çok fazla tüketen bir ülkede, ekonomik çarkların düzgün işlemesi olanaksız. Uluslararası para babalarının para pompalamalarıyla sonsuza dek ekonomik dinamikleri ayakta tutmak akıl dışı. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini halkımız iyi bilir.

Sanayisi işlemeyen, tarımı çöken, hayvancılığı can çekişen, turizmi bir türlü kârlılığını artıramayan, madenciliği peşkeş çekilen bir ülkenin ekonomik çarkı dönmez. Birçok tarım ürününün yanı sıra bu yıl samanı da dışarıdan almaya başlayan ülkemizde, ekonomik bunalımın ayak sesleri duyulmakta.

Son on yılda en çok kazanan, büyüyen iki sektör var: bankacılık ve inşaat. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesine uymaz bu durum. Bankalar, müteahhitler ve yurttaş arasında adeta bir “saadet zinciri” oluşturulmuş. Bu zincirin yurttaş halkası kopmaya başladı. AKP’nin halk desteğinin önemli bir kısmı da buradan gelmekte. Yıllardır konut edinme hayalleri kuran, bu konuda özlemle yanıp tutuşan dar gelirli halk kitleleri, TOKİ öncülüğünde başlayan her keseye uygun konut yapımından ev sahibi oldular. Yeterli birikimi olmadan bankalara borçlanarak edinildi bu konutlar. Bu nedenle de iktidar değişiminin bankacılık sektöründe bunalım yaratacağı algısı oluşturulan kitleler, AKP’ye var güçleriyle destek verdiler.  Halkın gelirinin azalması ya da artmaması, tüketim mal ve hizmetlerinin sürekli zamlanması konut taksitlerinin ödenmesini güçleştirdi. Konut edinen yurttaşların çoğu hem elinde avucunda olan parayı kaptırırken hem de konutunu yitiriyor. İşte bu noktada halk, AKP’ye verdiği desteği sorgulamaya başlamakta.

Türkiye ile İspanya ekonomileri büyük benzerlikler göstermekte. İspanya, ülkemize göre daha sanayileşmiş bir görünüme sahip. İspanya ekonomisinde inşaat ve bankacılık sektörleri öne çıkmakta tıpkı ülkemiz gibi. Burada kurulan saadet zinciri koptu ve ekonomik iflas kapıda. AB’nin kendilerini kurtarmasını beklemekteler, ama bu olanaksız. İkinci bir Yunanistan AB’yi zorlamakta. Demek ki inşaat sektörünü destekleyerek ekonomide görece bir ferahlık sağlansa da gelecekte sonu iflasla biten bir macera bu.

Önümüzdeki günlerde büyük inşaat firmalarında iflasları beklemek hayal değil. “Saadet zinciri”nin halk ayağı kopunca ödemeler aksayacak. Dengesiz, kontrolsüz, hızlı ve iktidar desteğiyle büyüyen; öz sermayeleri yetersiz firmaların ayakta kalmaları olanaksız. Çünkü ekonomik çarkını halktan gelen ödemelerle döndüren şirketler, parasal darboğaza girecekler. Ayrıca çok büyük projelere girişen şirketler, eskisi gibi pazarlama, satış olanakları bulamamakta. Bu durum, bankalara yarayacak. Bankalar, Türkiye’nin emlak kralları olacak.

Ekonomide bunalımın işaretlerinden biri de bütçe açıklarının bu yıl hızla artması. Bütçe açığı demek, yeni zamlar demek. Yeni zam demek, halkın cebinden para almak demek. Zar zor geçinen halka yeni zamlarla kemer sıktırmak, onu iyice köşeye sıkıştırmak demektir. Borçla yaşamını sürdürmeye çalışan yurttaşların, önümüzdeki günlerde gelecek zam furyasına ses çıkarmaması olanaksız. Ekmeği küçülen kişi, isyan eder. İnsan için en büyük korku, aç kalmaktır. Aç kalmak demek yaşayamamak demek. Aç kalma korkusu, diğer sorunlarla da birleşerek halkı sokağa dökebilir. İşte, AKP’nin yumuşak karnı burası.

Yolsuzluklar

AKP, iktidara gelirken “yoksulluğu ve yolsuzluğu” bitireceğini vaat etti. Ne yazık ki yoksulluk halkımızın yazgısı. AKP yolsuzluğu bitiremediği gibi hem yoksul sayısını artırdı hem de yoksulları daha da yoksullaştırdı.

Yolsuzluk ise sıradanlaştı ve toplumu hastalıklı bir ur gibi sardı. Özellikle iktidar yanlısı kişilerin son yıllardaki servet artışları dikkat çekici boyutlarda. Büyük kentlerin zengin mahallelerinde lüks arabalarla dolaşan badem bıyıklı, türbanlı sayısı dikkat çekici boyutlarda. Bu durum, AKP’yi iktidara taşıyan yoksul kesimin dikkatinden kaçmamakta. İçten içe homurtular yükselmekte. “Cefayı biz çektik, sefayı onlar sürüyor.” sözleri yüksek sesle söylenmekte. AKP yöneticileri “Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar.” sözünü unutmuş görünüyor.

Yolsuzluğun yaygınlaşması, yurttaşlar arasında “Haksızlığa uğradım, aldatıldım.” duygusunu güçlendirmekte. Kendini aldatılmış olarak duyumsayan kişi, isyan duygusuyla dolar. Yolsuzluğun varsıllaşmanın neredeyse biricik yolu olması, üreten kişileri de üzmekte. Yaşamı boyunca alın teriyle geçinmekten başka bir yol bilmeyen insanlar, yolsuzluk düzeninde enayi yerine konulmakta. Bu durum, toplumun çalışma şevkini kırmakta.

Halk, yolsuzluğun yoksulluğu derinleştirdiğinin farkında. Yolsuzluğu önleyeceğim diyerek gelen AKP, yolsuzluğu daha da yaygınlaştırdığı için gidecek.

Hukuksuzluklar

Ergenekon, Balyoz… gibi davalar, toplumda AKP hukuksuzluğu olarak algılanmakta. “Darbecileri yargılıyoruz.” sloganıyla askerleri sindirme operasyonu, ilk başta halkın desteğini kısmen alsa da bugün bu destek yok oldu.

Yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında en güvenilir kurum yine TSK çıkmakta. Halkın bu kadar güvendiği bir kurumu dost ve düşmanın gözünde rencide etmek, halkın kanına dokunuyor. Ordusu güçsüzleştirilen bir Türkiye’nin, bu coğrafyada yaşayamayacağının farkında halkın çoğunluğu. PKK’lı teröristlere bile reva görülmeyen cezaların askerlere verilmesi halkta rahatsızlık konusu. Bu konuda hükümetin yanlı davrandığı düşünülmekte. Hukuksuzluk uzun süre sürdürülemez.

Halkın büyük çoğunluğu, AKP’nin yerleşik hukuk kurallarını ortadan kaldırarak kendi iktidarını kurmakta olduğunun farkında. Artık geldiğimiz aşamada demokrasi yutturmacasıyla hukuksuzlukların üstünü örtmek olanaksız.

RTE’nin önüne geleni azarlayıp fırçalaması hoş değil. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” tavrı halkta diktatör algısı oluşturmakta. En son Esat’a git demesi ve verdiği sürede hiçbir şeyin olmaması onun kabadayı tavrının kof olduğu izlenimi yaratmakta. AKP’nin yol açtığı hukuksuzluklar, ayağına dolanmak üzere.

Değerlere Saldırı:

Türkiye’yi bir arada tutan vazgeçilmez değerlerimiz var: Atatürk, bayrak, İstiklal Marşı, vatan, tarihsel kahramanlarımız, devlet…

AKP sözcülerinin ve yandaş medyanın sürekli ulusal değerlerimizi sorgulamak adına, onlara saldırmaları yurttaşlarımızı rahatsız etmekte. Cumhuriyet kurucularımıza karşı sürdürülen sistemli karalama kampanyaları, insanların moralini bozmakta. Muhalefet partilerinin bu konuda sessiz kalmaları, hatta zaman zaman bu saldırılarda rol almaları umutsuzluk yaratmakta. Bu nedenle de mevcut partilere güvensizlik hat safhada. Bu durum, siyasette yeni oluşumları gündeme getirmekte.

Ulusal duyarlılıkları aşındırma çabaları, halkta terör örgütüne karşı yenilgi algısı oluşturmakta. Halk, ulus olarak geleceğini tehlikede görüyor. Bu nedenle de içten içe kaynamakta sokaklar.

Değerlerin aşındırılması toplumda çözülme yaratmayı amaçlasa da halkın sağduyusu buna direnmekte. Bir kişinin, toplumun kimliksiz, kişiliksiz yaşayamayacağı düşünüldüğünde ulusun böyle bir saldırıya sonsuza dek susması beklenemez. Değer sistemine sürekli saldırılarak köşeye sıkıştırılan insanların öfkesi zamanı geldiğinde dizginlenemez.

Din Sömürüsü

AKP, iktidarını sürdürmek için sürekli olarak din sömürüsüne başvurmakta. Her vesile ile kendilerini dindar göstermekteler. Bunu yaparken de Muhalifleri dinsizlikle itham etmekteler. Ancak eskiye bakıldığında her şeyi din üzerinden açıklamak ve yapmak halk tarafından hoş görülmemekte. Yapılan yolsuzluklara, aydınlara yapılan baskılara, yurttaşlar arasındaki ayrımcılığa, sosyal hakların gasp edilmesine, taşeron sisteminin sömürüsüne dinsel kılıflar uydurmak insanların dikkatini çekmekte. Bu şark kurnazlığı yurttaşlar tarafından fark edilmekte.

AKP’nin dinsel alanda yaptığı ikinci önemli yanlış da mezhep ayrımcılığıdır. İslamiyet denince uslarına yalnızca Sünnilik gelmekte. Aleviliği, İslamiyet dışı bir inançmış gibi gösterme gayretindeler. Bu da ulusal bütünlüğümüzü tehlikeye atmakta. AKP’nin mezhep ayrımcılığı yalnızca ülkemiz sınırları içinde yapılmıyor; İslam ülkeleriyle ilişkilerinde de mezhep bağlamında davranılmakta. Koyu bir dinsel tutuculuğu her alanda uygulamaya çalışmak ulusun geleceğini tehdit altına sokmakta.

“Hem dindarım hem de rüşvet yerim.” anlayışını uzun sürdürmek olanaksızdır. İnsanların yüreğinde tertemiz sakladığı dinsel duyguları ve yaşayışı siyasetçinin kötü emellerine kalkan yapmak uzun süre sürdürülemez. Yurttaş, bunu fark ettiğinde öfkesinin önünde durulamaz. Kandırılmış insanın gazabı fenadır.

Eğitim Sistemi

AKP’nin, halk arasında içten içe en çok eleştirildiği nokta eğitim sisteminin altüst edilişidir. Eğitimin geriye gidişi, 4+4+4’le doruğa ulaşmıştır. Eğitim sistemi tamamen bir kargaşanın içine sokulmuştur. Hangi okulun, hangi alanda eğitim vereceği bile okulların açıldığı güne kadar tam olarak belli olmadı. Veliler, bu durum karşısında ne yapacaklarını, çocuklarını hangi okula götüreceklerini şaşırdılar.

Altmış altı aylık çocukların okula başlatılması ise kargaşanın daha da çoğalmasına neden oldu. Yaşamlarına başarısızlıkla başlayacak bu çocukların özgüvenlerini oluşturmak oldukça zor. Ezberlemenin en yüksek olduğu dokuzla on bir yaş arası olduğundan öğrencileri birinci kademeden mezun edip hafızlığa yönlendirme amacı taşıyan bir anlayışla eğitimi Arap saçına döndürmek toplumun geleceğini tehlikeye düşürmekte. Eğitimi dinsel içerikle sürdürmek ve pozitif bilimleri önemsememek halk tarafından onaylanmamakta.

İstanbul’da açılan birçok imam hatip ortaokulunun kapatılacağı bizzat Milli Eğitim Bakanı tarafından açıklandı. Demek ki halk; AKP’nin dinsel yönlendirmelerine, eğitimi bilimden uzaklaştırmasına prim vermemiştir. Eğitimdeki din sömürüsü geri tepmekte.

AKP iktidarının el atmasından sonra neredeyse her sınavında şaibe olan ÖSYM’nin uygulamaları dikkat çekicidir. Sınav yolsuzlukları halk tarafından kınanmakta. En masum konuda bile yolsuzluğun olması, insanların vicdanını kanatmakta. Adaletin olmadığı bir sınav sistemi özellikle yoksul kesimlerin hakkını gasp etmekte. Yoksulların desteğiyle iktidar olan bir partinin yoksulların haklarını hile ile ellerinden alması, uzun süre dayanılacak bir şey değil. İnsanların sabrı bir noktadan sonra taşar, bu da yakındır.

Sağlık Sistemi

AKP’nin kazandığı seçimlerde en çok kullandığı alan, sağlıktır. “Sağlık reformu” diyerek göklere çıkarılmakta. Sağlık sistemindeki değişiklikler, ilk başta popülist söylemler ve uygulamalarla halkın hoşuna gitse de bugün şikayetler yükselmekte.

Sağlık sistemi yavaş yavaş paralı olmaya başladı. Sosyal devlet terk edilip parayı verenin düdüğü çaldığı bir sağlık anlayışı yerleştirilmekte. Devlet hastanelerine yatırım ve yenileme yapmayan AKP, özel sağlık kuruluşlarını teşvik etmekte. Başbakanın özel hastane açılışlarında boy göstermesi, hükümetin sağlık anlayışını da ortaya koymakta.

Resmi sağlık kuruluşlarının muayenelerde para alması, sosyal devletin ortadan kaldırılmasıdır. Sosyal güvenlik kuruluşlarının ödeme yaptıkları ilaç türlerini gittikçe azaltmaları ilgi çekicidir. Hastalar neredeyse ilaçların yarısını kendi olanaklarıyla almaktalar. Bu da yoksul kesimlerin bütçesini zorlamakta.

Sağlık reformu adı altında yapılanlar, en çok tıp fakültelerine zarar verdi. Uzun, zorlu ve disiplinli bir eğitimden geçen tıp öğrencileri, deneyimli öğretim üyelerinin üniversitelerden ayrılmasıyla zor durumda kaldılar. Bu gidişle tıp fakültelerinde sağlıklı bir eğitim yapılamaz. İnsanların canlarını iyi yetişmemiş hekimlere emanet etmesi büyük facialara neden olacak. Tıp eğitimi ciddiye alınmalı, yerleşik sistemle fazla oynanmamalı.

Sonuç:

Her alanda yapılan yolsuzluklar, haksızlıklar din perdesiyle örtülemez. Halkın sofrasında küçülen ekmeği, gelecekle ilgili kaygılar lafazanlıkla örtbas edilemez. Türkiye’nin bölünme tehlikesinin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde terörü okşayan bir iktidara halk desteğinin sonsuza kadar süreceğini düşünmek yanlıştır.

Dünyanın en çok Amerikan karşıtı olan halkının yaşadığı bir ülkeyi, ABD çıkarları uğruna kardeş ülkeleri karıştırması uzun süre kabul göremez. Hem dindar olacaksın hem de ABD ile kol kola yürüyeceksin, bu oyun uzun süre sahnelenemez. Sahnelense de izleyici bulamaz.

Üstümüze çöken karanlığın sonsuza kadar sürmesi olanaksız. Doğal gidişat buna izin vermez. Her gecenin bir sabahı vardır demiş atalar. Ülkemizi ve Ortadoğu’yu karanlığa, emperyalist boyunduruğa sokmakta olan bir iktidarın bu koşullarda fazlaca ayakta durması olanaksız.

AKP’nin bu kadar uzun süre iktidarda kalması, devlet kurumlarını ve toplumsal değerleri tahrip etmesinin önemli bir nedeni de muhalefet partileridir. AKP’ye benzemeyi marifet sayan muhalefet partileri AKP’ye güç katmakta, onun yaptığı yıkımları cesaretlendirmektedir. AKP’nin yıkılması, ona benzemekte yarışan muhalefet partilerinin yönetimlerini de yıkacaktır.

İktidarıyla muhalefetiyle halkın güvenmediği siyasal bir ortamdayız. Ülkemizin derinleşen yaşamsal sorunlarının çözümü için “milli merkez”e gereksinim vardır. AKP’den kurtulmak vatan sorununudur. Vatanın tehlikeye girdiği anlarda tüm yurtseverlerin ortak davranması gerekir. Bunu sağlayacak siyasal örgütlenmelere gereksinim var. Halkımızın yüzde altmışının mevcut partilere güvenmediği yapılan kamuoyu araştırmalarında ortaya çıkmakta. Ulusun geleceğini güvence altına almak, yurdu esenliğe kavuşturmak, cumhuriyeti yeniden kurmak için Atatürk’ün yolunu izlemek gerek.

AKP’nin adım adım yıkıma gitmekte, Anadolu’nun devrimci ruhu canlanmakta. Doğudan doğan güneş yurdumuzun üzerine çöken kör karanlığı aydınlatacak, ufukta şafak sökmek üzere.
                                                 Adil Hacıömeroğlu
                                                 7 Ekim 2012
Not: 15 Ekim 2012 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.






           


İNSAN OLAN OKUL YAKAR MI?



        Diyarbakır Emniyet Müdürü: “Dağda ölen teröriste ağlamıyorsanız insan değilsiniz.” dedikten birkaç gün sonra Güneydoğu’nun bazı kentlerinde PKK militanları okulları yakma eylemi yaptılar. Tam da kamuoyu dağda ölenlere ağlayacaktı ki şehirdeki teröristlerin neler yapabileceklerini gördü.
            
       Diyarbakır’da bir, Şırnak’ta sekiz okul teröristlerin hedefindeydi. Her iki ildeki saldırıda iki öğretmenle üç öğrenci yaralandı. Diyarbakır Şehitlik Lisesi’ne yapılan saldırının görüntüleri yayımlandı. Yüzü maskeli kişiler, ellerinde bombalarla okula saldırıp okulun kütüphanesini yakıyorlar. Öğretmenler teröristlere direniyorlar. Öğrenciler telaş ve korkuyla kaçışmaktalar. Gözü dönmüş “kentli” teröristler ellerinde molotoflar, el yapımı bombalarla okul koridorlarında cirit atmaktalar. Yüreği insan sevgisi ile dolu öğretmenler; okullarını, öğrencilerini korumak için canlarını ortaya koyuyorlar. Teröristler kaçıyor. Olası büyük bir facia öğretmenlerin kahramanca direnişiyle önleniyor.
            
       PKK’lılar ilk kez mi okullara saldırdılar? Tabi ki hayır! Daha önce defalarca saldırılarını gördük okullara. İlköğretim okulu bahçelerinde bölücülerin molotoflarından çığlık çığlığa kaçan çocukların sesleri hala kulaklarımda çınlamakta. Kurşunlanan okullarda can pazarlarını izledik ekranlarda.
            
      Evleri, lojmanları basıp yolları kesilerek şehit edilen, dağa kaçırılan öğretmenlerimiz var çok sayıda. Öğretmenleri, Güneydoğu’da görev yapmaktan vazgeçirmek için elinden gelen her şeyi yapmakta terör örgütü. Bu amaçla eğitim emekçilerinin yüreğine korku salmak istemekteler.
            
     Dünyanın en korkunç savaşlarında bile okullara, sağlık merkezlerine, ibadethanelere, sivil hedeflere saldırılmaz. Siviller, özellikle çocuk ve kadınlar öldürülmez. Onlara yönelik hareketlerden kaçınılır. Dört yaşından on sekiz yaşına kadar öğrencilerin bulunduğu okullara saldırmaktaki amaç ne? Bu çocuklar, o bölgenin çocuğu değil mi? Öğrencilerin hemen hepsi Kürt kökenli yurttaşlarımızın çocukları. Kürtlerin çocuklarını öldürerek onları özgürleştirmek olanaklı mı? Dünyanın en korkunç ve acımasız saldırısıyla körpecik çocukları yakarak öldürmenin insanlıkla bağdaşan bir tarafı var mı?
            
       Okulları yakıyorsunuz neden, hangi akla hizmetle? Kürtlerin bilgiye, bilimi öğrenmeye hakları yok mu? Bir topluluğu bilgisiz bırakmak, onları karanlığa tutsak etmekteki amaç ne?
            
      Halka dayanmayan, emperyalist ülkelerin maşası olan, halk düşmanlığını türlü kılıflarla örtmeye çalışan terör örgütleri çoluk çocuk dinlemez. Savaşın kuralı nedir, bilmez.
            
     Efendileri ABD de Irak’ta okulları, camileri, düğün alaylarını bombalamadı mı? Eee, bölücü örgüt onlardan geri kalır mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

KILIÇDAROĞLU’NUN YANILGISI



            CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 8 Ekim akşamı CNNTÜRK televizyonunda Tarafsız Bölge izlencesinde Ahmet Hakan’ın sorularını yanıtladı. Sorulara verdiği yanıtların birçoğu CHP’nin programı ve ilkeleriyle çelişmekte.
            
          Kılıçdaroğlu: “Bana söyler misiniz Esat ile Erdoğan arasında ne fark var?” demekte. Çok fark var Sayın Genel Başkan. O kadar fark var ki Esat’la Erdoğan geceyle gündüz gibi birbirinden ayrılar. Esat, ülkesini saldırgan emperyalistlere, onların taşeronu RTE’nin ülkesine saldırttığı teröristlere karşı savunan bir yurtsever. Ülkesinin bölünmemesi için, Ortadoğu’nun emperyalist çıkarlar için paramparça edilmemesi için direnen bir ulusalcı. Her BAAS’çı gibi Atatürk’ü kılavuz edinen bir Arap modernleşmecisi. Türkiye’yi örnek alarak laikliği ülkesinde yerleştirmeye çalışan bir siyasetçi. Türlü inançtan ve etnik kökenden oluşan Suriye’yi kardeşçe bir arada tutmak için canını ortaya koyan bir adam Esat.

Erdoğan’a gelince… Her sözüne ülkemizdeki etnik ve inanç gruplarını tek tek sayarak başlayan bir siyasetçi. Bu yolla ayrımcılığı ülkemiz insanlarının bilinçaltına kazıyan biri. BOP’un uygulanması için Atlantik ittifakının bir dediğini iki etmeyen bir politikacı. Bağımsızlığıyla, çağdaşlığıyla, laik düzeniyle tüm İslam dünyasına örnek olan Türkiye’yi; emperyalist boyunduruğa sokarak Ortaçağ karanlığına doğru götüren bir Cumhuriyet karşıtı. BAAS’çıların örnek aldığı Atatürk’ü Türkiye’den silmek isteyen RTE ile Esat aynı olur mu Kemal Bey?            
 “
Suriye’de akan kanın birinci sorumlusu Esat, ikinci sorumlusu Başbakan Erdoğan’dır.” diyor söyleşide. Suriye’de akan kanın sorumlusu neden Esat olsun? Kendi ülkesini bölüp parçalamak için birçok ulustan terör gruplarının kanlı saldırılarına karşı koymak, ülkesinin birliğini ve yurttaşlarının can güvenliğini savunmak yanlış bir şey mi? Sayın Kılıçdaroğlu, siz Türkiye’nin başbakanı olsanız ve ülkeniz tıpkı Suriye’de olduğu gibi teröristlerin saldırısına uğrasaydı, siz de o teröristlere aman vermeseniz kan dökücü mü olursunuz? Suriye’de dökülen kanın sorumlusu ABD, Batılı diğer emperyalistler, Katar, Suudi Arabistan ve AKP’dir.

“Esat kan dökücü bir diktatördür.” Söylemi, Suriye’ye saldırmak isteyenlerin uydurdukları yalan bir propagandadır. Bu yolla dünya kamuoyunun desteğini almayı amaçlarlar. Bu söylem sizin söyleminiz olmamalı. Bu tür konuşmalarla RTE’nin çizgisine düşersiniz. “Esat kan döküyor.” deyince Suriye’ye saldıranlara haklılık bahşedersiniz. Böyle olunca da hem Suriye’ye hem de Türkiye’ye yazık edersiniz. “Esatçılık” suçlaması yapılmakta saldırganlarca. Esat’ı öcü yapma girişimi bu. Siz, “Esatçı!” suçlamasından neden korkuyorsunuz? Bir kişinin ülkesini savunmasının, yurtsever olmasının ayıp ve korkulacak bir tarafı olur mu?

         Bir muhalefet partisi lideri olarak size düşen görev Akçakale’ye, Hatay’a atılan bombaların kaynağını araştırıp doğruları hem kamuoyumuza hem de dünyaya anlatmaktır. Yine Suriye sınırlarında konuşlanmış terörist kamplarını açığa çıkarmak muhalefet partisinin görevi değil mi? AKP hükümetinin Suriye’yi kana bulayan teröristlere ne kadar parasal yardım yaptığını araştırdınız mı? Bu parasal yardımların bütçenin hangi kalemlerinden verildiğini merak ettiniz mi? TSK envanterinden Suriye’ye silah gönderildi mi? Afyon’daki patlamanın Suriye sorunuyla ilgisi var mı? Sınırlarımız içinde Suriye’ye yönelik silahlı kamplar bulunmakta mıdır? Bu ve bezer soruların yanıtlarını arayıp bulmak ana muhalefet partisinin görevi olsa gerek.

Batılı emperyalistlerin Tunus, Mısır ve Libya’da kolayca sahneye koydukları BOP, Suriye’de kayaya tosladı. Esat ve Suriye halkı, emperyalizme karşı direnerek köleliği reddettiler. Dünyada emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını vererek tüm ezilen uluslara yol gösterici olan bir ulusun, bu mücadelenin örgütleyicisi durumundaki CHP’nin ve onun Genel Başkanının Esat liderliğindeki Suriye halkına saygı göstermekten başka bir seçeneği var mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                          9 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

DENİZ OTOBÜSÜ ÇİLESİ


                                                
            5 Ekim Cuma günü Bakırköy’den Bostancı’ya gitmek için deniz otobüsü iskelesine geldim. 19.30 seferine yetişmek için Ataköy’den taksiyle gelmiştim iskeleye. Geldiğimde saat 19.13’tü. Duyurular yapılmakta sürekli. “19.30’da kalkacak deniz otobüsümüz dolduğundan beklemekte olan yolcularımız 20.30’da kalkacak olan deniz otobüsümüze binebilirler.” diye.

Bekleme yeri hınca hınç dolu. Neredeyse ayak basacak yer yok. İkinci sefere bir saat on yedi dakika var. Bekleyenlerin kimi işten çıkmış, acelesi var evine yetişmek için. Kimilerini Kadıköy ve Bostancı’da bekleyenler var. Kiminin ise zamanında yetişmesi gereken işi var.

Kimi aç, kimi yorgun; oradaki görevlilere derdini anlatmak istiyor. Ne çare! Yetkisiz yetkiler var karşımızda. Hiçbir şeyden haberleri olmayan zavallılar… “Ek sefer koyun.” diyoruz. “Olmaz! Altı tane deniz otobüsümüz bozuk.” Diyorlar. Böylesi bir gerekçe insanların kanını beynine çıkarıyor. Sinirlerin gerildiği, bağırıp çağırmaların yükseldiği o anda ben: “Grip salgını var, deniz otobüslerinin biri hastalanınca diğerlerine bulaştı.” diyorum. İnsanlar gülüyorlar kısa bir süre. Öfke dinmiyor tabi ki.

Bazı yolcular kendilerince çözümler üretiyorlar bir an önce gitmek için. Dört kişi birleşip oradaki, taksilere biniyorlar. Kimi metrobüse yöneliyor, kimi ise Eminönü’ne.

İDO’da yetkili biriyle konuşup derdini anlatmak için telefonlara sarılıyor birçoğu. Ne mümkün! Karşımızda telesekreter. Bol bol bant yayını dinle işin yoksa. Bu da insanları delirtmeye yetiyor. İDO’dan insanları sakinleştirecek bir Allah’ın kuluna ulaşmak olanaksız? Çaresizce bekleyeceğiz bir saat sonrasını. Bekliyoruz. Saat 20.05, yeni bir duyuru. “Saat 20.30 seferimiz dolmuştur… yolcularımız 21.15 seferimizle gidecekler.” Biz 20.30’da gidecek yolcular olarak ayrı bölmedeyiz. Salon yine hınca hınç.  Camlar, kapılar yumruklanmakta. Bağırtılar yükselmekte… Bizim bindiğimiz deniz otobüsü dolduğundan yedi dakika erken kalkıyor. Yenikapı’da zaman geçiriyor. Bu mantık, dolmuşçu mantığı. Oysa işi saatinde yapmak çağdaşlığın göstergesi.   

Bunca zaman geçmesine karşın ek sefer koyamayan İDO’nun yönetim anlayışı sorgulanmalı. Bu durum, daha önce de birkaç kez yaşandı.

İDO yönetiminin işletmecilik anlayışını gözden geçirmesi gerek. Özelleştirme yapılmadan önce daha iyiydi İDO. Yoğunluk olduğunda iki deniz otobüsü gelir. Biri Kadıköy’e, biri de Bostancı’ya giderdi. Böylece Bostancı’ya gidenlerin yolculuğu da uzamazdı. İDO yönetiminin iskelelerdeki yeme içme yerlerine gösterdiği özenin, yeniliğin onda birini deniz otobüslerine göstermesini bekliyoruz. İlkel bir mantıkla yolcuların bekletilmesi, ek seferlerin konulmamasının gerekçeleri kabul edilemez. Bu anlayış, İDO’ya yolcu kaybettirmekte. Sen zamanında gideceksin, yolcunu bekletmeyeceksin ki yolcu sana güvensin. O da daha çok seyahat etsin ve İDO’yu tercih etsin.

İstanbul’un en büyük sorunu deniz ulaşımının yeterince gelişmemesidir. Daha hızlı, daha sık, daha çok semte deniz taşıtları işletilmeli. Yalnızca Asya ve Avrupa yakaları arasında düşünülmemeli seferler. Büyük Çekmece’den Sarıyer’e, Tuzla’dan Beykoz’a kadar olmalı deniz ulaşımı.

İDO’nun  en kısa sürede bu eksiklikleri düzelteceğini umuyoruz. Çağdaş işletmeciliğin kimseye zararı yok! Geleneksel işletme anlayışının egemen olduğu bir özel sektör mantığıyla doğru bir sonuca ulaşılamaz. Yılların İDO’suna yazık etmeyin beyler… Bu İDO’da İstanbulluların alınteri, emeği, parası var. Ne olur yazık etmeyin! Keyifli olması gereken kısa bir yolculuğu çileye dönüştürmeyin!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           6 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

II. ABDÜLHAMİT HİÇ TOPRAK KAYBETMEDİ Mİ?


      30 Eylül 2012 tarihli Yeniçağ Gazetesi’nde Altemur Kılıç’ın, “Ulu Hakan mı-Kızıl Sultan mı?” başlıklı bir yazısı var.  Sayın Kılıç yazısında: “Bir başka gerçek de otuz üç yıl süren saltanatı boyunca imparatorluk mülkünden bir karış toprak vermemişti.” diyor II. Abdülhamit için. Gerçekten doğru mu bu, II. Abdülhamit döneminde Osmanlı Devleti, hiç toprak kaybetmedi mi?
            
    II. Abdülhamit, 1876’da padişah oldu, 1909’da tahttan indirildi. Otuz üç yıl padişahlık yaptı. Bu yönüyle Osmanlı tahtında en çok oturan padişahlardan biridir. Uzun süren yönetiminde Osmanlı Devleti’nin hangi toprakları yitirdiğine bir göz atalım.
            
   1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’yla Bulgaristan Prensliği kuruldu. Bulgaristan’ın devlet olma yolundaki en önemli adım atıldı.
            
    Yine Berlin Antlaşması’yla Sırbistan, Romanya ve Karadağ bağımsızlıklarına kavuştu. Aynı antlaşmayla Bosna Hersek’in yönetimi geçici olarak Avusturya’ya bırakıldı. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya; Tesalya Yunanistan’a verildi.
            
    Berlin Antlaşması’ndan sonra Kıbrıs, İngiltere’ye üs kurmak amacıyla bırakıldı. Böylece İngiltere hem Doğu Akdeniz’i hem de Süveyş Kanalı’nı kontrol altında tutacak bir olanağa kavuştu. Bundan sonra Kıbrıs bir daha geri gelmedi. 1974’teki “Barış Harekâtı” ile Türk varlığı yeniden söz konusu oldu Kıbrıs’ta.
            
     Tunus, 1881’de Fransa; Mısır, 1882’de İngiltere tarafından işgal edildi.
            
     1885’te Doğu Rumeli, Bulgar Prensliği ile birleşti.
            
    Osmanlı Devleti, 1897’de Yunanistan’la yaptığı Dömeke Savaşı’nı kazanmasına karşın, imzalanan İstanbul Antlaşması ile Girit’e özerklik verilerek, yönetim de bir Yunanlı prense bırakıldı. Böylece Girit de kaybedildi.
            
    II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Bulgaristan, bağımsızlığını ilan etti; Bosna Hersek Avusturya, Girit de Yunanistan tarafından işgal edildi.
            
    Unutmadan şunu da söyleyelim. 1881’de Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu ki bu, Osmanlı’nın iflasının resmen kabul edilmesidir.
            
     Şimdi önümüze bir harita açıp II. Abdülhamit döneminde Osmanlının elinden çıkan topraklara bakalım. Bu dönem, Osmanlı Devleti’nin en çok toprak yitirdiği dönemdir. Küçük bir araştırmayla bu gerçeğe ulaşmak varken şehir efsanelerini bilgiymiş gibi sunmanın gereği var mı? 1950’den sonra kasıtlı olarak Osmanlı’nın son dönemiyle ilgili yalan yanlış bilgiler üretildi. Olmayan şeyler, olmuş gibi gösterilmeye çalışıldı. Bilgi ve belgenin yerini, söylentiler aldı. Söylentilerle bir tarih yazılmak istendi.
            
     Yılların gazetecisi Sayın Kılıç’ın tarihsel gerçeklere dayanarak II. Abdülhamit’le ilgili yazması herkesi mutlu ederdi.
            
    Rahmetli Uğur Mumcu: “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmamalı.” demişti. Ne kadar doğru bir söz… Bilgi olmadan tarih doğru kavranmaz, anlaşılmaz, tarihten ders de çıkarılmaz. Demek ki önce bilgimiz olacak, sonra da o bilgiler üzerinde düşüncelerimiz oluşacak.
                                                                                              Adil Hacıömeroğlu
                                                                                              5 Ekim 2012
            Not: 8 Ekim 2012 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

           
                       
            
            
                       
            
                       
            

SAVAŞ ÇIĞIRTKANLARI


           3 Ekim akşama doğru Urfa’nın Akçakale İlçesine, Suriye tarafından ateş açıldı. İkisi kadın, üçü çocuk beş yurttaşımız yaşamını yitirdi. Ölenlere Tanrı’dan rahmet, yakınlarına sabır, ulusumuza da başsağlığı diliyorum.

Suçsuz, silahsız yurttaşlarımızın yaşamını yitirmesi bir kez daha savaşın kirli yüzünü gösterdi. Ortadoğu’daki petrol savaşının tamamen dışında bulunan, akşam yemeğini hazırlamakla meşgul olan bir anne, kızları ve komşusuyla haksız bir savaşın kurbanı oldular.

“Arap Zemherisi”nin başlamasıyla Kuzey Afrika’dan başlayan yangın, Ortadoğu’ya sıçrayarak kapımıza dayandı. Yangını çıkaranlar, petrol içerek yaşayan Batılı vampirler… Yangına benzin döken de AKP iktidarı ile Körfez’in çağdışı yönetimleri. Sınırımıza dayanan yangının, bizim topraklarımıza sıçramaması olanaksızdı. Sonunda olan oldu, Şanlıurfa ve Hatay illerimiz bu kirli petrol savaşından etkilendi. Aklı başında ne kadar insanımız, aydınımız varsa bu durumu önceden görerek hükümeti uyardı. Ama anlayan, kulak asan kim?

“1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. (Habertürk, 21 Ocak 2012)” Bu sözler Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na ait. İnsan sormadan edemiyor: Bu sözleri çağdaş Türkiye’nin dışişleri bakanı mı söylüyor, yoksa fetih marşıyla kalelere saldıran ortaçağ devletinin her hangi bir veziri mi? Bu sözlerde komşu ülkelerin toprak bütünlüklerine, egemenliklerine tehdit yok mu? Yarın çıkar Davutoğlu der ki, “Sözlerim yanlış anlaşıldı ya da basın çarpıttı.” Sorumlu orunlarda bulunan kişilerin, konuşmalarında daha dikkatli olması gerekmez mi? ABD’den destekli “Yeni Osmanlı” düşleri görmek, günümüzün gerçekçi ve sağlıklı kafalarına yakışır mı? ABD, Türkiye’yi neden “Yeni Osmanlıcılık” tuzağına çekiyor? Bu sorunun yanıtını düşünmek, akılcı davranmanın yolu değil mi? ABD, açıkça ülkemizi Ortadoğu’da bataklığa çekerek silahlı güç olarak kullanmak istiyor. Ne yazık ki rüya âlemindeki hükümet bunu görmeyip tatlı rüyanın uykusundan uyanmak istemiyor.

Şimdi gelelim Akçakale’ye… Evet, Suriye tarafından ateş açıldı ve yurttaşlarımız yaşamını yitirdi. İlk kez mi ateş açıldı topraklarımıza Suriye topraklarından? Hayır! 20 Eylül’den beri on altı kez Akçakale’ye top mermisi düştü. Ateşin, Suriye tarafından geldiği doğru. Ama kimden olduğu belirsiz. Topraklarımıza düşen havan mermisiyse büyük bir olasılıkla Suriye’deki teröristlerce atılmıştır. Neden mi?

Esat yönetimi, karışıklıkları bastırdı. Yalnızca sınırımıza yakın bölgelerde çatışmalar var. Nedeni de teröristlerin üs olarak topraklarımızı kullanması ve Türkiye’nin lojistik desteği. Savaşta kaybeden teröristlerin tek umarı, Türkiye’nin müdahalesi. Bu nedenle Akçakale’ye ateş açıp Türkiye’yi oyuna getirmiş olabilirler. Bu konu iyi araştırılmalı, merminin kaynağı belirlenmeli.

Başı yeterince belada olan Esat yönetimi, Türkiye’yi neden kışkırtsın? Bu aşamada Türkiye’nin savaşa sokulması, ABD ve İsrail’in işine gelir. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi, İran’ı da içine alan geniş çaplı bir savaşın çıkması demek. Bu kimin işine gelir? Tabi ki ABD ve İsrail’in.

Bugün hükümet, TBMM’den Suriye topraklarına gerektiğinde askeri müdahalede bulunmak için tezkere çıkaracak. RTE ve Davutoğlu gibi savaşın ne olduğunu bilmeyen, tarih bilgisi kıt, yalnızca 1699’a kadar Osmanlı’nın yaptığı savaşları yüzeysel olarak anlayan, fetih rüyalarıyla tatlı uykular uyuyan kişilere böyle bir yetki verilemez. Devletlerarası ilişkileri sokak mantığıyla çözmeye çalışan bir anlayışa savaş yetkisi vermek, büyük cinayetlere ortak olmaktır, aman dikkat!

Savaş çığırtkanları, Türkiye’yi ABD adına savaşa sürüklüyor. Yine Mehmetler ölecek; ama vatan için değil, tıpkı Kore’deki gibi ABD çıkarları uğruna. Kandil’i vuramayanlar, Şam’ı vuracaklar. Niçin, kim adına?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               4 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

GÜL MÜ, ERDOĞAN MI?



    TBMM’nin 1 Ekim’deki açılışında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün konuşması yeni bir tartışma başlattı kamuoyunda. Tabi bu tartışma da yapay gündemin oluşmasına neden oldu. Kamuoyu yine gerçek gündemi tartışamıyor. Peş peşe gelen zamlar, Barzani’nin AKP kongresinde konuşması ve karşılanması, terör saldırıları, Suriye politikasındaki fiyasko… gibi konuların hepsi unutuldu; yapay bir biçimde Gül-Erdoğan çekişmesine odaklanmakta toplum.
            
    Gül TBMM’deki konuşmasında “Seçimlere yasal olarak katılmış, halkın oyunu almış, milletvekili sıfatını taşımaya hak kazanmış herkesin, haklarında kesin yargı kararları ortaya çıkana kadar yasama faaliyetine katılması gerektiğini düşünüyorum.” diyerek tartışmayı başlattı. Bu sözlere RTE’ nin yanıtı şöyle oldu: “Sayın Cumhurbaşkanımızla bir polemiğin içerisine girmek istemem. Bizim bu düşünceyi paylaşmadığımız ortada zaten. Çünkü bu insanlar arazide çalışarak milletvekilliğini kazanmış olan insanlar değiller. Onlar zaten o dönemde içerideydiler ve o dönem içerideyken tersten dönüp parlamentoya gelme gayreti içindeydiler.” Gerçeği tartışacak niyeti de cesareti de olmayan medyanın büyük bölümü, bu sözleri büyük bir tartışmaymış gibi el alması da ilginç.
            
    Gül’le Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçiminde karşı karşıya gelir mi? Bana göre gelmez. Neden mi? Bu iki isim, yılların dava arkadaşıdır. Yola birlikte çıktılar, şu ana kadar da birlikte yürüdüler. Laik Cumhuriyet kurumlarının ortadan kaldırılması için el ele verdiler. Ortadoğu’da ABD politikalarını uygulamada aralarında en küçük bir çelişki ya da fark ortaya çıkmadı.
            
    Gül, ABD ile iki sayfa, dokuz maddelik anlaşma yaptığında RTE karşı çıktı mı buna? Hayır! Başbakan olunca bu anlaşmayı yaşama geçirmek için var gücüyle çalıştı. Irak’a Haçlı orduları bomba yağdırırken aralarında farklılık oldu mu? Hayır! Yurtseverler, Silivri ve Hasdal zindanlarında rehin alındığında aralarında tutum farklılığı ortaya çıktı mı? Hayır!
            
     Peki, Gül’ü Çankaya’ya kim atadı? Tabi ki RTE hem de “Abdullah Gül kardeşim adayımızdır.” diyerek. Demek ki Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına giden yol RTE’ den geçer. Yıllarca süren bir dava arkadaşlığı kardeşliğinde birbirine silah çekmek yoktur. Çıkarları uğruna her türlü boyaya giren, arkadaşını yarı yolda bırakmayı alışkanlık durumuna getiren, düşüncelerinden dönmeyi değişim olarak niteleyen omurgasız köşe yazıcılarının anlayacağı bir konu değildir dava arkadaşlığı. Yıllarca Cumhuriyete karşı bilenen bıçaklar kından çıkmış, amaca yönelmiş. Şimdi koltuk uğruna birbirine bıçak çeker mi bu iki isim? Yok, efendim eşleri anlaşamıyormuş! Ey, köşe yazıcıları biraz akıl ve mantık… Birazcık da olsa gerçekleri görün!
            
    Durup dururken Gül-Erdoğan çekişmesi varmış gibi göstermenin ikinci nedeni de cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’linin alternatifi, yine AKP’li olur algısını toplumun bilinçaltına yerleştirmektir. RTE’ nin karşısına çıkacak olası adayların yolunu kesme çalışmasıdır bu. İlk kez halkın seçeceği cumhurbaşkanlığında AKP’nin işi göründüğü kadar kolay değil. Seçimi yitirme olasılığı yüksek. Yeter ki muhalefet partileri bu oyunu görsün, bu yapay tartışmaya katılıp ortalığı bulandırmasınlar.
            
     Cumhurbaşkanlığı seçimlerine iki yıl var. Şu anda ülkemizin halletmesi gereken önemli sorunları çözüm beklemekte. Terörü, çöpten ekmek toplayarak kanını doyuranları, bankaların soyduğu yurttaşları, Silivri tutsaklarını, yıkılan Cumhuriyet kurumlarını, Suriye’yi, mülteci durumuna düşen Hataylıları, Akçakalelileri ve yağmur gibi yağan zamları… tartışalım.
            
    Böylesi yapay tartışmalara girmeyerek AKP’nin oyunu bozulmalı. Ülkemizi, otokratik yönetimden kurtarmalıyız. Özellikle laik ve demokratların Gülcü ya da Erdoğancı olarak saf tutmaları gaflettir.
            
     Gül mü, Erdoğan mı? Tabi ki ikisi de değil. Yüreğinde Atatürk, usunda laiklik, hedefinde çağdaşlık, ülküsünde Cumhuriyet olan yurtsever biri olmalı Çankaya’da.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       2 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ


                                               
            30 Eylül Pazar günü yapılan AKP Kongresine Aydınlık, Birgün,  Cumhuriyet, Evrensel, Sözcü, Yeniçağ gazeteleri alınmadı. “Özgürlük, demokrasi!” diye diye bir diktatörlüğün nasıl kurulduğunu bir türlü anlamayıp fark etmeyenler AKP’nin bu tavrını da sessizlikle karşıladılar.
             
         Muhalif gazetelerin giremediği kongre salonunda basın özgürlüğünü engelleme adına ikinci bir olay daha oldu. Cumhuriyet Gazetesinin Ankara temsilcisi, Habertürk televizyonu tarafından aranıyor kongrede yorum yapmak için. O da koşturarak kongre salonuna gidiyor. Tam canlı yayına girilecekken AKP’nin basından sorumlu genel başkan yardımcısı, birini gönderip bu kişinin konuşmamasını istiyor. Demokrat(?) genel başkan yardımcısı, eğer Utku Çakırözer konuşursa kongre sonrasında konuk olacağı televizyonun izlencesine katılmayacağını söylüyor. Yani tehdit ediyor televizyonu. Sonuç mu? Gazeteci konuşturulmuyor. Habertürk yöneticileri, bir siyasal şantaja, tehdide boyun eğiyorlar. “Biz gazeteci arkadaşımızı konuşturacağız. Söz verdiğiniz izlenceye katılmamanız sizin sorununuz.” diyemiyor özgür(!) basının yöneticileri.
            
       “Basın özgürlüğü” sözü, dillerden düşmüyor. Demokrasinin vazgeçilmezinin “özgür basın” olduğunu herkes söyler. Özellikle de basın kuruluşları ve kendini fasulye gibi nimetten sayan yanardöner köşe yazıcıları. Muhalif basının “m”si yok AKP kongresinde. Kimsede “tıs!” yok.

Hani, demokrattınız? Hani, özgürlükten yanaydınız? Hani, özgür basını olmayan ülkede demokrasi olmazdı?

Demokrasi, muhalefetin özgürce düşüncelerini dile getirdiği tek yönetim biçimidir? Diktatörlüklerde muhalefet olmaz, iktidarı eleştirenlerin sesi kısılır. Diktatörle demokrat bir siyasetçiyi birbirinden farklı kılan en önemli ayrım şudur: Diktatör sürekli pohpohlanmaktan, övülmekten, hatta kendine tanrısal özellikler yüklenmesinden hoşlanır. Demokrat siyasetçi ise eleştirilerin kendini geliştireceğini düşünür, karşıtlarının düşüncelerine ve söz söyleme haklarına saygı gösterir.

AKP iktidarını eleştiren altı gazetenin haber alma hakkı engelleniyor. Anlı şanlı basın organları susuyor. Neden mi? Gırtlaklarından iktidara bağımlılar. Kiminin patronu enerji ihalesi peşinde, kimi ise vergi borçlarının affedilmesi için bin takla atmada. Bazıları içi boşaltılan bankasını devlete kakalamak için uğraş vermekte. Ne demiş atalarımız: “Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını sallar.” İktidarın ekmeğini yiyip semirenlerin, basın özgürlüğünü savunmaları olanaksız. Bu nedenledir ki işi yalnızca gazetecilik olan basın patronlarına gereksinim var. Tabi en iyisi halkın patron olduğu gazetelerin çoğalması.

AKP ülkemizin birliği, dirliği için mücadele eden altı gazeteyi salona almıyor; ama bölücü örgütün koruyucusu Barzani’yi kongre kürsüsünden konuşturuyor. İşte, AKP demokrasisi! İşte, AKP’nin özgürlük anlayışı! Yoruma gerek var mı?
                                                             Adil Hacıömeroğlu
                                                             1Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz

AKP KONGRESİ


      AKP’nin dördüncü olağan büyük kongresi, 30 Eylül Pazar günü Ankara’da toplanacak. Medya, günler öncesinden kamuoyunun ilgisini çekmek amacıyla gündemin başköşesine yerleştirdi kongreyi. Büyük beklentiler yaratıp halkı merak içinde bıraktı AKP sözcülerinin ve yandaş köşe yazıcılarının açıklamaları. Beklentilerin başında da yeni açılım paketleri gelmekte. Tabi ki açılımın kılıfı da demokratikleşme.
            
    AKP ülkemize demokrasiyi getiren parti, RTE de demokrasi kahramanı ya… Bir kişinin ya da kurumun demokrat olup olmadığını anlamak için yaptıklarına bakmak yeterli. Kongrede kimse, partinin hiçbir organına seçilmek için aday değil. Neden mi? Her şeyi genel başkan bilir. RTE, günlerdir liste üzerinde çalışıyormuş Demokrasiye bakın, tek kişinin kararıyla her şey oluyor. Yani tek kişilik demokrasi… Ne kadar güzel değil mi? Kongreye katılan tüm delegeler adına karar veren bir adam ve kimsenin sesini çıkarması olanaksız.
            
       Kongre yalnızca bir gün sürmekte. Bu demektir ki kimsenin hem parti hem de ülke sorunlarıyla ilgili tek tümce konuşması olanaksız. Çünkü zaman yok. Zaten kongre gündemine bakıldığında yasal formaliteleri yerine getirmenin yanı sıra RTE’ nin ağzından çıkacak sözler önemli.
            
     RTE’ nin, AKP kongresinde beklenen konuşmasında neler olacak? Öncelikle ülkemizdeki çeşitli siyasal grupların önemli isimlerinin partiye katılımı ilgi çekecek. Bununla kamuoyuna her kesimi kucaklayan parti görüntüsü verilecek. Bu yolla da bölücü anayasaya haklılık kazandırılacak. “İşte, partimizi, tüm siyasal kesimleri temsil edenler destekliyor. Bu demektir ki bizim politikalarımızı halkın çoğunluğu onaylıyor.” biçimdeki sözlerle halkın kafası karıştırılacak. Bazı kişilerde omurga olmadığından tüm söylediklerinin bugün tam tersini söyleyebiliyorlar. Yani tükürdükleri yanağı, dönüp kolayca öpebiliyorlar. Buna da uzlaşmak, özveri deniyor. Nasıl bir özveri ve uzlaşmaysa?
            
    Günlerdir kamuoyunda Oslo görüşmeleri tartışılmakta. RTE benzer görüşmelerin süreceğini söylemekte. AKP’nin sözcüleri, adeta birbirleriyle yarışırcasına yaptıkları açıklamalarda Apo’ nun affının da düşünülmesi gerektiğini açıklıyorlar. Tabi finali RTE yapıyor “Sürece İmralı dâhil edilmelidir.” diyerek. “Bölücü örgütün uzantılarıyla (BDP kastediliyor.) görüşmeyiz.” diyor başbakan. Peki, kimle görüşürsün? İmralı’yla…
            
    RTE’ nin kongrede yapacağı konuşmayı herkes merakla bekleyedursun. Biz ne söyleyeceğini şimdiden söyleyelim. Başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söyleyecek başbakan. Aylardır bazı yandaş lafazanlar televizyonlarda başkanlık sisteminin nasıl demokrasi getirdiğinden söz etmiyorlar mı? RTE de bunu, hafta içinde katıldığı bir tv izlencesinde söyledi zaten. RTE ne cumhurbaşkanlığıyla ne de başbakanlıkla yetiniyor. Tüm yasama, yürütme, yargı yetkilerini kontrol etmek istiyor. Devleti tek adam olarak yönetmek amacı. Bu arada partisinden de elini çekmek istemiyor.
            
    Başkanlık sistemi özerklik ya da federal sistem olmadan uygulanmaz. Bu nedenle PKK’nın vazgeçilmezi olan özerkliğin de bu kongrede yolu açılacak. Yerel yönetimleri güçlendiriyoruz adı altında özerklik gündeme oturacak. Türkiye, özerk bölgelere ayrılacak. Böylece de Türkiye’yi bölme planı gerçekleştirilmek istenecek.
            
     Son günlerde artan terör olayları da özerkliği topluma dayatmak içindir. Halka “Bakın, her yolu denedik, terör bir türlü durmadı. Tek çözüm özerklik.” diyerek başka çıkar yolun olmadığı vurgulanacak. Böylece de bu iş oldubittiye getirilmek istenmekte.
            
     Türkiye’yi bölme planlarını, demokrasiymiş gibi halka sunmak bir aldatmacadır. Bu konuda yurttaşlarımız uyanık olmalı. Kendisi ve partisi demokrat olamayanların ülkeye demokrasi getirmeleri olanaksızdır. Bölücülük zehrini, demokrasi şekerine sararak halkımıza içirmek istiyorlar. Artık uyanma zamanı değil mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       29 Eylül 2012
            Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ERDEMLİ BİR ADAM, NEŞET ERTAŞ


       Bu sabah “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş’ın ölüm haberiyle güne başladık. Büyük ozana Tanrı’dan rahmet, ailesine sabır, Türk Ulusuna da başsağlığı diliyorum.
            
       Bozlaklarla tanışmam, evimize radyonun gelmesiyle başlar. Çok küçüktüm, henüz okula başlamamıştım ve radyoda seslendirilen tüm türkülerin bağımlısıydım. Dinlediğim türküleri ezberleyip söylemem de bu yaşlardadır. O türküler yürek tellerimizi titretir, zaman gelir boğazımızı düğümler, bilmediğimiz uzak diyarlara götürür, türlü hayallere yolculuk ettirirdi. Türkiye’yi tanıma, öğrenme, gezme merakımın oluşmasında türküler önemli yer tutar. İşte, Neşet Ertaş’ı da yaşamımın ilk yıllarında tanıdım, tıpkı babası Muharrem Ertaş gibi.
            
       Ben beni bildim bileli yolculuk yaparım. Çocukluğumda şehirlerarası yolculuklar uzun sürerdi. Hem yollar kötüydü hem de araçlar teknolojik bakımdan geriydi. Konforsuz araçlarda yolculuk, çoğu zaman eziyete dönüşürdü. Akşamleyin bindiğimiz otobüs dağlar, ovalar, bozkırlar, köyler, kentler aşıp ertesi sabah Ankara’ya ulaşırdı. Ankara’ya giriş, çoğu zaman benim için tadına varılmaz bir andı. Otobüsün sürücüsü Ankara radyosunu gece boyu dinlerdi. Ben, yolculukta uyumayan biri olarak sabaha kadar radyodan türküleri dinler, ay ışığının alacakaranlığında Çorum, Kırıkkale ve Ankara bozkırlarını seyredip hayal âleminde yiterdim. Hele sabaha karşı Muharrem ve Neşet Ertaşlar, Çekiç Ali, Hacı Taşan söylediğinde hayal evrenim otobüsün içinden kanatlanıp uçar, bozkırda buğday kokusuna karışıp yok olurdu.
            
     Neşet Ertaş, erdemli insan olmanın iyi bir örneğidir. Yokluk içinde kıvranırken kendisine teklif edilen devlet sanatçılığını, “Ben halkın sanatçısıyım.” diye reddetmesi, erdemin en büyüğüdür. İçinde yaşadığı ekonomik darlığa umar olacak bir maaşı da kabul etmemiş oluyor büyük sanatçı böylece. İşte insanı erdemli ve büyük yapan da bu değil midir? Hele üç kuruş için üç bin takla atan sözde sanatçıları gördükçe Neşet Ertaş’ın nasıl bir erdem gösterdiği daha iyi anlaşılır.
            
      “Cahildim dünyanın rengine kandım/  Hayale aldandım boşuna yandım/ Seni ilelebet benimsin sandım/ Ölürüm sevdiğim zehirim sensin/ Evvelim sen oldun ahirim sensin” Ozan’ın bu dizelerinde terk edildiği bir aşkın sonunda özeleştiri var; ancak her şeye karşın âşık olduğu kişiye karşı duygularının değişmeyeceğini söylemekte. Gecelik kaçamaklarını aşk diye anlatıp “aşk” sözcüğünü ayağa düşürenlerin anlayamayacağı bir şey bu.
            
     “Bilirim sevdiğim kusurun yoğdu/ Sana karşı benim hayalim çoğdu/ Felek bulut oldu üstüme yağdı/ Yaşları gözüme dolan dünyada” Bu dörtlük, “Ah Yalan Dünya” dan. Sevdiğine toz kondurmayıp kusur bulmayan, her şeyi ters giden bir talihe bağlamakta Ozan. Şimdilerde böyle mi? Sevgilisinden ayrılan; ağzına geldiğini söylemekte, küfürler, beddualar havalarda uçuşmakta. İşte, gerçek aşkı; akan suyun duruluğunda, esen yelin ferahlığında, kır çiçeklerinin güzelliğinde görmekteyiz Neşet Ertaş’ta. Her ne olursa olsun sevgiyi, sevgiliyi koruma, ona saygı duyma.
            
     “Gönül dağı yağmur yağmur varan olunca/ Akar can üstüne sel gizli gizli/ Bir tenhada can cananı bulunca/ Sinemi yaralar yar oy yar oy yar oy yar” Burada ozan herkesin gönül dağındaki sevileri ayaklandırıp harekete geçirmekte. Gönül dağlarımızdaki fırtınaları, yağmurları, rüzgârları, dalgaları ancak biz biliriz. Gönlün solmaya başladığında, rengini, heyecanını, titreşimlerini yitirdiğinde insanlıktan söz edilebilir mi?
            
     Konserleri sırasında terleyip bunaldığı zaman ceketini çıkarmak istediğinde seyircilerinden izin alan gerçek bir sanatçıydı o. Seyircesine küfrederek milyon dolarlar kazanan kof sanatçı müsveddelerini gördükçe büyük ustanın değeri daha da çok anlaşılmakta. Olgunlaşan başağın boynu hep eğiktir, dimdik duran boş başakların tersine.
            
    Neşet Ertaş sayısız besteye imza attı. Herkesin dilinde söz, gönlünde yoldaş oldu. Halkın yüreğindeki duyguları, duru Türkçesinin tüm doğallığıyla dile getirdi. Yapıtlarıyla ölümsüzlüğe erişti; tıpkı Yunus, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan, Veysel, Mahsuni… gibi. Yüzyıllar geçse de hep dilde ve yürekte olacak büyük ozan. Üç kuruş uğruna, küçük ve geçici bir koltuk için her türlü yola sapanları kim anımsayacak?
            
    Erdem; sevdanın arkasında durmak, dünya malına tamah etmemek, günlük çıkarları, zevkleri elinin tersiyle itmek, gönül adamı olmak değil midir? İşte, yüce gönüllüğün örneği bir insan, Neşet Ertaş. Belki bir an da olsa bazı taşlaşmış yüreklere “Acaba?” sorusunu sordurabilecek mi? Mekânın cennet olsun!
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  25 Eylül 2012
            Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BABALIK VE KOCALIK HAKLARI



         Balyoz davası; sahte cd’leri, uydurma iddiaları ve sonuçları itibarıyla uzun süre konuşulacağa benziyor. 10.Ağır Ceza Mahkemesinin bir kararı var ki üzerinde durmadan geçmek ayıp olur.
         
     Üç yüz yirmi beş sanık “babalık ve kocalık haklarından men” edilmekte mahkemece. Ne yazık ki sanıkların üçü de kadın. Bir yıldan daha çok ceza alan kişilere uygulanan bir yaptırım bu. Yani 2003’te geçerli olan 765 sayılı TCK’nin 33. maddesi.

Mahkemenin bu kararı yasalara aykırı mıdır? Değil. Ancak bugüne kadar hiçbir mahkeme kararında bu madde açıkça yazılmadı. Balyoz’da ise açık açık yazılamakta. Neden mi? Sanıkları rencide etmek amaç, onlara itibar yitirtmek.

Daha önce ilgili ceza maddesinin yalnızca adının yazılmasının nedeni, aile kurumuna gösterilen saygı.

Dünyanın her yerinde aile korunup saygı görür. Ailelerin parçalanıp dağılmasını, aklı başında kimse istemez. Sağlam aile kurumu demek, sağlıklı toplumsal doku demek. Hele aileye dışarıdan müdahale, hiçbir ahlak kuralına uymaz, doğru da bulunmaz.

Mahkemenin bunu açıkça yazması aile kurumuna karşı olumsuz bir davranıştır. Bununla sanıkları babalık ve kocalık yapamayan adamlar pozisyonuna düşürmek istemekteler. Kamuoyunda yeni bir linç kampanyasıdır bu. Çok yazık! Bir kişiyi, aile gibi en duyarlı noktadan vurmak hangi toplumsal yasayla açıklanabilir? Hem ulusal geleneklerimize hem de İslam öğretilerine böyle bir davranış uyar mı? Bir kişi, babasıyla ilişkisini sana mı soracak? Bir kadın kocasıyla evliliğini sürdürmek için senin kararına mı gereksinim duyacak?

Kocası ceza aldı diye eşini boşayıp ailesini dağıtacak ahlaki zayıflıkta mı görmektesiniz Türk kadınını? Bir evladın, cezaevindeki babasından vazgeçerek  onu babalıktan reddedebileceğini nasıl düşünebilirsiniz?

Son on yılda toplumumuzu bir arada tutan değerler bilinçli ellerce aşındırılıp yok edilmekte. Şimdi sırada aile var. Zaten yıllardır aile şefkatine muhtaç çocuklar, tarikat yurtlarında devşirilmiyor mu? Devşirilen kişi, acımasız olur; toplumsal değerler yerine, devşirmeci dar kalıplara hapsolur.

Ulusal değerler de insanlık erdemleri de aile toprağının sevgiyle beslendiği, saygıyla kişiliğin oluşturulduğu kutsal toprağında boy atmaz mı?
                                               
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               24 Eylül 2012
Not: Yazılarımın tümüne http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.