ILIMLI ATATÜRKÇÜLÜK MÜ?


Gazeteci Can Ataklı, Gerçeği Söylemeyip Saklayalım mı?” başlıklı yazıma dostça bir eleştiride bulundu. Eleştirinin insanı ve toplumu geliştirdiğini düşünen biri olarak Sayın Ataklı’nın eleştirilerini önemsedim ve bakış açımızdaki farklılıklara değinmenin zorunlu olduğunu düşündüm.

Sayın Ataklı, yazımda sözünü ettiğin Hanımefendi’nin bana karşı “nezaketsiz davranışı için üzüldüğünü” söylemekte. Bu inceliği için sağolsun. Ancak yazımdaki kişinin saldırgan, baskıcı ve kişi özgürlüğünü yok sayan tutumuna benzer davranışlar ne yazık ki kendilerini “Atatürkçü, devrimci, solcu…” olarak tanımlayan birçok kişide görülmekte. Hele sosyal medyadaki yazılanlara baktığımızda bunu açıkça görmekteyiz. Farklı düşüncedeki kişileri küçük görmek, görüşleri nedeniyle aşağılamak, hakaret etmek, onların zekâ düzeyleriyle ilgili saptamalarda bulunmak, küfretmek… sıkça rastlanan propaganda yöntemleri. Bu davranışlar konusunda özellikle AKP’den kopmakta olan yurttaşlarımız, partilerinden kopmak yerine AKP’ye daha çok sarılmaktalar. Bundan anlıyoruz ki CHP ve Atatürkçülük adına sosyal medyada klavye oynatanların; sokakta, kahvede propaganda yapanların davranışları, sözleri, olaylara bakışları, saldırganlıkları, kabalıklarıyla AKP’ye çalıştıklarını söyleyebiliriz. Karşıtına hakaret ederek görüşlerini değiştireceğini düşünmek nasıl bir aymazlık? Sayın Ataklı, deneyimli bir gazeteci ve televizyoncu olarak bu aymazlıkla mücadele etmeyi görev edinmek ister misiniz?

Öncelikle belirtmem gereken şudur: Kemalist düşünceye sahip biriyim. Düşünsel ve eylemsel kılavuzum, Atatürk. Siyasal olaylara bakışım, düşünce ve olguları değerlendirişim, siyasal duruşları çözümlemem hep Kemalizmin bakış açısıyla olmakta.

Sosyal medyada Atatürk fotoğrafları paylaşmayı, Atatürkçülük sananlardan değilim. Böyle içi boş bir Atatürkçülüğü de karşıyım. Fotoğrafla Atatürkçü olunacağı düşüncesinin de başta 12 Eylül darbecileri ve AB-ABD emperyalistlerince halkımıza dayatıldığının bilincindeyim. Amaç; Atatürk’ü putlaştırmak, Kemalizmin düşünsel içeriğini boşaltarak onu batıcılık olarak algılatmak.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki, Atatürk batıcı değildi. Son nefesine dek Batı ile savaştı. Batı emperyalizminin vahşeti, sömürüsü, insan kırımı, baskıcılığı karşısında hep ezilen dünyanın yanında oldu. Emperyalizme karşı olmak, Kemalizmin temel direği. Bu temel direği yıktığınızda Kemalizm diye bir şey kalmaz.

Sayın Ataklı, yazıma yaptığınız eleştiride “Dünyanın bütün uygar ve demokratik ülkeleri Türkiye’de olup bitenleri ibretle izliyor.” demektesiniz. Ne yazık ki bu tümcenizdeki görüşleri, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok CHP yöneticisi ile bazı Atatürkçü(!) köşe yazıcıları da sık sık dile getirmekteler.

Söz konusu yazıma konu olan ABD Dışişleri Bakanlığı açıklaması, bana göre İmamoğlu lehine kamuoyun oluşturmaktır. Türkiye’nin yurtseverlerinin bu açıklamayla ilgili söyleyecekleri şudur: İmamoğlu’nun hakkını aramak, ABD’nin işi mi? Öncelikle bu duruma, başta İmamoğlu ve CHP yöneticileri karşı çıkmalı.

Türkiye’de demokrasinin kurulmasını uygar(!) ve demokratik(!) ülkelerin” hoşuna gitsin diye istemiyoruz. Demokratikleşmeyi; halkımızı daha özgür, daha uygar, daha mutlu, daha çağcıl yaşatmak için istemek zorundayız. “Uygar ve demokratik ülkeler” dedikleriniz batılı emperyalistler…

Dün Irak’ta oluk oluk mazlumların kanı aktığında “uygarlık ve demokrasi” neredeydi?

Vietnam, Laos, Kamboçya, Kore, Latin Amerika ülkeleri, Burundi, Ruanda, Kongo, Nijerya, Libya, Çad, Yemen ve Sudan’da… insanları vahşice katledenler, kırıma uğratanlar bu “uygar ve demokratik ülkeler” değil miydi?

Venezuela’ya cumhurbaşkanı atayıp sonrasında alçakça darbe girimi yaptıran uygar(!), demokratik(!) ABD ve bu alçaklığa ses çıkarmayıp destekleyen uygar(!), demokratik(!) AB ülkelerinin olduğuna hiç şaşırmadık.

Sayın Ataklı, yaklaşık kırk yıldır ulusumuzun birliğine, devletimizin varlığına, yurdumuzun bütünlüğüne, yurttaşımızın canına kastetmiş bölücü terör örgütü PKK’nın en büyük destekçileri sözünü ettiğiniz sözde uygar ve demokratik ülkeler” değil mi? Bu vahşi örgüte, TIR’lar dolusu silah veren ABD’ye bir çift sözümüz olmayacak mı? ABD’nin haddi ve hakkı mıdır Türkiye’deki seçimlerin nasıl yapıldığını ve sonuçlarını değerlendirip ülkemizdeki demokratik işlerliği sorgulamak?

ABD, İsrail, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ülkemizi güneyden ve batıdan kuşatmaktalar. Doğu Akdeniz’de bir emperyalist saldırıyla karşı karşıyayız. Muhalefet partilerinin bu konuda sessiz kalmalarının nedenini merak etmeyecek miyiz? İktidar partisinin geçmişte yaptığı vahim hatalar yüzünden muhalefetin konuya sırtını dönmesi, Türkiye’ye sırt dönmek değil mi?

Sayın Ataklı, bana gönderdiğiniz iletide: “Konu, Türkiye’nin içişlerine karışılması değildir. Uygarlık ve vahşilik arasındaki tercihtir.” demişsiniz. Bu sözlerinizden anlaşılmaktadır ki Türkiye’ye demokrasi dersi vermeye çalışan ülkelerin “uygar”, Türkiye’nin ve geri kalmış ülkelerin “vahşi” olduğudur. Sizin “uygar” dediğiniz, Mehmet Akif’in tarihsel bir saptamayla “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” dediği Batı’nın uygar(!) davranışlarını sömürgeci dönemlerinden beri izlemekteyiz. Yani biz adam olamıyoruz da Batı mı bizi adam edecek?

Yukarıda saydığım ezilen ülkelerdeki vahşetin boyutlarını anlatmaya sayfalar yetmez. “Uygarlık ve vahşilik” konusunda Tanzimatçılar gibi mi, yoksa Atatürk gibi mi düşünüp davranacağız? Ben, Atatürk gibi düşünenlerdenim. Bunun için kapitalizm ve emperyalizmi insanlığın baş düşmanı görmekteyim.

Atatürk’ün kaleme aldığı ve TBMM’nin 18 Kasım 1920’de kabul ettiği Halkçılık Beyannamesi, bugün de kılavuzumuz olmalı. Bu beyanname ile emperyalizm ve kapitalizme savaş açmıştır Yüce Önder. Bu savaşı, 10 Kasım 19838’’e dek sürdü. Ölüm döşeğinde İnönü, Bayar, Ali Fuat, Tevfik Rüştü ve Kılıç Ali’ye “Sovyetler Birliği’ne karşı kurulacak batı ittifaklarının hiçbirine girmemeleri konusunda uyarılarda bulundu. Bu yarılar, sözü edilen kişilerin anılarında var.

Atatürk: “Efendiler, Batı’nın hiçbir vakit affedemeyeceğimiz zalimleri, memleketimiz Türkiya’yı parçalamak, bu topraklarda yaşayan milletimizin haysiyetini, bağımsızlığını ayaklar altına almak için verdikleri asırlık kararı en nihayet tatbik mevkiine koyarken, milletimiz, bugün cihanı kapsayan inkılaplar ve ihtilaller içinde mevcudiyetini muhafaza lüzumuna kanidir… (1 Kasım 1920, Ankara Subay Adayları Talimgahının Diploma Töreninde Konuşma, Atatürk’ün Kendi Kaleminden Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, Kaynak Yayınları, s. 134)”

Sayın Ataklı, Atatürk batılı zalimleri hiçbir zaman affetmeyeceğini söylemekte, bu görüşe bilmem katılır mısınız?

Yazımda söz etmediğim halde “Erdoğan’dan antiemperyalist bir kahraman çıkarma çabasını ise üzülerek izliyorum.” demiş gönderdiği iletinin sonunda Can Bey. Konu dışın acıkarak yanıt verme, yorum yapma son yıllarda sosyal medyada özellikle muhaliflerin özellikle ilgi çeken bir davranışı. Nedense konuya odaklanma yerine, konuyu saptırma amacı taşımakta bu durum.

Sayın Ataklı, Mondros Anlaşmasını Osmanlı Devleti adına imzalayan Rauf Bey’in Kurtuluş Savaşı’mızın ilk ateşini Mustafa Kemal’le yaktığını biliyordur sanırım. Atatürk Samsun’a çıkmadan önce Vahdettin’le dört kez görüştü. Bu görüşmelerde Mustafa Kemal, milli bir hükümetin kurulmasını ve bu hükümette harbiye nazırlığının kendisine verilmesini istiyor. Bu seçenek gerçekleşmeyince Vahdettin’i Anadolu’ya kaçırıp kurtuluş mücadelesini başlatmak istiyor. Bu seçenek de olmayınca Samsun’a çıkıyor. (Alev Coşkun, Samsun’dan Önce 6 Ay, Cumhuriyet Kitapları) Burada da görüldüğü gibi Atatürk, Vahdettin’in gücünden yararlanmak istemekte antiemperyalist mücadelede.

Ülkem ve İslam dünyası, ABD düşünce kuruluşlarıyla CİA tarafından uygulamaya sokulan 1Ilımlı İslamcılık” ile çökertilmeye çalışıldı. Türkiye bu proje ile birçok cumhuriyet değerini ve kurumunu yitirdi.

ABD emperyalizmi, “Ilımlı Atatürkçülük” ile Cumhuriyet’imizin cenaze namazının kıldırılması görevini, Kılıçdaroğlu eliyle kurucu parti CHP’ye verdi. Bunun içindir ki iktidarın yaptığı yanlış uygulamada (Her yurtseverin sonuna dek mücadele etmesi gerekir bu yanlışlarla.) “Biz, bunu dünyaya anlatamayız.” benzeri sözler söylemekteler. Biz iktidarın yanlış uygulamalarını, “dünya” dedikleri birkaç emperyalist ülkeye değil; halkımıza anlatmalıyız. Yakınma yeri de karar yeri de halkımızdır.

Not: Can Ataklı’nın gönderdiği email:

Not: Sayın Can Ataklı'nın gönderdiği email...

 

Can Ataklı

11 May 2019 11:55 (3 gün önce)

 

Alıcı: ben

sevgili hacıömeroğlu

 

yanınıza gelen kişinin nezaketsiz davranışları için üzüldüm

ancak siz de biliyorsunuz ki amerika "imamoğlu" demedi.

amerika sözcüsünün türkiye'deki demokrasi ve hukuk dışı tutumlara yönelik eleştirisi CHP desteği veya "Amerika İmamoğlu dedi" şeklinde algılamak yanlıştır.

dünyanın bütün uygar ve demokratik ülkeleri Türkiye'de olup bitenleri ibretle izliyor.

konu türkiyenin iç işleri karışılması değildir.

uygarlık vahşilik arasındaki tercihtir.

düşman sizi övmüyor.

yanlış algı yaratmak hiçbirimizin çıkarına olmaz .

erdoğan'dan antiemperyalist bir kahraman çıkarma çabasını ise üzülerek izliyorum

 

 

                                                             Adil Hacıömeroğlu

                                                           14 Mayıs 2019

 

 

 

GERÇEĞİ SÖYLEMEYİP SAKLAYALIM MI?


                                 
Bugün öğleden sonra Bostancı’dan bir belediye otobüsüne bindim. Boş bir koltuk bulunca oturdum ve gazetemi açıp okumaya başladım. Bu arada okuduğum gazetenin Aydınlık olduğunu da söyleyeyim.
Kent içinde toplu taşım araçlarında, şehirlerarası ya da yurtdışı gezilerimde kitap, dergi, gazete okurum genellikle. Kitap okumadığım zamanlarda ya yanımdaki kişiyle söyleşirim ya da çevreyi izleyip hayal kurarım. Yolculuk sırasında uyumayı sevmem.
Yolculuğum sırasında kitap okumamı engeller diye akıllı telefon kullanmam. İnterneti evde kullanırım. O da belirli sürelerle… Dışarda okuduğum kitapla evde okuduklarım farlıdır. Çantamda taşıdığım kitap ya da dergiyi evde okumam. Akıllı telefon kullanımının zamanımın Günümün önemli bir kısmını, sosyal medyada harcamamak için akıllı telefon kullanmam. Önceliğim sosyal medyadan değil, okumaktan yanadır.
İnternet ortamında kitap okumaktan zevk almam. Çünkü okuyup beğendiklerimin altını kırmızı kalemle, beğenmediklerimin altını da mavi kalemle çizerim. Kitap sayfalarına notlar alırım. Konuyla ilgili fişler çıkarırım. Okuduğum kitapların bazıları üzerinde düzeltme yapar, yaptığım düzeltmeleri yayınevine iletirim. Bu saydıklarımı, internet ortamında yapamayacağımdan orada bir şeyler okumak da bana çok yavan gelir.
Neyse sözü uzatmayalım… Yolculuk yaptığım 10 numaralı otobüse dönelim. Çoğu zaman gazete okurken yan koltuklardan gazeteme göz atıldığını fark eder ve bundan memnun olurum. Bu nedenle sayfaları çevirmekte acele etmem. Ağırdan alırım okumayı, ki gazeteme göz konuğu olanlar da okusun, diye. Bu sefer de öyle yaptım.
İneceğim yere yaklaşınca gazetemi katlayıp çantama koydum. İniş kapısına yaklaştım. Otobüs durakta durduğunda inip metroya binmek için yavaşça yürümeye başladım. Yanımda yürümekte olan kadınlardan biri: “Beyefendi, gazetenizin manşetini gördüm, neden AKP’yi destekliyorsunuz?” diye sordu bana.
Ben: “Manşette AKP’yi desteklediğimiz mi yazıyor?” diye yanıtladım onu. Hemen çantamdan gazetemi çıkarıp manşeti gösterdim.
O: “İşte, bu manşet AKP’ye hizmet ediyor.” dedi, biraz da kızarak.
Kadın, bir süre susmadı, hızlı bir tempoyla ve dediklerini sürekli yineleyerek anlaşılmaz sözler söyledi.
Ben: “Söyleyecekleriniz bitti mi?” diye sordum.
“Bitti!” diye yanıtladı beni, sinirli sinirli.
“Sakin olup bir dakika beni dinleyin. Bakın manşette ne yazıyor? ‘ABD İMAMOĞLU DEDİ’ Açıklama yapıp ‘İmamoğlu’ diyen kim? ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus. Aydınlık ne yaptı? ABD’nin Türkiye’deki seçimlere müdahalesi sayılacak bu açıklamayı yayımladı. Gazete haber verme görevini yaptı. Ne yapsaydı? Bu haberi yok mu saysaydı? Doğru habercilik yaptığı için kutlamamız gerekmez mi gazeteyi?”
Dinledi, öfkeli öfkeli.  “Ama…” dedi, “Yine de yayımlamamak gerek, çünkü bu AKP’nin ekmeğine yağ sürer.”
“Bakın Hanımefendi, Bu haber, AKP’nin ekmeğine değil; Türkiye’nin ekmeğine yağ sürer. Bu haberi okuyanlar, CHP’ye de AKP’ye de oy vermez; İlker Yücel’e oy verir. Böylece ABD oyunu da bozulmuş olur, daha iyi değil mi?”
Kadın: “Vatan Partisi adayı kazanamaz ki…” dedi umarsızca ve küçümseyerek.
“Siz oy verirseniz kazanır. Eğer bu haber sizleri rahatsız ediyorsa çıksın CHP sözcüleri, ABD’ye: ‘Bizim işimize karışmayın!’ desinler.”
O: “Atatürkçüleri bölüyorsunuz.” diye bağırdı.
“Hanımefendi, Atatürk son nefesine kadar emperyalizmle mücadele etti. Emperyalizme ve kapitalizme karşı olduğunu her fırsatta söyledi. Yaşamının hiçbir döneminde emperyalizmden medet ummadı, hep halkına ve ülkesine güvendi.” dedim sakince.
Söyleşip tartışarak zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. İneceğim durağa yaklaşmıştık.
Ona, Fidel Castro’nun şu sözünü anımsattım: “Düşmanın seni övüyorsa sen de bir puştluk vardır.” “Mutlu günler…” dileyip metrodan indim.
Bizim Kemalizme baş koymuş devrimciler olarak düşmanın nefretine; dostların, mazlumların övgüsüne gereksinimimiz var.
Türkiye emperyalist kuşatma içinde seçeneksiz bırakılmak istenirken bilgiden, öngörüden, tarihsel bilinçten, tartışma kültüründen yoksunluk doruklarda… Demokrasiyi savunanlar(!), kendi adaylarına oy vermeyi zorunlu kılmaktalar. Farklı düşünenlere tahammül edemeyenler, demokrasiyi savunabilirler mi?
Yazımızı Atatürk’ün bugünlerde çok geçerli olan bir sözüyle bitirelim: “Şerlerin en kötüsü ehven-i şerdir.” Şerden de ehven-i şerden de yana değilim. Kimden mi yanayım? Kemalizmi göğsünü gere gere savunandan…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       10 Mayıs 2019




ANDIMIZ


                                               
            Babalarımız "Andımız"la gururlanıp büyüdüler. Biz, "Andımız"ı göğsümüz gere gere okuduk en yüksek sesimizle. Çocuklarımız, hançerelerini yırta yırta bağırdı “Andımız”ın her sözcüğünü sonsuz ufuklara.
            Üç kuşaktır…
"Türküm" dedik ulusça...
            "Doğruyum, çalışkanım..." demeyi, davranış olarak benimsedik.
            "Büyükleri saymayı, küçükleri korumayı" insan olmanın bir yasası saydık.
            "Yurdumuzu, milletimizi özden sevmeyi" yurtseverliğimizin ana ilkesi olarak belirledik.
            "Yükselip ileri gitmeyi" çağdaşlaşmanın ülküsü olarak düşündük.
         "Atatürk'ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğimize ant içtik." coşkuyla. Bunu, yaşam ilkemiz edindik.
            "Varlığımızı, Türk varlığına armağan etmeyi" ülkemize, tarihimize, vatanımıza, milletimize, şehitlerimize bağlılığın bir kuralı olarak amaçladık.
            "Ne mutlu Türk'üm diyene!" özdeyişini, yüzyıllardır bize "etrak-ı biidrak" diyenlere inat, cesaretle haykırdık tarihin karanlık dönemlerine karşı...
            Ne yazık ki halkımızın oylarıyla iktidara gelenler, "Andımız"ı yasakladılar emperyalistlerin isteğiyle. Neymiş efendim, ırkçılıkmış bu... Bir ulusun çocuklarının kendi ulusunun adını söylemesinin neresi ırkçılık?
            "Andımız"ı yasaklayan AKP iktidarı, Danıştay'ın bu yasağı yok saymasına karşın bunu uygulamadı. Hukuksuzluğu, düstur edindi kendine ulusuna karşı.
            Konu, TBMM gündemine geldi. HDP/PKK "Hayır!" dedi "Andımız"a... Bunu anladık, bölücüdür, ABD'nin piyonudurlar, dedik.
            AKP "Hayır!" dedi "Andımız'ın okunmasına... "Türk kimliği" ile "Atatürk" ile hep sorunu oldu siyasal İslamcıların. Bu nedenle AKP yöneticileri "Türk'üm" demekten kaçınmaktalar.
            MHP, çekimser kaldı "Andımız"a. Yıllardır milliyetçiyim, de. Milli duygular üzerinden yıllarca oy devşir, sonra da "Türk'üm" diye başlayan “Andımız” yok edilirken "Hayır!" de. Bu, nasıl milliyetçilik, nasıl Türkçülük? NATOTürkçülükle emperyalizme karşı yürütülen savaşlarla oluşan Türk milliyetçiğini yok etmek için çalıştınız yıllarca, hem de milliyetçilik maskesi takarak.
            TBMM'de takke düştü, kel göründü. MHP, HDP/PKK ile “Andımız”a karşı kol kola girdi. Ne demiş atalarımız: “Her şerde, bir hayır vardır.” Biz de bekliyoruz bu şerden bir hayrın çıkmasını…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
7 Şubat 2019

MİLLETVEKİLLERİNİN BELEDİYE AŞKI

2018 Yerel Seçimleri gündeme gelir gelmez, partilerin garanti gördükleri il ve ilçelerde belediye başkanlığı için milletvekillerinin sıraya girdikleri görülmekte. Belediye başkanlığının milletvekilliğine göre daha alt rütbede bir göreve talip olmak olduğu düşünüldüğünde bu durum, çok ilgi çekici olmakta. Bu nedenle de yurttaşların aklına türlü sorular gelmekte.
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra TBMM'nin işlevinin azaldığı bilinen bir gerçek. İşlevi azalan bir yerde bulunmayı bazı vekiller gereksiz görmeye başladılar. Üstelik belediyelerin yönetilen bir bütçesi  var. Bunun yanı sıra belediyelerin bütçesini çok çok aşan bir rant söz konusu. Bütçe ve bütçe dışı rantlar, birçok kişinin ilgisini çekmekte. Vekillerin, partilerinin garanti kazanacakları belediye başkanlıkları için çaba göstermeleri bu nedenledir. "Odunu koysam kazanır. (Bu söz Adnan Menderes'e aittir.)" denen yerler içindir bu yarış. Kendilerini siyasetin ve de partilerinin yıldızı(!) gören bu vekiller, partilerinin çok az oy aldığı yerlerden aday olup örgütlerinin siyasal gücünü artırma gibi bir cesaretleri de özverileri de yok! Siyasal yetersizlikleri apaçık olan bu vekiller, risk almazlar. Parti marti de umurlarında değil. Umurlarında olan, rantı ve böylece gücü ellerinde bulundurmak. Memlekete hizmet etmek, onların amacı değil.
TBMM gibi emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vermiş, ardından bir devlet kurmuş bir meclis dünyanın neresinde var? Böyle bir meclisin onurlu bir üyesi olmayı reddeden bir vekil için olumlu düşünmek olanaksız.
Vekillerin adaylığı gösteriyor ki partilerin tabanlarından yeni siyasetçiler yetişmiyor. Hep aynı kişilerle siyaset vitrini oluşturulmakta. Buna en güzel örnek AKP'nin İstanbul, Ankara ve İzmir adaylarıdır. Ankara ve İzmir için adaylıkları açıklanan Mehmet Haseki ve Nihat Zeybekçi belediye başkanlığı, vekillik, bakanlık yapmış kişiler. Milyonluk kentlerde aday bulunamaz düşüncesiyle ithal adaylarla seçime girilmekte. İthal adayla yerel sorunların nasıl çözüleceğini kimse sormuyor.
Binali Yıldırım'ın İstanbul adaylığı henüz açıklanmadı, ama adaylığına kesin gözüyle bakılmakta. Şu işe bakın... Binali Bey vekillik, bakanlık, başbakanlık, TBMM başkanlığı yapmış. Siyasetin neredeyse tüm orunlarına erişmiş. On beş milyonu aşan nüfusu bulunan İstanbul'da bu işi yapacak kimse yokmuş gibi Binali Yıldırım gönülsüzce de olsa aday olacak. Bu arada "Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş." atasözünü de anımsatayım. Kazandığında da İstanbul'un devasa sorunlarını çözecek öyle mi? Siyaset yorgunu, başarıya doymuş birinin İstanbul'a vereceği ne var?
Belediye başkanlığı isteyen vekillerin çokluğu CHP'de dikkat çekmekte. Bundan da anlaşılıyor ki CHP'li vekiller, iktidar olmaktan umutlarını tamamen kesmiş durumdalar. Bu nedenle de iktidarlarını belediyelerde kurmak istemekteler. Taktik şu: "Büyükşehir belediyesine aday olurum. Ama asıl isteğim garanti seçileceğim bir ilçe belediye başkanlığı." Bu düşünce, birçoklarına egemen.
Vekillerin adaylıkları, insanların aklına kötü düşünceler getirmekte. Kendilerini vazgeçilmez gören yeteneksizler, bu tavırlarıyla partilerine de çok zarar vermekteler. Ülkeye verdikleri zararlarınsa haddi hesabı yok!
Türk siyasetçisi emekli olmayı istemiyor. Koltuğa yapışmış, mezara kadar koltuğuyla gitmek istiyor. Çünkü koltuğuyla var oluyor. Koltuğun dışında sahip olduğu bir beceri yok! Ürettikleri bir değer yok! Sosyal yaşamda, ancak koltuğuyla var olacağını düşünmekteler. Kitap okumuyorlar. Kültür ve sanat yaşamıyla bağları yok! Bu nedenle varsa yoksa koltuk. (Siyaseti gereği gibi yapan ve koltuk sevdası yerine, memleket aşkı olan çok istisna olan siyasetçileri bu anlatımın dışında tutuyorum.)
Belediye başkanlığına aday olamak isteyen vekiller, seçileli daha bir yıl bile olmadı. Sormazlar mı adama; belediye başkanı olacaktın da neden vekil seçildin? Neden partinin TBMM'de koltuk sayısı azaltıyorsun?
Belediye başkanlığı adaylıkları genel başkanların iki dudağı arasında. Aday belirlemede, parti  örgütleri de halk da yok! Halkın olmadığı yerde oligarklar, zamane derebeyleri olur. Halkımız, "Odunu koysam seçtiririm." anlayışıyla aday gösterilenlere ders vermeli. Vermeli ki Türkiye'de gerçek bir demokrasiye kavuşalım.
Adil Hacıömeroğlu
15 Aralık 2018

YEREL SEÇİMLER

                                  
Türkiye üç buçuk ay sonra yerel seçimlere gidecek. Doğudan batıya kentlerimizin tümünün ivedilikle çözülmesi gereken dağ gibi birikmiş sorunları var. Ne yazık ki ne iktidar partisi ne de muhalefet partileri bu sorunları konuşup tartışmaktalar. 
Kentlerin sorunlarını tartışmak iktidar partisinin işine gelmiyor. Çünkü bu sorunların neredeyse tamamına yakınının ortaya çıkmasında AKP'nin payı var. Kendi yarattığı sorunları halkın huzurunda kabul etmek, iktidar partisini kesin bir felakete götüreceği kesin. Yerel yönetimleri yitirecek AKP, hızla merkezi yönetimden de uzaklaşır.
İktidar partisinin halkın sorunlarını tartışmaktan uzak durmasını anlarız. Çünkü onun kazanma stratejisi bu. Ya muhalefet? Onlar, neden sorunları tartışmak yerine gereksiz gündemlerle oyalanmaktalar? Gereksiz gündemden anlatmaya çalıştığımız şey, birkaç aydır süren adaylık tartışması/pazarlığıdır. 
Hem iktidar hem de muhalefetin topluma verdiği izlenim, sorunlara çözüm bulmak yerine kentlerin rantına sahip çıkma düşüncesidir. Adaylar belirlenirken işi yapabilecek yetenekli kişiler yerine, genel merkeze yakın olan ve genel başkanın dediğinden çıkmayacak partililer yeğlenmekte. Türkiye'de en büyük palavra, partilerin demokrasi söylemleridir. Birkaç liderin kendi aralarında güya tartışmaları, deyim yerindeyse kayıkçı kavgası yapmaları demokrasi diye adlandırılamaz. Halkın katılmadığı, karar verici olmadığı bir düzenin adı demokrasi olamaz. 
"Sen, ben, bizim oğlanın" göreve gelmesi için bir demokrasi gülmecesi sahnededir. 
Yerel seçimler uzun süredir gündemde olmasına karşın yalnızca kişiler tartışılmakta, sorunlara hiç değinilmemekte. 
Türkiye'de birkaç belediyeyi dışta tutarsak neredeyse belediyelerin tümünde rüşvet ve usulsüzlük söz konusudur. Bu konunun gündeme getirildiğini işiten var mı? İşitemeyiz... Çünkü "Tencere dibin kara, benimki senden kara..."  düşüncesiyle kimse arı kovanına çomak sokmak istememekte. Anlaşılacağı üzere düzenin değişmemesi için olağanüstü bir gayret var. Oysa rüşvet ve usulsüzlüğün yapıldığı belediyelerin başkanları en çok kendi parti üyelerince eleştirilmekte. Her hangi bir partinin üyelerinin gittiği kahvelere bir uğrayın ve dinleyiverin rüşvet destanlarını. Rüşvetçinin sağcısı solcusu olur mu hiç?
Türkiye'nin neresinde olursa olsun her yağmur yağdığında sel oluyor. Kentler yaşanmaz duruma geliyor. Kentlerin alt yapıları iflasta. Üst yapı dediğimizde göz boyamak için yapılan işe yaramaz şeyler. Belediye başkanları, kendi kişisel reklamlarına harcadıkaları paranın yarısını kent yatırımı için kullanmamaktalar. 12 Eylül sonrası Özal'la başlayan bir  adet var. Kentin her yerinde, hatta belediye araçlarında bile belediye başkanın fotoğrafları. Bu ne görgüsüzlük, özgüvensizlik? Her yere kendi fotoğrafını asmak demokrasinin neresinde var. Bir de fotoğraflarda poz verebilmesini becerebilseler... 
Aday belirlemeye gelince... Yumurta kapıya gelince aday belirlenmez. 2024 yerel seçimlerinin adayları bugünden belirlenmeli. halkın içinde çalışmalı. Sorunlar belirlenip geniş katılımlı kurullarca çözümler üretilmeli. Kazanmanın, hizmet etmenin yolu bu. 
Halk, farklı partilerden birbirine benzer adaylara yine oy vermek zorunda kalacak ve seçimin üzerinden çok geçmeden yine aynı sözü duyacağız çok kişiden: "Ellerim kırılsaydı da bu başkana oy vermeseydim." 
Halkı çaresizliğe, seçeneksizliğe iten bir düzenin adı, demokrasi olabilir mi?
Adil Hacıömeroğlu
14  Aralık 2018

KİME AF?


                                                           
MHP, af önerisini TBMM’ye sundu. Devlet Bahçeli, seçim öncesi hükümlülerin affı konusunu gündeme getirmişti. Cumhurbaşkanlığı seçiminin önemi nedeniyle RTE ve AKP yöneticileri seçim sürecinde af önerisini görmezden geldiler. Bu konuyu gündemden düşürmeye çalıştılar. Çünkü AKP yöneticileri, suçluların affedilmesinin seçimlerde aleyhlerine döneceğinin farkındalardı.
Seçim bitti. Bahçeli ve MHP’nin bazı yöneticileri affı yine gündeme getirdiler ve ısrarla da gündemde tuttular. En sonunda TBMM’ye “kanun teklifi” vererek af için yasal süreci başlatmış oldular.
MHP’nin af önerisinde “Cinayet, cinsel, kadın ve çocuklara yönelik suçlar” kapsam dışı bırakılmakta. Uyuşturucu kaçakçıları, yolsuzluktan hüküm giyenler/giyecekler, rüşvet alanlar, resmi evrakta sahtecilik yapanlar, devleti soyanlar ve soyduranlar, hırsılar, yankesiciler, dolandırıcılar, mafya üyeleri… af kapsamı içinde. Şu an tutukevinde yatmakta olan mahkûmların cezalarından beş yıl düşülecek. Böylece çok sayıda suçlu dışarı çıkıp topluma karışacak.
MHP’nin af gerekçeleri arasında tutukevlerinde, çok sayıda mahkûmun olması ve mahkûmlara yatacak yer bulunamaması. Bu gerekçede de görüldüğü üzere ülkemizde suç oranlarından önemli bir artış var. Demek ki sosyo-ekonomik, kültürel yapımız gittikçe bozulmakta. Kültürel çürüme, toplumsal çözülmeyi artırmakta. Ekonomik sıkıntılar, suç ortamının oluşmasında önemli yer tutmakta. Şunu özellikle belirtmeliyiz ki topluma sunulan rol modellerin de suç oranının artmasında önemli bir payı var. Peki, böyle bir durum karşısında yapılacak olan nedir? Bizce yapılacak olan şey, toplumda adalet duygusunun güçlendirilmesi. Sosyo-ekonomik bozuklukların ortadan kaldırılarak kültürel yozlaşmanın önüne geçilmesi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “devlete karşı işlenen suçların affedilebileceğini, kişilere karşı işlenen suçların affedilemeyeceği” görüşünü açıkladı. Devlete karşı işlenen suçlar nelerdir? Kişi, siyasal iktidarı da arkasına alarak devletin parasını cebe indirmekte. Bu parada seksen bir milyon insanın hakkı yok mudur? “Fakir fukara, garip gurebanın” hakkı ne olacak? Devleti soyanlar yoksulun, yetimin, dulun, engellinin, yaşlını, doğmamış çocukların, ömrü boyunca çalışıp didinenlerin, yasalara uyarak yaşamını sürdürenlerin, namusuyla ekmeğini kazananların… hakkını, emeğini çalmış olmuyorlar mı? Devlet denen şey, sahipsiz bir yapı mıdır?
MHP’nin af önerisi devleti soyanları affetmekte. AKP döneminin yolsuzluklarını, yolsuzlarını yargının elinden kurtarmakta. MHP, AKP dönemini aklamak, devleti soyanları kollamak için kolları sıvamış. Devletinin soyulmasına, halkının hakkının yenmesine neden olanları affeden bir anlayışla milliyetçilik bağdaşır mı?
Siyaset kurumunun görevi suçluları affetmek değil, suçluları yaratan toplumsal koşulları ortadan kaldırmaktır. Yozlaşan, millilikten, bilimsellikten uzaklaşan eğitimin suç oranının artmasındaki etkisi yadsınamaz.
Gittikçe muhafazakârlaşan toplumsal yapı, buna koşut olarak daha çok suça eğilim göstermekte. Cumhuriyet değerlerinin aşınıp yok olması suç için uygun ortam oluşturmakta. Bu durum karşısında her siyasal parti oturup düşünmeli nerede hata yapıldığını.
Afla salıverilecek uyuşturucu kaçakçıları, hırsızlar, gaspçılar, yağmacılar… nasıl ıslah edilecek? Bu kişiler sabah sekiz, akşam beş mesaisi mi yapacaklar? Yoksa tarlada mı çalışacaklar? Suçlunun ıslahı zor ve uzun süreli emek ister. Devlet kurumlarının bu yolda bir çalışması var mı?
MHP’nin af önerisi, toplumdaki adalet duygusunu zayıflatır. Suçluyu koruyup mağduru cezalandırır, vicdanları yaralar. Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm getiremeyenler, toplum vicdanını kanatarak sorunların daha da çoğalmasına neden olmakta. Toplumun affa değil; işini, aşını büyütmeye gereksinimi vardır. Partiler suçlunun değil, halkın hakkını korumak için çalışmalı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       25 Eylül 2018



TAHRAN ZİRVESİ


                                               
Bugün Tahran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin katılacağı “Suriye” konulu görüşme yapılacak. Tahran zirvesi, Suriye’nin geleceği açısından çok önemlidir. Suriye’nin esenliği, Batı Asya’nın esenliği demek. Bu bakımdan tüm Batı Asya ülkelerinin geleceğini ilgilendirmekte bu zirve.
Rusya ve İran yöneticilerinin Suriye özelinde Batı Asya konusunda kafaları açık. Sorun, Erdoğan ve AKP yönetiminde. Suriye’nin yanında açıkça yer alamıyorlar. Hem batı Asya ittifakını hem de ABD’yi idare etmeye çalışmakta Erdoğan ve ekibi. Bu durum, Rusya ve İran’a güven vermiyor. Erdoğan, Putin ve Ruhani’niyle tokalaşırken bir yandan da ABD’ye göz kırpıp gülümsemekte. Bu da Türkiye’nin diplomatik alanını daraltıp elini zayıflatmakta. Erdoğan’ın kararsızlıkları, ABD ile Batı Asya ittifakı arasındaki gelgitleri Suriye sorununun çözümünü zorlaştırırken Türkiye’nin güvenliğini de tehlikeye atıyor.
Erdoğan, BOP eşbaşkanlığı döneminde Irak, Libya ve Suriye konusunda ABD ile işbirliği yaptı. Cihatçı militanların neredeyse hepsi Türkiye topraklarından Suriye’ye geçti. Şam Emevi Camii’nde cuma namazı kılma düşüyle ABD-İsrail politikalarının aleti oldu AKP. Münafık Kardeşleri desteklemeyi İslami bir görev saydı Erdoğan. Oysa ABD-İsrail de Münafık Kardeşlerle yürümekteydi yıllardır. Amaçları, Arap dünyasındaki İsrail karşıtı yönetimleri yıkmaktı. İsrail karşıtı Arap yönetimlerinin hemen hepsi çağdaşlaşma, laiklik konusunda gelişme içindeydiler. İslamcılığı bayrak edinen Arap yönetimleri ve örgütleri ise oldum olası emperyalizmin güdümündeler ve İsrail’e dostlar. Bu nedenle bu ülke ve gruplarla Arap dünyası, Batı Asya ülkeleri lehine yararlı tavırlar beklemek boşunadır.
Erdoğan, Tahran’da kararlı bir duruş göstermeli. Esat yönetimiyle uğraşmayı bırakıp Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda sağlam durmalı. Türkiye’nin güvenliğini, çıkarlarını Esat takıntısına feda etmemeli.
Erdoğan İdlib konusunda ABD tezlerini savunmamalı. İdlib’in Suriye toprağı olduğunu bir an bile olsun unutmamalı. İdlib’deki teröristlerin avukatlığı Türk siyasetçilerinin görevi değil. Türk siyasetçisinin görevi, başta Türkiye olmak üzere tüm komşularının güvenliğini ve çıkarlarını savunmaktır. Bu nedenle de Tahran zirvesini fırsata dönüştürerek Esat’la en kısa sürede el sıkışmalıdır RTE. Esat’la el sıkışma geciktikçe bundan Türkiye zarar görmekte. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı orununda bulunan biri, Türkiye’nin çıkarlarının peşinde olmalı, kendi nefsinin değil.
Tahran’da kararsız bir Erdoğan, Rusya ve İran’ın güvenini iyice yitirir. Bu durum Türkiye’yi Atlantik sistemine döndürür. Bu durum Türkiye için acıklı sonuçlara yol açar. Seçeneksiz kalıp ABD’in kucağına düşmüş bir Türk hükümeti, emperyalizmin tüm hain emellerine teslim olur. Ayrıca ABD ile yeniden dost olan Erdoğan, koltuğunu koruyamaz. Çünkü bundan sonra ülkemizde Amerika’ya dayalı partilerin, kişilerin iktidar olma olasılığı kalmamıştır.
Erdoğan’a önerimiz şudur: Ya Esat’la el sıkışıp Türkiye’nin yanında yer alacaksın ya da Esat düşmanlığıyla ABD-İsrail’e hizmet edeceksin. Üçüncü bir yol yok!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       7 Eylül 2018

KAFAYA BAK, KAFAYA


                                   
AKP hükümetinin Suriye konusunda kafası açık değil. Suriye’de, Türkiye’nin çıkarlarının nasıl korunacağı konusunda karmaşa yaşıyor AKP. Ayağı, bedeni Batı Asya’da; gözü İngiliz-Amerikan yapımı Münafık Kardeşlerde. Oysa Türkiye’nin çıkarlarını korumak için ABD-İsrail politikalarına karşıt bir konumda olmalı tüm gücüyle.
ABD askeri, ekonomik, siyasal bir savaşı sürdürmekte Türkiye’ye ve Batı Asya ülkelerine karşı. Yanına İsrail, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve bilumum terör örgütlerini almış. Karşısında Rusya, Suriye, Irak ve İran var. Türkiye’nin yer alacağı cephe çok açık, kararsızlığa yer bırakmıyor. Batı Asya’daki savaşı, ABD’nin yitirmekte olduğu da çok belirgin. Bu durum karşısında kararsızlık göstererek “Eset” takıntısıyla ve İhvan aşkıyla Türkiye’nin geleceğini harcamak akıl işi değil.
İçinde yaşadığımız koşullar, ülkemizi Batı Asya ülkeleriyle birlikte davranmaya zorlamakta. Tarihin akışı bize, emperyalizme karşı savaşımın öncüsü yapmak olmak için fırsat tanımakta. Türkiye’yi yöneten AKP ise bilgisizliğinden ve ideolojik saplantıları yüzünden bu fırsatı değerlendirmede ayak sürümede. Ne yazık ki AKP yöneticilerinin Türkiye gibi büyük ve tarihsel kökleri derinlerde olan bir ülkeyi yönetecek bilgi birikimleri çok az. Bu nedenle olayları, olguları algılama; bunlar arasında ilişki kurma, siyasal gelişmeleri Türkiye lehine değerlendirme anlayışları çok zayıf.  AKP yöneticilerinin en yetersiz oldukları konu da olayları, olguları neden-sonuç ilişkisiyle değerlendirme yeteneklerinin yetersizliğidir.
Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, Alman orundaşıyla görüşmesinden sonra yaptığı açıklamalar ilginçtir. “Rejimin İdlib’e saldırmak isteği ve burayı ele geçirmek isteği açıktır.” demekte Çavuşoğlu. Sanki İdlib başka bir ülkenin toprağı. Türkiye’nin öteden beri savunduğu Suriye’nin toprak bütünlüğü değil mi? Bu gerçeği unutmuşa beziyor Sayın Çavuşoğlu. İdlib, Suriye’nin toprağıdır ve burayı işgal etmiş teröristleri temizlemek de Esat yönetiminin hakkı ve görevidir. İdlib’den teröristlerin temizlenmesi Suriye’den sonra en çok da Türkiye’nin çıkarlarına uygundur. Bu durumdan ancak ABD-İsrail rahatsız olur.
Çavuşoğlu’nun açıklaması çok talihsizdir. Talihsiz olduğu kadar da bilgisizcedir. Türkiye’nin dışişleri bakanı İhvan’ın değil, Türkiye’nin çıkarlarını savunup korumak zorundadır. İslamcı terör örgütlerinin geleceğini düşünmek Türk yöneticilerinin görevi değil.
Türkiye nasıl hendek savaşıyla kentlerimizde yuvalanan PKK’lı teröristleri temizlediyse Suriye yönetimi de aynı biçimde ve halkla İdlib’den teröristleri temizleyecek. Ne var bunda? AKP kafasıyla bu işler yürümüyor. Bir iktidar, seksen bir milyon halkın isteğine göre değil de İhvancı bir kafayla düşünürsen Türkiye’yi düzlüğe çıkaramazsın. Bu kafayla bu gemi kayalıklara çarpar.
Önündeki çukuru bile göremeyenlerden ufkun gerisini görmeyi beklemekteyiz. Bu kafayla bu olur mu?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       6 Eylül 2018

ÇÖZÜMSÜZLÜK, BOŞVERMİŞLİK


                                    
Şarköy, emekli turizminin önemli bir durağı. Sessizlik, dinginlik, doğayla baş başa kalmak isteyenlerin uğrak noktası. Yazın amansız sıcağında neredeyse sürekli esen poyraz, insanları serinletip soluklandırmakta. Bu nedenle emekliliğini sağlıklı, erinç içinde geçirmek isteyen kişiler Şarköy ve çevresini yeğlemekteler yaz dinlencelerinde. Az da olsa bazı emekliler, kışın da burada kalmaktalar.
Şarköy ve köyleri zeytin ve üzüm cenneti. Sofralık zeytinleri ve zeytinyağı harika. Zeytinden yapılan doğal sabunları ilgi odağı.
Üzüme gelince… Sofralık üzümleri dillere destan. Ancak Türk şarapçılığının önemli merkezi olan Mürefte’de sorunlar çığ gibi. İrili ufaklı şarap üretim merkezlerinin yüzde doksanı kapalı. Önemli bir dışsatım ürünü olan şarap, AKP hükümetlerinin yanlış politikaları, tekel durumundaki fabrikaların üreticiyi ezen tavırları nedeniyle üretilemez durumda. Başta şarapçılık olmak üzere tüm alanlarda üretici kooperatifleri kurmak, ivedilik göstermekte. Üreticilerimizde güçlerini birleştirerek örgütlenip kooperatifleşme alışkanlığı yok denecek kadar az. Oysa üreticinin kurtuluşu bu örgütlenmede.
Bolluk ve bereketin taştan, topraktan fışkırdığı Şarköy, dar gelirli aileleri yaz dinlencelerinde çekiyor kendine. Yaşam, güney illerimize göre daha ucuz. Köylü pazarları, dar gelirliler için umut.
Yapsatçılar, Şarköy’e tadanmış durumda. Yazlık ev üretimi tam gaz sürmekte. Ne yazık ki yazlık evler, zeytinliklere yapılmakta. Bu da zeytinlerin katledilmesine neden olmakta. Dünyanın en bereketli ve uzun ömürlü ağaçlarından olan zeytin, yapsatçılığa feda edilmekte. Tarım alanlarını betonlaştırma anlayışı, AKP hükümetleriyle doruğa çıktı. Ama nedense muhalefet partilerine bağlı bazı belediyeler de bu konuda AKP’den farklı davranmamaktalar. Halkın çıkarı yerine yapsatçıların kârlarını koyarsanız tarım alanlarını yok edersiniz.
Neyse biz, asıl konumuza gelelim...
İşletmecilik, önemli bir sanat… Yaratıcılık, üretkenlik, sorunlara hızla çözüm bulma yeteneği ister. Hele küçük bir yerin işletmecisi iseniz daha da özenli olmanız gerek ayakta kalmak, çarkı döndürmek için. Bir işletmeyi ayakta tutan şey, müşteri memnuniyeti olduğunu herkes bilir.
Şarköy’ün meydanına bitişik bir çay bahçesi var. Konumu olağanüstü... Çanakkale Boğazı’nın girişinde… Karşıda, Biga Yarımadası… Boğaz’dan geçen irili ufaklı gemiler günün her saatinde karşınızdan süzülerek geçmekte. Mavi sular, insana dinginlik vermekte. Gündüzü de gecesi de ayrı güzelliktedir.
Gündüz, güneşin yakıcılığından neredeyse parkın her yanını kaplamış ağaçların gölgelerine sığınarak kurtulursunuz. Ağaç gölgeleri, sıcaktan bunalmış bedenleri serinletir. Henüz insan seli başlamadığından çevre sessizdir. Kafanızı dinlemek, bedeninizde erke biriktirmek için güzel bir yer. Çayınızı ya da kahvenizi yudumlarken kitap ve gazete okuyabilirsiniz. Eğer dostlarınızla birlikteyseniz derin söyleşilerin yeridir burası.
Geceleyin adeta büyülenirsiniz bu çay bahçesinde. Deniz ışıl ışıldır. Meydan’a döndüğünüzde ardı arkası kesilmeyen bir ırmak akar önünüzden. Mutlu, güleryüzlü insanlardan oluşan bu ırmak, görenlere yaşam kaynağı olur; izleyenlerin geleceğe olan umudunu artırır.
Aileler, akşam yemeğini yedikten sonra kendilerini sokağa atarlar. Deniz kıyısı tıklım tıklım olur. Dondurmacılar, pastane önleri, parklar, caddeler, sokaklar… insan akınına uğrar. Bu insan kalabalığından bu çay bahçesi de nasibini alır. Saat yirmi bire gelince oturacak sandalye bulmak güçleşir.
Çay bahçesi özensizdir. Ağaç dipleri, saksı altları çöple doludur. Yerler, sık süpürülmediğinden kirlidir. Buraya ilk gittiğimizde Şarköy’de sular kesikti. Çay istedik. Garson, sular kesik olduğundan bardakları yıkayamadıklarını, ancak karton bardakla içmek istersek çay getirebileceğini söyledi.
Ben: “Bir damacana su alıp bardakları yıkayın.” dediğimde bunun olanaksız olduğu yanıtını verdi. Fazla üstelemedim.
Birkaç gün sonra akşamüstü yine aynı çay bahçesine gittik. Çünkü buranın konumu insanı çekmekte. Çay istedik. Garson: “Bardak yok!” dedi. “Neden?” diye sordum. “Kalabalık olduğu için bardaklar yetişmiyor.” yanıtını aldım. “Bak arkadaşım, bardak dediğin ucuz bir şey. Bir çay parasına bir bardak alabilirisiniz.” dedim sakince. Karşımdaki genç adam, kafasını sallayıp gitti.
Şarköy’de bulunan bu çay bahçesine iki kez gittik. İkisinde de çözümü kolay iki sorunla karşılaştık. Oysa bu çay bahçesinin iş yapabileceği üç ayı var. Müşteri yazın yoğun. Kışın ne yapsın insanlar açık havada? Çözümü bu kadar kolay iki sorunu bile çözemeyen birinden işletmeci olur mu? Bu işletmeci çeşme akarken testi elinde ağaç gölgesinde dinlenenlerden. Bu sorun çözememe tavrının altında büyük bir boşvermişlik var.
Şarköy, Mürefte ve Hoşköy’deki çay bahçelerinde ilgimi çeken bir konu da kuş yuvası gibi biçimsiz küçük bardakların kullanılması. İnce belli ışıl ışıl bardaklarda çay içmek olanaksız. Belki gelecek yaza bu durum değişir. Belediye yöneticileri, konuyla yakından ilgilenir de insanlar doğanın, denizin ve Şarköy’ün tadını doya doya çıkarırlar.
İşletmecilik, çok önemli. Dünyanın her yerinde ufak tefek sorunlar vardır. Önemli olan sorunları kalıcı kılmak değil, onları çözmektir. Sorun çözen işletmeci, akıllı iş yapar; kalıcı olur. “İş yok!” diye ağlaşmak yerine, sorun çözücü olmalı. Her alanda bu böyle değil mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       5 Eylül 2018


YEDİĞİN, İÇTİĞİN SENİN OLSUN; GÖRDÜKLERİNİ ANLAT

Dinlencemiz, Şarköy-Mürefte’de sürmekte. Elimizden geldiğince Şarköy ilçe merkezine gitmemeye çalışıyoruz, zorunlu durumlar dışında. Cumartesi akşamı, hem ödemelerimizi bankaların otomatik makinelerinden yapmak hem de birazcık dolaşmak için Şarköy’e gittik. İşlerimizi bitirdikten sonra Cumhuriyet Meydanı’na yakın bir yerdeki dondurmacının masalarından birine iliştik. Bir yandan dondurmalarımızı yerken bir yandan da denizi, ardı arkası gelmeyen kalabalığı, dondurmacının tıklım tıklım olan bahçesini izlemekteyiz.

Yanımızdaki bir masada dört kadın oturmakta. Dip dibeyiz onlarla… Uzaktan bakan aynı masada oturduğumuzu sanacak. Dördü de siparişlerini verdiler. Siparişler, tek tek gelmekte. Büyük tabaklar tıka basa dolu. Top top dondurmalar türlü türlü, renk renk… Dondurmaların altında meyveler… Muz, çilek, kivi… Tabaklar süslenmiş. Garson, tabağı getiriyor, incelikle masaya bırakıyor. Tabakların her gelişinde cep telefonlarıyla fotoğrafları çekiliyor. Kadınların davranışlarından anlaşıldığına göre fotoğraflar, sosyal medyada paylaşılıyor.

Paylaşımlar yapıldıktan sonra gözler telefonun ekranında. Kiminin yüzü gülmekte, kimininki asık… Kadınlardan birisinin davranışı ilgimi daha çok çekmekte. Gülümsüyor cansız ekrana. Sonrasında hızla bir şeyle yazıyor. Zaman geçtikçe yazma işi sıklaşıyor. Elindeki çatal, bıçağı unutuyor. Fotoğrafını paylaştığı dondurmasına yorum geldikçe yanıt vermekte zorlanıyor sanırım. Dondurma topları, ağustos sıcağına dayanamıyor, erimeye başlıyor. Derin olmayan tabağın kıyısından dondurmalar akmaya başlıyor. Kadın, bunu fark etmiyor bile… Yanındakilerin de uyaracak durumları yok! Onlar da telefonlarının başında.

Epey bir süre geçtikten sonra garson, durumu fark ediyor. “Tabağınızı değiştireyim mi?” diye soruyor.

Kadın: “Neden?” deyip yan gözle tabağına bakıyor. “Değiştirme, tabağımı alabilirsin.” diye yanıtlıyor garsonu. Garson, tabaktaki eriyen dondurmaların akmaması için kâğıt peçeteleri bolca kullanıyor. Kazasız belasız tabak, masadan götürülüyor. Kadın, tabağın götürülüşüyle ilgilenmiyor bile. Cep telefonuyla meşgul… Sürekli bir şeyler yazıp arada gülümsüyor, kimi zaman da yüzü asılıyor.

Masadaki boş ve dolu tabaklar kalktı. İçlerinden biri, hesabı istedi. Hesap geldi. Dört kadın bölüşerek ödediler parayı. Bir süre geçtikten sonra ellerindeki telefonda işleyen parmaklarıyla kalkıp masa ve sandalyelere çarpa çarpa gittiler. Oturduklarında olduğu gibi aralarında tek bir sözcüklük konuşma geçmedi.

Sosyal medya bağımlılığı kişisel iletişimi sanal dünyaya taşımakta. Kişiler arasındaki söyleşiler tükenmekte. Dinlencede de olunsa hiçbir şey fark etmiyor. Ne deniz ne kum ne doğa ne de bulunulan yerin tarihsel özellikleri kimsenin umurunda değil. İnsanlar, modaya uyup neredeyse hep aynı şeyleri yiyip, aynı yerlerde tatil yapıp, aynı paylaşımlarda bulunmaktalar. Sosyal medyada alınan beğeniler, yapılan yılışık ve üstünkörü yorumlar, tıklanma sayısı önemli olmaya başladı.

Eskiler, uzak bir yere gidip dönenlere: “Yediğin, içtiğin senin olsun; gördüklerini anlat.” derlerdi söyleşmeye başlamadan önce. Bu söz, söylenen kişiyi söyleşmeden önce görgülü olmaya çağırırdı. Yenip içilenlerin anlatılması ayıp sayılırdı toplumuzda. Bu nedenle de gördüklerini anlatması istenirdi uzaktan gelenden.

Zamanımızda böyle mi? Yiyip içtiklerimizi paylaşırken sıradan bir görgüsüzlük batağında debelenirken hiçbir şey görmüyoruz. Gözlerimize, sanal ortamın yalanlarıyla mil çekilmekte. Sosyal medya, toplum egemenlerinin isteği doğrultusunda teslim almakta geniş kitleleri.

Biz, yine de atalarımızın buyruğuna uyup yediklerimizi, içtiklerimizi, giydiklerimizi, evimize aldığımız eşyalarımızı paylaşmayalım. Gördüklerimizi, düşündüklerimizi, okuduklarımızı, insanlığımızı paylaşmayı sürdürelim.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         13 Ağustos 2018

 


KAAN BEY’İN DOLARLARI


Dinlencedeyiz… Olanak olduğunca televizyon izlememeye, internete girmemeye çalışmaktayım. Zaten bulunduğum koşullar da buna pek olanak vermiyor. Sessiz, tenha, kuş cıvıltılarıyla uyandığım, geceleri yıldızlarla kucaklaştığım, denizin maviliğini ve doğanın yeşilliğini doya doya içime çektiğim bir yerdeyim. İstanbul’un yoğunluğu, kalabalığından sığındığım dingin bir limandayım.

Dinlencede seyrek de olsa bazı tanıdıklarla rastlaşıyoruz. Birkaç bardak çay içimi süresince söyleşiyoruz kimileriyle. Günün konusu, dövizdeki yükseliş… Kaan adında bir tanıdığımız var. 1980 sonrası kuşaktan… Özal’ın para odaklı yaşayan, uyanık geçinen ve ABD’yi kıble edinmiş cingözlerinden… Elinde telefon sürekli borsa, döviz ve faizi izleyenlerden… Aklınca ekonominin piri… Havasına bakarsanız Türkiye’nin en büyük para babalarından…

Dolar, Türk Lirası karşısında değer kazandıkça neredeyse sevinç çığlıkları atacak. Türkiye, büyük bir ekonomik saldırı karşısında direnmeye, tutunmaya çalışıyor; Kaan Bey ise fırsatçı tefeciler gibi mutluluktan dört köşe. Sürekli olarak “Tahminlerim çıktı, yatırımı iyi yere yaptım, kazandım.” demekte. Bu sözlerle de akıllı(!) olduğunu bizlere kabul ettirmeye çalışmakta.

Kaan Bey’e sordum.

“Sormak ayıp olmasın, ama kaç dolarınız var?”

“Yok… Niye ayıp olsun, söyleyeyim. On bin dolarım var.” diye yanıtlıyor beni.

“ABD saldırısı karşısında son üç ayda Türk Lirası, yüzde elliye yakın değer yitirdi. Bu demek oluyor ki, neredeyse satın alacağımız her şeye yüzde elliye yakın zam gelecek. Tabi, bu arada senin çalıştığın işyerinden her ay almakta olduğun ücretinin de satın alma gücü yüzde elliye yakın azalacak. Emekli maaşı olan annen için de bu söz konusu bu durum. Bunu seksen bir milyon insanla çarp… Ayrıca Türkiye’nin döviz borcunu düşün… Dolarla alınan kredilerle yapılan yatırımları hesap et… Dar gelirli insanların yaşam zorluğunu aklından geçiriyor musun?”

“Herkes benim gibi yapsaydı, bu duruma düşmezdi. Geleceği göreceksin ağabey! Önünü görmeyen kişi, hep zarar eder.”

“Şunu mu demek istiyorsun? Ülke batsın, ama ben ayakta kalayım. Gerçi sen de ayakta kalamıyorsun da…”

“Paranın yönüne iyi bakacaksın. Birikimini dövize çevireceksin. Böylece zarar etmezsin. Dolar artınca da kara kara düşünmezsin.”

“Kaan Bey! Türk-Amerikan savaşı var. ABD kazanacak, Türkiye kaybedecek, siz de sevineceksiniz… Bu nasıl Türk yurttaşlığı, siz kimin yanındasınız bu savaşta?”

“Tabi ki Türkiye’nin yanındayım. Ben, milliyetçi adamım… Kendi çıkarımı kollamam, ABD’ye destek olarak algılanmamalı.”

Konuyu değiştiriyorum. Tartışmanın gereği yok! Zaten son yıllarda kavramlar öylesine birbirine karıştı ki, kimin nerede durduğu belli değil.

12 Eylül’den sonra “Kağan” adının İngilizce yazımı kolay olsun diye ortadaki “ğ” çıkarılıp Türkçe yazım kuralları hiçe sayılarak “Kaan”a dönüştürülmedi mi? Oysa Türkçe dilbilgisi kurallarına göre iki ünlü haf bir sözcükte yan yana gelmez. Adın bu dönüşümü, milliyetçiliğin nasıl NATOTürkçülüğe evrildiğinin bir göstergesi. Kaan Bey, eğer “Kağan” olsaydı böyle düşünür müydü acaba

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         12 Ağustos 2018