EVET Mİ, HAYIR MI 2?

                                               
Halkoylaması izlenimlerimizi anlatmayı sürdürelim.
CHP’li ilçe başkanları, bir belediye başkanı, eski milletvekilleri, il ve ilçe yöneticileri, belediye meclis üyeleri, kanaat önderi kabul edilen partililerle, çok sayıda üyeyle konuştum. Uzun zamandır CHP’lileri bu kadar inançlı ve kararlı görmedim, herkes kazanmaya odaklanmış. Önceki seçimlerde ikinciliği garanti etmenin rehaveti vardı büyük çoğunlukta. Halkoylamalarında ise yasak savma… Seçim çalışmaları öncesinde CHP yönetici ve üyelerini kazanmaya odaklanmış olarak görmek olanaksızdı. Şimdi ise kazanmaya koşullanmış yürekler var.
Kişi kazanmaya odaklanınca enerjisi artıyor, çevresine de moral aşılıyor. Genelde suçlayıcı dil kullanılmıyor gibi… Birleştirici davranışlar ön planda. Parti kimliği ikinci planda. Öne çıkan vurgu: Türkiye’nin birliği…
CHP, HDP ile yan yana görünmemek için özel çaba harcamakta. Epey deneyimden sonra HDP/PKK ile birlikte görüntü vermenin kaybettirdiğini anlamış durumdalar. Bu nedenle HDP ile örgütsel planda görünür ilişki yok halkoylaması sürecinde. Tabanda bazı istisnalar var. Ancak bu istisnalar, belirleyici değil.
CHP yöneticilerinde, başkanlık rejimine “Hayır” diyen herkesle dayanışma eğilimi güçlü. AKP ve MHP tabanını ikna etmeye yönelik çalışmalar var. Kavga ederek, karşısındakini kışkırtarak, küçümseyerek halkoylamasının kazanılmayacağının farkındalar. Sorumluluk duygusu egemen olmaya başlamış birçok yönetici ve üyeye. Hatta bazı üst yöneticilerin mümkünse daha az konuşması istenmekte, gaf yapmamaları açısından.
Henüz sahaya inilmedi. Propaganda çalışmaları, ısınma hareketleri düzeyinde. Özellikle iktidar partisinin sahaya inmesi, olumlu ya da olumsuz yönde birçok şeyi değiştirebilir. AKP sözcüleri, CHP’yi bugüne kadar olduğu gibi kışkırtma yolunu seçebilir. Bu kışkırtma oyununa kapılan CHP sözcüleri, AKP’lilerle söz atışması yoluna gidebilir. Bu da AKP’nin tabanındaki hayırcıların bir bölümünü caydırabilir. Böyle bir olumsuzluğun olma olasılığı az olsa dahi, bu durum CHP tabanında kaygı yaratmakta.
Binali Yıldırım’ın CHP’yi terör örgütleriyle ittifak halinde göstermek istemesi, AKP’nin halkoylaması propagandasının omurgasının oturacağı yer konusunda ipuçları vermekte. Ancak Yıldırım’ın bu açıklaması, ters tepti diyebiliriz. Özellikle AKP tabanındaki kararsızların az da olsa bir bölümünü “hayır” oyu vermeye yöneltti. CHP yöneticileri sağduyulu oldukça ve Türkiye’nin birleşmesi konusunda kararlılık gösterdikçe AKP propagandaları bir işe yaramayacaktır.
CHP’nin olumlu ya da olumsuz tavır, söylem ve taktikleri halkoylamasında belirleyici rol oynayacaktır. Bu nedenle duygusallığın değil, aklın egemen olduğu bir kampanya dönemi olmalı.
Anayasa değişikliği parti, kişi konusu değil; vatan konusudur. Vatan yoksa partiler de yok!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       10 Şubat 2017


EVET Mİ, HAYIR MI 1?

                                               
Yazılarımı yazmadan önce halkın değişik kesimleriyle düşünce alışverişinde bulunurum. Onların olaylarla ilgili çarpıcı saptamaları, kestirme yoldan analizleri, sağduyuları, öngörüleri, düşünsel bakışları benim yazılarımın çerçevesini çizer.
Toplumsal sıkıntıları halk yaşar. Sıkıntının getirdiği sonuçlara halk katlanır. En zor koşullarda yaşama tutunan halktır. Bu nedenle halkın düşüncelerini önemseyip dikkate almak her aydının sorumluluğu olmalı.
On gündür toplumun değişik kesimleriyle konuştum. Türkiye’nin farklı illerinden, ilçelerinden, köylerinden kişilerle telefonla görüştüm. Öncelikle halk oylamasında eğilimi ve ülkemizin öncelikli sorunlarını belirlemeye çalıştım.
Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Yaşar Okuyan’ı hastanedeki son gününde ziyarete giderken bir özel üniversitenin kız öğrencileriyle tanışıp konuştum. Benim siyasal eğilimimi bilmeyen bir grup. Kısa bir tanışmadan sonra sözü uzatmadan soruyorum: “Halkoylamasında ne yapacağız? diye… İçlerinden en konuşkan ve ufak tefek olan: “Hayır oyu kullanacağım.” diyerek yanıtlıyor beni. Ardından ekliyor: “Ben ve ailem Tayyipçiyiz.”  Diğer kızlar da onaylıyor arkadaşlarını. Tayyip Erdoğan’ı sevmelerine karşın neden hayır oyu vereceklerini sordum. “Erdoğan’ın bin yıl yaşayacak durumu yok ya… “dediler. “Ya ondan sonra yanlış biri seçilirse…” diyerek sürdürdüler konuşmayı.
Bir gün sonra genellikle taşeron işçilerin bulunduğu bir mahalle kahvesindeyiz. Bir masada hararetli bir tartışma var. Selam verip oturuyoruz masalarına. Tartışmanın konusu, halkoylaması. Ekonomi, tartışmaya yön vermekte. Asgari ücretle çalıştıklarından hepsi burunlarından solumakta. Masada sekiz kişi var. Biz gelince on kişi oluyoruz. Sekiz kişinin altısı başkanlık sistemine “Hayır!” diyeceklerini söylemekteler. İki kişi, evetçi. Sekiz kişinin altısı, 1 Kasım seçimlerinde AKP’ye oy vermişler. Çoğunluk “Bir kişinin tek başına yönetimi olmaz.” diyor. İçlerinden bazıları, RTE’den sonra evlatlarının başa geçeceğini savunmaktalar. Tartışmanın odağında Erdoğan var. Öfke de ona yöneliyor. Ben, uzun süre dinlemekle yetiniyorum. Tartışmanın sonuna doğru birkaç tümceyle katılıyorum onlara. Halkı dinlemekte yarar var bugünlerde…
İstanbul’un hem Anadolu hem de Avrupa yakalarında birçok ilçede, farklı meslek grupları, farklı sosyal katmanlardan kişilerle konuştuk halkoylamasını. Konuştuğum kişilerin çoğunluğu, anayasa değişikliğinin zamansızlığı konusunda hemfikir. Bu görüşü savunanlar arasında halkoylamasında “Evet!” diyeceğini söyleyenler de var az da olsa.
AKP’liler, “Evet”i biraz utangaç savunmaktalar. En büyük savunuları, Erdoğan sevgisi… İçtenlikle tartıştığınızda ekonomi, terör, dış politika, FETÖ konusunda RTE’nin hata yaptığını söylemekteler. AKP’li birçok kişinin söylediği şey: “Erdoğan olmasa kim olacak?” Kılıçdaroğlu ve Bahçeli iktidar seçeneği sayılmıyor seçmenlerin çoğunluğu tarafından.
1 Kasım 2015 genel seçimlerinde AKP’ye oy vermiş birçok kişi hayırcı. AKP tabanı ekonomik krizi duyumsuyor iliklerine dek. Hem AKP’yi hem de RTE’yi tartışıyorlar. RTE’nin seçmenle arasındaki büyü bozulmuş durumda. Ekonomi, terör, Suriye konularında Erdoğan’ı hatalı bulan AKP’liler azımsanmayacak sayıda. Daha önce RTE’ye toz kondurmayanlar, şimdi derin eleştirilerde bulunmaktalar. Özellikle eğitimli genç AKP’li seçmen sorguluyor birçok şeyi. Kitap ve gazete okuma alışkanlıkları çok olmasa da internetten izlemekteler gelişmeleri. Başkanlığı savunanların da savunmayanların da görüşlerini okumaktalar.
Hangi partiden olursa olsun konuştuğum yurttaşların neredeyse hepsi, halkoylamasının Türkiye açısından önemli bir dönüm noktası olacağının farkındalar. Bu nedenle kararsız seçmenlerin çoğunluğu, önceki seçimlerde AKP’ye oy verenler… Özellikle 2002 öncesinde CHP/SHP-DSP ve Merkez sağ partilere (ANAP, DYP) oy veren AKP seçmenleri, yavaş yavaş partilerinden uzaklaşmaktalar. Özellikle Karadeniz ve Orta Anadolu kökenli seçmende AKP’den kısmen de olsa kopmalar var. Nereye doğru mu? Adres, şu an için belli değil. Siyasetteki gergin, kutuplaştırıcı ortam, onları rahatsız etmekte. Herkes ülkemizin içinde bulunduğu zor koşulların farkında.
En dertli olan kesim, esnaf… “Siftah yapmadan kepenk kapattım.” diyenler çok. Bu nedenle “Hayırcıların” esnaf üzerinde yoğunlaşması gerek. AKP’yi iktidara taşıyan en önemli kesim esnaflar. Ayrıca çevrelerini etkilemede becerikliler.
On beşi aşkın ilde yaşayan arkadaşlarımla konuştum. Gözlemleri benimkilerle örtüşmekte. Ekonominin haneleri yaktığını çok açık. Terör konusu, halkın önemli gündemi. Türkiye’nin iç ve dış güvenlik sorunları yurttaşlarca tartışılmakta. AKP’nin dış politikada yaptığı hatalar konuşulmakta yüksek sesle. RTE’nin başta FETÖ konusunda olmak üzere “Kandırıldık!” demesi, anımsatılınca en ateşli AKP savunucuları bile susmakta.
AKP, on beş yıldır ilk kez tabanı tarafından yüksek sesle tartışılmakta. Dinsel hamasetle halkın gözünü boyama devrinin sonu geliyor galiba. Özellikle ekonomik krizi derinden duyumsayan kesimler çok öfkeli. 2001 ekonomik kriziyle iktidara gelen AKP, yeni bir ekonomik krizle kan kaybetmekte. Macun tüpten çıkmaya başladı. Geri dönüşü olanaksız. Süreci hızlandıracak yeni siyasal gelişmelere de gebe Türkiye…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Şubat 2017




URUS KIZI


Doğu Karadeniz’de kadınlar, adları yerine doğum yerlerinin, babalarının adları ve çok az da olsa lakaplarıyla anılır. Bu durum, kadının köklerine içten bir saygının gösterilmesindendir.

Urus (Rus) Kızı’nın gerçek adını yalnızca aile üyeleri bilirdi. Geldiği kent ve geçmişine ait bilinenler çok azdı. Aslında bunları merak eden de olmazdı. Çünkü Urus Kızı çok becerikliydi. İlklerin öncüsüydü. Az da olsa eğitilmiş bir kadının neleri yapabileceğinin canlı bir örneğiydi.

Bolşevik Devrimi öncesi Doğu Karadeniz’in on parmağında on marifet olan gurbetçileri Rusya’ya çalışmaya giderlerdi. Hızarcılık, inşaat ustalığı, fırıncılık başlıca işleriydi onların. Ekmeklerini, çarlık Rusya’sının geniş coğrafyasında dişleriyle tırnaklarıyla çıkarırlardı.

Doğu Karadeniz’de çay yoktu o zaman. Osmanlı toprakları yoksuldu. Tarım, sanayi gelişmemişti. Teknoloji, henüz günlük yaşama girmemişti. Ortaçağ’ın kör karanlığında debelenen ülkenin gençleri, ekmeği gurbet ellerde aramaktaydı. Almanya’ya II. Dünya Savaşı sonrası giden işçilerimizden yıllar önce ilk gurbetçilerimiz, Rusya’ya giderlerdi çalışmaya.

Dedem ve çevre köylerden arkadaşları, I. Dünya Savaşı başlamadan önce Rusya’ya giderler ekmek paralarını çıkarmak için. Dedemin kardeşi İlyas da birliktedir onunla. Savaş başlayınca dedemin köyde ev bark sahibi iki ağabeyi Sarıkamış’a giderler savaşmaya ve şehit olurlar. Dedemler, savaş koşullarında dönemezler Türkiye’ye. Savaş’ın sonunda Bolşevik Devrimi olur. Gurbette kalmaları uzar. Bu sırada içlerinden bazıları orada gönül kaptırır Rus güzellere ve evlenirler. Çocuk sahibi olanlar olur. Bunlardan birisi de dedemin kardeşi İlyas’tır.

Bolşevik devrimcileri tüm Sovyet topraklarına egemen olup ortalık durulunca sılaya döner dedem ve arkadaşları. Kardeşi İlyas dönmez. Çünkü yerleşik bir düzen kurmuştur. Arkadaşları: Berberoğlu Tufan (Kazançlı’dan), Delimahmutoğlu Celal (Bizim köyümüz Gülderen’den), İbrahimağaoğlu Dursun (Sıraağaç’tan), Berberoğlu Dursun (Tufan Berber’in kardeşi) Türkiye’ye dönerler. Berberoğlu Tufan bir Rus kızıyla evli ve bir de çocuğu vardır. Eşini ve çocuğunu da getirir memlekete. Hıristiyan olan eşi Müslüman olur.  Zorlu bir deniz yolculuğuyla gelirler Türkiye’ye. Berberoğlu Tufan’ın ağabeyi Dursun’un asıl mesleği imamlıktır. Yolculuk sırasında gelinlerine namazda okunması gereken sureleri ezberletir.

 İşte, Berberoğlu Tufan’ın yanında Rusya’dan getirdiği eşidir Urus Kızı. O dönemde, gerçi şimdi de pek değişmemiştir, Sovyet topraklarının tümüne Rusya denirdi. Urus Kızı’nın doğup büyüdüğü yer, Azak kıyılarındaki Ukrayna’ya bağlı Mariupol kenti. Etnik kökeni Rus. Bunun hiç önemi yoktu. Asıl adı Nataşa, soyadı da Kabov’du. Köye geldiğinde adı Ayşe olur. Ama köylüler ne Nataşa’yı ne de Ayşe’yi bilirler. Ona, gelenek olduğu üzere geldiği yerin adıyla seslenirler: Urus Kızı.

Urus Kızı, eğitimli olduğundan beceriklidir. Gelin geldiği Kazançlı Köyü ve çevresinde ilk fenni ebeliği o yaptı. Ebelikte temizlik kurallarını o öğretmiştir köylerdeki alaylı kadın ebelere. Bu nedenle çevrede sağlıklı doğumlar arttı. Onunla paslı bıçak ve makasla kesilen göbek kordonları azaldı. Doğum öncesi ebenin el temizliği onunla devreye girdi..

Urus Kızı’nın en önemli becerilerinden biri de terzilikti. Köy kadınlarına düzgün giysiler dikerdi. Önce mezurayla ölçü alırdı. Giysileri prova ederek dikmesi, ilgi uyandırırdı. Onunla kadınlar daha güzelleştiler. Çünkü vücutlarına uygun giysiler giymeye başladılar.

Urus Kızı, iyi bir aşçıydı. Düğünlerde yemek pişirirdi. Onlarca kişinin önüne becerikli elleriyle hazırladığı yemeklerin gelmesini sağlardı. Toplu yemeklerin vazgeçilmez ustasıydı. Büyük kazanlarda malzemeleri ölçüsüyle koyardı. Yemeklerin tuzu da yağı da kararınca olurdu.

Çocukluğumuzda yazın meyveleri toplatırdı ninem. Üç köy ötedeki halama meyve götürmemizi isterdi. Biz de taze topladığımız meyveler. Kazançlı Köyü’nden de geçerek halamın yaşadığı Gökçeoba’ya götürürdük. Sepette ya da torbada taşıdığımız yük yorardı bizi. Urus Kızı’nın evi, yol üstündeydi. Kapısının önünden geçtiğimizi görünce bizi hemen tanırdı. Tanımasa da yanındakilere sorardı kim olduğumuzu. “Abdullah’ımın, kardeşliğimin torunları beni görmeden nereye gidiyorsunuz?” diye seslenirdi. Dedemin gurbet arkadaşı Berberoğlu Tufan’la uzun bir yolculuktan sonra gelmişti bu köye. Bu nedenle dedemi kardeşliği bilirdi. Dedem, Rusya dönüşü evlendi ve altı çocuğu yetim bırakarak bu dünyadan gencecik yaşında göçtü. Neredeyse ömrünün yarısını gurbette geçirdi. Kısacık yaşamında anne, baba, kardeş, evlat, eş acısını; onlarca sosyal olayı yaşadı. Uzun bir ömre bile sığmayacak kadar çok olayların tanığı oldu.

Ayşe Nine’nin çağrısına sessiz kalmak olanaksızdı. Biraz utangaç, biraz da çekingen bu çağrıya uyardık. Gösterdiği iskemlelere otururduk. Kaşla göz arasında sıcak mısır ekmeğinin arasına tereyağı ve peyniri koyardı. Yanına da ıhlamur çayı… Mısır ekmeğiyle ıhlamurun buharları ve kokusu birbirine karışırdı. Bu, lezzetin doruğuydu. Bir de buna Ayşe Nine’nin gözlerindeki sevgi dolu yeşil bakışlar eklenince keyfimize diyecek yoktu. Dedemin nasıl insancıl, sevgi dolu, arkadaş canlısı bir kişi olduğunu anlatırdı bize. Henüz tarihin önemini kavramadığımızdan tarihin tanığı Urus Kızı’na soru sormazdık fazlaca. Yalnızca dedemi merak ederdik. Boyunu posu, göz ve saç rengi gibi sorular sorardık ona. Canlı tarihin ciltler dolusu sayfaları önümüzde dururken biz, çocuk aklımızla yaşamımızda bir kere bile görmediğimiz, babamın bile zar zor anımsadığı dedemle ilgili fiziksel özellikleri merak ederdik.

Tereyağlı, peynirli mısır ekmeğini yiyip ıhlamur çaylarımızı içtikten sonra izin isteyip kalkardık. Yolumuz uzundu. Beklemek olmaz, yoksa geç kalırdık gideceğimiz yere. Kalkarken sepetimizden meyve vermek isterdik ona. O, kapısının önündeki ağaçları göstererek “Bakın burada var. Siz, onları halanıza götürün.” derdi.

Yola koyulurduk üç beş adım sonra arkaya dönüp baktığımızda Urus Kızı’nın yeşil bakışlarının peşimizde donup kaldığını görürdük. Kim bilir neler düşünürdü. Belki Kırım topraklarında geçen çocukluğuna ilk gençliğine düşünür dalıp giderdi. Berberoğlu Tufan Dede’yi gördüğü ve ona vurulduğu ilk günü anımsardı büyük bir olasılıkla. Eğer vurulmasıydı gönülden, bunca uzak bir diyarda geçirir miydi ömrünün büyük bölümünü? Belki de Rusya topraklarından ayrıldıkları bir tekneden son bakışı donup kalmıştı gözlerinde.

Biz, yolu oynayarak bitirirdik. Urus Kızı çoktan aramızdan ayrıldı. Şimdi o evde torunları yaşamakta. Tabi, ev de çağa uydu. Şimdi seyrek de olsa araba ile mısır ekmeği ve ıhlamur kokulu o evin önünden geçerken Ayşe Nine’nin yeşil bakışlarını ararım. Ne yazık ki o bakışları, sisli bir perdenin aralığından görür gibi olurum. Şefkat, sevgi, cömertlik dolu sesini duyarım sanki. Tarihin öneli bir tanığının anıları da onunla birlikte gitti. Ne mi kaldı geriye? İnsanlığı, fenni ebeliği, aşçılığı, terziliği… Daha ne kalsın ki?

                                       Adil Hacıömeroğlu

                                        29 Ocak 2017

 

                                       

TÜRK MİLLETİ’Nİ YOK SAYMA!

                                   
Tek millet,
Tek bayrak,
Tek devlet,
Tek vatan,
Tek dile (Nedense RTE tek dili söylemiyor.) evet…
Ancak tek kişinin egemenliğine HAYIR!
Neden mi?
Türk Milleti’nin egemenliğini, Türk Bayrağını, devletin varlığını, vatanın bütünlüğünü, Türkçenin resmi dil olarak varlığını sürdürmesini ancak milletin tümünün söz sahibi olduğu parlamenter sistemle sürdürebiliriz.
Tek kişinin egemenliği, milletin egemenliğini yok eder. Başkanlık, eyalet sistemini zorunluğu kılacağından devletin, bayrağın, dilin tekliği yok olur; tek vatan bölünür; millet parçalanır.
O zaman vatanımızı bölecek, milletimizin, dilimizin, bayrağımızın, devletimizin tekliğini yok edecek başkanlığa neden “Evet!” diyelim?  Atalarımızın bin bir güçlükle savaşarak kurduğu devletimizi kendi elimizle niye bölelim.
Milletin ortak aklıyla yönetmekte olduğu ülkemizi, neden bir kişinin iradesine teslim edelim? Seksen milyonun ortak aklı mı büyük, yoksa bir kişinin aklı mı? Biz Türk Milleti, seksen milyonun ortak aklının kullanıldığı Cumhuriyet’ten yanayız. Bu nedenle de başkanlık rejimine karşıyız.
Hele ki başkanlık rejimini AB-ABD Türkiye’nin önüne koymuşsa ve FETÖ-PKK destekliyorsa bu işte bir hinlik yok mudur? Türkiye düşmanlarının Cumhuriyet’imizi yıkmak, devletimizi ortadan kaldırmak, Türk Milleti’ni tarihten silmek için bir tuzak bu. Türk Milleti’nin bir ferdi bile bu tuzağa düşmemeli. Bu nedenle AKP, CHP, MHP, Vatan Partisi’ne ve adlarını saymadığımız diğer partilere oy veren her yurttaşımızın bu oyunu bozarak tuzağa düşmemesi, emperyalist düşmanlara karşı Türk Milleti’nin varlığını savunması gerek. Bunun içindir ki Türk Milleti’nin egemenliğini yok edecek olan başkanlık rejimine milletçe, hep birlikte “HAYIR!” diyelim. Milletin ortak aklının emperyalistlerin ve bir kişinin aklından daha büyük olduğunu haykıralım tüm dünyaya…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24 Ocak 2017


AMAN DİKKAT!

                                               
Başkanlık anayasasının TBMM’den geçmesiyle halk oylamasının yolu açıldı. Halk oylamasının Türkiye için ne kadar yaşamsal olduğu çok açık. Bu nedenle yurtseverlerin kaygılarını anlıyorum. Ne yazık ki birçok yurtsever çaresizlik içinde. Kendince çözümler bulmaya, mücadele yöntemleri geliştirmeye çalışmakta. Bu kendince yöntemler birçok kişiyi sağa sola savurmakta. Kaş yapayım derken göz çıkarmaktalar.
Kendince mücadele yöntemleri bulmaya çalışan yurtseverlerin birçoğu örgütsüz. Bu kişiler, bireysel savaşım peşinde. Örgütsüz olunca da sonbahar yaprağı gibi savrulmaktalar rüzgârın önünde. Bu nedenle bu yurttaşlarımıza örgütlü savaşımın içinde olmasını öneririm.
Halk oylamasına gidilirken sosyal medyada büyük bir devinim yaşanmakta. Sosyal medyada “Evet”çilerle “Hayır”cılar arasında klavye savaşları yaşanmakta. Suçlamalar, karşılıklı düzeysiz atışmalar, aşağılamalar tüm hızıyla sürmekte. Defalarca söyledik, yine söylüyoruz. İnsanlara hakaret ederek, onları kazanamazsınız. Tersine onların bulundukları yerde daha çok kemikleşmesine neden olursunuz. Unutulmasın ki “Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.” Sabırla ikna etmeliyiz karşımızdakini. Bunu yaparken de o kişinin düşüncelerine, inançlarına, sevdiklerine, değerlerine saygı göstermek birincil koşul.
Sosyal medyada bizi şaşırtan paylaşımlar, etkinlikler var. SEÇSİS tartışmaya açıldı hızla. Sanki tartışırsak hemen değişecek gibi. Hatta sosyal medyada “SEÇSİS Sistemini Reddediyoruz, Geçersiz Oy Kullanıyoruz” adlı ve benzeri içerikte gruplar kurulmakta. Bu tür gruplar, ilk bakışta AKP karşıtı gibi görünmekte. Oysa seçimde geçersiz oy vermeyi savunduğu için “Evet” oylarının üstün gelmesine katkı yapmaktalar. Halk oylamasında geçersiz oy vermek ya da sandığa gitmemek başkanlık rejiminin kabul edilmesine yol açar. Bu tür tavırlar son derece yanlıştır. Bu tür tavırlar içinde olanların Cumhuriyet’e karşıt bir duruş gösterdiklerini belirtelim.
Yine sosyal medyada bazı yurttaşlarımız halk oylamasında kullanılan oyların rengini, mühürde neden “evet” yazdığını tartışmaya açmaktalar. Bu tür paylaşımların anadüşüncesi, bu durumda “Evet” oylarının kazanacağı saptamasıdır. Bu tür bir tartışma yersizdir ve ne oyların rengi ne de mühürler değişir. Bu tartışmalar, kamuoyunda kafa karışıklığına neden olmakta. Kitlelere “öğretilmiş çaresizlik” aşılar. “Ne yaparsan yap, AKP kazanır.” düşüncesini bilinçaltlarına yerleştirir.
Memlekette herkes, her konuda uzman(!). Seçim söz konusu olduğunda da seçim ve sandık uzmanları ortaya çıkmakta.  Bu kişiler, halkın kafasını karıştırmaktalar. Ne yazık ki bu tür uzmanlar(!), AKP karşıtı görünseler de AKP’ye en büyük hizmeti yapmaktalar. AKP’nin her türlü olanağa sahip olduğu ve her durumda kazanacağı algısını yaygınlaştırmaktalar. Halkta teslimiyet, yılgınlık, başarısızlık duygusunun yerleşmesine yol açmaktalar. Başkanlık rejimine karşı olan ve bu ABD dayatmasını tarihin çöplüğüne göndermek isteyen yurtseverlerin bu tür paylaşımlara, yönlendirmelere kanmamaları gerek. Uzman görünen kafa karıştırıcılara aman dikkat!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Ocak 2017

ÖFKEYLE DEĞİL, AKILLA DAVRANMA ZAMANI


Başkanlık rejimiyle ilgili anayasa değişikliğinin ilk turu tamamlandı. Hem de nasıl…
Yumruklaşmalar, bardak fırlatmalar, kafalara koltuk indirmeler, kürsü kırmalar, ağız burun dağıtmalar, tekme tokat girişmeler, laf sokmalar, küfürler, tehditler, diş gıcırdatmalar, boğaz sıkmalar, muhalefet kulisinde liderlerin sürpriz (!) çay içmeleri, sabahlara kadar süren oturumlarda masalar üzerinde uyumalar…
İlk tur görüşmeler gösterdi ki başkanlık rejimi Türkiye’yi bölüyor. Oysa cumhurbaşkanın Türk Ulusunun birliğini temsil etmesi gerek mevcut anayasamıza göre. Anayasa değişikliğiyle yalnızca bir partiyi temsil edecek cumhurbaşkanı. Yani ulus bir kenara itilmekte. Onun yerini, bir partiye oy verenler almakta.
CHP’liler, TBMM’deki görüşmeler sırasında ikna edici olmak yerine gerginlik yaratıcı bir yol izlediler. Oysa iş pamuk ipliğine bağlı. AKP ve MHP’den ikna edilecek on, on beş milletvekili anayasa macerasına son verebilecek durumda. Bu milletvekillerini ikna etmek yerine, onları AKP yönetimine daha çok yaklaştırmakta kavgalar ve genelleştirilen suçlamalar.
Deniz Baykal’ın bilgece, yurtsever bir sorumluluk içinde yaptığı konuşmalar güzeldi. Baykal, AKP ve MHP’li vekilleri ikna etmeyi amaçladı. Konuşması sırasında AKP ve MHP sıralarından kayda değer itirazlar gelmedi. Gürültü patırtı yoktu TBMM’de Deniz Bey’in konuşması sırasında. Bu durum, CHP sözcülerine örnek olabilirdi, olmadı. Tabi bilgelik, sorumluluk bilinç ve birikim işi.
Başkanlık rejiminin Türkiye’yi bölünmeye götürdüğü çok açık. Başkanlık, ülkemizi zayıflatacak. Bu da en çok Türkiye’yi çökertmek isteyen güçlerin işine gelecek. Bu nedenle de başta ABD olmak üzere İsrail, PKK, FETÖ… den oluşan şer cephesi başkanlık rejimini desteklemekte.
Anayasa değişikliğini ulusça nasıl önleriz? Öncelikle bu iş TBMM’de halledilmeli. Çünkü halkoylamasına giderse halk arasındaki bölünme daha da derinleşecek. Bu nedenle AKP ve MHP’li vekilleri ikna etmek birincil görev. Bu ikna süreci, bire bir ilişkilerle olabilir. Ama asıl ikna edici güç halk. Parti tabanlarında yapılan çalışmalar, milletvekilleri üzerinde baskı yaratmakta. Özellikle MHP tabanı ayakta başkanlığa karşı. AKP tabanında da kafası karışık olanlar çok. Bu nedenle ökeyle, kavgayla değil; akılcılıkla, sabırla ikna edici olmalı.
Özellikle sosyal medyadaki tartışmalara dikkat çekmek istiyorum. Ne yazık ki kendisini “Atatürkçü,  cumhuriyetçi” olarak niteleyen birçok yurttaşımız; AKP’yi destekleyenlere karşı saldırgan bir tutum göstermekteler. Onları, sürekli olarak “cahillik, aptallık, düşüncesizlik, IŞİD’cilik, koyun olmak, kömür ve makarna alarak karşılığında AKP’ye oy vermekle…” suçlamaktalar (Benzer suçlamalar, ne yazık ki son günlerde Bahçeli’yi savunanlara karşı da yapılmakta.). Bu suçlamalarla AKP’ye her hangi bir nedenle oy veren yurttaşı, daha çok AKP’ye yakınlaştırmaktalar. Böylece de açıkça AKP’ye hizmet etmekte bu sözde sorumsuz Cumhuriyet savunucuları.
Bir kişiyi, hakaret ederek kazanamayız. Bir kişiyi hatadan döndürmenin yolu, onu sabırla ikna etmektir. Sağa sola küfreden kişinin yanına kimse yaklaşmaz. Bu nedenle klavye kahramanı Cumhuriyet savunucuları, biraz olsun Atatürk’ü öğrensinler. Özellikle Birinci TBMM’de Atatürk’ün ikna gücünü görmek gerek.
Başkanlık rejimi, TBMM’den çıkıp halk oylamasına giderse yapılacak iş, yurttaşı yanlıştan döndürmek için onu sabırla iknadır. Bundan başka da çıkar yol yoktur. Emperyalizme karşı verdiğimiz savaşı, ancak ulusun birliğiyle kazanırız. O zaman hep birlikte konuşarak, gerçeğin ışığında aydınlanarak emperyalizmin bize dayattığı başkanlık rejimini çöpe atabiliriz.
Not: Bu yazıyı tamamlayıcı nitelikte olan aşağıdaki yazıları da okumakta yarar var.
Seçimler Rüşvetle mi Kazanılır? http://adiladalet.blogspot.com.tr/2010/10/secimler-rusvetle-mi-kazanilir.html
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       18 Ocak 2017


“SUÇ İŞLİYORUM, SANA MI SORACAM LAN?”

                        
Başlıktaki tümce bana değil, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a ait. 9 Ocak 2017 günü TBMM’de Anayasa değişikliği konusu görüşülmeye başlandı. Görüşmeler, gün boyu tartışmalı geçti. AKP’liler, başkanlık sisteminin geçmesi konusunda kararlı, MHP’liler mahcuptu.  CHP’liler, dirençli göründüler TBMM’yi etkisizleştirecek yasa teklifine muhalefet konusunda.
Anayasa teklifinin maddelerinin görüşülmesi konusunda oylama yapıldı gece yarısı. Çok demokratik(!) ve anayasaya uygun(!) bir biçimde yapılan oylamada 338 evet oyuyla teklifin maddelerinin görüşülmesine geçilmesi kabul edildi.
Anayasa değişiklikleriyle ilgili oylama TBMM’de anayasamıza göre gizli oylamayla yapılır. Bu, kesin hüküm… Her milletvekili bu kurala uymak zorunda.
Dün yapılan oylamada üç AKP milletvekili birlikte giriyorlar oy kabinine neden mi? AKP’de kimse kimseye güvenmiyor. Herkes, birbirini kontrol etmekte.
Erzurum Milletvekili Orhan Deligöz, oyunu açık kullanıyor ve meclisin tümüne poz veriyor. Neden mi? Bu vekilin kardeşi FETÖ üyesi olmaktan gözaltında. Sayın Vekil, Reis’e haykırıyor adeta: “Ben FETÖ’cü değilim.” diye. Allah kimseyi böyle zavallı durumlara düşürmesin!
Sağlık Bakanı Recep Akdağ oyunu kabin dışında göstererek kullanıyor. Ona “Suç işlediğini” söyleyen CHP’li milletvekillerine Akdağ. “Suç işliyorum, sana mı soracağım lan!” diye bağırıyor. Sağlık Bakanı, suç işlediğini itiraf etmekte. Koruması gereken Anayasayı hiçe saymakta. Yasalara uyması gereken bakan, yurttaşa yanlış örnek olmakta.
Şimdi Akdağ’ın mantığıyla düşünelim.
Rüşvet yiyen belediye başkanı ya da devlet görevlisi kendisinden hesap soranlara: “Sana mı soracam lan!” diyebilir.
Kundaktaki bebeğe, seksenlik nineye, damacanaya,  vakıf yurdundaki erkek çocuğa, keçiye, eşeğe tecavüz eden sapık da kendisini; “Suç işliyorum, sana mı soracam lan!”  tümcesiyle savunabilir.
Komşusunun ürününü talan eden zorbaya; “Bu yaptığınız TCK’ya göre suç!” diyene… Zorba: “TCK’da ne lan, sana ne?” diyerek yanıt verebilir.
Türkiye’nin çeşitli yerlerinde sabotaj, saldırı yapan FETÖ, PKK ve IŞİD’li katil sürüleri de Sayın Bakan’dan esinlenerek yasalara meydan okuyabilir. Zaten okuyorlar da…
 Trafik magandası da Akdağ’ın yolundan giderek kendisini uyaranlara ve kurallara uyması gerektiğini söyleyenlere; “Suç işliyorum, sana mı soracam lan!” diye hömkürebilir.
İşe gitmeyen, görevini yapmayan bir memur, ona sorumluluğunu anımsatana: “Sana ne lan!” diyerek rest çekebilir.
Örneklerimiz çoğaltılabilir.  Ne demiş atalarımız: Balık baştan kokar. Balık baştan öyle bir kokuyor ki, bu kokuya dayanmak olanaksız.
Türkiye’yi yönetenlerin ön tekerleği yasadışılığı marifet saymakta. Arka tekerlekte iz sürmekte.
Şimdi herkes sormakta şaşkınlık ve merakla: “On beş yıllık AKP iktidarı döneminde suç oranları neden olağanüstü düzeyde arttı.” diye. Şaşırmaya gerek var mı? Bütün sorun ön tekerlekte. Anayasaya, yasalara uymamayı görev edinmiş kişiler yönetmekte ülkemizi ne yazık ki…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Ocak 2017







ABD, YILBAŞIMIZA SALDIRDI


Haftalardır yobaz medya, yılbaşı kutlamalarına karşı bir kampanya başlattı. Yılbaşı kutlamasının İslam’a aykırı olduğu vurgulandı. Gazetelerin bu psikolojik savaşına sosyal medyadaki tetikçiler balıklama atladı. Böylece yabancı istihbarat örgütlerince planlandığı anlaşılan Ortaköy saldırısının kamuoyu desteği hazırlanmaya çalışıldı.
Yobaz medyanın yılbaşı aleyhine başlattığı psikolojik savaşın amacı, toplumu dindar ve laikler olarak ikiye ayırmak. Yani Türkiye’yi bölmek… Ne yazık ki Ortaköy saldırısının öncesi ve sonrasında bu psikolojik savaş kısmen amacına ulaştı. Her iki kesimin bilgisiz kesimi, sosyal medya üzerinden kavgaya tutuştular. Zaten terör eylemlerini yaptıran emperyalist güçlerin amacı bu değil miydi?
Ortaköy saldırısını IŞİD üslenmiş. Zaten saldırı öncesi yapılan yılbaşı karşıtı propaganda, IŞİD’e zemin hazırladı.
Saldırıyı hangi terör örgütünün yaptığı çok önemli değil. IŞİD, PKK ve FETÖ… Hepsi de emperyalizmin taşeronu… Önemli olan emri veren merkez... Böylesine büyük eylemler, bir terör grubunun tek başına yapacağı bir iş değil. Hele bir teröristin tek başına yapacağı bir iş hiç değil. Bu tür eylemlerin arkasında kesinlikle yabancı bir istihbarat örgütü bulunur. Eylemin baştan sona planlayıcısı bu örgüttür.
Şimdi gelelim Ortaköy saldırısına… Saldırganın daha önce gece kulübüne geldiği güçlü bir olasılık. Çünkü eylemi kısa sürede gerçekleştirmesi, mekândan giriş çıkışlardaki çabuk ve soğukkanlı tavırları bunu göstermekte. Ayrıca içeride ve dışarıda destekçilerinin olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü geliş ve gidişlerdeki çabukluk, yardımcıların varlığını göstermekte. Burada en önemli ilgi çekici nokta, teröristin eylemi yaptıktan sonra silahını bırakarak giysilerini değiştirmesidir. Elinde silah olmayan bir katliamcıya, orada bulunanlarca bir sandalye, bardak ya da başka bir cismin atılmaması şaşırtıcıdır. Az önce kapıdan ateş ederek giren saldırganın kısa bir süre sonra onca korumaya karşın elini kolunu sallayarak çıkması düşündürücüdür. Gece kulübünün kapısında bekleyen onca koruma silahsız mı orada beklemekteler? Bu durumdan da anlaşılacağı üzere yüzlerce kişinin eğlendiği bir yerde terör eylemlerine karşı herhangi bir önlem yok!
Ortaköy saldırısı, Türkiye’nin birliğinedir. Amaç, Türkiye’yi zayıf düşürmektir. Zayıf düşen Türkiye, Atlantik sisteminin isteklerine direnemez, diz çöker. Böylece de Türkiye, teslim alınır.
Ortaköy katliamının “laik yaşam tarzına” bir saldırı olduğunu söyleyen, yayan, savunan kişi ya da grupların emperyalizmin terörle Türkiye’yi bölme amacına hizmet ettiklerini söyleyebiliriz..
Ortaköy’de katledilen kişiler için sevinen sözde dindar, özde insanlık düşmanı sapık zihniyetin emperyalizme alet olduklarını belirtelim.
Türkiye, bizim ülkemiz. Görüşümüz, inancımız, etnik kökenimiz ne olursa olsun hep birlikte yurdumuzu savunmak zorundayız. Çünkü başka Türkiye yok!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           3 Ocak 2017


BAŞKANLIK, TÜRKİYE’YE SİLAH ÇEKMEKTİR


AKP, Devlet Bahçeli’nin desteğiyle başkanlık sistemini TBMM gündemine getirdi. Bahçeli’nin AKP’ye sıkıştığı anda destek vermesi artık kamuoyunu şaşırtmamakta. AKP’nin Cumhuriyet rejimine vurduğu her büyük darbede yolu açan Bahçeli.
TBMM’nin önüne gelen “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adı verilen yasa tasarısı, aslında bal gibi başkanlık rejimi. Adına ne dersen de, bir şeyin içeriği önemli. İçerikte ne var? TBMM yetkisizleşecek… Hem de kendi eliyle yasama görevini başkana terk edecek. O zaman TBMM ne işe yarayacak? Hiçbir işe… Yasama, yürütme ve yargı yetkisini elinde toplayan başkan; Türkiye’nin tek egemeni olacak. Hem de hiç kimseye hesap vermeden bu yetkileri kullanacak.
Adına başkan ya da cumhurbaşkanı denen tiran, istediği zaman milletin meclisini feshedebilecek. Hani milli irade? Ne milli iradesi? İradenin topu tiranın elinde olacak. Yasa da irade de başkomutan da o… Yargı da millet de yurttaş da o…
Başkanlık sistemi yasa tasarısı, yalnızca sistem değişikliği değil. Cumhuriyet rejiminin yok edilmesi demek... Demokrasiden vazgeçmek demek… Seksen milyonluk bir ülkeyi, bir kişinin iradesine bırakmak demek…
Bir kişiye padişahların, kralların bile elinde bulunmayan yetkileri vermek; ulusu korkunç maceralara sürüklemektir. Bir kişi deha dahi olsa bir ülkeyi tek başına yönetecek yetenekte olamaz. Üstelik kraldan daha büyük yetkilerle donatılacak RTE dahi de değil.
Türkiye’yi kurtuluşa götüren, kuran TBMM; kendi eliyle kendini yıkamaz. TBMM’nin işlevsizleştirilmesi, Türkiye’nin yıkılışına giden bir yolun aşılmasıdır. Bu nedenle “Cumhurbaşkanlığı sistemi yasa tasarısına” evet oyu verecek vekiller, milletin kendilerine verdiği temsil yetkisini kötüye kullanmış olacaklar. Bu nedenle de Türk Milleti’ne, TBMM’ye, Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet eden kişiler olarak tarihe geçecekler. Bir kişinin çoluk çocuğuna bırakacağı en kötü kalıt da bu olsa gerek.
Başkanlık sistemi milletimizi bölmekte. Atatürk, Türk Bayrağı, İstiklal Marşı ile bölücülüğe karşı birleşen milletimizi bölmek kime, ne yarar getirir?
23 Nisan 1920’den başlayarak Türkiye’nin düşmanı emperyalistler, her fırsatta TBMM’yi yok etmek için uğraştılar. Anadolu’nun işgali sırasında Yunanlıların Polatlı üzerinden Ankara’ya yürümelerinin amacı, TBMM’yi dağıtmaktı. Yıllar sonra 15 Temmuz darbe kalkışmasında ABD güdümündeki FETÖ’nün TBMM’yi bombalaması nedendir acaba? Yunanlılar da FETÖ de TBMM’yi, dolayısıyla Türk Milleti’ni hedef aldılar. Peki, şimdi yapılan nedir? TBMM’yi yok ederek milletin başına tiran getirmekteki amaç ne? Dün Yunanlıların, FETÖ’nün yapamadığını bir yasa tasarısıyla yapmak emperyalizme hizmet değil mi?
Başkanlık sistemini yasalaştırmak; emperyalizm adına Türkiye’ye silah çekmektir, TBMM’yi bombalamaktır, Türk Milleti’ne savaş ilan etmektir. Bizler; bu emperyalist saldırıya, savaş ilanına sessiz mi kalacağız? Gazi meclisimizin yok edilmesine sessiz kalırsak vatanımızın ayağımızın altından kayıp gitmesine de ses çıkaramayız.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           29 Aralık 2016



İKİ TÜRK ŞEHİT: VOROVSKİ VE KARLOV


Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov, polis kimlikli bir terörist tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Türk-Rus ilişkilerinin hızla geliştiği, Türkiye’nin Atlantik’ten koparak Avrasya’ya doğru doludizgin gittiği bir dönemde böyle bir suikastın yapılması ilginçtir. Herkes tetikçinin arkasındaki gücü merak ediyor ve uzun uzun yorumlar yapılmakta bu konuda. Uzun söze gerek yok! Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesinden rahatsız olan kimler? ABD, İsrail… O halde? Karlov cinayetinin planlayıcıları da apaçık ortada…
Rus Elçisi Karlov, Ortadoğu’nun dirliği, Türkiye’nin birliği için canını verdi. Tıpkı ülkemizin bütünlüğünü korumak için sınır boylarında şehit düşen Mehmetçiklerimiz gibi. Bunun içindir ki Karlov, Türkiye’nin şehididir ve milletimiz var oldukça da Karlov’u, şehidimizi saygı ve minnetle anacağız hep.
Peki, Türk çıkarları uğruna vurulan ilk Rus elçisi midir Karlov? Tabi ki hayır!
Kurtuluş Savaşı biter, Lozan görüşmeleri başlar. İngiliz, Fransız ve İtalyanlar kararlıdırlar emperyalist çıkarlarını korumak için. Konferans’a katılan irili ufaklı bazı devletler de emperyalistlerle birlikte davranmaktalar. Türkiye, İsmet Paşa başkanlığındaki bir kurulla katılır görüşmelere. Paşa, çetin cevizdir. İyi direnir, tıpkı savaş alanlarında olduğu gibi. Türkiye’nin tek destekçisi Sovyetler Birliği’dir. Can pahasına bir yoldaşlık oluşur iki ülke arasında. Sovyetlerin Türkiye’yi kararlılıkla savunması Emperyalistleri rahatsız eder. Rusya’yı Lozan’da saf dışı etmek için her türlü ayak oyununa başvururlar. Görüşmelerin ilk bölümü 22 Kasım 1922’de başlar. Sert tartışmalar olur. Neredeyse hiçbir konuda uzlaşma olmaz. Görüşmeleri yöneten İngiliz Lord Curzon kendisini hala sömürge valisi sanmakta. Her türlü entrika söz konusudur. Sinir harbi yaratarak İsmet Paşa’yı yıldırarak teslim almak ister Curzon. Sovyetler Birliği’ni, görüşmelerde Çiçerin temsil etmekte. Lozan görüşmeleri 4 Şubat 1923’te kesilir. Temsilciler dağılırlar.
Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923’te yeniden toplanır. Konferans’ı, bu kez İngiliz Rumbold yönetmektedir. Sovyetler Birliği’ni de Roma Büyükelçisi Vorovski temsil edecektir. Ama Vorovski, bir türlü Roma’dan Lozan’a gidemez. Neden mi? İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilciler ondan Boğazlar konusunda kendi tezlerini desteklemesi konusunda söz vermesini isterler. İsviçre’ye girmemesi için her türlü diplomatik rezalete başvurur emperyalistler. Kendisine vize vermemek için bin dereden su taşıtırlar ona. Vorovski direnir. Türkiye’nin yanındaki duruşunu kararlılıkla sürdürür. En sonunda Lozan’a gider, Cecile Oteli’ne yerleşir iki arkadaşlarıyla. Bolşevik yönetimi, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi diplomasi savaşında da Türkiye’nin yanındadır. Vorovski, Boğazlar konusunda emperyalist tezlere direnir. Lozan’da bulunan Rus Büyükelçi’yi görüşmelerle almamak için oyunlar başlamıştır bu kez.
Emperyalistlerin Vorvski’yi, Konferans’tan uzaklaştırma çabaları bir işe yaramayınca İsviçre faşistleri devreye girer. Protestolar yaparlar. Ardından Rus asıllı, Bolşevik karşıtı bir tetikçi bulunur ve Vorovski 10 Mayıs 1923 günü akşamı saat dokuz buçukta öldürtülür. Amaç, Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermektir.
Vorovski’nin öldürülmesi, en çok Türk kurulundaki delegeleri şaşırtır ve üzer.
Vorovski’nin cenazesi ertesi gün, bulunduğu hastaneden kiliseye götürülür. Cenaze törenine İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan kimse katılmaz. Cenazeye yalnızca iki Türk delege, üç buket çiçekle katılır ve sonrasında Vorovski’nin cansız bedeni, ülkesine gönderilir. (Lozan, Ali Naci Karacan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2010)
 Lozan görüşmeleri yalnızca bir diplomasi savaşı olmadı. Emperyalistler, Türkiye dostu Sovyet elçisini öldürterek barış masasına kan bulaştırdılar. Vorolski, tarihe Türk şehidi olarak adını yazdırdı böylece. Çünkü Türkiye’nin çıkarları uğruna canını verdi.
Aradan doksan üç yıl geçti ve yine emperyalizme karşı Türk-Rus ittifakı gündeme geldi. 1920’li yıllarda oluşan Türk-Rus kardeşliği, İngiliz sömürgeciliğinin sonunu getirdi, mazlum uluslara kurtuluş yolunu açtı. Bugün oluşmakta olan Türk-Rus dostluğu Atlantik sistemini çökertmekte. Dünyanın mazlumlarına bağımsızlık, birlik, özgürlük yolunu açmakta.
Dün Vorovski, bugün Karlov… İkisi de Türkiye’nin daha güzel bir geleceğe kavuşması için canlarını verdiler. İkisi de Türk şehididir. Çünkü Türk vatanı için öldüler ve bu vatanda hep yaşayacak onların adları. Ölümsüzlükleriyle vatanımıza can verdiler. Bize can verenleri unutmamız olanaklı mıdır?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               22 Aralık 2016


BU KAFAYLA MI TERÖRÜ YENECEKSİNİZ?


        Soğuk bir cumartesi sabahı… Hastalık illetinden yakamı kurtarmak üzereyim. Saat sekizi geçmiş. Kahvaltı yapmaktayım iştahsızca… Bir yandan da haberleri dinlemekteyim. Birden oturduğum yerde irkildim kaldım. “Kayseri’de patlama!” “Eyvah, vatan evlatları gene gitti kalleş pusularda!” dedim. İçim titredi, gözlerim ıslandı.
           Patlamanın duyulmasından çok geçmeden olay yerlerine giden muhabirlerle telefon bağlantıları kurulmaya başlandı. Görgü tanıklarının anlatımlarıyla, muhabirlerin keskin zekâ içeren gözlem ve yorumlarıyla saldırının hedefi ve faili neredeyse yüzde yüze yakın açıklığa kavuştu. Tabi ki bu yorum ve gözlemler benim düşüncelerimle örtüştü. Çünkü Türkiye’nin kimlerle savaştığını bilmekteyim. Düşmanın hangi yöntem ve örgütleri kullandığının farkındayım.
         Televizyonlar, canhıraş biçimde Kayseri’ye bağlanmaktalar. Mülki, idari amirler; oda başkanları, kitle örgütleri temsilcileri… önlerine kim gelirse telefonla bilgi almaktalar. Bu arada Kayserili vekiller de unutulmuyor.
Telefona, Kayserili vekil Sami Dedeoğlu bağlanıyor. Saldırının nedenini açıklıyor kendince. “15 Temmuz gecesi Kayseri sokağa çıkan ilk ilmiş. Saat, 24.00 olmadan iki yüz bin kişi toplanmış meydanda. Böylece darbeyi ilk önleyen ilmiş Kayseri.”  Bu doğrultuda sözle dökülmekte Vekil Bey’in ağzından. Diğer illerimizdeki yurttaşlarımızın gösterdiği başarıyı, kahramanlığı Kayseri de göstermiş. Bu nedenle bu ilimizle ve diğer seksen ilimizle gurur duymaktayız. Burada özel bir şey yok!
Ancak…
Vekil Bey’in derdi başka… Ne terör ne de darbe… Onun derdi gelecek seçimlerde seçilebilecek bir sırayı şimdiden garanti etmek… Bunun da yolu kendini 15 Temmuz kahramanı yapmak. Reis’in gözüne girmek… Bu nedenle Kayseri saldırısıyla ilgili konuşmuyor Vekil Bey. Şu cümleyi kuramıyor bir türlü: “Saldırı, TSK’ya ve Türkiye’nin birliğinedir.”
TSK’nın en seçkin askeri birliği hedef alınıyor, Vekil Bey, bunu görmüyor. Kayseri Komando Tugayı, daha düne kadar Güneydoğu’yu PKK’lı teröristlere dar ediyor ve soluklanmak için kısa bir süreliğine üslerine, Kayseri’ye dönüyorlar. Hem de kayıpsız… PKK; işte bu efsanevi birliğe saldırmakta, kalleşçe… Vekil Bey, kendisinin de inanmadığı rakamlarla alan düzenlemesi yapmakta. O alanda da kendini hayali kahraman ilan etmek.
AKP’lilerde ciddi saplantılar var. TSK ve Cumhuriyet konusunda özellikle. Bir de olaylar arasında ilişki kurma becerileri yok gibi. Açıkça çık, söyle: “ABD, Kayseri’de askerlerimize saldırdı!” de. “Bu saldırıda PKK kullanıldı.” de. Sözü uzatıp kel alaka konulara girince analiz falan yaptıklarını sanmakta AKP’li sözcüler. Olayı açık gör, açıkça anlat!
AKP’li Vekil’in kafasıyla terör önlenmez. Bu, bir savaş… Savaşta düşmanın da dostların açıkça belli olacak. Kimle, neden savaştığını bileceksin!
Adil Hacıömeroğlu

18 Aralık 2016

EY KONGAR, SEN KİMDEN YANASIN?


Cumhuriyet Gazetesi köşe yazıcısı Emre Kongar, Vatan Partisi’ne kafayı takmış durumda. 6 Aralık 2016 günü “Anayasal diktatörlük” başlıklı yazısında güya RTE’yi eleştiriyor, ama yazının asıl hedefi Vatan Partisi. Emre Hoca, daha önce de Vatan Partisi’ne kara çalan (Eleştiri demiyorum, çünkü eleştiri nesnellik taşımalı. Söylencelerle, ABD istihbarat servisinin ve emperyalizme bağlı Gladyo’nun yaydığı asılsız söylentilerle eleştiri olmaz.) yazılar yazmıştı. Bundan da anlaşılacağı üzere Sayın Kongar’ın Vatan Partisi ile ilgili bir takıntısı var. Acaba neden?
“Anayasal vatandaşlık” kimin telkini? AB ve ABD’nin… Bu anlayışa göre ülkemizde yaşayan etnik unsurların ve inanç gruplarının hakları(!) anayasal güvenceye alınacaktı. Bundan da anlaşılacağı üzere Türkiye bölünecekti. Neyle? Kongar’ın savunduğu bölünme anayasasıyla…
Kongar’a göre “Anayasal Vatandaşlık” anlayışının üç ayağı da sakatlandı. Bu üç ayak neymiş? Emre Bey’in yazısından aktaralım…
“Etnik kimliğin aşılması umudu, Kürt kökenli politikacıların terörle suçlanması sonucunda bitti.” demekte Kongar. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi köşe yazıcısı, PKK yandaşı siyasetçilerin tutuklanmasından rahatsız.
“Dinsel kimliğin aşılması umudu, Fethullah Gülen Cemaati mensup ve sempatizanlarının terör örgütü sayılmalarıyla ve iktidarın, Ateist, Zerdüşt, Gâvur gibi sıfatları, siyasal eleştiri olarak kullanmasıyla son buldu.” Bu sözlerden anlaşılacağı gibi Emre Kongar, FETÖ’cülerin terör örgütü mensubu sayılmalarını hazmedememiş.
“Avrupa Vatandaşlığı beklentisi ise AB ile köprülerin atılması sonucunda, en azından şimdilik, hayal oldu!” Kongar, bu sözleriyle AB kapısında bağlanan bir Türkiye görüntüsünün bozulmasından memnun değil.
Emre Kongar, “sivil darbe”den söz etmekte. Bu söylemle de ABD’nin FETÖ aracılığıyla yaptırdığı darbe kalkışmasını örtmeye çalışmakta. Bu arada şunu da söyleyelim. Darbenin sivili olmaz. Darbe silahla, kaba kuvvetle yapılır. Elinde silah olmadan darbe yapılmaz. Darbeci, sivil de asker de olsa elinde halkı baskı altında tutacak bir silahlı gücünün olması gerek.
Sayın Kongar, “RTE’nin başkan olmasının yolunu açacak şeyin, ‘Anayasal Vatandaşlık’ kavramının rafa kalkması olduğunu” söylemekte. Bu yolla da rafa kalkan “Bölücü Anayasa” girişimini savunmakta. Emperyalizmin dayattığı, içinde başkanlık ve eyalet sisteminin yer aldığı bir anayasayı istemekte Kongar. Vatan Partisi öncülüğünde başkanlık rejimini, bölücü anayasayı önlemek için Milli Anayasa Hareketi’nin var gücüyle çalıştığından haberiniz var mı Emre Bey?
“AKP/Erdoğan iktidarını bugünkü gücüne beşli bir ittifak taşımıştı: AKP/Cemaat/ABD/AB/Kendilerine 'liberal sol' diyen enteller. Oysa, iktidar bu dört müttefikini artık yitirmiş durumda… Onların yerini MHP ve Vatan Partisi almış görünüyor; ama gerek MHP gerekse Vatan Partisi bu ittifak sonunda kan kaybediyor!" Şimdi sorumuz şu: Sayın Kongar, Vatan Partisi AKP’yi nasıl destekliyor? Bunu neden açıklamıyorsunuz yazınızda? Bir bilim adamı olarak gerçeklerden, kanıtlardan hareket etmeniz gerekmez mi? Gerçeklere dayanmayan bir şeyi söylemek, bilim adamı namusuna yakışır mı? Yazınızda nesnellik yok Sayın Kongar! Nesnel olmayan bir şey de yalandır.
Ey Emre Kongar!
PKK’nın hendeklere gömülmesi sizi mutlu etmedi mi?
Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan halkımızın PKK teröristleri tarafından tutsak edilmesinin son bulması, sizin hoşunuza gitmedi mi?
Türkiye’nin Rusya, İran, Suriye ve Mısır’la barışmasından siz memnun olmadınız mı?
Ülkemizde birçok faili meçhule imza atmış, Cumhuriyet aydınlarına ve TSK’ya kumpas kurmuş ABD Gladyosu FETÖ’nün tasfiye edilmesinden yana değil misiniz?
Halep’in ABD maşası teröristlerden kurtarılması sizi sevindirmedi mi?
Söyleyin Emre Bey, siz de köşe yazıcısı Çölaşan gibi “Bunları (AKP’yi) dolar ezecek” düşüncesinde misiniz? Yani umudunuzu, Türk Ulusu yerine ABD’ye mi bağladınız? Sizi rahatlatayım isterseniz. Türkiye’yi AKP’den kurtaracak güç Vatan Partisi’dir. Kimle mi kurtaracak? Türk Ulusu ile…
Ey Kongar!
Siz kimin yanındasınız? ABD-İsrail-PKK-FETÖ-IŞİD’den mi, yoksa Türkiye, Avrasya ve Ortadoğu’da kanları dökülen, emekleri sömürülen, ülkeleri yakılıp yıkılan, yaşamları mahvedilen tüm mazlum halklardan mı yanasınız?       Evet, söyleyin Emre Kongar, kimden yanasınız? Ben Vatan Partisi’nin kimden yana olduğunu söyleyeyim: Türkiye’den ve tüm mazlumlardan yanadır Vatan Partisi.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Aralık 2016




FETÖ’CÜLERİ SAVUNAN KILIÇDAROĞLU

                        
Kılıçdaroğlu, 3 Aralık 2016 günü Adana’da konuştu. Konuştuğu yerin adı, Uğur Mumcu Meydanı. O Uğur Mumcu ki FETÖ’yü tehlike olarak gören ilk yürekli vatanseverlerden... Bu yüzden de Amerikancı Gladyo tarafından suikastla canına kıyıldı.
Kılıçdaroğlu, konuşmasında: “Yüz kırk altı gazeteci hapiste.” diyerek FETÖ ve PKK üyesi kişilere gazeteci kimliği kazandırma peşinde. Evet, bu yüz kırk altı kişi arasında gazeteci olanlar az da olsa var. Ancak bu durumu, FETÖ ve PKK üyesi kişileri aklamak için kullanmak dürüst bir tavır değil.
“Şimdi hapisteki bir grup gazetecinin ismini okuyacağım, lütfen beraber ‘Burada!’ diyelim.” diye sözlerini sürdürmekte Kemal Bey. Ardından tek tek adlar okuyor. Bu adlar arasında kimler mi var? Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mehmet Altan, Ahmet Turan Alkan… Kılıçdaroğlu, bu kişileri cumhuriyet ve demokrasi kahramanı ilan ediyor…
Kemal Bey, zahmet edip şöyle bir geriye doğru baksa gerçeği görecek, ama onun gerçekle işi yok! Burada adları sayılan bu kişiler Cumhuriyet’in yıkılması için yıllarca savaşmışlar. Cumhuriyet kurumlarını yok etmek için var güçleriyle uğraşmışlar. Cumhuriyet’i savunan aydınlara, TSK’ya yalan ve iftiralarla kumpaslar kurdular. ABD/FETÖ’nün tetikçileri ne zamanda beri gazeteci sayılmaktalar?
“Onlar şu anda hapiste, ama onlar aynı zamanda Adana Meydanında cumhuriyete, demokrasiye sahip çıkan meydanda, Mustafa Kemal’in meydanında onlar şimdi.” diyerek sözlerini sürdürmekte Kılıçdaroğlu. Ömürleri Atatürk’e sövmekle geçen FETÖ’cülerin Mustafa Kemal’in meydanında ne işleri var? Atatürk’e yıllardır düşmanlık yapanların adlarını, Atatürk’le yan yana getirerek hangi ihanetin taşları döşenmekte?
Kılıçdaroğlu, çok bilen(!) danışmanlarına görev versin, Uğur Mumcu (Cumhuriyet) ile Nazlı Ilıcak (Tercüman) arasında yıllarca süren tartışmaları toparlayıp Kemal Bey’in önüne getirsinler. Mumcu ve Ilıcak’ın neyi tartıştıklarını belki anlar bu yolla. Rahmetli Uğur Mumcu’nun Nazlı Ilıcak’tan kazandığı davalardan aldığı tazminatları da bir hesap uzmanı olarak hesaplasın Dersimli Kemal. Ey Kılıçdaroğlu, bu tazminatları neden kazandı biliyor musunuz Uğru Mumcu? Ilıcak’ın yalan ve iftiraları nedeniyle… Sen, kalkmışsın Ilıcak’ın yalanlarını mahkemelerde kanıtlayan ve Uğur Mumcu’nun adını taşıyan meydanda Nazlı Ilıcak’ın adını söyletiyorsun CHP’lilere.  Ilıcak’ı aklarken Rahmetli Uğur Mumcu’nun kemiklerini sızlattığının farkında mısın?
Ey Kılıçdaroğlu, söyle bakalım. Sen, Galadyo’nun katlettiği Uğur Mumcu’nun mu, yoksa Galadyo tetikçiliği yapan Ilıcak, Altan kardeşlerin… yanında mısın? Sen, emperyalizme karşı ilk başkaldırıyı yapan Atatürk’ün mü; yoksa emperyalizmin piyonu olan FETÖ, PKK’nın mı safındasın? Sinsiliği bırak, yaşamında bir kez olsun dürüst davran!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           6 Aralık 2016