TAYYİP, NEREYE KAÇAR?


Son günlerde herkesin en çok merak ettiği konulardan biri RTE’nin hangi ülkeye kaçacağı konusudur. Diktatörlüklerce yönetilen ve yolsuzluk bataklığına batmış tüm liderler ülkelerinden kaçıp giderler bir yerlere.
Diyeceksiniz ki, diktatörler niçin kaçarlar ülkelerinden? Bu soruya verilecek en kestirme yanıt: Korktukları içindir.
Zalimlikte sınır tanımayan diktatörler niçin bu kadar korkaktırlar? Suçlu bir kişi işlediği suçun boyutunu bilir. Tabi, cezasının ne olacağını da... Bu kişiler korkaklıklarını; sert duruşları, zalim tavırları, acımasızlıkları, yasadışılıkları ve sahte cesaret gösterileriyle örtmeye çalışırlar.
Dünyadaki tüm diktatörlerin ortak özellikleri vardır. Bunların başlıcaları; hırsızlık, halkına zulmetmek, emperyalizmin işbirlikçisi olmak, ülke kaynaklarını efendilerine peşkeş çekmek, yurttaşlarını yoksullaştırmak, yalan söylemek, muhaliflerine dünyada görülmemiş iftiralar atmak, çağdaşlığı yok etmek, yönettiği toplumun tarihi ve kültürüyle bağını kesmek, bilimi baltalayarak yerini hurafelerle doldurmak, gençlikteki yaratıcı duyguları köreltmek, yoksulluğu yazgı durumuna getirmek, insanlara korku salmak, ulusu bölebildiği kadar bölüp kavga ettirmek, düşünen beyinleri yok etmek, yüz yılların imbiğinden geçen insancıl değerleri kıymetsizleştirmek, komşularla ilişkileri gergin tutmak, sürekli düşman yaratmaktır. Bu saydıklarımızın hepsi suçtur. Hepsi millete ihanettir.
Diktatörler, aşka ve sevgiye de düşmandırlar. Büyüdükleri nefret bataklığı, yüreklerini taşlaştırmıştır.
Diktatör, halkına ihanet ettiğinin farkındadır. Yönettiği ülkenin her ferdini düşman belleyen diktatör, insan görmeye dayanamaz. Gördüğünde korkar insandan. Çünkü suçluluk duygusu, onu içten içe kemirir. Geceleri uyuyamaz yatakta. Gündüzleri dolaşamaz sokakta. Korku büyüdükçe koruma ordusu çoğalır. Koruma ordusu çoğaldıkça çevresindekilere güveni azalır. Eski dostlarını bile düşman görür, onların kendisine ihanet içinde olabileceklerini düşünür. Çünkü herkesi kendi gibi görür diktatör.
Her diktatörün bir hazırlığı vardır. Önceden sıkıştığında kaçabileceği ülkeyi belirler. Yükte hafif, pahada ağır ne varsa elinin altında bulundurur. Aile bireyleri de eğitimlidir kaçış konusunda. Bu nedenle yatırımlar taşınabilir değerlere yapılır.
Şimdi gelelim asıl konumuza... Yani RTE’nin nereye kaçabileceğine... RTE’nin kaçabileceği dört ülke var: Malezya, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar ve Sudan...
RTE’nin gelecekte uluslar arası mahkemelerde yargılanacağını düşünerek onun gideceği ülkeyi belirleyelim.
BAE, Tayyip’i çok zor kabul eder. Çünkü Batı ile siyasal ve ekonomik ilişkileri çok önemli. Özellikle turizm merkezi olma konusundaki çabalarına ters düşer Tayyip’i konuk etmeleri.
Katar, Körfez’de ABD’ye en bağımlı ülke. Bu küçük ülke, ABD desteği olmasa bir gün ayakta duramaz. Bir aşiretin egemenliğindeki Katar, ABD’nin kullanıp çöpe attığı hiç kimseye sınırlarını açmaz. Zaten ABD, bugüne kadar kullandığı hiçbir diktatörü konuk etmemiştir kendi ülkesinde. Katar’ın, ABD’ye olan bağımlılık ilişkisi düşünüldüğünde bunun olanaksızlığı görülmekte.
Malezya, AKP’nin iyi ilişkiler içinde olduğu bir ülke. Türkiye’den oraya bir nakit akışı mevcut. Bunun miktarı araştırılmalı. Malezya, AKP’lilerin kaçışında bir geçiş ülkesi olabilir. Neden mi? Malezya, ihracatı yüksek bir ülke. Turizm gelirleri de iyi. Bu durumdaki bir ülke diktatörleri barındıran bir konumda olmak istemez. Çünkü böyle bir durum, onun ticari ilişkilerine darbe vurur.
Geride kala kala Sudan kaldı. AKP’liler için en uygun ülke. Devlet Başkanı RTE’nin “Kardeşim!” dediği El Beşir. Hani Tayyip’in “Müslüman soykırım yapar mı?” diyerek savunduğu El Beşir. Dünyada birkaç ülke hariç, hiçbir yere gidemeyen bir diktatör var Sudan’ın başında. Uluslararası mahkemelerce soykırım yaptığı gerekçesiyle yargılama kararı var bu diktatör için. Son yıllarda AKP’ye yakın sözde yardım derneğinin suyolu yaptığı bir ülke burası. Başbakan da fırsat buldukça ziyaret etti bu ülkeyi. Kardeşi El Beşir’i Türkiye’de konuk etti dünyaya nispet yaparcasına. Ne de olsa kardeşlik ilişkisi... Yarın kimin, kime işinin düşeceği belli olmaz. Yazgıları ortak iki yönetici...
Merak ettiğim bir şey var. 17 Aralık’tan sonra Sudan’a ne kadar para gönderildi değişik yollarla? Paralar, dolaylı yollar izleyerek gidebilir bu yoksul ülkeye. Muhalefet partilerinin milletvekillerine iyi bir ev ödevidir bu. Çalışsınlar, araştırsınlar, kulaklarını ve gözlerini açıp görevlerini yapsınlar, bakalım.
Pek yakında RTE’nin hangi ülkeye kaçabileceği konusuna İngiliz bahis şirketleri el atabilir. Bahis oynayacakları bilgilendirmek istedim, karınca kararınca...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Mart 2014


GAZETE PATRONUNUN ACIKLI DURUMU


Kaset savaşları başladı başlayalı yalnız AKP’li siyasetçilerin değil, milletin sırtından para kazanmayı alışkanlık durumuna getirmiş işadamlarının gerçek yüzünü de görüyoruz.
Dün kamuoyunun ilgisini çeken telefon kaydı RTE ile İşadamı Demirören arasında.
Demirören, yılların işadamı. Birçok işadamı gibi iktidara yakın olup işlerini büyütme kaygısına düşmüş. Kendince başarılı da olmuş sayılır.
AKP ve Başbakanla ilişkileri daha sıkı fıkı yapmak için iki gazeteyi satın alıyor iktidarın önerisiyle. Yılların Milliyet’i iktidar borazanı olmak için el değiştiriyor. Muhalif yazarların çokça yer aldığı Vatan da Demirören’in oluyor. Birçok yazar kovuluyor bu iki gazeteden. Yazar olmayan iktidar savunucuları köşe kapıyor bu gazetelerde.
Milliyet ve Vatan da Demirören sayesinde diğer iktidar yanlısı gazetelerle yarışmakta yandaşlıkta. Kırk yılda bir iktidarın hoşuna gitmeyen yazı ya da haber yayımlandığında diktatör küplere binmekte.
Öcalan’la BDP heyetinin İmralı’daki görüşmelerinin tutanaklarını yayımlıyor Milliyet. Diktatör küplere biniyor. Çünkü bölücülerle verdiği ödünlerle ilgili kendi rezaleti ortalara serilmekte bu haberle. “Açılım” denen rezaletin içyüzünü halk öğrenme fırsatı yakalıyor. Tabi, bir ihanetin resmi de çıkmakta ortaya.
Telefon görüşmesinde RTE’nin önünde neredeyse kırk takla atacak gazete patronu af dilemek için. Patron, yalvarıp yağladıkça karşısındakini, RTE hakaretleri bir bir yağdırmakta. Bu arada RTE’nin ağzının bozukluğu gözlerden kaçmamakta. Güya dindarmış diktatör! Dinin d’sinden, İslam’ın i’sinden haberi olan biri, bu kadar küfürbaz olabilir mi? Hele karşındaki kişi, kendisini savunmaktan acizse... Atalarımız: “Eğilen baş kesilmez.” demiş. Bu konuşmada Demirören,özgür(!) basının patronu eğilmekle kalmıyor, yerlerde sürünüyor. El insaf...
Bir kişi neden bu durumlara düşer? Yılların işadamı, niye başbakanın karşısında hüngür hüngür ağlar? Bu kadar büyük rezalet, birkaç kuruş kazanmak için mi? Yoksa yönettiği spor kulübünü batıran beceriksiz oğlunu Futbol Federasyon Başkanlığı koltuğuna oturtmak için mi? Aç değilsin, açık değilsin; geçimin yerinde. Yaşın kemale ermiş, sayılır. İnsanın para için bu durumlara düşmesi çok ayıp. Hele belli bir yaştan sonra bu kadar eğilip bükülmek ayıbın ayıbı. Acından mı öleceksin ey Demirören.
Boşuna dememiş atalarımız: “Tatlı tatlı yemenin, acı acı geğirmesi olur.” diye. Evet, bir işadamının acı acı geğirmesidir bu. Çok yazık, çok... Her şeyi öldürün, yere serin. Ancak insanlığı, kişiliği, onuru, ahlakı yere sermeyin. Sermeyin ki bir gün, bir yerde gerekli olur.
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com.tr  den ulaşabilirsiniz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           7 Mart 2014

TAYYİP’İ ALLAH ŞAŞIRTIYOR


“Bizde ise medya her gün ses kayıtları ve tapeler yayımlanıyor. Bazıları ‘Bunlar yasal dinleme’ diye kılıf uyduruyor. Bunlar, yasal dinleme değildir. Türkiye’de dinleme yapmanın kuralları vardır.”
“Bir başbakanı, cumhurbaşkanını, bakanları dünyanın hiçbir yerinde dinleyemezsiniz. Savcı, yasalara aykırı şekilde keyfi olarak devletin mahrem görüşmelerini dinlemiştir. Savcıların ya da memurların servis ettikleri bu görüşmeleri yayımlayanlar da anayasa ve yasaları ihlal etmişlerdir.”          
"TÜBİTAK gibi bir kurum merkezinde bu dinlemeleri yapıyor ve siz, güvenilir hattır, diye bu görüşmeleri yapıyorsunuz. Kriptolu telefonlar, o merkezde dinlenip depolanıyor, sonra da çalınıp götürülüyor.”       
“Adalet Bakanımla benim görüşmem, malum gazetede yayımlanmış; çünkü kendisiyle ilgili. Benim Adalet Bakanıma ‘Yakından takip!’ demekten daha doğal ne olur? Bana SPK’nın verdiği bilgiler, çok tehlikeli bilgiler. Paralel yapılar, kirli ilişkiler... İster istemez ‘Burayı yakından takip et!’ dememi gerektiriyor.”
Yukarıdaki sözler RTE’ye ait. Acı, ama gerçek... RTE, itiraflarda bulunuyor. Kendi konuşmalarına “Montaj, dublaj...” diyemiyor. Konuşmalarını inkâr edemiyor artık.
“Adalet Bakanım” demekte RTE. Evet, bu doğru ... Senin Adalet Bakanın, milletin değil. Eğer milletin bakanı olsaydı, sen ona mahkemeleri etkileme emri veremezdin.
Fazla yoruma gerek yok! Her şey itiraf edilmiş.
Önce Arınç “fazla söz yalansız, fazla para haramsız olmaz. “demiş. Ne güzel söylemiş. Ancak Ağlak Bakan’dan yeni itiraflar beklemekte kamuoyu. Bizi yanıltmasın... Ardından Külünk ve sonrasında Tayyip...
Başta Tayyip olmak üzere AKP’lileri Allah şaşırtıyor, dilleri çözülüyor. Hele gemi iyice su alsın bakalım, ne konuşkan fareler çıkar ortaya. Bu arada gemide kaptan da kalmayabilir. Aman dikkat!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Mart 2014

GÜNAH İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ


RTE’ye yaranmak için TBMM’de, CHP’li bir milletvekilinin burnunu sıkarak hastanelik eden AKP İstanbul milletvekili Külünk’ün Habertürk’teki açıklamaları ilgi çekici.
AKP limanına yanaşarak televizyon yıldızı olmak için çaba gösteren Balçiçek’in programında, siyasete yeni söylemler getirdi Külünk. Millet olarak kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır.
17 Aralık’ta yapılan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla ilgili olarak “Operasyon günah işleme özgürlüğüne müdahaledir.” demekte AKP’nin felsefeci(!) milletvekili. Kendi partisinden bakanların günah işleyip işlemediklerini en iyi yakınlarında bulunan Külünk bilir. Böyle bir itirafta bulunuyorsa haklıdır sayın vekil, biz ne diyebiliriz ki buna?
“Günah işleme özgürlüğü” dinde olabilir; ancak devlet yönetiminde olanların suç işleme ve hırsızlık yapma özgürlükleri yoktur. Dünyanın neresine giderseniz gidin, hırsızlık ve rüşvet yüz kızartıcı bir suçtur. Cezası da yasalarda belirtilmiştir.
“Günah” Tanrı ile kul arasındaki bir konu. Ona biz karışamayız. Ancak milletin malına, emanetine karşı işlenen suç, tüm halkı ilgilendirir. Bu suçun cezası, Tanrı’ya ve öteki dünyaya bırakılmaz; davası, bağımsız mahkemelerde görülür bu dünyada.
Bekleyelim, bakalım ne Külünkler çıkıp nice itiraflarda bulunacak...
AKP’lilerin şaşkınlıklarına bakın. Hırsızlığı, toplumda meşrulaştırmak için felsefe yapıp Diyanet’ten yardım istiyorlar.
Külünk’ün din ve felsefe konusundaki bilgisine(!) hayran kaldığımı da söylemeliyim. Yahu, bu adamlar İslamiyet’i nerelerden ve kimlerden öğreniyorlar? Hırsızlığın “günah işleme özgürlüğü” olduğunu onlara kim, niçin öğretti acaba?
Çıkıp sokaklarda bağıracağım neredeyse “Din elden gidiyor!” diye avazım çıktığı kadar. Sanki gizli bir el insanları İslam karşıtı yapmak için uğraşmakta. AKP de taşeron olarak kullanılmakta...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       5 Mart 2014

YERDEKİ AKP’Yİ KİM KALDIRDI?


AKP, Haziran Direnişiyle tökezledi, sendeledi. Ancak koltuk değneklerine tutunarak ayağa kalkabilmekteydi.
Ağır aksak yürüyen AKP, 17 Aralık’ta yere serildi, yolsuzluk soruşturmalarıyla. Sere serpe yere uzanmışken kalktı yavaşça. Ancak ayağa kalkamadı tam olarak. Dizlerinin üstünde yürümekte bu kez ellerinin yardımıyla.
AKP’yi kim ya da kimler kaldırdı yerden?
AKP, yolsuzluk operasyonu başladığında şaşkınlık içindeydi. Öncelikle muhalefet partilerinin tepkisi gözlemlendi. Kimin, nasıl bir tavır göstereceğini bekledi iktidar partisi yöneticileri birkaç gün.
CHP ve MHP yolsuzluklar üzerinden AKP’ye yüklendiler.  Oysa devleti ele geçiren Cemaat’in yaptığı yasadışı işler de en az yolsuzluklar kadar tehlikeliydi. Cemaat bürokrasisi, devleti kilitledi. Cumhuriyet kurumlarını AKP’nin siyasal gücüyle yerle bir etti.
CHP ve MHP yönetimleri, politikayı günlük bir uğraşmış gibi gördüklerinden yolsuzluğu asıl hedefe oturttular. Cemaat ile AKP’nin geçmiş ilişkilerini sorgulamadılar derinliğine. Cemaat’in kumpaslarını bir kenara ittiler adeta. Cemaat’in yaptığı yasa dışılıkları gündeme getirmemeleri, AKP’ye güç kazandırdı zaman içinde. Cemaat’le aynı safta mücadele ediyormuş gibi gözüken CHP ve MHP, zamanla AKP’nin toparlanmasına fırsat yarattılar. Muhalefet partileri her şeyde olduğu gibi, bu konuda da sağlam öngörülü bir strateji uygulayamadılar. Bilerek ya da bilmeyerek AKP’ye soluk aldırdılar.
AKP ise CHP ve MHP yönetimlerinin yanlış tavrını fırsat bildi, yüklendikçe yüklendi onlara. Muhalefetin iki partisini Cemaat’in yanında göstermek için olağanüstü çaba harcadı RTE. RTE’nin bu stratejisi geçici sürede de olsa başarıya ulaştı. Cemaat’in yasadışı dinlemelerinin hukuksuzluğunu hep gündemde tuttular. TSK’ya kurulan kumpası bile göstermelik de olsa anlatmaya çalıştı iktidar basını ve AKP yöneticileri. Silivri tutsaklarını savunuyor göründüler.
Rüzgâr, AKP’ye karşı esmekteydi. Hem ulusal hem de uluslar arası alanda çok sıkışmış durumdaydı AKP. Cemaat da halk nezdinde prestij kaybına uğramakta her geçen gün. Ama ne yazık ki muhalefet bu durumu iyi göremedi. Özellikle AKP ile Cemaat’in birlikte gidebileceğini düşünmediler. Bu savaşta her iki taraf da kirli işlere gömülmüşlerdi gırtlaklarına kadar. Her geçen gün kirlilikleri artmakta. Bataklıkta debelendikçe de batmaktalar giderek.
CHP ve MHP yöneticileri ne yazık ki siyaset yapmayı, RTE’ye laf yetiştirmek olarak anlamaktalar. Bu durum da AKP’nin ömrünü uzatmakta.
Yere yüz üstü kapaklanan AKP’yi, izlenen yanlış politikalar biraz olsun yaşama döndürdü. Ancak bu, oksijen çadırındaki bir yaşam. Halkın sağduyusu, AKP’yi götürecek. Tabi Cemaat de onunla gidecek. Dileğimiz odur ki, muhalefet partileri yanlıştan vazgeçerler.
Cemaat de AKP de Türkiye’ye çok zarar veriyor, çok... Ülkeyi paramparça eden, Türkiye’yi dünyaya rezil eden bu ittifakı taşıyacak gücü kalmadı artık halkın. Emperyalizme dayanarak kendi ülkesinin değerlerini yerle bir eden AKP-Cemaat ittifakı tarihin çöplüğüne gitmek üzere.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       4 Mart 2014

SANDIĞA GİT, OY VER

                                               
18 Şubat 2014 tarihli yazımda iki partiye dayalı (AKP-CHP) seçim anlayışının AKP’ye yaradığını söylemiştim. Bu konuda olumlu/olumsuz eleştirilerde bulundu bazı dostlar.
Siyaseti aklıyla değil, duygularıyla ele alan, particiliği futbol takımı tutuculuğuyla yapmaya çalışanlar da az değil. Tabi böyle bir bakış açısı, Türk siyasetinin önündeki en büyük engel. Siyasette üretkenliği, gelişmeyi yok eden bu anlayıştır. Bu nedenle siyasete, aklı egemen kılmak zorundayız.
30 Mart’ta yapılacak yerel seçimler, Türkiye açısından çok önemlidir. Siyasetin düzgün bir raya oturması, can çekişmekte olan demokrasinin yaşama döndürülmesi, yolsuzluklarla kirlenen toplum ve devlet hayatının temizlenmesi, hukukun yeniden işlemesi için bu seçimler belirleyici olacak. Yerel seçimlerin hemen ardından yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi de 30 Mart’ta kullanılacak oylarla biçimlenecek.
Öncelikle her yurttaşın oy vermesi gerek 30 Mart’ta. AKP dışındaki partilere verilecek her oy; yolsuzluğa batmış, demokrasiyi yok etmiş, devleti tarikat ve cemaatlere teslim etmiş, bölücülüğü azgınlaştırmış, Cumhuriyet’i yıkmış iktidar partisinden kurtuluşu hızlandıracaktır.
AKP’ye daha önce oy vermiş, ancak partisinden memnun olmayan seçmenlerin büyük çoğunluğu CHP’ye oy verme eğiliminde değil. Bu seçmen kitlesini, “Ya AKP’ye ya da CHP’ye oy vereceksin!” seçeneğine mahkûm etmemeli. Böyle bir durumda AKP’nin memnuniyetsiz seçmeni, kerhen de olsa eski partisine oy vermekte.
AKP ve CHP adaylarından memnun olmayan partili kitleler, ikili seçenek arasına sıkıştığında sandığa gitmemeyi yeğlemekteler. Bu seçmen kitlesinin, kendilerine yakın buldukları başka partilere oy vermelerinin önü açılmalı. Onlara “mahalle baskısı” yaparak AKP’nin ekmeğine yağ sürmemeli.
            Konuyu bir örnekle açıklayalım. Türkiye genelinde yüzde kırkın üzerinde oy alan ve birkaç büyükşehir belediyesini yitiren bir AKP mi; yoksa oyu yüzde otuzlara inmiş, ancak belediyelerdeki gücünü koruyan bir iktidar partisi mi yıkılma sürecine girer? Tabi ki ikinci seçenek gerçekleştiğinde AKP hızla yıkılmaya başlar. O zaman ne demeliyiz? “Sandığa git, hangi partiye oy verirsen ver, AKP’ye verme!” Küçük partilere dağılacak birkaç puanlık oylar, bir araya gelince Türkiye genelinde büyük bir oran oluşturacak. Bu oylar, AKP tabanından geleceği için iktidar partisi yenilecek.
            AKP ve CHP’nin dışındaki partilere verilecek oylar boşa gitmez. Oy neden boşa gitsin? Her partiye verilen oy değerlidir. Yeter ki AKP’ye verilmesin.
            İki partiye mahkûmiyet içeren bu sistemden kurtulmak, gerçek demokrasinin de önünü açacak. Güçlü partilerin “Odunu koysam kazanır.” anlayışından kurtulması için de bir fırsattır bu.
            Türkiye’nin yeni liderlere, yeni siyaset anlayışlarına gereksinimi var. Mevcut siyasetçilerle ve onların bir adım ötesini göremeyen anlayışlarıyla Türkiye’nin önü açılamaz. Yaşadığımız sıkıntılar; zaten mevcut siyasetçilerin öngörüsüzlüğünden, doğru çözümler üretememesinden, bunalımdan çıkış yolu bulamamasından kaynaklanmakta. Sorunu yaratanların, sorun çözdüğü dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Türkiye, seçimleri yeni siyaset fırsatına dönüştürmeli. İkili sistemde sesi işitilmeyen siyasetçilere fırsat verilmeli.
            Her yurttaş sandığa girmeli ve gönlünden geçirdiği, aklının onayladığı partiye oy vermeli. Vermeli ki, siyaset kendini diktatör sanan, demokrasiyi laf ebeliği yapmak olarak düşünen, halkı hiçe sayan, kendi parti üyelerini kurşun asker olarak gören siyasal anlayışlar ortadan kalksın.
            Gücünü halktan değil de ABD’deki lobilerden alarak iktidar olmayı düşünen politikacıların siyaset mezarlığına gönderilme zamanları gelmedi mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       3 Mart 2014


AKP’LİLERİN NAKİT SEVDASI

                                               
17 Aralık 2013’te AKP’li bakanların çocuklarının evlerinde para kasalarında yüksek miktarda nakit yakalandı. Banka genel müdürünün evindeki ayakkabı kutularındaki paralarsa çok şaşırtıcı oldu herkes için. Hem bankacı olacaksın hem de parayı bankaya yatırmayacaksın... Bu, anlaşılır bir şey değil.
RTE’nin, oğlu Bilal’le yayımlanan ses kayıtlarında da evlerinde yüksek miktarda nakit olduğu görülmekte. Onlarca milyon nakitten “küçük bir meblağ” diye söz etmeleri, ellerindeki paranın çokluğunu göstermesi açısından ilginçtir.
Peki, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla AKP’liler neden ellerindeki parayı bankaya yatırmıyorlar da evlerinde döviz olarak saklıyorlar? Türk bankalarına yatırdıklarında dikkat çekici olacaktır. Yurtdışına kaçma olasılığı olduğunda ise, yüksek miktardaki bir meblağı anında çekmek olanaksızdır bankadan. Bu kadar çok paranın bankadan ivedi olarak çekilip taşınması bile önemli bir sorun.
O zaman şu soru akla gelecektir: Neden, İsviçre bankalarındaki gizli hesapları kullanmıyor AKP’liler? Yanıtı çok basit... Yarın, AKP karşıtı bir hükümet işbaşına geldiğinde oradaki hesapları tehlikeye girer. Hükümet, o hesaplardaki paraların yolsuzluktan edinildiğini kanıtlayıp diplomatik girişimler yapar. İsviçre, devletlerarası bir bunalıma yol açmamak için hesaplara el koyup paraları Türkiye’ye geri verebilir.
AKP’lilerin nakit bulundurmasının üç nedeni var. Birincisi, yurtdışına kaçmaları söz konusu olduğunda paraları özel uçaklarla yurtdışına kolayca götürmek içindir. Bu nedenle de paranın döviz olarak tutulmasında yarar görmekteler. Çünkü Türk Lirası bulundursalar hem hacim olarak çok, hem de yurt dışında bu kadar büyük bir meblağı dövize çevirmek olanaksız.
İkincisi ise, evlerinde bulundurdukları para, kayıt dışıdır. Harcaması da gizlidir. Ortadoğu’da birçok radikal örgüt, AKP’ce desteklenmekte. Örtülü ödenek harcamalarının çoğalması ilgi çekicidir. İslamcı radikal terör örgütlerine açıkça yardım yapamazlar. Nasıl yapacaklar? Kayıt dışı paralarla...
Üçüncüsü, seçimleri kazanmak için yurttaşa dağıtılan sadakalardır. Gerçi, bu alanda evlerdeki paralara başvurmak son çaredir. Ancak, devlet olanaklarının yetmediği yerlerde evlerdeki nakitler yetişmekte imdada. Başbakanın ve birçok bakanın bayramda seyranda kendilerini karşılayanlara deste deste para dağıtmaları gözlerden kaçmadı. Herkes sormakta “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye. Bu durum, Türk siyasetinde bugüne kadar görülmeyen bir şey.  Açıkça yurttaşa para dağıtmak, diktatörlüklerle yönetilen ülkelere özgü bir durum.
AKP’lilerin evlerinde nakdin çoğalması, onların ayaklarının kaymakta olduğuna olan inançları nedeniyledir. Gidicidirler, bunu kendileri de bilmekteler. Bildikleri için de paraları el altında bulundurmayı yeğlemekteler.
Ancak bilmedikleri bir şey var. Türkiye’den kaçış çok kolay değil. Hele yetimin hakkını alıp götürmek zor iş. Bu millet, parasını yedirmez namerde...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       28 Şubat 2014

SARIGÜL’ÜN MUHTEREMİ

                                               
RTE, Fetullah Gülen’i Obama’ya şikayet etmiş. Eder... Şikayet kime edilir? Memur, amire şikayette bulunur. Ast, üstü çözüm odağı görür sıkıştığında. Erdoğan da Obama’ya gidiyor sıkışınca, yardım istiyor ondan. Bu, doğal bir davranış bir eşbaşkan için. Yadırgamamak gerek onu! ABD’nin desteğiyle iktidar yolunu açan birinin usuna bundan başka bir yol bulmak gelmez.
Erdoğan’nın, Gülen’i şikayet etmesi Sarıgül’e dokunmuş. Yanlış bulmuş bunu. YCHP İstanbul adayı, Bayrampaşa’da eleştirmiş RTE’yi. Neden mi? Yolsuzluk yaptığı, yurtseverleri zindanlara doldurduğu, yargı ve emniyeti Gladyo’ya teslim ettiği, Cumhuriyet kurumlarını Cemaat’le birlikte yıktığı, eğitimi kuşa döndürdüğü, kentlerimizi yağmaladığı/yağmalattığı, dış politikada Türkiye’yi rezil ettiği, eşbaşkan olduğu için değil. Fetullah’ı şikayet ettiği için eleştiriyor Tayyip’i.
            Sarıgül, 25 Şubat 2014 günü Bayrampaşa’da, esnaf ziyaretinde. Partililere konuşuyor. “İyi gününüzde size birisi bir hediye gönderdiyse, olabilir, aranıza kırgınlık girebilir. Ben, senin hediyeni geri gönderiyorum, diye kimseye söylemeyin.     Bu, bizim ne örfümüzde ne de töremizde vardır. İyi günlerde kurduğunuz dostluklar, yalvardığınız yakardığınız günleri, iyi günlerde oy almak için gidip el pençe divan durduğunuz günleri biliyoruz. Halkın size verdiği yetkiyi devlet gücü olarak kullanmayın. Yazıktır, günahtır. Dün gidiyorsun ABD’de bakanlarını, milletvekillerini hayır duası almak için gönderiyorsun. Türkçe Olimpiyatları’nda ‘Hasreti bitirelim.’diyorsun. Kutular ortaya çıktıktan sonra da Obama’yı arıyorsun ve Türkiye Cumhuriyeti nüfus kağıdı olan bir muhteremi şikayet ediyorsun, yazıklar olsun sana.” demekte Sarıgül.   
            RTE, Gülen’in kendisine armağan ettiği tespihi geri verecek. Sarıgül’e dert oldu bu. On bir yıldır Türkiye’yi cehenneme çeviren uygulamalarını eleştirsene AKP’nin. Cumhuriyet kurumlarını Gülen ile Erdoğan’ın nasıl da kol kola yıktığını anlatsana millete... ABD politikalarını nasıl kayıtsız, koşulsuz uyguladıklarını eleştirsene... Bir tespihin iadesi mi kusur?
            Bir kişinin muhterem olması, yani saygıyı hak etmesi için yalnızca Türkiye Cumhuriyeti nüfus kağıdı taşıması yeterli mi? ABD ve İsrail’in piyonu ol. Türkiye’de Cumhuriyet’i yık. Ortadoğu’yu kana bula. Toplumu böl. Ondan sonra böylesi birini, yurttaşımdır diye “muhterem” diye analım, öyle mi?
            Vahdettin’in nüfus kağıdında ne yazıyordu? Ya Damat Ferit’in, Ali Kemal’in, Öcalan’ın nüfus cüzdanında ne yazıyor?  
            Gülen’i ve Cemaat’ni savunmak bir CHP’linin işi değil. Bir CHP’linin görevi bu Ortaçağ yapılanmaları ve ABD işbirlikçileriyle mücadele etmektir. Hem de sonuna kadar. Önce CHP’nin tarihsel misyonunu bilmeli.
            Emperyalizmle, Ortaçağ kurumlarıyla mücadele etmeyen bir CHP’li olur mu? Hele onları savunmak, Atatürk’ün partisinin bir adayına yakışır mı?
Cemaat’in CHP’ye oy vereceğini düşünmek saflıktır. Adında Cumhuriyet ve kurucusu Atatürk olan bir partiye; emperyalizmin güdümüne giren, Ortaçağ özlemiyle yanıp tutuşan hiçbir grup y da kişi oy vermez. Adamların tek amacı Cumhuriyet’i yıkmak zaten. İnsan yıkacağı şeyi destekler mi?
Adil Hacıömeroğlu
27 Şubat 2014


ANAYASAYA AYKIRI, AMA ONAYLARIM

                        
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kamuoyunda çok tartışılan ve hukukun tamamen rafa kaldırılmasına neden olacak HSYK yasasını onayladı. Bu tavrıyla onu hala Cumhurbaşkanı sananları şaşırttı.
Yargıyı tüm birimleriyle yürütmenin emrine sokacak HSYK yasası, AKP diktatörlüğünün keyfi yönetimine yasal kılıf hazırlayacak. Bu yasayla iktidar, çalışmalarını beğenmediği savcı ve yargıçlarını dilediği gibi atama olanağına sahip olacak. Böylece yargı için kullanılacak “bağımsız, tarafsız” nitelemeleri kâğıt üzerinde kalacak. Güçler ayrımı da Anayasa’da göstermelik bir madde olarak bulunacak.
Gül, HSYK yasasını kabul ederken “On iki maddede yer alan on beş hususun Anayasa ile açıkça çeliştiğini gördüm ve Adalet Bakanını çağırıp uyardım.” açıklamasını da yapmış.
Allah’ım aklıma mukayyet ol! Yahu, ne günlere düştük! Bu memleketi kimler, nasıl yönetiyor? Hem Anayasa ile çelişen maddeler var, diyorsun hem de böyle bir yasayı onaylıyorsun. Senin Cumhurbaşkanı olarak Anayasa’dan başka bir kılavuzun olabilir mi? Devletin başı olan biri, Anayasa ile çelişen bir yasanın altına imza atar mı? Attın, diyelim. İmzayı attıktan sonra bazı maddeler Anayasa ile çelişiyor, der mi?
Anayasa ile çelişen maddeleri, Adalet Bakanına söylediğini açıklamakta Gül. Devlet, ne zamandan beri yazıya geçmemiş kararlar ve bildirimlerle yönetilmekte? Devlet, yasalarla yönetilir. Onlar da yazılıdır.
Bir devlet yöneticisi, bile bile içinde Anayasa’ya aykırı maddelerin olduğu bir yasayı kabul ediyorsa iki şey akla gelmekte.
Birincisi; yönettiği devletin işlerliğini bilinçli olarak sabote etmek istemektedir. Devletin temel niteliklerini değiştirme görevi vardır. Böyle bir şey varsa bu, faciadır. Böyle bir kişinin, işgal ettiği orunda bir saniye bile durmaması gerek.
İkincisi; Gül, ağır tehdit ya da şantaj altındadır. Onun da kasetleri mi vardır piyasaya sürülmeyi bekleyen? Ya da kendisine büyük bir vaatte mi bulunulmuştur, reddedemeyeceği türden? 
Gül “HSYK yasası anayasaya aykırı, ama yine de onaylarım.” demekte bu davranışıyla. Evet, Sayın Cumhurbaşkanı söylediklerinizle yaptıklarınız ne kadar çelişkili farkında mısınız?
HSYK yasası gibi antidemokratik bir gidişe onay vermek için ancak AKP militanı olmak gerekiyor. Hala onu Cumhurbaşkanı sanıp ondan medet uman muhalefet partileri, gözünüzü açıp iyi bakın karşınızdakine. Bakın ki görün kimlere bel bağladığınızı. Görün ki Türkiye’yi cahil bir diktatörün elinde oyuncak yapan zihniyeti anlayın.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Şubat 2014
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet,bogspot.com dan okuyabilirsiniz.


AKP’NİN YAPTIĞI YOLSUZLUK DEĞİLMİŞ

                          
RTE, dün El Cezire’ye konuşmuş. İyi de etmiş. Konuştukça inciler dökülmekte dilinden. AKP’lilerin suçlarını örtme kaygısıyla itiraflarda bulunmakta farkında olmadan.
AKP’li bakan çocuklarının ve bir banka müdürünün evinden çıkan kutu kutu paralar konusunda konuşuyor Başbakan. “ Hiç birisinin devletin kasasından alınan ve çalınan herhangi bir şey olmadığına kesinlikle inancım var. Bizi şu ana kadar başarılı bir şekilde getiren süreç de budur.” demekte RTE.
Kimse kutulardan çıkan paraların devlet kasasından direk alındığını söylemiyor. Ya da bakan çocuklarının kar maskesi takıp devlet kasalarını soydukları da düşünülmüyor.
Siz, hükümet olarak yandaşlara devlet olanakları sunmaktasınız. Devlet ihalelerini, yandaş firmalara değerinin üstünde vermektesiniz. Onlar da bu paranın bir bölümünü, kendilerine bu kazancı sağlayan siyasilere ya da yakınlarına “komisyon” adı altında vermekteler. Böylece para devletten değil, devletle iş yapandan çıkmakta görünürde. Başbakan’ın mantığına göre de devlet soyulmamış olmakta.
İkinci bir yol daha var. O da devlete ya da kişilere ait arazilerin imara açılması. Değeri yüz lira edecek bir kamu arazisini yandaş müteahhide bir liraya veriyorsunuz sorgusuz sualsiz. Aradaki doksan dokuz lira işi yapanla işe aracılık eden siyasal güç tarafından üleşiliyor. Bu doksan dokuz lira kimin? Devletin, dolayısıyla halkın... Kimin parası üleşildi? Halkın... Tüyü bitmemiş yetimin... Çöpten ekmek toplayıp yiyerek hayatta kalmaya çalışan garibanın... Açlık sınırında yaşayan yüz binlerce yoksulun... Ömrü kuyruklarda geçen emeklilerin... Vatan için şehit olan, gazi olan yiğitlerin... Ülke için üreten işçinin, köylünün, memurun, kısacası emekçinin... Namusuyla iş yapan sanayicinin, işadamının...
İş bu kadarla kalmıyor. O bir liraya kelepir olarak verdiğin arsaya, yasal olarak bin liralık bina yapılması gerekirken belediye, TOKİ ve bazı bakanlıkların marifetleriyle on bin liralık değer ortaya çıkıyor. Lokma çok büyük... Bir kişi yerse gırtlağında kalır, boğulur. O zaman ne yapmalı? Müteahhit efendiye bu olanağı sağlayan, ona küçük bir yardımda bulunanlara diş kirası vermeli. Çünkü aynı sofrada kaşık üşürmedeler... Kısa sürede ballı böreği mideye indiren yüklenici efendi de haksızca kazandığı paranın verdiği şımarıklıkla millete küfreder.
Tabi, ondan sonra çıkar Başbakan, bu paralar devletin kasasından alınmadı, der. Devletin kasasından değil, milletin cebinden alındı bu paralar. Milletin sofrasında lokmalar aşırıldı şark kurnazlıklarıyla.
Yukarıdaki sözlerinde RTE, “Devletin kasasından alınan ve çalınan herhangi bir şey olmadığına kesinlikle inancım var.” demekte. Yolsuzluğun olup olmadığını kişisel inançlar belirlemez, bağımsız ve tarafsız mahkemeler belirler. Yargının olmadığı bir yerde aklanmak da olanaksızdır.
RTE, El Cezire’deki söyleşisinde yolsuzluk bataklığındaki partililerini kurtarmaya çalışırken itiraflarda bulunmakta. Haksız olarak elde edilen her kazancın kaynağı yolsuzluktur Tayyip. Herkes kazandığı paranın nereden geldiğini, meşru yollarla alınteri ile hak edildiğini kanıtlamak zorundadır. Hele siyasetçiler... Herkesten önce onlar hem halkın önünde hem de yargıda bankalardaki paralarının hesabını vermeliler.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           25 Şubat 2014
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.


DİKTATÖRÜN, YATAK ODASI MERAKI

                           
RTE, diktatörlüğü sevmişe benziyor. Kendini her şeyin sahibi sanıyor. Böyle olunca da insanların her alanda yaşamına karışmayı kendine hak sayıyor.
Son konuşmalarından birinde MHP Lideri Bahçeli’ye yükleniyor özel yaşamıyla ilgili.
“Çıkıyor MHP’nin başındaki beyefendi, aile nedir bilmez, onun böyle bir derdi yok. Çoluk nedir, çocuk nedir bunu bilmez, onun böyle bir derdi yok. Ama bizim derdimiz var, derdimiz. Biz bunu biliriz. Çoluk nedir, çocuk nedir bunu biliriz.” demekte RTE. Bu sözlerde hakaret var, küfür var, karşısındaki kişinin özel yaşamına burnunu sokmak var. Var oğlu var... Erdoğan’ın bu sözleri çok ayıp, çok... Ne ahlak kurallarına sığar ne de İslam anlayışına...
RTE, biraz daha açılsa karşısındakinin yatak odasına atlayacak... Yatak odasının anahtar deliğinden bakmak ya da kapıyı aralayarak içeriyi gözetlemek bazı siyasetçileri cezp etmekte... Nasıl kafadır bu? Ne biçim insanlıktır bu?
Toplumuzda birçok insanın çocuğu olmuyor, biyolojik nedenlerle... İnsanlar zaten bu konuda acı çekmekteler... İnsanların acılarını dile getirmek insanlık kitabının hangi sayfasında yazmakta ey Erdoğan? Ya da bazı kişiler çocuk sahibi olmak istemiyorlar. Onların tercihi bu, saygı duymak gerek. Millet sana mı soracak ey diktatör ne yapacağını?
Halkımız, “Allah çocuğun hayırlısını nasip etsin.” der. Ne güzel bir dilektir bu. Hayırlı çocuk, kutulara milletten aşırdığı paraları doldurmayan çocuktur. Hayırlı çocuk, kimsenin canına kıymayandır. Sahte çürük raporlarıyla askerden, millet hizmetinden kaçan çocuk hayırlı olabilir mi? Yalan söyleyerek iftira atan çocuktan ailesi, “hayırlı” diye söz edebilir mi?
Aile yaşamı, dokunulmazdır ey diktatör! İnsanların özel yaşamlarını konuşmak ayıptır, ayıp...  Bilmiyorsan öğren...
RTE’nin bu sözleri, kamuoyunca ayıplanınca ve Atatürk’ün de çocuğunun olmadığı anımsatılınca diktatör yanıtladı bunu. “Gazi Mustafa Kemal çoluk sahibi olmuştu da çocuk sahibi olmamıştı. Onu da git, iyi öğren. O nasip meselesi onu da iyi öğren.” demekte bir gün sonra. Nasip meselesiyse sana ne? Ne karışıyorsun nasip işi olan bir konuya? Nasibe de karıştığına göre sen kendini ne sanıyorsun?
Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerinde cehalet bin takla atmakta. Nasıl mı? “Çoluk çocuk” sözü bir ikilemedir. Anlamı pekiştirme amacıyla oluşturulmuş. Bu tür ikilemleri oluşturan sözcüklerden biri anlamlı, diğeri anlamsız olur. Sözcükler, ses benzerlikleri nedeniyle birlikte kullanılırlar. Burada “çocuk” anlamlı, “çoluk sözcüğü ise anlamsızdır. Hiçbir sözlükte “çoluk” sözcüğünün anlamını bulamazsınız. Tıpkı “yamru yumru, yırtık pırtık, eğri büğrü, tek tük, eski püskü, koltuk moltuk, toprak moprak, başbakan maşbakan, Tayyip Mayyip...” ikilemelerinde “yamru, pırtık, büğrü, tük, püskü, moltuk, moprak, maşbakan, Mayyip...” sözcüklerinin bir anlamı olmadığı gibi. Hazret her şeyi biliyor ya... Kara cehaletin çukuruna düşmüşlüğün cüretiyle “çoluk” sözcüğüne kendince anlam yüklüyor. Vah, Türkiye’m vah!.. Kimlerin eline düşmüşsün?
Dili güzelleştiren değişmece (mecaz) anlamlı sözcüklerdir. İkilemelerde var olan anlam kıvraklığı ve varsıllığı kavramak akıl işidir. Değişmece anlamı, anlamaksa ince zekâ işi. Bu da herkese nasip olmaz. Gidip öğrenmek gerek. Tabi öğrenmek bir yetenek işi... Bu da herkese nasip değildir.
Atatürk’ün çocuğunun olmaması konusuna gelince... RTE aklınca burada Atatürk’e de laf atmakta. Atatürk’ün biyolojik olarak çocuğu yoktur. Ancak birçok çocuğun aile içinde mutlu yaşamasını sağladığı için onların manevi babaları sayılır. Başbakan şunu hiç unutmasın... Adı, Recep Tayyip, soyadı Erdoğan ise bu Atatürk sayesindedir. Başka söze gerek var mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Şubat 2014

Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.

GÜL, ERDOĞAN İLE ÇEKİŞİYORMUŞ



Muhalefetin kimi sözcüleri ve bazı gazeteciler, Gül’ün Erdoğan ile çekiştiğini, siyasal bir kavga içinde olduğunu söyleyerek politikalar oluşturma yoluna gittiler. Ben de bu ikilinin kavga etmeyeceğini, görülen farklılıkların yapay olduğunu söyleyegeldim.
Gül’ün, Gülen cephesinde yer aldığını söyledi kimileri. Bunun olanaksızlığını anlattım. Gül ile Erdoğan arasındaki anlaşmazlık görüntüsünün iyi ve kötü polis rollerini oynamaktan ibaret olduğunu düşündüm hep. AKP’nin Cumhuriyet’e hücumlarında bu ikili hep uyum içinde oldu.
            Cemaat’in, AKP’ye ilk büyük saldırısı Hakan Fidan üzerinden oldu. Bu saldırıyla amaç, RTE’yi köşeye sıkıştırmaktı. Bu saldırı, Erdoğan’ın ameliyat olduğu ve hastanede yattığı bir döneme denk getirilmişti. Cemaat’in zamanlaması dikkat çekiciydi. Liderin olmadığı bir zaman seçilmiştir. Böyle bir anda Cemaat saldırısı amacına ulaşsaydı AKP’nin çil yavrusu gibi dağılabilirdi.
Hakan Fidan ortadan kaybolup teslim olmadı. Ardından ivedi bir yasa değişikliğiyle Fidan, RTE’nin koruması altına alındı.
            Aradan uzun süre geçtikten sonra Cumhurbaşkanlığı Basın Başdanışmanı, Abdullah Gül’ün Fidan olayıyla ilgili kamuoyundaki bazı iddialara açıklık getirdi. Basın Başdanışmanı Sever: “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ‘İfade verin, sorun çıkmaz.’ şeklinde cevap vermesinin asla ve kesinlikle söz konusu olmadığını, tam aksine ifade vermeye gitmemesini kesin bir dille aktardığını” söyledi.
            Yukarıdaki açıklama ilginçliklerle dolu. Birincisi yasama, yürütme ve yargının başı olan cumhurbaşkanı, savcılığın ifadeye çağırdığı bir kişiye yasalardan kaçmasını nasıl söyler? Eğer Fidan suçluysa Gül, suçluyu korumuş olmuyor mu?
            İkinci ilgi çekici olan da şu: RTE’nin yokluğunda tarafsız olması gereken Gül, particilik yaparak AKP’yi kurtarma eylemi yapıp eski arkadaşlarına siper oluyor.
Bazı kişilerin, Gül’ü AKP’den ayrı düşünmesi yanlış. Gül, Powel’la iki, sayfa anlaşmayı RTE’den habersiz mi imzaladığını sanıyorsunuz? Gül ve Erdoğan birlikte Türk Milletinin başına musallat oldular. Onları halk, birlikte deliğe süpürecek. Yakındır...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           21 Şubat 2014


GÜL’Ü CUMHURBAŞKANI SANANLAR


Ne yazık ki muhalefetin büyük bir bölümü ve AKP’ye oy veren birçok yurttaş, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı sanmaktalar. Türkiye’nin geleceği, toplum yaşamının erinci, kişi özgürlükleri söz konusu olduğunda onun tarafsız davranacağından, halkın yanında yer alacağından umutlu olanlar var hala.
O; AKP’nin, Milli Görüş’ün gülüdür. Gençliğinden beri gücünü hep sınırlarımız dışından aldı. Kanlı Pazarda ABD’yi protesto ederek “Bağımsız Türkiye!” diye bağıranların karşısında oldu düşüncesi ve bedeniyle... Cumhuriyet hep rahatsızlık verdi ona.
RTE ile çıktı yola. Amaçları, Cumhuriyet yıkıcılığıydı. Bunu, elbirliğiyle yaptılar. Ayrıları gayrıları olmadı hiç.
İnternet yasaklarını içeren yasa, TBMM’den çıkıp Çankaya’ya gittiğinde birçok kişi umutlandı. Gül, bu yasayı geri çevirir, diye. Neden çevirsin geri, niye imzalamasın? Faşist bir yönetimi RTE ile birlikte kurmadılar mı? Yurtseverler tutsak edilirken sesi çıktı mı Gül’ün? Cumhuriyet kurumları yerle bir edilirken son imzalar hep ondan gelmedi mi? Şimdi kalkmış bazı yurttaşlarımız, teokratik diktatörlüğün imzacı başından demokratlık beklemekteler.
Yok efendim, Tayyip ile Abdullah kavgası varmış. Kavga mavga yok. AKP’nin lideri Tayyip. Noteri de Gül... Kavga ederlerse ikisi birden siyasetten uzaklaşırlar. Bunun farkındalar...
Efendim, Tayyip cumhurbaşkanı adayı olacakmış. Olsun, olursa Gül de başbakan olur. Herkesin iyi bilmesi gereken şudur ki RTE’nin Çankaya adaylığı haziran direnişiyle bitmiştir. O defter çoktan kapandı. Tayyip, Çankaya’ya aday olduğunda kaybedeceğini neredeyse tüm AKP’liler bilmekte. Kaybettiğinde de AKP’nin güneş altındaki kar gibi eriyeceği de apaçık.
Gül garanticidir. Cemaat’le bilinmedik bir maceraya atılmaz. Atılırsa Cemaat’in zamanı geldiğinde onu Tayyip’ten beter edeceğini de bilmekte. Üstelik o, RTE kadar direnemez Gülencilere.
RTE’nin Çankaya adaylığı suya düştüğüne göre, oranın adayı büyük bir olasılıkla yine Gül olacak. Kazanır mı? Çok zor... CHP, yerel seçimler öncesi aday belirlemede yaptığı acemilikleri göstermezse muhalefet adayı Çankaya’ya çıkar. Cumhurbaşkanlığında AKP ve Gül devri tarihe karışır böylece. Gül de evimde kestane pişirirken ellerini ovuşturur RTE’nin ayağı kaysın, diye.
AKP’nin yıkılma süreci, cumhurbaşkanlığı seçimiyle 2014’ün yazında başlayacak. Yaz sıcak geçecek. Sıcak yazın etkisiyle AKP buzulu hızla eriyecek. Yerel seçimlerde yaşama geçirilmeyen “Milli Güçbirliği” cumhurbaşkanlığı seçiminde uygulanacak. Yerel seçimlerde özellikle muhalefetin önemli dersler çıkaracağı sonuçlar olacak. Toplumun geleceğinin söz konusu olduğu siyasal kararlarda muhalefetin sorumsuz davranmasına halk sessiz kalmayacak.
2014 yazı, tüm siyasal kesimler için çok sıcak geçecek. Halkın herkese söyleyeceği sözler var. Ders çıkaranlar yoluna devam eder, çıkarmayanlar evde dinlenmeye çekilir. Bekleyelim, görelim...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       19 Şubat 2014