16 KASIM RASTLANTI MI?

                                           
RTE ve Barzani’nin Diyarbakır’da Türkiye, Irak ve Suriye’nin bölünmesi için el sıkıştığı 16 Kasım günü her hangi bir gün müdür tarihte? Bu tarihin seçilmesindeki tarihsel anlam nedir? Bu soruların yanıtı önemlidir.
Atatürk, Edirne’de komutanı bulunduğu 16. Kolordu ile 15 Mart 1916’da Diyarbakır’a gelir. Doğu Anadolu’nun büyük bölümü Rus işgali altındadır. Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916’da Diyarbakır’da tuğgeneral olur. Muş ve Bitlis’i Rus işgalinden kurtarır. Bu nedenle Atatürk, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bir kahraman olarak çok sevilirdi. Diyarbakır, Atatürk için çok önemeli bir kenttir; çünkü Çanakkale’den sonra askeri başarılarının en önemlilerinden birini burada yaşamıştır.
Atatürk, 15 Kasım 1937’de Diyarbakır’a gelir. Halkevi ve orduevini ziyaret eder. Halkevinde orkestra tarafından onuruna verilen konseri dinler ve kısa bir konuşma yapar: “Yirmi sene sonra tekrar Diyarbakır’da bulunuyorum. Dünyanın en güzel ve en modern binası içinde modern, nefis bir müziği dinleyerek insanlığın uygar bir halkı huzurunda, bu halkın evinde... Bundan duyduğum zevk ve saadetin ne kadar büyük olduğunu elbette takdir edersiniz. Bunu kaydetmekle bahtiyarım.” Bu sözlerdeki içtenlik ilgi çekicidir. Sözlerle vurgulanan feodalizmi ortadan kaldıracak olan çağdaş değerlerdir. Atatürk’ün hayranlığını gizlemediği “dünyanın en güzel ve en modern binasında” acaba bugün de “nefis müzik” dinlenebiliyor mu?
Atatürk, bu gezisinde ilgililerle konuşurken ve halka seslenirken sürekli “Diyarbakır” sözcüğünü kullanıyor. Dinleyenler biraz şaşırıyorlar tabi ki.
15 Kasım gecesi, kalabalığa dönerek “Belediye reisi kim?” diye sorar. Reis yerinden kalkarak “ Bendeniz Paşam!” diyerek yanıtlar onu.
Atatürk: “ Diyarbakır’ı çok iyi buldum.”
Reis: “Diyarbekir’imiz sayenizde çok iyi olacak Paşam.”
Atatürk: “Sen Diyarbekir diyorsun, ben Diyarbakır diyorum, hangisi doğru?”
Belediye reisi ve oradakiler: “Diyarbakır!” diye yanıtladılar Atatürk’ü. Sonrasında: “Bugünden itibaren tensip buyurduğunuz isimle şehrin adı Diyarbakır olmuştur Paşam.” Diye sürdürdüler konuşmalarını.
Atatürk: “Tamam, şimdi ben sizlere bu ismi neden koyduğumu anlatayım. Burası hiçbir zaman Bekir’in diyarı olamaz, burası bakırın diyarı olur; çünkü Cenab-ı Allah diyara bakır madenini vermiş, yakınına da keşker taşını vermiş, bakır için lazım olan suyu da vermiş. Onun için burası Diyarbakır’dır.” Bu konuşmadan sonra kentin adı Diyarbakır olur. Kentin feodal bir adla anılması yerine; gelişmenin, ilerlemenin simgesi olan madencilikle adlandırılması önemlidir.
“Yeni Diyarbakır kurulur ve eski Diyarbakır imar edilip bezenirken tarihi değere sahip tek bir eser hırpalanmayacak ve iyi bir surette korunacaktır.” demekte Atatürk 16 Kasım 1937 günü. Modern Diyarbakır’ın tarihsel dokunun korunarak oluşturulması için yol göstermekte. İmar çalışmalarını bizzat yönlendirmekte.
16 Kasım’da Diyarbakır Irak ve İran demiryolunun temeli atıldı. Bölgeyi düşmandan kurtaran Diyarbakırlıların “Sarı Paşası” ulaşım, sanayi, madencilik, imar ve sanat alanlarındaki çalışmalarıyla çağdaşlaşmanın da ışığını yaktı o gün, orada.
16 Kasım 1937’de çağdaşlaşmanın aydınlığıyla feodaliteye, geriliğe meydan okuyan kent; yetmiş dört yıl sonra aynı gün feodalitenin karanlığına, emperyalizmin bölünme projelerine teslim edildi. İrtica ve bölücülük, 16 Kasım tarihini seçerek bir çağdaşlaşma devrimini boğmaya çalıştılar.
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Kasım 2013


BÖLÜCÜLÜĞÜN EŞBAŞKANI


Tarih, 16 Kasım 2013... Yer, Diyarbakır... BOP eşbaşkanı sahnede. Yanında aşiret lideri Barzani... Üç bavul altınla gelmiş. Evlenecek çiftlere altın takacakmış.
Türkiye’yi defalarca katil devlet ilan etmiş peşmerge kıyafetli Civan sahnede, eşbaşkanın yanında. Yani anlayacağınız iki civan yan yana... Civanlar olur da civanlar hayranı Ağlak Bakan olmaz mı? O da yerini alıyor başköşede. Yediği fırçalardan biraz utangaç. Yan gözle izlemekte civanların bölücülük naralarını...
RTE, laf kalabalığıyla söze başlıyor. Neredeyse tüm konuşmalarında aynı giriş. Diyarbakır’ın ilçelerini sayıyor tek tek, selam gönderiyor oralara. Kısa bir coğrafya dersinden sonra konuşmaya giriyor. Dini referanslar veriyor bolca. Sünni bir ittifakı, din sosuyla sunmaya çalışmakta. Bu hamurun içine birkaç gözyaşı damlası katılmasa olmaz. İmdada yetişenler var...
Barzani ailesine bolca övgüler... Peşmerge kıyafetli aşiret reisi memnun bu işten. Erbil’e razı iken kendisine bir de Diyarbakır sunulmakta, hem de altın tepsi içinde...
Eşbaşkanın amacı, terörü bitirmek değil. Türkiye’nin birliğini korumak aklının ucundan bile geçmemekte. Diyarbakır’daki görevi, Kürtleri birleştirmek. Barzanistan’ı sıkıştığı yerden dünyaya açmak istemekte. Diyarbakır’ı büyük Barzanistan’a merkez yapmak için çırpınmakta.
Kimileri seçim yatırımı diyorlar bu ziyarete. Haklılık payları yok değil. Ancak asıl amaç bu değil. ABD, eşbaşkana “Ya büyük Barzanistan’ı kurarsın ya da çekip gidersin. Senin yerine başka eşbaşkan buluruz.” demekte. Buyruk büyük yerden... Eşbaşkanın boynu kıldan ince efendisinin karşısında. Ne de olsa bunca yılın iktidarını borçlu olduğu bir efendi var karşısında.
“Tek parti olmaz.” diyor RTE. İlk kez “tek parti” diyerek CHP’yi kast etmiyor başbakan. Buradaki vurgu, PKK’ya. Barzani’nin siyasal çizgisini tanıyın demekte. Barzani ile yürümesini istemekte PKK’dan. Eşbaşkanın tercihi Ortaçağ temsilcisi aşiret reisi. Esat’a silah çekmeyen Suriye Kürtlerine de kızgınlığını dökülüyor dilinden. Barzanistan’ın, Akdeniz’le birleşememesi öfkelendiriyor RTE’yi. Bu konuda acelesi var. Hem de çok... Çünkü efendinin verdiği ihale tamamlanmamış.
Barzani, bir devlet başkanı gibi karşılandı. Bu karşılama, Irak’ın devlet bütünlüğüne vurulmuş bir darbe. Hem komşuları hem de kendi ülkesini bölme görevi yerine getirilmekte. Parçaları yapıştırma görevi de eş başkanın.
“Dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldığını” göreceğini söylemekte RTE. Bu, genel af demektir. Teröristler affedilecek. Ya şehitler? Onlar, vatan topraklarında bir destan kahramanı olarak yatacaklar. Askere emperyalist tuzaklarla saldıran teröristlerin affedileceğini kürsüden ilan eden Türkiye’nin başbakanı ne yazık ki.
RTE, kendi ülkesini bölen biri olarak tarihe geçecek. BOP eşbaşkanlığının yanı sıra, eş bölücü başı olduğunu Diyarbakır’da kanıtladı.
Diyarbakır’da yaşananlar ikinci Habur rezaletidir. Hukuk yok! Türkiye’nin çıkarları yok! Ulusun birliği yok! Yürekten kopup gelen sesler yerine, verilen görevi yerine getirmenin içtensizliği var.
Birinci Habur ziyaretiyle uçurumdan baş aşağı giden AKP’yi, çiçeği burnunda genel başkan olan Kılıçdaroğlu’nun “genel af” söylemi kurtardı. AKP’nin yerle bir olacağı bir halk oylaması birden iktidar partisinin lehine döndü. İşte, yeni bir fırsat... AKP’den kurtulma fırsatı... Başta CHP olmak üzere muhalefet partileri bakalım bu fırsatı nasıl değerlendirecekler? AKP-PKK korosuna mı katılacaklar, yoksa milletin yanında mı yer alacaklar?
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               16 Kasım 2013

CHP’YE KURULAN TUZAK


Önümüzde üç önemli seçim var. Türkiye’nin yazgısını belirleyecek nitelikte üç seçim... İktidar partisi AKP, sürekli güç yitirmekte. Ancak muhalefet partileri bu güç yitimini kendi lehlerine bir türlü döndürememekte. Bunun nedeni de Türkiye’nin görünen gerçeklerini görmemeleri. Yandaş ve merkez medya muhalefetin politikalarını belirlemekte ne yazık ki.
Son yıllarda neredeyse her seçimde yandaşlar, bazı AKP yetkilileri muhalefet partilerine aday önermekteler. Konuyu iyi anlamak için Murat Karayalçın örneğini iyi kavramalı.
Murat Karayalçın, 1989 seçimlerinde Ankara Anakent Belediye Başkanı seçildi. Yaptığı hizmetlerle kısa zamanda siyasette adından söz ettirmeye başladı. 1993’te Erdal İnönü SHP Genel Başkanlığından ayrılınca belediye başkanlığından ayrılan Karayalçın, SHP’nin başına geçti. Yani Ankaralılardan aldığı emaneti zamanından önce terk etti. Daha sonra Ankara’da Gökçekli günler başladı. Bu arada Türkiye’nin ikinci en çok oy alan partisi SHP’nin anahtarını da Baykal’a teslim etti.
Melih Gökçek, kısa zamanda yıprandı. Ankaralılar, Gökçek yönetiminden hoşnutsuzdu. 1999 Yerel Seçimleri yaklaştı. Gökçek, basına yaptığı açıklamalarla Karayalçın’ı istedi karşısında. Karayalçın da bu tuzağa düştü, adaylık için can attı. 1993’te emaneti bırakıp giden biri, 1999’da emaneti sonuna kadar götürebilir miydi? Bu soru, Ankaralıların usunu bir kurt gibi kemirdi. Seçimler yapıldı, CHP kaybetti.
Yıl, 2004... Seçimler yaklaştığında Gökçek ve AKP yine Karayalçın’ı mindere çekmeye çalıştılar. Murat Bey dayanamadı, çıktı mindere bu kez SHP adayı olarak. CHP de kendi adayını çıkardı. Sonuç... Hüsran... Gökçek yine kazandı.
Geldik 2009’a... Yine yerel seçimler... Aylar öncesinden Gökçek ve AKP basını Karayalçın’ı mindere çekmek için bin takla atmaktaydı. Bu tartışmalarla Kılıçdaroğlu, Ankara yerine İstanbul’dan aday oldu. CHP, Karayalçın’la yine seçim meydanındaydı. Sonuç... Hezimet...
Önümüzde 2014 yerel seçimleri. CHP, adaylarını belirleyecek. AKP medyası işbaşında. Aylar öncesinden CHP’nin İstanbul ve Ankara’yı kimlerle kazanacağını tartışıyorlar. Aday önermekteler. İki ad öne çıkmakta AKP medyasında Sarıgül ve Tekin.
Seçim olur da Gökçek olmaz mı? O da tartışmaya katıldı. Aday önerdi. Sarıgül’ü Ankara’ya, Tekin’i İstanbul’a... Bir taşla iki kuş... Oyun hep aynı. Gökçek, Sarıgül ve Tekin’le seçimleri yitireceğini bilmekte. Hem kendini hem de Topbaş’ı kurtarma peşinde... Ancak CHP yöneticileri bu duruma hala uyanmamakta. Her iki adayla seçim kazanmak büyük hayal.
CHP’ye hep aynı tuzak kuruluyor. Ne yazık ki CHP de o tuzağa düşüyor her seferinde. “Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez.” atasözümü bilmem, anımsatmama gerek var mı?
AKP medyası ve yöneticileri CHP’nin yumuşak karnını gördükleri için oraya çalışmaktalar. CHP yöneticileri başlarını kaldırıp 10 Kasım’da Anıtkabir’in önüne, Dolmabahçe’ye ve bütün illerimizdeki Atatürk anıtlarına baksalar görecekler ne yapmaları gerektiğini.
CHP, adaylarını Atatürk ilkelerine bağlı, Cumhuriyet değerlerini sonuna kadar savunacak, geçmişi temiz kişilerden seçmeli. Eğitimi, kültürü, kente bakışı çağdaş olmalı adayların. ANAP belediyeciliğini ve siyaset anlayışını temsil eden kişilerle yola çıkmamalı CHP. Popülizmi siyaset sanan bilgisi kıt kişilerle seçim mi kazanılır?
Adil Hacıömeroğlu

15 Kasım 2013 

ÖLÜRSEM NE OLACAK?


İletişim şirketleri ikide bir telefonla arar sizi. Telefon ve internette yaptıkları yeniliklerden söz ederler. Bizim için nasıl “ekonomik paketler” hazırladıklarını anlattıklarında neredeyse gözlerimiz yaşarır. Gören de bu koca koca firmaların halkı bedava sürdürümcü yaptıklarını sanacak.
Herkesin bir telefonu kesin var. Çoğunluğun da internet bağlantısı bulunmakta. Sağ olsunlar, haftada birkaç kez halimizi hatırımızı sorar bu iletişim firmaları. Her arayışta yeni bir internet ya da telefon sürdürümcülüğü önerirler bizlere. Bu telefonlarda çoğu zaman telesekreter, kimi zaman da insan konuşur.
Dün akşama doğru bir iletişim şirketinden arandım. Konuşan telesekreter değildi. Capcanlı bir insan vardı karşımda. Saygılı, görevini yapmak için çırpınan bir kadın. Hiç soluk almadan anlatacaklarını anlattı. Beni bu kadar çok düşündükleri için duygulandım.
Koca firma, benim bütçem için seferberdi. Yeni bir paket sundular bana. Bu paketin ekonomik yararları çokmuş benim için. Yalnız iki yıllıkmış bu paket. Bu süre içinde vazgeçemezmişim.
 “Ya vazgeçersem ne olur?” diye sordum.
“Sizi bir dakika bekleteceğim.” dedi. Birilerine danıştı sanırım. Yeniden konuşmaya başladı.
“Sürdürümcülüğünüzü dondururuz.” dedi hoş sesli kadın.
“Ya başıma bir kaza bela gelirse, ölürsem ne olacak?” dedim.
“Allah göstermesin!” demesini “Uzun ömürler” dilemesini beklemekteyim.
Karşımdaki ses: “Yine hesabınızı dondururuz.” demesin mi?
İşte, o anda ben gülmeye başladım. Telefondaki şaşkın... Sanırım benim için “Adamcağız keçileri kaçırdı.” diye düşünmekte.
“Beyefendi...” diye seslendi bana birkaç kez. En sonunda “Beyefendi orda mısınız?” dedi.
“Evet, buradayım. Kusura bakmayın, biraz fazla güldüm sanırım. Ben ölünce sürdürümcülüğümü dondurmanız ilginç geldi de bana.”
Bir süre sustu. “Paketi onaylıyor musunuz?” diye sordu. Düşünmek için zaman istedim.
Ne olursa olsun işinde sonuç almaya çalışan bir kişi var karşımda. Koşullanmış... Eğer koşullandığı sınırların dışına çıkarsa işinden olacağını bilen biri. Çalışanlar da müşteriler de bir kâr kaynağı.
Ölsek dahi hesapların, sürdürümcülüklerin dondurulduğu bir düzendeyiz. Ne olur, ne olmaz diriliveririz belki bir gün?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       14 Kasım 2013


AYDINLIĞA DÜŞMAN BAŞBAKAN


Başbakan 12 Kasım’da yaptığı AKP grup toplantısında Türk tarihinin son iki yüz yılını baskıcı olarak ilan etti. Son iki yüz yılın demokratik olmadığını söyleyerek dünya siyaset ve demokrasi tarihine yeni buluşla(!) katkıda bulundu.
“İki yüz yıldır bu millete istikamet dayatılıyor. Milletin önüne seçenek konulmuyor. Millete görüşü sorulmuyor. Milletin değerleri dikkate alınmıyor. ‘İki yüz yıldır doğru olan budur.’ deniyor ve bu doğru millete baskıyla, şiddetle, ceberut bir devlet anlayışıyla dayatılıyor.” demekte RTE.
Bugünden iki yüz yıl geriye gittiğimizde karşımıza Osmanlının yenilikçi padişahı II. Mahmut çıkar. Düşman üretmekte uzman olan RTE, II. Mahmut dönemini durup dururken mi hedefe oturttu? Tabi ki değil. Türk tarihinin neresinde bir yenilik, gelişme, aydınlanma hareketi varsa ona düşmanlık yapmak Başbakan’ın görevi. Yakında Fatih’i de hedefe oturttursa şaşırmamak gerek.
Atatürk’e, İnönü’ye, Cumhuriyet kurucularına ve CHP’ye karşı düşmanlığı anlaşılmakta. İlk kez Osmanlının bir dönemini antidemokratik ilan etmekte. Başbakan, Osmanlıda demokrasi olduğunu sanıyor. Biri çıksa da bu bilgisize dünya demokrasi tarihini anlatsa!
Sanki iki yüz önce Osmanlıda dayatma yokmuş, her şey demokratik biçimde çözülüyormuş gibi bir algı yaratmak istiyor Erdoğan. RTE’ye göre dayatmaların olduğu II. Mahmut dönemine bir bakalım, neler olmuş.
Harbiye ve Tıbbiye kurulmuş. Bu iki okul, Türkiye’de çağdaşlaşmanın öncüsü olmuş yıllarca. Kurtuluş Savaşını veren, 1908 devrimin yapan, Cumhuriyet’i kuran kadrolar bu iki okuldan yetişti.
Kılık kıyafet alanında değişiklikler oldu II. Mahmut döneminde. Sarık, kavuk, cübbe giyilmesi yasaklandı; bunların yerine ceket, pantolon ve fes giyildi. Bu yenilik, Osmanlı softa takımını rahatsız etti.
İlk Türk gazetesi yayımlandı. Takvim-i Vekayi resmi gazete olarak yayın yaşamına başladı.
İlk nüfus sayımı yapıldı.
İlköğretim zorunlu duruma getirildi. Rüştiyeler (ortaokullar) açıldı.
Posta örgütü kuruldu.
Portrelerini çizdirerek devlet dairelerine astıran ilk padişahtır II. Mahmut.
Divan-ı Hümayun kaldırılarak bakanlıklar kuruldu onun döneminde.
II. Mahmut Dönemi yeniliklerinin başlıcalarını saydık yukarıda. Yaptığı yeniliklerden ötürü softa takımı, ona “gâvur padişah” adını taktılar.
Bir de unutmadan söyleyelim. Mekke ve Medine’yi işgal eden Vehhabilerden kurtardı. Bugünkü Suud kralının dedesini astırdı.
RTE, Cumhuriyet’in köklerinin uzandığı hem bu dönemi hem de Tanzimat Dönemini mahkûm etmek istiyor. Türk tarihinde modernleşme adına ne varsa ona düşman başbakan. Bilime, sanata, kültüre, dünyaya, aydınlığa kapı açan her kişi ya da dönem RTE’nin düşmanı.
Eğitimin “e”sinden haberi olmayan, okuma yazma bilmeyen halkın önüne sandık koyarak nasıl bir eğitim istediğini sormak gerek başbakana göre. Yenilikler, devrimler dünyanın hiçbir yerinde sandıktan çıkmadı. Sandık popülizmi yaparak aydınlığı engelleyerek halkı karanlıklar içinde bırakmak halk aldatmacası.
Işık, aydınlık AKP’lilerin gözünü kamaştırmakta, tıpkı yarasalar gibi. Karanlığa alışan gözleri, aydınlıktan rahatsız olmakta. Karanlıkta kör ettikleri toplumun kanını emmek istiyorlar. Bunun içinde tüm ışıkların sönmesi gerek.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Kasım 2013


LAHEY KORKUSU


21 Ağustos 2013 günü Suriye’de kimyasal silah kullanılmıştı. Gerek BM’nin, gerekse tarafsız gönüllü kuruluşların yaptıkları incelemelerde kimyasal silahın muhaliflerce kullanıldığı anlaşıldı. Gözler, muhaliflerin en büyük destekçisi Erdoğan-Davutoğlu ikilisine döndü. İnsanlık suçu sayılan bir konuda, AKP yöneticilerinin suçlanması ilgi çekicidir. Uluslararası planda lanetlenen böylesi bir suçlamadan kurtulmak hiç de kolay değil.1
“Dünyada şöyle bir oyun oynanıyor; kimyasal silahlara karşı Suriye'ye yaptırım uygulayalım veya uygulamayalım. Bir defa bu bir aldatmaca. Niye aldatmaca? Kimyasal silahlarla kaç kişi öldü? Bin beş yüz kişi. Peki, konvansiyonel silahlarla ne kadar insan öldü? Yaklaşık yüz elli bin insan öldü. Yani konvansiyonel silahlarla öldüğü zaman önemli değil; ama kimyasal silahla öldüğü zaman önemli. Sonu ölüm olan her şey önemlidir. Bunu, biz bir kenara atamayız. Onun için Suriye ile olan ilişkilerimiz bunlardan dolayı bozulmuş vaziyette ve tabii şu haliyle de Esed gitmedikten sonra buranın normal şartlara dönmesi mümkün değil.” Bu sözler, RTE’ye ait. 7 Kasım günü İsveç Başbakanıyla yaptıkları ortak basın toplantısında söylüyor bunları.
RTE’nin durup dururken kimyasal silah severi olmasının nedeni nedir acaba? Kullanılması insanlık suçu sayılan kimyasal silahları, göz ardı ettirme çabası nedendir Erdoğan’ın?
Kimyasal silahlar, insanları topluca yok etmekte. Yaralı kurtulanlar bile yaşam boyu silahların yarattığı etkilerden kurtulamıyorlar. Kimyasal ve nükleer silahlar kullanıldıklarında yalnızca insanlara zarar vermiyor; diğer canlıları da yok ediyor. Su, toprak ve havada kalıcı kirlilikler oluşturmakta. Kimyasal silahların insanlara verdikleri fiziksel acılar da ayrı bir konu. Onun için bunları kullanmak insanlık suçu. RTE’ye birinin bunları anlatması gerek, tabi dinlerse...
Suriye’de kullanılan kimyasal silah, bir anda bin beş yüz kişiyi yok etti. Oysa konvansiyonel silahlarla öldürülenler, iki yıldır süren bir savaş sürecinde yaşamlarını yitirdiler. RTE, ölülerin toplam sayısıyla vahşeti tanımlamaya çalışıyor. Bu büyük hata! Suriye’de muhalefet adıyla örgütlenen teröristlere en büyük silah yardımının AKP hükümetince yapıldığı bilinmekte. Erdoğan’ın bu konudan kaçışı yok! Her iki silah grubunun altından AKP çıkmakta.
RTE, Suriye’deki kimyasal silah incelemelerini savsatmak istiyor aklınca. Bu yolla da kurtulacağını düşünmekte. Yaptığı tam bir şark kurnazlığı. Türkiye’de bazı seçmenleri yalan ve iftirayla kandıran RTE, bütün dünyayı bu basit numarayla kandıracağını sanmakta. Hedef şaşırtmayla Suriye konusunda gündemi değiştireceğini düşünmekte. Sanki dünyadaki tüm ülkelerin başında birer tane Kılıçdaroğlu ve Bahçeli varmış gibi davranıyor.
Erdoğan’ın durduk yerde Suriye’de konvansiyonel silahların yasaklanmasını dile getirmesindeki diğer bir amacı da silahlı müdahaleyi hala düşünmesidir.
Suriye’nin elindeki tüm silahların kontrol edilmesi ancak bir işgalle olur. Bu nedenle RTE, uluslararası kışkırtmayla Suriye’ye müdahale hayalleri kurmakta. Ortadoğu politikasının iflas ettiğini bir türlü kabul etmemekte. Ortadoğu’da kaybeden AKP’nin, Türkiye’de ayakta kalamayacağını en iyi bilen de Erdoğan-Davutoğlu ikilisi.
RTE, bu konuşmasında yine olayları saptırmakta. Konvansiyonel ve kimyasal silahlarla ölümler olduktan sonra Suriye ile ilişkileri bozdukları algısı yaratmakta. Oysa bu ölümler, AKP destekli teröristlerin Suriye’yi kana bulamasıyla oldu. Bunun da suç ortakları RTE ve arkadaşlarıdır.
AKP yöneticilerinin, Lahey’den kurtulma çabaları sezilmekte. Bu korkuyla basit senaryolar kurarak yeni itiraflarda bulunacaklar. Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söylemekte. Bekleyelim, bakalım, kulaklarımız neler işitecek, gözlerimiz neler görecek?
Not: 11 Kasım 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Kasım 2013



ATATÜRK YENİDEN DOĞUYOR

                                       
Atatürk öldü, dediler. Kurtarıcılar ölür mü hiç? Bilmezler ki Atatürk ölümsüzdür.
Milyonlar, saat dokuzu beş geçe yine soluklarını kesecek, gözyaşlarını akıtacak. Nabızlar atmayacak bir süre.
Birkaç dakikada koca bir tarih, buğulu gözlerin önünden akıp gidecek. Kimi Çanakkale’de, kimi de Sakarya’da görecek onu.
Kimimizin kulaklarında çınlayacak “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” haykırışı.
Kimimiz, İzmir’de karşılayacağız onu, ellerimizde çiçeklerle. Sevinçten hıçkıracağız, gözyaşlarımız Ege’nin uygarlık kokan sularına karışacak.
Kimimiz, Selanik’te doğduğu evin sofasında oturup kalacağız. Hayallere dalarak Askeri Rüştiye’den eve dönen Mustafa’nın gururlu gülüşüyle aydınlanacağız.
Kimimiz, Libya ve Suriye çöllerinde at koşturacağız onunla sömürgeci ordularına karşı. İhanetin diz boyuna çıktığı, Mehmet’in kanının çöl kumlarında gelincik olduğu, geceleri yıldızların gökyüzünde donduğu, gündüzleri taşın kavrularak çatladığı yerde kahramanlık türküleri söyleyerek Atatürk ordularının birer askeri gibi süngü takacağız birlikte.
Kimimiz, Samsun’da demirleyen Bandırma Vapuru’nun güvertesinden el sallayacağız sonsuz ufuklara. Havza’dan Amasya’ya yürüyeceğiz mutlulukla. Erzurum’da kuş olup uçacağız onunla Anadolu içlerine doğru. Sivas yollarına düşeceğiz gece ayazında. Ankara yolunda, Gençlik Marşı’nı söyleyeceğiz gırtlağımız yırtılırcasına.
Kimimiz, Keklikpınarı’ndan Ankara’ya gireceğiz onunla. Aralık soğuğunda üç bin atlı ve yaya seymenle kılıç üşüreceğiz gökyüzüne. Seymenler, tüm heybetleriyle oynayarak yürürken Ulus Meydanı’na onlarla toprağı kutsayacağız.
Kimimiz, Hacıbayram’da duaya durarak en güzel dilekleri dileyeceğiz Tanrı’dan.
Kimimiz, öğretmen olacağız karatahta başında, ışık saçmak için kör karanlığa. Küçücük bir ışıktan bir güneş yaratmak için çalışacağız onunla.
Kimimiz, Alpullu ve Uşak’ta demli bir çayda şeker olacağız tadımlık. Kayseri’de ürettiğimiz ilk uçakta kanat olacağız, güvercinlerle maviliklere karışmak için. Nazilli’de basma dokuyan kızların ellerde kınalanıp kurban olacağız vatana.
Kimimiz, demiryollarında kazma sallayacağız Atatürkçe. Sakarya’da, Eskişehir’de lokomotif ve vagon olacağız maharetli çelik ellerde. Yol alacağız uçsuz bucaksız bozkırlarda gökyüzüne âşık turnalar gibi.
Kimimiz, fidan olup yeşereceğiz, kimimiz de tohum olup düşeceğiz toprağa. Boy atacağız uygarlık savaşında özgürce.
Bazıları Atatürk’ün öldüğünü sanmaktalar 10 Kasım’da. Atatürk, 10 Kasım’da milyonlarca tohum oldu, düştü Türkiye’nin bitek topraklarına. Her gün yeniden doğmakta Atatürk. Yıllar geçtikçe milyonlarca Atatürk fidanı yeşerdi memleket sathında. Göverdi fidanlar, boy attı.
Onu öldürmek isteyenler bin kez ölmekteler utançlarından. O ise öldürmek isteyenlere inat çoğalarak doğmakta, yurdu al bayraklarla donatmakta.
Atatürk’üm; Anıtkabir, Dolmabahçe, Türkiye’min tüm alanları, anıtları dolacak insanlarla. Türk Ulusu, sel olup akacak sana. Sen, bu selleri özlemle kucaklayacaksın her 10 Kasım’da olduğu gibi gururla...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Kasım 2013


ÖĞRENCİ EVLERİ

                                                    
Son günlerde AKP yöneticilerinin dillerinden düşürmedikleri öğrenci evleri nasıldır? Öğrenciler, bu evlerde ne yaparlar? Bu sorular merak konusudur.
Ben de öğrenciliğimde bir yıl arkadaşlarımla bir evde kaldım. Yurtta ve ailemle kaldığım dönemlerde de zaman zaman öğrenci evlerinde konuk oldum. Bu evlerde kalan arkadaşlarla yaşamımın en mutlu zamanlarını geçirme fırsatı yakaladım.
Öğrencilerin evde kalması ikinci bir üniversite bitirmek gibidir. Yaşamın tüm zorluklarını göğüslemek, günlük yaşamda karşılaşılan sorunları çözme yeteneğinin gelişmesi açısından bir eğitim yuvasıdır o evler.
Öğrenci evlerindeki eşyalar genellikle derme çatmadır. Ailelerin kullanmadıkları, taşınması ve kullanılması kolay eşyalarla döşenir evler. Mutfaktaki kap kacak beş benzemezdir. Kaşıklar, çatallar, tabaklar birbirine uymaz. Herkes ayrı bir biçimde eşya getirdiğinden evler rengârenktir.
Öğrenci evlerinden ayrılanlar, eşyalarını götürmez genellikle. Kendine ait eşyaları almak ayıp sayılır. Okuldan mezun olup evden ayrılan kişi, eşyalarını alt sınıftakilere verir gururla. Eşyalar, yıllar içinde birçok öğrenciye hizmet eder böylece.
Birçok öğrenci, ilk kez yemek pişirir bu evlerde. Pişirilen yemekler, genellikle basit yemeklerdir. Pilavın suyu çok kaçarsa önünüze pirinç lapası gelir. Su az ise pişmemiş pirinçlerin takırtısını duyarsınız dişlerinizin arasında. Buna karşı kimse durumdan şikayetçi değildir.
Makarna sulu olsa da kuru olsa da yağı bulunmasa da zevkle yenir.
Çorbanın hep bir şeyi eksik olur. Karabiber, limon, bazen yağ bulunmaz çorbada. Bu, bilmezlikten değil, parasızlıktandır.
Ayda yılda bir et girmişse o yoksul mutfağa şanslı gününüzdesiniz. O sofra uzun sürer. Söyleşiler en koyusundandır. Aşklar itiraf edilir, memleket kurtarılır. Türküler söylenir hep bir ağızdan. Fıkralar anlatılır kahkahalarla dolu. Bu bir toydur, hakkını vermek gerek...
Yemekler nasıl olursa olsun kimsenin sesi çıkmaz. Dünyanın en güzel yemeğini yiyormuşçasına kaşık sallanır tabaklara.
Evde işler ortaklaşa yapılır. Öğrenciler arasında iş bölümü vardır. Herkes bir şeyin ucundan tutar. Buralarda asalaklara yer yoktur. Paylaşmanın mutluluğu tadılır her saniye. Kışın soğuğunda, eğer sobalıysa eviniz, işiniz zordur. Parasal durum, iyi ısınmaya hiçbir zaman olanak vermez. Yanmayan sobaların başında battaniyeye sarılarak ya da kalın paltolarla oturulur. Ellerde çay bardaklarının sıcaklığı vardır. Bardaktan çıkan buhar, en büyük ressamların bile yapamayacağı eşsiz bir tablodur.
Arkadaşlardan bir ders çalışıyorsa sessizlik egemen olur o yoksul gönül konaklarında. Herkes köşesine çekilip kitap okur. Okunan kitaplar tartışılır uzun söyleşilerde. Eli kalem tutup şiir, öykü yazan varsa onlar değerlendirilir birlikte.
Öğrenci evlerinde mülkiyet duygusu, bencillik kırıntı olarak bile bulunmaz. Parası olmayan bir arkadaş varsa ona hissettirilmeden gereksinimleri karşılanır.
Evlerdeki en güzel günler, dinlence dönüşüdür. Herkes yöresine özgü yiyecekler getirir. Anneler, boş durmamış; pastalar, börekler, tatlılar, sarmalar, dolmalar yapmıştır. Çantalar özenle açılır. Yiyecekler masaları donatır bir anda. Yöresel yiyecekler bir başka güzel olur. Bu toy, üç beş gün sürer. Sonrasında yeniden yokluk günlerine dönülür.
Hesap kitap öğrenilir öğrenci evlerinde. Ayağını yorganına göre uzatmanın ne demek olduğunu, uygulamalı yaşar öğrenciler.
Evde yaşayanın bir acısı varsa herkesin acısı olur bir anda. Gözyaşları birlikte dökülür. Eğer bir sevinç varsa herkes mutlanır.
Öğrenci evlerinde oluşan dostluklar sürer yıllar yılı.
Yokluk, ailenin değerini daha iyi kavratır. Düzenli olmanın temelleri atılır bu evlerde. Her koşulda yaşama tutunmak, buralarda sınavdan geçer. Bağımsız iş yapabilme yetisi kazanılır genç yaşta. Özgür yaşamanın tadına varılır.
Yaşamı boyunca paylaşmanın erdemini, kendi ayakları üstünde durmanın onurunu, yaşama saygının kutsallığını yaşamayanların; öğrenci evlerini anlaması çok zordur. Korku, baskı, koşullanmalarla yetişen kişilerin özgür yaşamanın değerini anlaması olanaksız. Yalan söylemenin, iftira atmanın, başkalarına tuzaklar kurmanın beceri olduğunu sana zavallı beyinlerin öğrenci evleri ile ilgili yakıştırmalar yapması olağandır.
İnsanoğlu bir aynadır. Söyledikleri, suçlamaları, kara çalmaları kendi içindekilerin karşısındaki aynada yansımasıdır. Üzüntüm, bu suçlamaları yapan zavallılığadır.
İnsan özgürce yaşayamadığında insan olur mu? İşi, gücü insan özgürlüğüne düşmanlık üreten bir anlayış insanlığa yakışır mı?
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
Adil Hacıömeroğlu

                                                           8 Kasım 2013

SARIGÜL’ÜN TAYYİP AŞKI

                                                               

Mustafa Sarıgül, Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu söylemiş. Şaşırdık mı? Hayır! Neden şaşıralım? On bir yıldır AKP yönetimine bir tek eleştirisi olmayan birinden farklı bir şey duysaydık şaşırırdık.

“Ben on dört buçuk yıldır belediye başkanıyım, uzun yıllardan beri AKP ile çalışıyorum. Sayın Başbakan dünya lideri artık, İstanbul’la ilgilenmez. Bu, zaten doğru bir şey değil.” demekte Sarıgül.

Yukarıdaki sözleriyle on bir yıldır AKP hükümetiyle ve nerdeyse on yıldır da “Kadir Abisi” ile uyumlu çalıştığını söylemekte. Haksız da değil. Bunca gökdeleni, İBB ile uyumlu(!) çalışmasa dikebilir miydi Şişli’ye? Betondan başka bir şeyin olmadığı bir ilçe AKP ile uyum(!) olmasaydı olur muydu?

Dünyanın hiçbir yerinde beş paralık değeri olmayan birini, dünya lideri ilan etmek sıradan bir şey değil. Önemli bir bağlılığın/bağımlılığın söylettiği bir şeydir bu. Yüzü geçmeyen sözcük dağarcığıyla RTE’yi sevmek olağandır. Çünkü ufku bu kadar… Dünya lideri görmemiş ki…Dünya lideri görmek istiyorsan Atatürk’e bak! Baktığında heyecanlanacak mısın, gururlanacak mısın onunla? Yoksa baktığında mavi gözlerine utanacak mısın yaptıklarından ve söylediklerinden?

Ortadoğu’yu kana bulayan birini, dünya lideri olarak göstermek bilgisizlik ve saflıktan mı, yoksa beğenmekten midir?

Sarıgül, bu sözleriyle gelecekte nasıl bir yol izleyeceğini de anlatmakta. RTE ile sorun yaşamayacağını vurgulamak istemekte.

Gezi direnişini neden uzaktan izlediği şimdi daha iyi anlaşıldı bu itirafla.

“Amerika Birleşik Devletleri oluyor da Türkiye Birleşik Devletleri neden olmasın?” diyen birinin Tayyip aşkı olağan. Çünkü aynı yolun yolcuları…

CHP yönetiminin, Sarıgül’ün ayağına giderek nasıl bir aymazlığın içine girdiği anlaşıldı mı acaba?

Sarıgül, yerel seçimlerde CHP’nin mi, yoksa AKP’nin mi adayı olacağı bilinmiyor. CHP listesinden de olsa dünya lideri dediği RTE’ye hizmet beyanında bulunmakta.

CHP yönetimi, yol yakınken belki gözünü açar da gerçekleri görür. Kemalist, yolsuzluğa bulaşmamış, aydın kimliğiyle İstanbulluların sevgisini kazanmış birini büyükşehir belediye başkanlığına aday gösterir.

Sarıgül’ü Allah konuşturuyor, CHP yönetimi aklını başına devşirsin diye…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       6 Kasım 2013

 

ZİHNİYETİ BOZUK SİYASETÇİLER

                                   
“Biz sorumluluk makamında, mevkiinde olan muhafazakâr bir demokrat parti olarak, muhafazakâr demokrat bir kimliğe sahip olarak, bu ülkede anne babaların, ebeveynlerin, herkesin çocukları bize emanettir. Biz, kızların erkeklerin devletin yurtlarında karışık kalmasına müsaade etmedik, etmiyoruz. Bazı gazeteler şöyle yazmış, köşe yazarları böyle yazmış, ne yazarlarsa yazsınlar, dünyada eğitim psikolojisinin içerisinde bunun verimlilik açısından hiçbir zaman izahı yapılamaz. Biz burada kesinlikle müdahil olduk ve şu anda yurtlarımızda bu şekilde kızlarımızın erkek öğrencilerle ayrıştırılması çalışmalarını hızla devam ettiriyoruz. Şu ana kadar yüzde yetmiş beş oranında da bunu gerçekleştirdik. (5 Kasım 2013, AKP Grup Toplantısı)”
Yukarıdaki sözler bir başbakana ait. İçinde ne ararsan var. “Ben, diktatörüm.” diyor burada RTE. Gençlerin ve çocukların hepsini kendi kulu gibi gören bir anlayışın dile getirilmesidir bu sözler.
Yurttaşların özel yaşamını denetlemek istiyor son padişah. İnsanların evlerinin içinde neler yaptığını merak etmekte. Kamuya açık yerleri geçtik, özel yaşam alanlarında insanların kendi istediği gibi yaşamasını istemekte. Kendi kontrolü ve anlayışı dışındaki bir yaşamı yasaklamakta.
Yukarıdaki sözlerdeki en vahim bölüm ise olmayan bir şeyi olmuş gibi göstererek kamuoyunu yanıltmak. Daha açıkçası uydurulan bir yalandan yola çıkarak insanların yaşamını denetim altına almak. Türkiye’de devlet yurtlarının hiçbirinde kızlı, erkekli karışık kalınmıyor. Hiçbir iktidar döneminde böyle bir şey olmamış. Kız yurtlarıyla erkek yurtları ayrı yapılardır. Bunu tersini söyleyen yalanın kuyruklusunu söyler. Durum böyleyken yalan söylemek ayıbın en büyüğüdür. Yalan da ahlaksızlık sayılır dünyanın her yerinde.
AKP iktidarı ve diktatör, kız ve erkek yurtlarının aynı yerleşke içinde bile olmasına tahammül edemiyorlar. Amaçları kadın ve erkeği yaşamın her alanında ayırmak. Erkeğin geçtiği yoldan kadını geçirmemektir istekleri. Kadınları, sosyal yaşamdan soyutlamak için geniş bir AKP projesinin ilk adımları bunlar.
Neymiş efendim, öğrenci evlerinde karışık kalınıyormuş. Ev, özel yaşam alanıdır, isteyen istediğiyle kalır. Size ne? Evlerde kalan öğrenciler, “İmam nikâhımız var ya da muta nikâhı kıydırdık.” deseler sorun olmayacak değil mi?
            Valilik ve emniyetin öğrenci evlerine müdahale etmesi, en büyük dileği diktatörün. Bu yolla halk arasında bir muhbir ağı kurmak istemekte. Komşular, öğrencileri evlerinin gönüllü müfettişi olurlar artık. Kapı dinleyenler, olduk olmadık zamanda kapı çalıp içeriyi kontrol edenler, bir şey sorma bahanesiyle öğrenci evlerine dalanlar, giriş ve çıkışlarda öğrencilerin yanındakilerin fotoğraflarını çekenler, alt katlarda oturanların açık perdelerinden içeriyi gözetleyenler... Akla, hayale gelmedik yöntemler kullanır mahallenin ahlak(!) müfettişleri. Özel yaşamın kutsallığına darbe vurmak için bir yarış başlattı RTE.
Zihniyeti bozuk bu siyasetçiler için “kutsal sözcüğü de bir anlam ifade etmez. “Kutsal” olan her şey onların siyasi çıkarları için kullanabilecekleri araçlardır. Kendine saygı duymayanların, başkalarının kutsallarına saygı duyması beklenemez.
Üniversitede okuyan tüm kızların erkeklerle kaldıklarını düşünmekte bu ahlak(sızlık) hafiyeleri. Toplumda yeni bir algı yaratmak peşindeler. Böylece ailelerin, kızları üzerinde baskı kurmalarını kışkırtmaktalar. Aileleri; “Erkeklerle kalacaksa kızım, bari okumasın!” dedirtmek için bu yalanlar. Böylece kızları okutmamanın yollarına taşlar döşenmekte.
İnsan, başkasının özel yaşamını neden merak eder? Bu sorunun yanıtı önemlidir. İnsanlar, kendi yaşamındaki eksiklikler nedeniyle başkalarının özelini merak ederler. Ancak bu, ruh hekimlerinin ilgilenmesi gereken bir konu.
            AKP sözcüleri, bu uygulamaya karşı çıkanlara: “Senin kızın olsa, erkeklerle bir evde kalmasına izin verir misin?” diye sormaktalar. Bu durumda karşı soruyu soralım. “Sizler on dört yaşındaki kızınızı, dedesi yaşındaki biriyle imam nikâhıyla evlendirmek ister misiniz?” sorusu can sıkıcıdır. Ancak ülkemizin önemli bir gerçeğine parmak basmakta.
Kızlar ve erkekler yan yana geldiklerinde hemen cinsel ilişkiye giriyorlar, diye düşünmek hastalıklı, sapkın bir ruh durumunun hezeyanıdır. Böyle düşünmek son derece tehlikelidir. Bu durum karşısında siyasal nedenlerle, resmi görevle, insani ilişkilerin gereği olarak AKP’nin erkek yöneticileriyle el sıkışan, aynı ortamlarda bulunan kadınların kırk kez düşünmeleri gerek.
Zihniyeti bozuk siyasetçi insanı mutlu eden her şeye düşman. Hele insan özgürlüğü, onların anlayabileceği bir şey değil. Çünkü onlara göre insan yok, bir diktatörün kulları var.
Türban konusunda uyumlu(!) davranan muhalefet partileri, AKP’nin ne yapmaya çalıştığını, Türkiye’yi hangi karanlık uçurumlara yuvarlamak istediğini hala anlamadınız mı? Boş gevezeliklerle diktatörlüklere karşı savaşım verilmez, karşıdevrim de önlenmez. AKP ile uyum gösterenlere değil, Cumhuriyet için kavga edecek yürekli adamlara gereksinim var.

Adil Hacıömeroğlu
                                                           5 Kasım 2013

                                                            

HERKES MUTLU, CUMHURİYET MUTSUZ

                        
31 Ekim günü TBMM’nin başına türban geçirildi. Başta RTE olmak üzere tüm AKP’liler, Romalı muzaffer generaller gibi... Ağzı kulaklarında gerim gerim gerinmekteler... Kadının Ortaçağ anlayışıyla köleleştirmesini “özgürlük” olarak sunmaktalar millete...
AKP sözcüleri TBMM’deki tüm partilere teşekkür etmekteler, gösterdikleri türban uyumu için. Hele CHP’ye farklı bir minnettarlık var, sorun çıkarmadı diye.
Yandaş basın zil takıp oynamakta...
Üç kuruşa satılmış patron medyası, TBMM’ye türbanın geçirildiği günü “demokrasi bayramı” ilan edecek gibi...
31 Ekim’de Cumhuriyet’in başına türban geçirilmesine ses çıkarmayan partilere övgüler yüksek perdeden. İnce ve Pavey’in konuşmalarını övmekten başları dönecek neredeyse cümle AKP severlerin. Bu konuşmalarda Cumhuriyet yok! Laikliğin “l” sinden söz edilmemiş. TBMM’ye türbanın girmesinin hukuka aykırılığı vurgulanmamış. Kimin bacısının daha gerçek ve eski türbanlı olduğu yarışı yapılmış. Burun farkıyla İnce kazanmış bu yarışı, bu arada.
Pavey, türban takmanın özgürlüğün gereği olduğunu, söylemiş. Kendisi de buna karşı pantolon giyme özgürlüğü istemiş.
İnce ve Pavey’in konuşmaları, CHP tabanını afyonlamak için yapılmış. Türbanın meşruiyeti için destek konuşmaları...
CHP, kurduğu Cumhuriyet’i savunamıyor, yıkılmasını kimi zaman destekliyor. Andı savunamazsan, türbana karşı çıkabilir misin?
CHP’nin türban tavrını AKP ve yandaş basın alkışlıyor... Cumhuriyet kan ağlıyor ama... Kimin umurunda?
 İnsan, doğru yolda yürüyüp yürümediğini karşıtlarının tavırlarına bakarak da anlayabilir çoğu zaman... Tüm Cumhuriyet yıkıcıları elbirliğiyle seni alkışlıyorsa burada bir acayiplik yok mudur? Vardır, ama anlayana...
TBMM’deki siyasal partiler mutlu... Yandaş basın mutlu... Üç kuruşa vicdanını satan medya mutlu... Hayret ki CHP de mutlu... Ancak Cumhuriyet çok mutsuz...
“Nasıl olur?” demeyin. Görüntüye baksanıza...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           2 Kasım 2013
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.




MARMARAY

                                                           
“Bozüyük-Mekece Otoyol Projesi ve İstanbul Boğazı Tüpgeçit İnşaatı Projesi'nin finansmanı için Japon Denizaşırı Ekonomik İşbirliği Fonu (OECF)'ndan sağlanan
29.367.000.000 Japon Yeni ve 12.464.000.000 Japon Yeni olmak üzere toplam
41.831.000.000 Japon Yeni tutarındaki krediye ilişkin Hükümetimiz ile;
1 — Japonya Hükümeti arasında 19/8/1999 tarihinde teati edilen ilişik Nota ve eki
Müzakere Kayıtlarının,
2 — Adı geçen fon arasında 17/9/1999 tarihinde imzalanan ilişik Anlaşmalar ve Ek
Mektupların, onaylanması; Dışişleri Bakanlığı'nın 23/12/1999 tarihli ve EİGY-II-6206 sayılı yazısı üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü ve 5 inci maddelerine göre,
Bakanlar Kurulu'nca 17/1/2000 tarihinde kararlaştırılmıştır. (Resmi Gazete, 15.02.2000, Sayı: 23965, Sayfa: 141)”
Yukarıda Resmi Gazetede yayımlanan bir anlaşmanın metni var. Noktası virgülüne dokunmadan aldık anlaşmayı. Anlaşmanın yayın tarihi 15 Şubat 2000. Altında zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, Başbakan Bülent Ecevit’in ve o günkü bakanlar kurulu üyelerinin imzaları var.
Boğaz Tüp Geçidi için Türkiye-Japonya arasında yapılan bu anlaşmanın tarihi 19 Ağustos 1999; Resmi Gazete’de yayımlanması 15 Şubat 2000. Anlaşmayı Türkiye adına Devlet Bakanı Recep Önal, Japonya adına Dışişleri Bakanı Masahiko Koumuro imzalamış.
“Liste'nin birinci sırasında yer alan projenin tüm finansal ihtiyaçları ve Nota Teatisi'nin eki olan Liste'nin ikinci sırasında yer alan projenin, tüp tünel geçişi ve danışmanlık hizmetleri dışında, tüm maliyeti, Projelerin sorunsuz biçimde uygulanmasını teminen, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından karşılanacaktır.” Anlaşmanın bu maddesinden anlaşılacağı üzere tüp tünel geçişi ve danışmanlık hizmetleri Japon kredisiyle karşılanacak. Türkiye’nin mali yükü yok denecek kadar az bu projede. RTE, şu kadar para harcadık derken sanki kendi cebinden vermiş gibi bir hava yaratmakta. İnsanları kandırmak böyle oluyor sanırım.
“Japon Heyeti'nin temsilcileri, Nota Teatisi'nin 8 inci paragrafına ilişkin olarak belirtmişlerdir ki, bahsi geçen paragraftaki gerekli önlemler, Nota Teatisi'nin 3 üncü paragrafının (1)inci alt paragrafında söz edilen ihaleleri kazandırmayı teşvik ya da kazandırmak amacıyla uygulanan, Türkiye Cumhuriyeti'nde yolsuzluk olarak kabul edilecek herhangi bir öneri, hediye veya ödeme, bu şekilde anlaşılabilecek bir uygulama veya menfaati önleyici tedbirleri de kapsayacaktır.” Anlaşmanın bu maddesi yolsuzluğu önlemek açısından ilgi çekicidir.
RTE, açılış töreninde “Açılışını yaptığımız projenin hayallerle yetinmeyip bu hayali kâğıtlara, planlara, projelere döken Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülhamid'e de Rabbimden rahmet niyaz ediyorum.” demekte. Bu projeyi düşünenlere rahmet diliyorsun da bu işi yaşama geçiren, parayı bulan, planları çıkaran, güzergâhı belirleyen, teknik desteği sağlayan merhum Ecevit’e adını söyleyerek neden rahmet dilemiyorsun? Ecevit başkanlığındaki 57. Hükümet üyelerine neden teşekkür etmiyorsun. Neden mi? Şark kurnazlığı, uyanıklık yapmak senin işin. Ecevit hükümetinin projesini kendininmiş gibi yuttur millete. “Ben düşündüm, ben yaptım.” demek için, emek verenlerin hakkını yemeyi uyanıklık sayıyorsun. Bir gün bu konuda yalanının ortaya çıkacağını düşünmedin mi hiç?
Medya suskun. Bu Resmi Gazete’yi bilseler bile dile getirecek yürekleri ve dürüstlükleri yok. Ecevit hükümeti AKP’ye yol açan uluslar arası güçler ve onların işbirlikçileri tarafından kundaklanınca yaşama geçmedi bu proje.
Medya suskun da o günkü bakanlar kurulu üyelerine ne demeli? Devlet Bahçeli, bu anlaşmayı onayladığının farkında değil sanırım. AKP’ye destek vermeyi bıraksa anımsayacak nereye imza attığını.
Ecevit hükümetinin düşmesine neden olan Özkan nerelerde? O, şimdilerde DSP’nin başına ördüğü çorabı, CHP’nin başına örmekle meşgul.
Marmaray, bir demiryolu projesi. Türkiye’de demiryolu projeleri Cumhuriyetçilerin işi. Sağ iktidarlar demiryollarına hep karşı çıktılar, karayollarının gelişmesinden yana oldular. Halkın yararına olanı değil, olamayanı yeğlediler. AKP, Marmaray’ı yapmaya zorunluydu; çünkü her şey tamamdı.
AKP, şark kurnazlığıyla Marmaray tamamlanmadan açılışını yaptı. Her şey birbirine karıştı. Varsa yoksa parti çıkarı... Halkın güvenliği umurlarında değil. Hak yemek mi onların görevi. Halkı yoksullaştırdıkça kendi servetlerini büyütenler için Ecevit Hükümetinin projesini yürütmek de iş mi?
Not: Resmi Gazete’yi bizlere anımsatan ve bilgilenmemizi sağlayan Saygın Arkadaşım Muammer Özkoca’ya teşekkür ederim.
4 Kasım 2013 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanacaktır.

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Ekim 2013