İKİLİ SİSTEM AKP’YE YARIYOR

AKP’nin iktidara gelmesiyle eskinin birçok siyasal partisi TBMM’ye giremedi. Giderek bu partiler, siyasetin dışında kaldı. Siyaset, AKP ve CHP odaklı ikili sisteme döndü. Bu durum, AKP’nin istediği bir şeydi. Koşullar ve AKP’nin bazı taktiksel tavırları bu sistemi pekiştirdi.

Neden ikili sistem? AKP, Millî Görüş geleneğinden gelen bir oluşum. Bu tabanın tümünün desteğini alsa bile yüzde yirmiyi geçemez. Bu da onun iktidar olmasına yetmez. O zaman nereye dayanacak? Öncelikle merkez sağa ve az da merkez sola...

AKP’nin iktidar olmasıyla merkez sağın laik seçmeninin bir kısmı CHP’ye kaydı. CHP-DSP’nin özellikle yoksul kesimlerdeki seçmenin önemli bir bölümü, AKP’ye oy verir duruma geldi. Anlaşılacağı üzere sağdan sola, soldan sağa seçmen kayması söz konusu kısmen de olsa.

AKP, geleneksel olmayan seçmen tabanını tutmak için hep kamplaştırma siyaseti izlemekte. Sürekli ya ben ya CHP ikilemini topluma sunmak için özel bir çaba harcamakta. Çoğu zaman bu siyasal tuzağa ne yazık ki CHP yöneticileri de düştü, günü kurtarmak adına da olsa. Toplum kamplaştıkça AKP, iktidarını sağlamlaştırdı. İktidarı sağlamlaştıkça da Cumhuriyet kurumlarına saldırdı fütursuzca.

2007 seçimleri, ikili sistemin oluşturulmasında önemli bir dönüm noktası. Türkiye tarihinin en büyük muhalif gösterileri oldu seçimler öncesi. Cumhuriyet mitingleri... AKP’nin dizleri titredi bu mitingler olunca. Kendileri bile ayakta kalacaklarına inanmadılar bir süre.

Ankara mitingi (14 Mayıs 2007) ilkti ve Cumhuriyet’in korunması duyarlılığı ve “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye!” sloganıyla tam bağımsızlık düşüncesi egemendi Tandoğan’a.

İkinci miting, İstanbul Çağlayan’daydı (29 Nisan 2007). Burada “Ne şeriat ne darbe!” söylemi öne çıktı. Bu söylem, AKP’yi rahatlattı. Çünkü gündem, Cumhuriyet’ten darbeye evrilmişti.

Beşinci miting (13 Mayıs 2007), İzmir Gündoğdu Meydanı’ndaydı. Burada CHP-DSP yöneticilerine “Birleşin!” çğs yapıldı alanı dolduran büyük çoğunlukça. Anlaşılacağı üzere solu birleştirme gösterisine dönüştü İzmir mitingi.

Oysa Cumhuriyet’i korumak hem solun hem de sağın görevi. Cumhuriyet yanlısı sağı, AKP saflarına itmek mantıklı bir manevra değil. İzmir mitingi ve sonrasındaki gelişmeler ne yazık ki AKP’ye yaradı. Özellikle DYP ve ANAP’ın erimekte olan tabanı tamamen yok oldu. Seçim barajını geçebilecek bu güç, TBMM’ye giremeyince AKP oyunu artırdı. İkili çark, AKP’yi güçlendirirken CHP yerinde saydı, tüm birleşmelere karşın. Yıkılacağını düşünen AKP, iktidarını koruduğu gibi, oylarını da artırdı.

“Birleşelim, parçalanmayalım...” demek, kulağa hoş gelir. Doğru zamanda yapıldığında doğru sonuçlar da verir. Ancak seçimleri incelediğimizde siyaset sahnesinden silinen DSP’nin oyları tamamen CHP’ye; ANAP’ın oyları da tamamen DYP’ye gitmemiştir. Yani siyasette 2+2=4 yapmıyor genellikle. Bazen üç (Az da olabilir.), bazen de beş (Fazlası da olabilir.) edebiliyor. Basit bir matematikten hareket etmek çoğu zaman yanıltıcı olmakta.

Bugün de “Aman oyları bölmeyelim.” denmekte. Seçmen baskı altına alınmakta. Muhaliflerin CHP dışındaki bir partiye oy vermeleri neredeyse ihanet olarak algılatılmakta. Toplumda ikili sistemin derinleşmesi için büyük çaba harcanmakta. AKP’den kayma olasılığı olan oylar CHP’ye (Günün koşullarında) gelmiyor. Başka bir seçenek olmayınca da yeniden, kerhen de olsa AKP’ye dönüyor bu seçmenler. O zaman yeni çekim alanları olmalı, yoksa yaratmalı. AKP’nin memnun olmayan seçmenin oy verebileceği bir siyasal oluşum olmalı. Bu solda da olabilir sağda da... Çünkü kamplaştırılan seçmenin rakip saflara katılması çok kolay değil.

Sıkça denmektedir ki “Oylar bölünürse AKP kazanır yine.” AKP’nin yüzde elli oy alarak kazanmasıyla yüzde otuz oy alarak birinci olması arasında çok fark var. Oylarının büyük bir bölümünü kaybetmiş bir AKP, iktidarını sürdüremez ve bu bir yenilgidir. Yenilen kişi, bir daha doğrulatamaz belini. Bu nedenle seçmeni iki parti arasına sıkıştırmamalı. Seçmen sıkışınca AKP tabanından uzaklaşamıyor. Seçime giren ikili sistemin dışındaki diğer partilerin alacağı küçük orandaki oylar AKP’ye bir gedik açacaktır.

Dikkat edilirse AKP ve lideri, sürekli olarak ikili sistemi dayatmakta. CHP yöneticileriyle CHP’yi destekleyen bazı gazeteciler de bu tuzağa düşmekteler ne yazık ki.

Türkiye ikili sistemin dışına çıkmalı. İttifaklar mı? Yapılmalı, yapılacağı kadar. İttifakla, doğru bir siyasal izlence çerçevesinde olmalı. Ancak ittifaklar, her zaman istenen sonucu vermemekte. Yerel seçimlerde AKP hezimete uğratılmak isteniyorsa ikili sistemden kaçınmalı. Her parti alabileceği kadar oy almalı. AKP’den kopacak her oy çok değerli. Kim koparırsa koparsın, kimin hanesine yazılırsa yazılsın.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               18 Şubat 2014

 

 

GAZİ MUSTAFA KEMAL


RTE,   öğrencilere Fatih projesi kapsamında verilecek tablet bilgisayarların dağıtım töreninde öğretmen, öğrenci ve değişik mesleklerden yurttaşlar hitap etmekte. Yine bağırıp çağırmakta. Tarihe damga vurmuş adları sıralamakta...
“...Sizler; Alparslan’ın, Osman Gazi’nin, Fatih Sultan Mehmet’in, Kanuni’nin, Yavuz’un, Sultan Abdülhamid’in torunlarısınız. Sizler; Şeyh Edebali’nin, Akşemsettin’in, Molla Gürani’nin, Ali Kuşçu’nun, Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Yahya Kemal’in, Mehmet Akif’in istikamet çizdikleri bir milletin mensuplarısınız. Sizler, Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal’in ülkeyi emanet ettiği istikbalimiz olan evlatlarımızsınız.” diyor başbakan. Gazi Mustafa Kemal’e gelinceye kadar salonda “çıt” yok. “Gazi Mustafa Kemal” adı söylendiğinde salon alkıştan yıkıldı neredeyse. Dinleyenler, oturdukları koltuklardan fırladılar.
RTE’nin sıraladığı tarihsel adların hamaset nedeniyle söylendiğinin farkında oradakiler. Şüphesiz ki orada sözü edilen tarihsel kişilerden birisi hariç (II. Abdülhamit) hepsi, yaptıkları olumlu işlerle tarihimizde iz bırakmışlardır. Ancak varlığımızın nedeni olan Atatürk’ün ulusun gönlündeki yerin önemi bambaşka. Bunu da alkışlarla coşan dinleyicilerden anlamaktayız.
Başbakan, “Atatürk” adını kullanmaktan özellikle sakınmakta. Çünkü Atatürk demek, devrim demek. Atatürk demek, çağdaşlaşmak demek. Atatürk demek, Ortaçağ kurumlarıyla savaş demek...
*                           *                                 *
Bir gün önce, 16 Şubat Pazar günü Fenerbahçeliler Bağdat Caddesindeler. Kulüplerine karşı AKP-Cemaat’in kurduğu kumpası protesto etmekteler. Aralarında farklı takımların taraftarları da var. Yaklaşık iki yüz bin kişi toplanmış, bağırıyorlar. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!”
                              *                           *                                 *
İki farklı günde, iki farklı yerde, iki farklı olay... Her ikisinde de kitleleri birleştiren Atatürk. Her ikisinde de dara düşenlerin sığındıkları yer Mustafa Kemal.
Halk, siyasetçilere doğru yolu gösteriyor. Atatürk’te birleşin, diyor.
Halk siyasetçilere kurtuluşun adresini veriyor. Atatürk, Atatürk, Atatürk diyor ısrarla...
Başta Atatürk’ün kurduğu parti bu sesleri işitmeli. İşitip anlamalı bu seslerdeki yankıyı. Anlamalılar ki Türkiye kurtulsun bu karabasandan.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Şubat 2014


CHP’NİN KAÇ MİLLETVEKİLİ VAR?

                                    
4+4+4 Eğitim yasası pişiriliyor komisyonda, kavga kıyamet... AKP’li görünüşte milletvekili, gerçekte sokak kabadayısı fedaileri saldırıyor CHP’lilerin üstüne. CHP’li bazı milletvekilleri ciddi biçimde tartaklanıyor Tayyibanlarca... Tartaklanan milletvekilleri, bildik kişiler...
TBMM’de zaman zaman gergin anlar yaşanmakta. AKP’li saldırgan fedailer, sokak kabadayıları gibi terör estirmektiler. Onlara karşı koyan hep bildik CHP’li milletvekilleri...
Kamer Genç AKP’nin baş belası, Cumhuriyet’in katıksız savunucusu. TBMM’de her konuştuğunda AKP’liler kırmızı görmüş boğalar gibi saldırmaktalar. Birkaç linç girişimiyle karşılaştı. Kürsüden zorla indirildi. Onu savunan dokuz on CHP’li... Bildik kişiler...
Toplumsal olaylar, direnişler oluyor. AKP faşizmi halka zehirli maddeler fışkırtıyor, biber gazına boğuyor, copla kafalar kırılıyor, insanlar ölüyor; CHP’den hep bildik milletvekilleri halkala yan yanalar...
AKP’li saldırgan vekil, metrelerce öteden bağırarak, ağzından köpükler saçarak fırlıyor CHP sıralarına. Hedefinde Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan var. CHP sıraları bomboş... Sayın Tezcan’ın yanındakiler derin uykuda. Saldırgan, Sayın Tezcan’ı yumrukluyor. Bülent Bey yaralanıyor. Birkaç CHP milletvekili var orada.
TBMM’de HSYK yasası görüşmeleri var. Çok önemli bir konu bu. AKP faşizmi, yargının y’sini bırakmayacak bu yasayla... Hayat memat meselesi yani... Kürsüde Bülent Tezcan... Anlatmakta bu gerçeği TBMM’ye... Ortalık karışıyor. Tayyibanlar kürsüye saldırıyor, CHP’li bazı milletvekilleri yaralanıyor. Yine AKP’nin saldırganlığına göğüs geren bildik kişiler, aynı milletvekilleri...
CHP’nin kâğıt üstündeki milletvekili sayısı 134. Ama AKP faşizmine karşı direnenlerin sayısı kırkı geçmemekte. Peki, geri kalanlar ne iş yapmaktalar? Onları niye seçip gönderdik Ankara’ya? Milletvekilliği yalnızca maaş alıp rozet takmak mıdır?
Sahi, CHP’nin kaç milletvekili var, bilen varsa söylesin bana?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           16 Şubat 2014






TARAF PROJEYMİŞ, ÖYLE Mİ?

                                         
Radikal’in köşe yazıcısı Oral Çalışlar, CNNTÜRK’te katıldığı bir programda Taraf Gazetesi’nin “proje” olduğunu söylemiş. Çalışlar’a bu açıklaması için “Günaydın!” demek gerek. Bunca zamandan sonra bir gerçeği anlama başarısı(!) gösterdiği için.
Benim inancım o ki Taraf bir projedir. Taraf'ın bir proje olduğunu daha iyi anlatabilecek olanlar tabi ki içinde olanlardır. Ha, oradaki herkes teker teker bu projenin içindedir diyemem. Bana dersen ki yedi yıllık Taraf tecrübesinden ne anladın? Taraf bir projedir, derim. Bundan hiç şüphem olmaksızın eminim.” demekte Çalışlar. Yedi yıldır yurtseverlere atmadık çamur bırakmayan, kumpaslar kuran bir gazetenin ne olduğunu yeni anlamış beyefendi. Yine de bravo!
Sen, Taraf’ta köşe yazıcılığı yap. Genel yayın yönetmenliği yap. Bu görevlerin bitip başka bir gazeteye geçtikten aylar sonra Taraf’ın “proje” olduğunu söyle.
Ben Taraf için konuşuyorum. Başar Arslan'ın her ay birkaç milyon doları kapatabilecek herhangi bir geliri, işletmesi imkânı yok. Bu gazete hala bu açığa karşın yedi senedir çıkıyor. Kim çıkarıyor, kim veriyor? Bunu ben bulamam. Birilerinin bu parayı verip bu gazetenin belli bir amaçla çıkarıldığını biliyorum. Bu kadarı belli.” diye sürdürmekte sözlerini köşe yazıcısı. Sen bu gazeteyi yönetirken “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye niye sormadın? “Tüm bu zarara karşın benim maaşımı nasıl ödüyorsunuz?” diye neden sormadın?
Ey Oral Çalışlar! Senin yıllarca arkadaşlık yaptığın, yan yana bulunduğun, ekmeğini paylaştığın arkadaşların bu gazetenin yalan haberleriyle Silivri zindanına atılırken hiç mi “Acaba?” demedin? Üç aya yakın genel yayın yönetmenliğini yaptığın bu gazetenin ne olduğunu o zaman anlamadın mı?
Ne zaman ki AKP ve Cemaat güç yitirmeye başladı, sen de diğer bazı köşe yazıcıları gibi konuşmaya başladın Çalışlar. Zulüm dörtnala giderken neden zalimin yanında yer aldın? Suçsuz insanlar zindanlarda linç edilirken niye sesini çıkarmadın? Sen; iyiyle kötüyü, haklıyla haksızı, zalimle mazlumu ayırt etme yeteneğinden yoksun musun bay köşe yazıcısı?
Taraf’a “proje” diyerek zalime verdiğiniz desteği unutturamazsınız. Bir gazeteci olarak topluma karşı olan sorumluluklarınızı, gerçeğin yanında olma görevinizi yapmadınız. Şimdi koşullar değişince kalkıp yıllardır bildiğiniz bir gerçeği dile getirmektesiniz. Gazetecinin görevi; gerçekleri saklamak değil, gerçekleri halka anlatmaktır.
Ergenekon, Balyoz kumpaslarına destek vererek Cumhuriyet’in yıkımı projesinde görev alan birçok gazeteciden önümüzdeki günlerde benzer sözleri işiteceğiz. Bunlar içtenlikle söylenen sözler değil. Bir korkunun, utancın dışavurumudur. Bu da inandırıcı değil.
Çalışlar’a ve benzer gazetecilere diyeceğimiz şudur: Bırakın gazeteciliği, bundan sonra dürüst bir hayat yaşamaya çalışın. Topluma verdiğiniz zararlar yeter, bundan sonra zarar vermeyin. Yeter!
Rüzgâra göre yelken açıp mevsime göre renk değiştirenlerin acıklı durumudur Çalışlar’ın itirafları. Çok yazık, çok...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Şubat 2014


YÜREK ÇAĞLAYANIN AKTIĞI YER


Durgun, küçük derecikler sessizce akar nehre. Dereler besledikçe nehir coşar, yatağına sığmaz olur. Aşılmaz engelleri aşar. Dağları deler, vadiler yaratır kendine. Dağ çiçeklerinin kokusunu ovalara taşır. Ovanın bereketini de denizlere.
Coşkun akan bir nehre gem vurulmaz, önüne set çekilmez. Bentler yapılsa da akışını durdurmak için, işe yaramaz. Nehrin coşkusu, içinde sakladığı güç bentleri aşar kavuşur denizine.
Dağlardan kopup gelen bir nehir, içinde olağanüstü bir erke taşır. Sınırsız bir kavuşma isteğiyle akar yatağında. Onu, denize kavuşmak dinginleştirir. Denizine bin bir türlü çiçekle koşar. Kavuşma isteği, bin bir damlaya ayrılır. Her damla, bir sevda yükü taşır omuzlarında. Damlalar, omuzlarındaki yükün ağırlığını hissetmez bile. Bu nedenledir ki damla, uzaklara serpilse de dingin bir arzuyla süzülür ana gövdeye.
Arılar, en güzel balları nehrin suyuyla beslenen çiçeklerden yapar. Onun içindir ki sevgili bal dudaklıdır.
En güzel, iç serinletici rüzgârlar nehir yataklarında eser. Cennet çiçeklerinin kokusunu getirir denizine. Bunun içindir ki âşık koynundaki yar, en güzel kokar.
Nehir bin bir türlü pınarla beslenir. Her pınar, bir aşk iksiri sunar ana gövdeye. Âşıkların damarlarındaki hızlı kan akışının her geçen gün daha çok artması bundandır.
Nehri besleyen derelerin bazıları volkanların delişmen közlerini sürükler sabırla. Bundandır ki yüreğe giren ateş bir türlü sönmez, söndürülemez.
Birbirinden güzel kelebekler, kuşlar kanat çırpar sularının üstünde. Kendi renklerini yansıtır suya onlar. Her su damlasında onların kanat çırpıntısı, yürek çarpıntısına dönüşür. Bu nedenledir ki âşık olanın yürek atışı, hızlıdır.
Her sabah gün ışığı ilk kez nehrin sularında yansır. Akşama değin bin bir renge girer sular. Ay, geceleyin suda görür aksini. Yârin yüzü bunun için güneş gibi aydınlık, ay gibi güzeldir.
Su kıyısındaki ağaçlarda her mevsim kuşlar şakır. En güzel şarkıları suya söyler onlar. Yârin sesi, bunun için şakırdar her ağzını açtığında. Dil konuşmaya başladığında dişler, piyanonun tuşlarına dokunur gibi olur yâr. Sonsuz bir ezgidir, kulakta sesi. Sonsuza dek dinlense de her seferinde daha çok zevk veren bir ezgi...
Nehir, denizine kavuşmak için bazen ivedi davranır. Yüksek kayalardan atlar. Çağlayan olur kayalıklarda. Çağıl çağıl, köpük köpük, damla damladır. Çağlaması, sesli bir fısıltı gibidir, ardı arkası kesilmeyen. En güzel sözcükleri fısıldar denizinin kulağına. Deniz coşar, dalga dalga olur. Köpüklerden duvak yapar başına. Nehrin tatlı suları, akar denizin köpüklü, dalgalı kıyısından içeriye doğru. Yüzgörümlüğü dağ çiçeklerinin kokusu, kuşların şakırtısı ve en güzel ballardır.
Sevda, yürek çağlayanının sesidir. Bir yürek çağlamaya görsün, dinmez rüzgârların tutsağı olur. Yürek çağlayanı, denizine kavuştuğunda bayramdır her ikisine de. Kavuşmanın günü mü olur? Çağlayan akacak durmaksızın, dört mevsim, her gün, her saat, her dakika, her saniye...
                                                 Adil Hacıömeroğlu
                                                14 Şubat 2014





CHP’YE TUZAK


CHP’nin de içinde yer aldığı bazı partiler 29 Ocak 2014 günü Yüksek seçim Kurulu’na ortak bir dilekçe yazıyorlar. Bu dilekçeyle bir partiden aday olan kişinin, aday gösterilmediği takdirde partisinden ayrılarak başka bir partiden aday olabilmesinin yolunun açılmasını istemekteler.
YSK, bir devlet kurumundan beklenmeyen bir çabuklukla partilerin verdiği dilekçedeki isteği kabul ediyor. 30 Ocak 2014 günü küskün adayların başka partiden aday olmalarının yolu açılıyor YSK kararıyla.
“Bir siyasi partiden merkez yoklamasına katılan aday adayının, o partiye ait aday listesinin il/ilçe seçim kurullarına verilmesinden önce aday adaylığından ayrıldığı takdirde, partisinden vaki aday adaylığından vazgeçmiş sayılacağından, başka bir siyasi partiden merkez yoklamasına katılabileceği gibi partisinden istifa etmesi koşuluyla bağımsız aday da olabileceğine...” diyerek karar veriyor YSK.  Bu karara iki üyenin karşı çıktığını da belirtelim.
Önceki seçimlerde partisince aday gösterilmeyenler, başka bir partiden aday olamazlardı. Bu kararın uygulamada hangi partiye zarar, hangi partiye yarar getirdiğine bakalım.
AKP, birçok adayını neredeyse aylar öncesinden belirledi. İktidar partisi olmanın avantajıyla adaylar fazla tepki çekmedi. Küskünler az sayıda kaldı. Bazı yerlerde istifalar oldu; ancak bunlar parti örgütünü sarsacak düzeyde olmadı.
17 Aralık ile başlayan bir dağılma süreci söz konusuydu. Bu dağılma sürecini, rakip partileri Cemaat’in yanına iterek kurtarmayı yeğledi. Bunda da kısmen başarılı olduğu söylenebilir.
YSK’nın bu kararı, asıl darbeyi CHP’ye vuracak gibi. 2011 Genel seçimlerinde milletvekillerini yenileyen CHP yönetiminin, önümüzdeki yerel seçimlerde belediye başkanlıklarında önemli bir değişikliğe gideceği beklenmekteydi.
CHP yönetiminin acemiliklerle dolu aday belirleme süreci, AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. Türkiye’nin çok bunalımlı bir döneminde CHP, aday belirlemede hakkaniyetten bu kadar uzak davranması anlaşılamaz bir durum. Bazı yerlerde bir gecede, birden çok adayın belirlenmesi kamuoyunun dikkatinden kaçmadı.
Genel merkez yönetimi üstün bir beceriyle büyük bir küskünler ordusu yarattı. Başka partilerden aday olma yolu açıldığından, bu küskünlerin büyük bir bölümü aday olacaklar. CHP’nin zorlanmadan kazanabileceği bazı yerleri yitirme tehlikesi ortaya çıktı böylece. Genel merkez yönetimi kendi adaylarının seçilmesini tehlikeye düşürdü denebilir. Böylece AKP, iddiası olmayan bazı yerlerde seçime ortak olacak.
CHP yönetiminin kriz yönetme becerisi yok. Bir seçim sürecinde bunca hatayı üst üste yapmak beceri işi. Farkında olmadan AKP’ye can simidi attılar. YSK kararının hangi sonuçlara yol açacağını öngöremediler. Öngörüsü olmayanların siyasette başarılı olması olanaksız. Hele ülkenin geleceğini ilgilendiren konularda söz sahibi olması hiç mümkün değil. Lider, iyi bir satranç oyuncusu olmalı. Birkaç hamle sonrasını iyi görmeli.
YSK eliyle bir tuzak kurulmuştur. CHP de ne yazık kim bu tuzağı görememiştir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Şubat 2014

                       


KURU SIKI ATMA, YASALARI UYGULA

              
RTE, Cemaat’le kavga başladı başlayalı her türlü suçlamayı yapmakta karşıtına. Çok ağır sözler söylemekte. Söyledikleri yenilir yutulur, türden değil. Zaten başından beri, kime kızsa aynı tavrı göstermekte...
“Paralel devlet” dedi ilk başta Cemaate. Ağır suçlama bu tabi. Bekledik ki paralel devletle meşru zeminde savaşsın. Devlet kurumlarını ayakta tutsun paralel devletçilere karşı. Ama ne gezer...
“Çete” dedi daha sonra... “Çete” demek, yasa dışılık demek. Yasalara kafa tutan örgütlenme demek. Çetenin hakkından ne gelir? Yasa... Peki, nasıl bir yasa? Demokrasiyi ve özgürlüğü rafa kaldırmayan yasalar... Sen ne yapmaktasın Tayyip? Diktatörlük yasaları çıkarmaktasın. Senin yaptığınla kumpasçıların yaptıkları arasında ne fark var? Tabi ki yok!
“Casus” dedin paralel devlete ey Recep Tayyip! Casuslar için yaptırımlar ağır yasalarımızda. İşlet adaleti! İşletemezsin, çünkü Cemaat ile bir olup adalet bırakmadınız memlekette. Peki, bu adamlar casustu da yeni mi fark ettin bunu? Yani on bir yıldır ülkeyi “casus”lara teslim edenin hiç mi suçu yok?
“Haşhaşiler” diye suçladın eski yol arkadaşlarını. Tarihe atıfta bulunarak devlet otoritesine meydan okuduklarını söylemektesin.  O zaman ne duruyorsun kanıtla onların bu düzenlerini? Yok, kanıtlayamazsın, yalnızca konuşursun. Bu yılanı sen büyüttün, nasıl soktuğunu bilmektesin.
Cemaat’in liderini sahte peygamberlikle suçladın. Başka dinsel suçlamalarda da bulundun. Bir imam hatip mezunu olarak aldığın dini eğitim on bir yıldır sahte peygamberi anlamaya yetmiyor mu? Suçladığının kişiyi, hiç kelime-i şahadet getirirken de işitmedin mi?
Ve diyorsun ki “Ne istediniz de vermedik size?” Sen yasadışı bir örgütle Bu tanımlama RTE’nindir.) işbirliği mi yaptın Tayyip? O zaman sen de suçlusun değil mi? Bunun farkındasın ki yasaları kuşa çevirmektesin...
Kurusıkı atmayı bırak, yasaları uygula da görelim. Civan mertliğini!      
                                                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                                                              12 Şubat 2014
                                              



O, İNANIYOR YA...


Ninem (babaannem) iyi bir hafızdı. Dini bütün bir kişiydi. Babası, Oflu hocaların birçoğunun yetişmesini sağlayan Dereyurtlu Molla Mehmet’ti. Kuran okumayı ve dinsel bilgilerin çoğunu babasından öğrenmişti. Nefesinin kuvvetli olduğu söylenirdi. Kocakarı ilacı yapmakta ustaydı. Çocuğu olmayan kadınlar, ruhsal rahatsızlığı olanlar, saralılar, kısmi felçliler, uykusuzluk çekenler, baş ağrısından kurtulamayanlar, romatizması azanlar, gece karanlığından korkanlar, kötü düş görenler, kocası ya da oğlu hayırsız olanlar, kocasının ilgisizliğinden yakınan kadınlar, iştahsız çocuklar, gece yatağını ıslatan yetişkinler, ineği yeterince süt vermeyen kişiler, yaralılar, hazım ve boşaltım sorunuyla uğraşanlar, yük taşımaktan bel fıtığına tutulanlar, gurbetteki eşinden haber alamayan taze gelinler, daha usunuza gelebilecek onlarca hastalığın umarıydı o.

Ninemden umar uman dertliler, bizim eve gelir. Kışın ocağın başında, yazın kapı önünde oturan ninemin önüne bir iskemleye saygıyla otururdu. Her gelen derdini biraz da abartarak üzüntülü bir yüz ifadesiyle anlatırdı. Ninem, arada sorular sorarak karşısındaki kişiyle iletişimini ilerletirdi.

 Kimi zaman utangaç gelinler, kızlar kaynanaları ya da anneleriyle gelirlerdi. Bu durumda derdi dillendirmek, büyüklere düşerdi. Arada gelinler, kızlar utangaç bir tavırla söze karışır, düzeltmeler yapardı. Anneler ya da kaynanalar anlattıkça yanlarındaki tazeler, daha da üzüntülü bir duruma sokarlardı kendilerini.

Konuşmalar sırasında ninemin olumlu telkinleri gözden kaçmazdı. Hep moral verirdi karşısındakine. Sabırla dinler, bir sorun çözücü edasıyla konuyu anlamaya çalışırdı. 

Sorunu dinledikten sonra ninem, içinde kaynar su olan güğümü önüne alır. Güğümün üstüne bir parça ekmek koyar. Bazen tarak da konurdu güğümün üstüne. Ya bir ekmek bıçağını ya da kuşağından çıkardığı çakısını eline alarak okuyup üflemeye başlardı. O, okuma başladığında herkes sessizliğe gömülürdü. Umar arayanlar, heyecanlı bir yüz ve yaşlı gözlerle onu dinlerlerdi. Ninem, bıçağı ekmeğe sürüp buharda tuttuktan sonra karşısındakinin eline, yüzüne, bedenine sürerdi. Arada “Tüh, tüh!” diyerek okuyup üflemesini sürdürürdü. Bıçağı her sürüşünde, karşısındaki irkilip geri çekilirdi.

Yaralı, ağrılı yerlere ekmek içi, haşlanmış patates, sobada ısıtılmış lahana yaprağı, yoğurt, toprak, türlü otlar sarardı. Sarımsak vazgeçilmez ilaçtı onun için. Neredeyse tüm yaralara, ağrılara, saçkıran olmuş yerlere sürdürürdü sarımsağı.

Rendelenmiş sabun, yumurtanın beyazı, buğday unu karışımına biraz zeytinyağı döker karıştırırdı. Karışımı forotika beze (kendir liflerinden yapılan yöreye özgü bir kumaş) sararak çatlak ya da kırık kemiklerin üstüne örterdi. Sargı, bir hafta özenle korunurdu. Bir hafta sonra hasta gelir, sargıyı ninem özenle açardı.

Korkusu olanların ilacı başkaydı. Kaynamakta olan güğümdeki suyu bir lengere boşaltırdı birden. Boşaltır boşaltmaz güğümü, lengerdeki suya sokardı ve sıcak su gerisin geri güğüme dolardı. Aslında güzel bir fizik deneyiydi bu. Böylece kişinin korkusu alınırdı.

Okuma işi bitince yoğun bir telkin faslı başlardı. Moralleri düzelmiş olarak herkes yanından ayrılırdı. Üzüntülü gelen kişilerin yüzlerindeki sonsuz mutluluğu görmek olanaklıydı ayrılış sırasında.

Sağaltımcının, sağlık kuruluşunun olmadığı bir yerde böylesine ruhsal bir otamanın umarsız kişilere bir nebze olsun umut verdiğini unutmamak gerek.

Ninem yaptığı kocakarı ilaçlarından, okuyup üflemelerden hiçbir karşılık istemezdi. Onun için bir hayır duası her şeyin üstündeydi. Yine de dertli ya da hasta olanlar ninemle vedalaşırken türlü vaatlerde bulunurlardı. “Derman bulursam, sana ... gün tarla işlerinde yardım edeceğim. İyileşirsem şu armağanı alacağım.” diyenler çoktu. Derman bulanlar sözlerinde dururlardı. Çünkü vaadini tutmadıklarında, daha beter bir derde gark olacaklarına inanırlardı. Bu nedenle de sözler yerine getirilirdi. Harcanan emeğin karşılığını vermeyi bir vicdan borcu bilirdi herkes.

Bir gün nineme: “yaptığın ilaçların etkisine, nefesinin iyileştirici gücüne inanıyor musun?” diye sordum.

O: “Onlar inanıyor ya...” diyerek yanıtladı beni. Evet, onların inanması önemliydi. Okuma yazma bilmeyen ninem, bana tinsel sağaltımın önemini kavratmıştı ilk gençlik yıllarımda. Olumlu erkenin gücünün nelere kadir olduğunu anlatmıştı kısacık yanıtıyla. Bana, yaşamım boyunca unutamayacağım bir dersti bu.  Günümüzde olumlu erke üzerine konferanslar veriliyor. Büyük paralarla bu işi yapan kişiler dolaşmakta ortalıkta.

İnanmak; mutlu olmanın, başarmanın, zorlukların üstesinden gelmenin anahtarı değil mi?

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           11 Şubat 2014

 

 

 

 

TR 705’İN TEHDİDİNE SUSANLAR

                                          
9 Şubat 2014 günü... CHP parti meclisi toplantısı var. Belediye başkan adayları belirlenecek. Bazı ilçeler, üst yöneticilerce adeta parsellenmiş durumda. Yani halk diliyle söylersek her adayın bir dayısı var. Dayısı olmayan, Allah’a emanet...
TR 705 kodlu CİA’nın haber elemanı, CHP’li olmayan genel başkan yardımcısı, İzmir Konak’ta bir adayın arkasında durmakta. Ayni ilin milletvekili Aytun Çıray, bu adaya karşı. TR 705, Çıray’ı tehdit ediyor, PM’de karşı çıkmasın diye. “Alırım seni ayaklarımın altına.” diyerek bağırıyor CİA elemanı.
Yani anlayacağınız aday belirlemede tehdit ve sindirme de bir yöntem. Hem de demokrasinin tüm kurallarıyla işlemesi gereken CHP’nin Parti Meclisi’nde... Hani özgür irade?
CİA’nın kod numarası verdiği kişinin olduğu yerde demokrasi olur mu? PKK avukatından düşünce özgürlüğüne saygı beklenir mi?
Peki, TR 705 tehditler savururken PM’nin diğer üyeleri ne yapıyorlar? Genel Başkan ne işle uğraşıyor? PM’de Genel Başkan dâhil, altmış bir kişi var. CİA haber elemanını çıkarırsak altmış kişi. Sayın Çıray mağdur onu da çıkaralım. Elli dokuz kişi...
Bu elli dokuz kişi ne yapar? Tehditle terör estirilirken PM’de, onlar bir insan olarak nasıl duyarsız kalabilirler?
Tehditlere susanlar, Türkiye’yi yönetebilirler mi yarın? Hele Kurtuluş Savaşı’nı vermiş bir partinin yöneticileri tehdide boyun eğer mi? 
Erdemli kişi kendisi değil, başkası haksızlığa uğradığında ayağa kalkan, susmayan kişidir. Bu unutulmamalı...
Parti Meclisi üyeleri, siz, bu tehditlere kulak tıkayarak zalimin yanında yer aldınız. Mazlumu koruyamadınız. Haklının yanında cesaretle yer alamadınız. Yazıklar olsun sizlere!
Şimdi çıkıp ortaya diyeceksiniz ki “Bu halk bize niye oy vermiyor?” tehditlere boyun eğen zavallılara kim güvenir?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       11 Şubat 2014


BAY BAY MI, BAYAN BAYAN MI?


Çalıştığım dersanelerin birinde öğretmenler odasında çay içip söyleşiyorduk arkadaşlarla. Kadın arkadaşlardan biri, telefonla yüksek seste konuşmaktaydı. Telefon görüşmesi bitince “Bay, bay!” diyerek konuşmayı bitirdi.
Kadın öğretmen arkadaş, yanıma gelip oturdu neşe içinde. Ona dönerek “Konuştuğunuz kişi bay mıydı, yoksa bayan mıydı?” diye sordum.
Kısa bir şaşkınlıktan sonra “Bayandı.” diye yanıtladı beni. “Sana ne!” der gibi bir bakış fırlattı bu arada.
“Konuştuğun bayana, neden ‘Bay bay!’ diyorsun? ‘Bayan bayan!’ demen daha doğru olmaz mı?” dediğimde büyük bir kahkaha koptu ve ardından selamlaşma sözcükleriyle ilgili derin bir söyleşiye daldık tüm arkadaşlarla.
Son yıllarda ne yazık ki yurttaşlarımız genellikle bilmedikleri bir dilde selamlaşmayı yeğlemekteler. Sözlü olan bu alışkanlık yazıya da geçmekte çoğu zaman. Tabi, bilinmeyen ve insanlarımız için bir anlam ifade etmeyen bu sözcük genellikle yanlış yazılmakta.
Amerikancadan dilimize girdi bu “Bay bay!” Geleni de gideni de aynı selamlaşma sözcüğüyle karşılıyoruz. Kişi geldi mi, gitti mi belli değil. Şimdi bazı kişiler, bu sözcüğü neden özgün biçimiyle yazmadığımı düşünecekler. Eğer bir sözcük dilimizde yaygın kullanılıyorsa konuşma ve yazma dilinde yerleşmeye başlamışsa Türkçe yazım kuralarına göre okunduğu gibi yazmalı onu.
Belki de dünyada selamlaşma sözcükleri en anlamlı ve bol olan bir toplumuz. Her selamlaşma sözcüğümüz kendine özgü büyüleyici bir anlam taşır. Gidene “Güle güle!” deriz. Yaşamı gülerek geçsin, mutlu olsun, diye. Bir kişiye mutluluk dilemek kadar güzel bir şey var mıdır acaba?
Yola çıkan kişiye “Uğurlar olsun! (Uğur ola!)” deriz. “Esenlikle git, yolun açık olsun!” anlamında... Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı bir söz... Yine yola çıkan kişiyi “Allah selamet versin!” diyerek uğurlarız. “Tanrı kazadan, beladan korusun.” Anlamındadır bu.
Giden kişi ise “Allaha ısmarladık!” diyerek Tanrı’ya boyun eğişin erinci ile mutluluğa yelken açar. Geride kalanlar Tanrı’ya emanettir artık.
Ayrılan kişi “Hoşça kalın”, “Sağlıcakla kalın!”, “Esen kalın!”, “Erinç içinde kalın!” der ki, her biri diğerinden daha anlamlı ve güzeldir. Hep iyi dilekler söz konusudur bu sözlerde. Birini kullandığımda pişman olurum, diğerini niye kullanmadım diye. Hiçbirinden vazgeçemem. “Hoşluk” dilediysem, “sağlık ya da erinç” neden dilemedim diye ikircikli olurum. İnsan dostlarına, sevdiklerine hep en iyi şeyleri yakıştırır, onları mutlu görmek ister.
“İyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler, mutlu günler, iyi dinlenceler...” günlük yaşamımızda sık kullandığımız sözlerdir her biri derin anlamlar, iyi dilekler içerir.
 “Günaydın, tünaydın!” ise bir başka anlamlı selamlaşma sözlerimizdendir. Bir kişiye sabahın ilk ışıkları dünyamızı aydınlattığında gününün aydın olmasını dilemek kadar güzel bir şey var mıdır yaşamda?
Konuklarımızı “Hoş geldiniz!” diyerek karşılarız. Onlar da “Hoş bulduk!” diyerek mutluluklarını dile getirirler. Konuklarımız yerlerine oturup rahat ettiklerine inandığımızda hal hatır sorarız. Burada da iyi dilekler ön plandadır.
Burada yazamadığımız onlarca selamlaşma sözcüğümüz var. Hepsi birbirinden güzel. Hangisini kullanırsak kullanalım yürek derinliklerinden kopup gelen kutlu bir sestir. Büyüleyici olduğu kadar insancıldır selamlaşma sözlerimiz. Kişinin insan özünü, yüreğini, sosyalliğini ortaya çıkaran bu sözlerimizin değerini bilmek gerek.
“Bay bay!” sözü, bizim için bir anlam ifade etmemekte. Kupkuru kağşamış, çürümeye yüz tutmuş bir kütüğe benzemekte. Söyleyişi yabancı, anlamında ruh yok. Uzak bir ilişkinin uzak diyarlardan gelen bir sözü bu.
Selamlaşma sözleri insan ilişkilerinin önemli bir denek taşıdır. İçtenlik ölçüsü, bu sözlerle belli olur. Arkadaşlıklar, dostluklar ruh ister. Sözler de yürekten kopup gelmeli ki dostluklar pekişsin.
Televizyon dizilerinde “Bay bay!” denmekte. Türkçe selamlaşma sözleri neredeyse hiç kullanılmamakta. Televizyonların toplum üzerindeki etkileri çok yüksek. Türkçenin korunması ve topluma olumlu davranışları benimsetmek açısından çok önemlidir beyazcam. Kitlelerin önüne doğru örneklerle çıkmak önemlidir.
Ana sütü gibi temiz bir dilimizde karşılığı olan sözcüklerin yerine, yabancı kökenlileri kullanmak kültürsüzlüğün göstergesidir bence. Kendi dilini doğru kullanamayan kişilerin ya da toplumların evrensel kültüre katkıları olamaz. Düşünce, anadilde biçimlenir, anlatılır. Anadan öğrenilen dil, kişinin özü, benliğidir. Benlik yitince beden ne işe yarar?
İnsan anadilinde düşünür. Anadilimizle anlatırız kendimizi. Bunca yıldır insanlarımızın yüreklerinden, akıl süzgeçlerinden geçerek kopup gelen güzelim selamlaşma sözcüklerimiz varken yabancı bir sözün tutsağı olmak niyedir?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           10 Şubat 2014

CEM KARACA’YI ANARKEN


8 Şubat 2004... Cem Karaca’nın ölüm günü... Yağmurlu soğuk bir günde ayrıldı aramızdan büyük sanatçı. Bugün sonsuzluğa göç etmesinin onuncu yıldönümü. Saygıyla anıyorum değerli sanatçımızı.
Şarkılarıyla yaşamakta... Yalnızca şarkılarıyla mı?
İlk gençlik yıllarımda sevmiştim Cem Karaca’yı. Şarkılarının çoğunu ezberlerdim o zamanlar. Sesi, dağlardan kükreyerek akan bir çağlayandı. Anadolu kokusu vardı ezgilerinde. Konserleri, birçok sanatçıya nasip olmayacak biçimde kalabalık olurdu. Politik şarkıları da kucaklardı kitleleri. Her kesimden kişi Karaca’yı zevkle dinlerdi.
Bakırköy’e yerleştiğimde ilk tanıştığım kişilerden olmuştu Cem Karaca. Bakırköy’deki birçok etkinlikte birlikte olmuştuk onunla. Gerçek bir Bakırköylü, su katılmamış bir kentliydi.
Sanatçı bir ailenin, sanatçı bir çocuğuydu. Aile Bakırköy’de oturdu yıllarca, Bakırköy’de ebediyete göçtü. Cem Karaca da tıpkı annesi gibi Yenimahalle’de Tayyareci Sadık sokakta oturdu yıllarca.
Tayyareci Sadık, ilk hava şehitlerimizdendi. 27 Şubat 1914’te Kudüs’e giderken arkadaşı Tayyareci Fethi ile bulundukları uçak, Taberiye Gölü yakınlarındaki Cehennem Vadisi’nde düştü ve bu iki havacımız şehit oldu. Cem Karaca’nın yıllarca oturduğu baba evinin bulunduğu sokak, böylesine önemli bir tarihsel kişiliğin adını taşımaktaydı.
Cem Karaca'nın annesi, Toto Karaca değerli bir sanatçıydı. 1992'de aramızdan ayrılmıştı. Yine aynı yıl içinde yapılan belediye başkanlığı için ara seçimi, Bakırköy'de ANAP kazanmıştı. Popüler işlerden hoşlanan ANAP’lı yöneticiler, Cem Karaca’ya: “Oturduğunuz sokağın adını Toto Karaca olarak değiştirelim.” diyerek öneride bulunurlar. İlk bakışta güzel bir öneridir bu. Cem Karaca’nın ünlü bir tiyatro sanatçısı olan annesinin adı, yıllarca yaşadıkları evin sokağına verilmek istenmekteydi.
Cem Karaca, benim de bulunduğum bir ortamda, desteklemediğim bu öneriyi hiç düşünmeden reddetti. “İlk hava şehitlerimizden biri olan Tayyareci Sadık’ın adının sokağımızdan silinmesine karşıyım.” dedi büyük sanatçı. “Annemin adını yeni bir sokağa verebilirsiniz.” diyerek de konuyu kapattı.
Herkesin hak etmediği sanın, şöhretin peşinde koştuğu ülkemizde ne yazık ki tarihe saygı azalmakta. Tarihsel kişilikler unutulmakta. Cem Karaca’nın o gün yüzündeki ifadeyi görmek gerekirdi. Bir şehide saygı göstermenin içtenliği herkesi çok etkilemişti o an. Sokak adının değiştirilmesini önerenler bin pişman oldular. Usta sanatçı, bu davranışıyla yöneticilere hem tarih dersi hem de insanlık dersi verdi oracıkta.
İşte, büyük sanatçı olmak budur. Ulusun değerlerine saygı göstermektir iyi yurttaş olmanın gereği.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Şubat 2014


AZİZ NESİNLİK TESPİTMİŞ

                                             
KONDA, anket yapmış. Halkın yüzde yetmiş yedisinin bakan ve bakan oğullarının rüşvet aldığına inanıyormuş. Doğru tespit...
KONDA anketine göre AKP oyları hala yüzde 47.7 görünmekte. Yolsuzluğa inanan halkın hala AKP’ye oy vermesi şaşırtıcı. Bu durumda suç kimde? Halkta mı, siyasal partilerde mi?
Eğer bir ülkede rüşvet, yolsuzluk, baskı, adam kayırma diz boyu ise ve hala iktidardaki parti güç yitirmiyorsa halkı suçlamak yanlış. Bu demektir ki muhalefet partileri de halka güven verememekteler. Bu kadar kokuşmanın olduğu yerde muhalefet, iktidar seçeneği olamıyorsa aynanın karşısına geçip düşünmelidir. Nerelerde hata yaptığını ortaya çıkarmalı ve bu hataları düzeltmeli muhalefet.
Temiz topluma giden yol, dürüst ve güvenilir kişilerin siyaset alanında olmasıyla açılır. Adı, şaibeli işlere bulaşmış kişilerle temiz siyaset oluşturulamaz.
6 Şubat 2014 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, KONDA anketi için “Aziz Nesinlik Tespit” manşetini atmış. Aziz Nesinlik olan, halkın tercihi değil; muhalefet partilerinin kimliksiz politikalarıdır. Böylesine uygun bir ortamda bile gümbür gümbür iktidara yürüyemeyen muhalefet partileri kara kara düşünmeli.
Dünyanın hiçbir yerinde iktidarın kokuşmuşluğu karşısında yerinde sayan bir muhalefet görülmemiştir. AKP’ye benzer politikalar izlemekle AKP’nin yıkılacağını düşünmek saflıktır, saflık.
Cumhuriyet Gazetesi, “Aziz Nesinlik tespit” derken adresi şaşırmış. Halkı AKP’ye mecbur eden muhalefet olmalı adres. Cumhuriyet’in kuruluşuyla yaşıt bir gazetenin, muhalefete söyleyeceği bir çift sözü olmalı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Şubat 2014  

MİLLETE KÜFREDEN AKP’Lİ


AKP-Cemaat kavgası başladı başlayalı her iki tarafın iğrenç ilişkileri ortaya dökülmekte bir bir. Din kisvesi altında ahlaksızlıklarını saklayan işadamı kılığındaki birtakım kişilerin de ipliği pazara çıkmakta.
Önce AKP’nin varsıllaştırdığı işadamlarının telefon konuşmalarının metinleri paylaşıldı sosyal medyada. Ardından da ses kayıtları...
Bol keseden ihale alan AKP’nin yüklenicileri bol para kazanmanın sarhoşluğuyla ne yapacakları, ne konuşacaklarını şaşırmış durumdalar. Çok parayı taşımak da bir yetenek. Varsıllık görgü gerektirir. Bu da herkeste olmaz tabi ki.
            Görgüsüzlüğün, haksız yere para kazanmanın şımarıklığıyla AKP’nin ihale şampiyonu işadamı, kendisi gibi AKP varsılı arkadaşıyla konuşmakta telefonda. Nasıl hükümetle iş bağladıklarını anlatmaktalar ağızlarının suyu aka aka.
            Şımarıklık o kadar üst düzeye çıkıyor ki, hızını alamayıp millete küfrediyor Mehmet Cengiz. Durup dururken millete küfreden kişinin ruh durumunu incelemeli. Bu da ruh hekimlerinin işi. Bilinçaltlarında hangi ezilmişliğin izleri var? Yaşamlarının hangi evresinde, nasıl bir travma geçirmişler?
            İşadamı Mehmet Cengiz’in millete küfretmesi, bir siyasal anlayışın halka bakışının çarpıcı bir örneği. Halkı soymak için iktidara gelenlerin milletten ne kadar büyük nefretleri olduğu görülmekte bu konuşmada.
            Halkı soyan AKP’li şımarık varsıllara bir uyarımız olacak. Milletin sillesini yediğinizde kaçacak delik ararsınız. Bu millet, silleyi iyi koyar adama...
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   6 Şubat 2014