KOALİSYON ÖNERİSİ OLMADIYSA NE KONUŞTUNUZ?


 

7 Haziran seçimleri sonrası kamuoyunun beklediği gibi AKP ile YCHP arasında koalisyon görüşmeleri başladı. Bir ayı aşkın bir süre içinde gerek genel başkanların gerekse iki partinin kurulları arasında kırk saati aşkın konuşma oldu. Ne yazık ki dağ fare doğurdu.

 

Genel başkanlar arasında yapılan son görüşmeden sonra ilk açıklamayı Davutoğlu yaptı. Konuşmasında CHP ile koalisyon yapmayacaklarını söyledi. Ardından Kılıçdaroğlu geçti mikrofonların karşısına. Üzgün görünmekteydi. Çok heyecanlıydı. Sesi titriyordu. Zaman zaman sözcükleri heyecan ve şaşkınlıktan olsa gerek yanlış söylemekteydi.

 

Kılıçdaroğlu’nun açıklamasında en ilgi çekici nokta, “Kendilerine AKP tarafından koalisyon önerisinin getirilmediğiydi.” Bir aydır AKP ile ne görüştünüz? Koalisyon önerisi yoksa saatlerce neyi konuştunuz?

 

            AKP ile YCHP kurulları arasında konuşmalar sürerken birden “istikşafi görüşmeler” yapıldığı söylendi kamuoyuna. Tabi sözcük hem yabancı hem de kamuoyunca az bilinir olduğundan halkın çoğu, işlerin doğru yoldu olduğu ve koalisyonun kurulacağı algısı doğdu. Oysa “istikşaf” sözcüğü “araştırma, keşfetme” anlamındaydı. Sözcüğün bilinir karşılıkları kamuoyuna söylense iki parti arasındaki kamuoyunu uyutma görüşmelerinin gerçek yüzü ortaya çıkacaktı.

 

            AKP ve YCHP bir aydır birbirlerini ilk kez görmüş kişiler gibi “keşfetme(!)” konuşmaları yaptılar. Birbirlerini tanımaya çalıştılar bu görüşmelerde. Çünkü ikisi de uzaydan gelmişti sanki. On üç yıldır Türkiye’nin iktidar ve ana muhalefetini oluşturan iki parti, kırk saatte birbirlerini keşfettiler. Bu keşif sonunda da izdivaç gerçekleşmedi.

 

            Koalisyonu en çok YCHP yönetimi istemekteydi. 7 Haziran öncesi seçim propagandasında bile AKP’ye fazlaca yüklenilmedi. RTE’ye karşı saygılı bir dil kullanıldı. YCHP yönetimi geleceğini AKP koalisyonuna bağladı. Bu nedenledir ki bir ayı aşkın bir süre Kılıçdaroğlu’nun deyişiyle “koalisyon önerisi almadan” görüşüldü. Her görüşmeden sonra parti kurullarının sözcüleri uzun uzun kamuoyunu bilgilendirdiler. Basın, her görüşme sonrasında beklentileri tırmandırdı.

 

Tam koalisyon kuruldu derken RTE, limon sıktı bunca emeğe(!). Bazı YCHP yöneticileri, Davutoğlu’nu demokrat, RTE’yi diktatör ilan ettiler. Bunca yıldır siyaset yap, AKP’nin RTE demek olduğunu bilme! AKP yöneticilerinin RTE’nin izni olmadan hiçbir şeye karar veremeyeceğini görme! AKP’nin RTE ile var olacağını bir türlü anlama! RTE’nin siyasal geleceğinin AKP’nin güçlü olmasına bağlı olduğunu unutuver nedense! Bütün bunlardan sonra da RTE’nin çömezinden demokrasi kahramanı(!) çıkarmaya çalış! Şimdi ne yapmamızı bekliyorsunuz? Sizleri milletçe alkışlamamızı mı? Millet, acınacak bu duruma yalnızca güler.

 

Basına yansıdığı üzere “istikşafi görüşmelerde” AKP ve YCHP yöneticilerinin bir konuda anlaştığı öne sürüldü. O da “partilerin tüzük değişikliklerini yapmak için genel merkezleri yetkilendiren bir yasa değişikliğinin yapılması (Aydınlık Gazetesi, 16 Ağustos 2015)” konusu. Parti tüzük değişikleri kurultayda/genel kongrede yapılırdı. Eğer bu anlaşma gerçekse ve gerçekleşirse partiler, tamamen tek adam yönetimine girer. Bu durum, 12 Eylül generallerine rahmet okutur. Halksız demokrasinin(?) kurulması demektir bu.

 

Yukarıda belirtilen konuda YCHP yöneticileri ivedilikle kamuoyunu aydınlatmalı. Böyle bir yasa peşinde koşan siyasetçi ülke çıkarlarını bir yana itip kendi koltuğunun savaşımını veriyor demektir.

 

AKP ve YCHP yöneticileri Türkiye’ye bir iyilik yapmak istiyorlarsa “istikşafi görüşmelerin” tutanaklarını açıklamalılar. Halk aydınlatılmalı.

 

 AKP ve YCHP yöneticilerine soruyoruz. Tüzük değişikliklerini kurultaylardan alıp genel merkezlere verecek yasa için anlaşmadıysanız ne konuştunuz siz? Sahi, sizler kırk saati aşkın süre koalisyonu değil de neyi konuştunuz? Anılarınızı mı anlatınız, yoksa yiyip içip yan gelip yattınız mı?

 

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               17 Ağustos 2015

 

 

 

ŞEHİTLER, BİZİM ŞEHİTLERİMİZ

                                   

Şanlıurfa’nın Ceylanpınar İlçesi’nde görev yapan iki polisimiz şehit edildi. Okan Acar ve Feyyaz Yumuşak’ı yaşamdan koparan ise PKK. Bölücü örgüt olayın ardından eylemi üstlenen açıklama yaptı. Polislerimize Tanrı’dan rahmet, acılı ailelerine başsağlığı diliyorum.

Saldırıyı, PKK’nın gençlik yapılanması HPG üstlendi. Bölücü örgüt: “DAİŞ (IŞİD) çeteleriyle işbirliği içinde olan iki polise karşı bir cezalandırma eylemi gerçekleştirildiğini” açıkladı. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere iki polisimizin şehit edilmesi, PKK’nın Suruç katliamının intikamını almak içindir.

Şimdi burada geçtiğimiz günlerde HDP Eş Başkanlarından Figen Yüksekdağ’ın gözlerden kaçan bir açıklamasına değinmeliyiz. “Biz sırtımızı YPJ’ye, YPG’ye ve PYD’ye yaslıyoruz. Bunu söylemekte ve savunmakta hiçbir sakınca görmüyoruz. Sırtımızı kime yasladığımızı söylüyoruz, bundan sonra da yaslamaya devam edeceğiz.” demekte Yüksekdağ.

YPJ, YPG ve PYD kim? PKK’nın yan örgütleri, kolları… Bu örgütler nerede faaliyetteler? Suriye’nin kuzeyinde… Destekçileri ve koruyucuları kimler? ABD ve İsrail… Bu örgütler, ne işle uğraşırlar? Terör eylemi yaparlar ABD’ye hizmet için… Bu örgütlerin, tabi ki PKK’nın asıl düşmanı kim? Türkiye…

Sırtını PKK’ya yasladığını söyleyen HDP’nin eş başkanı öncelikle suç işlemekte. Neden mi? Terör örgütünü övüp işbirliği yaptığını itiraf ettiği için…

Yüksekdağ, Ceylanpınar’da şehit edilen iki polisin öldürülmesini destekliyor mu? Bu soruyu yanıtlamalı öncelikle. Çünkü bu katliamı yapan, “sırtını yasladığı” bölücü örgüt.

7 Haziran seçimlerinden önce Türkiye partisi olduklarını söyleyen tüm HDP yöneticileri, Yüksekdağ’ın açıklamasına katılıp katılmadıklarını açıklamalılar. Kimin yanında olduklarını açıkça belirtmeliler. Türkiye’nin yanındalar mı, yoksa bölücü örgütün mü?

HDP/PKK’yı barış güvercini yapmaya çalışan aydın bozuntuları, iki polisin ve Adıyaman’da şehit edilen askerimizin öldürülmesi konusunda ne düşünmekteler? İnsanları katleden bir örgütten barış güvercini olur mu?

Seçimlerde HDP’ye baraj aşırtmak için olağanüstü çaba gösteren aymazlara da sözümüz var? Ardahan’da köy minibüsünü tarayan; polisi, askeri şehit eden bölücü örgüte “sırtını yaslayan” bir partiye destek verdiğiniz için pişman mısınız? PKK’nın kanlı eylemleri karşısında küçük de olsa bir vicdan azabı duyuyor musunuz?

Yüksekdağ’ın açıklamasından anlaşılacağı üzere HDP’nin demokratik yollarda siyaset yapma amacı yok! Bölücü örgüte “sırtını yaslayan” bir partinin siyaseti, silahtır.

Önce Suruç’ta ABD bombası patlatıldı, sonra Ceylanpınar’da polislerimiz öldürüldü. ABD-İsrail’in iki piyonu PKK ve IŞİD peş peşe yurttaşlarımızı katletmekte. ABD, piyonu olan iki terör örgütüyle Türkiye’ye savaş açmıştır. Bizler bu savaşta nerede duracağız?

Ey bir adım ötesini göremeyen siyasetçiler, işbirlikçiliği aydın olmak sanan zavallılar, HDP’ye baraj aşırtmak için sosyal medyada yurtseverlerle kavga eden aldatılmış kimi yurttaşlar, daha dün kırk bin kişiyi katleden PKK’yı mazlum görmeye çalışan saf yürekli halkım… Bu gaflet uykusu ne kadar sürecek? Vatan elden gidiyor farkında mısınız?

Şehitler bizim şehitlerimizdir. Onlara saygı duymak yurttaşlık ve insanlık görevimizdir. Suruç’ta PKK tarafından ölümün kucağına atılan gençler de bizimdir. Hem vatanımızı hem de insanımızı savunmanın zamanıdır.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               22 Temmuz 2015

PKK, SINIR ÇİZİYOR

                                               

12 Temmuz 2015 günü Ardahan’ın Göle İlçesi’nde pikniğe giden bir araç taranıyor. Bu saldırıda Kanber Morkoç adlı yurttaş yaşamını yitirdi. HDP, saldırının sorumlusu olarak askeri gösterdi. Suçsuz bir köylünün öldürülmesini fırsata dönüştürerek geniş bir propagandaya başladı bölücüler. Tam da güvenlik güçlerine saldırı kampanyasına dönüşmek üzereyken olay, gerçek ortaya çıktı.

Boşuna dememiş atalarımız: “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” diye. Saldırıdan iki gün sonra Ulusal Kanal’ın internet sayfasında PKK’nın bölge sorumlularının telsiz konuşmaları yayımlandı. Üç gün sonra da yani 15 Temmuz’da bu kez Aydınlık gazetesinde manşete çıktı telsiz konuşmaları. Bu konuşmalardan anlaşıldığı üzere köylüleri taşıyan dolmuşu tarayan PKK. Sonrasında da Kanber Morkoç’un cenaze törenine katılanlar da HDP’liler. Kısacası, PKK öldürüyor; HDP cenaze töreni düzenliyor suçsuz yurttaşa.

Tarih, 20 Temmuz 2015… Tarih, 20 Temmuz 2015… Yer, Adıyaman… PKK’lılar, Jandarma Uzman Onbaşı Müsellim Ünal’ı şehit ettiler.

Neden mi?

Adıyaman-Çelikhan yolu üzerinde Koçali Barajı yapılmakta.

Niçin mi?

Yüzlerce hektarlık kurak, çorak araziyi sulamak için... Yani Adıyaman köylüsüne daha çok aş, daha çok iş sağlamak için... Toprağın verimini artırmak için…

PKK, baraj inşaatını engellemek için iş makinelerini yakmakta. Zaman zaman taciz ateşi açmakta. Bu yolla Adıyaman köylüsünün aş ve iş sahibi olmasını engellemekte. Kendini barış güvercini olarak sunan ve de Kürtlerin hakları için savaştığını söyleyen bölücü örgüt, ne yazık ki köylülerin ekmek kazanma haklarını engellemekte.

Ardahan ve Adıyaman, PKK’nın daha önceden çok fazla etkili olduğu ve eylem yaptığı iller değil. Açılım süreciyle Güneydoğu ile Doğu Anadolu’nun bir bölümünü PKK’ya terk edildi. AKP hükümeti sözde demokratikleşme paketleriyle bu bölgelerdeki güvenlik güçlerini karargâhlarına hapsetti. Dağlardaki teröristler kentlere indi. Halk, bölücü örgütün insafına bırakıldı. Neredeyse bölgedeki birçok ilimiz, PKK’nın kontrolüne girdi. Böylece özgüveni artan bölücüler, eylemlerini sözde devlerinin sınır illerine kaydırdı. Amaçları kendi sınırlarını belirlerken, bir yandan da saldırılarla demografik durumu de3ğiştirmek. Bu yolla da hem Karadeniz’e hem de Akdeniz’e açılacak yolları bulmak.

Ardahan ve Adıyaman saldırılarına benzer eylemler, önümüzdeki günlerde de olabilir. Türkiye’yi yönetenler, bu tehlikeyi görmeli. Açılım denen rezillikte vazgeçilmeli. Güvenlik güçleri, bölgede duruma yeniden egemen olmalı. Siyasetçiler oy uğruna aymazlık yapmamalı. Türkiye’nin BOP tuzağından kurtulmasının zamanı gelmedi mi daha?

                                   Adil Hacıömeroğlu
                                   21 Temmuz 2015



SURUÇ’TA BOMBAYI KİM PATLATTI?

                                    

20 Temmuz 2015 sabahı Türkiye, Suruç’taki patlamayla uyandı. Bayram sonrası ilk iş gününde terörün kanlı eli otuz iki yurttaşımızın yaşamına son verdi. Yüzü aşkın da yaralı var.

İç ve dış medya,  patlama olur olmaz hemen işin sorumlusunu da açıkladı. IŞİD… Olay yeri incelemesi yapılmamış. Patlayıcının özellikleri ortaya çıkmamış. IŞİD, eylemi üstlenmemiş. Ama iç ve dış medya olayın faili konusunda hemfikir. Sanki patlamayı gerçekleştirenler, önceden dört bir yana haber salmış gibi…

Bir eylemi, kimin yaptığını ya da yaptırdığını anlamak için olayın sonucuna bakmalı. Bu eylemden kimin ya da kimlerin çıkar sağladığını görmeli.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, Suruç’ta patlayan bombanın hedefi Türkiye’dir. Amaç, Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmektir. Türkiye’de çatışmacı bir ortam yaratarak ve halkı hedef alan kanlı eylemler yaparak PKK’nın işini kolaylaştırmaktır. PKK’nın kanlı eylemlerine zemin hazırlamaktır.  Bölgesel ayaklanma çıkarmak için halkı kışkırtacak ortam yaratmaktır amaç. Suruç’taki patlama, PKK’yı kuzu postuna sokma eylemidir.

Suruç’taki bomba, Suriye’nin kuzeyinde açılmakta olan ihanet koridorunun amaca ulaşması içindir. İkinci İsrail’in kurulması amacıyla var olan engelleri temizlemek için otuz iki gencin yaşamına son verilmiştir. İhanet koridorunun önündeki en büyük engellerden biri Türkiye’dir. Türkiye, izin vermediği sürece İkinci İsrail kurulamaz. Bu nedenle Türkiye’nin ABD planları karşısında diz çöktürülmesi gerekir. Suruç’ta patlayan bomba, ABD’nin Türkiye’ye tehdit iletisidir. Önemli olan Türk tarafının bu iletiyi nasıl okuyacağıdır. Buna karşı alınacak tutum, Türkiye’nin de Ortadoğu’nun da yazgısını belirleyecek niteliktedir.

Gelelim, HDP yöneticilerinin konuyla ilgili açıklamalarına…

Suruç patlamasının ardında HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın ilk açıklaması ilginçtir. “Halkımız, siyasi kurumlarımız, sivil toplum örgütleri, belediyeler, meslek örgütleri gibi bütün toplumsal yapılar kendi güvenlik tedbirlerini de geliştirmelidir.” Bu açıklamayla HDP, kendi güvenlik örgütünü oluşturmak istediğini açıkça söylemekte. Çağrıda bulunduğu kurumlara ve kişilerin silahlanmalarını istemekte. Peki, kime karşı bu silahlanma? IŞİD’e karşı mı? Ya da IŞİD’i piyasaya süren ABD’ye karşı mı?

Hiçbiri değil tabi ki… PKK/HDP’nin silahlanma isteği, Türkiye’ye karşıdır. Amaçları, durumdan vazife çıkararak kendilerini mazlum göstererek silahlanmalarının haklı zeminini oluşturmaktır. Kendilerince kuracakları devletin parçalarını bir araya getirmektir.

Suruç patlamasının ikinci gününde Demirtaş, TBMM’yi olağanüstü toplantıya çağırmakta. Niçin mi?

“Birincisi, çözüm süreci. Çözüm süreci eğer parlamentonun dahiliyle, alacağı kararla selamete kavuşursa barışı sağlamamız daha kolaylaşacak. İkincisi, Türkiye’nin Rojava bölgesiyle ilişkileri… Dış politika ve IŞİD tehdidi de üçüncü gündem maddemiz olmalı.” demekte Demirtaş.

Eğer, Suruç’a bombayı IŞİD atmışsa (Büyük bir olasılıkla öyledir.) bunun çözüm süreciyle ilişkisi nedir? Demek ki HDP, bu katliamdan kendince yararlı bir sonuca gitmek istemekte. Bölünme sürecinin hızlanarak bir üst aşamaya girmesini istemekteler. Bölünme sürecinin TBMM’ce onaylanması için Suruç bombası sarılmakta bölücüler.

Türkiye’nin güneyindeki egemen devlet Suriye’dir. Düzeltilmesi, TBMM’nin ağırlığını koyması gereken ilişki, Ankara ile Şam’ın yakınlaşması ve teröre, bölücülüğe karşı işbirliği yapmasıdır. TBMM’nin bölücülerce Rojava adı verilen ihanet koridoruyla ilişkileri düzenlemesi demek, kendi varoluşunu inkârdır. Demirtaş, bu önerisiyle Türkiye’nin kendi meclisince bölünmesi için karar vermesini istemekte. Kısacası ihanete ortak aramakta.

Demirtaş’ın TBMM’nin olağanüstü toplanması için öne sürdüğü üçüncü madde de diğerlerine hizmet etmekte. Türkiye’yi de diğer Ortadoğu ülkelerini de asıl tehdit eden ABD-İsrail’dir. IŞİD ise bu tehditte ABD’nin küçük bir piyonudur, tıpkı PKK gibi.

IŞİD, yaptığı eylemlerle İkinci İsrail’in sınırlarını çizmekte. İhanet koridorunun oluşması için taşeronluk yapmakta. Bu konuda AKP hükümetlerinin aymazlıkları, Türkiye’ye zarar vermiştir, verecektir de… Türkiye, kendi toprak bütünlüğünü, güvenliğini, varoluşunu hedef alan planların içinde olmamalı. ABD-İsrail cephesine karşı durmalı. En kısa zamanda Şam’a dostluk elini uzatmalı. Ortadoğu ve Türkiye’de barış emperyalist planlara karşı çıkarak sağlanır. Emperyalistlerden rol bekleyenler, barışa hizmet edemezler.

Bombacını adresini arayanlar farklı yerlere bakmasınlar. Bomba, ABD-İsrail planıdır. Sahnede görünenlerse PKK ve IŞİD.

                                                Adil Hacıömeroğlu
                                               21 Temmuz 2015









BİR BİLİM ADAMININ ACIKLI DURUMU



Yusuf Halaçoğlu… Tarih Profesörü… Özellikle Osmanlı dönemindeki Türk yerleşmeleriyle ilgili araştırmaları ilgi çekti kamuoyunda…

Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığını yaptı bir süre. 12 Eylül yönetiminin bağımsızlığını yok ederek devlet dairesi yaptığı Kurum’dan Evren Paşa’nın ardılı olan AKP iktidarınca görevinden alındı.

Halaçoğlu, 2011 seçimlerinde MHP’den milletvekili seçildi. Yıllarca Osmanlı arşivlerinde dirsek çürüten bir bilim adamı önceleri bocaladı siyasette. Sonra uyum sağladı partisiyle. Siyasette var olmanın yolunun lidere biat etmekten geçtiğini çok geçmeden öğrendi. Bilim adamının özgür, başı dik duruşunun yerini, günlük siyasetin gelgitleri arasında geçmişini ve tarihi unutan biri geldi.

Halaçoğlu, Baykal’ın TBMM başkanlığı için MHP adına görüş bildiriyor CHP’li Gök’e. Gök de bu bilgileri yetiştiriyor anında Baykal’a. Gizli kalması gereken bir görüşmenin taraflarını bir televizyonun canlı yayınında açık ediyor Baykal. Bu açıklama, Halaçoğlu’nu zor durumda bırakıyor. Canlı yayına bağlanarak kendisine atfedilen konuşmayı inkâr ediyor. CHP sözcüsü, Halaçoğlu’nu yalancı çıkarıyor açıklamalarıyla.

Halaçoğlu, MHP’nin Baykal’a neden oy vermediğini açıklamak, bu arada da kendini temize çıkarmak için basın toplantısı yapıyor. “Biz eğer Sayın Baykal’ı desteklemiş olsaydık kamuoyunda şunlar yansıyacaktı: ‘Siz, Baykal’ı seçtiniz, bir muhalif adı altında AKP’nin tabiriyle dinsiz bir partinin, inançsız bir partinin adamını seçtiniz.’ diye bize yükleneceklerdi.” demekte Yusuf Halaçoğlu. Bu sözler, ayıp ötesi bir söylem. Siyasette din sömürüsünün ulaştığı düzeysizliğin, nasıl bir bataklıkta debelenmekte olduğunun bir göstergesi Halaçoğlu’nun bu sözleri.

Türkiye’de çok partili yaşama geçildikten sonra sağcı politikacılar her fırsatta ama az, ama çok CHP’yi din karşıtlığıyla suçlamışlardır. Suçlamalar, çoğu zaman ima yoluyla yapılmıştır. Ezanın ve Kuran’ın Türkçeleşmesi konusundan tutun, yaşam tarzının çağdaş ölçülere getirilmesine kadar olan birçok devrim sağcı politikacıların birçoğunca din karşıtlığı olarak yorumlanmış. AKP iktidarıyla din bezirgânlığı zirve yapmış durumda. Aslında CHP nezdinde dinsizlik iftirası atılan Atatürk ve Cumhuriyet kurucularıdır. Bu söylemlerle Türk halkı, giderek gericiliğin pençesine düşürülmüş; Atatürk’ten, Cumhuriyet değerlerinden, modern yaşamdan, düşünceden ve anlayıştan uzaklaştırılmış. Sağ düşünce sistemi, bu yolla oy devşirirken Türkiye kaybetmiş.

Halaçoğlu, TBMM başkanlığı seçimiyle ilgili yaptığı görüşmede söyledikleriyle liderinin iradesine ters düşmüştür. Yürürlükte olan siyaset anlayışı gereğince üstüne vazife olmayan işlere karışmıştır. Üstelik görüşmede söylediklerinin gerçek olduğu kamuoyunca anlaşılınca halkın ve liderin önünde zor durumda kalmıştır. Suçluluk duygusuyla sert bir iftirayla kendini aklama yolunu seçmiş. Dinsizlik iftirasını attığı kim? Cumhuriyet’in kurucusu ve laikliğin mimarı, Atatürk.

Yusuf Halaçoğlu, TTK’nın başında bulunmuş bir kişi olarak başta Atatürk’e karşı ayıp etmiştir. Laik Cumhuriyet’e karşı yakışıksız bir iftiranın tarafı olmuş. Sayın bilim adamı, bu söylemleriyle kendi tarih bilincinin de sakatlığını ortaya koymuştur. Ne için? Günlük politik çıkar için… Bilim namusuna uymayan bir yol için…

Halaçoğlu’nun sözleri, bir bilim adamının düştüğü acıklı durumu göstermekte. Bilim, iftira atmaz, gerçeğin peşinde koşar soluk soluğa…

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Temmuz 2015

İHANET KORİDORU NASIL YOK EDİLİR?



PYD/PKK’nın, ABD ve diğer müttefikleriyle Türkiye sınırı boyunca oluşturmakta olduğu ihanet koridoru, askeri çözümleri gündeme getirdi. Türkiye’nin Suriye topraklarına askeri müdahalesi, komşu ülkenin bölünmesini önler mi? İhanet koridoru, Ortadoğu’yu nasıl biçimlendirir? Bu sorular enine boyuna yanıtlanmadan olayların gelecekteki boyutları anlaşılamaz.

Öncelikle Suriye’nin tüm karışıklıklara karşın egemen bir ülke olduğunu belirtmeliyiz. Suriye’nin meşru bir yönetimi var. Bu yönetimin başındaki kişi de Beşar Esat… Suriye ve dolayısıyla da Ortadoğu’daki emperyalist planlara karşı çıkmak, onları etkisiz kılmak için öncelikle bölge ülkelerinin toprak bütünlüklerine ve egemenlik haklarına saygılı olmak gerek.

 Esat yönetiminin izni olmadan Suriye topraklarına yapılacak her askeri müdahale yanlıştır. Çünkü bu, Suriye’nin egemenlik haklarının ihlalidir. Esat yönetiminin varlığını hiçe saymaktır. Esat yönetiminin izni olmadan Suriye’ye yapılacak her türlü müdahale bu ülkedeki karışıklığı artırır. Şam’ı zayıflatır. Bölünmeye çanak tutar.

İhanet koridoru, dört ülkenin (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) bölünmesinin önemli bir adımıdır. Ayrıca ABD denetiminde gelecekte kurulacak Büyük İsrail’in oluşturulması için önemli bir dönemeçtir. İhanet koridorunun varlığı, tüm bölgeyi ateşe ve kana boğar.

Neden ihanet koridoru?

Çünkü ihanet koridorunun mimarı ABD ve İsrail’dir. Emperyalizm kendi çıkarını düşünür. Emperyalist bir plandan mazlum halklara bir yarar gelmez. Hele zalimliği tescillenmiş ABD ve İsrail’in Ortadoğu için iyi düşler kurması olanaksızdır. Akdeniz’e açılmak istenen ABD-İsrail koridoru, dört ülkenin bölünmesini gerektirmekte. Yani Kürtlerle Arap, Türk ve Farsların çatışması demek bu. Böyle bir durum, yıllarca sürecek can kayıplarına neden olacak.  Ayrıca Ortadoğu’nun zenginlik kaynakları, kargaşa ortamında emperyalistlerce yağmalanacak.  Bölge devletleri parçalanıp ufalanırken ABD ve İsrail büyüyecek. ABD ve İsrail çıkarları uğruna Ortadoğu’yu kan gölüne döndürecek bir sınır değişikliği tüm bölge halklarına ihanettir. Bu nedenle de bunun adı olsa olsa “ihanet koridoru” olur.

Bir devleti yöneten siyasilerdir. TSK’nın yapacağı eylemlere yön verecek olan da siyasal erktir. Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarından sonra TSK’nın siyasal iradeye rağmen inisiyatif alması olanaksızdır. Ne yazık ki bu kumpas davaları nedeniyle TSK, az da olsa halk nezdinde itibar kaybetmiştir. Şu anki siyasal durum, TSK’nın öne çıkmasını engelleyecektir. TBMM’deki partilerin siyasal görüşleri ortada. Var olan TBMM çoğunluğu, Esat’la uzlaşmaya karşıdır. Partilerin tabanları, yönetimlerine büyük baskılar yapması gerek. Halkın baskı unsuru olmasıyla parti yönetimleri Türkiye’nin ulusal çıkarları yönünde karar alabilir. Bu nedenle ihanet koridoruna yapılacak askeri müdahalede sorumluluğu siyasal iktidar yüklenmeli.

İhanet koridorunun oluşmasını önlemek için ivedilikle neler yapılabilir?

Doğru siyaset gerçekleşebilecek amaçları öne çıkarmaktır. Olmayacak olanı öne çıkararak enerji tüketmek bir işe yaramaz. Bu nedenle gerçekçi amaçlar uğruna var gücümüzle çalışmalıyız.

Esat yönetimine karşı savaşan terör gruplarının nerdeyse hepsinin lojistik desteği büyük bir oranda Türkiye’den yapılmakta. Buna IŞİD ve YPG/PKK de dâhil… Zaten Suriye’de emperyalizmin işini kolaylaştıran da bu iki örgüt. Bu nedenle Türkiye öncelikle sınır güvenliğini sağlamalı. Sınırdan deyim yerindeyse kuş uçurtmamalı. Çok acil insani amaçlar dışında her türlü insan ve mal geçişi önlenmeli. Kontrol altına alınmış bir sınır, terör gruplarının yaşamsal kaynaklarını kurutacaktır.

Birçok kişi; “IŞİD’i anladık da YPG/PKK’ya Türkiye’den yardım mı gidiyor?” sorusunu soracak. Evet, YPG’nin en zor durumlarda kaldığı anlarda, Türkiye kapılarını açmıştır. Ayn El Arap’ta sıkışmış PYD/PKK’yı kurtaran Türkiye’dir. Yani bölücü örgüte kahramanlık destanı(!) yazdırtan AKP hükümeti olmuştur. Nasıl mı? Peşmerge kıyafetli ayrılıkçı savaşçılar, Türkiye topraklarını kullanarak geçmiştir Ayn El Arap’a. Yaralı teröristler Türk hastanelerinde tedavi olmuştur. İmha edilmekte olan bir terör örgütü AKP hükümetinin aymazlığıyla yaşama döndürülmüştür. Bu nedenle sınır güvenliği önemlidir.

Türkiye’nin milli güçleri, hükümetin Esat yönetimiyle iyi ilişkiler kurması için çaba harcamalı. Ankara, Şam’la barışmalı, işbirliği yapmalı. Eğer Esat yönetimi isterse ortak askeri harekâtlar düzenlenebilir. Terör gruplarının ortadan kaldırılması için askeri ve siyasal işbirliği gereklidir.

Türkiye; başta Rusya, İran, Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’nin gerçek dostlarıyla ilişkilerini geliştirmelidir. Bölgesel işbirliği, ABD ve İsrail’in hareket alanını daraltacaktır. Böylece de terör gruplarının destekleri azalacaktır.

Türkiye’nin Suriye lehine bir diplomatik atak yapması için, milli güçler seferber olmalı. Bu konuda hükümet üzerinde baskı oluşturulmalı.

İncirlik üssü başta olmak üzere Türkiye topraklarında bulunan ABD’nin tüm askeri etkinlikleri sona erdirilmeli. Hava sahası, ABD ve İsrail’in askeri amaçlı uçuşlarına kapatılmalı. Bu konuda Türkiye’nin devrimci milli güçleri öncü olmalı. Kamuoyu oluşturmak için her türlü eylem biçimi kullanılmalı. Vatanın bütünlüğünden yana her yurttaş, sorumluluk alarak BOP’un amaçlarını ve ihanet koridorunun yıkıcılığını halka bıkmadan, usanmadan anlatmalı. Her türlü medya organını kullanarak kamuoyunda duyarlılık oluşturulması sağlanmalı.

Suriye bölündüğünde Türkiye de bölünür. Irak parça parça olduğunda Türkiye iç barışını sağlayamaz.  Bu nedenle Türkiye’nin güvenliği İran, Irak ve Suriye’nin güvenliğine, istikrarına bağlıdır. Bu dört ülke, güvenlikleri konusunda işbirliği yapmak zorundadır. İhanet koridorunu ve işbirlikçi hainliği önlemenin yolu budur.

                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               1 Temmuz 2015




KOLTUK DEĞNEKLERİ



Yıl, 2002… DSP, MHP ve ANAP koalisyonu işbaşında… Türkiye, büyük bir ekonomik bunalımı atlatmış. Hükümet, Derviş tarafından kundaklanmış. DSP paramparça… Hükümetin TBMM’de desteği kaybolmamış, yoluna devam edebilir durumda…

AKP yeni kurulmuş, arkasında büyük bir medya ve uluslararası destek var. Devlet Bahçeli erken seçimin tarihini açıklıyor durup dururken… TBMM’deki diğer partiler seçimden kaçmamak adına Bahçeli’nin kararına uyuyorlar.

Ve erken seçim oluyor. AKP tek başına iktidar… TBMM’deki tüm partiler meclis dışında kalıyor. Tabi Bahçeli’nin partisi MHP de…

AKP iktidarda, ama lideri Erdoğan siyasal yasaklı… Milletvekili seçilmesi olanaksız... Deniz Baykal, demokrat(!) davranma adına RTE’nin yasağını, AKP ile işbirliği yaparak anayasa değişikliğiyle kaldırıyor.

Sözün kısası RTE, Baykal sayesinde başbakan oluyor.

Yıl 2007… AKP iktidarına karşı tarihimizin en büyük kitle gösterileri yapıldı. Cumhuriyet mitingleri… AKP yıkıldı, gitti… Derken…

Deniz Bey seçim mitingi bile yapmadı. Kendi koltuğunu kurtardı, ama AKP güçlenerek iktidarını sürdürdü.

Yine 2007 yılı… Cumhurbaşkanlığı seçimi var. AKP adayı Gül, anayasal engele takıldı. Hani, şu ünlü 367 engeli… Engelli koşu ustası Bahçeli devreye giriyor. MHP grubu, TBMM’deki yerini alıyor ve Gül, Çankaya’ya çıkıyor.

Tarih, 19 Ekim 2009… AKP, Türkiye’ye Habur rezaletini yaşatıyor. Halktan büyük tepki var RTE’ye. AKP’nin kamuoyu desteği hızla düşmekte, CHP’nin oyları yükselmekte. Mayıs 2010’da Baykal’a kaset komplosu yapılıyor. Deniz Bey’in istifa ederek ayrıldığı koltuğa Kılıçdaroğlu oturuyor.

12 Eylül 2010’da anayasa değişikliği için halkoylaması var. CHP, hayır oyu için çalışmakta. Kemal Bey, PKK’ya af çıkarılmasından söz ediyor. Her şey ters yüz oluyor birden… Yükselen CHP’nin kamuoyu desteği azalırken erimekte olan AKP yükselişe geçiyor. Halk oylamasında AKP’nin istediği oluyor. Yasama ve yürütmeden sonra yargı da AKP’nin denetimine giriveriyor.

Yıl 2014… Cumhurbaşkanlığı seçimi var. RTE hemen aday olmuyor, gözü muhalefetin göstereceği adayda… Birden YCHP ve MHP çatı oluşturuyor. Çatıya da Ekmeleddin İhsanoğlu’nu oturtuyorlar. Kimsenin tanıyıp bilmediği bir aday… Herkes şaşkın… Ancak Ekmeleddin Bey’i tanımayan Kılıçdaroğlu ile Bahçeli mutlu… Çatı adayı için ortak bir miting bile düzenlemedi YCHP ve MHP. Sonuç mu? RTE, kaçak saraya oturdu kurtarıcıları sayesinde…

Yıl 2015… Genel seçimler yapılacak. AKP düşüşte. Devlet çökmekte… Ülke parçalanmanın eşiğinde… Dört bir yanımız ateş çemberi… RTE korku içinde… Sarayında huzursuz. Uykusunda karabasanlar var. Kılıçdaroğlu ve Bahçeli imdadına yetişiyor. 7 Haziran seçimlerini kazanmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sonuç: AKP, hafif hasarla seçimi atlatıyor.

10 Haziran 2015… RTE, Baykal’ı kabul ediyor. Deniz Bey’in ağzı kulaklarında… Kendisini önemli siyasal aktör sanmakta… Oyun kurucu RTE… Bakışları şeytani…

Deniz Bey, RTE’den aldığı gazla kolları sıvamış durumda… YCHP yöneticileri siyaset yaptıklarını sanmaktalar. Laf kalabalığının politika olduğunu düşünmekteler…

Üç muhalefet partisi, üç aday çıkarıyor TBMM başkanlığı için. RTE’nin kurguladığı tuzağa düştüler kahramanca(!)…

 Sonuç: Çatıcı Bahçeli mızıkçılık yaptı geçersiz oy verdirdi, kendi vekillerine. Kılıçdaroğlu uyudu bir adım ötesini göremedi. Ve yıkılmakta olan AKP’ye yaşam öpücüğü verdiler birlikte. TBMM başkanlık koltuğuna patinaj yaparak konuşan bir AKP’liyi oturttular.

Siyasiler, birbirlerini suçlayadursunlar…

Yurttaş öfkeli… CHP’liler Bahçeli’yi, MHP’liler Baykal ve Kılıçdaroğlu’nu suçlamakta… Arada HDP’ye laf çakanlar da var. RTE ise bu gece huzur içinde bir uyku için yorganı başına çekmekte. Sabaha kadar düşlerinde hep şeytani bir gülümsemeyle bakacak sarayının duvarlarına…

Eee, ne demiş atalarımız? “Deli bile düştüğü çukura iki kez düşmez.”  Bu, kaçıncı çukur?

RTE ve AKP koltuk değnekleri olduğu sürece hep ayakta kalır? Koltuk değnekleri mi kimler? Yıllardır yazıyoruz. Yazdıkça da kalemimize öfkeler kusulmakta. RTE; Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Baykal’a bunca yılın iyilikleri için minnet duyuyor mudur acaba?
                                              

Adil Hacıömeroğlu
                                               1 Temmuz 2015

                                              






BAHÇELİ’NİN HAMLESİ



MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin, TBMM başkanlığı seçimindeki davranışları ilginç. Çoğu kişi Bahçeli’yi, AKP adayının önünü açmakla suçlamakta. Bunun asıl nedeni, Devlet Bey’in AKP her tökezlediğinde ona uzattığı yardım elidir. Bu nedenle de Bahçeli’ye ve partisine AKP’nin koltuk değneği denildi. Bu yakıştırma nedeniyle kamuoyu haksız da sayılmaz.

MHP; CHP ile yapılması olası koalisyonun yolunu HDP’nin desteğine gerek duyulduğu için reddetti. Bahçeli “HDP ile yan yana bir görüntü vermeyeceklerini” ısrarla belirtmekte. TBMM başkanlığı seçiminde de aynı tutumunu daha da katılaştırarak sürdürmekte Devlet Bey.

TBMM başkanının son tur oylamada seçileceği çok açık. Çünkü meclis aritmetiği bunu gerektirmekte. Hiçbir partinin tek başına ilk üç turda TBMM başkanını seçecek kadar vekili yok. Ancak dördüncü turda en çok oyu alan aday TBMM başkanı olabiliyor.

Yukarıdaki aritmetik gerçekler çok açıkken Bahçeli neden ters bir tutum içinde? Bu kadar yalın bir gerçeği neden görmüyor?

Devlet Bahçeli, her şeyin farkında… TBMM’deki matematiksel gerçeği belki de herkesten çok iyi kavramakta…

Bahçeli, TBMM başkanlığında takındığı ödünsüz tutumla CHP üzerinden hesaplar yapmakta. Bu hesapların ilki, AKP adayı Yılmaz’ın kesin kazanacağını gören CHP’yi, İhsanoğlu’nu desteklemeye zorlamak. Zaten grup konuşmasında, CHP’den cumhurbaşkanlığı çatı adayı olan Ekmeleddin Bey’i desteklemesini istedi. CHP’ye, cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatının bozulmaması konusunda öneride bulundu. Yılların MHP’lileri dururken İhsanoğlu’nun Bahçeli tarafından TBMM başkanlığına aday gösterilmesi ilginç değil mi?

Peki, diyelim ki CHP’liler üçüncü turda AKP adayının kazanmasının garanti olduğunu görüp Ekmeleddin Bey’i desteklediler. Bu yolla da MHP adayı İhsanoğlu,  dördüncü tura kaldı. Son turda İhsanoğlu’nun seçilmesi için CHP ve MHP’nin oyları yeteli mi? Değil tabi ki… O zaman ne olacak? HDP desteği gerekecek… Bu durumda HDP ikilemde kalacak. AKP ya da MHP adayından birini desteklemek zorunda kalacaklar. Diğer bir seçenekleri ise boş oy vermek ya da genel kurula katılmamak…

HDP, seçim barajını AKP karşıtlığıyla aştı. Bu nedenle TBMM başkanlık seçiminde AKP adayına oy vermeleri durumunda seçim sürecinde söyledikleri boşa gitmiş olacak. Böyle bir durum karşısında MHP, hem AKP’ye hem de HDP’ye “açılım kardeşliği” üzerinden yüklenecek. Her iki partiyi de sıkıştırmayı amaçlayan bir hamle bu.

Peki, Bahçeli, HDP’nin kendi adaylarını desteklemesine ne der? Sesini çıkarmaz. “Desteği biz istemedik, onların kararı…” der, konuyu kapatır. Ancak bu durum, MHP’nin HDP desteğinde CHP ile koalisyonunu gündeme getirir.

Bahçeli’nin CHP’ye yönelik ikinci hamlesi de şudur: Baykal’ın kazanamayacağını gören CHP’li vekillerin üçüncü turda farklı partilere oy verebileceğini düşünmesidir. Böylece ilk iki turda fire veren CHP grubunun biraz daha dağınık bir görüntü vermesini sağlamak.  Böylece olası bir erken seçimde CHP’den oy devşirmek.

Bahçeli’nin hesabı tutmazsa ne olur? AKP’nin koltuk değnekliği bir kez daha kanıtlanır. Bu da kendi açısından çok önemli değil.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               1 Temmuz 2015

NEDEN YCHP?



Dostlarımızın birçoğu, son zamanlarda yazılarımda neden CHP değil de YCHP adını kullandığımı sormakta. Hatta bazıları, sitem etmekteler… Özellikle sosyal medyadaki okurlarım, bu adlandırmayı sert bir biçimde eleştirmekteler…

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki YCHP adlandırması bana ait değil, bu tanımlama partinin genel başkanı dâhil, birçok genel merkez yöneticilerince dile getirilmiştir. Burada amaç, Atatürk’ün CHP’si ile bağları koparmaktır.

            YCHP yöneticilerinin düşüncelerine, siyaset anlayışlarına katılmıyorum. Ancak durmuş saat bile günde iki kez doğruyu gösterir, düşüncesinden hareketle yeni CHP tanımına katılıyorum.

Genel merkez yöneticilerinin “Biz artık yeni CHP’yiz demeleri, doğru bir tanımlamadır. Çünkü partinin siyasal ve ideolojik anlamda Atatürk döneminin CHP’si ile yasal birkaç zorunluluk dışında hiçbir ilişkisi yoktur. Bu nedenle YCHP adlandırmasını benimsedik ve uzun süredir yazılarımızda bu adı kullanmaktayız.

“Biz Atatürk’ün CHP’si değiliz.” sözü Kılıçdaroğlu’na aittir. Yine “1930’ların CHP’si değiliz sözünü de Kılıçdaroğlu söylemiştir. Partinin genel başkanı, “Ben Dersimli Kemal’im!” diyerek Cumhuriyet’in devrimci ruhuna meydan okumuştur. Cumhuriyet’in devrimci ruhundan arınmış bir CHP olur mu?

Atatürk’ün CHP’si devrimciydi. Atatürk “arasız devrimler” diyerek Türkiye’nin gelecekteki siyasal anlayışına da yol göstermişti. Çağın dayattığı sorunları devrimlerle aşma amacını koymuştu CHP’nin önüne büyük kurtarıcı. Ülkenin siyasal tıkanıklığa uğradığı anlarda, toplumsal sorunların çözümsüzleştiği durumlarda “arasız devrimler” ulusun geleceğini yönlendirecek, kurtuluşun yolunu açacaktı.  Ne yazık ki CHP, 1938’den bu yana yavaş yavaş bu devrimci özünden uzaklaştırıldı. Hele son dönemde devrimci CHP, belleklerden silinmeye çalışıldı. Son günlerin moda söyleyişiyle YCHP yöneticileri, Atatürk’ün CHP’si ile araya mesafe koymaktalar.

Atatürk’ün CHP’si antiemperyalistti. CHP, emperyalizme karşı bir savaşı örgütlemişti. Emperyalizmin isteklerine boyun eğen değil, bu isteklere karşı duran bir siyasal örgüttü. Oysa YCHP, iktidar olma umudunu, emperyalist merkezlerin onayıyla sağlamaya çalışmakta. Atatürk’ün halkçılık programı yerine, emperyalizmin sol ayağı olan sosyal demokrasiyi kabul ederek küresel sömürü sisteminin bir parçası olmayı yeğledi.

CHP’nin ideolojisi altı oktur. Altıok’un ifade ettiği düşüncelerin çağın gerisinde kaldığını söylemek ya da savlamak, Türk Devrimi’nin inkârıdır. Daha açık bir deyişle Türk Devrimi’ni ortadan kaldırmak isteyen güçlere şirin görünme çabasıdır. Özellikle laiklik ilkesini “katı laikçilik” diyerek bir kenara itmek Türk Devrimi’nden vazgeçmektir. Böylesi bir aymazlık, ulusun dağılmasına neden olur. Bu da Türkiye’nin bölünmesi demektir.

Altı oku göğsünü gere gere savunamayan bir partinin adı ne olursa olsun CHP olamaz.

Atatürk ve arkadaşları, yani CHP’nin kurucuları hiçbir konuda halka yalan söylemediler, yurttaşı asılsız vaatlerle aldatmadılar. Yaptıkları her devrimin, her yeniliğin arkasında durdular. Gericilikle uzlaşmadılar. Tersine gericiliğin vatan topraklarından kökünü kazımak için amansız bir savaşım yürüttüler. Devrimci bir bakışla Türkiye’yi, gerici taassuptan kurtarmanın çarelerini aradılar.

Seçimden önce gerici ve emperyalizmin işbirlikçisi AKP’ye söylenmedik ağır söz bırakmayan YCHP yöneticilerinin seçimden sonra Cumhuriyet düşmanı bu partiyle koalisyon kurmak için can atmaları CHP’nin hangi anlayışına uyar? Tabi kafanı sandığın içine sokup devrimcilikten vazgeçersen sırası geldiğinde de gericiliğin payandası olursun çaktırmadan.

Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet kurucularını savun(a)mayan bir partinin adı CHP olsa dahi CHP olamaz. CHP, Atatürk’ün partisidir. Bu nedenle bugünkü CHP ile aradaki farkı belirtmek yurtseverlik ödevidir. Kurtuluş mücadelesine önderlik eden, devrimleri gerçekleştiren, yurtta ve dünyada barışı savunan CHP’nin Atatürkçü kalıtına sahip çıkmalı. YCHP’nin geçmişini inkâr eden ve emperyalizme teslimiyet içeren politikalarından ayrı tutmalı CHP’yi. Hele Cumhuriyet’i korumaktan başka bir düşüncesi olmayan ve Atatürk’e bağlı CHP’nin özverili üyelerini, YCHP’den ayırmalı.

“Yeni” sözcüğü “değişimi, gelişimi” anlatan güzel bir sözcük, önad. Ne yazık ki AKP gericiliği sözcüklerimizin anlamsal içeriklerini boşaltmakta. “Yeni” sözcüğü de bu dönemde asıl anlamının karşıtı olabilecek anlamlarda kullanılmakta. “Yeni Türkiye” denerek egemen olan gericilik, “yeni” sözcüğünün anlamı arkasında saklandırılmakta. Yine Cumhuriyet gazetesinin başına “yeni” getirilerek devrimci, Kemalist özünden, tarihsel yükümlülüklerinden arındırılmakta. CHP’nin başına da “yeni” sözcüğü getirilerek gericilikle uzlaşmasına kılıf bulunmak istenmekte.

Devrimci olan yenidir. Emperyalizme, gericiliğe, bölücülüğe karşı durmak yenidir. Etnik bölünmeleri, mezhepçi siyaseti savunmak eskidir. Demokrasi adı altında halkı tutsak eden bir düzeni savunmak adına “yeni” desen de eskinin eskisidir. Bu nedenle yenilik, özünde süreklilik ve bulunan Atatürk Devrimi’ndedir. Tabi, bunu savunacak yürekli kişiler varsa…

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               26 Haziran 2015

SURİYE, TÜRKİYE’NİN İÇİNDE


           
Suriye’de çatışmalar son günlerde gittikçe tırmanmakta. . Gerçi baştan beri tüm bölge ülkeleri güvenlik zafiyeti içindeydi. Özellikle PYD/PKK ile IŞİD arasındaki savaşın, Türkiye’nin sınırlarını aştığını söyleyebiliriz. Artık Suriye savaşı, bölgenin tüm ülkelerini kapsamakta.

Neden mi?

Türkiye’de, Suriye savaşının tarafları var. Siyasal alanda temsilcileri, destekçileri bulunmakta. Orada taraflar silahla savaşırken Türkiye’deki uzantıları da siyasal alanda psikolojik savaş yürütmekteler. HDP, açıkça PYD’nin yanında saf tutmakta. Ayn El Arap’a yapılan son IŞİD saldırısının hemen ardından Türkiye’yi suçlayan demeçler verildi. Gerekli bilgi toplanmadan, olay tam olarak anlaşılmadan açıklama yapmak art niyet değil de nedir?

IŞİD’in bomba yüklü aracının tam da Türkiye sınırına en yakın nokta olan Mürşitpınar sınır kapısının karşısında patlatılması ilginçtir. Bu eylemdeki amaç, Türkiye’yi oldubittilerle savaşın içine çekmektir. Sanki IŞİD, Türkiye topraklarından Ayn El Arap’a gitmiş gibi bir durum yaratma isteğidir bu. Zaten HDP’nin alelacele Türkiye’yi suçlayıcı açıklamasının nedeni de budur.

Türkiye’de yürütülmekte olan Suriye kaynaklı siyasal ve psikolojik savaş çok geçmeden silahlara da sarılmayı gerektirecek. Çünkü ABD-İsrail, Büyük Kürdistan’ı oluşturmak için var gücüyle çalışmakta.

PKK, sınırımızın yanı başında meydana gelen çatışmaları Türkiye’ye sıçratmak istemekte. Bu yolla da tüm Ortadoğu’yu saracak bir ateşin benzinini dökerek kibriti de elinde tutmakta. Bölücü örgüt, halkı sokaklara dökerek bir isyanın hazırlığı içindedir. Özellikle etkili olduğu birkaç il, ayaklanma provalarının merkezi olacak. Bu konuda uluslararası destek sağlama çalışmalarını da bir yandan sürdürmekte.

Ayn El Arap’taki IŞİD saldırısı, en çok PYD/PKK’ya yaramıştır. IŞİD’in kentte katliam yaptığını savlayarak kendini masum gösterecek. Tel Abyad’da yapmakta olduğu etnik temizliği bu yolla örtüp unutturacak. Dünya kamuoyuna “katliama uğrayan halk” görüntüsü vererek taraftar toplayıp desteğini artıracak. Mağduriyet ve masumiyet yaratarak Türkiye dâhil, bölge devletlerini zorba ilan edecek.

IŞİD, ABD ve İsrail desteğiyle Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesi konusunda kullanılmakta. Özellikle İkinci İsrail’in oluşmasında ve sınırlarının belirlenmesinde görev üstlenmiş durumda. Önümüzdeki günlerde IŞİD-PKK çatışması Türkiye topraklarına sıçrarsa şaşırmam. Çünkü Türkiye’ye göç eden Suriyeliler arasında kimlerin, ne amaçla bulunduğu bilinmemekte. Masum halkın yanı sıra birçok teröristin de kalabalıklar arasında kendilerini saklayıp kaybettikleri olasılığı yüksektir.

Türkiye, sınırda ve bölge illerinde güvenlik önlemlerini artırmalı. İzinsiz geçişler konusunda özenli davranmalı. Suriye’deki muhalif gruplara ödün vermemeli.

Türkiye askeri önlemlerin yanı sıra Esat yönetimiyle ilişkileri düzeltecek cesur girişimlerde bulunmalı. Suriye’de merkezi otoritenin güçlenmesi, bu ülkenin bölünmesini önler. Bu yolla kanlı çatışmalar son bulur. Terör örgütlerinin güçleri azalır. Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması demek, Türkiye’nin bölünmemesi demektir.

Türkiye geleceğini kurtarmak, toprak bütünlüğünü korumak, Ortadoğu’da daha çok kan akıtılmasını önlemek için ivedilikle İran, Irak, Suriye ve Lübnan’la ittifak oluşturmalı. Bu ittifaka Mısır’ın katılması için de çalışmalı. Böyle bir birlik, ABD-İsrail saldırılarını püskürtür. Ortadoğu halkları arasında birliği güçlendirir. Bölge merkezli politika, BOP odaklı anlayışın yerine geçmeli. Yüzlerce yıllık komşuluk hakkı, ABD-İsrail’in çıkarlarına feda edilmemeli. Daha çok parçalanmış bir Ortadoğu’da kan ve gözyaşı dinmez.

Unutmayalım ki defne de zeytin de Akdeniz havzasının bitkileridir. Çölleri sulayan mazlumların kanından binlerce defne ve zeytin boy atmakta. Barışın kökleri toprağın derinliklerinde. Uygarlıkların yeşerdiği bu güzel topraklara barışı egemen kılmak çok mu zor? BOP’u etkisiz kılmak bölgedeki tüm ülkelerin birincil görevi. O zaman ne duruyoruz? Emperyalizmi bu topraklardan kovma zamanı gelmedi mi daha?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               27 Haziran 2015

YCHP VE MHP'NİN KOALİSYON KAVGASI

       
Son günlerde YCHP yöneticileri ile MHP yönetimi arasında bir kavga var. Her gün karşılıklı söz atışmaları sürmekte. Durup dururken bu kavga nereden çıktı?

Cumhurbaşkanlığı seçiminde ortak aday çıkartarak işbirliği yapan ve RTE'yi cumhurbaşkanı seçtiren bu iki partinin yöneticilerinin arasına kara kedi mi girdi?

Seçim öncesi "Oylar bölünmesin!" diyerek Vatan Partisi'nin seçim barajını aşmaması için sözlü, yazılı basın ile sosyal medyada olağanüstü ortak bir kampanya başlatan YCHP ve MHP yönetimlerinin her gün birbirlerine saldırmalarının nedeni ne?

Her iki parti de seçim kampanyalarını, RTE'nin gitmesi üzerine kurdular. Sistemle savaşım yerine, kişilere odaklı bir politik çizgiyi amaçladılar. Sistemle savaşmak, onlar için olanaksızdı; çünkü her iki partinin yöneticileri de sistemin birer oyuncusu durumundalar.

Seçimden önce Kılıçdaroğlu'na ısrarla "AKP ile koalisyon kurar mısınız?" soruları soruldu. Hiçbirine "Kurmam!" demedi. Yuvarlak sözlerle soruları geçiştiren yanıtları yeğledi Kemal Bey. Bizler de seçim sonrasında bir AKP-CHP koalisyonunun gerçekleşeceğini ısrarla yazdık, söyledik. Özellikle Vatan Partisi sözcüleri bu gerçeğe parmak bastılar. Seçmeni uyardılar. AKP'yi dolayısıyla RTE'yi yıkacak ve sistemi değiştirecek gücün Vatan Partisi olduğunu dilimiz döndüğünce anlattık. Ne yazık ki bu çığlığımız medya tarafından efsunlanan seçmene ulaşmadı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin partisini, RTE'yi kurtarma müdürlüğü durumuna getirdiği bilinmekte. Milliyetçi olduğunu savlayan bir parti düşünün... Türkiye'ye atılan en büyük iftira olan "Ermeni soykırımı" davasında ortada yok! Ege Denizi'ndeki yüz elli iki adacık Yunanlılarca işgal edilince sesi soluğu çıkmamakta. Suriye'nin kuzeyinde Kürt devleti kurulurken üç maymunu  oynamakta. Türk köylüsünün tarlasını ektirmeyen, Türk sanayisini ortadan kaldıran Gümrük Birliği Antlaşmasına karşı suskun. Türkiye'nin başına bütün belaları açan ABD emperyalizmine karşı en küçük söylemi, eylemi olmayan bir parti ile milliyetçilik yan yana durur mu?

Şimdi kalkmış Kılıçdaroğlu ile Bahçeli kavgaya tutuşmuşlar. Neden mi? AKP ile koalisyon yapmak için... Kısacası RTE'yi kurtarmak için... Çünkü AKP demek, RTE demek. RTE'siz bir AKP düşünülebilir mi?

YCHP ve MHP'nin baştan beri birbirleriyle koalisyon yapma düşünceleri yok! Tek amaçları, AKP'nin yanına yamanmak, onu kurtarmak...

Kılıçdaroğlu, baştan beri AKP ile bir koalisyonun ortamını hazırlamakta. Seçim başarısızlığını bu yolla unutturmaya çalışmakta. YCHP yönetimi dar ufuklu bürokratlarla eğitimsiz ve egosunu tatmin için siyaset yapan kişilerden oluşmakta. Siyaseti, koltukta oturmak olarak görmekteler. Ne yazık ki 12 Eylül'le başlayan ve AKP ile sürmekte olan yeteneksiz siyasetçilik anlayışı, YCHP'ye de bulaşmış durumda.

Kılıçdaroğlu, uzlaşma pozlarıyla MHP'ye "siyasal rüşvet" denecek bir öneride bulundu. Başbakanlık... MHP, bu öneriyi reddetti. Kavganın nedeni bu sanılmakta. MHP, koalisyonu YCHP ile AKP'nin kurmasını istemekte. Nedeni açık... Çünkü hem iç hem dış gündem böyle bir ortaklığı gerektirmekte. "Üst akıl" da bu koalisyonu oluşturmak için kolları sıvamış durumda. Bu durumda MHP koalisyonlarda yer almak istemiyor. Koalisyona giren MHP biter, erir, gider. Onun var olma nedeni PKK... Açılım hem PKK'yı hem de MHP'yi güçlendirdi. Bileşik kaplar örneği...

AKP döneminin kadrolu muhalefet partilerinin bu kavgaları, gerçek sanılmasın. Göstermelik bir kavga bu... Amaç, seçmenin gözünü boyamak, algısını saptırmak... Her zaman olduğu gibi AKP kazançlı çıkacak bu durumdan. YCHP'nin AKP ile koalisyon görüşmelerinde pazarlık yapacak gücü bile yok! O kadar hevesliler ki pazarlık kozlarını çoktan açık ettiler. Unutulmasın ki Kılıçdaroğlu, bir kaset operasyonuyla koltuğuna oturtuldu. Kim getirdi onu oraya? Kemal Bey'in yaptıklarına bakın. Anlarsınız...

Not: 25 Haziran 2015 tarihli Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.
Adil Hacıömeroğlu
23 Haziran 2015

YALANDAN YEMİN ETMEYİN!


23 Haziran 2015 günü, TBMM'de yemin töreni vardı. Eski bir alışkanlığımdır yemin törenlerini izlemek. Oturdum televizyonun karşısına, kısa süreli molalarla izledim yemin törenini.

Deniz Baykal, en yaşlı üye olarak başkanlık kürsüsünde. Deniz Bey, ilk kez 1973'te milletvekili seçildiğinde ben on dört yaşında,  lise bir öğrencisiydim. Yarım yüzyılı devirdik, Baykal hala milletvekili...

Başkanlık kürsüsündeki Baykal, heyecanlı ve mutluydu. İlk kez TBMM'ye giren çiçeği burnunda vekillerden daha heyecanlı olduğu söylenebilir.

Yemini okurken içeriğini duyumsayarak okuyan milletvekili sayısı çok az. Çoğu vekil, yasak savmak için yemin metnini okumakta. Yürekten okuyanlar, belli olmakta hemencecik... Sesteki heyecan, gözlerdeki ışık sarmalıyor Gazi Meclis'i. Metni okurken vurgulama ve tonlamalar yerli yerinde. Ne yazık ki böyle millet vekilleri çok değil...

AKP'liler, yemin metnini okurken "Atatürk, laiklik..." gibi çağdaş Türkiye'yi vurgulayan sözcükleri yuvarlamaktalar ağızlarında. Gözleri kaçamak bakışlar fırlatmakta ekranlara... Yandaşlarına "Yasalar böyle, zorunluluktan ant içiyorum." der gibiler...

MHP'li çoğu vekiller, yemindeki "Türk Milleti" bölümünü vurgulamaktalar.

YCHP'li vekillerin bir bölümünün yemin metnini usulen okudukları çok açık. Yemini duyumsayarak okuyan YCHP'li bazı milletvekilleri izleyenleri mutlu etmekte.

HDP'li vekillerin neredeyse hepsi, peşlerinden atlı geliyormuş gibi hızla okudular yemin metnini. Bu konuda önceden belirlenmiş bir eylem birliği var sanki... Amaç, okuduklarının anlaşılmasını önlemek. Ses tonları en düşük perdeden... Mırıldanır gibi okudu metni HDP'lilerin çoğu. "Atatürk, Türk..." sözcüklerini hep yuvarladılar ağızlarında. "Türk Milleti" yerine yarım ağızla "Türkiye milleti" diyenler de oldu. Ne yazık ki bu durumlarda yemin yinelenmesi gerekirken yinelenmedi. Çünkü Deniz Bey, mutluluk koltuğuna gömülmüştü. Huzursuzluk, tartışma istemiyordu.

İstiklal Marşı söylenirken HDP'lilerin dudaklarını bile kıpırdatmamaları gözlerden kaçmadı. Bölücü örgüt uzantısı olan HDP'nin Türkiye partisi olduğunu savlayanlar, bu durumdan ders çıkarırlar sanırım. Demek ki seçim mitinglerindeki Türk bayrakları, Atatürk posterleri bir kandırmacanın aracıymış.

Yazıyı ya da konuşmayı yeni sökenler gibi konuşan Eski İçişleri Bakanı Ala'nın yemin metnini yanlış okuması kimseyi şaşırtmadı. Zaten normal konuşmaları da pek anlaşılmıyor.

Yemin töreni sürerken bazı televizyonların canlı yayınlarına katılan kimi vekillerin yemin metnini eleştirmeleri ise ilginç. Yahu, be adam!.. İnanmadığın, eleştirdiğin bir yemin metninin içeriğine uyacağına neden namus ve şeref sözü veriyorsun. Namus ve şeref bu kadar ucuz mu?

Sözüm anayasanın ilk dört maddesini değiştirmek için pusuda bekleyen kimi vekillere... Namus ve şeref sözü verdiniz, unutmayın! O ettiğiniz yemin anayasanın ilk dört maddesini de içermekte... Benden anımsatması...

Dün gördüm ki, vekillerin çoğu yalandan yemin ettiler. İnanmadıkları şeyleri korumak için insan, namus ve şeref sözü verir mi? TBMM'nin açıldığı ilk gün inanmadığı şeyler için namus ve şeref sözü verenlerden, halk için bir şey yapmaları beklenebilir mi? Unutmayın ki: Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.
Adil Hacıömeroğlu
24 Haziran 2015

KILIÇDAROĞLU NEREYE KOŞUYOR?


Kemal Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Bahçeli'ye kurabilecekleri koalisyon hükümetinde başbakanlık önerdi. İlk bakışta olağanüstü siyasal özveri içeren bir öneri bu. Ancak işin asılına bakıldığında özveriden söz edilemez. Yalnızca son dönemeçten önceki önemli bir atak olarak görülebilir Kılıçdaroğlu'nun bu önerisi.

Kılıçdaroğlu'nun yüzde altmış olarak nitelediği ve koalisyon kurmalarını gerekli olduğunu söylediği üç parti: YCHP, MHP ve HDP. MHP, baştan HDP'nin  içeriden ya da dışarıdan destekleyeceği hiçbir ortaklıkta olmayacağını söyledi. Zaten böyle bir ortaklığı MHP yönetimi, tabanına anlatamaz. Bu nedenle böyle bir koalisyonun olma olasılığı yüzde sıfır. geriye AKP'li seçenekler kalmakta. AKP'nin büyük ortak olacağı ortaklıklar...

HDP, koalisyonlara girmekten yana değilmiş gibi gözükmekte. nedeni de açık. Bu partinin memlekete hizmet etmek gibi bir niyeti yok! Tek amaçları açılımın amacına ulaşması. Buna bağlı olarak da Öcalan'ın affı... Açılımı sürdürecek, bölücübaşını affedecek bir hükümeti kim kurarsa kursun HDP'nin tam desteğini alır.

MHP, baştan beri açılıma karşı. Bu nedenle AKP'nin sürdürmekte kararlı olduğu açılım süreci konusu bu iki partinin ortaklık yapmasının önündeki en önemli engel. AKP; açılımdan vaz geçerse bu engel ortadan kalkar. Bu olasılık çok zayıf. AKP'nin açılımdan vazgeçmesi, iç ve dış politikada bir dizi politika değişikliğini getirir. Bu durum, AKP'nin içeride ve dışarıda birçok ittifak ilişkisinin değişmesi anlamına gelir.

Kılıçdaroğlu'nun asıl amacının AKP ile büyük koalisyonu kurmak olduğunu defalarca yazdık, söyledik. Bu düşüncemizi seçimlerden önce de dile getirdik. YCHP yöneticileri bu konuda neredeyse hemfikir. Sorun tabanda... Parti tabanı AKP ile koalisyonu içine sindiremez. Bu nedenle de seçmenleri ikna etmek için birtakım siyasal hamlelere gereksinim var. Seçimlerin hemen sonrasında merkez ve yandaş medya kamuoyunu böyle bir koalisyona hazırlamak için özel çabalar göstermekteler.

Kılıçdaroğlu'nun Bahçeli'ye başbakanlık önerisi, AKP'ye giden yolda kendi seçmenlerini ikna etme, engelleri ortadan kaldırma atağıdır. Önce olamayacakları deneyip göstererek olabilecek olanı kamuoyunun önüne çıkarma hazırlığıdır.

Kılıçdaroğlu ve ekibi, seçmenlerine: "Bakın her seçeneği denedik, hertürlü özveride bulunduk; ama olmadı. Ülkeyi zor bir dönemde hükümetsiz bırakmamak için AKP ile koalisyona razı olduk. Ne yapalım, seçeneğimiz kalmamıştı." diyebilmek için uygun ortam yaratmaya çalışmaktalar.

ABD sözcüleri, emperyalizmin sesi olan dış basın, Küresel semayenin tahsildarı Derviş, Türkiye'deki sıcak para patronları, HDP/PKK, liberaller, dönek solcular... oturup düşündüğümüzde aklımıza gelebilecek ne kadar Cumhuriyet yıkıcısı ve Atatürk düşmanı varsa hepsi AKP ve YCHP koalisyonu için kolları sıvamış durumdalar. Çünkü mevcut sıcak paraya dayalı, üretimden uzak sistemin sürmesinden yanalar. En önemlisi de açılım sürecinin süemesinden istemekteler. Özerkliğin anayasaya sokularak Türkiye'nin bölünmesi önündeki anayasal engelin ortadan kaldırılmasıdır asıl amaç.

AKP-YCHP koalisyonunu istemeyenler mi kimler? Ulusalcılar, Kemalistler, Türkiye'nin bölünmesine karşı olanlar, ABD emperyalizmin oyunlarını fark edenler, emperyalizmin her türlüsüne karşı yıllardır savaşanlar, yüreği vatan ve Cumhuriyet için çarpanlar, uşaklığı reddedenler, Türkiye'yi Washington ve Brüksel'den değil de Ankara'dan yönetmek isteyenler...

Kılıçdaroğlu, kollarını sonuna kadar açarak AKP'ye koşmakta. Koşarken ayaklarının takılacağı engelleri yok etmek için özverili maskeler takınarak hem de... Kollarını açıp soluk soluğa koşmasının nedeni ise açılıma asker olmak içindir.

Kemal Bey, başbakan olmak istemiyormuş. Olmak isteseydi HDP'nin seçim barajını aşması için yürekten desteklerini sunar mıydı? Kendi partisinin başarısı yerine, başka bir partinin başarısına sevinir miydi?

Ey CHP'li kardeşim, oynanan bu oyuna kanma sakın. Özveri gösterileri gözünü boyamasın! Atatürk'ün kalıtına sahip çıkmak her zamankinde daha çok önemli. CHP, emperyalistlerin oyunlarında rol almak için değil, bu oyunları bozmak için kurulan bir partidir. Hele AKP'nin on iki yıllık Cumhuriyet düşmanı politikalarını aklamak, CHP'li yöneticilerin işi olmasa gerek.

Not: 22 Haziran 2015 tarihli Aydınlık gazetesinde "Açılımın devamı için AKP-CHP koalisyonu" başlığıyla yayımlanmıştır.

                                Adil Hacıömeroğlu
20 Haziran 2015