YÜREĞİMİZE YİNE ATEŞ DÜŞTÜ



     Tam da 10 Kasım’da Atatürk’ümüze ulusça saygı seferberliği yaptığımız bir günde Siirt’in Pervari İlçesinde bir helikopterimizin düştüğünü öğrendik. Helikopterde bulunan on yedi kahramanımız şehit oldu. O anda cumhuriyet seferberliği için yurdun dört bir tarafında bayraklarıyla sokaklarda olanlara sevinemedim. Sevincim buruklaştı, buruklaştı, derin bir üzüntüye dönüştü. Yüreğimin orta yerine kocaman bir hançer saplandı. O hançer ateşe döndü, yaktı yüreğimi. Yalnızca benim yüreğim mi yandı? Tabi ki hayır! Bir ulusun yüreğini dağladı bu ateş.
            
       Son aylarda nedendir bilinmez, askerlerimiz sık sık kaza(!) geçirmekteler. Uludere’de devrilen araçta sekiz, Afyon’da patlayan cephanelikte yirmi beş ve son olarak Pervari’de düşen helikopterde on yedi şehit. TSK gibi işini iyi yapan bir kurumun bu kadar sık kazalarla karşılaşması düşündürücü. Araç gereç bakımına, disipline son derece önem veren bir kurumun böylesi kayıplar vermesi ister istemez kafalara bazı soru işaretlerini de getirmekte.
            

        Bu helikopter her hangi bir saldırı sonucunda düşmüşse bu açıklanmalı kamuoyuna. Terör örgütünün elinde uçaksavar silahların olduğu kimilerince yazılıp çizilmekte. ABD’nin Irak’tan çekilirken ağır silahlarının bir bölümünü Barzanistan’a bıraktığı biliniyor. PKK’nın bu silahları kolayca ele geçireceği de bir gerçek. Terör örgütünün elinde müttefikimiz tarafından verilen ağır silahlar varsa halkımızın bunu bilmesi gerekir. Böylesine ciddi bir durum kamuoyundan saklanmamalı dostu düşmanı tanımak bakımından.
            
        TSK yaptığı açıklamada pilotaj hatasının olmadığını, helikopterin meteorolojik nedenlere bağlı olarak düştüğünü söylemekte. Günümüzde meteorolojik tahminler bilimsel esaslara dayalı ince ayrıntılarıyla verilmekte. Böyle bir durum varsa bu bir ihmaldir.
            
         Helikopterin bakımının doğru yapılmamış olması ya da teknolojik bakımdan eskimişliği de düşmesine neden olabilir. “TSK’yı küçültme” adına hükümet, son yıllarda teknolojik gelişmelere uygun araç ve gereç alımı yapmıyorsa bu affedilmez bir ihmaldir. Terörle yaşamsal bir savaşımın içinde olan bir orduyu teknolojik gelişmelerden yoksun bırakan bir hükümet bu milleti yönetemez.
            
         Silivri ve Hasdal’da tutsak olan komutanların TSK’nın çalışma azmini kırdığı bir gerçek. Tutsakların emir komuta zincirini etkilemediği de söylenemez. Bu nedenle morali bozulmuş görevlilerin işlerini yaparken hata yapmaları olağan. TSK’ya karşı yürütülen psikolojik savaş bitmeden verilen kayıplar önlenemez.
            
         İhmal, kaza, saldırı… Hangi nedenle olursa olsun olan on yedi vatan evladına oldu. Gencecik yiğitler toprağa düştü. Onlar toprağa düşerken milyonlarca kişinin yüreği yandı. Nerdeyse şehit vermeyen köy ve mahalle kalmadı ülkemizde. Gencecik fidanları hayalleriyle toprağa veriyoruz. Şehit yetimlerini yoksulluğun pençesine terk etmekteyiz. Kimileri vatan için canını verirken, kimileri de vatan toprağını yağmalamakta. Şehitlerini,  gazilerini el üstünde tutmayan bir ülke büyük olamaz, geleceğini garanti altına alamaz.
            
            Yan gelip yatan milletvekillerine on binlerce lira ödeyen bir ülke, şehit yetimlerini süründüremez.

Gencecik Mehmetlerin toprağa düştüğü günlerde bölücü örgütün istekleri doğrultusunda yasalar çıkarılmakta. Eyalet sisteminin temelleri atılmakta. Türkçemizin resmi dil olmaktan çıkarılması gündeme getirilmekte. O zaman sormazlar mı adama: “Bu Mehmetleri neden şehit veriyoruz?” diye.
                                          Adil Hacıömeroğlu
                                          12 Kasım 2012
              Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


            

ATATÜRK NE ZAMAN ÖLÜR?


Atatürk, Konya ziyaretlerinden birinde kendisine armağan edilen konakta halkla bir akşam yemeğindedir. Yemekte bazı Konya milletvekilleri de vardı. Sofrada bulunanlar, Milli Mücadele anılarını anlatmaktaydı. Halkla aynı ortamda olan Atatürk çok neşeliydi. Bu güzel söyleşi, tam doruk noktasındayken Konya Milletvekili Refik Koraltan söz alıp Atatürk’e hitaben onu öven uzun bir söylevde bulunur.

      “Her şeyi yapan sensin, bütün varlığımızı sana borçluyuz. Sen olmasaydın, başka hiç kimse hiçbir şey yapamazdı, bundan sonra da yapamaz. Allah seni başımızdan eksik etmesin…” diyor Koraltan. Bu sözler, Atatürk’ün neşesini kaçırmaya yetmişti. Konuşmadan sıkılıp bunalan Atatürk, konuyu kapatmak isteyerek şu yanıtı verdi:

         “Beyefendi! Bütün bu yapılanlar, herkesten evvel büyük Türk Milletinin eseridir. Onun başında bulunmak bahtiyarlığına ermiş bulunan bizler ise ancak onun şuurlu fedakârlığı sayesinde ve fikir ve iman birliği içinde müşterek vazife görmüş, öylece başarı kazanmış insanlarız; hakikat bundan ibarettir.”

         Alkolün etkisiyle coşmuş olan Koraltan, konuşmasını sürdürdü: “Paşam, bu kadar yüksek tevazua tahammülümüz yoktur.” Bu sözlere iyice sinirlenen Atatürk, sesini yükselterek yanıt verdi Refik Bey’e:

        “Efendim, müsaade buyurunuz. Ortada tevazu filan yok. Gerçeğin ifadesi vardır. Zatıâlinize bir şeyi hatırlatacağım. Elbette dikkat etmişsinizdir, ben önümüze çıkan meseleler hakkında her zaman uzun uzadıya konuşur, istişarelerde bulunurum. Herkesi söyletir ve dinlerim. İtiraf edeyim ki, konuşulacak meselelerin hal şekilleri hakkında açık bir fikre sahip olmadan müzakerelere girdiğim çok olmuştur. Bu konularda; ancak arkadaşlarımı, yani sizleri dinledikten sonradır ki kanaate varmışımdır. Binaenaleyh uygulamada olduğu gibi verilen kararlarda da hepinizin hissesi vardır, bunu bilesiniz.”

         Atatürk, yukarıdaki sözleri söyledikten sonra biraz susup düşünerek konuşmasını sürdürür:

             “Şimdi mevzuun asıl ince noktasına geliyorum. Beyefendi; içeride ve dışarıda şahsıma karşı suikastlar tertip edilmesinin sebep ve hikmeti nedir, hiç düşündünüz mü? Bu tertiplerin peşinde koşanların benimle şahsi bir alıp verecekleri mi vardır? Hayır! İntikam hırsıyla mı hareket ediyorlardır? O da değil. O halde neden beni ortadan kaldırmak istiyorlar?

   Cevap vereyim. Çünkü devrimci Türkiye Cumhuriyeti’nin benimle var olduğunu, ben gidince yıkılacağını, bu suretle haince emellerine kavuşacaklarını vehmediyorlar da ondan. Sizin sözlerinizin de onların sakat muhakemesine uygun olduğunu bilmem fark ediyor musunuz?

        Çok rica ederim Beyefendi, eğer samimi iseniz bu fikri kafanızdan çıkarınız; hatta böyle düşünenlere rastlarsanız, onlara da aynı şeyi ihtar ediniz. Herkes milli vazife sorumluluğunu bilmeli ve memleket meseleleri üzerinde o zihniyetle düşünüp çalışmayı alışkanlık edinmelidir.” diyen Atatürk sofradakilere dönerek sözlerini şöyle sürdürdü:

           “Efendiler! Size şunu söyleyeyim ki, devrimci Türkiye Cumhuriyeti’ni benim şahsımla var olduğunu zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, her manası ile büyük Türk Milletinin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek, ebediyen payidar olacaktır. Şimdi rica ederim artık şu bahsi kapayalım, bir daha da tekrar etmeyelim. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, sf. 55-56)”

       Atatürk’e sınırsız övgülerde bulunan Refik Koraltan daha sonra Demokrat Parti’yi kuracak olan dört kişiden biridir. DP döneminde TBMM başkanlığı yapmış, Menderes döneminde Atatürk devrimlerinin ortadan kaldırışında partili arkadaşlarıyla pay sahibi oldu. Atatürk, olağanüstü sezgisiyle Koraltan’ın siyasal çizgisini de yukarıdaki konuşmasında fark etti.

         Dünyada hiçbir varlığın bedeni sonsuza dek yaşayamaz. 10 Kasım 1938, Atatürk’ün bedenen aramızdan ayrıldığı gün. Arkasında örnek alınacak devrimler, eşi benzeri bulunmayan bir cumhuriyet bırakarak ölümsüzlüğe erişti. Atatürk’ün yapıtlarını koruyacak olan Türk Ulusu. Onun devrimlerini koruyamamak, düşüncelerini savunamamak, devrimciliğini sürdürememek durumundaysak bugün bu suç, ulus olarak hepimizin. Onun Anıtkabir’de rahat uymasını istiyorsak ulusumuzun gücüne güvenerek tam bağımsız Türkiye’yi yeniden kurmalıyız.

              Yurdun dört bir yanında her şeyiyle yaşayan, dünya üniversitelerinde adına kürsüler kurulan, birçok ülkenin kentlerinde yontuları dikilen Atatürk’ü Türkiye’den, dünyadan söküp atmak olanaklı mı?

             Atatürk ne zaman mı ölür? Ne zaman ki bu topraklar üzerinde ocaklar tütmez, türküler susar, al yıldızlı bayraklar iner, tufanlar kopup yıldırımlar düşer; Türk adı, insan nesli yok olur; işte, o zaman Atatürk ölür. Ölümsüzlüğüyle her an içimizde, yurdun dört bir yanında yaşayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 74. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz.

                                                                      

Adil Hacıömeroğlu

                                                                                        9 Kasım 2012

                   Not: 12 Kasım 2012 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.

                   

 

 

 

 

ŞEMDİN SAKIK’IN GİZLİ TANIKLIĞI


                                     
     Baştan beri okyanus ötesi destek, uydurma tanık ve belgelerle sürmekte olan Ergenekon davasına renkli bir sima daha eklendi. Ergenekon tertibini haham uydurup yazarsa, tecavüzcünün ifadeleriyle ülkenin önemli aydınları tutsak edilirse neden profesyonel bir terörist tanıklık yapmasın? Bugünkü duruşmada “Deniz” kod adlı Şemdin Sakık, kendi isteğiyle(?) kimliğini açıklamak istedi. Mahkeme de kabul edince özel yetkili mahkemenin nur topu gibi bir tanığı oldu.
            
     Sakık’ın gizli tanıkken kimliğini açıklamasının kendi isteğiyle olduğunu sanmıyorum. Ergenekon davasının gerekçeleri bir bir çürütülünce yeni bir senaryo devreye konulmak istenmekte. Yine Sakık’ın gündeme oturmasını, son günlerde yükselen Cumhuriyet dalgasından da ayrı tutamayız.
            
    Sakık, mahkemede verdiği tanıklık ifadesinde Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’ü hedefe oturttu. Bu, rastlantı değil. Ergenekon dedikleri hayali örgütü, PKK ile ilişkilendirme çabası öteden beri var. Şemdin Sakık’ın uydurma ifadeleriyle Perinçek ve Küçük’ü, Öcalan’la ideolojik, örgütsel ilişki içinde gösterme çabası önümüzdeki günlerde tırmanacak. Neden mi?
            
    Cumhuriyet buluşması AKP’yi korkuttu. 10 Kasım’da Anıtkabir’de toplanacak büyük kalabalık hem Gül’ün hem de Erdoğan’ın uykularını kaçırmakta. Son aylarda TGB’nin yıldızı parlamakta, Aydınlık Gazetesi ile Ulusal Kanal halkın güvenilir sesi olmuş durumunda, İşçi Partisi kararlı önderliğiyle kitlelere yol göstermekte, Perinçek ve arkadaşlarının Silivri’de gösterdiği kararlı tutum herkes tarafından takdirle karşılanmakta. On yıldır AKP hukuksuzluklarına ve Cumhuriyet yıkıcılığına karşı halkı sokağa döken irade boğulmak istenmekte. Bu nedenle de Perinçek ve Küçük karalanarak, kamuoyuna PKK’lı gibi gösterilerek Cumhuriyet’i savunan güçler parçalanmak istenmekte. Ergenekon sürecinde o kadar çok yalan senaryo üretildi ki bu sonuncusuna inanmak olanaksız. Yine ekran bülbülleri, yandaş kalemler Sakık’ın ifadelerini allayıp pullayıp anlatacaklar halka. Otuz üç aslanımızı şehit eden Sakık’ı aklayarak suçu Ergenekonculara atacaklar. Bilindik yalanlarla beyin yıkamaya çalışacaklar.  
            
   Eski bir genelkurmay başkanının ve bölücü teröre karşı yıllarca savaşmış askerlerin sanık, bir PKK yöneticisinin tanık olduğu bir günde Ergenekon davasının hangi amaçlara hizmet ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Sakık’ı yakalayan birliğin komutanının ve onu sorgulayan subayın Silivri’de tutuklu olması ise işin trajikomik yanı.
            
    Bölücü Oslo anayasasının hazırlandığı bir dönemde halkın ilgisini başka yerlere çekmenin, yeni bir gündem yaratmanın bundan başka yolu olmasa gerek. Başkanlığa geçişle ilgili yasa değişikliği TBMM’ye sunuldu. Bölücü anayasanın bel kemiği başkanlık sistemi. Bu, Cumhuriyet’in ruhuna tamamen Fatiha okumak demek. Bölücü anayasayı engelleyebilecek güç; Ulus’ta barikatları parçalayan, 29 Ekim’de yurdun dört bir yanında ayağa kalkan cumhuriyetçiler, Kemalistlerdir. İşte Ergenekon tertibinde yeni senaryoların yazılmasının nedeni, bu büyük gücü parçalama isteğidir.
            
    Şark kurnazlığıyla yazılan ucuz senaryolarla PKK’yı da Ergenekon davasına dâhil etme çabasıdır bu. Yalan ve iftira torbası doldu taşıyor. Artık halkımızın yeni uydurmalara inanacak durumu yok. Neyin ne olduğu o kadar çok açık ki… Bu senaryo ters tepecek, AKP’nin yıkılışını hızlandıracaktır.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       6 Kasım 2012
            Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


SEÇİM ABD’DE Mİ, TÜRKİYE’DE Mİ?



        Bugün ABD seçimleri yapılıyor. Günlerdir basın yayın organlarımızda baş haber bu. Neredeyse her televizyon kanalında ABD seçimleriyle ilgili yorumlar, seçim sonuçlarıyla ilgili tahminler var. Amerika’da yapılan sormacalar yorumlarıyla verilmekte.

Bazı televizyon muhabirleri mikrofonu bizim yurttaşlarımıza uzatıp kimi desteklediğini soruyor. Yurttaşımız da adam yerine konulmanın gururu ve ekrana çıkmanın çekiciliğiyle yapıyor yorumunu. Türkiye’de sandıklar konulsa açık ara Obama çıkar.

Amerika’nın her iki başkan adayının özel yaşamı, zevkleri, konuşmaları, akılınıza gelen her şey halkımızın beğenisine sunulmakta. Hangi eyalette kimin güçlü olduğu ayrıntılarıyla anlatılmakta. Adaylar o kadar sevimli gösteriliyor ki sevmemek elde değil! Hele Obama… Sanki Afganistan’a bomba yağdıran bu Obama değil. Ortadoğu’yu kana bulayan kim? Çok uluslu ABD tekelleri Obama döneminde dünyanın kanını emmeyi bırakıp yoksulları kalkındırma programına her şeylerini bağışlamışlar gibi bir algı yaratılmakta. Amaç, ülkemizde yükselmekte olan Amerikan karşıtlığını sempatiye dönüştürmek. Anlayacağınız inceden bir beyin yıkama yapılmakta halkımıza. Buna da necip Türk(!) medyası alet olmakta.

En çok sorulan soru şu: Ülkemiz çıkarları açısından kimin seçilmesi gerekir? Sorudaki mantıksızlığa bakın! Sanki Türkiye’ye başkan seçiliyor. Kim seçilirse seçilsin ABD’nin çıkarlarını savunacak. ABD dünyayı sömürmeyi bırakıp yoksulların kanını dökmeyecek. Silahsızlanma politikası izlemeyip dünyaya barış getirecekler. Hangisi seçilirse seçilsin Türkiye’deki bölücü örgütü ve ılımlı İslamcıları destekleyecekler. İkisi de BOP’u uygulamak için var güçleriyle çalışacaklar.

Ülkemizde bilgisizlik içinde yüzen, işbirlikçiliği, yalakalığı, çıkarları uğruna gerçekleri görmemeyi marifet sanan kimi siyasetçiler, köşe yazıcıları, yorumcular, karanlıkta yaşayan aydınlar sanal düşte yaşamaktalar. Büyük devletlerde devlet politikalarının kişilere göre değişmediğini bir türlü anlamamaktalar. ABD’de politikacılar devletin temel niteliklerini değiştirmeye çalışıp kurumlarla kavga etmezler. Ülkemizdeki bazı siyasetçiler, kendi devletiyle kavga etmeyi amaç edinmişler. Herkesi de kendileri gibi sanıyorlar bu nedenle.

Medyanın ABD seçimlerini bu kadar çok gündeme getirmesinin bir tek yararı var. Halkımızın coğrafya bilgisi gelişmekte! Türkiye’nin bölgelerini, denizlerini, illerini sayamayan halkımızın büyük çoğunluğu ABD’nin eyaletlerini öğrendi. Hatta kentlerini bile ezbere sayabilecekler var.

Benim bu konuda üzüldüğüm nokta şu: Bu gece ABD seçimlerinin sonuçlarını merak içinde izleyeceklere neden bir oy hakkı tanınmadı. Yazık oluyor bu Amerika hayranı kartal yürüyüşlü kargalara. Hem de çok yazık!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           6 Kasım 2012
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.



GÜL VE ERDOĞAN KAVGA MI EDİYOR?


                              
       29 Ekim’de Ankara’da AKP barikatının halk tarafından yıkılmasından sonra devletin zirvesinde yeni bir tartışma başladı. Abdullah Gül’ün Ankara Valisini arayarak barikatın kaldırılmasını istediği haberi tartışmanın nedeni.
            
     Gül’ün Ankara Valisini araması haberine; Erdoğan, kimilerine göre sert sayılabilecek bir karşılık verdi. “Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Valime böyle bir talimat verdi mi, vermedi mi; bu konudan haberim yok ki ben Cumhurbaşkanımızın böyle bir talimat vereceğine de inanmıyorum. Çünkü bu ülkeyi çift başlı bir yönetimle bugüne kadar getirmedik. Bundan sonra çift başlı bir yönetimle bu ülke bir yere varmaz.” Yandaş medya bu sözlerin altında Gül-Erdoğan çekişmesinin olduğunu ve ileriki günlerde bu çekişmenin tırmanacağı konusunda destanlar yazmaya başladı. Bir kişi, gerçeklerden uzaklaşıp aklını paraya teslim edince olayları nasıl değerlendireceğini bilemez. Burada Erdoğan açıkça “Ben gücümü, yetkilerimi kimseyle paylaşmam.” demekte. Demokrasinin güç paylaşımı ve uzlaşma rejimi olduğunun farkında değil. “Çift başlılık” istemediğini söyleyerek tek adam olma niyetini vurgulamakta. O zaman sorarlar adama: “Cumhurbaşkanlığı bostan korkuluğu mu?”
            
     RTE konuşmanın devamında ağzından baklayı çıkarıyor. “Eğer bu ülkede bir başkanlık sistemi arzu ediliyorsa ben bundan yanayım. Bir başkanlık sistemi gelir, o zaman bu adımları çok daha rahat atarız. O zaman böyle bir sıkıntı olmaz; ama bunun dışında kimin ne yapacağı bellidir.” Bu sözlerle başkanlık sistemine geçişi gündeme getiriyor RTE. Amaç; Gül’le çekişip tartışmak değil, başkanlık sistemine geçişin yolunu açmak.
            
     RTE’nin bu çıkışından sonra TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in açıklaması geldi. Çiçek; “Bu sistem çatışmaya teşne. Yarın bir de bunun üzerine hem cumhurbaşkanını hem de başbakanı halk seçecek. Çatışma daha da büyüyecek.” diyerek başkanlık tartışmasını hızlandırdı.
            
     Tabi bu arada her devrin adamı olma başarısı göstermiş basının usta(!) köşe yazıcıları da konuya balıklama atladılar. Başkanlık sisteminin erdemlerinden dem vurmaya başladılar bile gazetelerinde. Uzlaşma, karşıtıyla çalışma başarısı gösterme demokrasinin vazgeçilmezi. Ancak bunu unutuyor demokrasi(!) sevdalıları kalemşorlar.
            
     Gül’le Erdoğan’ın kolay kolay kavga etmeyeceğini yazdık defalarca. Eğer bu ikili kavgaya tutuşursa bilin ki AKP’nin gidişinin arifesidir o gün. Ülke gündemindeki bazı önemli konularda ters düşüyorlarmış gibi açıklamaları da kandırmasın kimseyi. “İyi polis, kötü polis” rolünü iyi oynamaktalar. Cumhuriyeti yıkma konusunda düşünsel ayrılıkları var mı bu ikisinin? Yok tabi ki… O zaman yapay gündemlerin, hayali çatışmaların peşinden koşmak niye? Hem AKP sözcüleri hem de iktidarca teslim alınmış medya başkanlık sistemi tartışmalarını alevlendirmekteler. Hem cumhuriyet hem de demokrasi rafa kaldırılırken Türkiye hızla tek adam diktatörlüğüne götürülmek istenmekte.
            
     Cumhurbaşkanlığı seçimine çok zaman var. Köprülerin altından çok sular akar. AKP, çöküş sürecine girmiş durumda. Cumhuriyet dalgası hızla yükseliyor. Yoksulun ekmeğini yiyip ABD’den icazet alanların bu dalgada kulaç atması zor. RTE’yi başkanlığa halk mı seçecek? Büyük bir hayal bu, Türkiye sömürge değil ki…
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  1 Kasım 2012
            Not: 5 Kasım 2012 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.
            

CUMHURİYET ADAM OLMAKTIR



            Cumhuriyet yasaklandı...

Yere düşen bayrak çiğnendi. Bayrağı en yüksekte tutmak için göğsünü gererek yürüyen kadınlara tazyikli su sıkıldı. Bayrağa sarılan gazi yerlerde sürüklendi. Bebek arabasıyla Ulus’a gelen iki yaşındaki yavrucak biber gazıyla tanıştı. Babasının omzunda, ulusumuzun en büyük bayramını kutlamaya gelen çocuk biber gazıyla gözyaşı döküp tazyikli suyla yıkandı…

Ankara’ya Cumhuriyet kutlamaya gidenleri taşıyan otobüslerde suç aleti olarak Atatürk posteri ve Türk bayrağı arandı. Ceset torbası olmayan otobüsler alıkondu…

Ellerinde Türk Bayrağı taşıyanlara illegal örgüt üyesi terörist muamelesi yapıldı…

Olmaz, demeyin. Bunların hepsi 29 Ekim’de yaşandı, hem de fazlasıyla… AKP ve RTE’nin emir verdiği polislerce Cumhuriyet kutlamalarına saldırıldı. Bayrağa cop indi. Bayrak tutan aydınlık insanların üstüne panzerler yürüdü.

Günler öncesinden AKP hükümeti, ulusun kendi bayramını kutlamasına izin vermeyeceğini açıkladı. TGB, ADD, Eğitim İş önderliğindeki demokratik kitle örgütleri eski meclisin önünde en büyük bayramı kutlama kararı aldı. RTE, istihbarat aldıklarını ve yasadışı örgütlerin mitinge gelip olay çıkaracağını söyledi. Daha sonra ise mitinge katılan derneklerin illegal olduklarını grup toplantısında haykırdı. Bu dernekler, sendikalar İçişleri Bakanlığının izniyle kurulmadı mı? Evet. Peki, RTE’ye bağlı bakanlık illegal mi ki bu derneklere açılış izni verdi?

İllegal örgütlerin Cumhuriyet’in olduğu yerde ne işi var? İnsanların beşikteki bebekleriyle gittiği bir yerde illegalite olur mu? Türk Bayrağını canından aziz bilenlerin toplandığı bir yerde teröristin ne işi var? Yandaş basınla AKP sözcüleri son günlerde 2007’deki Cumhuriyet mitinglerini dillerine doladılar. Milyonların toplandığı mitingleri öcü gibi göstermeye çalışmaktalar. Daha önce bu konuda çok yazdık, dilimiz döndüğünce anlattığımızdan ayrıntılara girmeyeceğim. O mitinglere katılanların o anda sigara bile içmediğini, yüz binlerin toplandığı alanlarda bir tek yankesicilik olayının olmadığını söylersem yeterli sanırım. O mitingler ülkemizin aydınlık yüzüydü. Bundan sonra da farklı bir şey olmaz Cumhuriyet adına yapılacak işlerde.

Ankara’da bir milyonu aşkın kişi toplandı. İstanbul’da gece yalnızca Kadıköy’de bir milyon kişi yürüdü. Bakırköy, Beşiktaş, Beylikdüzü, Avcılar ve diğer ilçelerde yürüyen on binler de var. İzmir’de en büyük bayramımızı beş yüz bin kişi kutladı. Aydın, Manisa, Bodrum, Trabzon, Adana, Antalya, Bursa, Yalova, Hatay, Gaziantep, Kayseri, Kahramanmaraş, Çorum, Ayvalık, Datça, Marmaris, Şanlıurfa, Edremit… Batıdan doğuya, kuzeyden güneye bir millet bayraklarıyla sokaklarda, alanlarda Cumhuriyet Bayramını kutladı.

Kendi yandaşını millet olarak görüp milyonlarca özgür bireyi “seçkinler” olarak nitelemek hangi sığ kafanın işidir? RTE, milletin kullardan değil, özgür bireylerden (yurttaşlardan) oluştuğunu öğrenmeli. Öğrendiğinde de tüm AKP yöneticilerine ve yandaş kalemşorlarına öğretmeli. Kullar ümmeti, köleler ise feodal klanları oluşturur.

İlk TBMM’den Anıtkabir’e yürüyenler sorumlu, sağduyulu yurttaşın nasıl olabileceğinin örneğini de gösterdiler tüm dünyaya. Burada TGB’nin hakkını teslim etmek gerek. 19 Mayıs yürüyüşünden sonra yazdığım “19 MAYIS COŞKUSU” başlıklı yazımda şunları yazmıştım: “TGB mitinginde olumluluk adına her şey vardı. Yaratıcılık ve sağduyu ön plandaydı. Alışılagelmişin ötesinde bir miting. Katılanları her adımda heyecanlandıran bir düzenleme. Bu gençler çok farklı… 1968 ve 1978 deneyimlerinden ders çıkaran, çağı iyi yorumlayan bir gençlik var karşımızda. Bundan sonra daha başarılı yapacaklarından eminim. Türkiye’yi birleştirecek ulusal ruh, TGB’lilerin yüreğinde bağımsızlık ateşi olarak alev alev yanmakta. Bu ateşin sönmesi olanaksız.”

Dün Ankara’da meydana gelen olayları yabancı birisi izlese Türkiye’ye işgal kuvvetlerinin saldırdığını düşünür. Çünkü Türk bayraklarını taşıyanların hunharca saldırıya uğraması görüntüsü bundan başka bir şey anlatmaz. Polislerin “Emir kuluyuz, ekmeğimizi kazanıyoruz.” açıklamaları inandırıcı değil. O yere düşen bayrak ekmeğini, aşını, kanını, canını feda edenlerce dalgalanmakta. Unutmayın ki Cumhuriyet’imizin kurucusu Atatürk düşman bayrağını bile yere düşürmemiştir. Bayrak; bir ulusun onuru, namusu, bağımsızlığının simgesidir.

Atatürk, cumhuriyetin ne demek olduğunu soran bir milletvekiline; “Cumhuriyet adam olmaktır.” Diye seslenmişti meclis kürsüsünden. Dün Ankara’da tazyikli su ve gaz bombası karşısında bayrağı yere düşürmeyenler, cumhuriyetin adam olmak olduğunu kanıtladılar. Bayrağa saldıran ve saldırtanlar mı? Yoruma gerek var mı?

Yurttaşlarımız ekmek ve bayrak yere düşünce çiğnenmesini istemez. Alıp öpüp yüksek bir yere koyar ekmeği ve bayrağı. Bayrağı yere düşürtenlere çok yazık, çok…

Cumhuriyet kutlayanlara Ankara’da AKP iktidarı biber gazı attı, su sıktı; Nusaybin’de ise PKK, bayram sevinciyle evlerine dönen öğrencilerin servislerini taş yağmuruna tuttu. Cumhuriyet’e karşı BOP’çuların işbirliği… Amaçları ne olabilir ki?

29 Ekim’de BOP’çuların barikatları yıkıldı. Bu AKP’nin yıkılışını hızlandıracak. Bir millet uyanıyor, tıpkı 1919’da olduğu gibi.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Ekim 2012
 Not: Daha önce TGB ile ilgili yazdığım aşağıdaki iki yazıyı okumakta yarar var.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.




PADİŞAHIN EKMEĞİNİ YİYENLER VE CUMHURİYET



      Cumhuriyetimizle ilgili uzun süredir tartışılan bir konu var: Atatürk’le en yakın arkadaşlarının (Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele) yolu neden ayrıldı? Kurtuluş Savaşını birlikte başlatan bu beş büyük asker, Cumhuriyet söz konusu olduğunda neden düşünsel ayrılığa düştüler? Bu sorunun yanıtı çok merak edilir. Çoğu zaman da Atatürk karşıtları gerçek dışı uydurmalarla halkın kafasını karıştırırlar. O zaman gerçek nedir? Beş arkadaş arasında geçen tarihsel bir görüşme, düşünsel ayrılığın nedenlerini bize açıklamakta.
            
         Rauf Bey, Büyük Taarruzdan sonra bir gün Atatürk’ün meclisteki odasına gider ve önemli bir konuda görüşmek istediğini bildirir. Refet Paşa’nın Keçiören’deki evinde daha rahat konuşabileceklerini söyler. Görüşmede Ali Fuat Paşa da bulunacaktır. Akşam dört arkadaş, Keçiören’deki evde bir araya gelirler.
            
        Rauf Bey: “Meclis saltanat makamının ve belki de hilafetin ortadan kaldırılması endişesi ile azap ve sıkıntı içindedir. Sizden ve sizin gelecekte alacağınız vaziyetten şüphe etmektedir. Bu nedenle meclisi ve dolayısıyla milletin umumi efkârını tatmin etmemiz gereğine inanıyorum.” der Atatürk’e. Bu sözlerin üzerine Atatürk, Rauf Bey’e saltanat ve hilafetle ilgili görüşünü sorar.
            
        Rauf Bey’in yanıtı şöyledir: “Ben, saltanat ve hilafet makamına vicdanen ve hissen bağlıyım. Çünkü benim babam, padişahın nimeti ve ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin büyükleri arasına girmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim. Padişaha sadakatimi muhafaza etmek borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem icabıdır… Umumi mütalaam da vardır: Bizde umumi vaziyeti tutmak güçtür. Bunu, ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı kaldırmak, lağvetmek, onun yerine başka bir mahiyette bir varlık yerleştirilmesine çalışmak felaket ve hüsrana mucip olur. Asla caiz değildir. ” Bu sözlerden sonra Atatürk, Refet paşa’ya görüşünü sorar. O da Rauf Bey’e katıldığını söyler.
            
         Atatürk Ali Fuat Paşa’ya görüşünü sorduğunda yurt dışından (Moskova elçiliğinden) yeni döndüğünden siyasal gelişmeler hakkında fazla bilgisi olmadığını anlatır. Ali Fuat’ın yanıtı çok politiktir. Kardeşi kadar yakın olduğu M. Kemal’i kırmak istemediğinden böyle bir yanıt vermiştir. Oysa görüşü, Rauf Bey’den farksızdır.
             
          Karabekir Paşa, Keçiören’deki konuşmaları Erzurum’da telgraf başından izlemektedir. Kazım Paşa’ya düşüncesi telgrafla sorulduğunda, o da diğerleri gibi düşünür. Dört arkadaşı saltanat ve hilafetin yanında yer almıştır Atatürk’ün. O ise cumhuriyetin ilanı konusunda kararlıdır.
            
        Atatürk arkadaşlarının kaygılarını gidermek için bir kâğıda : “Üzerinde durduğumuz konu bugünün işi değildir. Meclis’te bazılarının telaş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur.” sözlerini yazar ve bunları mecliste de söyler. Saltanat ve hilafet işinin meclisin işi olduğunu da anlatır. Rauf Bey görece bir siyasal utku kazanmanın sevinci içindedir. Kısa bir süre sonra saltanat kaldırılıp cumhuriyet ilan edilir. Rauf Bey mi ne yaptı? Saltanatın kaldırılması lehinde konuşma yaptı. Saltanatın kaldırıldığı günün resmi bayram olmasını istedi.
            
      Padişahın ekmeğiyle büyüyenlerle yoksulluk içinde yaşamını kazanan Atatürk’ün yol ayrımıydı bu. Cumhuriyet, ekmeği padişahtan alıp milletin eline vermektir. Ülkeyi bir ailenin malı olmaktan kurtarıp vatanı, milletin egemenliğine emanet etmektir. Cumhuriyetimizi son padişah RTE’nin “ekmeğini yiyen(!) kulları mı koruyacak, yoksa çağdaş Türkiye’nin özgür yurttaşları mı? İşte, tüm tartışmalar bu sorunun yanıtında yatmaktadır.

Kulluktan özgür yurttaş olmayı hak ettiğimiz bu en büyük bayramımız ulusumuza kutlu olsun. Bu güzel günde Atatürk’e ne kadar minnet duysak azdır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           29 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


           




            

TÜRKİYE'Yİ SEL ALDI…


          Yazın kavurucu sıcakları yerini, sonbaharın ılık esintilerine bırakırken yağmurlar da başladı. Sonbahar yağmurları sararıp solmakta olan doğaya canlılık aşılar. İlkbaharda canlanacak toprağı yumuşatır bu yağmurlar, suya doyurur tarlaları,  bahçeleri, ormanları… Ağaçlar sonbahar yağmurlarıyla özsularını depolar. Çiftçinin ürününün bereketi, sonbahar yağmurlarından belli olur.

Yağmura “rahmet” dedi atalarımız. Bizler de rahmetin suladığı bereketli topraklarda kolayca sürdürdük yaşamımızı. Yağmur yağdığında “Rahmetten kaçılmaz.” düşüncesiyle ıslanırdık özgürce sırılsıklam. Köylü sevinirdi yağmurun yağmasından, çünkü ambarı rahmetin bereketiyle dolardı. Kentli mutlu olurdu; özlemini çektiği toprak kokusu, yağmurla işlerdi hücrelerine. Şimdi öyle mi? Her yağmur yağdığında ülkemizin bir köşesinden felaket haberi gelmekte.

Geçtiğimiz günlerde hava tahmin raporlarında bayrama yağmurla gireceğimiz söylenip durdu, uyarılarda bulunuldu. Yağışların batıdan doğuya doğru kayacağı duyuruldu.

Yağmur, önce Trakya’yı vurdu. Tekirdağ ve Kırklareli illerimiz yağmura teslim oldu. Halk çaresiz, devlet yöneticilerimiz umursamaz. Sel suları evleri, hayvan sürülerini, tarladaki ekini, bahçedeki meyveyi, ambardaki birikimi vahşi ve doymak bilmeyen bir canavar gibi yuttu. Lüleburgaz, Saray, Çorlu, Çerkezköy’de yurttaşlarımızın çaresizliği yüreklerimizi burktu, içimizi eritti. Sel suları çekildiğinde üç kişi yaşamını yitirdi. Yıkılan köprüler, kuyuya dönüşen yollar, sel sularında sürüklenen taşıtlar… Milyonlarca liralık mal kaybı, felaketin boyutlarını göstermek açısından ilgi çekici.

Yağış, bir gün sonra İstanbul’a geldi. Denize kıyısı olan Sarıyer ve Beykoz sular altındaydı bu kez. Metrelerle ölçülebilecek yakınlıktaki denize, sel sularını ulaştıramamak hangi beceriksizliğin ürünüdür acaba?

İşin en trajik yönü ise Marmara Adası’nın sel baskınına uğramasıdır. Çamur deryasına batan Ada’da yaşam durdu, bayram zehir oldu. Küçücük adayı sele teslim ederek bir dünya rekoruna imza atmış oldu ülkemiz. Dört tarafı denizle çevrili bir yerde sel sularının akacak yol bulamamasına gülelim mi, ağlayalım mı? Hoyrat bir turizm anlayışına, doymak bilmez yapsatçılığa, görgüsüz yazlıkçılığa kurban ettik güzelim adayı.

Sonraki gün, sel Gaziantep’teydi. Karayolları, nehirlere dönüştü. Araçların içindekiler bir can pazarının cehenneminde kaldılar. Ne yazık ki üç yurttaşımızı yitirdik burada da. Ağaçların tepesinde, otobüslerin üzerinde canını kurtarmak için çırpınan insanların görüntüleri kaldı belleklerde.

Sel “canavarı” ertesi gün Şanlıurfa’daydı. Başta Harran olmak üzere birçok yerleşim yeri sular altındaydı. Üç yurttaşımızı sele kurban verdik Urfa’da.

Acaba sırada hangi ilimiz var? Sel sularına kaç canımızı daha kurban vereceğiz kim bilir?

Kentlerimizi bilime, teknolojiye inat yanlış inşa ediyoruz. Varsa yoksa para… Bir ülkede varsıllaşmanın tek yolu inşaat sektörü olunca insan yaşamı ikinci sıraya itiliyor. Kentin her santimetre toprağı para olarak görülmekte. Suya akacak yer, güneşe ısıtacak toprak bırakılmıyor. Küçücük kasabalar bile zevksizliğin örneği olarak oluşturulmakta.

Kentlerin oluşmasındaki yanlışlar ortada. Peki, kırsal kesimde seller neden olmakta? Son yıllarda orman ve doğa katliamı yapılmakta. Dağların yeşili, yerini grinin soğukluğuna bırakmakta. Yedi veren ovalar, açgözlü siyasetçinin hoyratlığında çoraklaşıyor. Ne kentlerde ne de köylerde planlama var. Nerede, neyi yetiştireceğimiz belli değil. Neyi, ne kadar üreteceğimizi bilmiyoruz. Doğada bir denge olmalı. Ne, ne kadar tüketilmeli, bilinmeli.

Türkiye’yi batıdan doğuya sel aldı, biricik yârimiz ülkemizi hoyrat eller mahvetmekte. Sel, deprem, heyelan, çığ… Canlarımızı koparıp almakta. Su baskınları “doğal afet” denilip geçiştirilmekte. Türkiye’de yaşanan su baskınlarının büyük çoğunluğu insanın doğaya verdiği zararlardan kaynaklanmakta. İnsanların kendi hatalarını doğaya, Tanrı’ya yükleyerek sorumluluktan kaçmaları şark kurnazlığı! Bunca felaketten ders almayan bir toplumun geleceğe umutla bakması olanaklı mı?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                           27 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.










BAŞBAKAN, TARİHİ NEDEN SAPTIRIR?



   Başbakan Erdoğan, bugün (17 Ekim 2012) toplanan AKP Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında alışılagelen CHP’yi her şeyin suçlusu ilan eden konuşmalarından birini yaptı. Türkiye de hangi olumsuzluk varsa CHP’den kaynaklanıyormuş algısı yaratmayı sürdürdü Başbakan.
            
    Ekonomi için gaza basacaklarını söyleyen RTE, bugünkü konuşmasında öyle gaza yüklendi ki frenleri boşaldı birden. “Okullar olmasa Milli Eğitimi ne güzel idare ederdim, diyen bir zihniyetin temsilcisidir CHP.” diyerek sapla samanı iyice birbirine karıştırdı.
            
    “Şu mektepler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim.” diyen kişi, bir CHP’li değil. RTE’nin hayranı olduğu Osmanlı’nın Maarif Nazırı Emrullah Efendi. Bu sözler söylendiğinde CHP kurulmamıştı. Üstelik bu sözleri söyleyen de şaka olsun diye söylemiş o zaman. Ancak şakayı anlamak, o şakayla neyin anlatılmak istendiğini kavramak da zekâ işi. Herkesin zekâsı, aklı, kültürü, algılaması aynı olmadığından bazen şakalar anlaşılmaz. Emrullah Efendi, sıradan bir Osmanlı değil. Felsefe, eğitim, siyasetle ilgilenen biri. Bu alanlarda yazıları, yapıtları olan bir Osmanlı Maarif Nazırı.
            
    RTE, CHP’ye vuracak ya… Vura vura, suçlaya suçlaya malzeme kalmadı elinde. Ne yapsın? Bu sefer CHP kurulmadan önce söylenen sözler, yaşanmış olayları da CHP’ye mal etmeye başladı. Eee, bir adamın tarih bilgisi kıt, matematiği de olmayınca ne yapsın olayları birbirine karıştırmaktan başka? Yakında Avrupa’daki veba salgını, yüzyıl savaşlarını CHP çıkardı derse şaşmayalım. Bir kez gaza bastı, ayağını pedaldan çekmeye de niyeti yok hazretin.
            
    RTE’nin bu CHP sevdası(!) niye? Aslında bugünkü CHP’yle fazla bir derdi yok başbakanın. Derdi, Atatürk’ün, İnönü’nün CHP’siyle. Yani Cumhuriyet’in kuruluşu ve kurumlarıyla sorunu var. Amacı, Cumhuriyet’e, kurucu parti CHP’yle vurmak.
            
      Çağdaşlaşma, modernleşme adına ne varsa hepsine saldırmakta RTE. Yalnızca Türkiye’de mi? Yetinir mi Türkiye ile? İslam ülkelerinde de az da olsa var olan çağdaşlık kırpıntılarını bile içine sindiremiyor. Var gücüyle yükleniyor Esat’a. Dün de Kaddafi’ye yüklenmişti.
            
     Ülkemizdeki Amerikancı sağ siyaset, oldum olası yalan üretmede, tarihi çarpıtmada ustadır. RTE’nin ustalık dönemi de bu olsa gerek. Tarihi olayları saptırmada, kendilerinden öncekilerle sıkı bir yarışa girmiş durumda. Ustalık bu, kolay değil! Bakalım, Atatürk’e ne zaman asker kaçağı diyecek? Bekliyoruz…
                                                                       
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BARO SEÇİMLERİ



     14 Ekim Pazar günü İstanbul ve Ankara barolarında seçim yapıldı. İstanbul Barosu, dünyanın en çok üyesi olan baro. Ümit Kocasakal, yüzde elli sekiz oy alıyor. Rakiplerini ezerek geçiyor. Kim mi rakipleri? AKP yanlıları, bölücüler, numaracı cumhuriyetçiler, koltuk sevdasını düşüncesinden ve ülkesinden üstün tutanlar, yetmez ama evetçiler…
            
       Metin Feyzioğlu da ülkemizin ikinci büyük barosunda seçimi yüzde elli altı oyla kazandı. Feyzioğlu’nun da rakipleri, İstanbul’dakilerle aynı.
            
      Kocasakal da Feyzioğlu da Atatürkçü, cumhuriyetçi görüşlerini cesaretle savunan iki Türk aydını. AKP hukuksuzluğuna karşı çıkışlarındaki yurtsever aydın duruşları örnek alınmalı. Namuslu bir yurttaşın ülke sorumluluğunun nasıl olabileceğinin iki örneğidir Kocasakal ve Feyzioğlu. Akademik kariyerlerini, mesleki geleceklerini hiçe sayarak karşı durdular AKP’nin dikta rejimine. Sözü ağızlarında eğip bükmediler. Gerçekleri tüm ayrıntılarıyla dile getirdiler fırsat buldukça. Birçok aydının yaptığı gibi modaya uyup iktidar limanın sularında boşa kürek çekmediler. Herkesin karanlığa teslim olduğu bir zamanda gırtlakları yırtılırcasına aydınlığı haykırdılar. AKP hukuksuzluğunun nasıl adım adım ülkeyi sarmaladığını, cumhuriyet kurumlarını yok ettiğini bıkmadan, usanmadan anlattılar halka.
            
     Kocasakal da Feyzioğlu da bir önceki kongreye göre oylarını artırdılar. Demek ki halkımızın içindeki Cumhuriyet cevheri daha yok olmamış. Ortaçağ karanlığı, tüm kurumları teslim alamamış. Bu nedenle her iki başkana olağanüstü destek veren avukatları da kutlamak gerek.
            
     Kongreden bir gün önce bir televizyonda İstanbul Barosu başkan adaylarının tartışmasını izleyip bir yandan da sosyal medyada Kocasakal’la ilgili destek iletileri gönderiyordum. Adaylardan biri, Kocasakal’a “Yüksek siyaset yapıyorsunuz.” diyerek kendince en büyük eleştirisini yöneltti. Kocasakal’ın yanıtı kısa ve çok açıktı: “Alçak siyaset mi yapalım.” Bu yanıt, Atatürkçü bir aydının cumhuriyetçi kararlılığıydı. Evet, alçak siyaset yapanlar Atatürk’e, Cumhuriyet kurumlarına, ulusal birliğimize, toprak bütünlüğümüze, yurttaşlık haklarımıza saldırmayı demokrasi sanıyorlar. Emperyalist planların bir parçası olmayı özgürlük diye yutturuyorlar. Ülke onurunu, tam bağımsız olmayı, tarihiyle övünmenin onurunu bilmeyenler alçak siyasetin piyonu olmayı yeğlemekteler.
            
    Burada birkaç sözüm de siyasetçilere. Atatürk’ün kurduğu CHP, arayışları bırakıp özüne dönsün. Cumhuriyetçiliği savunmak barolarda iktidar yapıyor Atatürkçüleri. Toplumun nasıl bir siyasal duruş istediği, baro seçimlerinde açıkça görülmekte. AKP’ye öykünmeyi bırakıp Atatürk’ün yolunda yürüsünler, O zaman iktidar olurlar, AKP’de yıkılır. Tabi iktidar olma istekleri varsa YCHP yöneticilerinin.
            
     Yazılarımı genellikle umut dolu tümcelerle bitiririm. Çoğu zaman da okuyucularım bu tümcelerimi hayalci bulur. Bense bundan hiç vazgeçmem. İçimdeki umut fidanını capcanlı tutarım. 19 Mayıs’ta üç yüz bin kişinin yürüdüğü bir ülkede umutsuz olur mu insan? Hele ki İstanbul ve Ankara barolarını görünce umudu çoğalmaz mı toplumun? İstanbul ve Ankara baro yönetimlerine başarılar diliyorum. Sayın Feyzioğlu, Sayın Kocasakal yolunuz açık olsun! Cumhuriyet erdemli ve ahlaklı insanların yönetimidir. Bu unutulmamalı…
                                                                                  
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  16 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.








           

İNSANLIK TUTSAK



    Ergenekon davasından tutuklu Prof. Fatih Hilmioğlu’nun gencecik evladı Emir, geçen hafta sonu bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Merhuma Tanrı’dan rahmet, ailesine sabır, yurtseverlere başsağlığı dilerim.
            
   Gencecik insanların kazalarla aramızdan ayrılması yürek parçalayıcı. İnsan olan insan böyle bir acıya duyarsız kalamaz. Bu acıyı yüreğinde duyumsamayan da insan olamaz. Yirmi iki yaşında, umudu dağlar kadar yüksek, hayalleri denizler kadar engin, yüreği evren kadar geniş bir gencin kuş olup uçması kolay mı sanıyorsunuz? Bir ailenin böylesi bir kaybı kabullenmesi, acıyı unutması olanaklı mı? Böylesi acılar, zaman geçtikçe unutulmaz, tersine acının oluşturduğu yara her geçen gün biraz daha derinleşip tüm uzuvları kaplar. Genç insanın yokluğu o ailenin tüm yaşam sevincini, neşesini, mutluluğunu yok eder.
            
   Fatih Hilmioğlu, başarılı bir bilim adamı. Ömrünü bilime adayan özverili bir yurtsever. Atatürkçü olmak, Cumhuriyet değerlerini savunmak, Anadolu bozkırında çağdaş bir üniversiteyi yaratmak, üniversitede hurafeyi değil de bilimi egemen kılmak, fırsatçılık yaparak kişisel kurtuluş yerine toplumsal kurtuluşu yeğlemek en büyük suçu. Bu nedenlerle Silivri’de tutsak. Bir yandan tutsaklığın getirdiği zulme direnirken bir yandan da karaciğer kanseriyle savaşmakta.
            
   Gencecik evladı göçüyor dünyadan. Ateş düştüğü yeri yakıyor tabi ki. Bir anne babanın böyle bir acıya dayanması olanaksız. Tutukevinden oğlunun cenazesine katılması için dört gün izin veriliyor kendisine. Jandarmalar eşliğinde Ankara’ya götürülüyor Hilmioğlu cenaze için. Gidiyor Ankara’ya, ailesiyle acıyı paylaşıyor. Acının, kişiyi teslim aldığı andır bu an. Akşam oluyor, Prof. Hilmioğlu jandarmalarca Sincan cezaevine götürülüyor geceyi geçirmesi için. Hasta, acılı, yaralı haksızlıklarla yıpranmış bir adam. Ailesiyle bir geceyi geçirmesi bile sakıncalı görülen bir insan, bir insan evladı, bir evlat babası, bir eş… Aile üyelerinin dayanışmaya, birbirine yaslanmaya, sarılmaya gereksinim duyduğu bir anda dalından koparılıp kolu kanadı kırılıyor.
            
   Acılı, yüreği yanan bir babanın en zor zamanında tutukevine tıkılması nasıl bir insanlıktır? Anlayan var mı bunu? Karaciğer kanseri tutsak kocasının, yaşamının en kötü gününde bir gece olsun evinde kalmasına izin verilmeyen oğul acısıyla yüreği yanan bir annenin ne durumda olabileceğini bilen var mı? İnsan karşısındakiyle ilgili bir karar verirken kendini, o kişinin yerine koymalı. “Aynı davranış bana yapılsa ne yaparım?” diye düşünmeli.
            
   Sizin eşiniz, evladınız, anneniz, babanız yok mu mevzuat hazretleri? Sizin yanacak bir yüreğiniz, ağlayacak gözünüz, düşünen bir beyniniz yok mu?
            
    Silivri-Hasdal tutsakları ve aileleri hastalanıyor, kazalar geçiriyor, işleri bozuluyor. Uğradıkları hukuksuzluk, onları yiyip bitiriyor göz göre göre. Fiziksel ve ruhsal dirençleri zayıflamakta. Fiziksel ve ruhsal bakımdan çok yorulmaktalar. Bu durum hastalıklara, kazalara neden olmakta. Adeta bu aileler sistematik olarak yok edilmekte. Emir’in geçirdiği kaza da bu bağlamda düşünülmeli.
              
    Sincan cezaevinde tutsak edilen Prof. Hilmioğlu değil, insanlıktır insanlık, yitirmekte olduğumuz insanlık. Silivri’de, Hasdal’da can çekişen insanlığı Sincan’da gömüyoruz toprağa. Vicdanların karardığı bir yerde insanlıktan söz edilebilir mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.