KÖY ENSTİTÜLÜ AVŞAR KIZI


         Elimde bir kitap var, soluksuz okuduğum. Kitabın adı: Köy Enstitülü Avşar Kızı… Yazarı: Bahar Dadaloğlu… Okurken içimizi titreten bir kitap… Öksüz ve yetim bir kızın yokluk, yoksulluk içinde okuma savaşımı anlatılmakta kitapta. Yazar, kendi yaşamını anlatmakta. Bu nedenle güzel bir anı kitabı yansız ve nesnel... Kitaptaki her bölüm, öykü tadında…

         Kitabı okurken babamın okuma savaşımını düşündüm her yaprağı çevirişimde. Ancak Sayın Dadaloğlu’nun işi, babamınkinden bin kat daha zor. Çünkü o bir kız çocuğu Anadolu’nun bozkırında… Çocukluğumda köyümüzde ve çevre köylerde geleneklere, katı toplumsal kurallara, aktöresiz dedikodulara, saptırılan dinsel yargılara, feodal baskılara karşı direnerek okuma savaşımı veren kızları anımsadım her satırda. Bu kızlar, çoğu zaman çaresizdi. Onların gözyaşlarından başka silahları yoktu neredeyse. Belki de bundandır ülkemiz topraklarında bin bir türlü çiçeğin yetişmesi. Kızların akıttığı gözyaşlarıyla sulanan topraklarımızda dünyanın en güzel çiçekleri açmakta dört mevsim.

         Küçük Bahar, doğuştan şansızdır. Çelimsiz, zayıf, biraz da güçsüz doğmuş. Akranlarına göre beden yapısı daha küçükmüş. Bu küçük bedene sığmayan kocaman bir yüreği var Bahar’ın. İki üç yaşlarında yetim kalıyor. Beşikte bir de kız kardeşi var kendisinden küçük. Annesi, dul kalınca gelenekler gereği olarak kendisinden küçük kaynıyla evlendirilecekti. Bunu istemeyen anne, köylerinden başka biriyle evlenince öksüzlük de yakasına yapışıyor Bahar’la beşikteki Şemsi’nin. Anneleriyle konuşup görüşmeleri yasak! Bu nedenle hem annesizlik hem de babasızlık kolunu kanadını kırıp buduyor. Kanatsız kuş gibi uçmaya çalışıyor çalı çırpının içinde toz toprağa bulanarak.

         Bir gün köylerinde üç sınıflı bir okul açılır. Bir eğitmen çocuklara, okul çağı geçmiş kadınlara ve erkeklere okuma yazma öğretmekte. Okulun açılmasıyla Baharın yüreğine güneş doğuyor, bahar yelleri dolduruyor ciğerlerini.

         Mevsim güz… Harman kaldırılmış. Sap saman çekilmiş. Un ve bulgur yapmaya gelmiş sıra… Küçük büyük tüm aile üyeleri işbaşında. Derenin kıyısında buğdaylar, dere suyunda yıkanıp çer çöpten arındırılmakta. Burada sözü Bahar Daloğlu’na verelim:

         “Tam işe dalmışım, camiden çan sesi duyuldu. Çocukları okula çağırıyor. Cami bize yakın, bir odasında da okul var. İşi gücü bıraktım, yerimde duramıyorum. ‘Ebe çan çaldı. Okul açılmış. Ben gidiyorum.’ dedim. Ebem zaten daha köyde okul yokken beni okutmayı düşünüyordu. Benim sabırsızlığı görünce de, “Hadi git!” dedi. Hiç ikiletmedim, elim kolum yaş hemen okula koştum. Bizim kapılarımızda kapı kolu yoktur. Yitince açılır. Kapıyı ayağımla açtım, bir çalımla içeri girdim. Eğitmenimiz bizim köylü Ahmet Şimşek. ‘Bahar’ım, niçin geldin kızım?’ dedi. ‘Okumak için geldim eğirtmenim!’ dedim. ‘Ama kızım, sen çok küçüksün, okuyamazsın. Şimdi git, sonra gel!’ dedi, bana kapıyı gösterdi. Nasıl bir feryatla, ağıtla oradan çıktım, ebeme koştum bilmiyorum. Hıçkırarak ağlıyorum. Ebem eli kolu çemrek sudan çıktı. ‘Ne oldu yavrum? Yılan mı soktu, birisi mi döğdü? Neden ağlıyorsun?’ dedi. ‘Eğirtmen beni okula alamadı, çok küçükmüşüm, okuyamazmışım…’ dedim. Hıçkırıklar arasında.

         Ebem beni bileğimden yakaladı, sürüklüyor. Bir yandan okula doğru koşarcasına yürüyor, bir yandan da sövüp sayıyor. Bizim Avşar’ın sövgüsü meşhurdur. Sevdiğine de söver, kızdığına da… Ebem de saydırıyor: ‘Bilmem ne ettiğimin çocuğu! Seni babasının sakalına ne ettiğim seni! Benim öksüzümü nasıl okula almazsın. Ben sana gösteririm gününü!’ Okula vardık. Ebem tekmeyi vurup kapıyı açtı. Yolda dediklerini eğitmenin yüzüne de tekrarladı. ‘Eğirtmen, eğirtmen! Senin babayın sakalına bilmem ne ederim. Herkes sığdı da benim öksüzüm mü sığmadı bu okula?’ deyince, eğitmen ne yapsın? Mecbur alttan aldı: ‘Kamer Ana, Bahar çok küçük, okuyamaz dedim, onun için gönderdim!’ dedi. Ebem de, ‘Okursa okur, okuyamazsa tutar kolundan atarsın!’ dedi. Bana da arka sıradan boş yerde yer gösterdi. ‘Git kız, şu boş sıraya otur!’ dedi. Eğitmenin bir daha ağzını açmasına fırsat vermeden, yalınayak, üstü başı ıslak, hışımla çıkıp gitti. (Bahar Daloğlu, Köy Enstitülü Avşar Kızı, Berfin Yayınları, Birinci Baskı, Şubat 2016, sf. 61-62)” Avşar Kızı Bahar’ın Pazarören Köy Enstitüsüne ulaşacak yolu, işte Kamer Ana’nın bu yürekliliğiyle açılmakta. Okuma yazma bilmeyen, yaşamın öğretisiyle bilgeleşen bir Anadolu kadının sesi, simgesidir Kamer Ana; tıpkı Fakir Baykurt’ın Irazca’sı gibi.

         Günümüzde köylü olmak, kimilerince küçümsenmekte. Köylülerin bilgisizliği, çarşaf çarşaf anlatılmakta büyük bir kibir ve kendini beğenmişlikle. Kamer Anaları bilmeyen birilerinin ülkemiz köylülerinin nice bilgeleri bağrında sakladığını nereden bilecek? Kendi kültürüne yabancılaşmış, emperyalizmin sokma aklıyla davrananların bahçe ve tarlalarda üreten, kalp gözüyle gören, binlerce yıllık deneyimleri imbikten geçirerek düşünmesini anlaması olanaklı mı?

         Atatürk: “Köylü, milletin efendisidir.” demekte. Emperyalizmi yurdumuzdan kovan şanlı ordumuzun askerleri değil miydi o köylüler? Köklerimiz, Anadolu ve Trakya köylerinde toprağımızı kucaklamadı mı? O kucaklayış ki toprağımızı her türlü dış etkiden korudu.

         Köy Enstitülü Avşar Kızı okunmalı. Yalnızca okumak da olmaz, onu çevremizdeki herkese okutmalıyız. Bir cumhuriyet savaşımının destanıdır bu kitap. Durup dururken bu topraklara Anadolu dememiş atalarımız. Kamer, Irazca gibi nice anaların yurdu. Onların dişleriyle tırnaklarıyla kök saldıkları bir kutsal toprak.

         Köy enstitülerini, ABD ile 27 Aralık 1949’da imzalan eğitim anlaşmasına feda eden siyasetçilere ne denli kızsak hakkımız. ABD propagandalarına kanarak bu okullara kara çalmaya çalışan hangi siyasal çizgiden olursa olsun kişilerin ülkemize verdikleri zararın büyüklüğünü, Avşar kızlarını tanıdıkça daha iyi anlamaktayız.

         Ülkemizin kurtuluşu, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkması misyoner okullarıyla değil; özbeöz kendi yaratımız olan köy enstitüsü benzeri okullarla olacak. Çocuklarımızı ulusal eğitimin köklü bilgileriyle donatıp arınmış sularıyla beslemektir devletimizin görevi.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                23 Mayıs 2023

 

İNSAN, NEFRETLE DOLU NASIL YAŞAR?


         Aylardır toplumumuzun bir kesimine nefret yüklendi. Bu nefreti ne kamyonlar ne tren katarları çeker. Bu nefret, insan yüreğine sığmaz. Sığsa da insanda ne yürek bırakır ne de us. Usu da çürütüp yok eder yüreği de.

         İnsanda düşünce ve duygu birliktedir. Duygu, düşüncenin önüne geçerse usçuluk adım adım yok olup gider. Duygular, türlü türlüdür. Sevgi de nefret de bir duygu. Sevgi ve saygının yerine nefreti koyarsan insan olma özelliğin giderek yok olur. Nefret yüklü bir insan yüreği, iyimserliği unutur. Sürekli kötümser ve karamsar olmaya yol açar nefret. Önce düşman gördüklerinden nefret edersin. Sonra çember genişler. Kendisi gibi duyup düşünmeyen herkesi düşman olarak görür. Bir süre sonra şüphecilik başlar kişide. Artık nefretin yarattığı kötümserlik öylesine her yanını sarmıştır ki yaşadığı toplumdan ve yerleşim yerinden, en yakınlarından, doğadan, yaşamaktan nefret eder. Öyle ki herkes, her şey kötüdür. Çevresinde ve hatta dünyada iyi , güzel, olumlu olan hiçbir şey yoktur ona göre. Bu derin bir tinsel ve sosyal sayrılık durumu...

         Son yıllarda ne yazık ki ülkemiz insanları iki ayrı kampa ayrıldı siyasal olarak. Daha önce benzer örneklerini gördük bu ayrışmayı, türlü adlar altında. Ayrışma, giderek düşmanlaşmaya yol açtı. Özellikle emperyalist oyun kurucularının etkisi ve basın-yayın organlarının kışkırtmasıyla derin bir düşmanlığın tohumları ekildi kardeşliğin güçlü olduğu ülke topraklarımıza. Tıpkı Irak, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya, Ruanda ve birçok ülkede olduğu gibi. Önce ülkeyi yöneten liderler, diktatör olarak gösteriliyor. Sonrasında da ne denli kötülük varsa o lidere yükleniyor. Yapılan eleştiri değil, keşke olsa... Hep aynı suçlamalar, yinelenerek sürekli söylenmekte. Tıpkı bir tarikat ayininde olduğu gibi. Bu suçlamalar, giderek ağır hakarete ve küfre dönüşmekte. Yinelenen sözler, suçlamalar bir kör inanca dönüşmekte zamanla. Böylece kısır bir döngü içinde sormayan, sorgulamayan, usçu düşünmeyen kişilikler ortaya çıkmakta. Şu soruyu bile soramıyorlar kendilerine nefret köşkleri yıkılmasın güneşi görmemek için. “Dünyanın neresinde, ne zaman, hangi diktatör yapılan seçimlerde ikinci tura kaldı?” diye.

         Dün (21 Mayıs 2023) Kadıköy’ün bir mahallesindeydik eşim ve oğlumla. Tanıdığımız bir kadınla söyleşiyoruz ayaküstü. 14 Mayıs seçimlerinde CHP adına müşahitlik yapmış yaşadığı mahallede. Eşim, ona: “28 Mayıs’ta da müşahit olacak mısınız?” diye sordu. O: “Hayır!” dedi. Eşim: “Neden?” deyince o da: “Yapacağım bir şey yok! Zaten sandık kurullarında her şey yasalara uygun olarak yapılıyor.” dedi. Eşim, aldığı yanıtı pekiştirip doğrulamak için: “Yani oy çalınmıyor, öyle mi?” diye sorunca o da “Evet, çalınmıyor.” diye yanıtladı onu.

         Seçimler öncesi yapay olarak yapılan ve kışkırtılan kamplaşmanın doğru olmadığını söyledim tanıdığımıza. Bu düşmanlık, nefret, sürekli, suçlama siyasetinin Atatürk’le ilgisinin olmadığını anlatıyorum. O da keyifle dinliyor beni. Fevzi Çakmak’la Atatürk ilişkisiyle ilgili ona örnekler vermekteyim. İlk başta Anadolu hareketine karşı ola Fevzi Paşa’nın nasıl Ankara’ya geldiğini, sonrasında Atatürk’ün onu nasıl kucakladığını ve Kurtuluş Savaşı’nın mareşali olduğunu anlatmaktayım. Atatürk gibi geçmişe değil; şu ana ve geleceğe bakalım, diyorum.

         Az uzağımızda bir kadın oturmakta. Yüzünden öfke parçaları düşmekte. Gözleri, bir nefretin karartısıyla kararmış. Yerinden hışımla kalktı. Bana dönerek: “Siz, bağırarak ne anlatıyorsunuz, rahatsız oluyorum söylediklerinizden.” diyerek beni azarlamaya girişti. Ben de: “Ben, size anlatmıyorum. Arkadaşıma anlatıyorum. Siz, niye bizi dinliyorsunuz? Üstelik biz iki kişi konuşuyoruz. Üçüncü kişinin söyleşimizde ne işi var?” diyerek yanıtlıyorum onu. Yanımızdan ayrılırken geri dönüp “Yani bana, b.k yemek mi düşer, demek istiyorsunuz?” diyerek öfkeyle sordu. Normal yaşamda sakin olan ve çok zor sinirlenen bir kişiyim. Böyle deyince ben de biraz sinirlendim ve ona: “Evet, aynen dediğiniz gibi…” diyerek onayladım nefret dolu yürekliyi.

         Ağzımızın tadı kaçtı. Durup dururken beni de kendisine benzetmeyi başardı, öfkelendim. Üzüldüğüm konu şu: Atatürk’le ilgili bir gerçeği anlatmaktayım. Ne yazık ki sorsanız Atatürkçü(!) olduğunu söyleyen biri, bu anlattıklarımı dinlemek bile istemiyor uzaktan da olsa. Hiçbir biçimde ezberinin bozulmasına izin vermiyor, ezberini bozacak Atatürk de olsa... Atatürk’le yüzleşmekten rahatsız olan Atatürkçüler(!) çok…

         Ne yazık ki açık bir faşizmle karşı karşıyayız. Kendi düşüncesinin dışında en küçük bir farklılığa bile saygı göstermeyen bir faşizanlık. En küçük farklı bir söylemi, bakışı bile susturup boğmak isteyen bir baskıcılık. Baskıcılık, sonsuz bir saldırganlığa dönüşmekte. Hep kendi istediklerini işitmekten hoşlanmak nasıl bir tinsel durum? Böyle bir durumdaki kişi, kendini bir tarikatın “hu çekme” töreninde sanmaz mı?

         Başkasının düşüncesine saygı göstermeyen, onları dinlemeyen birinden demokrat olur mu?

         Nasıl bir nefrettir ki, kişiyi gerçeği öğrenmekten ve Atatürk’le ilgili bir şeye bile kulak kabartmaktan alıkoymakta?

         Üzülerek söyleyeyim ki bazı kişiler, önüne geleni faşistlikle suçlamaktalar. Herkes “Faşist!” diye diye kendilerinin derin bir faşizm bataklığına gömüldüklerinin bile farkında değiller. Faşizm, emperyalizmin ve tekelci sermayenin buluşu… Emperyalist kışkırtmalardan beslenenlerin faşist olması kadar doğal olan ne var?

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                22 Mayıs 2023

HALKIN BAĞRINDAKİ KURTARICI

                           

                         

         Mustafa Kemal Paşa, yanındakilerle 16 Mayıs 1919 Cuma günü İstanbul’dan Bandırma Vapuruna binerek Samsun’a dümen kırdılar. Vapura bindikleri günün cuma olması rastlantı değil. Yolculuk başlamadan önce Eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, Atatürk’ü öldürülebilecekleri konusunda uyardı. Aşacakları yol, Karadeniz’di. Bandırma Vapuru, hırçın dalgalı denizde yol aldı korkusuzca. Yükü çok ağırdı. Çünkü ülkemizi kurtaracak başları taşımaktaydı.

         Bandırma Vapuru, İnebolu ve Sinop limanlarına uğradı. Ancak yolcular, inmediler uğrak yerlerinde. Vapurun Kaptanı İsmail hakkı Durusu, Mustafa Kemal Paşa’nın yolculuk sırasında sürekli düşündüğünü anlattı sonradan.

         Atatürk ve arkadaşları, 19 Mayıs Pazartesi günü sabahı saat 07.00’de Samsun’a çıktılar. Paşa, Samsun’da altı gün kaldı. 24 Mayıs günü Havza’ya gitmek için kentten ayrıldı. Ardından Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara… Kurtuluş Savaşının izlencesi, örgütlenmesi sağlandı Anadolu’nun bağrında. Kurtuluş, ancak halkla olurdu. O da öyle yaptı. Halkın katılmadığı bir savaş, başarılı olamazdı. Anadolu’yu kent kent dolaşan aslında Atatürk değildi, bir ulus ayağa kalkmış onunla yol alıyordu İnönü, Sakarya, Dumlupınar ve İzmir’e doğru.

         Atatürk, 16 Mayıs 1919’da ayrıldığı İstanbul’a sekiz yıl sonra, yani 1 Temmuz 1927’de geldi. Neden mi?

         İstanbul’un varsılları, sözde aydınları Atatürk’e ve Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmışlardı. Mütareke basını, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına ağza alınmayacak hakaretlerde bulundu. Kurtuluş Savaşı’nı engellemek için ellerinden geleni artlarına koymadı İstanbul basının kalemşorları. İstanbul basının bir bölümü işgalcilerin yanındayken Akşam, İkdam, İleri başta olmak üzere bazıları da Atatürk’ün yanındaydı. Anadolu basının ezici çoğunluğu Kurtuluş Savaşı’nın sesiydi. Atatürk Ankara’ya gelir gelmez Hakimiyet-i Milliye’yi (Ulus’u) çıkardı arkadaşlarıyla.

         Özellikle İstanbul’un bir kesimi, Kurtuluş Savaşı’na soğuk baktı. İşgal güçleriyle iyi geçindiler. Bazı kendini bilmezler, işgalci Avrupalıların yurdumuza uygarlık getireceğini dile getirdi utanmazca. Kimi işgal subayları için balolar, geceler düzenledi. O gecelerde bir günah denizine yelken açıldı. Kimileri ise “Aman işgalcileri kızdırmayalım, yoksa daha kötü davranırlar.” diyerek onursuz bir teslimiyetin doruğuna çıktı. İngiliz ya da ABD mandası olmayı tartıştılar kendi aralarında. Zaten padişah ve çevresi, işgal güçlerine kesin bir teslimiyetin içindeydi.

         İstanbul’un tuzu kuruları, işgalcilerle işbirliği yapmaktayken yoksul kesim ise dişiyle tırnağıyla Anadolu’nun yanındaydı. Kendi aralarında örgütlendiler. Bu örgütlenmede bazı subayların katkısı yadsınamaz. Anadolu’ya silah ve insan taşıdılar gizlice ve korkusuzca.

         Osmanlının iki yüzden fazla paşası vardı. Peki, bunlardan kaçı geçti Anadolu’ya? İlk başta beşi… Ardından birkaç kişi daha katıldı ulusun kutsal savaşına. Oysa İstanbul’da kalan paşaların hepsi okumuş kişilerdi. Kurmaydı. Kurmay olmak için de önce Harp Okulunu bitirip subay olacaksın. Sonrasında da Harp Akademisinin zorlu kurmaylık eğitiminden geçeceksin. Okur yazar olmayan Anadolu köylüsünün gördüğü kurtuluş ışığını bu paşaların görmemesi ilginç değil mi? Mustafa Kemal Paşalarını bağırlarına basan Anadolu’nun yoksul insanlarının gösterdiği öngörüyü; Mütareke basının ve işgal güçleriyle yabancı dille konuşan sözde aydınların fark edememesi niyedir? İşte Atatürk, Kurtuluş Savaşı’na yapılan bu ihaneti yaşamı boyunca içine sindiremedi. İstanbul’a küskünlüğünün nedeni budur.

         Atatürk, 18 Mart 1923’te Tarsus’ta çiftçilere verdiği söylevde şunları söyler: “Aklı eren, memleketi seven, hakikati gören kimselerden böyle düşman çıkmaz. İçimizden böyleleri çıkarsa, onlar ya aklı ermeyen cahiller ya memleketi sevmeyen fenalar ya hakikati görmeyen körlerdir. Biz cahil dediğimiz vakit, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 15, Kaynak Yayınları, s. 227)” diyerek günümüze ışık tutmakta. Demek ki yurtsever olmanın, gerçeği bilmenin, bilimin yolundan gitmenin diploması yok Atatürk’e göre. İnsanın yürekli, gönül gözünün açık, yardımsever, insancıl olmasının okulu henüz bulunmamakta. Diploması var diye diplomasızı aşağılayanların ne demli insanlık suçu işlediklerinin tanığıyız. Bunları söylerken genelleme yapmaktan sakınırız. Her kesimde bulunan insanların içinde iyi de kötü de var. Zaten doğada her şey karşıtıyla bulunmakta. Kötü olmasaydı iyi olur muydu?

         Atatürk, 16 Mart 1923’te Adana’da çiftçilerle söyleşisinde şu önemli olayı anlatır: “Bizi mezara götüren o asli sebep asli nedir? Bunu hiç şüphesiz idaremizin mahiyetinde armalıdır. Demin arkadaşımız Ramazan Ağa, çok güzel izah etti. ‘Ben hiç mektep, medrese görmedim, cahilim, kusura bakmayın.’ dedi. Keşke mektep, medrese görmeyenlerin hepsi Ağa Hazretleri gibi olsaydı. Çünkü kendileri çok alimce ve daha hakiki malumat sahibidir. Ümmi olan Ramazan Ağa, cahil olmadığını demin sohbetimiz esnasında çok güzel ispat etti. (ATABE, Cilt 15, Kaynak Yayınları, s. 213)” Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere ülkemizde birçok Ramazan Ağa vardır. Atatürk yurt gezilerinde Ramazan Ağalarla konuşarak, onların görüşlerini alarak Cumhuriyeti ilan edip bir dizi devrimi yaptı. Okul görmemiş bir çiftçiyi “cahil” deyip dışlamadı. Onun düşüncelerine saygı gösterip değer verdi.

         Dün olduğu gibi bugün de kimi sözde aydınlar, emperyalizmin yedeğindeler. Varlıkları, rotaları Atlantik… Atatürk Bandırma Vapuruyla kurtuluşu, umarı, var olmayı Anadolu’da ararken onlar ise kör bir batıcılıkla kişisel kurtuluşlarının peşinde. Onların kitabından toplumsal düşünmek çoktan silinip gitmiş. Liberalizmin benciliği gönül gözlerini köreltmiş.

         Atatürk’ün şu sözleriyle yazımı bitireyim: “Gücümüzü ve varlığımızı korumak, ulusal hedefi sağlamak için gerçek dayanağı dışarıda değil, içeride bulacağız. Kendi vicdanımızda…”

         Evet, gücümüzü yüreğimizden, vicdanımızdan ve ulusumuzdan alacağız. Çünkü başka seçeneğimiz yok!

         19 Mayıs’ın 104. Yılında, Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                19 Mayıs 2023

DEPREMZEDELERİ KOVAN BELEDİYE (14 Mayıs Seçimleri-5)


         “Saygıdeğer Misafirlerimiz, Büyükşehir Belediyemiz tarafından Depremzede Vatandaşlarımıza verilen geçici konaklama hizmeti 21.05. 2023 tarihinde, (Pazar günü) sonlandırılacak olup, bu tarihten sonra geçici konaklama hizmeti verilmeyecektir. Bilgilerinize sunulur.” Bu bildirim, Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından konuğu olan depremzedelere yapılmış. Bildirimin üstünde iletişim için bir de cep telefonu numarası var. Koli bandıyla depremzedelerin kaldığı otelin duvarına asılmış.

         Görünce önce inanamadım. Çünkü yukarıdaki bildirim, 16 Mayıs günü yapılmıştı. Yani seçimlerden iki gün sonra. İnsana: “Bu kadar da olmaz.” dedirten bir duyuru.

         Elli depremzede konaklamaktaydı Kumbağ’daki konaklama yerinde. Otel işletmesiyle 13 Şubat-13 Ağustos 2023 tarihleri arasında sözleşme yapılmıştı. Sözleşmenin bitimine üç ay kala böyle bir karar almak niye?

         İnsanlar ister istemez Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin konaklama tesisinde kalan depremzedelerin boşaltılmasını seçime bağladı. Deprem bölgesinde aradığını bulamayan Kemal Kılıçdaroğlu, belki de en büyük düş kırıklığını yaşadı. Seçimin ardından Kılıçdaroğlu destekçisi birçok kişi, sosyal medya üzerinden depremzedelere insan vicdanına sığmayacak, ağza alınmayacak sözler söylediler. Hakaret ve küfürler havada uçuştu. Ardından Tekirdağ’dan böyle bir karar duyulunca depremzedelerin konaklama tesisinden çıkarılması seçimlerde alınan olumsuz sonuca bağlandı. Zaten tersi de düşünülemez.

         Depremzedeler zor durumda… Evleri, başlarına çöktü. Ne işleri ne de aşları var. Zor da kalanlara kucak açıp bir insanlık yaptın diyelim, sonu böyle mi olmalıydı? Bir kalemde yaptıklarını da silip attın ey Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak? Hiçbir gerekçe, özür bu yapılanı bağışlatmaz. Düşene bir tekme de senin vurman insanlığa sığar mı? Senin bu yaptığın ne ulusumuzun geleneğine ne de insanlık kurallarına uyar.

         Diyelim ki Tekirdağ Büyükşehir Belediyesinin aldığı kararın seçimle ilişkisi yoktu. Bu belediyeyi yönetenler hiç mi sosyal medyada olanları görüp okumazlar? Konu televizyonlarda saatlerce tartışıldı. Bundan da mı haberiniz yok? Türkiye’yi sarsan sosyal medya paylaşımlarına nasıl kulaklarınızı tıkarsınız? Depremzedeleri, konaklama tesisinden çıkarmanızın kamuoyunda nasıl anlaşılacağını anlamayacak denli bilgisiz ve öngörüsüz müsünüz? Eğer siyasal bilgisizliğiniz ve öngörünüz yoksa bırakın siyaset yapmayı da yerel yönetimleri yönetmeyi de!     

             Depremzedelere bedava ev vereceğini söyleyenler, onları kapının önüne koymakta. Elleriyle gülünç yürekler yapanlar, yüreklerinde bir gıdım bile sevginin olmadığını gösterdiler depremzedelere karşı.

         Depremzedeler de diğer yerlerde yaşayan halkımız da sizin içtensizliğinizi, tutarsızlığınızı ve insan sevgisizliğinizi gözlerinizden okumakta. Sonrasından da halk, size destek vermeyince onu suçlamaktasınız. Keşke partinizin ambleminde bulunan halkçılık okunu anımsasanız arada bir. CHP’nin büyük kurucusu Atatürk’ten halk sevgisi konusunda biraz ders alsanız. Kılavuzunuz öfke değil de Atatürk’ün usçuluğu olsaydı böyle yapar mıydınız hiç?

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                18 Mayıs 2023

 

KİMİN SÖZCÜSÜ? (14 Mayıs Seçimleri-4)


         Sözcü Gazetesi, 16 Mayıs 2023 günü “Meğer bizim milletin karnı TOGG’muş” manşetiyle çıktı. Aklınca dalga geçmekte halkımızla. Bu dalga geçmenin altında düpedüz seçmenlere hakaret bulunmakta. Milli iradeyi küçümseyip aşağılama var. Halkı, yaşadıklarının farkında bile olamayan bir insan sürüsü olarak görmekte bu manşetçiler. Yani halkımız açmış, ancak aç olduğunun farkında değilmiş öyle mi?.

         Yukardaki manşet ve altında yazılanlar, Türk gazeteciliğinin de demokrasisinin de yüz karası. Halkı adam yerine koymayan bir kaba, üstenci bir anlayış. Aslında Kılıçdaroğlu’nu destekleyen Sözcü ve diğer yayın organları, tüm koşullar, muhalefetten yanayken halkı aşağılayan anlatımları, haberleri yüzünden iktidara çalıştılar seçim kampanyası boyunca. Aşağılayıp küçümsediğin insanlardan siyasal destek beklemek usçu bir davranış mıdır?

         Sözcü; TOGG, İHA, SİHA ve TCG Anadolu’nun üretilmesinin doğalgaz çıkarılmasının halkın yaşamı için önemsiz olduğunu anlatmaya çalışıyor. Halkın aç olduğunu, bu nedenle Savunma Sanayi alanında üretilen birçok teknolojik ürünün halkın aç karnını doyurmayacağını söylemekte.

         Evet, halkımızın önemli bir kesiminin geçim sıkıntısı var. Bu geçim sıkıntısı, sayıları az da olsa bir kesimde açlık sınırında. Önemli bir halk kesimi de yoksulluk sınırında. Yoksul halk kesimleri, Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarına güvenmedi sorunlarının çözüleceği konusunda. PKK’nın siyasal uzantısı olduğu apaçık belli olan Yeşil Sol Parti (YSP) ile Millet İttifakı’nın ilişkisini neredeyse yurttaşlarımızın tümü bilmekte. Neredeyse her köyde şehit gömütü var. Evladını şehit eden bir terör örgütünü koruyup kollayan bir adaya oy vermesi olanaklı mı halkın?

         Anadolu halkı: “Açlığa, yoksulluğa dayanırım; ancak yurtsuzluğa dayanamam. Çünkü bir insanın, bir ulusun yurdu yoksa var olamaz.” diye düşündü.

         Millet İttifakı’nı savunan siyasetçiler ve medyadaki destekçileri, Savunma Sanayinin ürettiği ve halkımızın göğsünü kabarttığı her şeyi küçümseyip yok saydı. Çoğu zaman: “Sanki TOGG alacak parası var da bu arabayla gururu duyuyor.” diyerek halkın yoksulluğunu yüzüne vurdular. Marmara Bölgemizde yapılan köprülerle ilgili de aynı tavır içindeydi muhalefetin sözcüleri ve medya bülbülleri. “Yaşamı boyunca bu köprülerden geçmeyecek olan Anadolu’nun ücra köşesindeki biri, niye sevinir köprü yapıldı diye.” biçimindeki sözlerle ulus olmanın gerekliliğini yadsıdılar umarsızca.

         Başta CHP yöneticileri olmak üzere tüm Millet İttifakı katılanların yakın tarihimizi ivedilikle öğrenmesi gerek. 1925’te Kayseri Uçak Fabrikası THK’ca kurulduğunda ayağında çarık, sırtında ceket, kıçında don olmayan ve hatta açlıkla yüz yüze yurttaşlarımız bin bir çaputa sardıkları kuruşlarını THK’ya bağışladılar. Bu kuruşlar birikip sermaye oldu ve TOMTAŞ kuruldu. Bu bağışlarla ilk uçaklarımız üretildiğinde o dönemde yaşayan halkımızın neredeyse yüzde doksan dokuzu uçağa binmemişti. Önemli bir çoğunluğu ise belki de uçağı hiç görmemişti. Ancak açlığına, tokluğuna aldırmadan ülkesinin ürettiği uçaklarla gurur duydular. Ulusça yaptıkları bir işin sonunda sevinip mutlu oldular. Bugün de yurttaşlarımızın önemli bir bölümünün TOGG alacak olanağı olmasa da yerli otomobilin gururunu yaşaması olağan. Çünkü yurttaşımız yoksul da varsıl da olsa bu yurdun evladı. Yurdumuzda olan her iyi şeyle gurur duyması da hakkı. İşte, ulus olmak böyle bir şey. Kendini Türk ulusunun bir bireyi olarak görmeyenlerin bozgunculuğudur bu memnunniyetsizler.

         Ey Sözcü, Türk ulusunu tanımamışsınız daha. Açlığını da tokluğunu da belli etmez bu toplum. Ülkesinin gücü, onu manevi olarak doyurur. Siz hiç manevi doyumun ne olduğunu bilir misiniz? Halkımız, teknolojik alandaki ilerlemelerin bir gün kendi yoksulluğuna da umar olacağını bilir ve sabırla bekler. Bir alanda üretim varsa o üretim tüm alanlara hızla yayılır. Bu bilinen, fark edilen bir toplumsal gerçek.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                17 Mayıs 2023

        

HALKA KÜFREDEN AYMAZLAR (14 Mayıs Seçimleri-3)


         Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turu bitti, sırada ikinci tur var. Milletvekilliği seçimi ise sonuçlandı. Millet İttifakı büyük bir düş kırıklığı içinde... Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Temel Karamollaoğlu ve Gültekin Uysal’ın düş kırıklığı içinde olduklarını sanmıyorum. Çünkü seçimin en kârlı çıkan partilerinin liderleri.

         Seçim gecesi büyük düş kırıklığı yaşayan Millet İttifakının hararetli savunucuları, sosyal medya üzerinden hakarete başladı. Kime mi? Kendilerine oy vermeyen seçmenlere…

         Gümüşhane ve bazı illerimizden R. Tayyip Erdoğan yüksek düzeyde oy aldı. Biri yazıyor: “Gümüşhane diye bir ilimiz olmasa ne olur?” bunun devamı da var. Çok yazık çok… Bölücülüğün böylesi, dünya yüzünde görülmüş değil. Senin dediğin yere oy vermeyince o ili yok sayacaksın öyle mi? Bunun adı da demokrasi olacak. Sen de demokrat (!) ve ilericisin(!) öyle mi?

         Şimdi size sosyal medyadan birkaç örnek…

         “Ulan Kahramanmaraş, siz nasıl insansınız ya. Daha toprağı soğumadan cenazelerinizin. Yazıklar olsun size. Allah sizi kahretsin be, size her şey müstahak cahil amipler.”

         “Deprem bölgelerinden akpnin (Yazım yanlışıyla olduğu gibi aldım. AH) önde çıkması,keşke ölseydiniz bir insanın hiç mi aklı olmaz.”

         “Biz de salak gibi her ay yardım yapıyoruz. Aç açıkta kalmasınlar diye, haram zıkkım olsun.”

         “Kimse bana artık Hatay’da su yok, yok bilmem ne yok demesin!! Yazıklar olsun o döktüğün gözyaşlarına, uykusuz canlı cenaze gibi dolaştığım ve tüm maddi ve manevi yaptıklarıma!!! Beter olun!!”

         “Bu ülke için bu kadar geri zekalı çok fazla…Yazık”

         “Keşke daha çok ölseydiniz, bir insanın hiç mi aklı olmaz.”

         “Kafasına kuş s.çınca sayısal oynayan milletin ağzına s.çana oy vermesi kadar normal bir şey yok!”

         “Yazıklar olsun Maraş celladına aşık şehir devam edin çadırda yaşamaya.”

         Hele bir Zülfü Livaneli yazısı var ki evlere şenlik. Halkına, insanına güvenmeyen, hatta ondan nefret eden bir anlatım. Yazısında Atatürk’ten söz etmekte, ancak Atatürk’ü zerre kadar tanımayan biri. Onu şöhrete ulaştıran bir halkı, bu denli aşağılaması niye?

         Yukarıdaki paylaşımların benzerleri çok… Meğer bu demokrasi tutkunları(!), yardımsever melekler(!) deprem bölgesine yardım yaparken oradaki yurttaşlarımızı kendi eğilimleri doğrultusunda davranması için el uzatmışlar. Yaptıkları sözde yardımlar da onları kendilerine düşünsel köle yapmak içinmiş. Verdikleri üç kuruşluk yardım için insanları satın aldıklarını sanmakta bu Ortaçağ’ın köle tacirleri. Sizin gözyaşlarınız da sahteydi, tıpkı timsah gözyaşları gibi.

         Yukarıdaki kervana bazı köşe yazıcılarıyla ünlü kişiler de katıldı. Kimi video çekip yayımladı, kimi de yazdı. Hepsinin ortak noktası, halkı suçlayıp halka hakaret etmek.        

        Halka küfredip hakaret eden aymazlar, kendilerini çok akıllı, deprem bölgesindeki yurttaşlarımızı da akılsız sanmaktalar. Sizde aklın “a”sı olsa bu denli kin ve nefretle yüreğinizi zehirlemezdiniz. Oysa cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu var. Bu turda, deprem bölgesindeki seçmelere gereksinmeniz yok mu? Buradakileri seçmen kütüklerinden sildiniz mi yoksa?

         Halka hakaret eden bu kişilerin birçoğunun Atatürkçü geçindiklerini işittikçe üzülmekteyim. Niye mi? Bu kişilerin bilgisizliklerine… Atatürk’ün “a”sından haberlerinin olmamasına. Baştan söyleyeyim, halka hakaret edip onu küçük gören kişi, kim olursa olsun Atatürkçü olamaz. Siz, Atatürk’ün halka hakaret ettiği bir tümce, onu küçümsediği bir sözcük işittiniz mi?

         Atatürk, sizin “cahil” diye aşağıladığınız okuma yazma bilmeyen köylülerle Kurtuluş Savaşı’nı kazandı. Yine o köylülerle dünyanın en büyük devrimlerinden birini yaptı.

         Ey insanlıktan çıkmış aymaz, iyi anla yazdıklarımı!

         Atatürk’ün 6 Mart 1921’de Ankara-Gölbaşı’nda, cepheye yiyecek taşıyan devecilerle çektirdiği bir fotoğraf var, her yerde bulabilirsin bunu. Bu fotoğrafa iyi bak! Atatürk ve deveciler toprağın üstüne oturup söyleşmekteler. Atatürk’ün gözlerindeki içtenliğe, sevgiye, saygıya bak! Tabi yüreğiniz varsa bakarsınız o devrimci gözlere.

         Atatürk’ün 22 Kasım 1930’da Amasya Müftüsü Abdurrahman Kâmil Efendiyle bir fotoğrafı var. İkisi de ayakta…     O Kâmil Efendi ki Atatürk, Havza’dan çıkıp Amasya’ya giderken onu, kentin dışında saatlerce beklemiş bir yurtsever din adamı. Bakın Atatürk’ün duruşuna ve bakışına!

         Üçüncü fotoğraf ise 1937’de meydana gelen Kars-Erzurum depreminden… Evi yıkılan bir yurttaşımızla ayakta çekilmiş bir fotoğraf… Atatürk’ün beden diline bakın! Yüzündeki acıyı görün! Bakıp görün bakalım kendinizi, ona benzetebilecek misiniz?

         Yukarıdaki paylaşımları yapanlar ve onlar gibi düşünenler, kendisi gibi düşünmeyen herkesi faşistlikle suçlarlar. Oysa yaptıklarına, yazdıklarına bakınca onların faşistliği paçalarından akmakta. Demek ki insanoğlu ayna… Bakınca kendi faşistliklerini görmekteler.

         İnsanlar birine yardım ederken bir şeyin karşılığında mı yapar? İnsan yaptığı yardımı, insanın yüzüne vurur mu? Bu nasıl bir densizlik, vicdansızlık?

         Şanlıurfa’da, Gaziantep’te, Kahramanmaraş’ta yıkıntıların altından dimdik çıkan yurttaşlarımızın dedeleri, Fransız işgalcilerini nasıl tepelediklerini bilmiyorsunuz sanırım. Hakaret ettiğiniz insanların dedeleriyle Cumhuriyet kuruldu. Hele Hataylılara yaptığınız hakaretler… O Hataylılardır ki Türkiye’ye bağlanmak için Yedi Düvel’e kafa tutup Hatay Cumhuriyeti’ni kurdular. Ardından da 64. ilimiz oldular.

         Adıyaman’a “Acıyaman” diye yazıp hakaret eden densize ne demeli? Bu kişinin bilgisizliğine mi, vicdansızlığına mı yanayım?

         İnsanlığını yitirmiş, vicdanını emperyalistlere kiralamış kişilerden ne Atatürkçü ne devrimci ne de solcu olur. Çünkü Atatürkçü olmak için önce insan olman gerek. Devrimci olmak için de halkçılığı özümseyip yaşama geçirmeli. Solculuk içinse ezilenden yana olmalısın.

         Ey kendini ilerici sanan zavallı, senin 17 Ağustos 1999 depreminden sonra “7.4 yetmedi mi?” diye pankart açan meczuptan ne farkın var? Her ikiniz de insanlığını yitirmişsiniz. Her ikinizin de yürekleri taşlaşmış.

         Atatürk, “Köylü milletin efendisidir.” dedi. Niye mi? Çünkü Kurtuluş Savaşı’nda ölümü düşünmeden cepheye koştu Türk köylüsü. Yine aynı köylülerle Atatürk, Türk Devrimi’ni yaptı. Şimdi siz kalkmışsınız Atatürk’le emperyalizmi dize getirmiş, Türk Devrimi’ni yapmış yürekli insanların torunlarını aşağılıyorsunuz. Hadi orada Damat Ferit kılıklı, Ali Kemal kafalı aymaz!

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                16 Mayıs 2023

        

        

 

        

        

 

        

SEÇİMLERİ KAZANANLAR VE YİTİRENLER (14 Mayıs Seçimleri-2)


         Her seçimin olduğu gibi 14 Mayıs seçimlerinin de kazananları ve yitirenleri var. Seçimin kazanan ve yitirenleri iyi belirlenirse bu, gelecek seçimler için ders alınması gereken bir durum olur. Bu nedenle seçimlerin sonuçları, iyi değerlendirilmeli. Özellikle bu değerlendirmeleri siyasal partiler yaparken iğneyi kendilerine batırmaktan korkmamalı. Özeleştirel bir bakış açısı kişi ve kurumları başarıya götürür.

         Seçimin kazananı Türk Ulusu, yitireni ise ABD emperyalizmi…

         ABD ve yandaşları, seçimde olay çıkması için baştan beri kışkırtmalarda bulundu gerek resmi ya da gayrı resmi sözcüleriyle gerek basın yayın organlarıyla gerekse de sosyal medya aracılığıyla. Türk Ulusunu “Kan banyosu” yatırmakla tehdit etti. Seçimlerde hile yapılacağını ve Tayyip Erdoğan’ın seçimi çalacağını açıkça söylediler. Bunun için de kendince demokrasi güçleri olarak gördüğü güçleri, sokağa çağırdı seçim gecesi. Bazı terör örgütleri (FETÖ ve PKK) de bu kışkırtmaya katıldılar. Bu kışkırtmaya muhalefet seçmenlerinden çok azı sosyal medyada destek verdi. Bu sesler de seçim akşamı kesildi. Halkımızın sağduyusu, ülke sevgisi ABD kışkırtmalarını boşa çıkardı. Bilerek ya da bilmeyerek kışkırtmaya kapılan bazı siyasetçilerin söylemleri de kulak ardı edildi. Burada seçim gecesi Anadolu Ajansı’nın verilerini yok sayan Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın kışkırtma kokan konuşmalarını anmak isterim. Neyse ki yurttaşlarımız, bu iki başkanın konuşmalarını ciddiye almadı.

         Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması, ülkemiz siyaseti için iyi oldu. R. Tayyip Erdoğan, yüzde elliyi birkaç puan geçerek kazansaydı ilk günden başlayarak muhalefet partileri seçimde hile olduğunu, oyların çalındığını savlayacaklardı durmaksızın. Bu söylemler, kimi zaman kitleleri kışkırtarak bazı bozguncu davranışlara neden olabilirdi.

         İkinci turda sayım uzun sürmeyecek. Çünkü yalnızca iki aday var ve milletvekili seçimi sayımı söz konusu değil. Öyle görülüyor ki 28 Mayıs’ta yapılacak seçimde iki aday arasında itiraz gerektirmeyecek bir fark olacak. Bu da iç barışın sağlanması için önemli bir süreci başlatacak.

         Ülkemiz, seçim yapmayı iyi bilmekte. Çünkü halkımız seçimi sevmekte. Seçimin yurdumuzun dört bir yanında olaysız geçmesi demokrasimizin olgunluğunu göstermekte. Halkımızın demokrasi konusundaki duyarlılığı, sandık başına erkenden gitmesinden belli.

         ABD’nin politik çizgisinde olan partiler, oy yitirdi. Avrasya karşıtları yenildi dünkü demokrasi şöleninde. ABD ve AB’ye bel bağlayanlar, seçimin yenikleri…

         Teröre karşı duruş gösterenler, bölücülüğe fırsat vermek istemeyen siyasal çizgiler halkımızın desteğini aldı. Terörle kol kola girenler oy yitirdi birkaç istisna dışında.

         Türk Ulusunun kazandığı, ABD’nin yitirdiği seçimler ülkemizin yararına. Türkiye, ulusça dayanışmayla yaşadığı sorunları aşacak. Siyasal partiler, seçimlerden gerekli dersleri almalı. Şunu söyleyeyim ki ülkemiz, önümüzdeki dönemde siyasal bir arınma süreci yaşayacak. Bazı siyasetçiler çekilip gitmek zorunda. Ülkemiz koşullarının getirdiği zorunluluklar, siyaset vitrinin düzenlenmesi gerektiğini dayatmakta.

          Üzülerek söyleyeyim ki siyasetçilerimizin çoğunun bilgisi, demokrasi inancı, sağduyusu, özverisi, ülkemiz değerlerine bağlılığı halkımızın çok gerisinde. Bu durum, ülkemizin siyasal partilerinin üretkenliğini azaltmakta. Bu nedenle siyasete halkın katılımı zorunlu. Bu da siyasal partiler yasasının değişimiyle olur. Parti içi demokrasinin olmadığı yerde, liderlerin egemenliği olmakta. Bu da halkın katılımını engellemekte.

         Bir seçimi daha büyük bir olgunlukla bitirdik. Ancak propaganda döneminde Türkiye’nin büyük sorunlarının çözümü için bir izlence, bir söylem görüp işitmedik. “Saksağanın kuyruğu suya değdi mi, değmedi mi?” türünden söz atışmaları vardı. Ne üretimin nasıl artırılacağı ne depremin sosyal ve ekonomik zararlarının nasıl giderileceği ne de ülkemizi çepeçevre kuşatmış ABD’nin ülkemizle ilgili amaçlarının nasıl boşa çıkarılacağı tartışıldı. Ancak önümüzdeki günlerde bunların konuşulmayacağı söylenemez.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                15 Mayıs 2023

 

          

        

        

 

SEÇİM ÖNCESİ KOŞULLAR (14 Mayıs Seçimleri-1)


         13. Cumhurbaşkanı ve 28. Dönem milletvekilleri seçimlerine çok zor koşullarda gittik. Ülkemiz, büyük olumsuzluklar yaşadı 2019’dan bu yana. Bu olumsuzluklar, ülkemizin geleceğini tehlikeye atarken yurttaşlarımızı da büyük bir geçim darlığına sürüklemişti.

         İlk olumsuzluk, Covid 19 nedeniyle 13 Mart 2020 günü başlayan evlere kapanmayla başladı. Neredeyse iki yıl boyunca ekonomi çarkları yavaş işledi, yaşam durdu.  Birçok ekonomik ve sosyal sorunla savaşmak zorunda kaldık. Ayrıca tüm kademelerde eğitim kurumlarının kapıları kapandı. Birçok sağlık sorunu, salgın nedeniyle ertelendi. Her ertelenen sorun gibi sağlık sorunları da ertelendikçe büyüdü.

         İkinci olumsuzluk ekonomik bunalım… Salgınla başlayan ekonomik bunalım, ülkemizi de derin etkiledi. Halkın büyük kesiminin sofrasındaki ekmek küçüldü. Ekonomik bunalıma koşut olarak işsizlik arttı. Bazı işyerleri kapandı. Bazı ürünlerin ederlerindeki artış, kontrol altına alınamadı. Özellikle aşevlerindeki yangın büyüdü. Bir kap yemek yapmak, külfet oldu dar gelirlilere. AKP hükümeti, ekonomik bunalıma karşı çoğu zaman çaresiz kaldı. Usçu, kalıcı çözümler oluşturamadı. Gelir-gider dengesindeki açık, büyüdükçe büyüdü. Birtakım geçici çözümler, sorunu gidermedi; tersine büyüttü. İşsizlik sorunu da çözülemedi. Ekonomik bunalım, AKP hükümetini çok yıprattı. Üretimi artırmak için bir seferberlik yapmadı. Üretirsen arz çoğalır, talep azalır, tüketim mallarının ederleri düşer.

         Üçüncü büyük sorun, on bir ilimizi kapsayan iki büyük deprem… Deyim yerindeyse bu illerimiz yerle bir oldu. Altmış bini aşkın yurttaşımız yaşamını yitirdi. Binlercesi yıkıntıların altında kalıp yaralandı. Yurttaşlarımız evsiz, işsiz, aşsız kaldı. Çoğunun can güvenliği tehlikeye girdi. Ekonomimiz yara aldı. Hem on bir ilimizde üretim durdu hem de deprem bölgemizi yeniden ayağa kaldırmak için ülkemiz kaynaklarının büyük bir bölümü buraya ayrıldı. Dünyanın son yüz yılda en büyük karasal depremi, ülkemiz için büyük bir ekonomik yıkımı da getirdi.

         Dördüncü büyük sorunumuz, ülkemizin emperyalistlerce kuşatılması… Türkiye’yi ekonomik ve siyasal açıdan çökertmek için ABD ve müttefikleri ülkemizin mavi vatanını yok etmek istemekte. Bu nedenle bir dizi askeri önlemler almaktalar. Ülkemizin denizlerdeki çıkarlarını ortadan kaldırmak için büyük bir kuşatma yapılmakta. Hem güneyimizde hem de batımızda onlarca ABD üssü var. ABD, bizi kuşatmakla kalmadı, Suriye ve Irak topraklarında PKK/PYD terör örgütünü silahlandırdı. Ayrıca FETÖ ve IŞİD’le de ülkemizin güvenliğini, birliğini tehdit etmekte.

         Yukarıda saydığım dört temel sorunu derinleştiren daha onlarca sorunumuz var. Böylesine sorun sarmalı içindeki bir ülke seçimlere gitti. Ne yazık ki AKP hükümetinden kurtulmak isteyen muhalefet birliği, bu sorunları doğru düzgün tartışmadı bile. Bu sorunları nasıl çözeceğini düşünüp anlatmadı halkımıza. Yaratıcı, üretken çözüm seçenekleri yerine kolaycılığa kaçtı muhalefet. Millet İttifakının cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, ekonomik sorunların çözümü için İngiltere’den üç yüz milyar dolarlık temiz yatırım getireceğini söyledi. Kamuoyu, bunu hayal satmak olarak algıladı ve ciddiye almadı.

         Sorunlar, çığ gibi büyürken bu sorunların çözümlerinin tartışılmaması çok ilginç. Aslında koşullar, muhalefetin lehineydi. Ne yazık ki baştan sona yaptıkları belirgin yanlışlarla seçilme olasılığını neredeyse yitirmiş, siyaseten yıkılmış bir Tayyip Erdoğan’ı ayağa kaldırdılar. Bunca fırsatı elinin tersiyle iten bir muhalefetin iktidar olma olasılığı çok zayıftı. Halk da zayıfı, karasızı, belirsizi, hayal satanları seçmedi. AKP’ye “Sorunların birçoğunu sen yarattın, sen çöz!” dedi halkımız.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       15 Mayıs 2023

 

YARIN, SEÇİM GÜNÜ


         Yarın seçim olacak. Hem 13. Cumhurbaşkanımız hem de 28. Dönem milletvekillerimiz seçilecek. Türkiye’nin çok önemli dönemeçlerde bulunduğu bir dönemdeyiz. Dünyanın her alanda hızla değiştiği, büyük altüst oluşların yaşanmakta olduğu koşullarda biz de ulusça seçimimizi yapacağız.

         Teknoloji hızla gelişmekte. “Yapay zekâ” yaşamımızın önemli bir parçası olmakta. Savaşlarda belirleyici güç, teknolojik silahlar… İnsanların çoğu kırsal alanlardan kopup kentlere yerleşmiş durumda. İnsanların kentlere yerleşmesi birçok yaşamsal sorunu da ortaya çıkarmakta. Tarıma elverişli alanlar, gittikçe çoraklaşıp çölleşmekte. Bu nedenle dünya, büyük bir kıtlıkla yüzleşmek durumunda. Özellikle tatlı su yetersizliği, birçok ülkenin belini bükmekte. Orman alanları hızla azalmakta. Özellikle yoksul ülkelerin bulunduğu geniş orman alanlarına sahip yerlerde büyük bir ağaç kıyımı var ekonomik nedenlerle. Kimyasallar yaşamımızın göbeğinde. Her gün biraz daha zehirlenmekteyiz.

         Yaşadığımız dünyanın en büyük sorunu, adil paylaşımın olmaması. Gelişmiş bazı ülkeler, dünya kaynaklarının büyük çoğunluğunu eline geçirmiş durumda. 1980’li yıllardan başlayan küreselleşmeyle dünya kaynakları bir avuç emperyalist ülkenin eline geçti. Küreselcilerin uyguladığı ve yoksul ülkelere de uygulanması için dayattığı serbest piyasa ekonomisi yüzünden ülkelerde gelir dağılımı tamamen bozuldu. Ülkelerin kaynakları, bir avuç mutlu azınlığın elinde. Bu, böyle olunca ezici çoğunluğu oluşturan geniş halk kitleleri yoksulluğun, hatta açlığın pençesinde kıvranmakta. Bu nedenle tüm insanlığın özlemi, serbest piyasacı soygun düzenin yerine; kamucu, gelir adaletini sağlayan toplumsal bir düzenin kurulması.

         Serbest piyasacılık, kamuculuğu yok etti. Bireycilik, bencillik alıp yürüdü. Toplumculuk unutulur oldu.

         Küreselciler, kendi sistemlerini kurmak ve korumak için dünyanın dört bir yanında savaşlar çıkarmakta. Yoksul insanların kanını dökmekte bir avuç çıkarları için. Bütün savaşların nedeni, bu emperyalist küreselciler. Bu insanlık düşmanı düzenin sürmesinden yana mı olacağız yarın?

         ABD ve AB’nin yeniden dayattığı açılım sürecini oylayacağız yarın. Emperyalistlerin yıllardır kurmaya çalıştığı II. İsrail’den (Büyük Kürdistan’dan) yana mı olup ülkemizi böldürecek miyiz, yoksa ulusal bütünlüğümüzü mu savunacağız sandıkta?

         Nedense ABD ve AB’nin yarın yapılacak seçimlerimize ilgisi üst düzeyde. Sanki seçim, kendi ülkelerinde yapılıyormuş gibi taraf tutmaktalar. Bir saniye durup da bunu sorgulamayacak mıyız? Düğün değil, bayram değil bu ilginin nedeni ne?

         Son yıllarda Asya’daki siyasal, ekonomik, bilimsel ve teknolojik gelişmeler; küreselci sistemi sarsmaya başladı. Gelişen Asya, köhnemiş ve soygun düzenine dönüşmüş Atlantik sistemini geriletmeye başladı. Bu nedenle saflar yeniden belirlenmekte. Atlantik’le Avrasya arasındaki savaşım, insanlığın geleceğini belirleyecek. Bu nedenle ülkemizin önünde yanıtlanması gereken şu soru durmakta: Yıllardır bizi sömürüp mahveden, halkımızı birbirine düşüren, birçok canımıza kıyan/kıydıran, gelir adaletimizi bozduran Atlantik’in kuyruğuna takılıp gitmeyi sürdürecek miyiz; yoksa kamuculuğun, gelişmenin, ülkeler arasında eşit ilişkilerin olduğu ve ait olduğumuz Avrasya’nın onurlu bir parçası mı olacağız?

         İşte yarınki seçimlere, yukarıdaki sorunun yanıtını vermek için gideceğiz. Türkiye’nin gideceği yönü, uygulayacağı ekonomik sistemi belirlemenin seçimi. Yıllardır canımıza, malımıza, Cumhuriyet kurumlarımıza ve değerlerimize, yurt topraklarımıza, ulusal birliğimize kasteden Atlantik sisteminde kalmayı sürdürecek miyiz? Yoksa Avrasya’nın eşitlikçi, ülkelerin toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğine saygılı dostluk toprağında mı boy atacağız?

         ABD ve AB’nin dayattığı özerk yönetimleri kurarak ülkemizin parçalanmasına mı oy vereceğiz, yoksa ulus devletimizi rahatça savunup kalkındıracağımız Asya’da mı olacağız?

         Terör örgütlerinin yeniden cirit attığı, devlet yönetimine çöreklendiği, demokrasi dışı işlerle halkımızın sindirildiği bir yönetime mi “Evet!” diyeceğiz; yoksa ABD emperyalizminin kuklası terör örgütleri PKK, FETÖ ve IŞİD başta olmak üzere yıkıcı örgütlerin sonsuza dek yok olacağı bir düzeni mi oylayacağız?

         Atatürk, yukarıdaki soruların yanıtını yıllar öncesinden “Biz, Asyai bir milletiz.” diyerek verdi. Ata’mız ne söylerse doğru söyler. Her zaman olduğu gibi onun gösterdiği hedefe ulaşmak, onun yürüdüğü yolda yürümek bizim görevimiz.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                13 Mayıs 2023

        

ABD SALDIRILARINA TESLİM OLMA!


         Muharrem İnce, cumhurbaşkanlığına aday oldu. Hakkında türlü dedikodular çıkarıldı, yalanlar söylendi, iftiralar atıldı adaylıktan çekilsin diye. Yalan ve iftiraların bini bir para… Memleket Partililer, liderlerini savunmaya çalıştılar güçlerince; ancak yeterli olmadı.

         Gün geçtikçe yalan ve iftiraların dozu arttı. Sahte para dekontları yayımlandı sosyal medyada. Ancak bunu yapanlar, herkesi kendileri gibi düşük zekâlı sandıkları için dekontta, paranın gönderilme tarihini pazar gününe denk getirmişler. Daha birçok hata da var bu kâğıt parçasında. Ne yazık ki bu sahte iftira paçavrasını bile belge diye paylaşan birçok kişiyi gördük.

         İftiralar, her geçen gün arttı. Ailesine dek uzandı saldırılar. Oysa Türk geleneğidir, savaşta bile ailelere, kadınlara, çocuklara dokunulmaz. ABD istihbaratına bağlı FETÖ, savaş kurallarına bile uymuyor. Çünkü ülkesine, ulusuna, insanına yabancı. Her insan da var olması gereken insancıl değerlerin zerresi bile yok bu ABD tetikçilerinde. Onlar için önemli olan tek şey, ABD çıkarları. Mankurtlaşan, insanlığını unutan bu güruhtan insanca davranış beklemek olanaksız.

         En sonunda büyük çamur atıldı İnce’ye. Cinsel içerikli, yasak bir ilişkiyi gösteren bir video yayımlandı. Gerçek olmadığı belli olan bu video, muhalif olduğunu söyleyen kimilerince paylaşılıp üstüne yorumlar yapıldı. Bu utanç verici videoları paylaşmak insanlık ayıbı.

         Baştan beri İnce’nin saygınlığı, kişiliği, onuru lime lime edilirken kamuoyunun büyük çoğunluğu ses çıkarmadı, yalnızca izledi. Duygudaşlık yapmak çoğu kişinin usuna bile gelmedi. Kimi, selden kütük kapmaya çalıştı. Baştan beri İnce’nin adaylığına karşı çıkanlar, bu saldırıları siyasal kazanca dönüştürmeye çalıştılar. Onlar da bu linç hareketine katıldılar tüm güçleriyle. Aklı başında bir siyasetçi, bir gazeteci ya da bir kanaat önderi çıkıp da “Ne yapıyorsunuz arkadaşlar, böylesi linç kampanyaları bizim siyasal geleneğimizde de anlayışımızda da yok! Demokratik bir yarışın içindeyiz, yasadışı yollara başvurmayın! Demokraside herkesin aday olma hakkı var.” benzeri bir söz etmedi.

         Sustular, ellerini ovuşturarak... Sustular, bu insanlık dışı olayı izleyerek suça ortak olarak... Sustular, casus şebekesine yüz verip yüreklendirmek için... Sustular, halka ve kendilerine güvenmedikleri için… Sustular, içlerindeki kini kusmak için… Sustular, yaşamları boyunca bilerek ya da bilmeyerek emperyalizme hizmet etmek için… Sustular, tüm sahtekârlıklarıyla… Sustular, yüzlerindeki insan maskesi düşmesin diye… Sustular, zaten hep suskun değiller miydi? Oysa sustukça ABD/FETÖ’ye teslim olduklarının farkında değiller.

         Mayıs 2010’da, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a yapılan kaset komplosunda susmuştu; siyasetçisi, gazetecisi, sözde aydını. Dönemin AKP yöneticileri susmuştu. İçlerinden biri kalkıp: “Türkiye hukuk devletidir. Yasadışı müdahalelerle karşıyız. Her şey siyasetin meşru kuralları içinde yapılmalı.” demedi. Zamanın başbakanı Tayip Erdoğan da suskundu. Belki de Baykal’ın çekilmesinin bir siyasal fırsat olduğunu düşünmüştü. CHP yöneticileri de susmuştu. Yeni genel başkan Kılıçdaroğlu partisine yapılan bu operasyonun izini sürmedi. Yargıda hesabının görülmesi için ayak diremedi. Diğer partiler de sustu. Bir gün aynı operasyonların kendilerine karşı olacağını düşünmediler bir an olsun bile.

         Baykal, 1 Mart tezkeresini engellemenin bedelini ödedi. ABD, ulusalcı politikalarının hesabını ondan sordu. CHP, örgüt olarak bu ABD saldırısına direnemedi.

         Sıra MHP’deydi. Çünkü o da ulusalcı bir duruş göstermekteydi. Parti yöneticileri bir bir tasfiye edildi 2011 seçimleri öncesinde. Ne yazık ki MHP de direnemedi bu emperyalist saldırıya.

         Ardından sıra AKP hükümetine geldi. Tarih, 17Aralık 2013’tü… Bu kez iktidara yönelmişti oklar. Bir sabah FETÖ’nin yayımladığı ses kayıtları bomba gibi düştü ortaya. Ardından saldırı, 25 Aralık’ta yinelendi. Ne yazık ki muhalefet, bu kayıtlardan medet umdu. Yine suskundu çoğu kişi. Ne yazık ki konuşması gerekenler susunca ABD tetikçisi FETÖ, gittikçe yüreklendi. Sonunda da 15 Temmuz darbe kalkışması oldu.

         Muharrem Bey, lince kırk beş gün dayanabildi ve adaylıktan çekildi. Yüreği dayanamadı saldırılara, yataklara düştü. Sonunda saldırganların istediği oldu ve adaylıktan çekildi.   

        Erdemli insan, haksızlık kendisine değil, başkasına yapıldığında ayağa kalkandır.

         İnce linç edilirken Kılıçdaroğlu sustu. Sonrasında onu yedili masanın sofrasına çağırdı. Ardından Twitter’da bir ileti paylaştı. “Sevgili Rus Dostlarımız, Dün bu ülkede ortaya saçılan montajlar, Deep Fake içerikler, kasetlerin arkasında siz varsınız. Eğer 15 Mayıs sonrası dostluğumuzun devamını istiyorsanız, elinizi Türk’ün devletinden çekin. Biz hala işbirlikten (işbirliğinden olmalı) ve dostluktan yanayız. (11 Mayıs 2023)” Tipik bir FETÖ taktiği. Suçu işle, başkasının üstüne at. Sonra da olanlar karşısında ellerini ovuştur, sinsice kıs kıs gülerek. Bu sözlerle ABD’nin yeni Zelenski’si olmaya da aday.

         Bugüne dek FETÖ saldırılarına yıllardan beri dimdik duran Doğu Perinçek liderliğindeki Vatan Partisi var. Niye mi? Çünkü ideolojisi berrak... Kimle, ne için savaştığının farkında… Ne ABD emperyalizmiyle ne istihbarat örgütleriyle ne de mafya bozuntularıyla bir ilişkisi var. Bunların Türkiye karşıtı her türlü operasyonunun karşısına dikilir. Koşullar ne olursa olsun, Müdafaa-i Hukuk çizgisinden ayrılmaz. Her türlü ahlaksızlığa, bozgunculuğa, yıkıcılığa karşı durur. Siyasal çıkarları için herkese mavi boncuk dağıtmaz. Hele ki emperyalist güç odaklarına hiç mi hiç prim vermez. Bu kararlılığını, ideolojik birikimini Atatürk’ten aldığı için ödünsüz bir savaşımın içindedir.

         “Susma, sustukça sıra sana gelecek.” diye yeri göğü inletenler, neredeler acaba? Evet çıkıp bağrın avazınız çıktığı kadar. Belki ABD saldırılarına karşı suskunların dili çözülür.

         Evet, şimdi sıra acaba kimde? Suskunlardan, video ve emperyalist saldırılardan medet uman kimlerde sıra?

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                12 Mayıs 2023