YALAN MAKİNESİ

Son günlerde darbe tartışmaları hızlandı. Ortaya atılan darbe planlarını akılda tutmak olanaksız: Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven, Kafes ve Balyoz… (Unuttuklarım varsa kusuruma bakmayın.) Yakında darbe planları sözlüğü yayımlanırsa ben şaşırmam; ama sizi bilmem! Önce romantizm çağrıştıran sözcükler, darbe planlarına ad oldu. Sonra “kafes”le darbenin ruhu değişti. Kafes sözcüğü, esareti çağrıştırır. Bir nevi mahpus hayatı…

“Darbecilerimiz” romantizmi birden terk edip “balyoz” planına geçtiler. İşte, bu ad uydu darbeye. Balyoz kırıp döker, dağıtır, ortalığı toz duman eder. Sertliği, şiddeti, baskıyı akla getirir. Mali kaynağı belli olmayan ve tek amacı Cumhuriyet kurumlarına saldırmak, bu kurumları ortadan kaldırmak için ortam hazırlamak olan bir gazete “balyoz planını” ortaya attı. Planda akla mantığa sığmaz savlar var. Birçoğuna deli saçması diyebileceğimiz eylemler yapılacakmış.

Konuyu daha iyi anlamak için biraz geçmişe dönmemiz gerekiyor. Ülkemizi darbe süreçlerine sokan provokatif eylemler hangi küresel güç tarafından desteklenmiştir? Türkiye’yi her geçen gün sağa çeken (sağın da sağına) ve dışa bağımlılığını artıran planın asıl aktörü kimdir? 6-7 Eylül olaylarının, Marmara gemisinin bombalanarak batırılmasının, AKM’nin yakılmasının arkasındaki güç, işte bu baş aktördür. Kars Kalesi’ne kızıl bayrak asıldı, diyerek kenti kan gölüne döndürmek isteyenler de aynı merkezden yönetildiler. Çorum, Maraş, Sivas’ta (Hem 12 Eylül öncesindeki olaylar hem de Madımak’ın kundaklanmasıyla aydınların yakılması kastediliyor.) dini kullanarak katliama girişenler de küresel aktörün yardımcı oyuncularıydı. 1970’li yıllarda katledilen onlarca aydınımız ve binlerce gencimiz de “Soğuk Savaş Dönemi”nin kurbanları değil miydi? Bu kaos ortamında ülkemizin dış borçlarının artması, ulusal sanayisinin gerilemesi, komşularımızla sorunlarımızın çoğalması tesadüf müydü? Toplumu derinden sarsan eylemlerde yalan haber yayarak toplumu galeyana getirme, başvurulan asıl yöntemdi. Birileri oturup yalanlar üretiyor ve bu yalanlara inanan bazı kişiler de birden harekete geçiyordu. Sonuç: Her taraf toz duman. İşte bu toz duman ortamında birileri hep kazanıyordu, Türkiye ise kaybediyordu. İnsanlarını, değerlerini, parasını, madenlerini, güvenliğini… kısacası geleceğini.

12 Eylül’den sonra küresel gücün yardımcıları yeni yüzler oldu. “Piyasa ekonomisi uygulama adına” tüm ekonomik değerlerimiz pazarlanmaya başlandı. Toplum değerlerimiz hızlı bir yıpratılma sürecine girdi. Bireyler arasında yabancılaşma başladı. Demokratik kitle örgütlerinin budandığı, hatta yok edildiği bu ortamda cemaatler çığ gibi büyüdü. Günlük yaşamın birçok alanı, ekonomi, bürokrasi cemaatlere bağlılığını açıkça söyleyen kişiler tarafından yönlendirilip kontrol edildi.

Cumhuriyet’e ait ne varsa sinsice ve toplumsal tepkiler ölçülerek planlı bir biçimde yok edilmeye girişildi. Ulusumuzu bir, vatanımızı bütün tutan Atatürk devrimleri iç ve dış odaklar tarafından ortadan kaldırılmaya başlandı. Ayakta kalarak emperyalist plana direnen laik Cumhuriyet kurumlarına amansız saldırılar başladı. Üniversiteler, yargı ve ordu asıl hedef seçildi. Önce türlü yalan haberlerle kamuoyu oluşturuldu. Bu kurumlar halk ve din karşıtıymış gibi bir hava yaratılmak istendi. Halkımızın büyük çoğunluğu bu numarayı yutmadı. Ne demiş atalarımız: “Su uyur, düşman uyumaz.” İşte altmış yıldır uyumayan küresel düşman ve işbirlikçileri yeni senaryolar yazdılar. Her geçen gün saldırının dozu artırıldı. Kafaları karıştırarak insanları şaşkına çevirdiler.

Şimdi gelelim “balyoz”a. Plan belgeleri beş bin sayfa tutuyormuş. Adeta Ergenekon iddianameleriyle yarışıyor. Beş bin sayfa darbe planı yapan adam, darbeyi hangi ara yapacak? Darbe sırasında bu kadar çok sayfayı hangi darbeci, nasıl okuyacak?

En çarpıcı yan ise Türk-Yunan savaşı çıkaracaklarmış. Nasıl mı? Kendi uçağımızı vurarak.

Planda deli saçması diyeceğimiz ve “balyoz”un finali ise Fatih ve Beyazıt camilerinin cuma namazının farzı kılındıktan sonra bombalanması. “Ya havle Yarabbi! Herkese akıl fikir ihsan et!” Bir ordu kendi camisini bombalayarak kendi sivil vatandaşlarının ölümüne neden olur mu? Savaş sırasında düşmanın bile sivil hedeflere saldırması düşünülemez.

Birileri oturmuş sürekli yalanlar üretip toplumsal dokumuzu bozmaya çalışıyorlar. Neredeyse yarım yüzyıldır ulusumuzun başına çorap örülmek isteniyor. Dün antikomünist bir söylemle kitleler uyuşturuldu. Bugünse dini söylemlerle halk bölünmeye çalışılıyor.

Yukarıda örnek olarak verdiğim ve yıllardır olagelen bütün provakatif eylemler, yalanlar hep aynı merkezin işi. Amaç belli: 1923’ün aydınlanmasını yok etmek. ABD planlarının yaşama geçirilmesi adına hem ülkemiz hem de komşularımız feda ediliyor.

Ülkemizde askeri darbe dönemi kapanmıştır. Çünkü darbeler, soğuk savaş döneminde ABD destekli yapılıyordu. ABD’nin desteklemediği darbe girişimlerinden hiçbiri başarıya ulaşamamıştır.

Ne yazık ki Cumhuriyet kurumlarına karşı kapsamlı, planlı bir darbe yapılıyor. Üniversiteler istenen noktaya getirilmek üzere. Yargı bin parça. Ne kaldı geride? Türk Silahlı Kuvvetleri. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’nın en güçlü ordusu. Hem de bir ulus devletin silahlı gücü. Bu, küresel güçleri rahatsız ediyor. Bunun içindir ki, sivil darbenin hedefi oluyor Mustafa Kemal’in ordusu.

Bakalım, yalan makineleri başka ne yalanlar üreterek ülkemize zararlar verip ulusumuzu zayıf düşürmeye çalışacaklar?

Adil Hacıömeroğlu
28 Ocak 2010
Not: 1 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

BU NE CÜRET?

Halkımızın yüzyıllardır oluşturduğu değerler, “demokratikleşme, özgürleşme ve AB normlarına uyma” şiarıyla bir bir ortadan kaldırılıyor. Toplumu toplum yapan ne varsa tartışmaya açılıyor ve yok edilmeye çalışılıyor. Toplumsal dokumuz, akıl almaz saldırılarla paramparça edilmek isteniyor.

10 Ocak 2010 tarihli Haber Türk Gazetesi’ndeki bir haber, belki de birçok yurttaşımızın ilgisini çekmemiştir. Önce haberi anımsayalım: “Milli Eğitim Bakanlığı, adlarını yaşatmak için isimleri okullara verilen şehit askerin, ‘şehit’ unvanının okul tabelalarında fazlalığa neden olduğu gerekçesiyle kaldırılmasını istedi. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ve 81 il milli eğitim müdürünün katılımıyla Antalya’da bir otelde yapılan toplantıda, ‘Okul isimleri sıfat ve unvan belirtilmeden verilmelidir.’ kararı alındı. Bu karar uyarınca Ankara Sincan Şehit Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Ersin Bacaksız Anadolu Lisesi’nin adı, Ersin Bacaksız Anadolu Lisesi’ne dönüştürüldü. Görüldüğü gibi okul adındaki unvanlar ortadan kaldırıldı. Bu kararın alınmasında, okul adlarının uzunluğu gerekçe olarak gösterilmiş. Bu, bana inandırıcı gelmiyor.

Mesleki unvanlarda kısaltmalara gidilerek adların uzunluğu giderilebilir. Ancak “şehit” unvanının silinip çıkarılması ulusal kimliğimiz ve geleceğimiz açısından son derece sakıncalıdır. Şehitlik ve gazilik ulusal kültürümüzün en saygın unvanlarıdır. Bu nedenledir ki ulusumuz, birçok zorluğu aşmış, bugünlere gelmiştir. Vatan savunmasında, memleket görevinde “şehitlik” ve “gaziliğin” kutsallığından kaynaklanan özel bir anlamı, heyecanı vardır. Çanakkale’de, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da ve günümüzde bölücü terörle mücadelede Mehmetçiğin görev anlayışında, cesaretinde bu özel orunun heyecanını görmüyor muyuz? Gencecik yaşta yurdu için gözünü kırpmadan canını veren şehidimizin adını bir okula mı veremeyeceğiz?

Şehitlerimizin adlarının eğitim yuvalarında yaşatılması kadar güzel ne olabilir ki? Yeni kuşaklara; ülkesi için, ulusu için özveride bulunanları öğretmenin Milli Eğitimin amaçlarıyla da örtüştüğü unutulmamalıdır. Çocuklarımıza küçük yaşlarda ulusal, toplumsal bir bilinç aşılamak devletin ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın amacı olmalıdır. Üzerinde yaşadığımız yurdun, nasıl bir zorlukla ve özveriyle kazanılıp korunduğunu her yurttaşımıza öğretmek başlıca görev olmalıdır hepimize. Ayrıca, bu işin bir de “vefa gösterme” yanı vardır. Emeğe, özveriye, çalışmaya saygı duyup vefa göstermek her yurttaşın görevi ve yaşam anlayışı olmalıdır.

Diğer unvanlara gelince… Birçok okulumuzda çocuklarımıza “rol model” olabilecek kişilerin adları var. Kimler yok ki… Şairler, yazarlar, bilim adamları, tarihsel kişilikler, sanatçılar, işadamları, ünlü askerler, siyasetçiler, bürokratlar… Gerçi son yıllarda öğrencilerimize “rol model” olamayacak birtakım kişilerin adlarını da okullarda görüyoruz. Adı türlü yolsuzluklara, suçlara, olumsuz birtakım işlere karışmış kişilerin adlarının okullara verilmesi son derece yanlıştır. Bir yöneticinin görevi sırasında yapılan bir okula, adının verilmesi doğru değildir. Milletin parasıyla yaptırılan bir eğitim kurumuna, o anda görevde bulunan kişinin kendi adını vermesi tam bir cingözlüktür, şark kurnazlığıdır, fırsatçılıktır. Bu da eğitimin amaçlarıyla uyuşmaz.

Yazımızın bu bölümünde birtakım okul adlarından örnekler verelim. Tekirdağ’ın Şarköy İlçesi’ndeki Şehit Öğretmen Neşe Alten İlköğretim Okulu. Neşe Alten, ülkemizin güneydoğusunda yirmi beş günlük öğretmenken bölücü teröristlerce şehit edildi. Henüz yirmi bir yaşındaydı. Tek amacı yurdunu aydınlatmaktı. Göreve başlamanın heyecanını yaşayamadan, geleceğiyle ilgili hayallerini gerçekleştiremeden hain bir saldırıda can verdi bu gencecik öğretmenimiz. Şimdi, bu okul tabelasından “şehit” adının hangi gerekçeyle olursa olsun silmesini hangi vicdan kabul eder?

Adil Doğan, 1973 Tokat Erbaa doğumlu, İstanbul Anadoluhisarı’nda oturmaktaydı. Vatani görevini Van’da yaparken 1994’te Tendürek Dağı’nda bölücü örgütle girişilen bir çatışmada şehit olmuş bir kahramanımız. Adı, Beykoz’da bir ilköğretim Okulu’na veriliyor. Şimdi Beykoz Şehit Adil Doğan İlköğretim Okulu’ndan “şehit” unvanının kaldırılması, bu şehidimize saygısızlık olmaz mı?

İstanbul Küçükçekmece Dr. Hulusi Behçet İlköğretim Okulu’ndan, “Dr.” unvanını çıkardığımızda okulun adı nasıl da sıradanlaşır. Okul, ruhunu yitirir. 1937 yılında, bir kan damarı enflamasyonu (vaskülit) hastalığı olan ve bugün kendi adıyla anılan Behçet hastalığını tarif eden ilk bilim adamı olmuştur, Dr. Hulusi Behçet. Böylece de dünya tıp tarihine geçmiştir. Böylesine önemli bir bilim adamının okul tabelasından unvanını yok etmek eğitimin amaçlarına uyar mı?

Türkiye’nin birçok ilinde yer alan Şehit Pilot Cengiz İlköğretim Okullarının tabelalarındaki “şehit” ve “pilot” unvanlarının çıkarılmasının nasıl bir tarihsel hata olduğunu biliyor muyuz acaba? Bu adın, “Kıbrıs davası”yla özdeşleştiğini bilmeyenimiz var mı?

Beşiktaş Şair Nedim İlköğretim Okulu’ndaki “şair’i, Üsküdar Hattat İsmail Hakkı İlköğretim Okulu’ndaki “hattat”ı, Fatih Riyaziyeci İlköğretim Okulu’ndaki “riyaziyeci”yi, Fatih Sancaktar Hayrettin İlköğretim Okulu’ndaki “sancaktar”ı, Fatih Muallim Naci İlköğretim Okulu’ndan “muallim”i kaldırdığınızda okulların adının nasıl yavanlaşıp anlamsızlaştığını görmekteyiz. Yurdumuzun birçok yerinde, yüzlerce okulumuzda aynı durumla karşılaşabiliriz.

Haber Türk’te yayımlanan bu haberin yanlış olmasını dilerdim. Çünkü böyle bir anlayışın bizi nasıl bir çıkmaz sokağa sürükleyeceği açıktır. Ülkemizin birçok yerinde başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın kahramanlarının adları, unvanları yer almaktadır. Amaç bu adları değiştirip ülkemizin kuruluş ilke ve anlayışını yok etmek midir? Cumhuriyet çınarının köklerini ortadan kaldırmak mıdır yapılmak istenen? Yoksa bu da yeni bir “açılım” mıdır? Bu işin altından da AB normlarına uyum sağlamak çıkarsa şaşırmam.

Adil Hacıömeroğlu
21 Ocak 2010
Not: 25 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

BİTMEYEN YALANLAR


Geçen hafta bir taksiye bindim. İstanbul’da genellikle trafik yoğun, sıkışık. Sık sık bindiğimiz taksilerde şoförlerle çoğu zaman söyleşiriz. Ahbap olduklarımız bile var. Bu tür tanışma ve söyleşilerin en merak edilen bilgisi ise yolcunun ne iş yaptığıdır. Bunda merak duygusunun etkisi olduğu kadar, bir fırsat yaratma düşüncesi de vardır. İşsizliğin ve geçim sıkıntınsının hat safhaya ulaştığı ülkemizde herkes iyi bir iş fırsatını kollama, yakalama peşinde. Yolcu etkili, kalburüstü biriyse bir olanak yaratır düşüncesi ağır basıyor.

Neyse, biz taksicimizle söyleşi konumuza dönelim. Benim ne iş yaptığımı soruyor taksici. Öğretmen olduğumu söylüyorum. Branşımı, hangi okulda çalıştığımı merak ediyor. Ben de yanıtlıyorum sorularını. Memuriyetimin az olduğunu, daha çok özel sektörde çalıştığımı anlatıyorum. Kendi kardeşinin de öğretmen olduğunu, Anadolu’nun bir kentinde dershanede (Kurumun adını verince bir cemaatin yan kuruluşu olduğunu anlıyorum.) çalıştığını; ancak devlet memurluğuna alınmadığını, bunun da büyük bir haksızlık olduğunu heyecanla ve mağdur bir tavırla ifade ediyor. Memuriyete neden alınmadığı sorduğumda ise, kardeşinin imam hatip mezunu olduğu yanıtını veriyor. Ben, memur olmak için öncelikle KPSS’ye girip kazanmasını; ayrıca öğretmen olmak için de öğretmenlik bölümü mezunu olması gerektiğini, yoksa pedagojik formasyonunun bulunmasının zorunluluğunu ayrıntılarıyla açıklıyorum. Bu arada, sözü edilen kişinin öğretmenlikle ilgisiz bir bölümden mezun olduğunu da öğreniyorum. Kardeşinin yalan söylediğini, böylece kendilerini aldatarak laik devlet düzenine karşı düşmanlık duymalarına zemin hazırladığını, bunun da namuslu bir kişiye, iyi bir Müslüman’a yakışmayacağını, yalan söylemenin ( bu yalanın bir iftirayı da içerdiğini) büyük bir ayıp olduğunu sabır ve sükûnetle anlatıyorum ona. Şaşkınlıktan gözleri büyüyerek buğulanıyor, sesi değişiyor, en yakını tarafından aldatılmış bir insanın hayal kırıklığıyla dudakları titriyor ve şu sözler boğuk bir ses tonuyla ağzından dökülüyor: “Cemaat, kardeşime öğrenciyken çok yardım etmişti, demek ki beynini yıkamışlar, lanet olsun. İnsan, devletini böyle adice suçlar mı hiç?”

Geçen yıl, doğup büyüdüğüm köyümde yaşamını sürdüren bir yakınımı telefonla arayıp hal hatır sorayım, dedim. Çocuklarının neler yaptığını sorunca, büyük oğlunun astsubay okulu sınavlarına girdiğini; ancak okula alınmadığını bana öfke içinde anlattı. Nedenini merak ettim. Çocuğun annesinin köyde başörtülü olmasını neden olarak gösterdi. Telefonu kapatarak hemen oğlunu arayıp birkaç cümleden sonra astsubay okulu sınavlarının sonucunun ne olduğunu, sordum. O da: “Yeterli puan alıp kazanamadım” yanıtını verdi. Ben de: “Babana söyle, insanlara yanlış bilgi vermesin, yaptığı çok ayıp!” diyerek uyardım, bu genç yakınımı. Tekrar babasını arayarak söylemlerinin ülkemiz için ne kadar zarar verici olduğunu anlatıp böyle yalanların / iftiraların kendisi içinde ahlaksızca olduğunu söyledim.

Yine geçen hafta içinde bir televizyon kanalında bir tartışma programında iktidar partisinin türbanlı bir bayan yöneticisi; laikliğin, halkımızın inançlarına nasıl zarar verdiğini(!) anlatıyor. İlgiyle dinlemeye başladım. Laiklikle birlikte insanların ibadetlerini yapamaz duruma geldiklerini(!) hışımla vurguluyor. Sonunda da insanların yasaklar nedeniyle Kuran okuyamadıklarını, okumak isteyenlerin tavuk kümeslerinde okuduklarını söylüyor. Ben hayretler içinde, şaşkınım. “Yalanın bu kadarı da olmaz.” diye isyan ediyorum, kendi kendime. Bu, açıkça bu ulusla da devletle de dalga geçmektir. Bu tür yalanları televizyonlarda bilgi diye anlattırmak da ihanetin su katılmamışıdır.

Çocukluğum dindar bir çevrede geçti. Evimizin başköşesinde, ocağın (şöminenin) kaşında Kuran dururdu. Evde hiç kimse abdestsiz tutamazdı kutsal kitabımıza. Babam, Cumhuriyet döneminde din hocalarından ders alarak hafız olmuş; daha sonra da köy enstitüsünü bitirerek bir Cumhuriyet öğretmeni olarak yurduna hizmet etmişti. Yine çevremde 1910’lu, 1920’li yıllarda doğmuş birçok imam vardı. Bunların hepsinin de dönemlerinin ünlü hocalarının Kuran kurslarında eğitim gördükleri bilinirdi. Hiç kimseden bu hocaların kümeslerde gizlice eğitim aldıklarını duymadım. Duyana da rastlamadım.

Yalan, öyle bir şeytani sözdür ki, söylenen yalan yaygınlaşıp kabul gördüğünde söyleyen bile bu yalana inanır. Bilgisiz ve sorgulayıcı olmayan toplumlarda yalan, her zaman taraftar bulur. Unutulmamalıdır ki yalanın çok olduğu toplumlarda ahlaksızlık da artar. Yalan söylemek, önemli bir ahlak düşkünlüğüdür, zavallılıktır.

Peki, Cumhuriyet döneminde din adamı kisvesindeki bazı kişilere neden bir takım yasaklar getirildi ya da suçlular için cezalar verildi? Bu, çok açıktır. “Gece silahlı, gündüz külahlı” olan ve dini kendi art niyetleri ve çıkarları için kullananlar dışlanmıştır, bu da doğrudur. Ulusumuz, kan ve ateş çemberi içinde yedi düvelle savaşırken emperyalistlerle işbirliği yapanlar, işgalcilerin kışkırtmalarıyla ayaklananlar mahkemelerce cezalandırılmıştır. Ortaçağı hortlatmak isteyen ve bu amaçlarını da işgalcilerle gerçekleştirmek isteyen kurumlar kapatılmıştır. Cumhuriyet döneminde işbirlikçilerin cezalandırılmalarını dine karşı göstermek de ahlaki değildir. Dinin en büyük buyruğunun; yalan söylememek, iftira atmamak olduğu ne çabuk unutuldu?

Tanık olduğum üç dikkat çekici yalan / iftira örneğini yukarıda anlattım. Bunlara benzer yalanların yüzlercesini, hatta binlercesini türlü ortamlarda işitmekteyiz. Bunun nedeni nedir, niçin bunca yalan / iftira söylenip yayılmaktadır? Cumhuriyet, bir gerçekle kuruldu; halkın, ulusun, yaşamın gerçeğiyle. Bunu başka bir gerçekle yıkamazsınız, çünkü ülkemiz açısından başka bir gerçek yok. Cumhuriyet ve aydınlanma gerçeğine karşı başvurulacak tek silah da işte bu yalanlar oluyor. Gerçeği, doğruyu, hakkı ve haklılığı olmayanların; başkalarının gizli amaçları uğruna mücadele edenlerin sarılacakları tek silah yalan / iftira, uydurmalardır.

Yalanın balçığıyla güneşin aydınlık gerçeğini örtmek mümkün müdür? Gerçeğin ışığı, er geç yalanın yarattığı yapay karanlığı dağıtacaktır. Işığın gücüne bugüne kadar kim dayanabildi ki…

Adil Hacıömeroğlu
13 Ocak 2010
Not: 18 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

KARDEŞ PAYI


      Toplumumuz, son yıllarda her türlü ayrımcılık tohumları ekilerek birbirine düşürülüp bölünmek istenmekte. Ayrıca gittikçe yoksullaşan kesimlerle varsıl kesim arasındaki kopukluk ve yabancılaşma da artıyor. Sıkıntı çekenin derdine ortak olmak gibi bir kaygıdan hızla uzaklaşıyor toplumun egemenleri.

     Çocukluğumun ilk günlerinde doğup büyüdüğüm köyümde öğrendiğim bir geleneği ve bu gelenekteki duyarlılığı anlatarak yazımı sürdürmek istiyorum. Doğu Karadeniz’in güneye bakan şirin bir köyüydü burası. Çocukluğumda halkın asıl geçim kaynağı fındık, fasulye, kabak ve mısırdı. Zamanla bunların yerini çay aldı.

     Fındıklar içlenip yenecek duruma gelince biz çocukların da bayramı başlardı. Onları toplayıp harmanlayacağımız, sonra da ayıklayacağımız günleri iple çekerdik.

     Fındığı dişimizle kırmamayı öğrendik ilkin. Sonra da “kardeş payı”nı... Fındığı kırınca çok nadir de olsa içinden ikiz meyve çıkar. Fındıktan ikiz iç çıkınca çok sevinir, bunun büyük bir şans ve tanrısal lütuf olduğunu düşünürdük. Fındıktan çıkan meyvelerin ikisini birden yemeyi ayıp sayar, hatta haram yemekle eşdeğer kabul ederdik. Bu da büyük bir vicdan azabı demekti. Fındık içlerinden birini, fındığı kıran yer; diğerini ise yanında bulunan birisine “Kardeş payı!” diyerek, biraz da sevinçle bağırarak uzatırdı. “Kardeş payı!” sözü, ağızlardan sevgi, coşku, mutlulukla çıkar; törensel bir büyünün tılsımını taşırdı. Tercih edilen kişi de büyük bir mutlulukla ikramı kabul edip ağzına atardı. Yan gözle birbirimize bakar, adeta yarış içinde fındıkları kırarak bir an önce “kardeş payı”na ulaşmayı amaçlardık. Daha çok ikiz fındık içi, daha çok kardeş demekti; daha çok kardeş de daha büyük mutluluk ve paylaşmanın iç rahatlığı. Paylaşmanın, kardeş olmanın hazzını defalarca tatmak kadar güzel bir şey yoktur sanırım.

     Yıllar su gibi akıp gitti, yarım yüzyılı devirdik kısacık ömrümüzde. Yaşamımda birçok şey değişti acısı ve tatlısıyla. Ancak değişmeyen de birçok şey var. Bunlardan birisi de “kardeş payı”. Kuruyemişçilerden kabuksuz ve kavrulmuş fındık alıp yemeyi sevmem. Oldum olası kabuklu fındıkları kırarak yemek, bana keyif verir. Fındıkları her kırışımda merakla ikiz içlerin çıkmasını beklerim. Çıkınca da çocukluğumdaki coşkuyu aynen yaşarım. Yanımda kim varsa “Kardeş payııı!” diye haykırarak hakkını veririm. Bazen birden fazla kişi olunca, onlara da: “Bekleyin, sizin şansınıza da ‘kardeş payı’ çıkacak” der ve fındıkları kırmayı hızlandırırım, daha çok kardeş ve “kardeş payı” için.

      “Kardeş payı” alışkanlığı yaşamımı da biçimlendirdi. Önemli ve vazgeçilemez yaşamsal ilkeyi benimsememde bu halk geleneğinin büyük bir etkisi olmuştur. Dünya nimetlerinin de fındık içi gibi olduğunu düşünür, bunları tek başıma tüketmenin ayıp, hatta haram olduğunu aklımdan çıkarmam. Çocukluğumda bilincime işlenen “Kardeş payını yememe” anlayışı, yaşamıma yön verir.

     Milyonlarca insanın açlıktan öldüğü dünyamızda, yüz binlerce kişinin açlık sınırında yaşamak zorunda bırakıldığı ülkemizde “kardeş payı”nı çok az insanın düşündüğünü biliyorum. Bu da bizi kaygılandırıp üzüyor. Nerdeyse nüfusun yarısının asgari ücretle geçinmek zorunda bırakıldığı ve birtakım kişilerin de “deveyi havuduyla yuttuğu” ülkemizde “kardeş payı”ndan söz edilebilir mi?

       Özelleştirmeler sonucunda işinden kovulan ve “ikramiye” olarak da cop ve biber gazı reva görülen işçilerimizin, yöneticilerimizce nasıl bir “kardeşlik duygusuyla kucaklandığını” hayretler içinde izlemiyor muyuz?

     Ürününü satamayıp isyan eden köylüye gösterilen davranıştaki zalimliğin, yürekleri nasıl burktuğunu görmüyor muyuz? Şehit ailelerinin gözyaşlarına, gözyaşlarımızı katmadaki toplumsal ve yönetimsel cimriliğimizin, toprağımızı nasıl da kuruttuğunun ayırdında değil miyiz? Kuruyan, verimsizleşen, çoraklaşan topraklarda kardeşlik tohumlarının yaşam bulup gelişemeyeceğini anlayamıyor muyuz?

         Toplumda adil bir paylaşımı sağlamak, zayıfı korumak, zalime fırsat vermemek için “ayıp” ve “haram” kavramlarının sözde kalmayıp yüreklere kazınması gerekir. Hakk’a inancın da, saygının da temelinde bu vardır. Haksız bir iş yapanın, insanları dolandıranın, adaletsizliği adaletmiş gibi topluma sunanların; toplumda kabul görmesi felaketlerin en büyüğü.

     O zaman bize ne oldu da böylesine güzel, birleştirici, insanlık dolu geleneklerimizi ve yaşam alışkanlıklarımızı terk edip zalim bir düzenin tutsağı olduk? Üç kuruş için birbirini boğazlayan, insanların gözünün içine baka baka türlü yalanlarla cambazlık yapanlar nereden geldiler? Yüreklerden “kardeş payı” anlayışını nasıl yok ettik bu kadar kolay?,

        Yukarıdaki sorular daha da çoğaltılabilir. Bunları yanıtlamak ise çok kolay. “El ağzına bakanın ağzı açık kalır .” demiş atalarımız. Biz de elin ağzına bakıp değerlerimizi yok etmedik mi? “Atalarımız yıllar önce: Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez.” sözüyle başkalarına ve onların yardımlarına bel bağlayarak geçinilmeyeceğini öğütlememiş miydi bize?

 Yıllardır bizi biz yapan, bizi insan yapan değerlerimiz tartışmaya açıldı ve onlara saldırıldı. Vahşi kapitalizm ve ortaçağ karanlığı, ahtapot gibi çelik kollarıyla her yanımızı sardı. Bizleri mekanik aygıtlara dönüştürme çabası içindeler. Sömürü düzeninin önündeki en önemli engeller ise insanlık değerleri. Bu yüzdendir ki insanlığımızı yok edip değerlerimizi ortadan kaldırmak istiyorlar.

Yurdumuzun her köşesinde “kardeş payı”na benzer birçok gelenek olduğunu biliyoruz. Bu yüzdendir ki yıllardır ayrım gözetmeden türlü etnik kökenden, inançtan ve kültürden bu topraklarda kardeşçe yaşamakta.

     Keşke ülkemizin her yanı fındık bahçeleriyle dolsa, biz de harman zamanı fındıkları kırıp yerken “Kardeş payı!” diyerek her yana haykırabilsek…

                                                                                    7 Ocak 2010

11 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

İRAN


İran, son yıllarda dünya gündeminin ilk sırasında yer almakta; nükleer silah üretimi konusunda ABD ile yaşadığı gerilim her geçen gün artmaktadır. Bu gerilimin nasıl sonuçlanacağı ise merakla beklenmektedir. Genel kanı ise ABD-İran arasındaki bu sorunun, bir çatışmayla sona ereceğidir.

Amerika ve İsrail’in, Ortadoğu’daki sorunları savaşla çözme anlayışı dünya kamuoyunu da etkiliyor ve herkes, İran’a ne zaman saldırılacağının tahminiyle uğraşıyor. Bu koşullanma içinde İran’ın iç dinamikleri göz ardı edilerek ve büyük bir toplumsal dönüşüm görmezden geliniyor.

12 Haziran 2009’da yapılan İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde başlayan iktidar-muhalefet gerginliği, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte sokaklara taştı. Halk, molla rejimine karşı 1979 İslam “Devrimi”nden sonra ilk ciddi başkaldırısını yaptı. Gösteriler şiddetli bir biçimde bastırılarak birçok kişi tutuklandı. Günlerce süren gösteriler, İran’ın bir dönüşüm sürecine girdiğini herkese gösterdi. Tam da İran duruldu derken Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın en önemli muhaliflerinden Büyük Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari’nin 21 Haziran 2009’da Kum kentinde yapılan cenaze töreni, muhalefetin geniş kapsamlı bir gövde gösterisine dönüştü. Göstericiler, mollaların baskıcı rejimine karşı özgürlük isteklerini haykırdılar. On binlerce insanın özgürleşme isteği, teokratik yönetimin ilerde zor günler yaşayacağının habercisi gibiydi. 23 Aralık’ta Sircan kentinde iki idam mahkûmunun halk tarafından ipten alınması ise molla hukukuna vurulan önemli bir darbedir. Gerçi mahkûmlardan birisi ölmüştü; ancak önemli olanın, halkın darağaçlarına karşı gösterdiği anlamlı tepkisiydi. Kısacası, halk molla adaletine isyanını gösterdi.

28 Aralık’ta başta Tahran olmak üzere, ülkenin birçok büyük kentinde yönetim aleyhtarı gösteriler başladı. İran polisi, göstericilere ateş açtı ve on beş kişi yaşamını yitirdi. Gösterilerde kadınların çokluğu dikkat çekiciydi. Çünkü şeriata dayalı yönetimin en çok ezdiği ve soyutladığı kadınlardı. Kara çarşaf giymenin dışında hiçbir özgürlüğü olmayan İran kadını, uygar dünyadaki hemcinsleri gibi özgür birey olmak istiyor ve bunun için de sokaklara dökülüyordu. Gösterilerin, özellikle Farsların yoğun olarak yaşadığı kentlerde olması ise ilgi çekicidir. Şah yönetimini yıkan kent varoşları, şimdi de dinci yönetime başkaldırıların adresi oluyor. Otuz yıl önce Şah’ı devirmek için sokaklara dökülenler, bugün getirdikleri mollaları götürmek için ayaklanıyorlar.

Şimdi birçok insan, “İslam Devrimi’ne karşı yeni bir İslami devrim mi geliyor?” diye birbirlerine soruyor. Bizce, hayır. Neden mi? Bunu yanıtlamak için İran’ın kültürel yaşamına kısaca bir göz atalım. UNESCO 2003 verilerine göre devrim öncesi İran kırsalında okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde otuz beş iken, devrim sonrası yüzde on dörde düşmüş. Türkiye’de 962 bin, İran’da 7 milyon, Fransa’da 16 milyon kişi kütüphanelere üyedir. New York Times’a göre; 2004'te İran'da 35 bin kitap (yüzde 23’ü çeviri) yayımlanırken, Türkiye'de 15 bin kitap (yüzde 17'si çeviri) yayımlanmış. Çeviri kitap oranı bakımından İran, Avrupa düzeyine yakındır. Çeviri oranından da anlaşılacağı üzere İranlılar, Batı bilim ve kültür yaşamını yakından izlemekteler. Ülke dışındaki kültürel ve bilimsel gelişmelere hiç de yabancı değiller. Kütüphane üyeliği ise ülkemizle kıyas bile kabul etmez. İran’da yirmi milyon dolayındaki çanak anten ise halkın dünya ile iletişiminde en önemli bir araç. Muhaliflerin, gösterileri internet üzerinden örgütlemesi, İran’da teknolojik haberleşmenin düzeyi hakkında bize bir fikir verebilir. Hükümet, gösterilerden sonra internete birtakım kısıtlamalar getirdi. Amaç, muhalefetin örgütlenmesini engellemek.

Dünyanın en eski ve köklü uygarlıklarından birinin üzerinde oturan İran’ın, böylesine despotik bir yönetime uzun süre tahammül etmesi olanaksızdır. Ömer Hayyam, İbni Sina, Farabi, Harezmi’nin … yaşadığı topraklarda bilim dışılık uzun süre egemen olabilir mi?

İran muhalefeti giderek laik ve demokratik istekleri daha çok seslendirecek ve çağdaş dünyanın önemli bir parçası olmak için mücadele edecektir. Bir nehri ilelebet barajlarla zapt edip ters akıtmak olanaksızdır. Toplumlar, birtakım zikzaklar yaşasalar da ilerlemek zorundadır. Çünkü doğal döngü ve yaşam dinamikleri bunu zorunlu kılmaktadır. Bu durumu fark eden mollalar yönetiminin tek kurtuluşu, ABD müdahalesidir. Askeri bir çatışma, İran muhalefetinin zararınadır. Amerika’nın İran’a saldırması, Ahmedinejat için can simidi olur.

Amerika;, Ortadoğu’da çağdaş, laik, özgür bireylerden oluşan demokratik yönetimler istemiyor. Ayrıca güçlü ulus devletler de ABD çıkarlarına uygun düşmemektedir. Bunun içindir ki yıllardır çağdışı yönetimleri desteklemiş; demokratik ülkelerde ise askeri darbeleri örgütlemiştir. Çünkü Amerika, çıkarlarını antidemokratik yönetimlerle daha rahat koruyor. Hem ABD’nin hem İsrail’in hem de İran yönetiminin sürekli düşmanlara gereksinimi var. Bu nedenledir ki nükleer gerilimi her geçen gün tırmandırıyorlar. Şunu da söyleyelim ki, hangi nedenle olursa olsun nükleer silah üretmek son derece yanlıştır. Önemli olan halkın refahı ve mutluluğudur.

İnsanlıktan, uygarlıktan yana olan herkes İran muhaliflerini desteklemeli ve bölgemizde yeni bir reform, modernleşme, çağdaşlaşma sürecinin başlamasına önayak olmalıdır. Atatürk’ün Anadolu’dan yükselttiği aydınlanma ışığı, tüm bölge ülkelerine yayılmalı. Türkiye, bu zorlu süreçte ABD’nin değil; İran halkının yanında olmalı. Yüzyıllar önce Doğu’dan Batı’ya kayan dünya güç merkezi, yeniden Doğu’ya kaymaktadır. Enerji kaynaklarına egemen olamayan ABD için çöküş süreci kaçınılmaz olur.

Adil Hacıömeroğlu
30 Aralık 2009

NOt: 4 Ocak 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

YENİ YIL

Eski yıl biterken hep hüzünlenirim. Ne kadar kötü de geçse, bir dosttan ayrılışın hüznü çöker yüreğime. Derin düşüncelere dalar, geçmişi düşünürüm. Geçen bütün yıllarım bir bir gözümün önünden geçer. En mutlu ve en üzüntülü yılımı seçmeye çalışırım. Bir türlü de seçemem. Çünkü her yılın içinde mutluluk da mutsuzluk da var. Zaten insanoğlunu yaşama bağlayan, ona mücadele azmini veren de bu değil mi? Eğer böyle olmasaydı, yaşam tekdüze olmaz mıydı?

  Son yıllarda hem kişisel hem de toplumsal anlamda mutsuzluklarımız, kaygılarımız çoğalıyor. Kendimizin ve ulusumuzun geleceği hepimizi düşündürüyor. Bir sürü olumsuzluğun üst üste gelmesi toplumsal kaygılarımızı gittikçe artırmakta. Buna karşın, umutsuz olmanın toplumsal erkemizi tüketeceğinin farkındayım. Umudumuzu yitirmeden, geleceğe inanarak ve ulusumuza güvenerek bu kötü giden süreci ters çevirebiliriz.

     Eski yılın gidişine hüzünlenirken yeni yılın gelişine sevinirim. Heyecanla beklerim gelmesini. Çünkü yenide umut vardır. Bilinmeyenlerle doludur yeni. Eski yıllarda yaşanan olumsuzluklardan kurtulma olasılığı, içimdeki umudu çoğaltır.  Yeni bir pencere, umutlu bir kapı, sonsuz bir ufuk vardır önümüzde. Yeni yıl; bir tazelenme, bir başlangıçtır.

     Ben, her zaman olduğu gibi yeni yılı ailemle karşıladım. Çocukluğumun anımsayabildiğim ilk yıllarından beri yeni yılı kutlarız.

     Çocukluğum, Karadeniz’in küçük bir kasabasında geçti. Nedense yılbaşı geceleri hep karlı olurdu. Diz boyu kar yağardı. Elektriğin, tabii ki televizyonun olmadığı bir çocukluktu bizimkisi. Eğlenceler tamamen herkesin katkısıyla ve yaratısıyla gerçekleşirdi. Oyunların, eğlencelerin genelinde tekdüzelik yoktu, çoğu özgün ve varsıldı.

     Gün boyu yaş ve kuru meyveler hazırlanır, söylenecek maniler gözden geçirilirdi. Gece başlayınca kara, soğuğa aldırmayan çocuklar küçük gruplarla tekerlemeler ve maniler söyleyerek kapıları çalarlardı. Tekerlemeler “Kalandaris kulandaris/ Altına dişi buzak/ Üstüne erkek uşak/ Ver Allah’ım ver/ Dolsun köşe bucak” diye başlardı. Bu ilk mâniyi bilmeyen yoktu. Ardı sıra diğer maniler söylenirdi sevinçle.

       Doğu Karadeniz’de evler, genellikle iki katlıdır. Evlerin altı, ahırdır. Burada inekler yatmakta. “Altına dişi buzak” denmesinin nedeni bundandır. Evin altına, yani ahıra dişi buzak (Buzağının bölgede söyleniş biçimidir.) gerekmekte. Çünkü dişi buzak büyüyüp inek olacak. O inek süt verip evin geçimine katkıda bulunacak. Böylece ne kadar dişi buzak doğarsa evin geliri o denli artacaktır.

     “(Evin) Üstüne erkek uşak (Karadeniz’de erkek çocuk)” denerek soyun sürmesi dilenmekte. Ayrıca erkek çocuk hem iş gücü hem de güçlü ailelerin oluşmasında temel dayanak.

 Kapıyı çalan çocuklara ev sahipleri kuru ve yaş meyvelerle şeker ikram ederlerdi. Buna “Kalandaris etmek” denirdi. Çocuklar, sevinçle başka evlerin yolunu tutar ve aynı durum yinelenirdi. Yılbaşı gecesi dolaşan çocuklar ya da gençlerin giysileri ters giyme geleneği de vardı. Bu, eski yılın olumsuzluklarını ters çevirme uğuruydu.

 Kapılara gelen çocuklar: “Gece geldim kapınıza/ Selam verdim yapınıza/ Selamımı almazsanız/ Daha gelmem yapınıza” manisini söylerlerdi. “Selam almamanın” ve kapıyı açamamanın büyük bir kabalık olduğu vurgulanmakta bu dörtlükte. Kapıya gelen tanrı misafiridir. Bu, ev sahibine verilen değeri de gösterir.

     Yılın ilk gününde eve gelecek konuk çok önemsenirdi. Çünkü o, yeni yılın nasıl geçeceğinin bir belirtisi olarak kabul edilirdi. Uğursuzluğuna ve nazarına inanılan kişilerin eve gelmesi istenmezdi. Sevilen, sayılan, çalışkan, iyi geçimli, özellikle de bilge kişilerin gelmesi ise yılın bereketli olacağı anlamına gelirdi.

     Eve gelen kişi, kapı eşiğinden sağ ayağını atarak ve besmele çekerek içeri girer. Birtakım dualar edilir.

Konuk gittikten sonra çeşmeden bakır güğümlere su doldurulup (Önceki günden kalma, bekletilmiş su olmaz.) evin iç köşelerine dökülür. Ev halkının yüzlerine bu sudan atılır, suyun bereket getireceğine inanılır. Ayrıca konuk ve suyun yıl boyunca hastalıkları önleyeceği de düşünülürdü.

     Yukarıda “Kalandaris kulandaris” diye başlayan bir mâni tekerlemeden söz etmiştim. Kalandar, yılın ilk günü demek. Rumi takvime göre ocak ayının on dördüne denk gelir, yani yılbaşı. Miladi takvimin kabulüyle 1 Ocak olmuştur yılın ilk günü.

         Ortaasya Türk geleneklerinde ise yeni yılın; günün geceye galip geldiği, yani günlerin uzamaya başladığı 22 Aralık olduğunu biliyoruz. Çok değerli bilim insanı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, bu bilgiyi açıklarken yılbaşı çam süslemesinin de bir Türk geleneği olduğunu bilgi dağarcığımıza ekledi.

     Anadolu halkı keskin zekâsı, bilgece düşünüşü ve sağduyulu yaklaşımıyla farklı gelenekleri harmanlamış, özümsemiş ve benimsemiştir. Yurdumuzun birçok yöresinde adı, tekerlemeleri ve manileri değişik olsa da benzer yeni yıl kutlamalarına rastlamaktayız. Halk “yılbaşı” sözü yerine “yeni yıl” demeyi yeğlemiştir. Çünkü “yeni” sözcüğünün uğuruna, bereketine ve geleceğe ilişkin umuduna inanılmıştır.

     Son yıllarda küresel güç kaynaklı muhafazakâr ideolojik yükselişle birlikte böylesine güzel geleneklerimiz, tüm değer sistemlerimiz de olduğu gibi saldırı altında. Bu gerici dalga toplumumuzu öylesine etkiledi ki, “yıl” sözcüğünün yerine “sene”yi yerleştiriverdik.

      Emperyalizm ve işbirlikçileri bizi biz yapan ne varsa değiştirmek, ortadan kaldırmak istemekteler. Her şeyimizi, güya “özgürlük ve demokrasi” adına tartışmaya açıyorlar. Amaçları tarihsel belleğimizi yok ederek toplumsal çözülmemizi gerçekleştirmek.

     Bir toplumu bir araya getiren ve ona rengini, kimliğini, duygu birlikteliğini veren; onun gelenekleri, toplumsal ve doğal olaylardaki dayanışması, geleceğe yönelik ülküleridir. İşte, saldırı da bu can alıcı noktaya yapılmakta. Yüzyıllardır bizi bir arada tutan değerlerimizi savunmak ve onları yaşatmak her bireyin görevi olmalı.

     Keşke giysilerini ters giyip kapılarımızı, maniler söyleyerek çalan çocuklar olsa. Onların torbalarına toprağımızda yetişen ve buram buram biz kokan bin bir çeşit, mis kokulu yemişleri cömertçe doldurabilsek…

                                                                                   2 Ocak 2010                            

                            

GÖNDERMELER


Geçen gün elli yaşlarında birisi, genellikle gençlerin (bay- bayan karışık) bulunduğu kalabalık bir ortamda akranı olan birine: “Yaşınız epeyce ilerlemiş; başında, dişinde, kuşunda arızalar başlamıştır.” dedi. Bu cinsellik dolu göndermeyi yapan kişinin durumuna çok üzüldüğümü söylersem yanlış olmaz sanırım.

Toplumumuzda son yıllarda espri denince akla, cinsel içerikli konular geliyor. En tanınmış komedyenlerimiz bile (birkaçı hariç) güldürülerinin büyük bölümünü cinsel içerikli şakalara ayırıyorlar. Televizyonlardaki eğlence ve söyleşi programlarında cinsel göndermelerin olmadığı bir bölüm neredeyse yok gibi. Sokaklarda, işyerlerinde, kahvehanelerde, meyhanelerde, hemen her yerde cinsellikle ilgili konuşmalar, küfürler hep başköşede yer alıyor.

Toplumda cinsellik, 12 Eylül darbesinden sonra özellikle pompalandı. Cinselliğe, şöhrete, paraya, eğlenceye, futbola odaklı bir toplum yaratıldı. Böylece bireyler toplumsal, siyasal sorunları tartışıp konuşmaktan uzaklaştırıldı. Bilim, kültür ve sanatla ilgilenmek beyhude bir uğraşmış algısı yaratıldı. Dizi toplumu olduk birden bire. Dizilerde karmaşık ilişkiler, ahlaksız teklifler izleyicileri heyecanlandırıyor. “Aşk” sözcüğü, neredeyse gecelik ilişkilerin adı oldu. “Aşk” sözcüğündeki büyü, gizem, heyecan, çekicilik yok oldu. Aldatmak marifet, cinsellikte alenilik cesaret diye adlandırılıyor. Yaratılan bu durumun, bir toplum mühendisliği çalışmasının sonucu olduğunu varsayarak konumuza dönelim.

Toplumumuzun büyük bölümünün cinsel açlık yaşadığı açıktır. Nasıl aç bir insan, sürekli yemek yemekten; parasız birisi, köşeyi dönmekten söz ederse cinsel yaşamı renksiz, çorak ve de başarısız biri, hep cinsellikten söz eder. Kişi yaşamında eksik olanı dile getirir.

Gelelim, tanık olduğum göndermeye. O kişi için üzüldüğümü söyledim, niçin? Bir eğitimci olarak bunun, psikolojide yansıtma yöntemine uygun bir savunma biçimi olduğunu bildiğim içindir.

Peki, yansıtma nedir? “Kendisine yakıştıramadıklarını başkalarına yakıştırma. İnsanların iç çatışmalarında kullandıkları bir savunma aracıdır. Kimi insanlar kendilerinde var olduğu halde kabul etmek istemedikleri nitelikleri başkalarında görürler ve eleştirirler. Örneğin, kendisi dedikoducu olan bir kimse başkalarını dedikoduculukla suçlar. Bu, normal olabildiği gibi patolojik de olabilir. “ Bu tanımdan sonra neden üzüldüğüm anlaşılmıştır. Tanrı şifa versin!

Yazımı bir fıkra ile bitireyim. Bir köyün çok güzel, süslü, alımlı bir ineği varmış. İnek, sokağa çıktığında köyün bütün boğaları peşinden koşmaya başlamış. En arkada da hadım edilmiş, yıllardır çift koşmuş, kağnı çekmiş bir öküz gidiyormuş. Yolun kenarında duran birisi, çift öküzüne; “Boğaların gidişini anladık da sen niye gidiyorsun?” diye sormuş. O da: Bana inek demesinler, diye gidiyorum.” demiş.

Yoksa…

Adil Hacıömeroğlu
31 Aralık 2009

Not: Yazılarımı adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

TEKEL İŞÇİLERİ


Tekel’in özelleştirilmesiyle binlerce işçi gelecek endişesine kapıldı. 4/c kapsamına alınan işçileri, işsiz kalma korkusu sardı. Peki, 4/c nedir? Kısacası; özelleştirilen kuruluşlarda işçi ve memur olanların, sözleşmeli personel kapsamına alınmasıdır. Yani, iş güvencesinin ortadan kalkmasıdır. İşçiler, buna karşı çıkarak hak ettikleri iş güvencelerinin ortadan kalkmasını istemiyorlar.

İşçilerin, 4/c kapsamında işlerini sürdürmelerinin diğer bir olumsuzluğu ise aylıklarının azalması ve sosyal haklarının birçoğunun ortadan kalkmasıdır. 15 Aralık’ta işçiler Ankara’da toplandılar. Yurdun dört bir yanından geldiler: İstanbul, Adıyaman, Muş, Samsun, Aydın, Siirt, Tokat, Diyarbakır, İzmir, Bitlis, Manisa, Trabzon, Balıkesir… Yaklaşık on iki bin kişiydiler. Çoğu, çoluk çocuk gelmişlerdi Ankara’ya. Çünkü işi yitirme sorunu, tüm ailenin sorunuydu. İş olmayınca mutfakta kaynayan tencere, sofrada bölüşülen ekmek, çocukların okul harçlıkları, kış günü sırtı sıcak tutacak paltolar ve kazaklar da olmayacaktı. Burada yapılan bir ekmek ve yaşam mücadelesiydi. Bu da ciddiyet, inanç ve birliktelik gerektirmekteydi.


Geceyi otobüs terminalinde, bazı sendikaların konukevlerinde ve lokallerinde geçirdiler. Hem de Ankara’nın dondurucu ayazında. Sabahleyin erkenden yollara koyulup Abdi İpekçi Parkı’nda toplandılar. Bir ellerinde ekmek, diğer ellerinde al yıldızlı bayrağımız vardı. “Türkiye sevdamız, ekmek için kavgamız!” sloganını haykırıyorlardı. Cam çerçeve kırmayıp park eden ya da seyir halindeki arabalara da saldırmıyorlardı. Parktaki ağaçlara, çiçeklere zarar vermiyor; yüzlerini de örtülerle kapatmıyorlardı. Etnik kökenleri, inanç farklılıkları söz konusu edilmedi hiç. Tek dertleri vardı: seslerini duyurmak, ekmeklerini yitirmemek. Amaçları üzüm yemekti, bağcıyı dövmek değil.

Böylesine güzelliklerle dolu bir eyleme polisin biber gazı, coplu saldırısı limon sıktı. Kış soğuğunun ilikleri dondurduğu bir günde işçiler, parkın havuzunun buz gibi sularına atıldılar. Üşüdüler, dondular, canları yandı, gözleri yaşardı, yürekleri acıdı ve yine de vakarlarını bozmadan eylemlerini sürdürdüler.

Maalesef polisimiz, masum isteklerini dile getirerek hakkını arayan çalışanlarla öğrencilere çok sert davranıyor. Bölücü ve irticacı grupların taşkın eylemlerine ise “AB ölçütlerini” uyguluyor.

Şimdi biraz da özelleştirmelerin olumsuz sonuçlarına değinelim. KİT’lerin özelleştirilmesi büyük bir nitelikli işsiz ordusunun doğmasına neden oluyor. Ayrıca bu kurumlarda çalışmaya devam edenlerin aylıkları azalıp sosyal hakları geriliyor. Sendikasız, örgütsüz yığınlar ortaya çıkıyor. Çalışma yaşamı, işverenin keyfiyetine bırakılıyor. Özelleştirmelerin işçi boyutu kısaca bu. Bir de bunu tarımsal boyutu var. Tekel’in özelleştirilmesiyle birlikte yabancı sigara ve tütünlerin kullanılmasının önü açılıyor.. Üreticinin tütünü, yok pahasına alınıyor. Tütün üreticisi, ürününden zarar ediyor, zarar edince de üretmesinin bir anlamı kalmıyor. Tıpkı şeker pancarında olduğu gibi. Dışalıma dayalı liberal ekonomik sistem, hem sanayimizi hem de tarımımızı bitiriyor. El âlemin işçisi, çiftçisi refah içinde yaşarken bizimkiler sürünüyor. İthalatla ülkemizin alınteri yurtdışına akıyor. Yurdumuzun bütçe açığı artıyor. Topraklarımız ve insanımız bomboş dururken başaklarının topraklarını göğertip çalışanlarının refahını artırıyoruz. Dış dayatmalarla öz kaynaklarımızı yok ediyoruz.

Yoksullaşan ve işsizlerle dolu ülkemizde insanlarımıza bir lokma ekmeği bile reva görmüyoruz. Köleci toplumun gerisinde bir çalışma yaşamıyla yurttaşlarımızı canından bezdiriyoruz. Köleci sistemde, bir kölenin barınması ve beslenmesi köle sahibi tarafından sağlanıyordu. Bugün verilen ücretler, yaşamsal olan bu iki şeyi ne yazık ki karşılayacak durumda değil. Çalışma koşulları İLO standartlarının çok gerisinde. Çağdaş değerlerle uyuşmuyor bu durum, insanca değil. Ancak kimsenin umurunda değil bu. Herkes yapay gündemlerle uğraşıyor. Küresel güçlerin dikte ettiği konular, kamuoyunu meşgul ediyor.

Yılların emeğiyle, birikimiyle oluşturulan sanayi kuruluşlarımız, küresel bir moda ve çıkar uğruna harcanıyor. Üreten Türkiye’den, tüketen Türkiye’ye koşar adım gidiyoruz. Bu da dışa bağımlılığımızı artırıyor. Tüm sektörlerde dışa bağımlı olan bir ülke, bağımsız olabilir mi? Böylesi bir dışa bağımlılıkla birtakım siyasal ve toplumsal sorunlarımızı çözmemiz mümkün müdür?

Ankara’daki Tekel işçilerinin eylemi bize gösterdi ki, sınıf mücadelesi halkı birleştirir. Etnik ve inanç farklılıklarından doğan ayrılıkları yok eder. Türkiye’nin birliği ve dirliği sınıf mücadelesinin dinamiğiyle sağlanabilir. Yoksa küresel güçlerin vereceği reçetelerle değil.

Adil Hacıömeroğlu
24 Aralık 2009

29 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

KCK OPERASYONU


Diyarbakır Başsavcılığı, 24 Aralık’ta sabahın erken saatlerinde KCK operasyonunu başlattı. AKP ile DTP arasında “demokratik açılım”la başlayan bahar havası, birden güz rüzgârlarıyla savrulan kuru yapraklara döndü. Peki, KCK nedir, bu operasyon niye yapılmıştır?

KCK/TM (Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi), PKK’nın kent örgütlenmesi. Amaç, dağı kente taşımak. Birçok eski DTP’li yönetici gözaltına alındı, bunların birçoğu da mahkemece tutuklandı. İşte, kıyamette bu noktada koptu. DTP’nin kapatılmasıyla başlayan gerginliğin dozu birden arttı. Neden bu gerginlik çıktı?

Başbakanın ABD gezisi sonrası, düğmeye basıldı. “Açılım”da viraj alınmaya başlandı. PKK’ya karşı tavır değişikliği, aklımıza yeni senaryoları da getiriyor. Önce DTP kapatıldı, sonra KCK operasyonu. ABD’nin İran’a müdahalesinin söz konusu olduğu şu günlerde sürpriz gelişmelere hazırlıklı olmalım. “Açılım”la şımaran DTP’lilerde, hükümetin tavır değişikliğinin şaşkınlığı ve öfkesi var.

KCK operasyonuna en önemli tepki Diyarbakır’ın eski DTP’li belediye başkanından geldi. Sözleri yenilir, yutulur cinsten değil. Ne dedi bu kişi? “Başbakan ve kabine üyelerine sormak istiyorum, üslubumdan dolayı halkın affına sığınıyorum, meşe ağacının hangi dalı nerenize battı sayın hükümet?” Partilileri arasında ‘Şahin' ve ‘Güvercin' tanımı yapanları kastederek, “Bunu söyleyenlere has..tir, diyoruz.” Tabi söyleyene baktığımız kadar söyletene de bakmamız gerekir. Yıllardır belediyecilik yapmak yerine, devlete meydan okuyan bir zatı görevde tutarsan ve hakkında yasal işlemler yapmazsan iş bu noktaya gelir. DTP’li belediye başkanları, yönettikleri kentlere yaptıkları belediyecilik hizmetleriyle değil; PKK eylemlerine verdikleri desteklerle gündeme geliyorlar. Bu da TCK’ya göre suçtur. Bir suçlunun suçunu görmezden geldiğinizde, ona yeni suçlar işleme cesareti verirsiniz. Yasalar, her yurttaşa eşit olarak uygulandığında değer kazanır.

Açıkça bölücülük yapan, yerel hizmetleri savsaklayan, her fırsatta devlete meydan okuyan yöneticilere yasaları uygulamadığınızda; başkalarına nasıl uygulayacaksınız? DTP’li belediye başkanlarını (tabi görevini ihmal edenleri kastediyorum) yasalar çerçevesinde görevden alamama, ülkemizdeki belediyecilik hizmetlerinin yozlaşmasına da neden olmuştur. Bu durumdan cesaret alan yurdumuzun çeşitli kentlerindeki birçok yerel yönetici “Suç işleyene nasıl olsa bir şey olmuyor.” diyerek, belediyeleri yolsuzluk bataklığına çevirdiler. Ülkemizde hiçbir dönemde yolsuzlukların bu kadar açık ve cesurca yapıldığı bir dönem olmamıştır. Belediyelerin birçoğu borç batağında, ancak yapılan bir hizmet de yok. Devlete meydan okuyanı görevden alamazsan, yolsuzluk yapanı da almazsın. Yolsuzluk, yarattığı yoksullukla terör kadar zarar veriyor Cumhuriyet’imize. Yoksullaşan yurttaş; terör örgütlerinin, mafya çetelerinin, irtica odaklarının eline ve insafına terk ediliyor. Böylece de Türkiye kan kaybediyor.

Yıllardır terör destekçilerine göz yummanın sonucu bu. Hem terörle hem de yolsuzlukla bir ulusu çökertmenin alt yapısı hazırlanmış oluyor.

DTP’liler, söze her başladıklarında barıştan, kardeşlikten, demokrasiden dem vururlar. Bu konuşmalardan da anlaşılacağı üzere bu söylemlerinde içten değiller. Davalarına zarar verebileceğini düşündükleri en ufak bir yasal önlemde bile, bu sözlerin yerini küfür ve tehdidin aldığını görmekteyiz. “Demokrasi, barış ve kardeşlik” sözcükleri; zihinlerindeki “baskı, terör, şiddet, tehdit, küfür ve bölücülük” düşüncelerine örtü olarak kullanılmaktadır. Bu sözlerle örtü yırtılmıştır, gerçek niyet ortaya çıkıştır.

PKK, yıllardır dış destekle hep demokratik hakların genişletilmesinden söz etmiştir. Maalesef mevcut hükümet de taviz üstüne taviz vermiştir. Yer adlarının değiştirilmesinden, andımızın ortadan kaldırılmasına kadar her şey Türk ırkçılığı olarak nitelendirildi. Anayasamızın değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri bile “demokrasi(!)” adına tartışılmaya başlandı. Türkiye’de “Türk’üm” demek nerdeyse yasaklanır duruma geldi.

AKP iktidarı, bir türlü devleti temsil etmenin sorumluluğunu, ağırlığını algılayamadı. Devleti, devlet kurumlarını benimseyemediler. İdeolojik saplantılarla devlet kurumlarıyla kavga etmeyi marifet sandılar. Cumhuriyet kurumlarıyla savaşarak, bu kurumları iş göremez duruma getirdiler. Bu kurumlara karşı çıkan herkesi de doğal olarak müttefik kabul ettiler. Böylece irtica, bölücülük ve liberal işbirlikçilik; emperyalizmi de arkalarına alarak Türkiye karşıtlığında birleştiler. Ancak son gelişmelerle takkeler düşüp keller bir bir görünüyor.

Küfürlü ifadelerin muhatabı, bölücülüğe cesaret verenlerdir. Siyasette inceliği, saygıyı yok ederek meydanlarda sesini duyurmak isteyen yurttaşı kaba sözlerle azarlayıp kovanların yüzü kızarmalıdır. Yıllardır düzeysizleşen siyasal üslup çukura saplanmıştır.

Adil Hacıömeroğlu
26 Aralık 2009

Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

GÖÇÜKTE CAN VERMEK


10 Aralık 2009 günü Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi, Devecikonağı Beldesi’nde özel sektöre ait maden ocağında grizu patlamasıyla meydana gelen göçükte on dokuz maden işçisi can verdi. Kaza sonucunda can kayıpları yüreğimizi yaktı; ancak işçilerin çalışma koşullarını öğrenince ise insanlığımızdan utandık.

Bizi, insanlığımızdan utandıran çalışma koşullarının nasıl olduğuna bakalım. Maden işçiliği, dünyanın her yerinde en zor ve en riskli iş koludur. Böylesine zor ve riskli iş kolundaki önlemler, zamanında ve çağın gereklerine uygun olarak alınmalıdır. Ayrıca ekonomik ve sosyal olanaklar da işin zorluğuna göre düzenlenmelidir.

Gazetelerde çıkan haberlerden ve ilgili meslek kuruluşlarının açıklamalarından, işçilerin çalışma koşullarıyla ilgili öğrendiğimiz bilgiler tüyler ürpertici. Bir işçinin aylık ücreti, altı yüz lira. Eğer, günde otuz vagon kömür çıkartmazsa yevmiyesi kesiliyor çalışanın. Durumundan memnun olmayıp şikâyetçi olan işçiler, işten kovulup başka bir işte çalışması da engelleniyor. Madende cankurtaran, doktor ve güvenlik yok. İşçinin sağlığı ve canı Allah’a emanet. Çalışma koşulları, köleci toplum dönemiyle neredeyse eşdeğer. Boğaz tokluğuna bir iş. İnsan yaşamının hiçe sayıldığı bir çalışma ortamı. İnsan emeğinin, bir lokma ekmek karşılığında sömürüldüğü ilkel bir düzen. Ocakta çalışanlar eğitimsiz. İş yerinde mühendis eksikliği var. Ocaklardaki havalandırma sistemi yetersiz. İş yeri denetimi yok. Çünkü denetleyecek eleman yetersiz. Sendika yok. Zaten son yıllarda hızla sendikasızlaşan bir işçi sınıfı var.

Yukarıda belirttiğim koşullarda çalışarak ekmeğini kazanan işçiye saygı duyulur, şapka çıkarılır. Ama onun çaresizliğinden yararlanarak korkunç bir sömürü çarkını işleten işverenden ve bu çarkın oluşmasını sağlayan liberal politikacılardan ise nefret edilmesi gerekir.

Türkiye, iş kazalarında dünyada dördüncü, Avrupa’da birinci. Bu ne demek? İnsanımızın değeri, can güvenliği yerlerde sürünüyor demek. İnsanına en az değer veren ülke konumundayız yani. Bu durum ise utanç vericidir çağımızda.

İnsanları çaresizleştirilen ülkemizde, ölenlerin arkasından rahmet dilemekten başka bir şey kalmıyor geriye. Üzülüyoruz, yalnızca çok üzülüyoruz. Ancak toplumsal tepki gösteremiyoruz. Bir daha üzülmemek için hiçbir şey yapmıyoruz.

Maden ocaklarında durum vahim de diğer iş kollarında iç açıcı mı? Tabi ki değil. Özal’la başlayan liberal anlayış doğrultusunda yapılan özelleştirmeler, bir köleci toplumun da kurulmakta olduğunun göstergesi. Özelleştirmeyle birlikte sendikasız ve örgütsüz bir toplum yaratıldı. Kimse hakkını arayamıyor, arayan da sokağa atılıyor. Liberal ekonomik düzen toplumdaki sosyal adaleti yok ediyor. Devletçiliğe karşı açılan savaş sonucunda talan ekonomisi uygulamaya konuluyor. Özelleştirilen kurumların çoğunda asgari ücret uygulanıyor. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor. Örgütsüz ve işsiz yığınlar yaratılıyor. Böylece de ucuz işgücü pazarı oluyor ülkemiz.

Tuzla’da tersane işçilerinin yaşadığı acıklı ve çağdışı durumu bilmeyen var mı? İnsanlar, adeta ölümüne çalıştırılıyorlar. Dur, diyen yok. Ölüm olayları kanıksanır oldu.

Özelleştirilen Tekel’in işçileri, başbakanın İstanbul’daki bir mitinginde dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. RTE, kürsüden bağırıp azarlayarak kovuyor işçileri. Onlara: “Yan gelip yatarak maaş alma devri kapandı.” diye haykırıyor. Daha sonra Ankara’ya mağduriyetlerini duyurmaya gidiyorlar. Coplanıp biber gazıyla dağıtılıyorlar. Hükümet, kentlerimizi yakıp yıkan eşkıyaya göstermediği sertliği; hakkını arayan çalışanlara ve öğrencilere gösteriyor. Masum ve haklı seslere cop, biber gazı, azarlanma… Bölücü eşkıyaya “demokrasi” içinde tavır. Acaba bunun nedeni nedir sizce? Otokratik bir yönetime gidişte asıl tehlike emekten, hakkını arayanlardan mı geliyor?

İnsanların asgari ücretle çalışmasının yanı sıra, iş koşullarının gittikçe kötüleştiği de bilinmektedir. Çalışma sürelerinin uzunluğu (Genellikle sekiz saati aşmaktadır.) ödenen aylığın, asgari ücretin de altına düşmesine neden oluyor. Emekçiler, iş ve ev arasında geçen bir yaşama mahkûm ediliyorlar. Sosyal yaşam denilen bir şey yok onlar için, hem zaman hem de parasal açıdan. Bu durum insanların ruh sağlığını bozup aile ilişkilerini sarsıyor. Toplumsal düzen ve dinamizm kayboluyor. Aç acına çalışan kişiden yaratıcılık, yüksek verim beklenemez.

16 Aralık günü işsizlik rakamları açıklandı. Çalışabilecek durumdaki her dört kişiden biri işsiz. Bu, resmi rakamlar; yani Türkiye İş Kurumu’na başvurup iş bulamayanların oranı. Kurum’a başvurmayanlar da hesaplandığında işsizlik yarı yarıya. Eğitimli kişilerin işsizliği ise büyük bir dram, ancak iş bulsalar da büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor bu kesim. Yıllarca dirsek çürüt, sonrasında asgari ücrete talim et. Genç nüfusuyla övünen ülkemiz yöneticileri, genç bir işsiz ordusu yaratma becerisi gösterdiler. Dünyada benzeri yok bunun.

Özelleştirmelerde yapılacak iş, öncelikle iş güvenliğinin sağlanması koşulu olmalıdır. Ayrıca asgari ücretten adam çalıştırma rezaletine son verilmelidir. Birkaç yüz insanın çalıştığı bir yerde bir tane asgari ücretin üstünde çalışan kişi olmaz mı? Kimsenin aylığı zaman içinde artmaz mı? Bir iş yerinde sürekli işten çıkarılmalarla, çalışanların düşük ücrete mahkûm edilmesi oyununu, denetim yetkisi olan hiçbir devlet yetkilisi fark etmez mi? İşin öğrenilmesi, aynı işte sürekliliğin getireceği deneyimle olur. Bu da iş eğitiminin önemli bir ayağıdır. Sürekli işten çıkarmaların olduğu bir işletmede, deneyime ve beceriye dayanan bir üretim kalitesinden söz edilebilir mi?

Halkımız hızla yoksullaşırken birleri hızla varsıllaşıyor. Sendikalar güç yitirirken tarikatlar güçlenip iktidara ortak oluyor. Ne kadar ilginç değil mi?

Kayırmacılık ve çıkarcılık üzerine kurulu bir siyasal düzen iflas ediyor. Bununla birlikte ülkemiz de kan kaybediyor. Zamanımız, emeğimiz, ekonomik kaynaklarımız, yeteneklerimiz, bilgi birikimimiz, kişisel ve toplumsal deneyimlerimiz fütursuzca harcanıyor. İş yaşamının düzenlenmesinde çağdaş uygulamaları ne yazık ki göremiyoruz. Uzay çağında ilkel kafaların; ilkel, açgözlü uygulamalarıyla maden ocaklarında can veriyoruz. Biz insan olarak da Doğu’nun en büyük çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimini yapan, sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş savaşını kazanan bir ulus olarak da böyle bir yaşamı hak etmiyoruz.

Adil Hacıömeroğlu
17 Aralık 2009

Not: 21 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlamıştır.

TEHLİKELİ TIRMANIŞ


“Demokratik açılım” çerçevesinde Habur’da PKK’lıların “tören”le karşılanmasından sonra, teröre bağlı toplumsal gerginlik hızla tırmanıyor. Ne yazık ki birtakım siyasetçiler de yangına körükle giderek gerginliğin bir ayrışmaya dönüşmesi için olağanüstü çaba gösteriyorlar.

Habur’dan giren teröristler, önce DTP mitinglerinde boy gösterdiler. Bu mitingler, yaygın provokasyonun provasına dönüştürüldü. Hakkâri’deki bir gösteride konuşmacı olan bir Kandil sakini, kendi ulusal marşlarını söylemek istediklerini anlatıyor; dinleyiciler coşkuyla alkışlıyorlar. Kandil sakinlerini, “tören”le karşılayanların hiç sesi çıkmıyor. “Bir ülkede iki ulusal marş olur mu?” demiyorlar, diyemiyorlar. Mersin’de bayramda polis karakoluna yapılan havai fişekli saldırı, İstanbul’da tekrarlanıyor. PKK, resmen kent savaşına hazırlık yapıyor. Polisin direnci, gücü, böylesi bir çatışmada yeteneği ölçülüyor. Bir süre sonra havai fişekli saldırıların, gerçek mermili saldırılara dönüşebileceği olasıdır.

Birçok ilimizde yakan, yıkan saldırılar oluyor. Halkın sabrı sınanıyor. Halklar arası çatışmanın çıkması için her şey yapılıyor. Maalesef kışkırtma da yetkili kişilerden geliyor. DTP’li yöneticiler, sürekli gerginlik siyaseti izleyerek olayların tırmanmasına neden oluyorlar. Partilerinin kapatılmasından sonra Diyarbakır’da toplanıyorlar. Neden Diyarbakır? Partilerin genel merkezleri başkent Ankara’da değil mi? Evet de bu zatların “başkenti” Diyarbakır. Yaptıkları her davranışla bir ayrıştırmanın, kendi deyimleriyle bir “ötekileştirmenin” örneğini veriyorlar. Böylece bağımsız Kürdistan’a gidecek bir yola yavaş yavaş taşlar döşeniyor.

Kışkırtmanın ve gerginliğin diğer tarafı da hükümet. “Tavşana kaç, tazıya tut.” anlayışıyla davranıyor iktidar partisi. Bir yandan açılımla PKK’lılara cesaret verirken, diğer yandan da gösterilerde mağdur olan vatandaşlara “meşru müdafaa” yolunu gösteriyor RTE. Plansız, programsız ve dış telkinlerle başlayan “açılım”ın nasıl tehlikeli bir süreç yarattığını görmemek olası değil.

Kışkırtmanın nerelere vardığını Muş’un Bulanık İlçesi’ndeki olaylarda gördük. Gösteriler sırasında kepenk kapatmayan bir yurttaşımızın dükkânı yakıldı. Yurttaşımız da göstericilere ateş açıyor. Sonuç: iki ölü, sekiz de yaralı. Tabi ki ateş eden yurttaşımızın da mahvolan hayatı… Saldırgan göstericilere ateş eden esnafın yaptığını onaylamak olanaksızdır. Ancak, bu olayda sürekli kışkırtmayla gerginlik yaratarak terörü tırmandıranların hiç mi suçu yok?

Birkaç gün önce de İstanbul ve Malatya’da halk, yakma-yıkma ekibine müdahale etmişti. İstanbul Dolapdere’de silahlar, sopalar ve kesici aletlerle saldırgan göstericilere karşı halkın bir karşı koyuşu söz konusuydu. Bu tür durumlar provokasyona çok açıktır. Bu tarz tepkileri doğru bulmuyorum. Olaydan sonra kurusıkı tabancayla ateş ettiği belirlenen kişinin yaptığı açıklama ilginçtir. “Bana verdikleri parayı sen de ver 500 TL, istediğin adamı rehin alayım. Ben ekmeğime bakarım. Gerginlik varmış, yokmuş bana ne... Para verdiler, dediler git, sık... Ben de gidip kuru sıkı attım.” Parayı verip yönlendiren kişinin bir gün önce siyah renkli bir ciple mahalleye geldiğini söylüyor ateş eden kişi. Bu iddia araştırılmalıdır. Gerçekten böyle birisinin var olduğu belirlenirse sonuna kadar gidilmelidir. Çünkü saldırgan göstericileri de kurusıkıcıları da sokağa salan aynı güç odaklarıdır. Biz bu filmi daha öncede izledik. Sonu 12 Eylül ihtilaliyle biten, emperyalist boyunduruğu daha da artıran filmi. Aynı senaristler ve yönetmenler filmi, oyuncularını değiştirerek yeniden sahneye koyuyorlar. Toplumumuz, geçmişteki deneyimlerinden hareketle bu filmde figüran olmamalıdır. Bu oyunun oynanmasını engellemeliyiz. Toplumu kamplaştırarak, ayrıştırarak vuruşturma oyununu bozmalıyız.

Halkımızın son yıllarda hızla yoksullaşması, insanımızı çaresiz bırakıyor. Diyarbakır’daki çocuklar taş atma karşılığında birkaç lira aldıklarını söylüyorlar. Dolapdere’deki yetişkin vatandaşımız da beş yüz liraya kuru sıkı attığını söylüyor. Hızla yoksullaşan kitleler karşı karşıya getirilip ayrıştırılmaya çalışılıyor.

PKK saldırılarının genellikle kentlerin yoksul mahallelerine yönelmesi ise ilginçtir. Ömrü boyunca, dişinden tırnağından biriktirdikleriyle zar zor bir araba alan kişinin arabasını yakmak, işyerini kundaklamak ağır tahriktir. Son günlerde evlerin taşlanması ise terörün farklı bir aşamaya geçmesidir. Konut dokunulmazlığı, hem geleneksel hem de yasal bir gerekliliktir. Konut, kişinin mahremidir. İnsanımız, konutunu namusu bilir. Ayrıca ekonomik sıkıntılar içinde bunalmış, canından bezmiş kitleleri tahrik etmek kolaydır. Bu nedenle PKK göstericilerinin, tahrik konusunda bilinçli bir biçimde yönlendirildiklerini ve tercihler yaptıklarını düşünebiliriz.

Türk Ulusu, bu tahrikler karşısında oyuna gelmemeli, güvenlik güçlerine sonuna kadar güvenmelidir. Saldırgan göstericilere müdahale, devlet güçleri tarafından yapılmalıdır. Hiçbir kurum ve kişi kendini devletin yerine koymamalıdır. Devlet otoritesi de terörle mücadelede zafiyet göstermemelidir.

Emperyalist güçler, kendi çıkarları uğruna güzelim yurdumuzu mahvetmeye çalışıyorlar. Kardeşi, kardeşe kırdırmaya çalışıp 1919’un öcünü almak istiyorlar. Yüzyıllardır kardeşliğin egemen olduğu bu topraklar bizim cennetimizdir ve biz bu yurdu cehenneme çevirtme çabalarını boşa çıkaracağız. Ne demiş atalarımız? “Eski dost, düşman olmaz.” Bu toprağın insanı hangi etnik kökenden olursa olsun, bu sözün anlamını iyi bilir. Bin yılı aşkın dostluğunu, kardeşliğini küresel güçlerin çıkarları uğruna harcamaz.

Adil Hacıömeroğlu
16 Aralık 2009

OLACAĞI BUYDU


“Demokratik açılım”ın teröre cesaret vereceğini baştan söyleyerek kamuoyunu uyarmıştık. Demokrasi getireceğiz, diye bir kışkırtıcılık ortamının yaratılmakta olduğunu aklıselim olan herkes görüp anladı. “Açılım” çığırından çıkmak üzeredir. Ülkemizin iç dengelerini yeniden kurmak epeyce zaman alacak. Çünkü terör boyut değiştirmiştir; artık kentleri cehenneme, yaşanmaz duruma getirmek isteyen bir PKK var karşımızda.

Kurban bayramında başlayan saldırılar, hız kesmeden sürüyor. On yedi santimetre karelik bir alan yüzünden başlayan gösteriler, şiddetin bir vesilesi oldu. Bunu bahane eden terör yandaşları, gözü dönmüş bir biçimde resmi-sivil demeden tüm hedeflere saldırıyorlar. Kana susayan bu “vandal”lara ne yazık ki “Dur!” diyen yok.

8 Kasım günü İstanbul Kanarya’da otobüs durağında beklerken yakılan Serap Eser, açılımın yakılarak öldürülen ilk kurbanı oldu. Hitler Almanya’sında görülebilecek bir manzaradır bu. İnsanların yakılarak öldürülmesi. Büyük bir insanlık ayıbıdır ve vahşetin en büyüğüdür. Masum insanların üzerine molotof atacaksın, onları canlı canlı yakacaksın, bunun adı da demokratikleşme olacak öyle mi? Bir genç kızın yaşamının baharında tüm hayallerini bitireceksin, neden? Binlerce kişinin katili olan bir terörist başının serbest bırakılması için gösteri yapacaksınız, bunun da demokratik hak olduğunu söyleyeceksiniz. Bu, olsa olsa Hitler demokrasisi olur. Serap Eser’in hayal deryasını ve bu deryadaki dalgaları, coşkuyu, sonsuzluğu bitirmeye ne hakkınız vardı? Böylesine güzel bir dünyayı yok etmek hangi insanlık mantığıyla açıklanabilir.

4 Aralık’ta Nusaybin’de Uzman Çavuş Bünyamin Özcan’ı şehit etti hain terör. Tam da “demokratikleşmekte” olduğumuz bir sırada. Terör dağda, bayırda, kente saldırıp can alıyor, ülkemiz gündemi Öcalan’ın cezaevi koşullarıyla meşgul ediliyor. Peki, şehit Bünyamin’in dört yaşındaki oğluna, dahası anne karnında olan ve henüz doğmamış yavrusuna, babalarının şahadetini nasıl açıklayacağız? Bu yetimlere demokrasiyi nasıl anlatacağız? Demokrasinin suçluları koruyup kollamadığına onları nasıl inandıracağız? Bu suçsuz, günahsız çocukların ömürleri boyunca, baba özlemiyle adeta tek kanatlı bir kuş gibi yaşam göklerinde uçmasının acısını hiçbir zaman gideremeyeceğiz. Bünyamin’in yarım kalan yaşam yolculuğunun nasıl bir dünyayı, mutluluğu yok ettiğini biliyor muyuz acaba?

“Demokratik açılım”la birlikte başlayan PKK yandaşlarının gösteri ve eylemleri sırasında yakılan işyerleri, arabalar; taciz ateşi açılan karakollar, lojmanlar, tahrip edilen mahalleler saymakla bitmez. Zaten bunları yazıp dökmeyi de düşünmüyoruz.

Yüreğimizi derinden yakan acı haber, Tokat’ın Reşadiye İlçesi’nden geldi. Yedi askerimizin şehit olduğu haberi, herkesi perişan etti. Silahsız askerlerin saldırıya uğraması, terörün acımasızlığını gözler önüne serdi. Terör örgütleri adeta dalga geçiyorlar ve devlete gözdağı veriyorlar. Yurdun her yanında eylem yapabileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Yedi askerimizin öldürülmesinden sonra gazeteciler, DTP’li avukat milletvekiline mikrofon uzatıp soru sormak istiyorlar. “Vekil Bey”, gazetecilere elinin tersiyle vurmak için hamle yapıyor. Şimdi bu vekil “demokrat”, şehidinin acısıyla yüreği yanan ve gencecik askerinin hukukunu korumaya çalışan koca bir ulus demokrasi düşmanı öyle mi? Demokrasi, yanlışlıkların hesabının sorulduğu rejimdir. Eğer, bir toplum öldürülen yedi evladının, neden öldürüldüğünü sormayacaksa; bu rejim, demokrasi olamaz.

Harun Arslanbey (Adana), Onur Bozdemir (Adıyaman), Kemal Pide (Ordu), Ferit Demir (Muş), Yakup Mutlu (Muş), Cengiz Sarıbaş (Giresun) ve Fatih Yonca’nın (Hatay) gencecik bedenlerine kıyıp al kanlarını kutsal vatan toprağına akıtan terörü, ulusun her bireyi lanetlemelidir. İnsan olan, insana kıyılmasına gerekçeler üretemez. Artık şehit cenazelerine katılmaya da, cenazelerin görüntülerini televizyonlardan izlemeye de yüreğim dayanamıyor. Acı, yüreğimin en derin yerlerine işliyor. Terörün vicdansızlığı, herkes gibi beni de isyan ettiriyor. Evet, “Analar ağlamasın.” Güzel söz; ancak hep bizim anamız ağlıyor. Kutsal vatan toprağı, şehit kanları ve gözyaşlarıyla sulanıyor ve böylece daha da kutsallaşıyor. Harun’un, Onur’un, Kemal’in, Ferit’in, Yakup’un, Cengiz’in ve Fatih’in ailelerini, tüm ulusu gözyaşına boğanlar kimlerdir? Kendince haklı gerekçelerin arkasına sığınarak gencecik fidanlarımızı solduranlar kimlerdir? Kınalı ellere kıyan kanlı ellerin ağzına “demokrasi, insan hakları, özgürlük” sözleri yakışıyor mu hiç?

“AKP Hükûmeti bu kararı verdi ve bu kararı Anayasa Mahkemesinde meşruiyete kavuşturmaya çalışıyor. Sesimizi çıkarmıyoruz. Günlerdir AKP’nin bütün yetkilileri, hatta Anayasa Komisyonu sıfatını taşıyan kişi bile kapı kapı gezip, televizyon ekranı ekranı gezip partimizin kapatılmasını meşru göstermeye çalışıyor. Buna ne hakkınız var?” Bu sözler, 9 Aralık tarihli meclis tutanaklarından. DTP’li bir bayan milletvekilinin sözleri. Yargıyı siyasalaştırmak, zayıflatmak düşüncesiyle her fırsatı kullanan AKP yöneticilerinin ders alması gereken önemli sözler. Siz yargıyı sürekli tartışırsanız, yargı kararlarını hiçe sayarsanız, başkaları da bunları konuşur. Tabi konuşana değil, konuşturana bakmak gerek. Bayan vekilin konuşması boyunca gösterdiği saldırgan tavır ise ibret vericiydi. İşte, size DTP demokrasisi… Harun, Onur, Kemal, Ferit, Yakup, Cengiz ve Fatih’e tanımadığınız demokrasiyi, özgürlüğü PKK’nın liderine tanıyorsunuz. Şehit annelerin sesini kısıp terör sözcülerinin volümünü yükseltiyorsunuz. Sonra da bunu topluma demokratikleşiyoruz diye yutturmaya çalışıyorsunuz.

Mazlumun konuşamadığı, zalimin ahkâm kesip at oynattığı bir düzenin adı demokrasi olabilir mi? Şehit kanlarının sürekli aktığı ve terör yanlılarının tehditler savurduğu bir ortamda demokratikleşme olur mu? Demokrasi ezilenlerin sesinin çıkması gereken bir yönetim değil midir?

Adil Hacıömeroğlu
10 Aralık 2009
Not:14 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

DTP'NİN KAPATILMASI


Anayasa Mahkemesi, 11 Aralık günü oybirliğiyle verdiği kararla DTP’yi kapattı. Dava sürerken Anayasa Mahkemesi’ni etkilemek için birçok açıklama ve yayın yapıldı. Siyasal dengeler hesaplanarak DTP’nin kapatılamaması için kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Ancak mahkeme, Anayasa’ya uygun davranarak kapatma kararını verdi.

Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma kararları hep tartışma konusu oluyor. Özellikle irticacı ve bölücü kesim, parti kapatmaları sırasında demokrasi havarisi kesiliyorlar. İşbirlikçi liberaller ise parti kapatmalarının olduğu bir ülkenin, asla demokrat olamayacağını her vesileyle haykırıyorlar. AB ülkesi olan Belçika ve İspanya’da partiler kapatılınca niçin sesleri çıkmaz bu sahte demokratların? Etnik ve terörle ilişkili partiler, Avrupa’da da kapatılıyor. Hem de en kısa sürede. Almanya’da Nazi partisinin kurulamadığını niye merak etmezler? Avusturya’da seçimlerde birinci çıkan ırkçı parti lideri Haider’i, başbakan yapmamak için tüm AB ülkeleri niçin ayaklandı? Sandıktan çıkmamış mıydı Haider? Hani demokrasi demek, sandık demekti? Demek ki demokrasinin başka dayanakları da var. Yargısız bir demokrasi olmaz. Yargı, yasama ve yürütme kadar önemlidir demokratik bir devlette. Demokrasi, suç işleme özgürlüğü değildir. Demokratlık, demokrasiye ve toplum düzenine kasteden teröre karşı çıkmaktır. Dünyada insan yaşamının her şeyden önemli olduğu iyi bilinmelidir. Her suçun da bir cezasının olduğu da unutulmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin kurulduğu 1963’ten beri irticacı ve bölücülerin kurdukları partilerin kapanma şampiyonu olmasının nedeni nedir? Biricik amaçları, laik Cumhuriyet’i yıkmak olan bu zihniyetler, hep hukuk duvarına tosluyorlarsa bunun suçu hukukta mı, yoksa kendilerinde midir? Sürekli olarak Cumhuriyet’in kurumlarıyla savaşmak kimlere yarar sağlar? Dünyanın her yerinde, her türlü yönetim, kendini korumak için tüm önlemleri alır. Yani her rejim kendini korur.

DTP’nin eş başkanlarından biri kalkacak dağa gitmekten söz edecek, yani bölücü örgütle birlikte davrandığını ve davranacağını açıkça ilan edecek. Bütün parti örgütü, bölücü başının on yedi santimetre kare daha küçük bir koğuşa taşınması nedeniyle kentleri savaş alanına çevirecek. PKK’nın işlediği cinayetler karşısında susacak. Her toplantıda cinayet makinesi bir örgüt liderinin posterlerini başköşeye koyacaksın. Ondan sonra da kalkıp demokratik kurallar içinde mücadele ettiğini söyleyeceksin. Dünyanın hangi demokrasisinde masum insanların öldürülmesi savunulabilir? Demokrasinin tanımı, uygulaması değişti de bizim mi haberimiz yok?

Daha bugün, Öcalan’ın cezasını bir evde çekmesini öneriyorlar. Bunların tek bir derdi vardır. O da bölücü başının serbest bırakılması. Bölgenin geri kalmışlığı, yoksulluğu umurlarında değildir. Bunların feodal yapılanmaya karşı bir tek söz söylediklerini duyan var mıdır? Yıllardır yurdumuzu kan gölüne çeviren, ülkemiz kaynaklarının heba edilmesine neden olan bir kişinin affı düşünülür mü hiç? Böyle bir şey, hangi vicdan ve adalet duygusuna sığar?

Mahkemenin kapatma kararında sürprizler de vardı. Dağa çıkmak isteyen bayan vekilin siyasal yasaklama kapsamında olmaması, kamuoyunu şaşırtmıştır. Söylemleriyle DTP’nin şahin grubunun lideri olan bu vekilin, meclis çatısı altında hangi “demokratik” mücadeleyi vereceği de merak konusudur.

Kapatma konusunda AKP sözcülerinden çelişkili açıklamalar geliyor. Bazı sözcüler, yargı kararlarının tartışılmaması gerektiğini söylerken; bazıları ise kararın anti demokratik olduğunu vurguladılar. AKP’nin kapatma davası kararında nasıl da saldırmışlardı yargıya. Zaten her fırsatta bir demokrasi kahramanı edasıyla yargıya saldırmayı alışkanlık haline getirmedi mi iktidar partisi sözcüleri? Hele ikisi var ki DTP’nin kapatılmasına öyle üzüldüler ki anlatmak olanaksız. Biri herkesçe malum, her konuda Cumhuriyet kurumlarına saldırmayı alışkanlık haline getirmiş partinin ağabeyi. Diğeri de soldan AKP’ye transfer. İnanın DTP’liler bile bu kadar üzülmemiştir.

Bir tane Türkiye, bir tane Cumhuriyet var. Bunun içindir ki bunları gözbebeğimiz gibi korumalıyız. Rejim kavgası yapmak için bile bu ikisine ihtiyacımız gereksinmemiz olacak. Devlet kurumlarımız son yıllarda çok yıpratıldı. Haksız saldırı ve suçlamalarla birçoğu iş yapamaz duruma getirildi. Bir de akıl almaz kadrolaşma yüzünden kurumsal deneyim nerdeyse ortadan kalktı. Sürekli çatışmalar içindeki bir Türkiye, en yaşamsal konularını çözemiyor. Halkına, hak ettiği refahı bir türlü sağlayamıyor. İçimizdeki çekişme, didişme yüzünden çağı ıskalıyoruz, farkında değiliz.

Bizi, uygarlık yarışında öne geçirecek olan modernleşme projeleridir. Terör örgütlerini sahiplenip savunan partilerin ve grupların modernleşme projesinde yeri olamaz.

Adil Hacıömeroğlu
12 Aralık 2009