İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR

                                    
10 Kasım 2015 günü, tüm Türkiye Atatürk’ü saygı ve özlemle anarken sonu it’le biten bir televizyon kanalından havlamalar işitildi. Ne yalan söyleyeyim ben anlamadım söylenenleri. Çünkü itçe bilmiyorum. İtçe bilenler anlamış olmalı ne söylendiğini. Ne de olsa it, itin dilinden anlar.

Havlama sesleri arasında ekranda “Zulüm 1938’de son buldu. Mustafa Kamal, yıllar önce bugün öldü.” altyazısı yazılmış. Özgürlüğü zulüm olarak gören bir zavallılık... Emperyalist uşaklığını, efendiye hizmeti yaşamak sanan bir ihanet...

Ekranda havlamalarla izleyicileriyle anlaşan bir televizyona bizim söyleyeceğimiz şudur: İt ürür, kervan yürür.

Uygarlık kervanı hep yürüyecek, hem de tüm engellemelere karşın... İtler de hep havlayıp ürüyecek uygarlık kervanının ardından...
                                                                     
                                      Adil Hacıömeroğlu

                                      11 Kasım 2015

HALKÇI ECEVİT

                                               
Şair, yazar, gazeteci, Türkçeye saygılı siyasetçi...
Başka?
Dürüst adam, ulusal kahraman, emekten yana, işçi dostu...
Kısacası Halkçı Ecevit...
“Toprak işleyenin, su kullananın!” diyerek Cumhuriyet’imizin kurucusu Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği en büyük ülküsü olan toprak reformunu dile getiren korkusuz siyasetçi...
12 Mart'ta: “Darbe bana karşı yapıldı.” deyip CHP genel sekreterliğinden istifa ederek darbeye karşı duran bir koca yürek...
“Ne ezen ne ezilen; insanca, hakça bir düzen!” sloganında anlamını bulan eşitlik özlemi...
12 Mart darbecilerinin kurdurduğu Erim hükümetinden CHP’li milletvekillerinin çekilmesini isteyen demokrasi önderi...
Türk siyasetine “sayın” sıfatını kazandıran ve rakiplerine karşı saygılı, ince bir dil kullanan beyefendi...
Kıbrıs’ta, Ege’de, haşhaş ekiminde emperyalizme meydan okuyan kahraman...
Popülizm yapmadan halkın önünde yürüyen aydın...
Türkçeye “olanak, olasılık, eşgüdüm, seçenek...” gibi sözcükleri kazandıran Türkçe sevdalısı bir dilci ozan...
Miting alanlarında saldırıya uğradığında saldırganların üzerine eşiyle el ele yürüyen çift yürekli insan...
Köy kentleri kurarak kırsal kesimi çağdaşlığın aydınlığında ışıtmak isteyen bir ülkücü...
Emperyalizme karşı durarak emeği ve Cumhuriyet değerlerini savunarak CHP’ye (sola) tarihinin en büyük seçim utkusunu (1977) kazandıran lider...
Emperyalizme karşı duruşunun bedelini, ABD ambargosu ve sağcı partilerin kepenk ve kontak kapatma çağrısıyla karaborsanın egemen olması karşısında iktidarı yitirerek ödeyen bir başbakan...
Dürüstlüğü ve yurtseverliğiyle yalnızca kendisine oy verenlerin değil, karşı çıkanların da yüreğinde taht kurmuş bir yurttaş...
12 Eylül darbecilerine karşı korkup susarak bir kıyıya çekilmeyen koca yürek...
Türkiye’ye özgü bir solun düşünsel temellerini oluşturmak için yaşam boyu emek vermiş inançlı bir solcu...
Merve Kavakçı’nın TBMM’nin başına türban geçirme oyununa: “Burası devlete meydan okunacak yer değildir.” diyerek karşı çıkıp laikliği savunan bir Cumhuriyet çocuğu... 
Bölücü terörle müzakere etmeyip mücadele eden bir vatan sevdalısı...
Siyaset yoluyla varsıllaşmayan, siyaset yaparak yoksullaşan bir eren...
ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya, BOP’u uygulamak için abandığı bir dönemde, Irak’ın işgaline karşı çıkan bir yaşlı kurt...
Kendisine cumhurbaşkanlığı yolunu açacak yasa değişikliğinin yapılması istemini elinin tersiyle geri çeviren anayasaya saygılı bir birey...
17 Mayıs 2006 günü Danıştay’a yapılan Gladyo saldırısında yaşamını yitiren yargıç Mustafa Yücel Özbilgin’in cenaze törenine, ağır hastalığına karşın katılan bir cumhuriyetçi...
Ve...
Irak’ı ABD’ye yedirmediği için ölümü hızlandırılan korkusuz bir nefer...
Emperyalist oyunlara karşı durduğu için hep kumpaslarla karşılaşan, ne yazık ki AKP’nin önünü açmak için merkez medyanın hedefe koyduğu bir talihsiz(!) politikacı...
Ve en önemlisi bir âşık adam... Hem ülkesine hem de eşine...
Altmış yıllık eşine şiir yazabilecek kadar sevgi dolu bir yürek...
Bugün dokuzuncu ölüm yıldönümü...
Bize düşen bu koca yürekli adamı, saygı ve minnetle anmak...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
5 Kasım 2015


AKP’Yİ YENİDEN İKTİDARA TAŞIYAN MUHALEFET


2013 Haziran Direnişiyle AKP iktidarı sarsıldı. Yıkılması an meselesiydi. Ama ne yazık ki muhalefet partilerinin akıl almaz yanlışları, AKP’ye hep can simidi oldu. Onu yuvarlandığı uçurumdan muhalefet kurtardı.
Haziran Direnişindeki iletileri okuyamayan muhalefet partileri, AKP’ye öykünerek ya da AB ve ABD’den fısıldanan politikalarla AKP’yi yıkacaklarını sandılar. Aslında “Muhalefet partileri gerçekten AKP’den kurtulmak istediler mi?” sorusu, içinde bulunduğumuz siyasal durumu açıklamak için daha uygundur.
“Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez.” atasözünden hareketle muhalefet partilerinin aynı çukura defalarca düştükleri usuma geldiğinde yukarıdaki soru bana çok inandırıcı gelmekte. Muhalefet partileri AKP’yi gerçekten yıkmak istemediler. Çünkü on üç yıldır olanlara bakıldığında bu belirlememizin doğru olduğu görülecektir.
AKP, dini mi kullandı; muhalefet de dinci görünmeye başlıyor.
AKP, açılım mı yaptı; muhalefet de hızlı açılımcı olmakta.
AKP, Esat’a diktatör mü dedi; muhalefet de Esat’a diktatör demekte.
AKP, ramazan da iftar çadırı enflasyonu mu yaratıyor; muhalefet hemen bu konuda yarışa giriyor.
AKP yöneticileri, kravatı uçkur bağı görüp çıkarıp atınca muhalefet de aynısını yapmakta.
AKP, AB’yi kurtuluşun tek reçetesi olarak halka mı sunuyor; muhalefet de keskin AB’ci olmakta.
AKP yöneticileri, arada sırada Washington’a gidip güven mi tazeliyorlar; muhalefet yöneticileri de icazet almak için Yeni Dünya’nın yolunu tutuyorlar tıpış tıpış.
AKP’li belediyeler taşeron mu kullanıyor hizmette (Bu ANAP’ın buluşudur. Sonu malum...), muhalefet belediyeleri de asgari ücretle taşeron işçi çalıştırmaktalar.
AKP, eşitlik deyince etnik ve mezhep farklılıklarını mı aklına getiriyor; muhalefet de anayasaya etnik kimliklerin ve mezhep ayrımlarının girmesi için ivedi çalışmalar başlatıyor.
AKP, sanayi ve tarımı yok ederek üretimden vaz mı geçti; muhalefet de lojistik merkezler kurmayı kalkınmanın anahtarı olarak sunmakta halka.
AKP, “Ermeni açılımı” ile “soykırım” yalanlarına alet mi oldu; muhalefet de soykırımcılara partilerinin kapılarını ardına kadar açmakta. Hatta bazı hukuk ve tarih bilmez vekiller, “Ermeni soykırımıyla yüzleşin!” diye pankart taşıdılar utanmadan.
AKP, popülizm mi yaptı, muhalefet ön alıp asgari ücreti artırma pazarı kurdu.
AKP, 1930’lara mı saldırdı; muhalefet de zaman geçirmeden tek parti dönemini karalama yarışına girmekte. Hatta 1930’larda kalkınma mucizeleri yaratan CHP’nin yöneticileri bile “Biz, 1930’ların CHP’si değiliz.” diyerek AKP’den ön almakta.
AKP, Cumhuriyet’in koyduğu yer adlarını mı değiştirmeye çalışıyor, sen ondan önce davran “Dersimli Kemal’im!” de.
AKP, Kemal Derviş’im liberal reçetesini harfi harfine uygulasın yıllarca, sen de kalk Derviş’i akıl hocası yap kendine. Hatta cehalette sınır tanımayan bazı parti yöneticilerin çıksın “AKP, Derviş’in kurduğu ekonomik düzeni değiştirmediği için başarılı.” desin. Yani dolaylı da olsa AKP’yi övsün...
Halkın hem sanayi hem de tarım da üretmemesinin biricik nedeni olan Gümrük Birliği Antlaşmasından kurtulmak için ağzını kıpırdatma, AKP’nin uluslararası tekellerle kurduğu liberal düzeni değiştirmeyi aklından geçirme...
Türkiye Cumhuriyeti’ne ABD’nin siyaset ve istihbarat mutfaklarında planlanan en ağır kumpası yapan FETÖ’ye karşı savcılar harekete geçtiğinde sen Cemaat kapılarında ağlaş, o düzenbazları özgürlük kahramanı gibi göstermeye çalış, bunu yaparken de Silivri’de yaşamını yitirmiş yurtseverleri anımsama... O cemaat medyasının Ergenekon ve Balyoz kumpasları için ürettiği yalanları unutuver...
O kadar çok söylenecek şey var ki... Hangisini söyleyeyim?
AKP’yi her düştüğünde yerden kaldıran muhalefet partileri bütün bunları yapsın, sonra da iktidar beklesin öyle mi?
Bir şeyin aslı varken taklidini niye seçsin halk?
Olan bu partilerin tabanlarındaki iyi niyetli, yurtsever, güzel insanlara oluyor. Bir kayıkçı kavgasından umut yaratmaktalar. Ama ne yazık ki bu umutların sonunda hep hayal kırıklığı oluyor.
Türkiye’ye yazık ediyorsunuz beyler. Yurttaşların duygularıyla, hayalleriyle alay ediyorsunuz. Yeter artık! Yeter, oynadığınız oyuna! Yeter insanların duygularınızı sömürmenize...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           3 Kasım 2015




SANDIKTAN ÇÖZÜM ÇIKAR MI?


Bugün heyecansız geçen bir seçim kampanyasından sonra herkes sandık başına gidiyor. Türlü renkte görünen ve aslında birkaç renk olan siyasal partilerden birine oy verecek seçmen. Bazılarının abartarak amacı saptırdığı gibi, bugün ne Cumhuriyet ne de şeriat oylanacak. Yalnızca siyasal partilerin görünen programları seçmenin beğenisine sunulacak.
Seçimde “Cumhuriyet oylanıyor.” diyenler, başarısız olduklarında şimdiden bahaneyi bulmuşlar. Başarısız olduklarında kendileri değil, Cumhuriyet kaybedecek. Tabi bu arada bu siyaset cambazları, “Cumhuriyet kaybetti, şeriat kazandı.” diyerek emperyalizmin güdümündeki gerici irticaya peşinen bir utku kazandırmaktalar. Böyle bir aymazlığın Cumhuriyet sevgisiyle bir ilgisi olabilir mi?
Siyasetin kilitlendiği, yönetimsel çözümsüzlüğün arttığı bir dönemdeyiz. Türkiye’nin sorunları arttıkça siyasetçilerin sorunlar karşısında çaresizlikleri de çoğalmakta. Acaba bugün sandıktan çözüm çıkar mı?
Sandıktan çözümün çıkması tansıklara bağlı. Üç aşağı beş yukarı 7 Haziran’a benzer sonuçlar çıkar. Bir partinin tek başına iktidarı çıkarsa kıl payı olur. Koalisyon olasılığı güçlü. Sandık sonucu ne olursa olsun Türkiye, er geç yeni bir erken seçime gebe. Çünkü siyaset iktidar ve muhalefetiyle yönetemezlik, iktidarsızlık durumuyla karşı karşıya. Kısacası sistem çökmekte.
Muhalefet partilerinin iktidar partisine öykündüğü neredeyse aynı izlence ve söylemlerle ortaya çıktığı bir ortamda çözümün olmadığı peşinen kabullenilmiş demektir. Özellikle medya ve güç odaklarının birbirine benzer dört partiyi ön plana çıkarmasıyla çözümsüzlük, Türk seçmenine dayatılmıştır. Bu dört partinin Türkiye’nin temel sorunlarına bakışları ve çözümleri konusunda fazla bir farklılıkları yok! Yalnızca parti tabelaları ayrı. Hepsi NATO’cu, hepsi AB’ci, hepsi liberal ekonomiden yana...
Şöyle ki...
Türkiye’nin en can alıcı sorunu: terör... Dört parti de bunun basit bir güvenlik sorunu olduğunu düşünmekteler. Bir bölümü sorunun açılımla (yani terörle uzlaşmayla) bir bölümü yalnızca savaşarak çözümleneceğini düşünmekteler. Terörün emperyalizm tarafından ülkemizin başına bela edilmiş bir sorun olduğunu görememekteler. Terörle savaşımın emperyalizmle savaş olduğunun farkında değiller. Bu nedenle de oyalayıcı önlemlerle sonuç alabileceklerini düşünmekteler.
Türkiye’nin NATO üyeliğinin ülkemize tehdit yarattığı çok açıktır. Nedense TBMM’deki siyasal partilerin NATO’dan çıkmak gibi yaşamsal bir konuyu akıllarından geçirmemeleri ilginç olduğu kadar da düşündürücüdür.
Türkiye’nin ikinci en büyük sorunu ekonomidir. Üretim çökmüştür. Hem sanayi hem de tarım üretimi hızla gerilemekte. Buna bağlı olarak işsizlik de çığ gibi büyümekte. Ama nedense bu üretim düşüklüğünün nedenleri hiç konuşulmamakta. Türkiye’nin Gümrük Birliği Anlaşmasını imzalamasından sonra üretim, gelişmiş ülkelerin insafına terk edilmiştir. Çağımızın kapitülasyonu diyebileceğimiz bu anlaşma, Türkiye’yi yiyip bitirmekte. Ancak ne yazık ki Türk siyaseti bu yaşamsal konuyu görmezden gelmekte. Türkiye’nin gerçeklerine uygun olmayan önerilerle ekonomiyi düzelteceklerini sanmaktalar.
Gümrük Birliği Anlaşmasına karşı çıkmayanların birbirlerinden farkları olabilir mi?
Yoksulluğun, işsizliğin, soygunun arttığı bozuk bir ekonomik düzende rejim dışı akımların, umutsuzluğun, terörün, adi suçların artması da doğaldır.
Siyasette sert kutuplaşmanın arttığı bir dönemdeyiz. Bu durum, çözümü zorlaştırmakta. Gerçeği ve sorunların çözümünü arayacak akılcı tutumun yerini inat almakta. “İnatla murat olmaz.” demiş atalarımız. Akılcılığın egemen olmadığı bir ortamda çözüm yollarını bulmak zordur. Çünkü akılcılığın ortadan kalkması; kişileri kör, sağır, dilsiz yapar. Türkiye bu kör dövüşünü uzun süre sürdüremez.
Her şeye karşın umutsuzluk bulutlarını dağıtmalıyız. Aklın ışığını çok değerli bir fidan gibi beslemeliyiz. Aklın egemen olduğu bir Türkiye’de sorunların çözümü de hızla bulunacak.
Gelecek günlerin aydınlık olacağına inancım tamdır. Cumhuriyet düşüncesinin yeniden altın dönemini yaşayacağı bir döneme geçişin doğum sancılarıdır bu sıkıntılı depreşmeler. Türkiye, Atatürk güneşinin aydınlığında yeniden büyük bir devrimin öngünündedir. Tarihin tekerleği hep ileriye döner. Onun kısa süreli patinajları kimseyi aldatmasın.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                         1 Kasım 2015

1 KASIM’DA CUMHURİYET Mİ OYLANACAK?


YCHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, bir televizyon kanalındaki söyleşisinde “1Kasım’da Cumhuriyet’in sandıkta oylanacağını” söyledi. Bu söylem ilk değil. YCHP ve MHP yöneticileri daha öce de benzer söylemlerde bulundular. Özellikle YCHP yöneticileri bu söylemle AKP ile iki partiye dayalı sistemin oluşmasına, seçmenin kamplaşmasını sağlamaya çalıştılar. Zaten AKP de 2002’den beri iki partiye dayalı sistemin oluşması için olağanüstü çaba harcadılar. AKP, bu kamplaşmadan karlı çıktı. Merkez sağ seçmeni kendi yanına çekti.
Türk siyasetinde ikili sistem AKP’nin güç kaynağı oldu. Kutuplaşma, siyasal tutuculuğu getirdi. Tutuculuğun olduğu yerde mantıklı düşünmekten, akılcı çözümlemeler yapmaktan söz edilemez. Bu durumda partilere körü körüne inanç gelişir.
AKP’nin siyasette olmasını istediği iki partiye dayalı sisteme son yıllarda YCHP de katkı sunmakta. Çünkü böyle bir sistemde YCHP yöneticileri iktidar olmasalar dahi kadrolu ana muhalefet görevlerini sürdürebilir. İktidar mı? Kimin olacağı çok da önemli değil, bu yöneticilerce. Önemli olan kendilerinin durumlarını korumaları...
2011 seçimlerinde “köprüden önce son çıkış” sözünden esinlenerek sloganlar üretildi. 2011 seçimlerinden sonra her şeyin biteceğini Türkiye’nin katı bir şeriat rejimi ile yönetileceği söylendi. “Aman oylar bölünmesin!” denerek YCHP’nin oy yitirmesinin önüne geçildi. Ama bunda asıl amaç, CHP’deki Kemalistlerin tasfiyesiydi. RTE düşmanlığıyla partide derin bir tasfiye operasyonu yapıldı. Parti, köklerinden koparıldı ve liberal bir çizgiye çekildi. Seçmen ikili sisteme zorlanırken ve hedef şaşırtılırken parti de CHP tabanının elinden uçup gitmişti. Sonuç mu? AKP 2011 seçimlerinde en büyük başarısını gösterdi. Demek ki oluşturulan sistem AKP’ye yaradı.
Yıl, 2014... Yerel seçimler öncesi... Yine “köprüden önce son çıkış” sözleri... Sanal dünyada büyük bir kuşatma başlatıldı. Seçmen terörize edildi. YCHP’ye oy vermemek neredeyse vatan hainliğiyle itham edilmeye başlandı. Bu seçimlerde ilginç olan bir şey daha ortaya çıktı. Tıpkı “aktroller” gibi YCHP’nin “liberal trolleri” ortaya çıktı. Farklı düşünenlere, YCHP yönetimini azcık olsa eleştirenlere saldırlar başlattı bu uzaktan kumandalı hazır kıtalar. En büyük silahları hakaret ve küfür... Hakaret ve küfürle YCHP’ye oy toplamaya çalıştılar kendilerince. 1 Kasım seçimi öncesinde de aynı yöntem dozu artırılarak sürdürülmekte. Yerel seçimler, YCHP’nin hezimetiyle Haziran direnişiyle sarsılmış AKP’nin utkusuyla sonuçlandı. İki partiye dayalı sistem yine AKP’ye yaradı, yıkılmakta olan AKP iktidarına can simidi oldu.
2014 Yılı yazı... Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Yine “köprüden önce son çıkış” sözleri ortalığı kapladı. Mısır’dan ithal İhsanoğlu ile Cumhuriyet’in oylanmasına(!) gidildi. En küçük eleştiriler bile dinlenmedi. Cumhuriyetçi bir adayın çıkmasına olanak tanınmadı. Baştan yenilgi kabul edilmişti oysa. RTE’yi, cumhurbaşkanı yaptılar elbirliğiyle. Yine AKP kazandı.
Yıl, 2015... 7 Haziran seçimleri öncesi yine aynı propaganda... “Köprüden önce son çıkış” sözleri uçuşmakta havalarda. AKP iktidarını yıkmak istemekteler güya... “Yine “Oyları bölmeyelim.” teraneleri... İşaret parmakları insanların gözlerine sokulmakta, “Sandıktan Cumhuriyet mi çıkacak, yoksa şeriat mı?” denerek. Sanal medya küfürbazları yine işbaşında. Onların kitabında tartışmak, konuşmak, ikna etmek yok! Hakaret edersin, bir iki küfür patlatırsın oyları kazanırsın havasındalar... 
Sonuç mu? Cumhuriyet kazanacak derken Cumhuriyet’e kurşun sıkan bir bölücü örgütün uzantısı olan parti Atatürk’ün kurduğu TBMM’de. Hem de oy patlaması yaparak... Oylar bölünmedi, ama Türkiye bölünmenin eşiğine geldi.
Kılıçdaroğlu ve arkadaşları, “Cumhuriyet oylanıyor” diyerek Cumhuriyet’e seçim kaybettiriyorlar. Çok sıkıştıklarında da “Biz yenilmedik, Cumhuriyet yenildi.” demek içindir bu çabaları.
Şimdi önümüzde 1 Kasım seçimleri var. Kılıçdaroğlu, kalkmış Cumhuriyet’in oylanacağını söylemekte. Cumhuriyet’in temel direkleri olan anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilebileceğini söylüyor heyecanla PKK’ya yakın televizyonun ekranlarında. Tepkiler çığ gibi artınca da kesinlikle ilk dört maddeye dokumayacaklarını söylemekte bir gün önce ağzından çıkanları unuturcasına.
Televizyonlarda, mitinglerde açılımın TBMM’de görüşülmesi gerektiğini savunmakta. Yani bölünmeyi TBMM’de yasallaştırmanın peşinde. AKP’nin halk tepkisi karşısında terk ettiği açılımcılığı üstleniyor. PYD/PKK’nın silah bırakamayacağını söylemekte... Partisinin çiçeği burnun Derviş patentli yöneticisi ise genel başkanından geri kalmıyor. O da oyuna giriyor tüm gücüyle... PKK ile görüşebileceklerini açıklıyor. Tepkiler gelince de... “Yanlış anlaşıldık.” sözü tedavüle çıkıyor. Ekonomist bildiğimiz yöneticinin PKK severliği ilginç...
Ey Kılıçdaroğlu! Bir şeyi iyi bilmelisin. Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmadı ki sandıkla yıkılsın. Cumhuriyet, Türk Milletinin kanı canı pahasınadır. Bölücülükle kol kola girerek Cemaat’e gülücükler saçarak Cumhuriyet korunmaz. Hele seçimlerden sonra koşar adım AKP ile koalisyona giderek Cumhuriyet hiç korunmaz.
Cumhuriyet’i hainler yıkmak isterken gaflet içinde olanlar da bu hainlerin işlerini kolaylaştırır. Onların gidecekleri yollardaki engelleri kaldırır. Cumhuriyet’i öncelikle gaflet içinde olanlardan arındırmalı.
Ey Kılıçdaroğlu! Unutmayın ki Cumhuriyet’i savunacak olan Atatürkçülerdir. Türk Devrimi’ni ödünsüz savunanlarla Cumhuriyet yaşam bulur. Yoksa liberallerle kol kola girerek, tarikat erbabını okşayarak, bölücülüğü destekleyerek Cumhuriyet savulamaz.
Sayın Kılıçdaroğllu, size önerimdir: Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni döne döne okuyun! Belki kendinize bir pay çıkarırsınız oradan.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Ekim 2015



ÇÖLAŞAN NEREYE KOŞUYOR?

                                  
Emin Çölaşan, Sözcü gazetesindeki köşesinde 29 Ekim 2015 günü “Şimdi Cemaati Savunma Zamanı” başlıklı bir yazı yazmış. Yazıyı okuyunca şaşırdım, diyemem. Çünkü yılların köşe yazıcısının bugüne kadar olaylara çözümlemeci bir yaklaşımını görmedik. Çözümleme yerine bol dedikodulu, daha çok da kişilerle uğraşan bir gazetecidir kendisi. Bugüne kadar gerçekleşen bir öngörüsünü ben görmedim, görenler varsa söylesin.
Çölaşan ve benzer köşe yazıcıları, rakip olarak gördükleri siyasetçilerle dalga geçmeyi, onlara inceden hakaretler etmeyi düşünce savaşımı sanırlar. Ne yazık ki okuyucuları da bu kısır döngüde sıradan yazılarla tatmin olurlar. Bu tür gazetecilerin görevi seslendikleri kitlelerin gazlarını almak, basit formüller öne sürerek kitleleri yanlış, gerçek dışı yollara sürüklemektir. Bunun nedeni de kendilerinin sağlam bir ideolojik birikime sahip olmamalarıdır.
Çölaşan ve benzer merkez medya kökenli yazarlar, Cumhuriyet’i savunurken(!) emperyalizm olgusundan söz etmezler. Olayları Çok yönlü olarak görmezler. Büyük resimle değil, küçük ayrıntılarla oyalanır, oyalarlar insanları. Sistemle değil de kişilerle uğraşmak asıl amaçlarıdır. Kişiler değişse de var olan bozuk sistemin benzer kişileri sürekli olarak ortaya çıkardığını göremezler. Böylece de sistem hep sürer. Bu köşe yazıcıları da işlerini korurlar.
Çölaşan’dan on beş gündür AİHM’in “Ermeni Soykırımı” kararıyla ilgili bir yazı yazmasını zayıf da olsa umut ettim. İstedim ki yıllardır gazete köşelerini işgal eden bir yazıcı, Türkiye’yi yıllardır uğraştıran, sıkıntıya sokan bir konunun zaferle sonuçlanmasından gururlanarak kalem oynatsın. Ne gezer... Doğu Perinçek’i överse belki birkaç oy Vatan Partisi’ne kayar, o zaman Çölaşan çok üzülür. Olur mu böyle şey?
AİHM utkusunu yazmayan Çölaşan, Cemaat sıkışınca ona yardım elini cömertçe uzatmakta. Cemaat yayın organlarının muhalif basın olduğunu söylemekte Emin Bey. Uydurma kumpaslarla akıl almaz iftiralarla yurtseverleri hapislere dolduran bu Cemaat değil miydi? İnsanlara iftiralar atarak onların yaşamlarını karartan, bazı kişilerin ölümlerine neden olan bu Cemaat yayın organlarının olduğunun farkında değil mi Çölaşan? Bu sözde basın organları ne zaman gazetecilik yaptılar ki? Cumhuriyet’e saldırarak onun kurumlarının çökertilmesini biricik amaç sayan bu sözde medya organlarıydı.
Çölaşan’ın “muhalif basın” dediği yayın organlarının hasta yatağındaki İlhan Selçuk’u, Türkan Saylan’ı acımasızca linç ettiklerini ne tez unuttu Sayın köşe yazıcısı?
Türk ordusunun en seçkin yurtsever subaylarını ipe sapa gelmez iftiralarla karalayanlar kimlerdi ey Çölaşan?
TSK’nın mahremi olan kozmik odaya girip buradaki bilgileri kopyalayanları anımsar mı Çölaşan?
Ya hapiste ölenler... Ya ölüm döşeğinde linç edilenler... ÇYDD’den burs alan kızların iffetlerine dokunan, namuslarını lekelemeye çalışan iftiraların sahipleri kimlerdi?
Gencecik subayları “fuhuş, casusluk...” gibi asılsız iftiralarla suçlayıp tutukevlerinde çürütenlere ne oldu?
Cumhuriyet’in tüm kurumlarına temelsiz yalanlarla saldıranlar,  Atatürk’ün en büyük eserini yıkmak için seferber olanlar kimlerdi Sayın Çölaşan?
Çölaşan gündemi de izlemiyor. “FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü)” sözü, RTE/AKP’nin ortaya attığı bir tanım değil. Yıllardır Aydınlık gazetesi/dergisi bu tanımı kullanmakta. Gazeteci Dink’in öldürülmesi konusundaki Aydınlık yayınlarını okusaydı Çölaşan, bu sözü de anımsardı.
TSK’ya, yurtsever aydınlara, Cumhuriyet kurumlarına asimetrik bir savaş uygulayan gruplara terör örgütü denir Emin Bey. Cumhuriyet’e karşı psikolojik savaş yürüten gruplar da terör örgütüdür Sayın Çölaşan.
Çölaşan’ın Cemaat sevgisi, koruyuculuğu tam gaz sürerken birden yazının devamında HDP/PKK severliği ortaya çıkmakta. “AKP’nin en çok korktuğu parti HDP” imiş Çölaşan’a göre. İşte, resmin tamamını göremezsen Cumhuriyet’in en büyük düşmanını kurtarıcı görürsün. AKP de PKK/HDP de ABD’nin Cumhuriyet’i, yıkmak, Türkiye’yi parçalamak için kullandığı piyonlardır. AKP ve PKK, birbirlerinin karşıtı değil; müttefikidirler. İkisinin de ortak düşmanı Atatürk Cumhuriyetidir.
Çölaşan HDP/PKK’ya oy devşirme peşinde. Bir yandan da Cemaat savunuculuğunda.  ABD emperyalizminin Türkiye’nin başına bela ettiği Atatürk düşmanı, Cumhuriyet karşıtı odaklardan umar beklemekte. Bugüne kadar olduğu gibi bu tespitlerinde de yanılacak Çölaşan. Cumhuriyet duvarına taş koyayım derken Cumhuriyet yıkıcılarına güç kazandırıyor da farkında değil.
Çölaşan’ın asıl korkusu, yazısında belirttiği gibi Cemaat medyasından sonra sıranın Sözcü ve Doğan grubuna geleceği... Yani biraz da işsiz kalma korkusu bu. Asıl muhalif basın kuruluşlarını muhalefetten saymıyor Emin Bey. Neden mi? O diğerlerinde para pul yok. Yani Çölaşan’ın çalışabileceği yayın organları değiller de ondan.
Ha, unutmadan söyleyeyim.
Ecevit’in başında olduğu elli yedinci hükümetin kundaklanmasında emeği az değildir Çölaşan’ın. Ecevit’le ilgili akıl almaz çirkin yazılardaki imza Çölaşan’ındır. O zamanki patronu Aydın Doğan’la birlikte kazdılar Ecevit hükümetinin kuyusunu. Yani anlayacağınız üzere AKP’nin iktidar yolunu açan uluslar arası projede emeği inkâr edilemez.
Çölaşan nereye mi koşuyor? Cemaat’e... HDP/PKK’ya... Dolayısıyla AKP’ye...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Ekim 2015



CUMHURİYET’E VE ULUS DEVLETE SON KAZMA KILIÇDAROĞLU’NDAN


YCHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, PKK’ya yakınlığıyla bilinen IMC televizyonunda bir programa konuk oldu. Programda PKK/HDP çizgisini meşrulaştırmak isteyen sorular ağırlıktaydı. Bir başka deyişle Kemal Bey’i bölücü örgütün propagandasına yakın tutma gayreti açıkça görülmekteydi.
Anayasa değişikliğiyle ilgili bir soru üzerine konuşulurken soru soran bir kadın gazeteci, “Anayasanın ilk üç maddesini de değiştirir misiniz? diye sordu. Kemal Bey: “Tabi, söyledik bütün bunların tamamını. Buyurun, gelin, yapalım bütün bunların hepsini...” diye yanıtladı soruyu.
Anayasanın “değiştirilmesi dahi teklif edilemez” ikinci ve üçüncü maddelerinde ne var?
“Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik, sosyal bir hukuk Devletidir.” Bu maddede Cumhuriyet’in nitelikleri tanımlanmaktadır. Bu nedenledir ki Cumhuriyet’e karşı olan irticacı din bezirgânları, bölücüler, emperyalizme uşaklığı görev edinmiş liberaller, vatansız solcular gibi tescilli Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarını Anayasamızın bu maddesi rahatsız eder. Bunu biliyoruz... Ancak Kılıçdaroğlu’nu rahatsız eden yanı nedir?
Kılıçdaroğlu, devletin biçiminin belirlendiği ikinci maddedeki hangi sözcükten rahatsız olmaktadır? Yukarıda belirttiğimiz tescilli Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının Anayasanın 2. Maddesinde bir türlü kabul edemedikleri “Atatürk milliyetçiliği sözüdür. Kılıçdaroğlu da bu kervana katıldığına göre onun da rahatsızlığı sanırım aynı doğrultudadır.
Gelelim Anayasanın 3. Maddesine...
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili, Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.” Bu maddenin değiştirildiğinde Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet ortada kalmaz. Bölücülerin ısrarla ortadan kaldırılmasını istedikleri anayasa maddesi, bu. Bu anayasa maddesinin ortadan kaldırılması demek, Türkiye’nin bölünmesi demektir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in yok edilmesi demektir.
Kılıçdaroğlu’nun Anayasanın ikinci ve üçüncü maddelerinin değişikliğine bilerek ya da bilmeyerek onay vermesi oturduğu koltuğa ihanettir. Cumhuriyet’i kuran partinin genel başkanlık koltuğunda oturan birinin böylesine bir eylem içinde olması düşünülemez.
Yarın çıkar Kemal Bey, “Dil sürçmesi oldu.” “Söylediklerim çarpıtıldı.” “Şaşırdım.” “Soruyu anlamadım, yorgun olduğum için.”gibi sözlerle konuyu örtmeye çalışır. “Boğaz dokuz, kırk boğumdur.” demiş atalarımız, bunu unutma Kemal Bey! Siyaset sorumluluk işidir. Sözü söylerken iyi düşünmeli. Söz ağızdan çıktığında bir daha geri gelmez ok gibidir. Konuk olunan yerdeki ortama uyup sözler söylemek tutarlı siyasetçinin işi olmasa gerek. Şunu da eklemeliyim ki kimi zaman kişi, uygun ortam bulduğunda bilinçaltında sakladıklarını açık edebilir.
Ey CHP’li yurtsever arkadaşlarım, Kılıçdaroğlu ve ekibinin Cumhuriyet’i koruma gibi bir amacının olmadığını hala anlamadınız mı? Asıl amaçlarının AKP ile koalisyon kurarak açılımı sürdürmek ve Anayasayı değiştirmek olduğunu artık anlamanın zamanıdır.
Ey CHP’li arkadaşım, yoldaşım... İrtica ve bölücülük, yıllardır Cumhuriyet’i yıkmak, Atatürk’ü topraklarımızdan silmek için uğraşmakta. Bu konuda en büyük destekçileri ise dün İzmir’den denize dökülen sömürgeciler ve onların piyonları. Başka kimler mi var? Her dönemin ihanetçisi liberaller ile dönek solcular...
Ey Cumhuriyet ateşiyle yanıp tutuşan CHP’li yoldaşım! Bugün YCHP yönetimine bir bakıver. Dincisi, bölücüsü, liberali, AB solcuları var da bir şey yok. Kendisini Kemalist ya da Atatürkçü olarak tanımlayan kimse yok! Bu ilginç değil mi?  Haziran da koşa koşa AKP ile istikşafi görüşmelere gidenler, yarın 1 Kasım sonrası da yine AKP ile koalisyon kurmak için çırpınacaklar. Kılıçdaroğlu AKP ve HDP ile Cumhuriyet’e son kazmayı vuracak. Bu kazma ulus devleti de oradan kaldıracak. İleriyi görecek akılcı çözümlemeler varken o zaman bu inat niye?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                              27 Ekim 2015

ANKARA’YA BOMBA 3

                                               
Türkiye’nin kalbine saldırılmasında AKP hükümetinin rolü nedir?
AKP hükümetinin ihmalleri saymakla bitmez. Yanlış iç ve dış politikalarla teröristlere uygun bir alan yarattı. Ergenekon, Balyoz... gibi kumpaslarla güvenlik ve istihbarat güçlerini çok fazla zayıflatarak bu tür olaylardaki caydırıcı, önleyici gücü zaafa uğrattı. AKP ne Türkiye’nin ne de Ortadoğu’nun gerçeklerini öğrenemedi. Kasaba esnafı kurnazlığıyla uluslararası alanda gülünç, acıklı siyasetlere imza attı, bu yanlışlarını da sürdürmekte ısrarlı.
AKP yöneticilerinin yanlış politikaları gördüklerinde geri adım atma, özür dileme, özeleştiri yapma gibi bir alışkanlıkları yok! Oysa böyle davranmak insanlık erdemi... Yanlışta ısrar etmek, kara cehaletin göstergesi. Bu nedenle bu kara cehalet, Türkiye’ye çok pahalıya mal olmakta.
AKP ve RTE bu tür saldırıları planlayabilirler mi? Çok zor... Bu iş çok yönlü bir iş... AKP’de böyle yetenekler yok! Saldırı planı Atlantik’ten... AKP yalnızca seyirci, her şeyde olduğu gibi... AKP Ortadoğu’da oyun kurucu değil, kurulan oyunda yardımcı rollerde oynayan bir siyasal oluşum.
Ankara saldırısı yaklaşan seçimler de göz önüne alındığında AKP’ye oy yitirtir. Yurttaşlarının güvenliğini sağlayamayan bir iktidar, bunun bedelini sandıkta ama az, ama çok öder.
Türkiye, yanlış Ortadoğu politikaları yüzünden Pakistanlaşmakta, bir terör üssü olmakta. Türlü adlar altında birçok İslamcı terör örgütlerine “bizim çocuklar” anlayışıyla bakmakta AKP. Onları, mezhepçi bir anlayışla kontrol edeceğini düşünmekte. Oysa o örgütlerin kontrolü tamamen büyük istihbarat örgütlerinde, tıpkı PKK gibi. ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı batılı ülkeler Ortadoğu’yu kana bulayan terör örgütleri, askeri, siyasi, ekonomik, lojistik alanlarda desteklemekteler. Onların hedeflerini belirlemekteler. Onlara yön göstermekteler.
Suruç ve Ankara saldırılarının bombacılarının IŞİD militanı oldukları belirlendi. Bu durum, saldırılardaki Atlantik etkisini, rolünü değiştirmez. IŞİD, bu işlerde piyondur. Türkiye’nin savaşı ABD ile sürmektedir. ABD, yeri geldiğinde İslamcı terör örgütlerini, yeri geldiğinde ise bölücü PKK/PYD’yi kullanmakta Türkiye’ye karşı.
Dünyada emperyalizm gerçeğini bilmeden Ortadoğu’daki çatışmalar, Türkiye’deki olaylar doğru açıklanamaz, kavranamaz. Tetiği çekenden çok, tetiği çektirenlere bakmalı.
Özellikle HDP ve PKK’nın kuyruğuna takılmış kimi gruplar, Suruç ve Ankara saldırılarının devlet tarafından yapıldığını vurgulamaktalar. Devletle iktidar partisini bir tutmak büyük bir siyasal ve mantıksal hatadır. AKP’nin yaptığı yanlışlardan AKP sorumludur, devlet değil. Devleti sorumlu ilan edenler, yarın iktidar olduğunuzda aynı devleti yönetmeyecek misiniz?
Her olayda devleti sorumlu tutmak, emperyalist bir projeye hizmettir. Emperyalizm, yıllardır Atatürk’ün kurduğu laik, bağımsız devleti yıkmak için uğraşmakta. Sürekli olarak devleti karalayan propagandalar yapılmakta. Ne yazık ki Türkiye’de İslamcılarla bölücüler, liberaller ve vatansız solcular bu propagandalara alet olmaktalar. Burada görüldüğü gibi biçimsel olarak karşıt görünen bazı gruplar, özünde aynı yere hizmet ettiklerinden farklı değiller. Bu grupların hepsi emperyalizmin güdümünde...
Devleti yıkılacak bir aygıt olarak görmek ya da göstermek Türkiye’nin yurttaşlarına hizmet etmez. Hangi görüşten olursa olsunlar onların acı çekmelerine neden olur. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok! İşte Irak ve Libya... Devlet yok... Her gün iç çatışmalarda onlarca insan yaşamını yitirmekte. Ülke kaynakları heba edilmekte... Bu konuda Suriye gerçeği de gözümüzün önünde durmaktayken benzer hatalarla ülkemizi kan gölüne döndürmenin kime yararı olur ki?
Ankara saldırısından AKP elbette sorumludur. Yurttaşlarının güvenliğini sağlayamayan bir hükümet akan kanın her damlasının hesabını vermeli. Kendi ordusuna kumpas kuran, istihbarat kuruluşlarını günlük siyasal çıkarlara feda eden, komşularına kan ve gözyaşı ihraç eden, terör örgütleriyle kucak kucağa olan bir siyasal iktidarın sorumsuz olması düşünülebilir mi? Türkiye gibi önemli bir ülkenin yönetimi, erken ergenlik dönemini yaşamakta olan bir kişinin başbakanlığına terk edilebilir mi? Bu iş çocuk oyuncağı mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           22 Ekim 2015



ANKARA’YA BOMBA 2

                                               
Ankara’daki cankırımının kimler tarafından yapıldığını ortaya çıkarmak için öncelikle patlama öncesi oluşan siyasal gelişmeler, açıklamalar iyi anlaşılmalı. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu cankırımı, Ortadoğu’daki olaylardan bağımsız değil.
İntihar bombacılarının kim oldukları, hangi örgüte bağlı oldukları çok önemli değil. Çünkü bu tür örgüt ve kişiler bölgemizde çoktur. Ortadoğu’da ve Türkiye’de birçok terör örgütü büyük güçlerce beslenip büyütülür. Zamanı geldiğinde de kullanılır. Bu nedenle tetikçi piyonlarla değil, olayı planlayıp uygulayan asıl gücü ortaya çıkarmak önemlidir. Planlayan güç, hep ortada durur; ancak piyonlar zaman içinde değişir.  Bu nedenle terör olaylarını bitirmek için öncelikle yıkıcı eylemleri planlayıp destekleyen asıl güçle savaşmalı.
“Ankara Garı önündeki patlamalar kime yarar getirmiş, kime zarar vermiştir?” sorusunun yanıtı, bizi olayın failinin kimler olduğu gerçeğine götürecek en kestirme yoldur.
Sorumuzu yanıtlamaya başlayalım...
Ankara patlaması kime zarar vermiştir? Tabi ki Türkiye’ye... Ölenler, yararlananlar Türk yurttaşlarıdır. Saldırı, başkent’te gerçekleşmiştir. Bu nedenle saldırganlar, Türkiye’nin kalbine nişan almışlardır. Bu yönüyle Türk devletine bir tehdit ve uyarı söz konusudur. “Bu tehdit ve uyarının nedeni ne olabilir? Son aylarda değişen nedir?” soruları, uyarı ve tehdidin kaynağını bulmak için önemlidir.
Son aylarda Türkiye’nin politikalarındaki en önemli değişiklik, bölücü terörle mücadelede oldu. TSK’nın teröre karşı operasyonları başlayınca açılım süreci sona erdi. Terör örgütü PKK ağır kayıplar verdi. İşin en ilgi çeken yönü ise PKK’nın ayaklandırma girişimlerine karşı bölge halkı devletin yanında yer aldı. TSK operasyonlarıyla Suriye’de oluşmakta olan İkinci İsrail koridoru planı suya düştü. PKK’nın hem Türkiye içinde hem de Irak’ın kuzeyinde tutunması olanaksızlaştı. Terör örgütü, belki de tarihinin en zor dönemini yaşamakta.
TSK’nın bölücü terör örgütüne karşı operasyon başlatmasının ardından Rusya, Suriye’deki terör hedeflerini vurmaya başladı. Rusya’nın müdahalesiyle rahatlayan Suriye, kara güçleriyle saldırıya başladı. Emperyalist Batı’nın Suriye’deki bütün planları böylece çöküverdi. ABD’nin kara gücüm dediği PKK/PYD, hem Türkiye hem de Suriye cephelerinde yenilmeye başladı. Bu durum, doğaldır ki PKK/PYD’nin müttefiklerini rahatsız etti. Bu nedenle ABD, kara gücünün yenilgisini oturup izleyemezdi. İzlemedi de...
Peki, Ankara’ya saldırı kimlere yarar sağlamıştır?
Öncelikle Ankara saldırısı, en büyük yararı ABD’ye sağlamıştır. Türkiye’deki kutuplaşmayı artırmıştır bu saldırı. Emperyalizmin “Böl, parçala, yönet!” ilkesi doğrultusunda toplumun bölünmesine hizmet etmekte patlama. Etnik ve mezhep temelindeki ayrışmayı körüklemekte. Toplumu korkutarak çökmekte olan BOP’u yaşama geçirme amacı taşımakta.
Saldırıdan ikinci büyük yararı, PKK/HDP’nin sağladığını söyleyebiliriz. 7 Haziran seçimlerinden sonra kamuoyundaki imajı bozulan HDP’nin bir yardıma gereksinimi vardı. İşte, o yardım eli ona, okyanus ötesinden geldi. Nasıl mı? Ankara’daki patlayıcılarla...
7 Haziran’dan sonra HDP’nin yalnızca medya desteğiyle toplumda oluşturduğu algı çökmedi. Bu algıyla türlü kesimlerle kurduğu seçim ittifakı da çöktü. Bu nedenle çöken ittifakı yeniden onarmak da büyük ağabeye düştü. Büyük cankırımıyla HDP/PKK masum ve mağdur durumuna sokuldu.
Ankara patlamasının en ilginç yanı şudur: Neredeyse her kentimize cenazeler gitti. Bununla yapılmak istenen PKK’nın yalnızca bölgesel bir örgüt değil, Türkiye’nin tümünde temsil edilen siyasal bir oluşum olduğu algısını yaratmak içindi. Bu nedenle patlayıcıların patlatıldıkları yerler özel bir dikkatle ve çalışmayla seçildi, diyebiliriz. Bu durum göstermektedir ki miting öncesi eylem çok iyi çalışılmış. Yürüyüşü düzenleyen gruplar iyi incelenmiş. Hangi grupların nerelerde toplanacağının bombacılarca bilindiğini söylersek yanılmayız sanırım.
Ankara saldırısıyla neler yapılmak istenmiştir? Bu soru can alıcıdır.
Öncelikle Ankara saldırısından sonra HDP/PKK’nın seçim barajında kalma olasılığı azalmıştır artık. 1 Kasım seçimlerinden sonra HDP’li seçenekler daha çok gündeme gelecek.
7 Haziran seçimlerinden sonra CHP yönetiminde tavır değişikliği oldu. PKK eylemlerine karşı çıkıldı. TSK operasyonları haklı görüldü. Hatta Vatan Partisi ile seçim işbirliği güdeme geldi. Bu nedenle Ankara patlamalarıyla CHP yönetiminin açılımcı çizgiye dönmesi istendi. Özellikle HDP/PKK’nın siyasal alanda tecride uğramasının önüne geçilmesi amaçlandı bu yolla.
AKP’ye ileti çok açık... İktidar partisine açılımı yeniden başlatması için bir çağrı bu. Açılım yoluyla yenilen PKK’yı kurtarması istenmekte AKP’den. ABD, kara gücüne açık destek iletisini patlayıcıların üzerine yazıp gönderdi.
Asıl büyük ileti TSK’ya. PKK’ya karşı operasyonların bitirilmesi istenmekte. Türkiye’nin kalbinin hedef alınması bundandır. Yine bu yolla Türkiye’den Ortadoğu cephesinde ABD’nin yanında durması istenmekte. Avrasya cephesine geçmemesi için bir tehdit ve uyarı yapılmıştır Ankara saldırısıyla. TSK, bu saldırıya karşı teslim olmadığını PKK’ya karşı operasyonlarını sürdürerek göstermiştir. Burada önemli bir nokta ise siyasetçilerin bu tehdit ve uyarıya ne yanıt vereceğidir.
Ankara bombasıyla Rusya’ya da ileti gönderildi. Suriye’deki ABD müttefiki terör gruplarına karşı harekâtını durdurması istenmekte. Rusya’nın da benzer terör saldırılarına hedef olabileceği uyarısı var burada.
Ankara’ya saldırıyla 1 Kasım sonrasında siyasal partilerin önüne bölücü anayasa konmakta. Bakalım, partilerin buna yanıtı ne olacak? Teslimiyet mi, yoksa Türkiye’yi savunmak mı?
Patlayıcıların fabrikasyon olduğu AKP Hükümeti sözcüsü tarafından açıklandı. Burada asıl soru şudur: Bu patlayıcılar hangi ülkenin, hangi fabrikasından çıktı? Hangi ordunun envanterine kayıtlıdır bu iki patlayıcı? Evet, yanıtı aranması gereken soru budur.
Peki, benzer saldırılar yine olur mu? ABD, Ortadoğu’daki mevzilerini kolay kolay terk etmeyecek. Bu nedenle benzer saldırılar hem Türkiye’de hem de komşu ülkelerde olabilir. Hatta Rusya da bu tür terör olaylarının hedefindedir. Görüldüğü gibi Ortadoğu BOP’u yırtarken bazı saldırıları da göğüslemek zorunda.
Saldıran, öldüren emperyalizm; ölenlerse mazlum halklar...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           21 Ekim 2015


BAYRAK SEVGİSİNİ ÇOCUKLARDAN ÖĞRENİN

                        
Diyarbakır’ın Bağlar İlçesindeki Fatih Ortaokulunun bahçesinde Atatürk Büstü var. Büst’ün yanında da bayrak direği... Direkte dalgalanan ay yıldızlı bayrak... PKK’lı vatansız teröristler, o bayrağı direkten indirip yere atıyorlar.
PKK’lıların Türk Bayrağını yere atmaları şaşırtıcı değil. “Biji Serok Obama!” diye bağıranlardan Türk Bayrağına saygı ve sevgi beklemek boşunadır. Çünkü onlar, emperyalist boyunduruk altında piyon olmayı çoktan kabullenmişler. Piyon olanların bayrağı da efendilerinin bayrağı olur.
PKK’lıların okul bahçesine attıkları bayrağı, iki çocuk yerden alıyor. Önce daha kısa boylu olanı, bayrağı öpüp alnına koyuyor. O öperken bayrağı, yanındaki de bir başka köşesini öpmekte bağımsızlık simgemizin. Arkasından üçüncü bir çocuk geliyor gururla. Bayrağı alıyor, öpüp başına koyduktan sonra bayrak direğine tırmanıp asıyor al yıldızlı gururumuzu olması gereken yere. Dördüncü bir çocuk yetişiyor hemen ve çocuklar alkışlamaktalar bayrağı ve direkteki arkadaşlarını.
Üç tane aslan yürekli çocuk... Bakmayın boylarına, onlardaki yürek, o kadar büyük ki sığmaz göğüs kafeslerine. Bayrağı yerden alarak öpüp direğe asan duygu nedir? Yurt sevgisi... Kocaman yüreklere yer etmiş bu yurt sevgisini, küçücük bedenlerden söküp alabilecek bir güç var mı? Tabi ki yok!
Türk Bayrağına savaş açanlar, televizyon ekranlarından sözü eveleyip geveleyen sözde aydınlar, bayrak düşmanı liberaller, vatansız Sorosçu solcular, Türk bayrağının altında yaşamanın özgürlüğünü kavramayıp “eşit yurttaşlık(!)” peşinde koşan şaşkın politikacılar, ulus olmanın verdiği güveni anlamayıp bilisiz tarikat liderlerinin peşinden koşan aymazlar... Görün, anlayın bu çocukları... Bu çocuklardan utanın, utanın! Yüzünüz kaldıysa eğer kızarsın birazcık. Vicdanınızdan küçük bir kırıntı varsa içinizde, bu kahraman çocukların gösterdiği yurt sevgisi karşısında sızlasın, sızlayabildiği kadar...
Fatih Ortaokulunun bahçesindeki o çocuklarda, o yürek varken Türkiye bölünmez, bayrak da yere düşmez. Bölücüler mi? Yaptıkları hainlikle kalırlar. Hem de emperyalist uşaklığıyla yaftalanarak...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       19 Ekim 2015


BİR KAHRAMANI KARŞILARKEN


Doğu Perinçek, bazı Avrupa ülkelerinin düşünce özgürlüğüne aykırı, Türkiye’yi önyargılarla yargısız infaza mahkûm eden uygulamalarına karşı AİHM’deki davayı kazandı. Bu dava, Türkiye’ye büyük bir utku kazandırdı. Bu utkunun kahramanı da Doğu Perinçek’tir.
16 Ekim 2015 günü, Doğu Perinçek’i karşılamak üzere yurtseverler Atatürk Havaalanındaydı. Perinçek’i taşıyan uçak alana inmek üzereydi, ancak bekleyenlerin sabırsızlığı gözlerinden okunmaktaydı. Herkes sevinçli ve coşkuluydu. Uçak, alana indi. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Sloganlar, ciğerlerden sökülüp gelmekteydi. Bayrak denizinde coşkun bir dalga vardı.
Nihayet, Doğu Perinçek’in kürsüye gelmekte olduğu haber verildi. Bayrak denizinde coşkun dalgalar arttı, Her yer kırmızı beyazdı. Türk bayraklarıyla Vatan Partisinin amblemleri gökyüzüne selam göndermekteydi. Atatürk posterleri ellerde gururla yükseğe kaldırılmakta.
Doğu Perinçek, kürsüye çıktığında bayrak denizi daha bir coşkun dalgalandı. Birçok kişinin gözlerinde sevinç gözyaşları vardı. 
Lozan, Montrö antlaşmalarıyla Hatay’ın anavatana katılmasından bu yana Türkiye’nin yıllar sonra uluslar arası alanda kazandığı büyük bir başarıydı AİHM utkusu. Yıllardır her türlü suçlamaya, iftiraya karşı suskun kalan siyasetçinin yarattığı umutsuzluk havasının dağıtılmasıydı. Umudun filizlendiği büyük bir utkunun kutlanması tüm ulusun hakkıydı.
İsterdik ki o gün Perinçek’i tüm parti liderleri, yandaşlarıyla orada karşılasınlar. Büyük ve haklı bir utkuyu birlikte kutlayalım. Liderler gelemedi, diyelim... Partilerin en yakın ilçe örgütlerinden temsili bir kitlenin orada olması beklenirdi gelecek adına. Ne yazık ki böylesine uygar davranışı görmek olanaksız oldu. Ancak farklı partilerin üyelerinden kişisel katılımlar vardı karşılamada.
Perinçek’in konuşması heyecan vericiydi. Gururdan çok alçakgönüllülük vardı tavrında. Başarıyı herkesle paylaşma ve tüm ulusa mal etme düşüncesi okunuyordu her sözcüğünden. Büyüklük gösterisi yerine, görevini hakkıyla başarmış birinin iç rahatlığı okunmaktaydı yüzünden. Yeni başarılara ulaşmanın planları vardı sanki gözlerinde. İşte, lider olmanın, büyük olmanın paylaşımcı tavrı. Her türlü kompleksten arınmış bir adam. Hiç kimseye, yoluna taş koyanlara bile en küçük bir sitemde bulunmayan bir yüce gönüllülük... Atalarımız: “Başak olgunlaştıkça başını aşağı salar.” dememiş boşuna. Perinçek Türkiye topraklarının verimliliğinde olgunlaşmış bir başak gibi durmakta karşımızda.
Vatan Partisi, yüzde yarım oyla Avrupa’yı dize getirdi. Atatürk’ün “Bir Türk dünyaya bedeldir.” özdeyişini yaşama geçirerek kanıtlamış oldu Doğu Perinçek.
Siyasette niteliğe değil de niceliğe önem verenlerin düşünmesi gereken bir durum. Demek ki partilerin, liderlerin gücü aldıkları oyla orantılı değil. Önemli olan doğru siyaset, doğru düşünce, sağlam bir inanç, yenilmez bir mücadele azmi, halka kendini adama ve ulusa olan sonsuz sevgin gerekmekte. Doğu Bey’de ve Vatan Partisi’nde bu saydığımız nitelikler fazlasıyla var. Oyunu çoğaltan bir Vatan Partisi neler yapmaz ki?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                               18 Ekim 2015

ANKARA’YA BOMBA 1


10 Ekim günü Ankara’da “emek, barış, demokrasi” adıyla yapılan mitingde iki ayrı patlama oldu. Patlamayla büyük bir cankırımı yaşandı. Doksan dokuz yurttaşımız yaşamını yitirdi. Yüzlerce insanımız da yaralandı.
Peki, 10 Ekim’e gelinceye kadar neler oldu? Ankara Garı önünde cankırımının olacağına ilişkin belirtiler var mıydı? Öncelikle bu soruları yanıtlamalı.
CİA’nın eski Türkiye uzmanı Henri Barkey 12 Eylül 2015 günü “Seçimlerden ya aynı sonuç çıkacak ya da HDP, Meclis’e giremeyecek ve şehirler havaya uçacak” demişti. Açıkçası Barkey, burada Türkiye’yi tehdit etmekte. HDP’nin ne pahasına olursa olsun seçim barajını aşması gerektiğini söylemekte.
Birçok yurttaşımız, Barkey’in HDP sevgisini anlamakta güçlük çekebilir. Ancak ABD’nin HDP/PKK sevgisini, ilişkisini anlamadan yaşadığımız terör sürecini açıklamamız olanaksız.
Amerikalıların düşüncesini yukarıda açıkladık. Acaba İngilizler neler söylediler?
İngiliz Independent gazetesi 22 Eylül 2015 günü yayımlanan yazıda, Türkiye’nin PKK/PYD ile yan yana getirilmesi için baskı yapılması istemekte. Aynı yazıda “ABD’nin Türkiye’den PKK’ya yönelik saldırıları durdurmasını en şiddetli biçimde istemesi gerektiğini” söylenmekte. ABD’lilerden sonra İngilizlerin de büyük bir PKK/PYD sevgisinin olduğu görülmekte. Üstelik bu açıklamalar, bizzat ABD yöneticilerinin “PYD/PKK bizim kara gücümüzdür.” dedikleri bir zamana rastlamakta. Bu da üzerinde durulması gereken önemli bir nokta.
Ankara’daki patlamadan yaklaşık iki hafta önce PKK liderlerinden Murat Karayılan: “Ha yarın onlar şehirlerde daha fazla katliama yönelirlerse o zaman Ölümsüzler Taburu da metropollerde harekete geçer.” demişti. Karayılan’ın burada “onlar” diye anlatmak istediği güvenlik güçleri. “Ölümsüzler Taburu” ise canlı bombalar... Bu sözler oldukça açık, açıklamaya gerek var mı?
PKK’nın Avrupa’da yayın yapan Yeni Özgür Politika gazetesinde “Hüseyin Ali” adıyla yazan PKK’nın liderlerinden Mustafa Karasu, Ankara’daki bombalı saldırının istihbaratının bir hafta önceden Kürt siyasetçilere geldiğini yazmış. “Kürt siyasetçiler” sözüyle anlatılan, HDP yöneticileri olsa gerek. O zaman sormazlar mı adama: “Patlamanın olacağını bile bile o mitingi neden yaptınız?” diye. Barış güvercini maskesiyle dolaşan HDP yöneticileri bu sorunun yanıtını vermeliler.
ABD Dışişleri Bakanlığı, patlamadan üç gün önce Çarşamba günü Ankara’daki elçiliğine bir mektup göndererek “Türkiye’de çalışan yurttaşlarının güvenliklerini sağlayamayacaklarını, aileleriyle ABD’ye dönmek isteyenlerin masraflarının devletçe karşılanacağının” bildirildiği gazetelerde yayımlandı. Ne kadar ilginç değil mi?
Gelelim TSK’nın uyarısına... 3 Temmuz 2015 tarihli Aydınlık gazetesinin manşetinde “TSK: Müdahale ABD Planlarını Bozar” başlığı vardı. Nereye müdahale? Kürt koridoruna... Kimin müdahalesi? TSK ya da başka bir gücün? Bu haberde TSK’nın bir de uyarısı vardı hükümete. “ABD yurt içinde provokasyonlar yapabilir.” diye... Dinleyen oldu mu? Neyi dinliyor ki AKP hükümeti? TSK’nın uyarısını mı dinleyecek...
Yukarıda Ankara patlamasından önce birtakım gelişmeleri anlatmaya çalıştık yorumsuz... Bütün bu belirtilere karşın patlayan bombalar ve ölen onlarca insan... Sorumlular mı? Her zaman ki gibi sorumsuzca ve pişkince ortalıkta gezmekteler... Kimi barış diye diye... Kimi şaşkın ördek misali... Kimi de yeni canları toprağa düşürecek yeni planların peşinde...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           15 Ekim 2015