ADALET KURULTAYI MI, BÜYÜK TAARRUZ MU?


CHP, 26-30 Ağustos 2017 tarihleri arasında Gelibolu’da “adalet kurultayı düzenleyecek.
 Niçin? Mağdurlar için…
Mağdur dedikleri kim?
15 Temmuz darbe girimine katıldıkları ve FETÖ üyesi oldukları için tutuklanan, işinden el çektirilen kişiler…
Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler, Fetullahçı sözde gazeteci, özde FETÖ tetikçisi olanlar…
Başka?
HDP PKK)’li vekiller…
PKK destekçisi gazeteci maskeli terör destekçileri…
CHP yöneticileri, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, parçalamak için ABD adına iş yapan terör örgütlerinin militanlarını mağdur ilan ediyor. Bu yolla mağduriyet ve masumiyet kisvesi altında adalet arayacak.
Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan… için mi adalet aranmalı, yoksa Ergenekon, Balyoz mağdurları için mi?
15 Temmuz’da halka ateş edenlerin mi, darbe gecesi şehit olanların mı hakkı savunulmalı?
Demirtaş’ın özgürlüğü için mi, Eren Bülbül’ün yaşam hakkı için mi yollara dökülmeli?
PKK’nın şehit ettiği askerler için mi adalet aranmalı, yoksa dağdaki PKK’lılara erzak taşıyan HDP’li vekiller için mi?
Taraf Gazetesinin neden, kimlerce kurulduğunu, TSK’nın tasfiyesi için neler yaptığını sorgulamayacak mı ana muhalefet partisi?
Sorular çoğaltılabilir. CHP yöneticileri, bu sorulara sözü eğip bükmeden yanıt vermeli.
25Eylü 20l7’de Barzanistan’da; Irak’tan ayrılmak, bağımsız devlet kurmak için halkoylaması yapılacak. Bu demek? Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürmek demek… Peki, CHP yöneticileri böyle bir tehlike karşısında neden sokaklara çıkmaz. Bu konuyu her gün gündem de tutmaz da neden Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler gibi FETÖ’ye hizmet ettikleri herkesçe bilinen gazeteci maskeli kişilerin ve HDP’li vekillerin hakkını savunmayı görev edinir? Üstelik AKP cenahı da Barzanistan’daki halkoylamasına sessiz kalırken… Türkiye’nin vatan bütünlüğünden daha önemli ne olabilir? AKP’yi devirmek mi istiyorsun, işte sana fırsat!
CHP’nin “adalet kurultayı” tam da Büyük Taarruz ’un başladığı tarihe rastlamakta. Bitişi de 30 Ağustos… Başkomutanlık Zaferi… Türkiye’nin kurtuluşunun tarihlerinde mağdurları(!) savunmak için “partiler üstü” kurultay yapmaktaki amaç ne?
Ey CHP yöneticileri! 26 Ağustos’ta şairin dediği gibi “Akşehir’den Afyon’a doğru” neden yürümüyorsunuz? Hem de Irak’ın kuzeyindeki yapılmak istenen halkoylamasına “Hayır!” diyerek… Bir Müdafaa-i Hukuk rüzgârı estirmeyi neden düşünmezsiniz? Bölücülüğe, FETÖ saldırısına, ABD emperyalizmine karşı Müdafaa-i Hukuk’la CHP’nin tarihsel misyonunu yeniden yüklenmek; Türkiye’yi birleştirir, hem de CHP’yi iktidara taşır? Ilıcak’la, Altanlarla, Demirtaşlarla iktidar yürünmez. İktidar, CHP’nin tarihsel köklerinde…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           16 Ağustos 2017



TÜRKİYE’Yİ BÖLEN AKP

                                               
Konyaspor başkanı Ahmet Şan, süper kupa finali öncesi İzmir Marşı için “Bizim stadımız hariç, tüm statlarda söyleniyor, taraftarımıza teşekkür ediyorum.” demişti. Konyaspor Başkanı Şan, İzmir Marşı’nı politik buluyor. Bu nedenle de kendi taraftarları, bu marşı söylemediği için övünüyor.
6 Ağustos 2017 Pazar günü Samsun’da, Beşiktaş’la Konyaspor süper kupa maçını oynadılar. Sahaya meşale, maytap, bıçak atılıyor maç sırasında. Ancak “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartı stadyuma sokulmuyor güvenlik güçlerince. Bıçak zararlı değil, ama Mustafa Kemal Paşa’nın adı yasak, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde. Hem de vatanı kurtarmak için çıktığı Samsun’da. AKP’nin yönettiği emniyet, Mustafa Kemal Paşa’yı sakıncalı buluyor.
İmam-cemaat meselesi… Başkan, İzmir Marşı’na karşı çıkarsa taraftarlar da İzmir Marşı’nı söyleyenleri PKK’lı sanır. Emniyet, “Mustafa Kemal Paşa” yazan pankartı sakıncalı bulursa taraftar, “Ya Allah Bismillah Allah’u Ekber!” diye tekbir getirir.  BJK taraftarı İzmir Marşı’nı söylüyor. Buna karşılık Konyaspor taraftarı “PKK dışarı!” diye bağırıyor. Buna yol açan kimler? Başta Konyaspor başkanı… “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartını içeri almayan yetkililer… Her fırsatta Cumhuriyet’e, Atatürk’e karşı kinlerini dile getiren AKP’li yöneticileri… Atatürk karşıtlığını, AKP yalakalığına dönüştüren kimi ekran bülbülleriyle köşeyazıcıları… Siyasal İslamcıların Atatürk kinini körükleyen emperyalizm…
İzmir Marşı, politik bir söylem midir? Evet, politik bir söylemdir. Kime karşı? Başta İzmir olmak üzere, Türkiye’nin batısını işgal eden Yunanlılara karşı… Başka..? Yunanlıları destekleyen İngiliz, Fransız, İtalyanlar ve bu emperyalistlerin dümen suyuna giden Osmanlı yönetimine karşı…
İzmir Marşı; ayağında çarık olmadan, aç susuz olarak dünyanın en büyük utkusunu kazanan Türk Milleti’nin önderi Mustafa Kemal Atatürk için bestelenmiş bir marştır. Türk Milletinin büyük utkusunu, düşmanın bozgununu anlatır.
Şimdi gelelim işin asıl yönüne… Ey Konyaspor başkanı arkadaş, İzmir Marşı’ndan neden rahatsız oluyorsun? Bu marşı neden politik buluyorsun. Söylemek istemiyorum, yoksa sen İzmir’i işgal edenlerin safında mısın? Türk Milleti’nin kahramanlık destanını anlatan marşlardan neden rahatsız oluyorsun? “Mustafa Kemal Paşa” adı, neden seni rahatsız ediyor? Yoksa sen Delibaş’ın torunu musun? Siyaset söz konusu olduğunda Türk Milleti’nin yanındayım. Kurtuluş Savaşı sırasında ihanet içimde olanların, yurdumu işgal edenlerin yanında siyaseten bulunmayı kendime de yurttaşlarıma da yakıştıramam.
Konyaspor taraftarlarına gelince… Sanırım şaka yaptılar. Beşiktaş taraftarlarına “PKK dışarı!” diye bağırmak, bir Konyalıya yakışmaz. Konyalı yurttaşlarımız, PKK’lılarla ile yurtseverleri ayırt edebilecek zekâ düzeyindedirler. Eğer şaka yapmadılarsa aralarına sızmış kışkırtıcı, bölücü ajanlara dikkat etsinler.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk vatanını birleştiren bir önderdir. Atatürk’e karşı çıkmak, bölücülüğü savunmaktır. AKP’li yöneticiler, yaptıkları sorumsuz açıklamaları ile Türk Milletini bölmekteler. İşte örneği: Beşiktaş-Konyaspor tribünleri…
                                                                                  8 Ağustos 2017


DEVLETİMİZİ YIKACAK MECZUP

                                             
“Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır.” diyen kişi, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nun eski üyesi Ayhan Oğan.
Ayhan Oğan, son günlerde kamuoyunun ilgisini çekmekte. Televizyonların aranan konuğuydu. Katıldığı televizyon programlarında tartışmıyor, eleştirilere yanıt vermiyor, karşısındakilere sürekli hakaretlerde bulunuyordu. Siyaset bilgisi yok denecek kadar az… Bilgi, görgü, kültürü kıt biri olarak hakaret etmeyi siyasal savaşım sanan bir meczup. En belirgin özelliği, kraldan çok kralcı olması. AKP lideri Erdoğan’ın gözüne girmek için saldırganlığı geçer yol görmekte. Bu nedenle de AKP’nim temel düşüncesi olan Cumhuriyet karşıtlığını yıkıcılığa götürüyor meczup saldırgan.
Diyeceksiniz ki bilgi, görgü, saygı ve kültürü yetersiz olan, üstüne üslük konuşmaları hakaretten ibaret olan biri neden ekranlarda sık sık boy gösterir? Çünkü televizyonların asıl derdi kamuoyunu bilgilendirmek değil, izlenme oranını artırmak. Bunu da en iyi ekranda kavga edenler yapmakta.
Yeni bir devlet kurmak için ne yapmak gerekir? Eski devleti yıkmak… Eski devlet hangisi? Türkiye Cumhuriyeti… Demek ki Ayhan Oğan, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak ve yeni bir devlet kurmak istemekte. Kuracağı devletin adı, yüzölçümü belli değil.
Kurtuluş Savaşı’nda İzmir’den denize döktüğümüz düvel-i muazzama yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışmakta. Türkiye’yi yıkacak Sevr’i uygulamak için emperyalistlerle işbirlikçileri yoğun uğraşta. ABD, yerli işbirlikçileriyle devletimizi yıkmak için akla gelmedik yolları denemekte. Şu anda PKK ve FETÖ Türkiye’yi yıkıp parçalamak için elinden geleni yapmakta.
Ayhan Oğan, Türkiye’yi yıkmak için FETÖ ve PKK ile ABD projesinin askeri olarak ortaya çıkmakta. Sevr uygulamak isteyenlerin ön önünde durmakta. Bu yolla da terör örgütlerinin yanında yer almakta. Bu, vatana ihanet suçudur. Bu söyleme savcılar sessiz kalamaz.
Herkes soruyor: “FETÖ’nün siyasal ayağında kimler var?” diye. Kimler olacak? Ayhan Oğan’a bakın, görürsünüz siyasal ayağı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Ağustos 2017

YAĞMURA DAYANAMAYAN KENTLER

                                    
Son yıllarda İstanbul’a yağan her kuvvetli yağmur, sel baskınlarına neden olmakta.
Yalnızca İstanbul’da mı?
Değil tabi ki… Türkiye’nin birçok kentinde yağışların oluşturduğu sel baskınlarının yol açtığı sel baskınlarını görmek olanaklı. Sel baskınlarının olduğu yerleşim yerlerinin büyük çoğunluğunun kıyı kentleri olması ilgi çekici. Biriken yağmur sularının yirmi otuz metre uzaklıktaki denize akıtılamamasının adı beceriksizlikten başka ne olabilir?
Yapılan yolların, yapıların, raylı sistemlerin yağışlar, diğer doğal olaylar düşünülmeden inşa edilmesinin akla mantığa sığan bir yanı var mı? Kentleri oluştururken yalnızca betonu düşünen kafaların, kentlere ve buralarda yaşayan insanlara ihanet içinde olduklarını düşünmek çok zor değil artık.
18 Temmuz 2017 günü yağmur yağdı. Koca İstanbul sele teslim oldu. Marmaray, metrolar, tramvay, Avrasya Tüneli, metrobüs, belediye otobüslerinin bir kısmı sel baskınlarıyla devre dışı kaldı bir anda. Kentin neredeyse her yerinde devasa göletler oluştu. Birçok kişi, kurtulmak için bu göletleri yüzerek geçti. Evlerin alt katları suyla doldu.
Silivri’deki yanlış yapılaşma, tüm rezaletiyle ortaya çıktı. Evlerin deniz yüzeyinin altında yapılması, dünya mizahçılarına taş çıkarır durumda. Hiçbir düzen olmadan, bilimi bir yana iterek yapılan yapılar, suyun altında kaldı.
27 Temmuz’da yağmur yine bastırdı. Hem de cevizden daha büyük yağan doluyla birlikte… İlk beş dakika içinde İstanbul’un farklı ilçelerinden iki yüz elli sel baskını ihbarı geldi. Gerisini siz düşünün… Avrasya Tüneli yine kapandı. Metrolar, metrobüs, tramvay devre dışı kaldı. Otobüsler, otomobiller oluşan göletlerin içinde kaldı. Kentin ana kavşakları suyla doldu her yağışta olduğu gibi… Ağaçlar, elektrik direkleri devrildi; duvarlar çöktü; çatılar uçtu: minareler yıkıldı.  Dolu, camları kırdı. Televizyon yayınları, internet kesildi. Yıldırımlar düştü, vinçler devrildi. Arabalar sel sularında sürüklendi. Yangınlar çıktı…
Üsküdar, Eminönü, Zeytinburnu, Kuzguncuk, Kabataş’ta… biriken sular, birkaç adım ötedeki denize akamıyor. Eminönü’nden Sirkeci’ye yürüyemiyor yurttaşlar. Kentin merkezi alanları sele teslim. Yöneticiler, suçu doğaya atmaktalar. “Afet bu!” Yağmuru afete dönüştüren kim? Kenti yağmalayan/yağmalattıran siyasal anlayış.
 İstanbul’u yalnızca inşaat alanı olarak düşünen anlayış, iflas ediyor bir yağmurda. Deprem mi? Bu, akla bile gelmiyor. Çaresiz yurttaş, kurbanlık koyun gibi beklemekte. Ne yeşil alan kaldı ne de deprem toplanma alanı. Yeşil doğada değil de seccadede, takkede, cüppede, binaların dış cephesinde, bir de ABD dolarında seven anlayış neredeyse bir ağaç gölgesi bırakmadı koca kentte.
Şimdi herkes soruyor: “Neden, her yağmurda sel oluşuyor?” Nedeni çok basit… İstanbul’da toprak yok, her yer beton… Yağmur suları toprakla buluşamıyor. Toprak, suyu ememiyor. Bina bahçeleri beton… Cadde, sokak kıyıları beton… Beton olmayan apartman bahçeleri naylonla kaplanmış dükkânlara dönüşmüş. Bu durumda toprakla buluşamayan su ne yapacak? Bulduğu yerlerden birikerek akıp sel olacak. Başka çare mi var?
Dere yatakları yok edildi, üç kuruşluk getirim için. Dereler olmayınca su yatağını bulamıyor. Yatağını bulamayan su, kendine cadde ve sokakları yatak yapmakta.
AKP’li yöneticilerin belki de en çok sevdikleri iş ağaç kesmek… Kentin yüz yıllık parkları yok edildi. Ağaçları yok edilen kentte suyun hızını azaltacak doğal nesneler yok. Yere düşen yağmur damlalarını emip gövdesinde saklayacak ağaçlar olmayınca sular dizginsiz yılkı atlar gibi önüne gelen her şeyi yıkıp devirmekte.
            Kimse kalkıp suçu doğaya atmasın! Suç, yıllardır kenti yönetenlerde. İstanbul’u, yalnızca yeşil dolar olarak gören anlayışta. Yeşili yok ederek kenti betonlaştıranlarda bütün suç. Kent yönetimine çulsuz gelip karunlaşanlarda büyük suç. Hangi partiden olursa olsun ağaç kesen, kıyıları yağmalatan, ormanlara göz koyan, imar değişiklikleriyle yandaşa getirim sağlayan belediye yöneticileri suçludur.
            Yurttaşı yolunacak kaz olarak gören siyasal anlayışlar olduğu sürece sel felaketlerini hep yaşarız. Tanrı, daha büyük felaketlerden korusun milletimizi! Çünkü kentlerimiz Allah’a emanet…
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  28 Temmuz 2017






KILIÇDAROĞLU’NUN LİDERLİĞİ (!)

                                              
Ankara-İstanbul yürüyüşünü yaptıktan sonra medyadaki bazı köşe yazıcıları, Kılıçdaroğlu’nun artık lider olduğunu yazdılar. Kılıçdaroğlu’nu baştan beri eleştiren birtakım CHP’liler de bu görüşü yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Kemal Bey, gerçekten genel başkanlıktan liderliğe terfi etti mi?
Ankara-İstanbul yürüyüşünün ana konusu adaletti. Kimlere adalet? FETÖ, PKK/HDP tutuklularına. Arada Enis Berberoğlu gibi haksızlığa uğramış tek tük kişiler de var tabi. Vatanın bölünmez bütünlüğünün tehlikede olduğu koşullarda yapılan bu yürüyüşte, “vatan” sözcüğünün adı bile geçmedi.
Kılıçdaroğlu’nun lider olduğu söylenince, “Tamam!” dedik, Kemal Bey bu kez ortaya atılıp cumhurbaşkanlığına aday olacak. CHP tabanını Ekmeleddinlere muhtaç etmeyecek, diye düşündüm.
Lider olmak, öncü olmaktır. Çıkarsın ortaya rakibin olarak gördüğün Erdoğan’la kıran kırana bir seçim yarışı yaparsın. Yürüyüşünü, İstanbul’dan sürdürerek cumhurbaşkanlığına gidersin. Ama nerde…
Bazı öngörüsüz köşe yazıcılarınca lider yapılan Kemal Bey, çok geçmeden kimseyi şaşırtmadı ve 2019 için niyetini söyledi.
Kılıçdaroğlu haftalık Der Spiegel Dergisine yaptığı açıklamada 2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine aday olmayacağını söyledi. Ayrıca 2019 seçiminde cumhurbaşkanlığına “Ben partiler üstü bir aday istiyorum.” diyerek aday arayışı içinde olmadığını belirtti.
Kemal Bey için öncelikle şunu söyleyelim. Anayasanın değiştiğinin farkında değil. Artık Fahri Korutürk, Ahmet Necdet Sezer… gibi tarafsız cumhurbaşkanı seçmeyeceğiz 2019’da. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye’yi beş yıl yönetecek kişi işbaşına gelecek. Cumhurbaşkanı olacak kişi, bakanlar kurulunu belirleyecek. Anayasa değişikliğiyle TBMM’nin hükümet üzerindeki denetimi zayıfladı. Hükümet üyeleri TBMM dışından olacak.
Kılıçdaroğlu, aday olmayarak iktidar olmak istemiyor. Dünyanın neresinde bir ana muhalefet partisi, iktidara talip olmaz. Bunun örneğini gören, işiten, bilen var mı? Kemal Bey, aday olmayacağım, derken Erdoğan’ın zaferini de ilan ediyor.
Partiler üstü adaya gelince… Bu söylem daha çok darbe dönemlerinde dile gelir. Siyaseti, siyasetçiyi halkın gözünden düşürmeye çalışan darbeciler, kendilerini ve işbaşına getirdikleri kişileri partiler üstü gösterir.
Kılıçdaroğlu’nun aday olamayacağını söylemesi, onun lider olmadığını göstermekte. Lider olan biri, hükümeti kurmak için kendisine lider arar mı? Partiler üstü aday söylemi, yeni bir Ekmeleddin geliyor demektir. Güya türlü kesimlerle ittifak yapıyormuş gibi görünerek CHP tabanını uyutma taktiğidir. Atalarımız; “Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez.” demişler. Cumhuriyet ilkelerine bağlı, yurtsever CHP tabanının yeni bir Ekmeleddin tuzağına düşeceğini sanmıyorum. Türkiye’nin aydınlık yüzünü oluşturan yurttaşlar, bu tuzağı boşa çıkarıp RTE’nin karşısına Cumhuriyet değerlerine bağlı bir adayla yarışa muhakkak katılacak. 2019 seçimi, hem RTE’yi iktidardan düşürecek hem de Kılıçdaroğlu’nu evine gönderecek.
Türkiye, çapsız siyasetçilerle geleceğini kurtaramaz. Bugün ihtiyacımız olan Altıok programıdır. Amaç, 2019’da cumhurbaşkanlığı koltuğuna Altıok’a bağlı bir yurtseveri oturtmaktır. Türkiye’yi bütün tehlikelerden kurtaracak çözüm budur.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       26 Temmuz 2016

DALGALAR VE DOLUNAY


Üç dört gündür kavurucu sıcaklar, insanları olduğu gibi hayvanları da bitkileri de canından bezdirdi. Toprak üzerinde ne varsa bir tutam esintiye, ferahlatıcı bir serinliğe özlem duymaktaydı. Her canlı, serin bir kuzey rüzgârının canına soluk katacağının farkındaydı sanki.

Her şey sıcaktı. Kum, deniz, toprak, taş, esintiye muhtaç bedenler, soluklanmak için oturulan koltuklar, sandalyeler, uyumak için uzanılan yataklar… Rüzgâr, sanki unutulan bir zamanın gelip giden yolcusuydu. Kulaklar, hava durumu anlatan radyo ve televizyonlardaydı. Herkes, unutulan zamanların yolcusunu beklemekteydi yanık bir özlemle.

Hava durumu anlatıcıları, unutulan zamanların yolcusunun geleceğini haber verdi. Bedenler gevşedi, yürekler ferahladı. Akşama doğru kuzeybatıdan hafif bir yel esmeye başladı. Yel güçlendi, güçlendi… Denizdeki mavilik, turkuaza döndü önce. Sonra dalgalar büyüdü, büyüdü kirli açık kahverengi oldu.

Akşam, gecenin koynunda uykusuna dalarken kızgın sıcak yerini serinliğe bıraktı. Açık camlar örtüldü. Katlanmış nevresimler, yaz tembelliğinden kurtularak açıldı, yatakların üzerine serildi. Çıplak bedenler, gecenin üşütücü serinliğinde yazlık pijamamsı giysilerine kavuştu.

Rüzgârın şiddetlenmesiyle yaz boyu açık kalan pencerelerin bir kısmı kapandı. Kapılar örtüldü telaşla… Evlerin büyükleri, çocuklarını uyardı sert ve bağırtkan sözlerle… “Kapıları, pencereleri kapayın! Camlar kırılmasın!” Bu uyarılar şangırtıların duyulmasını önledi.

Herkes rahat bir uykunun koynuna girdi. Sevgililer, sevişmeyi rutine bağlayan evliler serin gecenin derinliklerinde cennet meyvesinden tatmak için ivedi davrandılar. Gecenin koynunda, sevgilinin hızlı yürek atışlarının körüğe döndürdüğü göğüs kafeslerine başlar erinçle yaslandı ve uyku perisinin kollarında düşler görüldü peş peşe.

Geceyi azaba döndüren sivrisinekler rüzgârın kovuculuğunda yok olup gittiler. Camın önündeki vişne ağacının dalları kimi zaman camlara, kimi zaman da evin duvarlarına vurmakta arsız çocuk gibi. Yavrusunu yitiren kedinin avazı, uluyan köpeğin sesine karışıyor gecede. Uyku, bölünüyor. Varsın bölünsün… Gece serin, sivriler yok, denizden dalgaların bitmez şarkısı kulaklarda ya… Vişne dallarının cama vuruşları bile bir yaşam belirtisi...

Gecenin sessizliğinde homurtular, hırıltılar, tıslamalar işitilmekte derin derin. Kendini uykunun kucağına bırakmış bedenler, rahat sakin ve serin bir gecenin verdiği erinçle kendi doğası içinde seslerle sabaha kavuşmak istemekteler.

Sabah; önce araba, traktör, pırpırların sesleri ile geldi. Arkasından kuşların neşeli ötüşleri muştuladı yeni günü. Serin, aydınlık, temiz sabah açılan pencerelerden odalara doldu. Dinlenmiş, keyfe ve zevke doymuş bedenler kısa, sık, yumuşak dokunuşlarla günaydınlaştı. Güneş, doğudan Mürefte’nin sonsuz göğünde yavaş yavaş yükselmekte. Güneşin aydınlık saçları Aşağı Kalamış, Eriklice’yi aşarak Şarköy’ün yüzüne dalga dalga saçılmakta. Saçların ucu, Çanakkale’nin maviliklerinde denizkızına dönüşmekte.

Kuşlar telaşlı... Kırlangıçlar yay gibi uçmakta… Serçeler karınlarını doyurma kaygısıyla aceleciler… Arılar, bir önceki günden kaldıkları yerden sürdürmekte çalışmalarını. Çiçekten çiçeğe konma yarışındalar. Karasinekler, buldukları meyve artıklarına üşüşmekteler. Karıncalar, dur durak bilmeden yorulmaksızın koşturmadalar. Yükleri kendilerinden ağır. Kediler, yılışık yılışık kuyruklarını sürtmekteler masalara, sandalyelere ve yerleri süpüren, kahvaltı hazırlayan yazlıkçılara.

Kahvaltı masaları hazırlanıyor. Uykulu çocuklar, yavaşça masadaki yerlerini almakta. Dün havayı döndüren karayel, biraz hafiflemiş gibi. Rüzgâr, kuzeydoğuya dönmekte hafiften. Poyraz gittikçe hızlanıyor. Poyraz, önce denizin ortasını kabartıyor. Kıyılardaki su çekilir gibi oluyor. Sonsuz mavilik, tarih öncesinin canavarları gibi sırtını kabartarak avını bekliyor sanki.

Poyraz; güne, denize ve doğaya egemen oluyor. Denizin rengi yavaş yavaş değişiyor. Dalgalar çoğalıyor. Denizin orta yeri laciverte kesiliyor. Kıyıya yaklaştıkça turkuaz bir kemer oluştu. Karaya yaklaşan dalgalar açık, kirli bir kahverengiye döndü. Sular bir devin ağzı gibi açılıyor kıyıya büyük bir balyoz gibi iniyor. Turkuaz kemerden kopan dalgalar, denizin dibinden kopardığı yosunları hoplata zıplata, evirip çevirerek kıyıya sürüklemekte. Sarıya dönen kahverengi dalgaların sürüklediği yosunlar ağzında avını taşıyan etçil bir hayvan gibi kıyıya koşmakta.

Etobur dalgalar, kıyıdaki çakıl taşlarına vurunca bir süre dinginleşip soluklanıyor. Arkasından gelen yeni dalganın içinde yitip gidiyor. Etobur yırtıcı ağzındaki avı kıyıdaki çakıl taşlarının üstüne hışımla bırakıyor. Dinginleşen sular, yosunları yavaş bir somurmayla içine çekiyor. Dipten sürüklenen yosunlar azgın bir dalganın ağzında yeniden kıyıya gelmekte doludizgin. Zeytin ağaçları kollarını açmış, sağa sola sallayarak dalgaları selamlamakta karadan.

Poyraz durmak bilmiyor. Gün boyu azgın devinimlerle kıyıya saldırmakta. Rüzgâr, denizin üstündeki buharı dağıtıyor. Her yan berraklaştı. Görüş mesafesi arttı. Biga yarımadasındaki yapılar görünmekte. Tepelerdeki enerji üreten rüzgârgülleri tek tek sayılmakta. Sola doğru bakınca Marmara Adası, denizin efesi gibi olduğu yerde kımıldamadan durmakta. Birilerine, bir yerlere gözdağı veriyormuş gibi. Marmara Adasının ayaklarının dibinden kopan dalgalar, lacivert mavi dev gövdesiyle kımıldanarak avına yaklaşan koca bir aslan gibi ağzından köpükler akıta akıta Mürefte kıyılarına ulaşmak için sabırsızlanmakta. Beyaz köpükler, denizin ortasında bir çiçek bahçesi gibi rüzgârda salınmakta.

Köpükler, turkuaz bölgede evcil bir beyaz güvercin gibi kanat çırpmakta. Ak güvercinler, giderek açılmış manolya çiçeklerine dönüşmekte. Lacivert deniz, manolya ormanı gibi. Dört yana uzanmakta.

 Açık, kirli kahverengi, ak güvercinden dönüşen manolya çiçeklerini bir köpek balığı çevikliğiyle yutmakta. Köpükler yerlerini, yosunların koyuluğuna terk etmekte. Gün boyu bu durum sürüp gitti.

Gün, geceye kavuşurken deniz koyulaştı. Dolunay; önce gökyüzünü, sonra denizi tutsak etti. Çok geçmeden dünyanın çatısını binlerce yıldız kapladı. Karanlık gece, dolunayla, yıldızlarla aydınlandı. Gece kuşları uçuşmaya başladı. Dalgaların sesi, yıldızlara alkış tutuyor gibi yorulmadan sürmekte.

Poyrazlı gecede serinleyen bedenler, dinginleşen tinler demli çayların tüten buharlarında arındılar. Dolunay, denizin içindeki aydınlık yoldan ilerlemekte. Güneş, geceyi dolunaya emanet etti. Sabaha dek canlı ve cansız tüm varlıkların nöbetini tutacak.

Marmara Adası’nın güneyinde Ekinlik Adasının başladığı noktadan Ay yükselmeye başladı. Kızıl bir alev gibi kendini gösterdi. Yükseldikçe kızıllık, turuncuya dönüştü. Tabak gibi Ay’ın ortasındaki karartılar, bir insanın yüzünü andırmakta. Turuncu kafadan upuzun saçlar serilmekte Marmara’nın göğsüne. Bir kadının saçları gibi… Saçlar dalgalanmakta geceye karşı. Saçlar uzuyor, uzuyor, uzuyor kıyıya ulaşıyor. Elimi uzatıyorum okşamak için… Elim havada kalıyor, nazlı sevgili kızıl, parlak saçlarını kaçırıyor. Saçlar savruluyor her yana. Poyraz üşütüp ürpertiyor bedenimi. Ruhum alev alev, tıpkı dolunay gibi.

Ay, yükseliyor. Yükseldikçe güneye doğru kaymakta yavaşça. Önce Ekinlik Adası’nı boydan boya kat ediyor. Marmara Adası’nın Mürefte’ye bakan kıyısında yer alan Çınarlı Köyü’nün ışıkları daha da parlıyor Ay’ın güneye kaymasıyla. Hayırsızada sessiz… Zaten bilmeyenler onu, Marmara Adası'nın bir parçası sanır. Hayırsızada’daki deniz feneri yanıp sönmekte. Buranın tek sakini olan deniz fenerinin bekçisi, acaba dolunayda ne yapıyor?

Ekinlik Adası’nın üstündeki Ay, turuncudan sarıya dönüyor. Renk açıldıkça ışığı çoğalıyor Ay’ın. Ekinlik Adası kıyısından tek tük görünen ışıklar, Ay ışığında iyice silikleşiyor, giderek görünmez oluyor.

Ay, yavaşça Avşa Adası’nın üstüne doğru geliyor; gökyüzünde asılı büyük bir fener gibi. Saçlar yavaşça yitip gidiyor. Kocaman bir merdivene dönüşüyor basamak basamak. Basamaklar, çıkmakla bitmez. Merdivenin ucu bucağı belli değil.

Ay, Biga Burnu’na doğru yaklaşmakta. Demir Çelik santralinin bulunduğu Aksaz Köyü ışıl ışıl. Rengi önce açık sarıya, sonra beyaza dönüyor. Merdiven, yerini büyük bir vatoz balığına bırakıyor. Kuyruğu uzun, kanatlarını denizin üstüne açmış bir vatoz. Denizde yaşayan canlıları saklayıp koruyan, parlak bir vatoz.

Ay, denizle neredeyse dik açı yaptığında vatoz, iribaşa dönüşüyor fark ettirmeden. İribaşın kuyruğu çok uzun. Gecenin ilerleyen saatlerinde kuyruk kısalıyor yavaşça. Giderek iribaş yok oldu.

Gece, serin bir aydınlığın koynunda. Işıl ışıl gökyüzü berrak… Saatlerce kayan bir yıldız görmek için nöbetteyim. Ne yazık ki göremiyorum. İstanbul’da yıllardır özlediğim başlıca şey çocukluğumun gökyüzü. Yıldızlarla dolu, ışıl ışıl… Kayan bir yıldızı görmeyeli yıllar oldu. Samanyolunu, büyük ayıyı, küçük ayıyı izlemeyeli ne kadar oldu anımsamıyorum bile. İstanbul’da geceleri deniz kıyısında, açık alanlarda gezerken hep dua ederim: “Tanrım, ne olur kentin tüm ışıkları aynı anda sönsün.” diye. Niye mi? Niye olacak? Yıldızları göreyim, gökyüzüne doyasıya bakayım diye. Açık hava tutsak evinde gökyüzüne hasretiz. Yıldızları ancak düşleyebiliyoruz silik görüntülerle.

Gece, gözkapaklarıma çöküyor yavaşça. Uyku meleği, bedenimi istiyor kucağına. Gece kuşları, çoktan yok oldu. Yazlıkların birkaçında cılız ışıklar… Kıyının sessizliğini, dalgaların ritmik sesi bozmakta. Dalgalar yorulmadan, ritmi bozmadan, sesin düzeyini değiştirmeden kıyıyı dövüyor. Kıyı direnmekte var gücüyle…

Kulağım dalgalarda, gözüm yıldızlarda, gönlüm ayda… Geceye, direncim yavaşlıyor. Yavaşça oturduğum yerden kalktım. Ayakta durdum bir süre. Göz göze geldik Biga yarımadasının üstündeki kocaman fenerle. O, bana göz kırptı denizle birlikte. Çocukluğum, gençliğim aktı gökyüzünden dalgaların üstüne. Kapıyı kapadım, içeri girdim. Uyumak için yatağıma uzandım. Dalgalar uğultuya dönüştü. Uzaktan köpek havlamaları gelmekte. Ay ışığı perdenin aralığından sızmakta. Çok geçmeden uyuyorum. Sabaha dek düşümde çocukluğumun yıldızlı gökyüzünü görüyorum. Gece bitmesin, hep uyuyayım, düşüm sürsün istiyorum. Bir traktörün motor sesi sabahı yırtıyor orta yerinden. Ben uyanıyorum.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               11 Temmuz 2017

 

MATEMATİK GEREKSİZMİŞ, ÖYLE Mİ?

                                   
AKP’li vekil ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu üyesi Ahmet Hamdi Çamlı, “Cihat bilmeyen çocuğa, matematik öğretmenin faydası yok!” demiş. Bu sözü yeni müfredat programını savunmak için söylemiş RTE’nin eski şoförü. Bu arada Çamlı’nın TBMM ‘de 20 Ocak 2017 günü yapılan yeni anayasa görüşmelerini Genel Kurul’dan “Yeliz Adley takma adıyla yayınlamasıyla tanınmış olduğunu söyleyelim.
Bir erkeğin, takma kadın adı kullanmasının üzerinde durmayacağız. Çünkü bu, bizim konumuz değil. Gerektiğinde bu konuyla ilgili olarak uzman ruh hekimleri görüşlerini açıklamalı. Çünkü yurttaşlarımız, bu takma ad konusunu merak edebilir. Eee, bir konuda merak varsa, merakı bilgilenerek giderme de söz konusu olmalı.
Çamlı “Namaz dinin direğiyse cihat çadırıdır.” buyurmuş ayrıca. Ey Çamlı, Kuran’ın Müslümanlara ilk emri nedir? Oku!
Ey Allah’la aldatanlar! Neden, İslam’dan söz ederken “okumayı” usunuzdan geçirmezsiniz? Niye, Allah’ın ilk emrinin göz ardı ettirmek için özel çaba içindesiniz?
“Cihat, İslam’ın en önemli unsurudur. Namazdan da önce gelir. Osmanlı padişahlarına baktığımızda neredeyse tamamı cihadı bırakmamak için hacca bile gitmemiştir.” diyerek kendince tarihsel, dinsel bir saptama yapmış. Bu Allah’la aldatanlar, garip kişiler… Gerçeklerden haberleri yok! Kafalarında kurmaca üretip önce buna kendileri inanıyor, sonra da gerçekmiş gibi bunu halka anlatıp inandırmak istemekteler.
Osmanlı’nın otuz altı padişahı oldu. Birinci Dünya Savaşı döneminin Padişahı Mehmet Reşat’ın dışında “cihat” sözcüğünü ağzına alan var mı? Yaptıkları savaşlara, çıktıkları seferlere “cihat” adını veren bir padişahı tarih yazdı mı? Mehmet Reşat, Almanların isteğiyle İngilizlere karşı “cihat” ilan ediyor, ama bir işe yaramıyor. İngiliz sömürgelerin de yaşayan Müslümanlar ve Osmanlı topraklarında yaşayan İslam kardeşlerimiz(!) silahlarını İngilizlere değil de bize doğrulttular. Osmanlı padişahlarını hiçbirinin hacca gitmemesine bahane üretmek de AKP’li vekile düşmüş anlaşılan.
Ne yazık ki Allah’la aldatanlar sabah akşam söz ettikleri dini, İslam tarihini bile bilmediklerini belirterek matematik konusuna geçelim.
Matematik, çoğu kişinin anladığı gibi yalnızca bir işlemler dizisi değildir. Sandalyede oturuşun, bağdaş kurmanın, sokakta yürümenin, yemek yemenin, su içmenin, sevişmenin, araba kullanmanın, savaşmanın, devlet yönetmenin, yatakta uyumanın, insanlarla ilişki kurmanın; bina,  yol, liman, havaalanı, fabrika, demiryolu, okul, hastane, ibadethane, kulübe yapmanın; doğal afetlere karşı önlem almanın, fen ve teknoloji alanlarında buluşlar bulunmanın, günlük yaşamda kullandığımız her şeyi üretmenin, ağaç dikmenin, bahçe sulamanın, hava sanayini geliştirmenin, düşünmenin, futbol oynamanın… bir matematiği vardır.
Yaşamın her alanında matematiğe gereksinim vardır. Hatta cihat yaparken bile matematik gerekir Yeliz Hanım, pardon Sayın Çamlı. Matematik bilmesen top da yapamazsın tüfek de. Öyle ki başkalarının yaptığı topu, tüfeği de kullanamazsın.
Ey bilim yoksulu Çamlı! O çok hayranı olduğunuz Osmanlı’nın mühendishanesine getirilen Avrupalı bir hoca, öğrencilere “Üçgenin iç açıları toplamı kaç derecedir?” diye sorar. Öğrencilerin yanıtı şudur: “Üçgenine göre değişir.” İşte, bu yanıtın verildiği dönemde Osmanlı, neredeyse girdiği savaşların tümünü kaybetmekteydi. Neden mi? Bilim ve teknoloji dan…yoksunluğundan…
Matematiği yok sayarak Türkiye’deki tüm bilim dallarını çökertmek mi istiyorsun ey bilgisiz vekil? Böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayıp yıkmak mıdır amacın?
Ey yeşili kurumuş Çamlı! Senin konuşman için bile matematik bilmen gerekli. Bunu da bil, istedim.
Ey eski şoför, yeni vekil! Yıllarca şoförlüğünü yaptığın RTE’ye özel arabanın kapısını açıp kapatırken az da olsa bildiğin matematiğe gereksinim duyduğunu bilir misin? Yoksa RTE, her iniş ve binişte kafasını çarpardı kapılara…
AKP’nin Türkiye’yi getirmek istediği nokta, bilimsiz bir ülke olmaktır. Bilimden nasibini almamış bir toplumun ilerlemesi, birliğini koruması olanaklı mıdır?
Ey AKP’li sözcüler, dilinizin geometrisini hesaplayarak konuşun! Konuşun ki, kendinizi gülünç duruma düşürmeyin!
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  25 Temmuz 2017

CHP, ADALETİ PÜLÜMÜR ÇAYI’NDA ARAMALI

                        
Öğretmen Necmettin Yılmaz, PKK’lı katillerce Tunceli-Pülümür yolunda katledildi. Necmettin Öğretmen’in katli kamuoyunda büyük bir infial uyandırdı. Ancak bazı eğitim sendikalarının, üniversitelerin, anlı şanlı(!) kitle örgütlerinin, HDP sever kimi meslek odalarının bu hain, insanlık dışı cinayete ses çıkarmamaları kamuoyunun ilgisinden kaçmadı.
15 Temmuz darbe kalkışmasın birinci yıldönümünde Tunceli’de şehitlerimiz için anma töreni düzenlendi. Bu anma da CHP Tunceli İl Başkanı Ali Rıza Güder kürsüye çıkıp dinleyenleri gözyaşlarına boğan bir konuşma yapıyor.
“Bu işlediğiniz adi cinayetle siz bu coğrafyada sadece gencecik bir insanı değil; insanlığı, vicdanı, haysiyeti, onuru da katlettiniz. Bu, neyin davasıdır? Ne uğruna öldürüyorsunuz, ne uğruna ölüyorsunuz? Bu kör şiddetin sebebi neyin nesidir? Gencecik bir adamı öldürüp suya atmak neyin nesidir? Sizin ölüye de mi saygınız yoktur? Ölmüş bir insanın son bir kez annesiyle, babasıyla buluşmasına da mı saygınız yoktur? Anne, baba çocuğunun cenazesini almasın mı? Bu zavallı öğretmene bir cenaze namazını,  bir cenazeyi de mi çok gördünüz? Bir avuç toprağı da mı çok gördünüz? (…) Gencecik bir insanı suya atmak neyin nesidir? Munzur dağlarının piri pak suyunu bu adi cinayetle kirletmeye utanmadınız mı?” Bu sözler, dinleyenlerin yüreklerine kurşun gibi işledi. PKK’yı bu kadar açık bir biçimde sorgulayan yöre siyasetçisi yok gibi. Soru tümceleriyle oluşan bu konuşma, bir sorgulamadır. Bu soruların hiçbirine PKK’nın vereceği bir yanıt yoktur. Bu sorular, Munzur dağlarını bölücü örgütün üstüne çöktürmüştür. Bu nedenle Sayın Güder’i kutluyoruz.
Sayın Güder’in konuşmasıyla şunu anladık ki Tunceli toprakları nice Kamer Gençler yetiştirecektir.
Ali Rıza Güder’in PKK terörünü sorgulayan konuşması, bölgede önemli bir başlangıç noktasıdır. PKK’yı türlü nedenlerle uzaktan yakından destekleyen birçok kişinin aklını başına devşirecek bir konuşmadır bu. PKK, bundan böyle Tunceli dağlarında eski rahatlığını bulamayacaktır. Bu, Tunceli’nin Cumhuriyet kenti olma yolunda attığı güçlü bir adımdır. Ortaçağ’ın Dersim’i artık söz konusu olamaz. Çünkü Cumhuriyet aydınlığının Tunceli’si tüm gücüyle ortadadır.
CHP İl Başkanı’nın konuşmasından sonra 21 Temmuz 2017 günü, Tunceli’de, terör örgütü PKK tarafından katledilen öğretmen Necmettin Yılmaz’ın anılması ve teröre tepki amacıyla “Teröre Lanet Yürüyüşü” düzenlendi. Yürüyüşe, birçok CHP milletvekili katıldı. “Sen bizim şehidimiz ve onurumuzsun.” yazılı pankart ve Şehit Öğretmen’in fotoğrafının bulunduğu posterlerle, Türk bayraklarıyla yürüdü çok sayıda Tuncelili. Yürüyüşe, Tunceli İl Jandarma Komutanı ile İl Emniyet Müdürü de katıldı. Vatan Partisi üyeleri de yürüyüşteydi. Keşke, Kılıçdaroğlu da bu yürüyüşün en önünde yürüseydi… İnanın Ankara-İstanbul yürüyüşünden daha etkili olurdu.
Adalet, PKK/HDP yöneticileriyle yan yana yürüyerek değil, Tunceli’de PKK’ya karşı yürüyerek sağlanır. Çünkü bu yürüyüş, vatanın bütünlüğü ve milletin birliği içindir. Vatan yoksa adalet de olmaz. Adaleti, Pülümür Çayı’nın kıyısında aramalı. Bu adalet isteği emperyalist planları boşa çıkarır. Türkiye özgürleşir. Vatan bütünlüğü sağlanır.
CHP’nin Tunceli’de düzenlediği “Teröre Lanet Yürüyüşü” doğru bir eylemdir. Yurttaşın arzuladığı CHP, budur. HDP ile kol kola yürüyen değil, PKK’ya karşı dimdik yürüyen bir CHP… Ortaçağ’ın Dersim’inin değil Cumhuriyet’in Tunceli’sinin yanında bir CHP…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       23 Temmuz 2017



ŞEHİT ÖĞRETMEN NECMETTİN YILMAZ

Necmettin Yılmaz… 23 yaşında genç bir öğretmen… Büyük hayalleri olan çiçeği burnunda bir eğitim savaşçısı… Bir adam… Şanlıurfa’ya atanınca koşa koşa gidiyor bu yurt köşesine. Cumhuriyet’in ışığı olmak istiyor gittiği köyde. Genç öğretmen seviliyor, sayılıyor köylülerce. Öğrencileriyle bütünleşiyor kısa sürede.
Yaz dinlencesi vakti geliyor. Sıla burnunda tütmekte... Türkiye’nin en güneyinden kuzeye doğru yola çıkıyor Şehit Öğretmen. Güneydoğu’nun ovalarını aşıyor kurduğu bin bir güzel hayalle ve umutla. Doğu Anadolu’nun dağları arasından yol alıyor sılaya doğru. Memleketi Gümüşhane’ye yaklaştıkça yüreği heyecana dayanamaz oluyordu, kim bilir?
Günlerden 16 Haziran 2017’ydi. Tunceli-Pülümür yolundan ilerlemekteydi Necmettin Öğretmen. Tunceli dağlarının bin bir renkli çiçeklerine bakıp mutlanıyordu kendince.
Pülümür Çayı’nın temiz sularına bakarak ilerlediği bir anda, yolu kesildi PKK’lı teröristlerce. Aracından indirildi ve kurşuna dizildi. Arabası da yakıldı hainlerce. Mutluluğunun, hayallerinin, sıla özleminin, karatahtasının, içindeki aydınlığın, öğrencilerinin umutlarının, onu bağrına basan Urfalı köylülerin yüreklerinin orta yerine kurşun sıktı vicdanları sönmüş bölücü teröristler. Daha sonra o genç beden, Pülümür Çayı’na atıldı.
Ailesi umudunu yitirmedi hiç. Ne olur ne olmaz çıkagelir birden diye. Aydınlığa düşman, insanlığını yitirmiş, emperyalizmin vaatleriyle vicdanları körelmiş ölüm makinelerinin silahsız bir masum insanın duygularını anlayacak yürekleri yoktu.
Necmettin Öğretmen, ortadan kaybolunca günlerce arandı. Onu PKK’lıların kaçırdığı düşünüldü. 12 Temmuz 2017 günü, Tunceli-Pülümür karayolunun 25.kilometresinde cansız bedeni bulundu.  Onun cansız bedeni, Pülümür’ün apak, tertemiz sularıyla günlerce yıkandı.
Dünyanın en kirli savaşlarında bile sivillere, masumlara, silahsız insanlara, hele öğretmenlere kurşun sıkılmaz. Elinde kaleminden başka silahı olmayan bir insana neden kıyılır?
Necmettin Öğretmen niçin öldürüldü? Etnik kökeni farklı olduğu için… Düşünceleri farklı olduğu için… Öğretmen olduğu için… Kimlik kartında Gümüşhane yazdığı için… Şanlıurfa’ya öğretmen olarak gittiği için…
Arap çöllerinde masum insanların kafalarını kesen IŞİD’le Pülümür Çayı’nın kıyısında genç bir öğretmeni katleden vicdansızlık aynıdır. Aynı kaynaktan beslenmekteler... Aynı merkezden yönetilmekteler... Aynı amaç uğruna insanları, insanlığı katletmekteler.
Gün, Necmettin öğretmenleri katledenlere karşı gelme günüdür. Onlarla uzlaşma, onları özgürlük savaşçısı(!) sayma günü değildir.
Necmettin Öğretmen, daha önce PKK’ca katledilen aydınlık savaşçısı diğer öğretmenlerle Cumhuriyet şehitle arasında yerini aldı Onlar halkın gönlünde birer kahraman. Ya PKK’lı robotlar? Onlar, hain damgasıyla milletin nefretiyle vicdanları kupkuru hep kullanılacaklar.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Temmuz 2017

ORDUSUZ DEVLET VE MİLLET OLUR MU?

                              
15 Temmuz darbesinin bastırılmasının birinci yıldönümü kutlamalarını, AKP yönetimi siyasal kazanca dönüştürüp 2019’da yapılacak seçimleri kazanmak için kullanmakta. Darbenin yalnızca AKP yönetimini hedef aldığı propagandası yapılarak tarihsel bir yanlışa sürüklenmekteler.
Öncelikle belirtelim ki, 15 Temmuz darbe kalkışması, Türk Milleti’ne ve Türk Ordusu’na yönelikti. Amaç ülke bütünlüğünü bozmak, ikinci İsrail’in kurulmasını sağlamaktı. Bu nedenle de darbe kalkışması, ABD’nin FETÖ’yü kullanarak Türkiye’ye saldırısıdır. Böyle bir saldırı milletin tümünü hedef alır, yalnızca bir tek siyasal parti hedefte olmaz. Bunun tersini savunmak hem darbeye destek vermektir, hem de milletin birliğini bozmaya yöneliktir.
15 Temmuz darbesi, milletin desteğiyle Türk Ordusu tarafından bastırılmıştır. Çünkü tankı tankla, uçağı uçakla, makineli tüfeği makineli tüfekle ezersiniz. Darbecileri etkisizleştirmek için askeri birliklerde çetin çatışmalar oldu. Milli ordu, içine sızmış Amerikancı teröristleri ezdi ve darbe önledi.
AKP yönetimi, günler öncesinden neredeyse tüm televizyon kanallarında gösterilen ve kendilerince hazırlandığı belli olan kısa filmler hazırladı. Bu filmlerde FETÖ elemanları için “terörist” yerine “asker” sözcüğü kullanılmakta. Bu yolla da TSK gözden düşürülmeye çalışılmakta. Oysa FETÖ’nün darbe kalkışmasıyla yapmak istediği de bu. Türk Ordusu’nu milletle karşı karşıya getirerek milletten koparmak. Televizyonlardaki kısa filmlerde TSK’nın darbeyi bastırmadaki rolü görmezden gelinmekte. Bu durum gösteriyor ki AKP, Türk Ordusu’nu hedef almakta.
Cumhurbaşkanlığınca hazırlanan afişler, televizyonlarda gösterilen filmlerin ötesine giderek Türk Ordusu’na saldırıya dönüştü. Neden mi? Çünkü AKP yöneticileri Vahdettin’in, damat Ferit’in izinden giderek Cumhuriyet’le, Atatürk’le hesaplaşma peşindedir. TSK, Atatürk’ün ordusudur ve emperyalizme karşı mücadele içinde halkın sevgisini kazanmıştır. Afişlerde zavallı, yalvaran üzerinde TSK üniforması olan askerlerin ellerinde bayrak bulunan kişilerce teslim alınması ilginçtir. Asker, bayrağa karşıymış gibi bir algı oluşturulmak istenmekte. Oysa Türk Bayrağının semalarımızda dalgalanması asker sayesinde olmakta. Bunun için askerlerimiz şehit olmakta. Bayrak ulusal birliğimizin sembolü. Bölücülük karşısında destanlar yaratan asker, ulusal bütünlüğümüzün parçalanmasını önlediği gibi, bayrağı da yere düşürmemekte.
Cumhurbaşkanlığının imzasını taşıyan afişler, bir aymazlığın ürünüdür. Bu afişler, tam da FETÖ’nün amacına yöneliktir. Türk Ordusu’nu dağıtmak isteyen ve Sevr’i diriltmek için uğraşan emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmekte aymazlık afişleri. Bu nedenle bu afişler kaldırılmalı hem TSK’dan hem de Türk Milleti’nden özür dilenmeli.
TSK’nın zaafa düşürülmesi yalnızca FETÖ’ye değil, emperyalizmin beslediği tüm terör örgütlerine özellikle de PKK’ya cesaret verir.
Bazı AKP yöneticileri, 15 Temmuz’un bir işgal hareketi olduğunu söylemekteler. Ancak bu işgalci devletin kim olduğunu söylememekteler. Biz söyleyelim: Bu işgalci devletin adı ABD. FETÖ darbesinin arkasında da boylu boyunca Amerika bulunmakta.
Ey AKP yöneticileri! Türkiye, işgal hareketini neyle önleyecek? Bunun da yanıtını biz verelim: Milletiyle bütünleşmiş ordusuyla… O zaman neden ordu ile millet arasına kama sokuyorsunuz? Milletle orduyu birbirinden koparırsanız, ülkemizi nasıl savunacağız? FETÖ, PKK gibi terör örgütlerinin başını nasıl ezeceğiz?
Ey Erdoğan! 15 Temmuz darbesini bastırarak Türkiye’yi büyük bir felaketten kurtaran TSK’yı küçük düşürmeyin! PKK’ya karşı amansız bir savaşın içinde olan ve ikinci İsrail’in kurulmasını önleyen askerin huzurunu bozmayın!
Ey AKP’liler! Atın içinizdeki asker, Cumhuriyet, Atatürk ve Türk Milleti düşmanlığını!
Ey AKP’liler! Ey Erdoğan! Ordusu olmayan millet ve devlet yaşayabilir mi? Askerle uğraşmayın! Milletin birliğini tehlikeye düşürmeyin! Vatanın bütünlüğünü bozmayın! Hele FETÖ, PKK ve ABD’nin ekmeğine yağ sürmeyin! Şunu iyi biliniz ki Türkiye’de terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürenler iktidar olamazlar. Türk Milleti, ilk seçimde sizden bunun hesabını sorar. Oturduğunu koltukları altınızdan çekiverir.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       13 Temmuz 2017

AHMET TÜRK

                                               
Güneydoğu’nun en büyük aşiretlerinden birinin lideri…
Siyasete, Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nden ayrılan Demokratik Parti’de başladı. Önce ağabeyi Abdürrahim Türk milletvekiliydi bu partiden. Ağabeyi ölünce Ahmet Türk, 1973 seçimlerinde Ferruh Bozbeyli liderliğindeki DP’den vekil seçildi. Feodalite böyle bir şey… Ağabey ölünce seçilme hakkı da kardeşe geçer.
DP, yok olurken Ahmet Türk sola direksiyon kırdı, yani o dönemin parlayan yıldızı CHP’ye… 1977’de CHP’den Mardin vekili seçildi.
12 Eylül darbesinden sonra SHP’de yerini aldı. Ardından bölücü partilerden seçildi aşiret reisi.
Bölücülük nedeniyle hapislerde yattı. En son Mardin’de belediye başkanıydı HDP’den. Tutuklandı, görevinden el çektirildi. Hapishanede hastalandığını işittik. Devlet Bahçeli, “Yaşlıdır, hastadır, hapiste yatması doğru değil.” anlamında bir şeyler söyledi. Söylemesi Bahçeli’den, affetmesi AKP’den. Bahçeli’nin bir dediği iki edilmedi ve Ahmet Türk salıverildi.
Aşiret reisi, evine gelince yandaşları ziyaretine gittiler. Birazcık zaman geçince iyileşti hasta…
Kılıçdaroğlu “adalet” için yollara düşünce Ahmet Türk’e can geldi. Türkiye, sıcaktan kasıp kavrulurken düştü yollara. Kılıçdaroğlu’nun koluna girdi ve o da yürüdü. Adalet(!) için güya…
Allah’ın işine bakın! Ahmet Türk’ün hastalığı nedeniyle salıverilmesini isteyen Bahçeli… Salıveren AKP… Onunla kol kola yürüyen Kılıçdaroğlu… Bu arada Türk’ün HDP/PKK vekili olduğunu da söyleyelim. Ahmet Türk; HDP, MHP, AKP; CHP’yi birleştirdi tutukevinden adalet yürüyüşüne uzanan yolda.
Düzen iyi kurulmuş. Bu düzenin yazık ettiği de bu kayıkçı kavgasında canı, kanı, emeği, geleceği, zamanı çalınan halk… Bu dört partiye takım tutar gibi oy verilirse düzen de değişmez. Ezilen, horlanan da…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       6 Temmuz 2017


TÜRKİYE’NİN HOCASI YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

                        
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 22 Haziran 2016 günü aramızdan ayrıldı. Hoca’nın kaybı, Türk halkı için üzücü ve acı olmuştur. Çünkü hurafelerle, şirk dincileriyle, Allah ile Aldatanlarla savaşıp halkı aydınlatan bir düşünürdü Prof. Öztürk.
Benim için önemli bir aydın ve insandı Yaşar Nuri Öztürk. Hiç tanışmadığımız bir dönemde onu aşkın yazımın noktası ve virgülüne dokunmadan kendi köşesinde yayımladı. İki ayrı televizyon kanalında yazılarımla ilgili övgü dolu sözler söyledi. Tabi bu durum, beni büyük bir yazma sorumluluğunun altına soktu. Rahmetli Öztürk’ün bu övgülerine layık olmak için daha iyi yazma sorumluluğu…
Ben, Sayın Öztürk’ü önce ekranlardan, daha sonra gazetelerde yayımlanan köşe yazılarından ve kitaplarından tanıdım. Benim okuma hızım, onun yazma hızına yetişemedi. Kitaplarının birçoğunu okuyamadım. Ancak okuduklarım, düşünsel yaşamıma renk kattı. Kafamdaki birçok sorunun yanıtını buldum onda. Aydınlandım, dinci kesimle tartışmalarımda kolaylık sağladı bana. Her şeyden önemlisi Kur’an’ı doğru anladım.
Yazılarımızla başlayan tanışıklığımız geç de olsa kişisel tanışıklığa dönüştü. Birkaç kez uzun söyleşilerimiz oldu. Söyleşilerimiz sonrasında mutlulukla ayrılırdık. Onula konuştuktan sonra hafiflerdim. Sırtımdaki bir yükten kurtulurdum sanki.
22 Haziran 2017 günü, Yaşar Nuri Hoca’mızın birinci ölüm yıldönümüydü. Oğlu M. Tahir Öztürk Hoca, bu tarihten birkaç ay önce telefonla arayıp babasının ölüm yıldönümünde bir kitap hazırlayacağını söyledi. Benim de yazmamı istedi. Bu öneri, beni çok mutlu etti ve heyecanlandırdı. Ben de kafamdaki Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ü anlatmaya çalıştım yazımda. Arkadaşım, dostum, yerdeşim, fikirdaşım, Hoca’m Yaşar Nuri Öztürk’ü sözcüklerin elverdiği ölçüde anlattım.
Sayın M. Tahir Öztürk, “Türkiye’nin Hocası Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk” kitabını kargoyla gönderdi. Sağolsun… 23 Haziran’da kitap elimdeydi. Aynı gün dinlenceye gitmek için yola çıktım. Okuyacağım kitapların arasına onu da koydum. Dinlencenin ilk gününde kitaba başladım, soluk soluğa bitirdim kitabı. Kitap altmış bir kişinin katkılarıyla çıkmış. Yazar sayısı, Sayın Öztürk’ün köklerinin bulunduğu, eğitiminde önemli rol oynayan Trabzon’un plaka numarasıyla aynı... Her yazı, birbirinden güzel… Yaşanmışlık, yazılarda öne çıkmakta. Kimler mi var kitapta? Türkiye’nin birçok tanınmış yazarı, aydını, yüreği Atatürk’le aydınlanan birçok güzel insan…
İçinde bulunduğumuz karışık dönemde Yaşar Nuri Hoca’ya çok gereksinmemiz var. İslam dünyasının gittikçe parçalandığı, emperyalistlerin elinde oyuncak olduğu, Allah ile Aldatanların toplumu kemirdiği bir dönemde Kur’an İslam’ını öğrenmek aydınlatıcı bir yol açacaktır herkese. Bu nedenle Öztürk Hoca’nın kitaplarını okumalı, okutmalıyız.
“Türkiye’nin Hocası Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Anısına” kitabı, herkesin elinin altında bulunmalı. Hoca’yı tanımak, tanıtmak isteyenler için önemli bir kılavuz kitap.
Birkaç söz de Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tahir Öztürk’e… Vefalı bir evlat… Babasının yolundan giden bir aydın… Çalışkan bir adam… Yaşar Nuri Hoca’mız için gözümüz arkada kalmaz. Anısını, düşüncelerini hem evlatları hem de sevenleri yaşatacaktır. Sevgili Hoca’mızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum yaz sıcağında yüreğimizi serinleten anısına çıkan kitabın sıcaklığıyla…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       2 Temmuz 2017



İNSAN HASTANEYE NİÇİN GİDER?

   
16 Haziran 2017 Cuma sabahı kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık çabucak. Eşimin annesi (kaynanam) hasta. Onu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götüreceğiz. Yola çıktık kuşluk vakti. Hava sıcak. Trafik sıkışık. Sıkışık yolda cambazlık yapan sürücüler var. Tehlike, her an insanın burnunun dibinde.
Herkes, kendini kurtarmaya çalıştığından kimse kurtulamıyor. Emniyet şeridi ihlalleri hat safhada. Bu ihlalleri yapanlar, zamandan kazandıklarını sanıyorlar, işin gerçeği böyle değil. Birkaç kilometre sonra aynı yerde buluşuyorsunuz bu uyanıklarla. Kendini başkasının yerine koyarak düşünme yok! Topluma egemen olan düşünce; gemisini kurtaran kaptan. Bu kafayla gemiyi değil, filikayı bile kurtaramaz kimse. Kurtuluş, gönençli bir Türkiye’ye kavuşmak ve toplum olarak erinç içinde yaşamak elbirliğiyle olur. Atalarımız: “Yalnız taş duvar olmaz.” diye boşuna dememişler.
Trafik yoğunluğunda bekledikçe kaynanamın ağrıları artmakta. Minderler ve çantalarla beline destek yapıyoruz. Ağrıyı dindirmek için yaptığımız her şey, geçici çözüm. Çok fazla yararı olmuyor.
Arabayı, eşim kullanmakta. Trafik kurallarına son derece uygun davranmakta. Gerginliğini belli etmemeye çalışmakta. Yol, uzadıkça uzuyor. Yapılacak dünya kadar iş var. Bir de bu yolculuğun dönüşünü düşündükçe insanın nevri dönüyor. Eşim, hastane dönüşü Kozyatağı’ndaki çocuk yuvasından oğlumuzu alacak. Çocuğa yetişememe kaygısı, sinir sistemini harap ediyor. Her durumda olumlu düşünmeyi elinden bırakmayan ben, her şeyin yolunda gideceğini söyleyip rahatlatmaya çalışıyorum eşimi ve annesini.
Yola çıkmadan önce siyasetle iç içe olan bir arkadaşım aradı beni. Bakırköy’de buluşup görüşmek istedi benimle. Ben de “Şu an yoldayız, Cerrahpaşa’ya gidiyoruz. İşim bitince Bakırköy’e gelirim.” dedim. Arkadaşım: “Tamam!” dedi.
Trafik çilesi en sonunda bitti. Zor bir hal yaklaşık iki saatte Cerrahpaşa’ya vardık. Hastane bahçesi bir şantiye… Bakımsızlıktan eskiyen yapılar, gereksinime yanıt vermediğinden hastane bahçesinde neredeyse boş alanların hepsine prefabrik yapılar yerleştirilmekte. Bu nedenle bahçe karman çorman... Eskimiş yapıların yenilenmesi şart. Cerrahpaşa’nın arsası geniş... Arazinin batı tarafında kalan boş alana büyük bir hastane binası yapılarak hastane birimleri oraya taşınabilir. Sonradan da eskiler yıkılıp yeni binalara yer açılır. Böylece sağlık hizmetleri aksamadan sorun çözülür.
Cerrahpaşa deyince şu sorunu dile getirmeliyim. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı iki tane tıp fakültesi var. Bu durum, Türkiye’nin en büyük üniversitesini hantallaştırmakta. Bu nedenle “Cerrahpaşa Sağlık Bilimler Üniversitesi” adıyla yeni bir üniversite kurulmalı. Bu yeni üniversite sağlık alanında daha çok etkinlik göstermeli.
Cerrahpaşa’nın bahçesine girince park yeri arıyoruz gözümüzü dört açarak. En sonunda buluyoruz bir yer. Hemen park ettik aracımızı. Arabadan indik. Kaynanam zor yürümekte. Tam ne yapacağız diye düşünürken eşim, bir tekerlekli sandalye buldu, bindirdik hastamızı. Tekerlekli sandalyeyi ben sürüyorum. Zorlukla beyin cerrahisi bölümüne ulaştık. Tam doktorun odasına gireceğiz Bakırköy’e gitmiş olan arkadaşım aradı, ona hastanede olduğumuzu söyledim.
Doktorun odasına girdik. Gerekli olan her şey konuşuldu, çözümler anlatıldı. Güler yüzlü tıp adamı, bize tatminkâr açıklamalar yaptı. Tedavinin ivediliğinden söz etti. Teşekkür edip ayrıldık.
Hastamızı tekerlekli sandalyeye oturttuk. Bu kez yokuş yukarı sürmek zorundayım tekerlekli sandalyeyi. Kan ter içinde arabamıza yakın bir kantinin önünde durduk. Çünkü sabahtan beri bir şey yememişiz. Hemen birer tost ve ayran aldık. Çabucak yedik. Aceleden lokmalar boğazımıza dizildi. Saat on beş otuza yaklaşmakta. Eşimle annesi, arabaya binerek oğlumuzun devam ettiği yuvaya yetişmek için hareket ettiler. Ben de neredeyse koşarak sahil yolundaki otobüs durağına vardım. Ter içindeyim. Bakırköy’den geçecek bir otobüse kendimi attım. Otobüsün cam kıyısında ayakta dikilip tam da denizi seyre dalmışken uzun süredir görmediğim bir arkadaşımın sesini işittim. Yerinden kalktı, ısrarla oturmamı istedi. Israr artınca oturmak zorunda kaldım. Derin bir söyleşiye daldık. Tam da bu sırada telefonum çaldı. Baktım, buluşmaya gittiğim arkadaş arıyor. Açtım telefonu. Arkadaş hemen söze girdi: “Ne yapıyorsun Cerrahpaşa’da bu kadar süre?”
İnsanların yanlışlarını yüzüne vurup utandırmayı sevmem. Genellikle karşımdaki kişinin hatalarını görmemeye çalışırım. Sabahtan beri arkadaşla üçüncü konuşmam. Nereye gideceğimi söyledim. Bu nedenle de buluşma saati vermedim. Baktım ki aynı yanlış yineleniyor. Söyleyeyim dedim aklıma geleni. “… Bey, hastaneye niçin gider insanlar, bunu bilirsiniz sanırım. Kimse keyif için hastanede dolaşmaz. Öncelikle sözünüze başlarken bana neden ‘Geçmiş olsun arkadaşım, neyiniz var, kim hasta?’ demediniz?
Siyaset önemli, ancak siyaset yapmak için öncelikle insani duygularımızı yitirmemek gerek. İnsani ilişkiler olmadan siyasal ilişki kurulamaz.” dedim. Sustu. “Haklısın!” dedi. Ben de: “Otobüsüm yaklaştı az sonra oradayım.” sözüyle bitirdim konuşmamı sakince.

Arkadaşımla Bakırköy’de buluştuk. Morali biraz bozulmuş gibi geldi bana. Neyse, söyleşmeye başlayınca her şey yoluna girdi. 
Siyaset, insana dokunmaktır. İnsana dokunamayan, halkı kazanamaz. İnsana dokunmak; Onun yaşadığı sorunlar çözüm bulmanın yanı sıra kişini acısını, tatlısını paylaşmaktır. “Arkadaşım!” dediğin kişinin acısını, tatlısını paylaşmıyorsan sokaktaki adamın acısını, tatlısını nasıl paylaşacaksın?
Çoğu zaman küçük bir söz, anlamlı bir bakış, ince bir davranış, güzel bir adım insanların yüreğini fethetmek için yeterlidir. Bu kadar kolay yapılabilecek bir şeyi neden esirgeriz ki insanlardan?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Haziran 2017