SÖYLEYİN, KİMDEN YANASINIZ?



ABD’li dinadamı (!) Andrew Craig Brunson, görev yaptığı İzmir’de casusluk suçlamasıyla tutuklanmıştı. Brunson için istenen ceza otuz beş yıl. FETÖ ve PKK ile işbirliği yapmak suçlanmasının asıl nedeni.
Rahip Brunson tutuklanınca ABD’li yetkililer büyük tepki gösterdiler. Dinadamının serbest bırakılması için tehditler savurdular. Türkiye’deki hukuksal işlerliği yok saydılar. Ülkemizin egemenliğini hiçe sayan tavırlar gösterdi ABD’li yöneticiler.
Öncelikle şunu belirtelim. Bir yabancı dinadamının FETÖ ve PKK yöneticileriyle ne işi olur? Onlarla sık sık görüşmesinin amacı ne? Öteden beri bilinen bir şeydir ABD’li dinadamlarının misyoner etkinlikleri. Ancak bu görüşmeler, misyonerliğin ötesinde. Türkiye’nin terör örgütü olarak nitelediği örgütlerle bir yabancı dinadamının içli dışlı olması bir tek sözcükle anlatılır. Casusluk…
9 Aralık 2016’da, FETÖ ve PKK adına suç işlediği savıyla tutuklandı Brunson. İzmir Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya tarafından hazırlanan iddianamede “Din adamı görüntüsü altında söz konusu terör örgütleri (FETÖ ve PKK) adına suç işlediği ve genel stratejileri kapsamında eylem birlikteliği içinde olduğu, örgütlerin amaçlarını bilerek ve isteyerek işbirliği yaptığı” belirtilmiş.
Rahip Brunson, ABD’li bir askere gönderdiği 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminin başarısız olmasından üzüntü duyduğunu ilişkin ileti içeriklerine yer verilmiş iddianamede. Cep telefonunda: “Türkleri sallayacak bazı olayları bekliyorduk. İsa’ya dönmek için gerekli koşullar oluştu. Darbe teşebbüsü bir şoktu. Birçok Türk geçmişte de olduğu gibi askeriyeye güvendi; ancak bu sefer çok geçti. Ve darbe teşebbüsünden sonra bu başka bir sallama. Sanırım olaylar daha da kötüye gidecek. Sonunda biz kazanacağız.” Bu sözler, dinadamı kılığındaki kişinin amacını açıkça ortaya koymakta. Karşımızdaki kişi, masum bir dinadamı değil; Türkiye’deki ABD destekli bütün terör etkinlikleriyle ilgili düşünce sahibi. Ayrıca bastırılan darbe kalkışması karşısında oldukça üzgün olduğunu da anlamaktayız. Telefon kayıtlarından FETÖ sorumlularıyla ilişkisi saptanmış.
İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Temmuz 2018 günü Andrew Brunson hakkında “sağlık sorunlarını” da dikkate alarak adli kontrol koşuluyla cezaevinden çıkmasına ve ev hapsine alınmasına karar verdi. ABD yöneticileri tahliye beklerken tutukluluğun ev hapsine dönüştürülmesi karşısında sert, tehditkâr açıklamalarda bulundular.
Başkan Trump: “Brunson’ı uzun zamandır gözaltında tuttukları için Türkiye’ye geniş çaplı yaptırımlar uygulayacağız.” diyerek Türkiye’ye açıkça savaş ilan etti.
ABD Başkan Yardımcısı Pence ise. “Brunson’u ya şimdi serbest bırakın ya da sonuçlarla yüzleşin.” diyerek tehditkârlığın dozunu yükseltti.
Hem ABD başkanının hem de başkan yardımcısının açıklamaları Türkiye’ye açık bir düşmanlığın göstergesi. Mafya yöntemleriyle tutuklu birinin serbest kalmasını istemekteler. Dinadamı kılıklı casusun suçüstü olmasının telaşıyla Türkiye’ye saldırmaktalar.
Türkiye, Brunson’u serbest bıraksa ABD’nin öfkesi dinmez. Asıl amaç, Türkiye’yi Avrasya’dan uzaklaştırarak eski, ileri karakol konumuna getirmek. Ülkemizi bölme planlarını sürdürmektir asıl istekleri. Bölünmeyen bir Türkiye, ABD’nin Ortadoğu planlarının önünde büyük bir engel. Avrasya ile birleşen Türkiye, tam bağımsızlığa kavuşup demokrasiyle yönetilir. Emperyalizmin yıkıcılığından kurtulan ülkemiz, Avrasya’da Cumhuriyet kurumlarını yeniden oluşturur. Tarikat ve cemaatler etkisizleştirilerek laiklik yeniden yaşama geçer.
ABD’nin tehditleri havalarda uçuşurken ne yazık kendilerini solcu, laik, demokrat, hatta milliyetçi olarak tanımlayan kimileri; bu tehditlerin Erdoğan’ı hedef aldığını düşünmekteler. Erdoğan düşmanlığı gözlerini öylesine karartmış ki ABD’nin tehditleri karşısında Türkiye’nin değil de ABD’nin yanında yer almaktalar. Burada aymazlık, ihanete dönüşmekte. Bu nasıl bir Erdoğan düşmanlığıdır ki emperyalizmin Türkiye’yi tehdidi karşısında bile kendi ülkesinin yanında yer alamıyorlar.
Evet… Karar verin, söyleyin bakalım… Türkiye’den yana mısınız, yoksa ABD emperyalizminden mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       27 Temmuz 2018


BEDELLİ ASKERLİK


                                                
AKP hükümeti bedelli askerlik için düğmeye bastı. TBMM’de sağdan sola doğru birçok siyasi görüş, parti temsil edilmekte: YCHP, MHP, BBP, İYİP, HDP, SP, DP… Muhalefet partilerinden hiçbiri bedelli askerlik konusuna karşı çıkmıyorlar. Tartıştıkları konu, askerlikten kaçmanın bedelinin kaç lira olması gerektiği ve vatan hizmeti kaçkınlarının yirmi sekiz gün silah altına alınma zorunluluğunun olup olmaması.
Zorunlu askerlik, vatan savunması için vazgeçilmezdir. Çünkü vatan, yurttaşların ortak çabasıyla savunulur. Her yurttaş, topraklarını savunmak için sorumluluk üstlenmeli. Yoksa vatan da millet de kalmaz.
Varsılıyla yoksuluyla yurttaşın eşitlendiği yer, asker ocağıdır. Orada her şey gider, Mehmetçik kalır. Mehmetçik, yurttaşın sınıf farklarının bir yana bırakılarak eşitlendiği bir kimliktir. Her Türk gencinin ülküsü, hayali zamanı gelince Mehmetçik olmaktır.
Asker ocağı yalnızca askeri eğitimin verildiği bir yer değil. Sosyal açıdan eğitilir Mehmetçik. Toplu yaşamanın kuralları öğrenilir. Dayanışmanın,  yardımlaşmanın, küme olarak iş yapabilmenin önemi kavranır. Kişisel becerilerin kazanıldığı yerdir. Sabretme, gücünü akılcı kullanma, olaylara doğru zamanda müdahale etme, sorun çözme alışkanlığını edinir Mehmetçik asker ocağında. Vatanın kutsallığı, ulusunun yüceliği, tarihiyle ilgili bilinçlenir. Vatanın bütünlüğünü, milletin birliğini korumak vazgeçilmez bir inanca dönüşür. Asker ocağında ülkeni, toprağının üzerinde yaşayan farklılıkları tanırsın. İnsanını keşfedersin.
AB ve ABD yıllardır TSK’nın yapısının değişmesi için öneriler getiriyor, hatta baskılar yapıyordu. Ülkemizdeki tüm sorunların kaynağı ordumuzmuş gibi bir algı yaratmaya çalıştılar. AB ve ABD’ye ne yazık ki ülkemizdeki bölücüler, liberaller, FETÖ, zaman zaman AKP yöneticileri de alet oldular. Toplumu Allah ile aldatanlar, Cumhuriyet ve Atatürk karşıtlıklarını orduya saldırıya dönüştürdüler yıllardır. Bölücüler ise güçlü bir ordu olduğu sürece amaçlarına ulaşamayacaklarının farkındalar. Sevr hayaliyle yaşayan emperyalistlerin önündeki en büyük engel, milli ordudur. Bu nedenle milli orduyu çökertmek için Türkiye düşmanları elbirliği etmiş durumdalar. Tam da bu koşullarda bedelli askerlik çıkarmak, Genelkurmay başkanlığını MSB’ye bağlamak, kuvvet komutanlıklarını eşgüdümsüz bırakmak, FETÖ’yü bahane ederek TSK’nın geleneksel emir-komuta sisteminin üstüne incir ağacı dikmek yakışık almamıştır. Böylece bilerek ya da bilmeyerek Sevr özlemcilerinin hayallerine hizmet edilmekte.
Vatanı savunmanın bedeli şehit ya da gazi olmaktır. Vatan hizmetini, paraya uyarlamak büyük yanlış. Vatan, para karşılığında savunulmaz. Milletin kanını dökerek kurtardığı ülke toprakları, yine yurttaşların kanı pahasına savunulur.
Paralı askerle vatan savunulamaz. Bakın Libya’ya… Biz. Kurtuluş Savaşı’nı Mehmetçik ile kazandık. Biz Çanakkale’de gönüllü askerlerimizle destan yazdık. Bedelli askerliğin sonu paralı askerliktir. Hani şu dünün emperyalistlerinin bize dayatmakta olduğu profesyonel ordudur. Ey milletim, bu tuzağa düşmeyelim.
Bedelli askerliği isteyenler, TSK’nın gereksinmesinin çok üzerinde askerlik çağına gelmiş gençlerin olduğunu söylemekteler. Bu, doğru olabilir. Askerlik hizmeti, vatan hizmetidir. Askere giden herkes, elde silah savaşmayacak tabi ki. Ülkeye hizmet etmenin başka yolları da var. Türkiye orman varlığı açısından varsıl sayılmaz. Bu nedenle üç aylık temel eğitimden sonra askerlerimiz kışlalarda yatmak yerine, Türkiye’mizin çorak bozkırlarını yeşillendirmek için vatan hizmeti yapabilirler. Karayollarımızın kıyılarında bulunan boşluklara ceviz, meşe, kayın gibi sanayide kullanılan ağaçlar dikildiğinde ülke ekonomisine çok büyük bir katkı yapılır. Temel eğitim sonrası kamu hizmetinde çalışabilir askerlerimizin bir bölümü.
Vatan hizmetinin alanı, sınırı ve sonu yok!  Yurdun her karış toprağı hizmet beklemekte bizden.
Türkiye’nin düşmanlarınca kuşatıldığı ve ülkemiz üzerinde şeytani planların yapıldığı bir dönemde bedelli askerliği düşünmek; vatanı, milleti, orduyu bölmektir. Bu da dostları üzen, düşmanları sevindiren bir durumdur. Hiçbir gerekçe ya da iş, vatan hizmetinden üstün olamaz.
TBMM’deki partilerin hepsinin bedelli askerlik konusunda birleşmesi bizi şaşırtmamıştır. AKP ile neredeyse her konuda birlik olan bu partilerin seçmenine sözüm şudur ki verdiğiniz oylar boşa gitmiştir. TBMM’ye gönderdiğiniz vekiller milletin vekili olma yerine bedellinin vekili olmuşlardır. Millet olarak vatanı her şeyden aziz bilen siyasetçilere gereksinmemiz var. Siyasetçi, ABD ve AB sözcülerini değil; yaşadığı toprağın sesini dinlemeli.
                                                             Adil Hacıömeroğlu
                                                             19 Temmuz 2018



MEYVE VE SEBZE NEDEN PAHALI?


                                    
Tüketici, meyve ve sebze fiyatlarının pahalılığından; üretici ise ürettiği ürünleri maliyetinin altında sattığından dertli. Neden üretici de tüketici de piyasa koşullarından memnun ve mutlu değil?
Basın ve yayın organlarında sık sık şu haberlere rastlarız:
“Türkiye’nin turp gereksiniminin yüzde yetmişini karşılayan Kadirli’de tarlada elli kuruşa satılan ürün, İstanbul’da üç lira.”
“Gazipaşa halinde salatalığın fiyatı on beş kuruşa düştü.”
“Bursa’nın Yenişehir İlçesinde sofralık sırık domatesler tarlada kaldı.”
“Bilecik’te tarlada kırk kuruşa satılan marul, İstanbul’da pazarda üç liraya satılıyor.”
“Bafra Ovasında erkenci karpuz otuz kuruşa satılıyor.”
Neyse sözü uzatmayalım. Nerdeyse her gün benzer haberlerle karşılaşmaktayız. Tarlada, bahçede yok pahasına satılan meyve ve sebze tüketiciye neden astronomik fiyatlarla ulaşmakta?
Öncelikle söyleyelim ki ülkemizde tarım, üstünkörü yapılmakta. Özellikle Özal döneminden itibaren planlı ekonomi terk edilmiştir. Türk tarımı merkezi plansızlığın, ilgisizliğin, desteksizliğin, uzağı görememenin, hem üreticiyi hem de tüketiciyi düşünememenin, modernleşememenin sıkıntısını yaşamakta. Bu plansızlığın en çarpıcı örneği, bu yıl içinde gördüğümüz soğan ve patates fiyatlarıdır. Üretimin planlanamaması, ülke gereksinmelerinin belirlenememesi, çiftçinin bilinçlendirilmemesi, üreticinin yönlendirilmemesi nedeniyle soğan ve patates fiyatları el yaktı.
Türkiye’de sebze ve meyve, serbest piyasa gereğince oluşturulan hal sistemiyle üreticiden tüketiciye ulaştırılır. Bu nedenle aracı kişiler, malı üretenden daha çok kazanır. Bu sistemde hem üretici hem de tüketici zararlı çıkmakta.
Peki, hem üreticiyi kazandıran hem de tüketicinin ucuz sebze ve meyve edinmesini sağlayan bir sistem oluşturulamaz mı? Tabi ki oluşturulur. Üstelik bu konuda oldukça deneyimi olan bir ülkeyiz.
Üreticiyi de tüketiciyi de koruyan sistemin iki ayağı vardır.
Birincisi, üretici de tüketici de kooperatifler kurmalı. Yani üretici ve tüketici kooperatifleri kurulmalı, tıpkı 12 Eylül (Özal) öncesi olduğu gibi. Türkiye’nin dört bir yanındaki üretici kooperatifleşmeli ve ürününü elbirliğiyle pazara sunmalıdır.
Tüketiciler; köy, mahalle, işyeri, sosyal gruplar temelinde örgütlenerek tüketici kooperatiflerini kurarak sebze, meyve alımını doğrudan üreticiden yaparak ve çok az kar koyarak üyelerinin tüketimine sunmalıdır. Böylece hem üretici, hem tüketici hem de kooperatif üyeleri kazanmalı. Burada kazanç iki yoldan olmakta. İlki, üreticinin zararına mal satması önlenmekte. Tüketici de aracısız ucuz mala kavuşmakta. Kazancın bir diğer yönü de kooperatif üyelerinin kooperatifin kârından pay almalarıdır.
Unutmadan söyleyelim: 12 Eylül (Özal) yönetimi ilk olarak kooperatifleri kapatmış, mallarına da el koymuştur. Çünkü liberal ekonomik sistem, kooperatifleşmeye izin vermez.
Meyve ve sebzenin üreticiden tüketiciye ulaşmasında en önemli görev belediyelere düşmekte. Bu da bu işin ikinci yoludur. Yıllar öncesine baktığımızda birçok belediye halk pazarları, tanzim satış dükkânları, “üreticiden tüketiciye” adlı kampanyalar örgütlerdi. Bu yolla halk ucuz ürüne ulaşırken üretici de yetiştirdiği ürünün yok pahasına gitmemesinden mutluluk duyardı. Belediyeler (Burada parti ayrımı yapmıyorum.), kendilerini zamanla liberalizmin uyuşturucu rüzgârlarına kaptırarak halk pazarlarının amaç dışına çıkmasına, tanzim satış dükkânlarının kapanmasına göz yumdular. Böylece üretici ile tüketiciyi birbirine bağlayan büyük ve önemli bir köprü yıkıldı.
Türkiye, dünyanın önemli bir tarım ülkesi olarak üreticisini de tüketicisini de korumak zorundadır. Bunun yolu da kooperatifleşmenin ivedi olarak yaşama geçirilmesi, belediyelerin gereksiz işleri bırakarak halk pazarlarını, tanzim satışları yeniden yurttaşın hizmetine sunmasıdır. Ayrıca destekleme alımı yapmayan bir hükümet, çiftçisine, tarımına, tüketicisine ihanet eder.
Çiftçinin ucuz tohum, gübre, mazot, elektrik, araç ve gereç gereksinimi devletçe karşılanmalı. Sulanmayan toprak olmamalı ülkemde. Tarımsal sorunlar üreticiye kulak verilerek çözümlenmeli. Dışalım gibi kolaycı yöntemlerle üreticilik yok edilmemeli.
Siyasal iktidarlar hem üreticiyi hem de tüketiciyi aracılara soyduran bir sistemden yana olmamalı. Olursa eğer, bu onların halk karşıt olduklarını gösterir. Türkiye’den çok küçük ve verimsiz arazilerde büyük çapta üretim yapan ülkelerden öğrenilecek çok şey var. Ancak asıl öğreneceğimiz kendi geçmişimizdir. Cumhuriyet’in üreticiye, köylüye verdiği değerdir.
            Bugün başta ABD olmak üzere liberalizmin öncüsü olan birçok ülke, halkı ezen bu sistemden vazgeçmekteler. Türkiye’yi yönetenlerin halâ bu liberal politikalarda ısrar etmeleri anlaşılamaz bir durumdur. Tek çözüm, devletimizin kurucu anlayışındadır.
                                                                                               Adil Hacıömeroğlu
                                                                                               18 Temmuz 2018





TEMİZLİK, DEVRİMCİLİKTİR


                                                
Rusya’da yapılan Dünya Kupası maçları, beş kıtada yaşayan herkesin ilgisini çekmekte neredeyse. Yaz sıcağında futbolla ilgilenmek, birçok sorunu unutturmakta geniş kitlelere. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de futbol ilgi odağı. Bu Dünya Kupası, şampiyonaya katılan bazı ülkelerde hayal kırıklığı yaratsa da spora önem vererek planlı çalışan ülkelerin başarısı gözlerden kaçmamakta.
Dünya Kupası’nda futbolun önüne geçerek en çok konuşulan olay, grup maçları sırasında Japon ve Senegalli izleyicilerin maç sonrasında oturdukları tribünleri temizlemeleri oldu. Japon futbolcuların Belçika ile oynayıp elendikleri maç sonrası soyunma odasını temizleme haberi ilgi çekti. Hem futbolcuların hem de izleyicilerin kendi kirlettikleri alanları temizlemeleri övgüye değerdir. Bu konu, Türk kamuoyunda da hak ettiği değeri buldu. Özellikle sosyal medyada Japon ve Senegallilerin temizlik anlayışları övülürken Türkler yerildi. Oysa tarihimize birazcık bakıldığında bu konuda toplumumuzda övgüye değer örnek davranışların bulunduğunu görürüz.
Türkiye’de 1968 Hareketi, emperyalizme karşı devrimci bir eylemdir. Yaşamın birçok alanıyla ilgili derslerle doludur. Ne yazık ki toplumumuzun büyük bir kesimi bu derslerden habersizdir. Bugünkü kuşaklara örnek oluşturacak 68 Hareketini iyi bilmek, ulusumuza geniş ufuklar açması bakımından yararlıdır.
12 Haziran 1968’de “demokratik bir üniversite ve parasız eğitim” isteyen öğrenciler, İstanbul Üniversitesini işgal ettiler. Üniversite işgalleri önce Ankara Üniversitesi DTCF’de başlamıştı bir gün önce. Üniversite işgalleri, toplumun geniş desteğini alınca Demirel hükümeti, öğrencilerin isteklerini kabul etti. (Gerçi daha sonra verdiği sözde durmayıp bu istekleri yaşama geçirmedi hükümet.) 26 Haziran günü, işgal eyleminin bitirilmesine karar verilir.
“27 Haziran tarihli Tercüman gazetesi, Üniversite’deki son gecelerini anlatıyor. Küslerin barıştırıldığı, halayların çekildiği o zafer gecesinde dikkat çekilen bir nokta var: ‘Öğrenciler aralarında son bir vazife taksimi daha yapmışlar ve okulu aralarında oda oda taksim ederek temizlemeye, dağılanları toplamaya elbirliğiyle başlamışlardır.’ (Hasan Yalçın, 68’in Sırrı, Kaynak Yayınları, 4.Basım, sf. 167.)” Devrimci öğrencilerin temizlik, düzen konusundaki özenleri basın organlarının ilgisini çekiyor o zaman. Zamanın gazetelerinde bugün de gurur duyacağımız bu haberler çıkmıştı o zamanlar.
Gezi Direnişinde onca kalabalığa karşın yerlere çöp atılmaması, devrimci bir tavırdı. Direnişçilerin çöpleri toplaması, ortaklaşa günlük temizlik yapılması örnek bir davranıştı. Ayrıca devrimcilerin tüm toplantı ve eylemlerine bakıldığında benzer durumla karşılaşmaktayız. Bu nedenle Japon ve Senegallilerin stadyumları temiz tutma davranışları karşısında hayret edenlere 68’in ve Gezi’nin devrimcilerini, yurtseverlerini anımsatmak istedik.
Unutulmasın ki emperyalizm, kapitalizm, feodalizm her şeyi kirletir. Devrimcilerse her alanda temizliğin savunucusu ve uygulayıcısıdır. Devrim, bir temizlik eylemidir.
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu
                                                                                   7 Temmuz 2018


TÜRKİYE KUŞATILDI, FARKINDA MISINIZ?


                               
Türkiye, güneyden ve batıdan hızla kuşatılmakta. Bu kuşatmanın amacı, Türkiye’yi soluksuz bırakmak, ekonomik olarak diz çöktürmek, ulus devleti ortadan kaldırmaktır. Bu yolla da ülkemizin güneyinde İkinci İsrail’i kurulmasının, Kıbrıs’ın Türkiye’den koparılmasının, denizlerdeki münhasır ekonomik alanlarımızın elimizden alınmasının, Ermeni soykırımı yalanının Ankara’ya kabul ettirilmesinin, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın kolaylıkla yağmalanmasının, başta İran olmak üzere Batı Asya’daki ulus devletlerin tamamen parçalanmasının yolu açılmak istenmekte.
Peki, Türkiye’yi kimler kuşatıyor? Türkiye’yi ABD’nin başını çektiği bir ittifak kuşatmakta. Bu ittifakta: İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suudi Arabistan ve Körfez’in uyduruk devletçikleri var. PKK ve FETÖ de bu kuşatmaya hem içerden hem de dışardan destek vermekte. Türkiye, bu kuşatmayı ulusal birlikle yarıp yok edebilir. Bu nedenle de ABD-İsrail karşıtı cepheye karşı bir savaşım ivedilikle gereklidir.
1945’ten beri Türkiye Atlantik sistemi içinde. Başımıza ne geldiyse ABD’den geldi. Yaşadığımız sorunların neredeyse hepsini Atlantik sistemi yarattı. Cumhuriyet yıkıcılığının, bölücü terörün, yoksulluğun, tarikatçılığın, yobazlığın, doğanın yok edilmesinin, eğitimimizin gericileşmesinin, sanayimizin yok edilmesinin, tarımın bitirilmesinin arkasındaki güç ABD’dir.
Yarın seçim yapılacak, halkımız oy kullanacak.  1945’ten beri Amerikancı sistem, kendisine bağımlı iktidarları da muhalefeti de örgütlüyor birkaç istisna dışında. Sanki farklı görüşler yarışıyormuş gibi bir izlenim yarattılar kamuoyunda hep.
Sistemle kavga eden devrimci partiler hep engellerle karşılaştılar. Amerikancı medya, büyük kampanyalarla Kemalistlerin seçenek oluşturmasına karşı durdular. Bunu yaparken de kara propagandayı, kumpasları, yalan ve iftirayı kendilerine silah yaptılar.
Şimdi, şöyle bir bakalım seçim bildirgelerine, parti programlarına, alanlarda ve beyazcamda söylenenlere... Atatürk’ü savunan var mı? Kemalizmden söz edeni gördünüz mü? Altıok’u yaşama geçireceğini haykıranı işittiniz, ABD emperyalizmini ülkemizden kovacağını seslendireni duydunuz mu, mazlum uluslarla birleşerek Atlantik’in kötülüklerine karşı duracağını dillendiren birine rastladınız mı?
Cumhurbaşkanı adaylarının beşi birden, partilerin neredeyse hepsi ABD’ye, NATO’ya bağlılıklarını bildirmek için yarış içindeler.
Türkiye kuşatılıyor, ama anlı şanlı cumhurbaşkanı adayları bunu söyleyemiyorlar, görmezden geliyorlar.
Atlantik’in çökerttiği ekonomik sistemi, yine Atlantik reçeteleriyle düzeltmenin yarışındalar.
Cumhuriyetimize, ulusumuza, devletimize, insanımıza, demokrasimize kast etmiş FETÖ ve PKK ile ülkemize demokrasi getireceğini savunanlar var.
Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu… Hepsi yeni bir açılımın peşinde… Anadilde eğitimi savunarak bölücülüğün azdırmak, kışkırtmak için ellerinden geleni yapmaktalar. Anadilde eğitimin bir Atlantik dayatması olduğunu sağır sulatan biliyor, ama nedense Atlantik adaylarının bundan haberi yok(!). Atalarımız: “Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez.” demiş. Ama nedense Atlantikçi cumhurbaşkanı adayları açılım çukuruna iki kez düşmek için yarış içindeler. Kendilerine, ülkemize, komşularımıza kimlerin kötülük yaptığının farkında olmayanlar; Türkiye’nin sorunlarını çözebilirler mi? Kasabın bıçağını yalayan kurbanlık koyun gibi fiyaka sattığını sananlar, emperyalizme hizmet etmek için halka, şekere sarılmış zehri yedirmek için türlü cambazlıklara başvurmaktalar.
Bir bilge adam çıkıyor ortaya. O da cumhurbaşkanı adayı… Emperyalizme karşı mücadeleden, ülkemizdeki ABD üslerinin kapatılmasından, Atatürk’ün iktidarını kurmaktan, Altıok’u iktidara getirmekten, Avrasya’da büyümekten, Sanayi ve tarımın yeniden millileştirilerek şahlanmasından, eğitimin millileştirilmesinden, tarikatçılığın yok edilmesinden, terörün bitirilmesinden, milletin bütünlüğünden… söz etmekte. Atlantikçi partilerin tümünün hedefi olmakta. Onların kara propagandalarıyla savaşmak zorunda kalıyor.
Kim mi bu aday? Tabi ki Doğu Perinçek… Ellinin üzerinde yazdığı kitap var. Süreli yayınlardaki yazıları kitap ciltlerine sığmaz. Hele bir çalışmaya öncülüğü var ki, yıllarca minnet duygumuzu hep hak edecek. Otuz ciltlik Atatürk’ün Bütün Eserleri Atatürkçülüğün, vatanseverliğin üst noktasıdır. Ermeni soykırımı yalanını boşa çıkarıp emperyalistlerin ipliğini pazara çıkardığı AİHM’de kazandığı büyük başarıyı ise diğer beş cumhurbaşkanı adayının hayal etmesi bile olanaksız.
Yarın iki siyasal görüşü oylayacağız. Bir yanda Atlantikçi beş aday; diğer yanda ise Avrasyacılığı, Kemalizmi, Altıok’u savunan Doğu Perinçek var. Atlantikçi sistem çöküyor. Hem de tüm kurumlarıyla…             Yarın kim kazanırsa kazansın Türkiye’nin sorunlarını çözemeyecek, ülkemizi yönetemeyecektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi (Bkz. ERKEN BASKIN https://adiladalet.blogspot.com/2018/04/erken-baskin.html?spref=tw ) Türkiye erken seçimler dönemine girmiştir. Her seçim sonrası siyasette tasfiyeler yaşanacak. Atlantikçi siyasetçiler sırayla köşelerine çekilecekler. Zaman, Avrasya çağıdır.
Unutmayalım ki İngiliz sömürgeciliğini çöküşünü başlatan Kurtuluş Savaşı’mızdır. Tarih, ABD emperyalizmin çöküşünü başlatma görevini de bu toprakların çocuklarına vermiştir. Tarihin verdiği görevi reddetmek Atatürk’ün ulusuna yakışmaz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       23 Haziran 2018 
Not: 23 Haziran 2018 tarihinde aydinlik.com.tr de yayımlanmıştır.



ARİFE



Bayramlarda kapı kapı dolaşıp el öperek para ya da başka bir şey almayı oldum olası sevmem. Zaten köy enstitülü babam, kardeşlerim ve bana bunu çok küçük yaşlarda yasaklamıştı. Hem de gerekçelerini anlatarak… Bu nedenle çocukluğum boyunca yaşlıları bayramlarda ziyaret edip onların gönlünü aldım. Ancak onların verdikleri paraları asla kabul etmedim. Bayramlarını kutladığımız kişilerin aşırı ısrarlarına karşın verdikleri paraları kibarca reddederdik. Babam: “Emek harcamadığınız, hakkınız olmayan paraya el sürmeyeceksiniz.” derdi ısrarla. Ancak ikram edilen şeker, meyve ya da kuruyemişlerden bir tane alır teşekkür ederdik.
Bayramlarda çocukları sevindirmek çok güzel bir şey… İnsanların özel günlerde birbirlerine armağanlar vermeleri hem bireyler arasındaki ilişkileri geliştirmede hem de toplumsal dayanışmayı güçlendirmede önemli rol oynadığı kanısındayım. Ancak çocukları kapı kapı dolaştırmanın yanlışlığı da ortada. Küçük yaştaki bireylere el avuç açtırmak, onları gelecekteki davranışlarını da belirlemekte.
İsabey… Denizli’nin Çal İlçesine bağlı bir kasaba… Selçuklular döneminin akıncılarınca kurulmuş. Kasabaya, Selçuklu beylerinden İsa Bey’in adı verilmiş. Ancak eski uygarlıkların da izlerine rastlamak olanaklı. Okumuş yazmışı oldukça çok. İsabey halkı, modern yaşama uyum sağlamakla birlikte geleneklerini de korumakta.
İsabey’de yüzyılları aşıp gelen ve modern yaşamın yok edemediği bir gelenek var. Arife…
Arife gününden önceki gece çocuklar yıkanır. Arife sabahı, çocuklar bayramlık giysilerini giyerler. Kasabanın her mahallesinde bulunan alanlarda toplanırlar. Alanın bir kenarında dizilirler. (Son zamanlarda kasaba çok göç verdiğinden ve nüfus planlaması gereği az çocuk yapıldığı için çocuk sayısı oldukça azaldığından bu toplanmalar yalnızca belediyenin önünde yapılmakta.) Toplanan çocukların boyunlarında ya da ellerinde küçük torbalar asılıdır. Bazı çocuklar ise torba yerine kutu getirirler yanlarında.
Büyükler, sabah erkenden bayramlık kıyafetleriyle önce mezarlık ziyareti yaparlar. Ziyaretten sonra ivedilikle mahallelerine dönerler. Çünkü onları bekleyen çocuklar vardır. Yazın sıcağında, kışın ayazında çocukları bekletmemek gerek. Kimi kasaba bakkallarından şeker, çikolata, bisküvi… gibi çocukların sevdiği şeyler alırlar. Kimileri ise evlerinden meyve ve kuruyemişler getirirler. Bazı evlerde akşamdan ocaklar yakılır bazlama ve katmer için. Pişirilen bazlamalar, katmerler çocukların yiyeceği ölçülerde bölünür. Çocuklar arasında ayrım yapmadan sırayla hepsinin torbasına ya da kutusuna şekerler, çikolatalar, bisküviler, elmalar, armutlar, bademler, cevizler, fıstıklar, kuru üzümler, bazlamalar, katmerler… eşit olarak dağıtılır.
Ne büyükler ne de küçükler törenin ciddiyetini bozar. Her şey büyük bir ağırbaşlılık içinde yapılır. Elleri dopdolu gelen büyüklerin yanına koşan, biriken çocuk olmaz. Bağırıp çağırana da rastlanmaz. Verilenlerden bir tane olsun fazla isteyen çıkmaz. Armağan dağıtanların başına üşüşülmez. Dağıtıcılar sağından, solundan, önünden, arkasından çekiştirilmez. Çocuklarda yoksul olsun, varsıl olsun olağanüstü ölçüde bir tok gözlülük vardır. Büyüklerde de belirgin bir adalet duygusu.
Arife’de, çocuklara armağan verilirken ilgi çeken en önemli şey, burada el öpmenin olmaması. Çocukların dilinden yalnızca “Sağolun!” sözü işitilir. Burada boyun bükme, yalvarma, diliyle olmasa bile bakışlarıyla el avuç açma yok!
Sekizinci sınıfı İsabey Ortaokulunda okudum. Ayrıca bazı bayramlarda Ailecek dedemi ziyarete geldiğimizden birkaç Arife’ye tanık oldum. Bu da benim için ayrıcalıklı, büyük bir mutluluk…
Son yıllarda Arife’de çocuklara kalem, defter, silgi, oyuncak… gibi armağanlar da verilmekte. Böylece Arife’de dağıtılanlar da çağa ayak uydurmakta.
Arife akşamı, çocuklar topladıkları çalı çırpı, odunlarla büyük bir ateş yakar. Bir derenin iki yanında bulunan Mozalar ve Serdarlar mahallelerinin çocukları iki takım oluştururlardı. Tanar ateşi her iki yanda da yakılır. Hangi ateşin daha çok alev çıkardığına bakılarak kazanan takım belli olurdu. Her iki mahallenin çocukları da kendi ateşlerine yakından baktıkları için kendi ateşlerinin dana büyük olduğunu düşünürlerdi. Bu nedenle de herkes kendi takımını birinci sayardı.
            Bayramlarda her yörede küçükler büyüklerin ayağına giderken, İsabey’de büyükler küçüklerin ayağına gitmekte. Bu gelenek, bu kasabada çocuklara (yani yarının büyüklerine) verilen önemi, değeri göstermekte. Çocuklarına değer veren, onlara saygı gösteren toplumlarda demokrasi gelişir, davranış biçimine dönüşür. Böylece toplumlar, geleceklerini güvence altına alır. Çocuklar özgür bir gelişim gösterdiklerinden yaşam savaşımında başarılı olurlar.
Arife’den söz açılmışken annemden dinlediğim önemli bir anıyı anlatmadan geçemeyeceğim.
Annem, övünmek gibi olmasın, ama İsabeylidir. On-on bir yaşlarında bir çocuktur. Kendisinden iki yaş küçük teyzem var. Arife’ye gidilecek bir sonraki gün, ama annemle teyzeme yeni elbiseler alınmamış. Annem, “Yeni elbisem yok, Arife’ye gitmem.” diye tutturmuş. Teyzem de ona uymuş. İkisi de ağlamaklı ve üzgün. Dedem, anneannem, annemden büyük olan dayılarım yalvar yakar… Annem de teyzem de ikna edilememiş bir türlü. Dedem çaresiz, çocuklarının bu üzüntüsüne dayanamamış. Gecenin bir yarısında giyinmiş, çıkıp gitmiş. Nereye mi? Çulfa’ya…
Çulfa, eskiden köy ve kasabalarda genellikle gezici olarak kumaş satan kimse. Satacağı malları evinde bir odada saklar. Sabah erkenden atına ya da at arabasına kumaşları yükleyerek köy köy, kasaba kasaba, pazar pazar gezerek satış yapar. Köy ve kasabaların dükkânı olmayan manifaturacısıdır çulfa.
Kırsal yerleşimlerde insanlar erkenden uyurlar. Gün, güneşin doğuşuyla başlar; güneşin batışıyla biter. İşe, güce yetişmek için erken kalkmalı. Yatacak değil, çalışacak zamandır. Tarlada, bahçede neredeyse tüm işler insan gücüyle yapılmakta. Yorgun bedenler günbatımında kuş gibi yatağa düşer. Birtakım işleri, loş karanlıkta yapmak için uyku meleğiyle adeta savaşılır.
O zamanlar köy ve kasabalarda elektrik yok. Gaz lambası en önemli aydınlanma aracı. Televizyon yok! Radyo çok az evde bulunmakta. Radyoyu sürekli açık tutmak, pil masrafını artırmakta. Gece çok oturmak ise gazyağı tüketimini çoğaltmakta. Devir tutumlu olma devri…
Dedem, gece karanlığında, Çulfa Dayı’nın Orta Mahalle’deki evine varıyor. Çulfa Dayı, dualarla “hayırdır inşallah!” diyerek kapıya yöneliyor. Dedem, kapıyı çalarken kendi adını söylemeyi unutmuyor tabi ki. Kapı açılınca dedem: “Hayırdır, hayır…” diyor. Çulfa Dayı’dan, iki kızına Arife için elbiselik kumaş istiyor. Çulfa; dudaklarında gülümseme, gözlerinde sevgiyle loş ışıkta birkaç top kumaş getiriyor dedemin önüne. Dedem de birini seçiyor. Kumaşlar kesilip parası ödendikten sonra evin yolu tutuluyor. Ev ahalisi ayakta. Dedem, kumaşları getiriyor. Anneannemler, hemen işe girişiyorlar. Gece annemle teyzemin Arife giysileri dikiliyor. İş bitince ikisi de mutlulukla yataklarına girip uyuyorlar. Sabaha az kalmıştır. Uykuyla uyanıklık arasında geçen bir gecenin sabahında yeni elbiselerini giyip Arife için mahallede Dibek Başı denen alana koşuyorlar mutlulukla. Dedemin mavi gözlerinde su damlacıklı bulutlar geçip gidiyor ardı ardına.
Annem, yukarıdaki anısını anlattıkça hüzünlenir, dedeme olan özlemi bin kat daha artar. “Ah babacığım ah…  Bizi mutlu etmek, sevindirmek için gece yarısı Çulfa’ya gidip elbiselik kumaş aldı.” Der ve gözleri buğulanır yıllar öncesinin bu güzel günlerine giderek.
İşte, İsabey’de çocuklar böylesine değerlidir. Anne ve babalar çocukları arasında cinsiyet ayrımı yapmazlar burada. Yıllardır babadan ya da anneden kalan mal mülk eşit olarak paylaşılır. Oysa ülkemizin birçok yerinde kızlar itilip kakılır. Anne baba kalıtından pay alamazlar.
Arife geleneği benim bildiğim kadarıyla bir tek İsabey’de var. Önemli bir gelenek. Bu gelenek; ruhbilimciler, toplumbilimciler, eğitimciler, tarihçiler, siyasetbilimcilerce incelenmeli. Böylesi bir geleneğin yok olmaması için Kültür Bakanlığı harekete geçmeli. Yüz yılları aşıp gelen bu geleneği tüm Türkiye, sonrasında ise tüm dünya tanımalı.
Atatürk, dünyada ilk kez çocuklara bir bayram armağan ederken belki de bu gelenekten esinlenmiştir. Ne dersiniz?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       30 Mart 2018 
Not: 15 Haziran 2018 tarihli Aydınlık Gazetesinde "İsabey'de Arife Günü" başlığıyla yayımlanmıştır.


SESSİZ SEÇİM



24 Haziran seçimlerine on iki gün kaldı. Hem cumhurbaşkanı hem de milletvekilleri seçilecek. Türkiye’nin önünde çözüm bekleyen dağ gibi sorunlar var. Ekonomi çöküşte… Terör, can almayı sürdürmekte… Sınırlarımız ateş çemberinde… İşsizlik, özellikle gençlerde büyük bir umutsuzluk yaratmakta… Eğitim, yazboz tahtası… Yargı, adalet dağıtamıyor… Nerdeyse tüm alanlarda dışa bağımlı bir ülke… Gırtlağına dek borca batmış bir Türkiye…
Yeni seçilecek cumhurbaşkanı ve milletvekilleri Türkiye’nin devasa sorunlarını çözecekler güya. Ancak bu sorunlar tartışılmıyor nedense. Sorunları çözmek için akılcı çözüm programları tartışılmıyor. Çözümleri tartışmak yerine, kişiler/adaylar üzerinden konuşmalar sürüp gitmekte. Oysa halkın yaşamını, geleceğini yakından ilgilendiren sorunların ivedi çözüme gereksinimi var. Çözümü geciktirip erteleme, halkın gereksinmelerini savsaklama, ülke güvenliğindeki tehlikeleri görmezden gelme tavrı nedense siyasetçilerin çoğunda egemen bir durum.
Seçim propaganda arabaları partilere, hatta adaylara uyarlanmış müzikleri gümbür gümbür çalarak dolaşmaktalar mahalle mahalle, cadde cadde.., Sık sık “Milletvekili adayınız sizleri selamlamaktaaaa…” duyuruları yapılmakta. Adaylar, aracın ön camından otuz iki dişini saydırırcasına yapay bir gülümsemeyle el sallamakta boşu boşuna. Çünkü partilerin propaganda araçlarına dönüp bakan yurttaş yok! Kentin neredeyse tüm ilçe alanlarında seçime katılan her partinin çadırları var. Bildiriler, adayları tanıtım broşürleri… Birçok alanda, kulakları sağır edercesine parti müzikleri çalınmakta. Kimileri genel başkanlarının geçmiş konuşmalarını yayımlamaktalar. Elindeki bildirileri bir pazarcı esnafı becerisiyle bağırarak dağıtan partililer adeta yırtınmaktalar. Neredeyse çadırların önlerinden geçenlere zorla bildiri vermekteler, ama yurttaşlar ilgilenmiyorlar. Kendiliğinden çadırlara uğrayan yurttaş binde bir…
Türkiye, yaşamsal bir seçimin öngünlerini yaşamakta, ama yurttaş seçime ilgisiz. Bu sessizlik, aslında çok uyarıcı… Yurttaş, partilerin tartıştıkları konulara uzak, programlarını onaylamamakta, söylemleri kulağında yer etmemekte. Yurttaş, kendi sorunlarının gerçekçi çözümünü beklemekte umutsuzca. Ama nerede…
Halkın yüzde doksan beşi ABD karşıtı. Partilerin neredeyse yüzde doksan beşi ise ABD yandaşı. Sorunları, hala Atlantik reçeteleriyle çözmeyi düşünmekte anlı şanlı partiler. Oysa sağduyulu yurttaş; sorunlarının çözümünü Atlantik’te aramıyor, çoktan yüzünü Avrasya’ya dönmüş durumda.
Halkın seçime ilgisizliği, bir dip dalgası… Görünmez, gürültüsüz, devinimsiz… Düzen partileri Atlantik yürüyüşlerini sürdüredursun, halk çoktan Avrasya yolunu tutmuş bile.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Haziran 2015

DEVR-İ SABIK VE YOLSUZLUK MAHKEMELERİ


                              
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, 9 Mayıs 2018 günü: “Bence hiç telaşa gerek yok! Bizim derdimiz devr-i sabık yaratmak, intikam almak değil.” dedi.
İnce kısaca demek istiyor ki: “AKP hükümetleri döneminde yapılan hadsiz hesapsız yolsuzlukların, onca hukuksuzluğun, cumhuriyet kurumlarının yıkılmasının, kamu mallarının yapmalanmasının hesabını sormayacağız.” Cumhurbaşkanı adayı böyle der de YCHP’nin genel başkanı ondan farklı mı düşünür?
Kılıçdaroğlu’na, 29 Ekim 2015 günü kendisine bir gazeteci: “CHP iktidarında geçmişle hesaplaşma olacak mı?” sorusunu sorar. O: “İşi gücü bırakıp intikam duygusuyla devr-i sabık yaratmak kesinlikle olmaz.” yanıtını vermekte. Demek ki “devr-i sabık yaratmamak” yeni bir düşünce değil.
Kılıçdaroğlu ve İnce’ye göre cumhuriyet yıkıcılarından, hukuksuzluk yapanlardan, yoksulu soyanlardan, ulusun alınteriyle oluşturulan değerleri peşkeş çekenlerden, emperyalistlerle gizli anlaşmalar yapanlardan, sınav sorularını çalanlardan, kozmik odalara girenlerden, Mehmetçiği arkadan vuranlardan hesap sorulmayacak.
İntikamcılık gerici bir anlayıştır. Çağımızda intikamcı bir anlayış kabul edilemez. Ancak çağdaş demokrasilerde “hesap verme”, “hesap sorma” mekanizmaları çalışmalıdır. Hesap soramazsan halkın hakkını savunamazsın. Hesap veremezsen halkın hakkına, hukukuna, malına sahip çıkamazsın. Devlet aygıtında görev alan her yönetici hesap vermelidir. Hesap vermeyen yönetici; demokrasilerde değil, diktatörlüklerde olur. Halkın soymak, ulusun emanetine sahip çıkmamak suçtur. Her suçun da bir karşılığı/cezası vardır.
Halkın yoksullaştığı, iktidar sahiplerinin ve onların yandaşlarının varsıllaştığı bir düzenin hesabını sormamak gaflet, dalalet ve ihanettir. Onca cumhuriyet kurumu yerle bir edildi. Halka ait milyarlarca lira değerindeki taşınmazlar yandaşlara satılarak peşkeş çekildi. Kamu kaynakları haraç mezat yağmalandı. Bütün bunlar karşısında susup oturacağız, öyle mi? Eğer böyle düşünüyorsanız ey Kılıçdaroğlu, ey İnce demek ki muhalefetiniz göstermeliktir.
Kılıçdaroğlu ve İnce “devr-i sabık yaratmamaktan” söz ededursun gerçek muhalefeti temsil eden cumhurbaşkanı adayı Doğu Perinçek; bir devlet adamlığı, bir hukukçu, bir devrimci, dürüst bir yurttaş sorumluluğuyla “Yolsuzluk mahkemeleri kuracağız.” demekte. Bu mahkemelerin yargılamalarını kısa sürede bitirmesi gerektiğini vurgulamakta. Yolsuzlukla elde edilen servetlerin, yurtdışına kaçırılan paraların kamuya ait olduğunu belirterek halkın hakkına sahip çıkmakta. “Yapanın, yaptıklarının yanında kâr kalmaması için” savaşım vermekte Sayın Perinçek. İşte, halkçılık bu! İşte, devleti savunmak bu! İşte, yurttaşın hakkına sahip çıkmak bu!
Galadyo’nun buyruğuyla harekete geçerek basın-yayın organlarında, sosyal medyada emperyalizmin tetikçiliğini yapanlar; neredeyse her gün Doğu Perinçek’in ve Vatan Partisi’nin AKP yandaşı olduğunu yaymaktalar. Bu gerçek dışı yayınlarla Doğu Perinçek’e ve Vatan Partililere kara çalıp iftira atmaktalar. Oysa gerçek bunu tam tersi… AKP’den hesap sormayacağını açıklayan YCHP yöneticileri bir yanda… Öte yanda ise “Yolsuzluk mahkemeleri” kurarak geçmişin kirli işlerinin hesabını soracağını söyleyen Doğu Perinçek… Gerçekte kim AKP’yi korumakta? Kimler, AKP’ye koruma kalkanı oluşturmakta? Kimler AKP’nin yolunu açarak yandaşlık yapmakta? “Devr-i sabık yaratmayacaklar” mı, yoksa “yolsuzluk mahkemeleri” kuracaklarını söyleyenler mi?
Evet, kimler bu yolsuzluk, arsızlık, hukuksuzluk, cumhuriyet düşmanlığı çizgisinin ve kokuşmuş düzenin sürmesini istemekte? Kimler cumhuriyet kurumlarını, altıokun kılavuzluğunda yeniden kurmak için savaşım vermekte?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       6 Haziran 2018


HERKES KAMERAMAN


                                               
Öğretim yılı, birkaç gün sonra bitecek. Her yıl olduğu gibi karne gününe bir iki ay kala okullarda yılsonu etkinlikleri birbiri ardı sıra yapılmaya başlanır. Bu etkinlikler hem öğrenciler hem öğretmenler hem de veliler açısından çok önemli.
Öğretmenler; yılsonu etkinliklerinde bir öğretim yılı boyunca yaptıkları çalışmaları, öğrencilerine kazandırdıkları becerileri, öğrettikleri bilgileri sergiler. Veliler ise bu etkinlikleri izlerken gurur duyarlar çocuklarıyla. Onların yeteneklerini gördükçe duygulanıp gururlanırlar. Yılsonu etkinlikleri, en çok öğrencileri heyecanlandırır. Çünkü sahneye çıkmak, toplum karşısında konuşmak, rol yapmak, halk oyunu oynamak, şarkı-türkü söylemek, bırakın bütün bunları topluluk karşısında ayakta durmak, karşısındaki onca insanla göz göze gelmek bile öğrencilerin alışmadığı bir durum olmadığından çok heyecanlanırlar. Ellerini nereye koyacaklarını, hangi yana bakacaklarını, adımlarını nasıl atacaklarını bilemezler. Derin bir şaşkınlık içinde onlara verilen görevleri, günlerce çalışarak ezberledikleri sözleri unutuverirler. Çoğu zaman adımlarını şaşırarak ne yapacaklarına karar veremezler. Su gibi ezberledikleri şiirlerin en güzel yerinde, en güzel dize dilinin ucunda patinaj yapar. Öğretmenler imdada yetişir. Yüksek fısıltılarla ve kaş göz işaretiyle anımsatılır unutulan dize.
24 Mayıs 218 günü, eşimin sınıfı yılsonu etkinliği olarak Keşanlı Ali Destanı’nı sahneye koydu. Üçüncü sınıf öğrencileri için zor bir oyun. Tiyatro Yönetmeni Pınar Gordie’nin olağanüstü çalışması, eşim Nazan Hanım’ın öğrencilerinin yüreklerine dokunan isteklendirmesiyle çocuklar oyunu başarıyla sahnelediler. Tabi, bu arada birçok sınıfı tiyatro etkinliği düzenleyen Maltepe Zümrütevler İlkokulu Müdürü Hüseyin Dülger’i de kutlamak gerek.
Keşanlı Ali Destanı’nı birçok kez izledim. Değişik tiyatro topluluklarının sahnelediği bu oyunu, her defasında izlerken hep heyecanlandım. Kafamda hep Engin Cezzar- Gülriz Sururi tiyatrosuyla özdeşleşmiş Keşanlı Ali. Oyun başlamadan çocukların nasıl oynayacaklarını merak etmekteyim. Belki de çocuklar kadar heyecanlıyım.
İlkokul birinci sınıftan itibaren neredeyse her ulusal bayramda, 10 Kasımlarda şiir okumuş; bayramlara ve yılsonu etkinliklerine katılmış biri olarak öğrencilerin heyecanlarını duyumsamam normal. Bu etkinliklerin, özgüveni nasıl adım adım inşa ettiğinin de farkındayım. Sahneye çıkmanın; bayramlarda, belirli gün ve haftalarda şiir okumanın çocukların eğitiminde çok önemli yeri var. Özgüven; kişisel ilişkilerde, yaşamda başarıyı yakalamada, kişilerle dengeli ilişkiler kurmada çok gerekli.
Çoğu zaman öğrenim görmüş ya da öğrenim görmemiş, yüksek orunlarda görev almış birçok kişinin topluluk karşısına çıktığında iki sözcüğü yan yana getiremediğini üzülerek görürüz. Bunun nedeni eğitim yaşamı boyunca sosyal bir etkinlikte görev almamış olmalarıdır.
Oyun, Maltepe’de başka bir okulun salonunda sahnelenecek. Eşim dört beş saat öncesinden gitmiş oraya sınıfıyla. Oyunun başlamasına bir saat kala sora sora buluyoruz tiyatronun oynanacağı okulu Atacan’la. Atacan, annesini gördükten sonra ayak bağı olmamak için uzaklaşıyoruz. Öğrenciler, çok heyecanlı… Bazı veliler, öğretmenlere yardımcı olmaktalar. Kostümler giyilmiş, Az da de olsa rol gereği olması gereken makyajlar yapılmış. Çocuk, her yerde çocuk… Koşuşturmadalar…
Anne, babalar teker teker giriyorlar salona. Salonun üçte biri doldu sayılır. Bizim çocukluğumuzda bu tip etkinlikleri yalnızca anne, babalar değil; akrabalar komşular, işyeri arkadaşları çoluk çocuklarıyla gelip izlerlerdi sahnelediğimiz oyunları. Böyle olunca da salon tıklım tıklım dolar, heyecan yükselir, iş çok önemsenirdi. Velilerin usulen salonda yer alması üzüyor beni.
Oyun başlıyor. Öğrenciler, yaşlarının üstünde bir başarı göstermekteler. Bazıları, profesyonel tiyatroculara taş çıkartacak düzeyde. Küçük aksaklıklar da olsa oyun, salona ağırlığını koyuyor. Ne yazık ki alkışlar çok cılız. Alkış olmasa sahne, sanatçı olur mu? Seyircilerin de iyi izleyici olma konusunda eğitime gereksinimleri var.
Arkama, sağıma, soluma dönüp bakıyorum… Herkesin elinde bir cep telefonu, çekim yapmaktalar. Elleri dolu olduğundan alkışlayacak durumları yok! Tabi, velilerin bütün dikkatleri çekim yapmaya odaklandığından ne yazık ki oyunu izleyemiyorlar. Çocuklarının yaşamındaki en önemli olayı kaçırıyorlar. Evlatlarının sevinçten parlayan gözlerine, heyecandan kızaran yanaklarına, sorumluluk duygusuyla gerilen bedenlerine, sağa sola yalpalayan bacaklarına, Keşanlı Ali ile kocamanlaşan ellerine bakamıyorlar. Oturdukları koltuklarla sahneyi bütünleştiremiyorlar. Böylece kendi yaşamlarının en önemli duygusal atmosferinde oksijensiz kalıyorlar.
Oyun, başarıyla bitti. Sahnedeki büyük adamlar, el ele tutuşmuş saygıyla seyircileri selamlamaktalar. Herkes telefon elinde, çekim yapıyor. Ne alkış ne de heyecan… Oysa alkışlarla yer gök inlemeli. Gözpınarlarından yaşlar süzülmeli pembeleşen yanak okyanusuna. Dakikalarca çakılı kalınmalı sahnenin önünde… Çocukların eğilip selamlamaları karşısında ayağa kalkmalı bütün salon, uykusundan uyanan dev gibi… Ama nerde… Oyunu sahneleyen Pınar Hanım, resmen velilerden alkış dileniyor.
Son yıllarda izleme olanağı bulduğum birçok okul etkinliğinde durum aynı… Veliler, çocuklarını izlemeye değil, kameramanlık yapmaya gidiyorlar sanki. Üstelik birçok etkinlikte okullar profesyonel çekim yaptırmaktalar. O zaman neden bu teknoloji budalalığı? Çocuklarımızdan daha değerli ne var? “Çocuk sevgiyle büyür, saygıyla kişilik kazanır.” sözünü unutmamak gerek. Çocuklarımıza ve onların yaptıkları işlere saygı gösterelim ki, kişilikli bir toplum oluşturalım.
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu
                                                                                   5 Haziran 2018
                                                                      


ÇÖLAŞAN’IN PKK/HDP SEVERLİĞİ


                                     
PKK’nın siyasal uzantısının HDP olduğunu bilmeyen yoktur hem Türkiye’de hem de dünyada. HDP de bu durumu inkâr etmez. Çoğu zaman PKK savunuculuğunu açıkça yapar. Eski eşbaşkanlarından Yüksekdağ: “Biz sırtımızı YPJ’ye, YPG’ye ve PYD’ye yaslıyoruz. Bunu söylemekte ve savunmakta hiçbir sakınca görmüyoruz.” diyerek PKK ile olan bağlantılarını açıkça dile getirmişti. Bu nedenle de tutuklu şimdi...
30 Mayıs 2018 gecesi HDP eşbaşkanları, ABD sermayeli bir televizyon kanalındalar. Muhalif gazeteci kimlikli düşünce yoksunlarının karşısındalar. Gazeteci koltuğunda oturanlar, Demirtaş güzellemeleri yapmaktalar bol bol, bıkıp usanmadan. Masum, hakkı yenmiş, özgürlüğü kısıtlanmış bir cumhurbaşkanı adayı yaratma peşindeler.
Eşbaşkanlardan biri “Sayın Öcalan” la başlıyor söze, diğeri “Sayın Öcalan”la bitiriyor sözü. Ama eşbaşkanlar tedirgin... Bu tedirginlik gösteriyor ki, HDP barajı aşamıyor. Bu nedenle ABD sermayeli televizyonun çalışanlarının HDP/PKK seviciliği en üst düzeyde, Demirtaş güzellemeleri yapmaktalar. Açıkça bir terör örgütünün propagandasına dönüştü program. Neyse bu, savcıların işi olduğundan bunu geçelim.
HDP/PKK’nın barajı aşamayacağı anlaşılınca kimi demokrasi(!) havarileri kalemi, kâğıdı alıp hesap kitap yapmaktalar. “Kim, ne kadar oy alırsa AKP gider.” diye. “AKP gitsin de ülkemizin yarısını yitirelim.” düşüncesindeler. Dünyanın en eli kanlı, zalim bir örgütünü hükümet yapmanın peşindeler. Özellikle sosyal medyada bir düğmeye basılmış gibi HDP’ye baraj aşırtmak için var güçleriyle çalışmaktalar. Ekranların kadrolu bülbüllerinin bazılarıyla kimi köşe yazıcıları da bu kervana katılmış durumdalar.
Daha önce Ekmeleddin İhsanoğlu’nu destekleyerek Atatürkçü tabanı yanıltan köşe yazıcısı Emin Çölaşan bu kez Selahattin Demirtaş’ın avukatlığına soyunmuş 31 Mayıs 2018 tarihli Sözcü’deki “HDP olayı” başlıklı yazısında.
ABD, PKK’ya “kara gücüm!” demekte. Bu nedenle dört bin TIR’ı aşkın silah ve mühimmat gönderdi bölücü örgüte. Peki, bölücü örgüt, bu silahları kime karşı kullanacak? Tabi ki Türkiye’ye karşı… HDP denen parti, sırtını PKK/PYD’ye yasladığına göre demokratik kurallar içinde var olan bir siyasal örgüt müdür? Bizce hayır! Çünkü HDP, PKK’nın silahlarını gölgesinde sinmiş yurttaşlardan oy almakta. Bundan da anlaşılacağı üzere HDP’ye oy verenlerin çoğu siyasal tercihlerinde özgür iradelerini kullanamıyor. Özgürlüğün olmadığı yerde demokrasi olur mu?
Demirtaş’ın “bölücülükten değil” de “cumhurbaşkanına hakaretten” hapiste olduğunu söylüyor Çölaşan. Öncelikle şunu söyleyelim. Demirtaş’ın tutukluluğunun nedeni, 6, 7, 8 Ekim 2014 günlerinde PKK’lılara isyan çağrısı yaptığı içindir. Bu olaylarda elli kişi yaşamını yitirmiştir. Devlete karşı ayaklanmaya öncülük eden birisi tutuklanmayıp ödüllendirilmeli miydi ey Çölaşan?
“…Demirtaş hapishanede yatıyor. Dolayısıyla onun mitinglerde konuşması, yapacaklarını ve fikirlerini topluma anlatması asla söz konusu değil. Dört duvar arasında ne diyeceksiniz ki…” demekte ve Demirtaş’a masumiyet gömleği giydirmekte Çölaşan. Sanki Demirtaş aday olmuş da onun için tutuklanmış... HDP, tutuklu birini bile bile niye aday gösterdi? Eğer Öcalan’ı aday gösterseydi aynı şeyleri mi söyleyecektin Emin Bey? Bu nasıl bir kafadır ki, ABD projesi olan bir partinin tutuklu eşbaşkanını savunmak sana düştü.
“Seçime giren bir partinin genel başkanın, cumhurbaşkanlığı adayının cezaevinde yatıyor olmasını kimseye anlatamazsınız. Hele Batı dünyası böyle bir olayı hiç kabul etmez.” diye sürdürmekte sözlerini köşe yazıcısı. Niye anlatamayalım? Dünyanın her yerinde terör örgütü yöneticileri hapistedir. AB üyesi İspanya’ya bak, Katalan bölgesinin ayrılmasını isteyen yöneticiler neredeler? Hem de Bölge’nin ayrılması için tek kurşun atmadıkları halde…
Demirtaş’ın tutukluluğunu “Batı’ya anlatamazmışız.” Batı’ya değil, halkımıza anlatalım bunu. Batı bizim hamimiz mi, yoksa müfettişimiz mi? Türkiye, Batı’nın sömürgesi mi? Bu nasıl mandacı kafa? Bu kafanın dünün İngiliz muhiplerinden farkı ne? Bu Tanzimatçı kafayla ilericilik, Atatürkçülük olur mu? Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı verirken ve onca ayaklanmayı bastırırken “Batı ne der?” diye düşündü mü? Savaş alanında kazandığı utkuyla ulusun haklarını söke söke aldı Batı’dan. Üstelik Batı dediğin eskinin sömürgeci, çağımızın tek dişi kalmış emperyalist ülkelerinden oluşmakta. Emperyalizme yardakçılık yaparak Atatürk de Cumhuriyet de savunulamaz.
Çölaşan çevresindekilerle konuşmuş ve şu kanaate varmış. HDP barajı aşarsa AKP düşer. Bak şu işe… Bu nedenle de güya çevresindekilerin konuşmalarından hareketle HDP’ye oy vermesi için halkı yönlendirmekte.
7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP barajı aştığı için AKP’nin kaybettiğini yazıyor Çölaşan. Peki, 1 Haziran seçimlerinde HDP barajı aşmamış mıydı? Niye AKP kazandı o zaman. Bunun gerçekçi bir nedenini söylemek gerek. 7 Haziran’da AKP’nin seçimi kaybetmesinin nedeni HDP’nin barajı aşması değil, açılım politikasıydı. AKP’yi, 1 Haziran’da yukarı taşıyansa açılım siyasetinden vazgeçmesidir. Demek ki bölücülüğe prim veren kaybediyor, milli politikalar izleyen kazanıyor.
Ey Çölaşan! Sen, gerçekten AKP iktidarından kurtulmak istiyorsan muhalefet partilerine antiemperyalist, milli politikalar savunmasını öner. Yurttaşın kafasını yanlış hesaplarla karıştırarak AKP’ye, PKK/HDP’ye güç katma! Türkiye’yi emperyalizmin at oynatacağı bir iklime taşımak için çalışma!
Yıllardır köşe yazıcılığı yapan birisinin bugüne dek bir kez olsun bir öngörüsü olur. Ne yazık ki Emin Çölaşan’da böyle bir şey yok! Yaşamında bir kez olsun emperyalizmi eleştirir. O da yok! Cumhuriyetçi yurttaşların bir kısmının beyinleri, Çölaşan ve benzerleri köşe yazıcılarının sığ düşünceleri yüzünden kabızlaşıyor. Bir adım ötesini göremez oluyorlar. Ne yazık ki bu köşe yazıcılarının varlığı da AKP’ye bağlı. AKP’ye sığ düşüncelerle yaptıkları güya sert muhalefetle köşelerini korumaktalar.
“Türkiye bölünsün, ama yeter ki AKP gitsin!” düşüncesi, emperyalizmin kafalara sokmak istediği çok tehlikeli bir anlayış. Biz diyoruz ki: “AKP de gitsin, Türkiye’de bölünmesin.” Bu nedenle AKP’yi PKK’ya dayanarak değil, Atatürk’e ve halka dayanarak yıkacağız. Ulusumuzu Atatürk’te birleştirerek PKK’nın kökünü kazıyıp Kürt yurttaşlarımız terör örgütünün boyunduruğundan kurtararak özgürleştireceğiz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       1 Haziran 2018




HALKI ADAM YERİNE KOYMAYAN AKP


                               
AKP Hükümetinin Enerji Bakanı ve RTE’nin damadı Berat Albayrak, Kocaeli’de Sondaj Gemisi için yapılan törende konuştu. Kürsüde daha önce bir yurttaşla arasında geçen konuşmayı anlattı, tabi övünerek.
Yurttaş, Albayrak’a demiş ki: “AK Parti’ye o kadar güveniyoruz ki Sayın Bakanım, Cumhurbaşkanımız çıksa şuradan Ay’a kadar dört şeritli yol yapacağım derse vallahi inanırız.” Sayın Bakan bu sözlere katılmasa kürsüde bunları söylemezdi. Bu sözler aslında bir itiraf…
Yıllardır göz boyama, algı yönetimi, bire bin katarak anlatma, eğriyi doğru gösterme, olmayanı olmuş gibi anlatma… yoluyla yurttaş hep kandırılmış. “Biz, yanlışı olmayacak olanı, yapamayacaklarımızı da yurttaşa söyler ve inandırırız.” demek istemekte Berat Albayrak.
Ortalıkta o kadar yalan dolan var ki, içinden gerçeği bulup çıkarmak çok zor. Toz duman içinde yurttaşın gözü, ışığı seçememekte.
AKP’li bakan; kendilerini överken yurttaşın gerçekleri görerek ve aklından tartarak oy vermediğini, birine körü körüne inanarak bir kandırmacayla kendilerine oy verdiğini anlatmakta. Çünkü halk, AKP yöneticilerince kandırılıp elinden varlığı, emeği, oyu alınan bir topluluktur.
AKP, önce halkı yoksullaştırdı. Ardından yoksullaşan halkın karşısına iyilik meleği(!) olarak çıkarak ona yardım etti. Ona verdiği birazcık erzakla açlıktan ölmesini önledi. Özelleştirmeler, işyerlerinin kapanması yüzünden işinden olan yurttaşa asgari ücretin çok altında maaşlar ödeyerek onu aldattı. Çalışmadan kazanan kişiler durumuna getirildi birçok yurttaş.
İkinci olay, Rize Fındıklı’da oldu.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, yanındaki partilileriyle esnaf gezisi yaparken bir dondurmacı dükkânı sahibine: “Nasılsınız?” diye sordu.
Dondurmacı: “İyi değiliz, nasıl iyi olalım?” yanıtını verdi.
Yazıcı’nın yanında bulunan Fındıklı’nın AKP’li Belediye Başkanı esnafa: “Terbiyesizlik yapma!” diye çıkıştı. Bunun üzerine esnaf, başkana: “Sen ne hakla terbiyesiz dersin, asıl terbiyesiz sensin!” karşılığını veriyor.
AKP yöneticileri, yurttaşlardan mutlak boyun eğmesini istiyor. Hükümet uygulamaları konusunda en küçük bir eleştiriye bile tahammülleri yok! Bu, halkı kul olarak gören bir anlayış. “Eline vur, ekmeğini al!” türünden yurttaşlar istiyorlar karşılarında. Derdini söylemeyeceksin, söylersen azarı işitirsin.
Halka saygısı olmayanın Hakk’a saygısı olur mu?
Halkı adam yerine koymayan, ulusa ve ülkeye hizmet edebilir mi?
                                                                       Adil hacıömeroğlu
                                                                       1 Haziran 2018