CENAZELER ORTADA KALIYORMUŞ

                                   
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Fatih’te kendi adını taşıyan Anadolu İmam Hatip Lisesinin açılış törenindeki konuşmasında “Cenaze yıkayacak insan yoktu. Türkiye o hale gelmişti. Cenazelerimiz ortada kalıyordu. Onun için ‘Cenaze yıkayıcısı yetiştirilsin.” diye böyle bir adım atıldı. Çünkü bin yıllık geçmişi olan köklü dini müesseselerin kapılarına kilit vuruldu, yerlerine de günümüz ihtiyaçlarına uygun kurumlar ihdas edilmeyince böyle bir tehlike ortaya çıktı.” demekte. Bu sözler doğru mu acaba?
Bir durum hakkında savlar öne sürüyorsanız, bu savlarınızı kanıtlamak zorundasınız. Kanıtlayamıyorsunuz bu sözleriniz, savlarınız yalandır.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’nin neresinde kimin cenazesi ortada kalmıştır? Bu yaşıma geldim böyle bir duruma ne tanıklık ettim ne de o dönemleri yaşayan aile büyüklerimden, hısım akrabadan, komşularımdan cenazesi yıkanmadığı için ortada kalan birinin olduğuna dair bir şey işittim.
1924’te devrim yasaları nedeniyle medreseler kapatıldı. Dini eğitime bir süre ara verildi. Neden mi? Din eğitimi veren kurumların neredeyse tümü tarikatların denetimi altındaydı. Osmanlıyı mahvedenler de bunlardı. Ancak birçok kent, kasaba ve köyde Kuran kursu (az da olsalar) eğitim vermeyi sürdürdü. O dönemin medreselerini elinde tutan tarikatların büyük çoğunluğunun günümüzdeki FETÖ’den farkının olmadığını söyleyelim. Bunların büyük çoğunluğu, İngilizlerin denetimindeydi ve Osmanlıyı da bunlar yıktı sömürgeci güçlerle işbirliği yaparak. Kapatılma nedenleri de budur.
I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarında dönemin medreselerinden kaçında okuyanlar, gönüllü olarak cepheye koşmuştur? Türkiye’nin dört bir yanındaki liselerin bıyığı bile terlememiş öğrencileri cephelerde şehit olurken medrese öğrencileri ne yapıyorlardı? Tabii, bazı istisnaları ayrı tutuyoruz.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’nin neredeyse tüm camilerinde imamlar vardı. O dönemde dini hizmetler veren cami görevlileri, devlet memuru değillerdi. İmam ve müezzinlerin devlet memuru olmaya başlamaları Cumhuriyet döneminde sağlanmıştır. Eskiden köy camilerindeki din görevlilerinin aylıkları, o yörenin halkınca karşılanırdı. Nüfusu az mahalle ve köylerin camilerinde, cuma namazı kılınmadığından buralarda yalnızca ramazanlarda imam tutulurdu ora halkı tarafından.
1948’de imam hatiplerin ve din eğitimi yapacak yüksekokulların açılması için yasa çıkarıldı. Ardından1949’da Ankara ve İstanbul başta olmak üzere sekiz ilimizde imam hatip kursları düzenlendi. Kurslarda eğitim süresi on aydı. Aynı yıl, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açıldı. Şimdi burada asıl soru şudur. Yirmi dört yılda toplum, dini bilgilerini tamamen unutmuş olabilir mi? O dönemin yurttaşlarının çoğu imama gereksinim duymadan birçok dini vecibeyi yerine getirebilecek dini bilgiye sahipti. Bu nedenle imam olamasa dahi cenazeler yıkanıp kefenlenerek defnedilebilirdi.
Cumhuriyet’e, Kurtuluş Savaşı’na saldırmayı, karşı olmayı ideoloji kabul edenlerin başta İngiliz istihbaratınca uydurulan yalanlardan başka sarılacakları hiçbir düşünce yok! Hep aynı yalanları ısıt ısıt toplumun önüne sür. Zamanla bu yalanlara kendini de inandır.
Türkiye, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne imam hatiplerle değil; bilim, sanat, kültür, teknoloji… alanlarında gençleri, çocukları eğitecek okullarla çıkabilir. Bilimin egemen olduğu bir ülkede, “Cenazeler ortada kalıyordu.” benzeri yalanlara da kimse inanmaz. Yalansız bir dünya için en önemli gereklilik bilimdir.
Büyük Atatürk’ün “Yaşamda en doğru yol gösterici bilimdir, fendir.” sözünü kılavuz edinmeliyiz ömrümüzün sonuna dek.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Eylül 2017



OKUMAYAN, BİLİR Mİ?

                                               

28 Eylül 2017 tarihli Aydınlık Gazetesi’nin yedinci sayfasında küçük bir haber… “Telefona üç saat, kitaba bir dakika” başlığın altında kısa bir paragraf… Bence bu haber, birinci sayfada büyük puntolarla yer alması gerekirdi.

Haberde ne mi anlatılmakta?

Türk insanı telefonla konuşmaya günde üç saat ayırıyormuş. Bu doğru… Evde, işte, gezide, dinlencede, parkta, aşevinde, arkadaş toplantılarında, özel buluşmalarda… Akla gelebilecek her yerde telefonlar elden düşmüyor. Telefon konuşmaları içeriksiz, bomboş sözlerden oluşmakta. Eğer kişi telefonla konuşmuyorsa iletiyle zaman öldürmekte. Son bir yılda halkımızın cep telefonu başında geçirdiği süre yüzde 15,4 artmış. Bu arada ülkemizde yetmiş bir milyon cep telefonu kullanıcısı var. Bu kullanıcıların yüzde yetmiş beşi akıllı telefon kullanmakta. Bundan da anlıyoruz ki aile bütçelerinde harcamaların ilk sırasında telefon yer almakta.

Günümüzün iki saat on dört dakikasını ise televizyon başında geçiriyoruz. Neler mi izliyoruz? Birbirinin kopyası olan anlamsız diziler, spor programları…  Spor programı dediysek yanlış anlaşılmasın. Bu programların neredeyse tamamı futbolla dolu.

Başka neler izliyoruz? Geyik muhabbetli yarışmalar… Dedikodu izlenceleri… Arada haberler… Kültür, sanat, bilim içerikli izlenceler neredeyse yok! Olsa da izleyici bulması çok zor.

Telefona günde üç saat, televizyon izlemeye de iki saat on dört dakika ayırınca kitap okumaya ne kadar zaman kalıyor dersiniz? Yalnızca günde bir dakika…

Evet, okumaya günde bir dakika ayıran bir toplumuz. Bu nedenle de televizyonun, sosyal medyanın tutsağı olmuş toplumumuz. Beyaz camda söylenen her şeyi doğru sanıyor izleyenlerin çoğu. Neden mi? Çünkü okuma alışkanlığı olmadığından okuyup araştırarak doğruya ulaşamıyor. Bu nedenledir ki çapsız siyasetçilerin peşinden gitmekte iktidar ve muhalefetiyle… Ülkemizin ekonomik, sosyal, bilimsel, sanatsal, kültürel değerleri yağmalandığının farkında değil çoğu yurttaş.

Türkiye okuma konusunda büyük bir seferberlik başlatmalı. Günlük bir dakikalık okuma süresini artırmak için büyük bir savaşa girmeliyiz. Günde on sayfa kitap okursak ayda üç yüz sayfa eder. Bu da ortalama bir kitap okumaya denk gelir. Böylece yılda on iki kitap… Ne duruyoruz? İşbaşına…

Okumadan çağdaşlaşmak, varsıllaşmak, kalkınmak, bilim ve teknolojide ileri gitmek, doğayı korumak, değerlerimize sahip çıkmak ve barış içinde yaşamak düşsel bir durum…

Okumayan bilemez. Bilmeyen de yapamaz.

Cep telefonlarını, televizyon kumandalarını birazcık elimizden bırakıp kitaplara zaman ayıralım ki “muasır medeniyet seviyesinin üstüne” çıkalım.

 

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         29 Eylül 2017

METAL YORGUNLUĞU

                                                   
RTE, AKP örgütlerinde “metal yorgunluğu olduğunu” belirledi. Bu metal yorgunluğunun partiyi geriletmekte olduğunu söyledi açık açık. Yorulan yöneticilerin yerlerini yeni kişilere bırakması gerektiğini açıklamalarına ekledi. Metal yorgunu olanlar arasında bazı vekillerin, belediye başkanlarının, il ve ilçe yöneticilerinin olduğunu belirtti. Metal yorgunu olan birçok il başkanı ve yöneticisi görevden el çektirildi.
Metal yorgunluğu nedir, nelerde olur? Sürekli çalışan ya da belirli bir miktar yükün sürekli uygulanması sonucu metal malzemelerin istenen dayanım özelliğini yitirmesi ya da sürekliliğin bozulmasıdır metal yorgunluğu. Bina ve köprülerdeki demirler zamanla aşınır ve dayanıklıkları azalır. Böylece yük taşıyamaz duruma gelir demirler. Bu durum, metal yorgunluğu olarak açıklanır. Bu durumda ya binayı ya köprüyü yıkıp yeniden yaparsınız ya da demirleri değiştirip destekleyerek onarırsınız. Demirler, cansız varlık olduğundan yıkıma ya da değişikliğe karşı çıkamaz.
AKP, ne binadır ne de köprü… O zaman neden bu “metal yorgunluğu” benzetmesi? İnsanı “Allah şaşırtır.” Ayakları birbirine dolaşır, ne diyeceğini bilemez çoğu zaman. RTE’yi de Allah şaşırttı. İnsanlardan oluşan parti yöneticilerini, metale benzetti. Bu teknik terimle parti de olanları da örtmeye çalışmakta aklınca.
RTE, “metal yorgunluğu” sözüyle ne anlatmak istedi? İşin açıkçası şu… AKP belediyelerinin neredeyse tümü yolsuzluk bataklığının içinde. Kentlerde yeşil alan kalmadı. Büyük kentlerde deprem toplanma alanları bile imara açıldı. Asırlık hastaneler, okullar ve fabrikalar türlü gerekçelerle yok edilip imara açık arsalara dönüştürülmekte. Yükleniciler, yapsatçılar hep yandaşlar… Halk yoksullaştıkça yandaşlar varsıllaşmakta. Bu talandan parti yöneticilerinin çoğu payını almakta. Yurttaş bu durumu görmekte. AKP’liler, çevrelerinde varsıllaşmalarıyla konuşulmakta. Bu nedenle de parti tabanından yöneticilere tepkiler oluşmaya başlamıştı. Aslında anayasa değişikliğiyle ilgili halk oylaması öncesi bu söylentiler, homurtu durumunu almıştı. Ne yazık ki bu homurtuları, Kılıçdaroğlu’nun yanlış söylemleri bir süreliğine susturdu. Ekonomik krizin etkisini artırdığı günümüzde bu homurtular daha çok işitilmekte. Başta RTE olmak üzere AKP üst yöneticileri bunun farkında.
FETÖ ile mücadelede acayiplikler var. Daha yüksek faiz almak adına FETÖ bankasına para yatıran gariban yurttaş, örgüt üyeliğinden gözaltında. Ancak AKP yöneticilerinin damatları, yakınları serbest... FETÖ’ye ekonomik çıkar sağlayan belediye başkanları görevde… Bu durum, halkın vicdanında bir hesaplaşmaya gitmekte. Ders kitaplarında FETÖ izleri görülmekte. FETÖ’nün kapanan dersanelerinin kitapları hâlâ kitapçı raflarında kaynak kitap olarak satılmakta. Birçok kurumda FETÖ’cü bürokratlar görev başında.
RTE, metal yorgunluğuyla demek istiyor ki “Partimizde gırtlağına dek yolsuzluğun içinde olanlar var. Belediyelerimiz halkın değil yandaşın... FETÖ ile hasım değil, hısım olan yöneticilerimiz var. Bu metalleri içimizden temizleyelim. Çünkü metaller zamanla paslanır. En dirençli metaller bile kaynak makinesini görünce koparlar yapıştıkları yerden. Metalin itiraz ya da seçim hakkı olur mu nerede kullanılacağına.” Bunun içindir ki Reis, istediği kişiyi, istediği yere atar. Görevden el çektirilenler fazla konuşamazlar iktidarın ballı böreği ortada dururken. Kimi parmağını yalar, kimi dudaklarını… Bazılarının da yiyenleri gördükçe ağzı sulanır.
Metal yorgunluğu, AKP’de oldukça fazla. On beş yıldır metaller aşırı nemden paslanmış durumda. Bakın, paslı metallerin gacırtıları, çatırtıları her yandan işitilmekte. Kimi paslı metallerse başka cisimlerin karışmasıyla çürüme kokusu yaymakta her yana…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Eylül 2017

ÜRETİM EKONOMİSİNE YÖNELİŞ

                                   
                                   
Son günlerde işittiğim en mutlu haberlerden biri. Bir evde konuktuk. Televizyonda haberler… Ses zar zor işitilmekte. “Susurluk Şeker Fabrikası üretime yeniden başlayacak.” sözünü duyduğumda heyecanlanıp çok sevindim. Kısaca haberin ayrıntıları anlatıldı ve ardından Alpullu’nun da üretime başlayacağı muştulandı.
Şeker fabrikaları ulusal sanayimizin can damarı. Şekerpancarı üretimi de tarımımızın belkemiği. Neden mi? Şekerpancarı, Türkiye’nin tüm bölgelerinde yetişebilen bir tarım ürünü. Bu nedenle şeker fabrikaları da bölgesel farlılık gözetmeksizin tün yurda yayılmış durumda. Şeker sanayi sayesinde yurdun her köşesinde fabrika bacaları tüttü yıllarca.
Şeker fabrikaları, Cumhuriyet’le kuruldu. Amaç, ulusal ekonominin iki önemli ayağı olan tarım ve sanayinin geliştirilmesiydi. İlk şeker fabrikasının temeli Uşak’ta atıldı 1925’te. Ardından Alpullu’nun temeli atıldı ve on bir ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak 1926’da üretime başladı. İlk Türk şekeri Alpullu’da üretildi. Böylece Türkiye, şekerde dışa bağımlılıktan kurtuldu.
Şeker fabrikalarının kurulmasıyla şeker kanunu da çıktı. Böylece Türk köylüsü yeni bir ekmek kapısına kavuştu.
Şeker fabrikaları, giderek yurdun dört bir yanına yayıldı. En temel sanayi kuruluşlarımızdan biri oldu. Bu fabrikalar, şekerin yanı sıra küspe de üretmekteler. Küspe demek, hayvancılık demek…
Şeker fabrikalarını önemli bir kısmı özelleştirilmeye ve dışalıma dayalı liberal ekonomi yüzünden kapatıldı. Üretim dışı kalan fabrikaların çalışanları işsiz kaldı. Bu fabrikaların pancarını üreten köylünün ekmeği elinden alındı. Küspe üretiminin azalması nedeniyle hayvancılık önemli bir darbe yedi. Bunun içindir ki kurban bayramlarında dünyanın dört bir yanından hayvan ithal edildi. İthal şeker, halkımızın damak tadına uymadı. Dışalım nedeniyle Türk işçi ve köylüsünün hakkı olan paralar, yabancı ülke üreticilerinin cebine girdi.
Alpullu ve Susurluk şeker fabrikalarının yeniden üretime başlaması sevindiricidir. Özelleştirme ve dışalıma dayalı politikalarından vazgeçilmekte olduğunun bir işaretidir. Devletin yeniden sanayiye, üretime el atmakta olduğunun belirtisi bu iki fabrikanın üretime başlaması.
15 Temmuz 2015’te açılım politikalarına son veren ve PKK’yı hendeklere gömen siyasal anlayış, Türkiye’nin birliği için önemli bir adım attı. Ülkemizin güneyinde oluşturulmakta olan ABD koridoruna son verdi Türkiye. Atlantik’ten Avrasya’ya yönelmekte olan Türkiye, doğal zorunluluk gereği olarak üç dört yıldır kapalı olan fabrikalarını üretime açtı. Sıcak parayla bir ülkenin kalkınamayacağını iktidar da anladı. Birleşen Türkiye, üreten Türkiye ile güçlenecek. Avrasya’ya yönelen Türkiye üretmek zorunda. Bu nedenle de Atlantikçi sistemin liberal reçetelerini yırtma süreci başladı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Eylül 2017


HAYKIRIŞ

                                                           
“O… / Tertemiz bir iç ile / Ayrılırken anacığından / Biz… / Gökte kayan bir yıldızı düşlerdik / En sonunda… / Bir ağacın altında / Yapayalnız… / Yatarken bulduk seni / Damarlarından akan sıvıyla / Ağaçta kalan, beş parmak izin / Hepimizin suratına / Bir tokat gibi, şimdi” Muzaffer Talatpaşaoğlu, böyle başlıyor haykırışına. 1 Mayıs 1980’de kardeşi Talat Eryılmaz’ın sokağa çıkma yasağına uymaması nedeniyle kurşunlanması karşısındaki duygularını böyle haykırıyor ozanımız.
“Haykırış” Talatpaşaoğlu’nun kendi olanaklarıyla bastırdığı bir şiir ve şiir tadında düzyazı kitabının adı. Alışılmadık bir şey bu... Bu kitabın ilk iki bölümü şiirlerden, üçüncü bölüm ise düzyazılardan oluşmakta.
Talatpaşaoğlu, şiirleriyle Türkiye’nin bir dönemine ışık tutmakta. Şiirler, sanki AKP iktidarı dönemi olaylarının bir kronolojisi. Yapılan haksızlıklar, yaşanan hukuksuzluklar, talan edilen kamu olanakları, çökertilen Cumhuriyet kurumları, örgütlenmiş cehaletin demokratlık kılıfıyla yok ettiği demokrasi, ulusal bayramların yasaklanması, mücahitlikten müteahhitliğe atlayan siyaset erbabı, yurttaşı adam yerine koymayan ve hakkını arayan adama küfreden anlayış, Ergenekon ve Balyoz’la çökertilmeye çalışılan TSK, kumpaslarla susturulmak istenen Cumhuriyet aydınları, laik eğitim kurumlarının yozlaştırılması, yargının siyasallaşması… 2002 sonundan başlayan bir tarihsel sürece şiirleriyle ışık tutmakta Muzaffer Talatpaşaoğlu.
Şiir dili yalın ve basmakalıp söylemlerden uzak. Dizelerin oluşmasında zorlama yok. Bir çağlayanın özgür akışının sesi var dizelerde. Günlük olaylar, usta bir söyleyişle birleşerek anlatılmış.
Kitaba adını veren “Haykırış” adlı şiiri şöyle başlıyor: “ Biz eğmedik hiç başımızı /  Bize gelmez bu havalar / Yedi düveli / Denize döktüğümüzde / Kalkmıştı bu başlar / Sen eğerek başını, çökmüşsen / birinin dizinin dibine / Bize NE...”
Günlük yaşamda karşılaşılan haksızlıklar, siyasetçilerin tutarsızlığı okuyucuyu sıkmadan anlatılmış dizelerde. Güzel Türkçemiz ustalıkla işlenmiş şiirlerde. Haksızlığa uğramış yurttaşın sesi olmuş “Haykırış”.
Şiirlerin çoğunda hiciv var. Hicivli anlatım, dizeleri daha da akıcı yapmış. Şiirleri okurken yaşadığımız acı olayları, gülümseyerek okumak ayrı bir tat.
Kitabın üçüncü bölümünde yer alan kısacık fıkralar, usta işi. Uzun yazmak kolaydır; ancak bir olayı, bir düşünceyi kısacık birkaç paragrafla anlatmak çok zor.
Talatpaşaoğlu, AKP dönemi olaylarını kronolojik bir sırayla anlatmış yazılarında. Yazılarında şiirin etkisi duyumsanmakta. Okurken sanki şiir okuyormuş gibi okunmakta yazıları. Türk basınında, günlük olayları böyle kısacık fıkralarla anlatan yazar yok denecek kadar az. Bu nedenle Sayın Yazar’ın bu yazılarını sürdürmesi gerek. Özellikle iş yaşamının zorlaştığı, ulaşımın güçleştiği, çalışma saatlerinin uzadığı, insanların okumaktan uzaklaştığı içinde yaşadığımız dönemde bu tür yazılara çok gereksinim var.
Olanaksızlıklar, iki farklı edebi türü aynı kitapta birleştirdi. Amatörce, kendi kişisel olanaklarıyla sesini duyurmaya çalışan yazarlara destek verilmeli. Bu destekler yeni yazarların, gür sesli ozanların doğmasını sağlar. Bu başarılı çalışmayı okuyucular, aşağıdaki adresten edinebilirler.
Adres: Analiz Basın Yayın, Meşrutiyet Cad. Kardeşler Han, No: 6/3 Galatasaray-İstanbul
Tel: 0212 252 21 56-99
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       Eğitimci-Yazar
                                                                       14 Temmuz 2017


AYRILMAK, BARZANİ’NİN HAKKI MIDIR?


25 Eylül 2017 günü Barzani, Irak’ın kuzeyinin merkezi yönetimden ayrılması için halkoylaması yapacak. Bundan da anlaşılacağı üzere Irak’ın kuzeyinde yeni bir devlet kurulmaya çalışılmakta. Bu devletin adı, İkinci İsrail…
Barzani’nin yapacağı halkoylamasını açıkça destekleyen ülkeler İsrail ve ABD… Desteğin kimlerden geldiğine bakarak kurulmaya çalışılan devletin hangi çıkarlara hizmet edeceği de ortada.
Peki, Irak’ın kuzeyinde kurulmaya çalışılan emperyalizmin uydusu devletçik, hangi ülkelerin çıkarlarına uygun değil? Başta Türkiye, Irak, İran ve Suriye… Sonra bölgedeki tüm ülkeler… Rusya, Lübnan, Mısır, Filistin… Uluslararası alanda büyük sorun böyle bir devletçiğin kurulması… Bu nedenle Türkiye, iktidar ve muhalefetiyle bu oluşumu yaratacak halkoylamasına karşı çıkması gerek. Kendi toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürecek bir halk oylamasını görmezden gelmek hatta destek vermek ihanettir.
Türkiye, kuruluşundan bu yana Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savundu. Bu ülkelerdeki parçalanmaların kendisini de etkileyeceğini düşündü. Şimdi kalkıyor Barzani, ABD ve İsrail’in desteğinde üstelik Irak anayasasına aykırı olarak bir halkoylaması düzenleyerek ayrılmak istiyor. Türkiye’yi seven, ülkesinin toprak bütünlüğünden yana olan siyasetçilerin bu oldubittiye susması anlaşılamaz.
Barzanistan’daki halkoylamasına destek bulmak, kamuoyu oluşturmak için Türkiye’de bir komite kuruldu. Bu komite, YCHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nu ziyaret etti. Barzanistan’da yapılacak halkoylaması için destek istedi. Görüşmeden sonra komite üyelerinin yaptığı açıklama ilginçtir. Kılıçdaroğlu’nun kendilerine söylediklerini açıkladılar kamuoyuna. Bugüne dek bu sözlere, Kemal Bey’den herhangi bir yalanlama gelmedi.
“Bütün milletlerin olduğu gibi Güney’in de referanduma gitme hakkıdır. Ama bu karar alınmadan önce içerdeki ve dışardaki tarafların katılımıyla bir konferansa düzenlenmesini isterdik.”  demiş Kılıçdaroğlu komite üyelerine. Bu sözler, yenilir yutulur türden değil.
Kılıçdaroğlu, öncelikle yukarıdaki sözleriyle Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu vurgulamakta. Bu ne demektir? Türk Milletinin bütünlüğünü yok saymaktır. “Güney’in de referanduma gitme hakkı vardır.” sözüyle hem kuzeyi hem de güneyi olan bir coğrafi tanım yapılmakta.  Ayrıca “Güney’in de …” sözünde ki “de” bağlacı, “kuzeyin olduğu gibi” anlamı verir. Bu “kuzey” neresidir ey Kılıçdaroğlu? Biz söyleyelim... Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri… Ne demek istediniz bu sözünüzle? Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızın da ayrılmak için halkoylamasına gitmesini mi istiyorsunuz Kemal Bey?
“…içerdeki ve dışardaki tarafların katılımıyla bir konferans düzenlenmesini” istiyorsunuz. “İçerdeki ve dışardaki taraflar” kimler? İkinci İsrail’in kurulması için uluslararası bir konferans mı istemektesiniz? Bu söyledikleriniz bölücü örgütün dili. Türkiye’nin kurucusu olan bir partinin genel başkanına bölücü örgütün dili yakışmaz. Bölücü örgütün isteklerini dile getirmekse hiç uygun olmaz.
Ey Atatürk’ün izinde yürüyen CHP’li kardeşim, Atatürk’ün koltuğunu işgal eden Kılıçdaroğlu’na daha ne kadar tahammül edeceksin? Bölücülerin diliyle konuşan biri, Atatürk’ün koltuğuna yakışıyor mu?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       7 Eylül 2017





AKP’DEKİ FETÖ’CÜLER KİMLER?

                                        
Kamuoyu, AKP’deki FETÖ’cülerin kimler olduğunu merak etmekte. Medyada zaman zaman bu konu gündeme gelmekte. Yurttaşlar, dost meclislerinde bu konuyu tartışmaktalar sık sık. Evet, AKP’deki FETÖ’cüler kimler?
15 Temmuz darbe kalkışmasının olduğu gece AKP’nin bazı önde gelen siyasetçilerinin televizyon konuşmalarında sıra dışı bir telaş, heyecan vardı. Özellikle Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun açıklamaları dikkatlerden kaçmadı. Bu iki siyasetçi, darbe gecesi yaptıkları açıklamalardan sonra uzun süre sessizliğe büründüler. Türkiye, zor dönemeçlerden geçerken geçmişte cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık koltuklarını işgal etmiş politikacılıların susması anlaşılır gibi değil.
6 Ağustos Pazar günü Samsun’da Beşiktaş’la Konyaspor süper kupa maçı oynandı. Bu maçtan önce ve sonra Konyaspor başkanının yaptığı Atatürk karşıtı açıklamalar dikkat çekti. Kamuoyu da haklı olarak bu açıklamalara tepki gösterdi. Bu arada İzmir Marşı’na karşı çıkan Konyaspor Başkanının telefonunda bylock çıktı. Savcılıkta ifade verdikten sonra görevinden ayrıldı başkan. Arkasından kulüp sözcüsünün de bylock’u olduğu anlaşıldı. Bylocvk demek, FETÖ ile ilişki demek…
  İşte, aylardır suskun olan, Türkiye’nin yaşadığı onca sıkıntıya, soruna ses çıkarmayan, görüş açıklamayan Davutoğlu; 15 Temmuz gecesi yaptığı konuşmaya benzer bir açıklamada bulundu.
“Hiç kimse Konya’nın adını tahrif ederek, yazısına başlık atarak birtakım terör örgütünün mekânlarıyla Konya’yı özdeşleştirme çabası içerisine girerek Konya’nın onuruyla oynayamaz.” demekte Davutoğlu. Hazret, sanki Konya’nın tek sahibi. Açıklamada “Konya benden sorulur.” der gibi.
Davutoğlu, konuşmasını “Sapkın ideolojiler, hiçbir zaman Konya’ya girememiştir.” diye sürdürmekte. “Sapkın ideoloji”den kastı, FETÖ…
Dünyada en nefret ettiğim şey, herhangi bir konuda genelleme yapmak. “Şuradan adam çıkmaz. O kentin insanları böyledir.” biçimindeki genellemeler yaşamın, doğanın, diyalektiğin kurallarına ters. Her şey karşıtıyla birlikte vardır. Her ilimizde yaşayan insanların büyük çoğunluğu vatanseverdir. Ancak her ilimizden de tek tük hainler çıkar. Geçmişte de bu böyleydi, bugün de böyle… Konya da diğer illerimiz kadar değerli bir yerdir. Diğer illerimizde olduğu gibi oradan da FETÖ üyesi, sempatizanı kişiler çıkmıştır. Konyaspor Başkanında bylock çıkması yalnızca ilgili kişiyi bağlar, Konyalıları bu konuda yargılamak çok yanlış. Davutoğlu, aklınca tüm Konyalıları arkasına alarak bylockçu başkanı aklamaya çalışmakta.
“Konya’yı hedef alanlar kripto FETÖ’cüler ve 28 Şubat zihniyetinin uzantılarıdır.” demekte Davutoğlu. Eğer hedefin FETÖ ise 28 Şubat’ı neden sokuşturuyorsun araya. Bu anlayış, hedefin saptırılması değil midir? Dikkatleri FETÖ yerine, 28 Şubat’a çekmek kimlere hizmet eder ey Davutoğlu?
Ey Davutoğlu, bu telaş niye? FETÖ’nün etkinliklerinde kaç konuşma yaptın? Bu etkinliklerin kaçında protokol koltuklarında gülümseyerek oturdun? “Stratejik derinlikteki” yol arkadaşların kimlerdi?
Şimdi söyleyelim mi AKP’deki FETÖ’cüleri... Kimler kraldan çok kralcı kesilip havaya yumruk sallıyorsa, durup dururken “Kemalistler, Ergenekoncular, 28 Şubatçılar…” diyerek FETÖ soruşturmalarını saptırıyorsa ve bu yolla FETÖ’cü teröristleri koruyorsa AKP’deki FETÖ’cüler onlardır. Bakın AKP’li bazı kişilere, yandaş medyadaki köşeyazıcılarına, kimi ekran bülbüllerine görürsünüz kripto FETÖ’cüleri. Onlar, açıkça “Biz buradayız.” demekteler. Onlarla ilgilenmekte savcıların ve AKP yönetiminin işi…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       3 Eylül 2017


RACON KESMEK

                                                           
AKP Genel Başkanı Erdoğan, kraldan çok kralcı kesilen yandaş köşelemecilere kızmış. Onların kendi adına racon kesmeleri onu rahatsız etmiş olmalı ki “Eğer racon kesilecekse bu raconu bizzat kendim keserim.” diyerek rahatsızlığını dile getirdi. RTE, bu sözleriyle yandaş mahalleye racon kesmiş oldu.
Peki, “racon kesmek” nedir?
TDK Türkçe Sözlük’te “racon” sözcüğünün argo olduğu belirtilerek anlamı şöyle açıklanmış: 1- Yol, yöntem, usul; 2- Gösteriş fiyaka”
TDK Türkçe Sözlük’te “Racon kesmek” sözünün anlamı. “1-görünüşe göre hüküm vermek, 2- gösteriş yapmak” diye açıklanmış.
Ferit Devellioğlu’nun Türk Argosu Sözlüğünde “racon kesmek” şöyle açıklanıyor: “1- Muhakeme edip hüküm vermek. 2- Gösteriş yapma.”
“Afi kesmek, caka satmak, film çevirmek, numara yapmak, polim yapmak” sözlerinin “racon kesmek”le anlamdaş olduklarını Türk Argosu Sözlüğünden öğreniyoruz.
“Racon” sözcüğü Türkçe değil, İtalyanca. Bunu da belirtelim yeri gelmişken…
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, düşüncelerini, isteklerini argo sözcüklerle anlatamaz, anlatmamalı. Bu durum bir dil yoksulluğudur, kişinin sözcük dağarcığını göstermek bakımından önemlidir. Sözcük dağarcığı yetersiz olduğundan yetiştiği kültür ortamının dilini kullanmakta RTE.  Sözcük dağarcığının darlığı onu çoğu zaman argo ve kaba sözlere yöneltmekte. Argo kullanmak mahalle kahvesinde olur, ama cumhurbaşkanlığı orununda  olmaz. Çünkü cumhurbaşkanları toplumun rol modelleridir aynı zamanda.
Erdoğan kitap okumuyor. Bu nedenle sözcük dağarcığı biraz çorak. Yoğun bir kültür atmosferinin içinde pek olmadı. Sığ bir kültürel birikime sahip. Bu nedenle de hep öfkeli.
Öğrencilere, RTE’yi dinlememelerini salık veririm. Çünkü sözcük dağarcıkları gelişmez onu dinlerlerse.
Türkçe işlek ve anlamca varsıl bir dil. Deyimler, değişmece (mecaz) anlamlar dilimizi varsıllaştırmakta ve kullanım kolaylığı sağlamakta. Deyimleri değişmece anlamları anlamak içinde çok okumak gerek. Sözcüklerimizin birçoğu çokanlamlıdır. Bir sözcüğün birden çok anlamının birbirinden farkını anlamak da okumakla olur. Erdoğan da danışmanları da çok okumalı çok… Türkçe bir okyanus, sözcükler de damlalar. Bu damlalar kimi zaman dalga olur kıyıları döver, kimi zamanda kumsalları okşar.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  23 Ağustos 2017


DON, GÖMLEK SİYASETÇİLER

                                           
Özal, cumhurbaşkanı olarak askeri birliği, ayağında terlikle ve şortla selamladı. Türkiye’nin o güne dek görmediği bir şeydi bu. Bunu yapmasının nedeni de askeri küçümsemekti. Askerin saygınlığını hafife almaktı kendince. Oysa Türk Ordusu, halkın gözünde en güvenilir kurum oldu yıllarca, hem de tüm olumsuzluklara karşın.
Turgut Özal, MSP kökenliydi. Halkı, Allah’la aldatan bir siyasal gelenekte yetişmişti. Cumhuriyet kurumlarından da pek hoşlanmazdı. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, yetiştiği siyasal gelenek Cumhuriyet’le hep kavgalıydı.
İkincisi ise yeni liberalizmin ateşli bir savunucusu ve emperyalizmin sözcüsü olarak ulusal ekonomiye, ulus devlete, haliyle Cumhuriyet kurumlarına karşıydı. Bunun gereği olarak da Özal, devlet işletmelerini özelleştirme adı altında peşkeş çekmenin mimarı, öncüsüydü. Bu nedenledir ki Cumhuriyet’in tüm değerlerine savaş açtı. Mafya ekonomisinden yana oldu. Parayı, en büyük değer kıldı. İnsanlığımızın içimizden söküp alınması Özal’la başladı. Özal’ın Cumhuriyet’in önemli bir kurumu olan TSK’yı şortla teftiş ederek halkın karşısına çıkması, onun dünya görüşüne uygun bir davranış.
AKP ile kravat bir yana itildi. Başta AKP’li bakanlar olmak üzere birçok devlet görevlisi resmi görevleri sırasında kravatsız çıktılar halkın önüne. Amaç, Atatürk’ün kılık kıyafet devrimini ortadan kaldırmaktı. Bu konuda hızla yol alındı. Kravatsızlık kervanına muhalefetin büyük bir bölümü de hızla katıldı. Kravatsız siyasetçi türbanı resmileştirdi.
Giyimde kuşamda özensizlik toplumu bir ur gibi sardı. Ev kıyafetleriyle çarşıya pazara gitmek yaygınlaştı. Don gömlek (Bu sözle iç çamaşırı anlatılmak istenmekte.) balkonlarda oturmak, bahçede dolaşmak yaygınlaştı. Meskûn mahaldeki tıklım tıklım dolu plajlarda, iç çamaşırlarla denize girmek sıradan olaylar durumuna geldi. Oysa giyim bir kişinin hem kendisine hem de karşısındakine saygısını gösterir. Bu altın kural göz ardı edildi.
Kılıçdaroğlu’nun,  adalet yürüyüşünde atletle yemek yerken verdiği poz yayımlandı basında. Görünce birçok Cumhuriyet yurttaşı gibi ben de yadırgadım bu pozu. Çünkü siyasetçi sözleriyle, diliyle, giyimiyle topluma örnek olmalı. Hele bir CHP genel başkanı bu konuda çok daha dikkatli olmalı. Kılıçdaroğlu’nun rol modeli Özal değil; Atatürk, İnönü, Ecevit olmalı.
Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun atletli pozunu eleştirdi. Hem de Atatürk üzerinden… “Sen Atatürk’ü atletle yemek yerken resim çektirdiğine Bu kullanım yanlış. Resim çektirilmez, çizilir/yapılır. Fotoğraf çektirilir.) şahit oldun mu?” diyerek eleştiriyor bu durumu RTE. Bu eleştiri doğrudur. Ama burada gözden kaçırılmaması gereken bir durum var. Ölçü, örnek Atatürk’tür. Bu, olumludur. Erdoğan ve AKP’nin sıkıştıkları yerde Atatürk’e sığınmaları anlamlıdır. Tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi…
Atatürk, her konuda örnek bir liderdir. Nerde, nasıl giyinileceğini çok iyi bilirdi. Binlerce fotoğrafı yayımlandı. Uyumsuz, yersiz bir kıyafetini kimse göremez. Her şeyde olduğu gibi giyimde de öncüydü. Topluma giyimiyle şıklık dersi verip yol gösteriyordu.
Giyimde ya da başka alanlarda Atatürk’le günümüz siyasetçilerinin karşılaştırılması yanlıştır. Çünkü Atatürk örnektir, kıyas kabul etmez.
Kılıçdaroğlu’nun atletli pozunun Erdoğan’ca eleştirilmesinden sonra birçok CHP yandaşı, bu durumu RTE üzerinden doğrulamaya çalışmakta. Erdoğan’ın Hikmetyar’ın dizinin dibindeki beyaz çoraplı fotoğraflarıyla ihram içindeki görüntüleri paylaşılıp eleştirilmekte. RTE’nin yaptığı yanlış, Kılıçdaroğlu’nun yanlışını doğrulamaz. Aynı yanlışı onun da yapmasını gerektirmez. Yanlış, yanlıştır kim yaparsa yapsın…
Kılıçdaroğlu’nu savunmak için birçok yandaşının Atatürk’ün Florya Köşkü önündeki mayolu fotoğraflarını “atletli Atatürk” diye paylaşan saftiriklere ne demeli? Ataürk’ün o döneme özgü giydiği mayonun arkadan bağlandığı kısmı bile fark  edemeyen gözlerdeki sabit düşünceyi anlamak olanaklı mı? Kılıçdaroğlu yandaşlarının Atatürk’ün “a”sını bilmedikleri bu paylaşımlardan anlaşılmakta. Atatürk’ü okuyup anlayın ki sahte liderlerin foyası dökülsün.
“Benim liderim her şeyi doğru yapar, senin liderin her şeyi yanlış.” düşüncesi son derece mantıksız bir düşünüş. “Durmuş bir saatin bile günde iki kere doğruyu gösterdiğini” unutmamak gerek.
Günlük yaşamımızda eleştiri konusunda ters bir tavır var. Bir kişiyi bir konuda eleştirdiğinizde hemen o kişi, size karşı eleştiride bulunmakta kendini savunmak için. “Ama siz de falan zamanda, filan şeyi yapmıştınız. Ya da “Siz de eskiden böyle düşünmüyordunuz.” diyerek savunmaya geçer karşımızdaki. Bunun nedeni toplumun eleştiri, özeleştiri kültürünün gelişmemesi. Yanlışı savunmadaki ısrar, akıl alır gibi değil. Eğriyi, doğrultmazsak yaşam nasıl ilerler, kişi nasıl gelişir?
Siyasetçi, yurttaşa saygısı nedeniyle toplumun önüne palas pandıras çıkamaz. İç çamaşırıyla poz vermek topluma örnek olması gereken kişilere yakışmaz. Kılıçdaroğlu’nun bu fotoğrafı da yakışık almamıştır. Kılıçdaroğlu, oturduğu koltuğu dolduramıyor. O koltuğun tarihsel öneminin, değerinin farkında değil. Türbanın devlet dairelerine girmesine yol açan Kemal Bey, atletle poz vererek Özal’ın Cumhuriyet’e karşı don gömlekle çıkma davranışına katkı yapmıştır.
Kişinin doğru bir siyasal rotası olmayınca şaşkın ördeğe döner. Ne yapacağını şaşırır. Tanrı kimseyi şaşırtmasın!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Ağustos 2017

KILIÇDAROĞLU TUTUKLANACAK MI?

         AKP Genel Başkanı Erdoğan, Enis Berberoğlu soruşturmasının Kılıçdaroğlu’na uzanabileceğini söyledi. Kapalı olmayan bir dille Kemal Bey’in tutuklanabileceği imasında bulundu. Hemen gündeme bu konu düştü ve günlerdir konu üzerinden bir siyasal atışma başladı. Özellikle CHP sözcüleri konuyu gündemde tutmak için özel çaba göstermekteler.
Neden?
Nedeni çok açık… Bu yolla parti içi muhalefeti önlemek Hem Kılıçdaroğlu’nun hem de genel merkez yöneticilerinin koltuklarının sağlama alınmasının yolu bu çekişme. Genel başkanı tutuklanma tehdidi alan bir partide muhalefet olmak, AKP’ye hizmet etmek algısı yaratacağından kimse sesini çıkaramaz. Bu yolla baştan beri başarısız olan bir genel başkan koltuğunu korur. Bu yolla da yeni başarısızlıklara yelken açar.
Kılıçdaroğlu, tutuklanmak için neredeyse can atmakta. Açıklamalarına bakılınca bu, açıkça görülmekte. Çünkü gözaltına alınıp kahraman olmak istemekte. Ankara-İstanbul yürüyüşü bir kahraman çıkaramadı. Belki tutuklanınca çok istediği kahramanlığı elde eder.
Peki, RTE neden Kılıçdaroğlu’nun tutuklanacağı imasını açıkça yaptı? Bu imanın anamuhalefet liderini güçlendireceğini bilmiyor mu?
Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na yönelik açıklamasının onu parti tabanında güçlendireceğini, CHP tabanının genel başkanlarının çevresinde kenetleneceğini bilmemesi olanaksız. Bu açıklama, bilinçli olarak yapılmıştır ve gündemi değiştirmiştir.
2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için tek aday var, o da Erdoğan. Muhalefet, henüz bir adayın adını açıklamış değil. Bu nedenle AKP cephesi çok zor geçecek cumhurbaşkanlığı seçimini kolaylaştırmanın peşinde.
Erdoğan için 2019 seçimleri nasıl kolaylaştırılıp garanti edilir. Öncelikle AKP’yi yıpratacak olan Barzanistan’ın bağımsızlık için yapacağı halkoylaması gündemden düşürülmeli. Ekonomik sorunlar kamuoyunun gözünden kaçırılmalı. En önemlisi de Erdoğan’ın kolay yenebileceği bir rakiple mindere çıkması sağlanmalı. Bu kolay rakip de Kılıçdaroğlu ve Akşener’dir. Bu iki lider, Erdoğan için kolay lokmadır. Bu iki aday olmaması durumunda yeni bir Ekmeleddin vakası, AKP için bulunmaz nimettir. İşte, RTE’nin Kılıçdaroğlu’nu CHP tabanında kahramanlaştırmak istemesinin nedeni bu.
Kılıçdaroğlu, HDP/PKK ile 2019 için ittifak oluşturmanın peşinde. Erdoğan başta olmak üzere Türkiye’de siyasete uzaktan yakından bulaşmış herkes bilir ki bölücülerle dirsek teması olan hiçbir siyasal kuruluş kazanamaz, kaybeder. AKP, mağduriyet ipine sarılmış olan Kemal Bey’i daha çok HDP/PKK’ya yaklaştırmak istemekte. Bu yolla da sağ seçmenle CHP arasına duvarlar örülmekte.
Ne yazık ki hem Kılıçdaroğlu hem de CHP sözcüleri Erdoğan’ın kurduğu tuzağa düştüler. CHP yöneticileri bu tartışmayı çok sevdiklerinden buna “tuzak” demenin ne kadar doğru olacağı da tartışılır. Bu nedenle bu tartışma epey süreceğe benzemekte. Çünkü her iki tarafında çıkarı var bu tartışmadan. Erdoğan, saray ömrünü uzatacak; Kılıçdaroğlu ise genel başkanlık koltuğunu garanti edecek bir süre daha.
Peki, Kılıçdaroğlu tutuklanır mı? Neden tutuklansın? AKP’ye seçim kazandırma genel başkanı olan birisi iktidar için velinimettir. İnsan velinimetini ortadan kaldırır mı?
Kılıçdaroğlu tutuklanmak için can atsa da istediği olmayacak. Ucuz kahramanlık söylevleriyle mazlumu oynayacak. Böylece CHP tabanı, genel başkanlarına sahip çıkacak. Sözde Erdoğan’dan kurtulma mücadelesi, özde Erdoğan’ı koltuğunda tutma oyununa dönüşecek. Kamuoyu da bu oyunu daha önce olduğu gibi izleyecek. Öyle mi?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           22 Ağustos 2017


ADALET KURULTAYI MI, BÜYÜK TAARRUZ MU?


CHP, 26-30 Ağustos 2017 tarihleri arasında Gelibolu’da “adalet kurultayı düzenleyecek.
 Niçin? Mağdurlar için…
Mağdur dedikleri kim?
15 Temmuz darbe girimine katıldıkları ve FETÖ üyesi oldukları için tutuklanan, işinden el çektirilen kişiler…
Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler, Fetullahçı sözde gazeteci, özde FETÖ tetikçisi olanlar…
Başka?
HDP PKK)’li vekiller…
PKK destekçisi gazeteci maskeli terör destekçileri…
CHP yöneticileri, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, parçalamak için ABD adına iş yapan terör örgütlerinin militanlarını mağdur ilan ediyor. Bu yolla mağduriyet ve masumiyet kisvesi altında adalet arayacak.
Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan… için mi adalet aranmalı, yoksa Ergenekon, Balyoz mağdurları için mi?
15 Temmuz’da halka ateş edenlerin mi, darbe gecesi şehit olanların mı hakkı savunulmalı?
Demirtaş’ın özgürlüğü için mi, Eren Bülbül’ün yaşam hakkı için mi yollara dökülmeli?
PKK’nın şehit ettiği askerler için mi adalet aranmalı, yoksa dağdaki PKK’lılara erzak taşıyan HDP’li vekiller için mi?
Taraf Gazetesinin neden, kimlerce kurulduğunu, TSK’nın tasfiyesi için neler yaptığını sorgulamayacak mı ana muhalefet partisi?
Sorular çoğaltılabilir. CHP yöneticileri, bu sorulara sözü eğip bükmeden yanıt vermeli.
25Eylü 20l7’de Barzanistan’da; Irak’tan ayrılmak, bağımsız devlet kurmak için halkoylaması yapılacak. Bu demek? Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürmek demek… Peki, CHP yöneticileri böyle bir tehlike karşısında neden sokaklara çıkmaz. Bu konuyu her gün gündem de tutmaz da neden Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler gibi FETÖ’ye hizmet ettikleri herkesçe bilinen gazeteci maskeli kişilerin ve HDP’li vekillerin hakkını savunmayı görev edinir? Üstelik AKP cenahı da Barzanistan’daki halkoylamasına sessiz kalırken… Türkiye’nin vatan bütünlüğünden daha önemli ne olabilir? AKP’yi devirmek mi istiyorsun, işte sana fırsat!
CHP’nin “adalet kurultayı” tam da Büyük Taarruz ’un başladığı tarihe rastlamakta. Bitişi de 30 Ağustos… Başkomutanlık Zaferi… Türkiye’nin kurtuluşunun tarihlerinde mağdurları(!) savunmak için “partiler üstü” kurultay yapmaktaki amaç ne?
Ey CHP yöneticileri! 26 Ağustos’ta şairin dediği gibi “Akşehir’den Afyon’a doğru” neden yürümüyorsunuz? Hem de Irak’ın kuzeyindeki yapılmak istenen halkoylamasına “Hayır!” diyerek… Bir Müdafaa-i Hukuk rüzgârı estirmeyi neden düşünmezsiniz? Bölücülüğe, FETÖ saldırısına, ABD emperyalizmine karşı Müdafaa-i Hukuk’la CHP’nin tarihsel misyonunu yeniden yüklenmek; Türkiye’yi birleştirir, hem de CHP’yi iktidara taşır? Ilıcak’la, Altanlarla, Demirtaşlarla iktidar yürünmez. İktidar, CHP’nin tarihsel köklerinde…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           16 Ağustos 2017



TÜRKİYE’Yİ BÖLEN AKP

                                               
Konyaspor başkanı Ahmet Şan, süper kupa finali öncesi İzmir Marşı için “Bizim stadımız hariç, tüm statlarda söyleniyor, taraftarımıza teşekkür ediyorum.” demişti. Konyaspor Başkanı Şan, İzmir Marşı’nı politik buluyor. Bu nedenle de kendi taraftarları, bu marşı söylemediği için övünüyor.
6 Ağustos 2017 Pazar günü Samsun’da, Beşiktaş’la Konyaspor süper kupa maçını oynadılar. Sahaya meşale, maytap, bıçak atılıyor maç sırasında. Ancak “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartı stadyuma sokulmuyor güvenlik güçlerince. Bıçak zararlı değil, ama Mustafa Kemal Paşa’nın adı yasak, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde. Hem de vatanı kurtarmak için çıktığı Samsun’da. AKP’nin yönettiği emniyet, Mustafa Kemal Paşa’yı sakıncalı buluyor.
İmam-cemaat meselesi… Başkan, İzmir Marşı’na karşı çıkarsa taraftarlar da İzmir Marşı’nı söyleyenleri PKK’lı sanır. Emniyet, “Mustafa Kemal Paşa” yazan pankartı sakıncalı bulursa taraftar, “Ya Allah Bismillah Allah’u Ekber!” diye tekbir getirir.  BJK taraftarı İzmir Marşı’nı söylüyor. Buna karşılık Konyaspor taraftarı “PKK dışarı!” diye bağırıyor. Buna yol açan kimler? Başta Konyaspor başkanı… “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartını içeri almayan yetkililer… Her fırsatta Cumhuriyet’e, Atatürk’e karşı kinlerini dile getiren AKP’li yöneticileri… Atatürk karşıtlığını, AKP yalakalığına dönüştüren kimi ekran bülbülleriyle köşeyazıcıları… Siyasal İslamcıların Atatürk kinini körükleyen emperyalizm…
İzmir Marşı, politik bir söylem midir? Evet, politik bir söylemdir. Kime karşı? Başta İzmir olmak üzere, Türkiye’nin batısını işgal eden Yunanlılara karşı… Başka..? Yunanlıları destekleyen İngiliz, Fransız, İtalyanlar ve bu emperyalistlerin dümen suyuna giden Osmanlı yönetimine karşı…
İzmir Marşı; ayağında çarık olmadan, aç susuz olarak dünyanın en büyük utkusunu kazanan Türk Milleti’nin önderi Mustafa Kemal Atatürk için bestelenmiş bir marştır. Türk Milletinin büyük utkusunu, düşmanın bozgununu anlatır.
Şimdi gelelim işin asıl yönüne… Ey Konyaspor başkanı arkadaş, İzmir Marşı’ndan neden rahatsız oluyorsun? Bu marşı neden politik buluyorsun. Söylemek istemiyorum, yoksa sen İzmir’i işgal edenlerin safında mısın? Türk Milleti’nin kahramanlık destanını anlatan marşlardan neden rahatsız oluyorsun? “Mustafa Kemal Paşa” adı, neden seni rahatsız ediyor? Yoksa sen Delibaş’ın torunu musun? Siyaset söz konusu olduğunda Türk Milleti’nin yanındayım. Kurtuluş Savaşı sırasında ihanet içimde olanların, yurdumu işgal edenlerin yanında siyaseten bulunmayı kendime de yurttaşlarıma da yakıştıramam.
Konyaspor taraftarlarına gelince… Sanırım şaka yaptılar. Beşiktaş taraftarlarına “PKK dışarı!” diye bağırmak, bir Konyalıya yakışmaz. Konyalı yurttaşlarımız, PKK’lılarla ile yurtseverleri ayırt edebilecek zekâ düzeyindedirler. Eğer şaka yapmadılarsa aralarına sızmış kışkırtıcı, bölücü ajanlara dikkat etsinler.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk vatanını birleştiren bir önderdir. Atatürk’e karşı çıkmak, bölücülüğü savunmaktır. AKP’li yöneticiler, yaptıkları sorumsuz açıklamaları ile Türk Milletini bölmekteler. İşte örneği: Beşiktaş-Konyaspor tribünleri…
                                                                                  8 Ağustos 2017


DEVLETİMİZİ YIKACAK MECZUP

                                             
“Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır.” diyen kişi, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nun eski üyesi Ayhan Oğan.
Ayhan Oğan, son günlerde kamuoyunun ilgisini çekmekte. Televizyonların aranan konuğuydu. Katıldığı televizyon programlarında tartışmıyor, eleştirilere yanıt vermiyor, karşısındakilere sürekli hakaretlerde bulunuyordu. Siyaset bilgisi yok denecek kadar az… Bilgi, görgü, kültürü kıt biri olarak hakaret etmeyi siyasal savaşım sanan bir meczup. En belirgin özelliği, kraldan çok kralcı olması. AKP lideri Erdoğan’ın gözüne girmek için saldırganlığı geçer yol görmekte. Bu nedenle de AKP’nim temel düşüncesi olan Cumhuriyet karşıtlığını yıkıcılığa götürüyor meczup saldırgan.
Diyeceksiniz ki bilgi, görgü, saygı ve kültürü yetersiz olan, üstüne üslük konuşmaları hakaretten ibaret olan biri neden ekranlarda sık sık boy gösterir? Çünkü televizyonların asıl derdi kamuoyunu bilgilendirmek değil, izlenme oranını artırmak. Bunu da en iyi ekranda kavga edenler yapmakta.
Yeni bir devlet kurmak için ne yapmak gerekir? Eski devleti yıkmak… Eski devlet hangisi? Türkiye Cumhuriyeti… Demek ki Ayhan Oğan, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak ve yeni bir devlet kurmak istemekte. Kuracağı devletin adı, yüzölçümü belli değil.
Kurtuluş Savaşı’nda İzmir’den denize döktüğümüz düvel-i muazzama yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışmakta. Türkiye’yi yıkacak Sevr’i uygulamak için emperyalistlerle işbirlikçileri yoğun uğraşta. ABD, yerli işbirlikçileriyle devletimizi yıkmak için akla gelmedik yolları denemekte. Şu anda PKK ve FETÖ Türkiye’yi yıkıp parçalamak için elinden geleni yapmakta.
Ayhan Oğan, Türkiye’yi yıkmak için FETÖ ve PKK ile ABD projesinin askeri olarak ortaya çıkmakta. Sevr uygulamak isteyenlerin ön önünde durmakta. Bu yolla da terör örgütlerinin yanında yer almakta. Bu, vatana ihanet suçudur. Bu söyleme savcılar sessiz kalamaz.
Herkes soruyor: “FETÖ’nün siyasal ayağında kimler var?” diye. Kimler olacak? Ayhan Oğan’a bakın, görürsünüz siyasal ayağı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Ağustos 2017