THKP-C SAVUNMASI


68’liler Birliği Vakfı, Mahir Çayan ve mücadele arkadaşlarının 12 Mart faşist mahkemesinde yaptıkları THKP-C Savunmasını yayımladı. Nisan 2016’da yayımlanan “THKP-C Savunma” adlı bu kitabın yayımlanması çok önemli. Çünkü Mahir Çayan ve arkadaşlarının görüşlerini birinci elden okuma olanağı yaratmakta bu kitap. Ayrıca Mahir Çayan ve arkadaşlarına mal edilen, genellikle şehir efsanesi denebilecek uydurma düşüncelerin ortaya çıkarılması açısından kitap, bu konudaki başucu yapıt.
1968 kuşağı devrimcileri hakkında gerçek dışı birçok efsane yaratıldı. Birçok kişi ya da grup, 68’in sömürüsünü yaptı. Mahirlerin söylemediği, savunmadığı görüşleri, onunmuş gibi anlattılar ardıllarına. Böylece de başta Mahirler olmak üzere 68 devrimcileri topluma yanlış anlatıldı. Mahirleri doğru tanımanın tek yolu onların yazıp söyledikleridir. Bunların dışında anlatılan her şey söylencedir ve bunların bilimsel hiçbir değeri yoktur; çünkü gerçek değildir. Bu nedenle Mahir Çayan ve arkadaşlarını, söylencelerden çıkararak gerçekçi bir zemine oturtmanın yolu, onların ölmeden önce son sözleri olan savunmalarını okumaktır.
Kitabın dili yalın. Çayan ve arkadaşları duru bir Türkçe kullanmışlar. 68’liler Birliği Vakfı, mahkeme tutanaklarından tıpkıbasım yapmış. Bu nedenle de tutanaklarda yer alan yazım yanlışlarını bile düzeltme yoluna gidilmemiş. Bu nedenle kitapta yer alan yazım yanlışları ve bozuk tümceleri okurların hoş görmesi gerek.
Son zamanlarda PKK dâhil olmak üzere kendini “sol” diye adlandıran birçok grup, Mahir Çayan’ı sahiplenmekte. Onun ağzından çıkmayan sözleri onunmuş gibi göstermekteler. Gerçek bu mu? Bu soruyu yanıtlamak için sözü Mahir Çayan ve arkadaşlarına bırakmalı.
“Türkiye’nin ve halkımızın esenliği için emperyalistlere ve yerli ortaklarına baş kaldırmak her şey bir yana, önce bir namus borcudur... Haysiyetine kendisine saygısını yitirmemiş herkes bugün bu yükün altındadır. (THKP-C Savunma, sf. 18-19)” Buradan da anlaşılacağı üzere Mahirlerin asıl mücadelesi emperyalizmledir. Emperyalist odakların yardımlarıyla ayakta duranların, Soros vakıflarında beslenenlerin Mahirlerle yoldaş olmaları olanaksızdır.
“Türkiye’nin ve halkımızın emperyalist boyunduruktan kurtuluşu, insancıl (hümanist) düşünce ve tavırların içe kapanık, hayalci, pasifist tepkisiyle sağlanamaz. (Savunma, sf. 19)” Sırtını AB’ye ya da ABD’ye dayayarak solculuk yaptığını sananlar; çiçek, böcek, kimlik siyasetini öne çıkaranların Mahirleri öncü kabul etmeleri ne kadar doğru acaba?
“Saldırgan emperyalistlerin gizli servisi (Entelijans Service) ünlü ‘Balkanlaştırma’ ‘böl ve yönet’ taktiğini kullanarak halkı halka kırdırmaya çalışıyordu. Durum bugün de pek farklı değildir. (Savunma, sf. 20)” Günümüzde solculuğu etnik ve mezhep ayrımı olarak algılayan, toplumu bölünebileceği kadar alt kimliklere bölmeyi ilericilik sayanlara yanıtı, Mahirler yıllar öncesinden vermekte. Tabi, anlayana...
“İmparatorluğun içinde bulunduğu kriz ve yürütülen çete faaliyetleri nedeniyle genç subay ve aydınlar arasında milliyetçi akım (anti-emperyalist akım) gelişmiş, İttihat-terakki Cemiyeti doğmuştur. (Savunma, sf. 47) “Milliyetçiliği” faşistlik olarak gören günümüzün şaşkın solcularına Mahirler burada yanıt vermekteler.
Savunmada “Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı bölüme bakıldığında Atatürk’ten sık sık alıntı yapıldığı görülmekte. Burada Atatürk’ün emperyalizme karşı savaşımı övülmekte ve mandacılar eleştirilmekte. Bu konuda da en büyük kaynak, Atatürk’ün Söylev’i.
Görülüyor ki, tıpkı bugün olduğu gibi, I. Kurtuluş Savaşı sırasında da Milli Kurtuluşçular ile, aynı zamanda Milli Kurtuluşçu olan Marksistler arasında zıtlık yoktur, tam tersine, aynı hedef doğrultusunda bir güç birliği vardır. (Savunma, sf. 62)” Kurtuluş Savaşı’nı karalama yarışına giren sol grupçuklara Mahirlerden az da olsa ders almalarını öneririz. “Milli” sözcüğü yerine, “küreselciliği” yeğleyenlerin emperyalizme nasıl da hizmet ettikleri bilinmekte. Bugünün kimi solcularının en çok gereksinim duyacağı şey, kavramlar konusudur. 1968 devrimcilerinin kullandıkları birçok kavram, günümüzün bazı solcularınca ırkçı olarak görülmekte. Böylece de ulusun yanında değil, emperyalizmin safında konumlanılmaktalar. Küresel güçlerin ürettiği kavramlar, sol grupçuklara yeni bir dil yaratmış durumda. Bu dildeki kavramlar, sol içeriği boşaltmakta.
Nitekim, İspanya, Yunanistan gibi diktatörlüklere ve krallıklara dokunmayan, ses çıkarmayan Amerikan senatosunda, konuşmacılar Türkiye’deki tek partili idareden şikayetçi oluyor. Türkiye’nin çok partili ‘demokratik’ bir idareye kavuşmasını ve hükümetten bunun teminini istiyorlardı. (Savunma, sf. 85)”  Türkiye’nin çok partili yaşama nasıl geçtiğini çok iyi anlatan bir bölüm. Bu geçişin demokrasiye mi, Kemalist Devrimi yıkmaya mı, Türkiye’ye mi; yoksa emperyalizme mi hizmet ettiğine okurlar karar versin. 1946’da sözde demokrasiye geçişi devrim olarak sunan aymazlara ve bilgisizlere söyleyecek söz var mı?
Devamla şunlar söylenmekte savunmada: “1950 iktidar değişikliği, anlatacağımız sosyo-ekonomik temel üzerinde yükselen bir karşı-devrimdir. (Savunma, sf. 91)” Doğru söz, yorum gerektirir mi?
“Öyle ki, Kemalist ileri geleneğe sahip Türk Ordusunun üst kademesi bu oligarşik yönetime (DP iktidarı anlatılmakta- AH) dâhil edilerek (Namık Argüçler. Vs.) uzun süre ülkemizde devrimci-milliyetçilerin büyük çoğunluğunu barındıran Türk Ordusu, oligarşik yönetime bağımlı kılınmıştır. Ancak Türk Ordusu, ne Latin Amerika’daki oligarşilerin temel dayanağı olan merasim ve bale ordusudur, ne Yunan faşist cuntasını ayakta tutan aristokrat kökenli subayların oluşturduğu Yunan ordusudur, ne de İran ve Afganistan’da Şah ve Emir’in insanlık dışı vurucu gücüdür. (Savunma, sf. 105, 106)”
Türk ordusunun geleneğinde emperyalizme karşı, dünyada zaferle sonuçlanmış olan Milli Kurtuluş Savaşı yatmaktadır. Genellikle halk çocuklarından oluşan Türk Subaylarının çoğunluğunun karakterini belirleyen anti-emperyalizm, milliyetçiliktir. (Savunma, sf. 106)
12 Mart faşist darbesinin tutsağı olan THKP-C’lilerin Türk Ordusu değerlendirmesi ne kadar ilginç değil mi? Papaza kızarak oruç bozan kaypakların anlayamayacağı bir değerlendirme bu. Türk Ordusunun tarihsel köklerini doğru algılayan bir anlayış, onun içindeki dinamikleri de doğru değerlendirir. Halkın ordusunu, emperyalizmin bakış açıları ve suçlamalarıyla yargılamaz.
“Türkiye devrimler tarihinde oldukça önemli ve şerefli bir yere sahip olan 27 Mayıs Devrimi, yerli hâkim sınıflara karşı, Ordu ve bürokrasi içindeki aydınların, ilerici, milliyetçi bir harekâtıdır. (Savunma, sf. 106)” Son zamanlarda kimlik siyasetinin bataklığından kurtulamayan kimi solcular ve emperyalizmin dayattığı gerici anlayışları ilericilik sanan sahte aydınlar 27 Mayıs’a darbe diyedursunlar... Mahirler, Türkiye topraklarına ayakları basan devrimciler olarak 1960 Devrimini çoktan devrim tarihinin sayfalarına nakşetmiş durumdalar.
Denilebilecektir ki, Mustafa Kemal sosyalist değildi, siz sosyalistsiniz.
Evet, Mustafa Kemal sosyalist değildi, bizler sosyalistiz. Ve biz sosyalistler şartlar ne olursa olsun, O’nun başlattığı Anadolu ihtilalini (Milli Demokratik Devrimi) sonuna kadar götürmekte kararlıyız.  (Savunma, sf. 141)”
O’nun, o ortamda, anti-emperyalist ve anti-feodal düşünce aksiyon içinde olması bile önemli bir şeydir. Böyle bir ortamda Milli Kurtuluşçu düşünce, aksiyon içinde olmak, çok üstün yeteneklere sahip bir kişiye özgü olabilir. Ayrıca, G. M. Kemal sosyalist olsaydı bile, yine de devrim cephesi için önemli değişiklik olmayacaktı. Çünkü bir kere, Türkiye uluslaşma ve ulus olma aşamasındaydı. Ve bu aşamada bir sosyalist önderin yapacağı, genel hatlarıyla G. M. Kemal’in yaptıklarından farklı olmayacaktı. (Savunma, sf. 143)”
O, dünyada ilk defa zaferle sonuçlanmış bir halk savaşının büyük bir lideri olarak, mazlum ulusların emperyalistleri alt edebileceğini ilk defa gösteren bir ihtilalci olarak, yalnız Türkiyeli devrimcilerin değil, bütün dünya devrimcilerinin takdir ve şükranla anacakları bir kişidir. (Savunma, sf. 143”)
“... 20. Yüzyılın ikinci yarısında birçok ülke M. Kemal’in açtığı yoldan yürüyerek sosyalizme varmış pek çok devrimciye tanık olmuştur. (Savunma, sf. 144)” 
“Kısacası, kim emperyalizme karşı, halkının kurtuluşun için bütün varlığını ortaya koyarak savaşıyorsa ihtilalci de devrimci de, ilericide odur. (Savunma, sf. 152)”  
“... Biz, Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu iddia eden görüşe karşıyız. Çünkü kapitalizmin emperyalizm döneminde yani 20.yüzyılda, burjuvazi artık ilerici devrimci, demokrat ve milliyetçi niteliklerini kaybetmiştir. Onun ideolojisi artık milliyetçilik değil, kozmopolitizm’dir. Vatan, millet bayrağını o, geminin bordasından aşağıya atmıştır. Bugün bu bayrağı burjuvazinin solundaki güçler yükseltmektedirler. (Savunma, sf. 155)”   
“Kemalizm soldur, Milli Kurtuluşçuluktur, emperyalizme karşı bir zümrenin isyan bayrağıdır. (Savunma, sf. 156)”
Yukarıda “Savunma”dan Atatürk’le ilgili birçok alıntı yaptık. Bu satırlar, Atatürk düşmanlığını solculuk sanan aymazlara, emperyalizmin hizmetkârlarına ithaf olunur. Okusunlar, belki anlarlar da devrimciliğin emperyalizme karşı savaşmak demek olduğunu anlarlar.
Vatansever olduğumuz için sosyalistiz. Sosyalist olduğumuz için vatanseveriz. (Savunma, sf. 161)” Vatanseverliğin ve sosyalistliğin bu kadar güzel tanımı başka yerlerde yapılmış mıdır acaba?
“Milli Demokratik Devrim, emperyalist dönemde, yarı sömürge ülkelerin tam bağımsızlaşma, uluslaşma ve demokratlaşma devrimidir. (Savunma, sf. 164) Mahir Çayan ve arkadaşları, önlerine devrim hedefi olarak Milli Devrim’i, bunun sonucu olarak da uluslaşmayı koymakta. Ulusu etnik kökenlere göre bölerek Mahirlerin izinden gitmek, onların kalıtına sahip çıkmak olanaklı mıdır? Uluslaşmayı, ırkçılık olarak gören/gösteren ve böylece de emperyalizmin “böl-yönet” anlayışına hizmet edenler, sosyalist olabilirler mi?
“Milli Demokratik Devlet, emperyalizme ülkeyi peşkeş çeken bir avuç hainin dışında, bütün ulusun devletidir. (Savunma, sf. 165)” Bu tümceden hareketle devlete karşı olmayı solculuk sanan anarşizm batağındaki grupçukların Mahir çayan’ı zerre kadar anladıkları söylenebilir mi?
Vatan için mücadele etmiş herkese sonsuz saygı ve sevgimiz vardır. Biz de vatan için I. Milli Kurtuluş Savaşımızda mücadele edenlerin izindeyiz. (Savunma, sf. 184)”
“Kim bu vatan için, önemli ya da önemsiz bir eylemde bulunmuşsa, amacı ne olursa olsun, yaptığı işe göre ona sempati besleriz. Ve daima bu böyle olacaktır. (Savunma, sf. 185)
Yukarıda yer verdiğimiz her iki alıntı günümüz solcuları için derslerle dolu. Hem vatana hizmetin ne biçimde olacağını anlamada hem de toplumun geniş kesimleriyle birleşmenin nasıl olacağını öğrenmede kılavuz niteliğindedir bu bölümler. Vatansızlığı, solculuk sananların Mahirlerle aynı yolda yürüyemeyeceğini anlamak hiç de zor değil.
İçinde bulunduğumuz dönemin en belirgin stratejik özelliklerinden başlıcası; Ortadoğu’nun, Milli Kurtuluş savaşlarının (halk savaşlarının) mihrakı haline gelmekte oluşudur. ABD emperyalizmi Çin-Hindi kolundan ümidi kesmiştir. Uzak Doğu’daki süregelen gelişmelerin önümüzdeki dönemde yeni ileri aşamalara geçmesi sürpriz olmayacaktır. Kapitalist-Emperyalist Amerika’nın Asya’dan kovulması artık uzak bir zaman meselesi değildir. Hindistan’ın, Pakistan’ın emperyalist etkiden tamamen arınmaları da böyle...
Dünyanın fırtınalı kırlık bölgeleri olan Asya, Afrika, Latin Amerika’nın odağı yavaş yavaş Ortadoğu’ya kaymaktadır. Ortadoğu’nun jeo-politik bakımdan önemli halkası ise, Türkiye’dir. (Savunma, sf. 16)” Burada anlatılanlar, günümüz koşullarında çok önem kazanmaktadır. Çünkü kırk dört yıl önce Mahir ve arkadaşları bugünü görmüşlerdir. Devrimci, ileriyi gören kişidir. Atatürk’ün dediği gibi “Önemli olan ufku değil, ufkun arkasını görmektir.” özdeyişi gereğince gelecekle ilgili gerçekçi öngörülerde bulunmak devrimcinin özelliğidir.
Günümüz devrimcileri, dünyadaki siyasal gelişmelerin geldiği noktayı saptarken “Asya Çağını geldiğini” belirlemekteler. Bu saptamaya göre ittifaklar oluşturulmakta, saflaşmalar olmaktadır. Mahirler, yıllar önce güneşin Asya’dan doğmakta olduğunu görüyorlar. Antiemperyalist savaşımın Asya merkezli yükseleceğini muştulamaktalar bizlere.
Ortadoğu’ya ABD emperyalizmin odaklanacağı açıkça belirtilmekte Savunma’da. Bölge’nin “önemli halkasının Türkiye” olduğu saptanmakta. Savunma’daki bu saptamalar, günümüzün yıllar öncesinden çekilmiş bir fotoğrafı gibi.
“THKP-C Savunma” Türkiye’nin yakın tarihiyle ilgili önemli bir başvuru kitabı. Devrimler, karşı-devrimler savaşımını öğrenmek isteyenlerin ilgi duyacağı bir kitap. Bu nedenle genç kuşakların okuması gerekir. Araştırmacılar için de bir başvuru kaynağı.
“THKP-C Savunma” bir yazının boyutları içinde anlatılacak gibi değil. Bu konuda sistemli ve kapsamlı bir tartışmanın olması gerek. Bu tartışma ne yazık ki çok geç kalmıştır. Ama yine de “Savunma” geç de olsa tartışılmalı. Mahir Çayan ve arkadaşlarının görüşleri, devrimcilikleri doğru biçimde kavranmalı. Söylenceler, yerini gerçeklere bırakmalı. Emperyalist merkezlerde üretilen ve “özgürlük, barış, demokrasi...” gibi kulağa hoş gelen sözlerle topluma yutturulmaya çalışan sahte sol düşüncenin mahkûm edilmesi gerekir. Bu da Mahirlerin izinden gittiğini söyleyen devrimcilerin işidir.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının birtakım eylemleri yanlıştır, maceracıdır. Maceracılık, kitlelerden kopuş demektir. Maceracılıkla devrimin olamayacağı bir gerçektir. Onların maceracı bir anlayışla yanlışlar yapmaları, genel düşüncelerinin yanlışlığını göstermez. Antiemperyalist, anti feodal, milli duruşları devrimcilere örnek olmalı. Atatürk’e, Kurtuluş Savaşı’na, Türk Devrimi’ne, bölgesel ve uluslararası ilişkilere yönelik saptamaları doğrudur. Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisinde Türk Devrimi’ni sürdürme kararlılıkları övgüye değerdir.  Günümüz devrimci hareketi, 68’in devrimci kalıtını sahiplenmeli. Yanlışlardan ders çıkarmalı, hatalar eleştirilmeli. Ancak bu eleştiriler, 68’i toptan reddetmeye gitmemeli.
68 Hareketinin en belirgin özelliği, emperyalizme karşı olmasıdır. ABD emperyalizmine karşı sağlam, kararlı bir duruşun adıdır 68. 1968 Gençlik Hareketi’ne damgasını vuran da Milli Demokratik Devrim (MDD) düşüncesidir. MDD’cilerin antiemperyalist, antifeodal düşünsel temeli; Cumhuriyet Devrimi’nin sürdürülmesini öngörmekte. MDD çizgisindeki devrimcilerin ayrışmasıyla birden çok farklı çizgi ortaya çıktı. THKP-C de MDD çizgisinde ortaya çıkan bir örgüt. Mahirler, 68 Hareketi’nin bir parçası.
Uğur Mumcu: “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmamalı.” demiş. Ne güzel bir söz... Gerek THKP-C gerekse THKO savunmalarını okumadan düşünce üretmek, aydın olana yakışmaz. Sağcısıyla solcusuyla 68 hakkında söz söyleyen kim varsa Savunmaları okumalı. Okuyup önce bilgi sahibi olmalı, sonra da konuyla ilgili düşüncelerini oluşturmalı.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının izinden gitmek için öncelikle onların düşüncelerini bilmek gerekir. Bu nedenle “THKP-C Savunma”sı kendisine “Solcuyum!” diyen herkesin okuması gereken bir kitap. Mahirleri, gerçek yönleriyle tanımak isteyenler “Savunma”yı okumalılar. Okumalılar ki söylencelerin yerini, gerçekler alsın.
Soğuk Savaş döneminde ABD merkezli propagandaların etkisiyle sola, 68’lilere düşmanlık yapan sağ kesimde yer alan kişilerin de “THKP-C Savunma”yı okumalarında yarar var. Çünkü Türkiye için gerçekten kimlerin çalıştığını, kimlerinse Atlantik etkisiyle vatana zarar verdiklerini geç de olsa anlamaları için...
Not: THKP-C ve THKO Savunmaları merak edip okumak isteyenler, bu kitapları Teori Dergisinden edinebilirler.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           11 Temmuz 2016

TÜRK-RUS BARIŞINA BOMBA


28 Haziran 2016 Salı gecesi, saatler 22.00’ye yaklaşırken İstanbul’da, Atatürk Havaalanı kana bulandı. Şu ana kadar alınan bilgilere göre saldırıda otuz altı kişi yaşamını yitirdi. Türk Ulusuna başsağlığı dilerim. Yüz elliye yakın yaralı var. Yaralılara, acil şifalar...
Türkiye, Atlantik sisteminden hızla uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmakta. Bu durum BOP’a karşı çıkıştır. BOP’çuların bu duruma bir yanıtı olacaktır. O da saldırıdır, terördür.
Türkiye’nin komşularıyla bozulan ilişkilerini düzeltme çabaları son aylarda açık ya da gizli olarak sürdü. 27 Haziran 2016 günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın düşürülen Rus uçağı için Putin’den özür dilemesi, Türkiye’yi rahatlatırken başta ABD ve İsrail olmak üzere BOP’çuları rahatsız etti. Bu nedenle Türk-Rus ilişkilerinin düzelmekte olduğunu gören ABD-İsrail, ilk uyarı atışını Antalya’da yaptı. Büyük bir orman yangınıyla Türkiye’nin hem tarihsel hem de doğal değerlerini hedef aldı. Rusya ile bozulan ilişkilerin en çok zarar verdiği kentimiz, Antalya. Antalya’nın hem turizmi hem de tarımı Rus uçağının düşmesiyle mahvoldu. Kısacası, Rus uçağı, Antalya’nın başına düştü. Bu nedenledir ki BOP’çular Antalya’yı hedefe oturttu öncelikle.
Düşmanın ülkemizin tarihsel ve doğal birikimini yok etmek isteyişindeki amaç, Türkiye’yi ekonomik olarak felç ederek teslim almaktır.
Rusya ile iyiye gitmekte olan ilişkilerin çok yakın zamanda diğer komşularımızla ilişkilerimize de yansıyacağı çok açıktır. Türkiye, önümüzdeki günlerde Mısır ve Suriye ile kesilen ilişkilerini hızla onaracak İran’la soğuyan dostluk, yeniden canlanacak.  Peki, bu gelişmeler kimi rahatsız etmekte? Tabi ki Ortadoğu’yu paramparça etmek isteyen BOP savunucu ABD ve İsrail’i. Bundan da anlaşılıyor ki, komşularla barışmakta olan Türkiye’nin yolunu yangınlarla, bombalarla kesmeye çalışan ABD-İsrail’dir.
Atatürk Havaalanı’nın, özellikle de dış hatların hedef seçilmesi Türk turizmine darbedir. Türkiye’nin ekonomik kalbine öldürücü vuruştur. Türkiye’ye gelmek isteyen yabancıları korkutup yıldırmak amacı gütmekte bu saldırı.
ABD-İsrail, Türkiye’ye saldırılarını türlü terör örgütleriyle sürdürmekte. Bir bakıyorsunuz IŞİD, bir bakıyorsunuz PKK’yı cepheye sürmekteler. Bu iki örgüt, siyasal açıdan farklı görünseler de hizmet ettikleri güç, eylem buyruğu aldıkları merkez, onları kullanan akıl aynıdır. Bu nedenle amaçlarına bakıldığında düşman değil, dosttur IŞİD ve PKK. Biri orman yangını çıkartır, diğeri Atatürk havaalanını kana bular efendilerinin buyruğuyla.
Yüz kez söyledik, bir kez daha yineliyoruz sözümüzü. Bu savaş, terör örgütleriyle değil, ABD ile. Yani emperyalizmle... Piyonlara değil, piyonları kullanan ele bakmalı. Türkiye, emperyalizmle yapmakta olduğu savaşı kazanacak. ABD-İsrail’in saldırısını püskürtecek. Böylece yalnızca Türkiye değil, tüm Ortadoğu kazanacak.
Tarih; 1919’da Tük Ulusuna bir fırsat tanıdı, İngiliz sömürgeciliğini yendi ve Güneş Batmayan İmparatorluk tarihin çöp sepetine atıldı. Şimdi tarih yeni bir fırsat sunmakta ulusumuza. ABD emperyalizmini yıkma fırsatı... Ortadoğu’yu, enerji kaynaklarını yitiren ABD, çöküşe gider ve dünya da büyük bir beladan kurtulur. Haydi Türkiye! Tarihin sana sunduğu altın fırsatı değerlendir, ABD emperyalizmini tarihin çöplüğüne atıver.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       29 Haziran 2016




ALMANYA ARACILIĞIYLA ABD SALDIRISI


2 Haziran 2016 günü Almanya Meclisi, 1915 olaylarının soykırım olduğunu kabul etti. Hem de neredeyse oybirliğiyle bu kararı verdi Federal Meclis. Bir ret, bir çekimser oy var. Alman başbakanı ve dışişleri bakanı yok oylamada. Bu durum, hükümetin de yasa tasarısını desteklediğini göstermekte. Zaten iktidarın büyük ortağı ve Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi de yasaya olumlu oy verdi. Yani iktidarıyla ve muhalefetiyle Alman Meclisi, sözde Ermeni soykırımını tanımış oldu. Bu da sözde Ermeni soykırımını kabul etmenin bir devlet operasyonu olduğunu göstermekte.
Peki, Alman Meclisi neden bunca yıl bekledikten sonra Ortadoğu’da ABD emperyalizminin geri çekilmek zorunda kaldığı bir dönemi seçti? Bu durum, bir rastlantı mı? Bizce rastlantı değil... PKK’nın hendeklere gömüldüğü, Türkiye’nin Rusya ve Suriye ile yakınlaşmakta olduğu içinde bulunduğumuz koşullarda Atlantik ittifakının Ortadoğu’da gerilemekte olduğu herkesçe kabul edilmekte. Atlantik’in en büyük projesi, Akdeniz’e Kürt koridoru açmaktı. Rusya’nın doğru zamanda müdahaleleri, Esat yönetiminin güçlenmesi, Türkiye’nin PKK’nın belini kırmasıyla Kürt koridorunun açılamayacağı anlaşıldı. Ancak bu konuda, kilit ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle dayanışma içine girmesi, Avrasya’ya yaklaşması Atlantik’in hesaplarını bozar. Bu nedenle de Atlantik ittifakı, Türkiye’yi farklı cephelerden sıkıştırmayı denemekte.
ABD, son bir yıldır ve özellikle de 24 Temmuz 2015’ten sonra Türkiye’ye türlü terör örgütleriyle savaş açtı. Türkiye’nin PKK’ya saldırarak terör örgütünü hendeklere gömmesi demek, ABD ile savaşması demektir. ABD’nin Ortadoğu’daki kara gücünün yok edilmesi, Atlantik’in bölgedeki egemenliğini sona erdirmek anlamındadır.
Cephede savaşı yitiren ABD, Türkiye’ye saldırısını diplomatik alanda sürdürmekte. Diplomatik ataklarla Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmakta. Bu işte de Türkiye’nin en büyük ticari ortağı Almanya’yı kullanmakta Amerika. Önümüzdeki, günlerde bu kervana ABD eseri olan Atlantik’in oyuncağı birkaç uydu devlet de katılabilir. Amaç, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı olduğu algısını yaratmak.
Alman Meclisi’nin aldığı soykırım kararı, Avrupa hukukunu hiçe saymakta. İsviçre-Perinçek davasıyla ilgili AİHM kararı görmezden gelinmekte. “Hukuk” ve “demokrasi” sözcüklerini dilinden düşürmeyen Alman siyasetçiler, efendileri ABD’den buyruk aldıklarında bu sözcükleri unutuyorlar. Ayrıca Avrupa’nın devrimci geçmişini bir kalemde silip atmaktalar.
Alman Meclisinin hukuk kurallarını hiçe sayarak Türkiye aleyhine aldığı soykırım kararından önce Türk siyasetçilerinin aymazlığı anlaşılır gibi değil. Vatan Partisi, haftalar öncesinden eyleme geçti. Tüm parti ve derneklere çağrı yaparak eylem birliği içinde davranılması gerektiğini söyledi. Türkiye’de Alman temsilcilikleri önünde gösteriler yapıldı. Berlin’e gidildi, Alman Meclisi önünde yurttaşlarımızla bir araya gelinerek bu hukuksuzluk dile getirildi. Alman milletvekilleri, alacakları kararın yanlışlığı konusunda uyarıldı.
Almanya’nın hukuksuz bir biçimde aldığı soykırım kararı, Almanya’yı mağdur edecektir. Bu kararı bayram sevinciyle karşılayan Ermenistan da mağdurdur. 1915’te emperyalizmin oyununa gelerek maceraya atılan bazı Ermeni gruplar, tarihten ders almamışa benziyor.
AKP hükümeti, ne yazık ki baştan beri dış sorunları zamanında algılayıp çözümleme konusunda yetersiz ve yeteneksiz. AİHM kararı, önemli bir hukuksal kazanımken bunu yeterince kullanamaması anlaşılır gibi değil.
AİHM’in Perinçek kararı, yalnızca AKP yöneticilerinde değil; CHP ve MHP yöneticilerinde de bir eziklik, kıskançlık yaratmakta. Bu nedenle de siyasal çıkarlarını, ulusal çıkarların üstünde tutarak Türkiye’nin haklarını savunmada aymazlık içindeler. Doğu Perinçek’in Avrupa’daki hukuk zaferini görmezden gelerek akıllarınca Vatan Partisi’nin önünü kesmeye çalışmakta bu üç parti. Siyasal ufuksuzlukları nedeniyle Türk Milleti’ne zarar vermekteler.
ABD’nin Almanya üzerinden Türkiye’ye diplomatik saldırısı ülkemize güç kazandıracaktır. Neden mi? Türkiye, kendi gerçeklerini anlayacak bu kararla. AB’nin Türkiye için bir hayal ve Atlantik’in avuntusu olduğu açıkça anlaşıldı. Ulusalcıların yıllardır anlatmaya çalıştığı bu gerçek, iktidarıyla muhalefetiyle geç de olsa kavranacak. Türkiye’nin yerinin AB değil de Avrasya olduğu apaçık ortada. Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinin düzelmesi hızlanacak. Rusya ile aradaki buzlar eriyecek ve ülkemiz olması gereken yerde konumlanacak.
Atalarımız: “Her şerde, bir hayır vardır.” diye boşuna dememiş.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           7 Haziran 2016


AMERİKA’NIN SAVAŞI


PKK/PYD’nin Suriye’nin Rakka kentine düzenledikleri harekâtta ABD askerlerinin kollarındaki YPG ve YPJ armaları gözlerden kaçmadı. Öteden beri PKK saflarında ABD askerlerinin savaştıklarını söyleyenler, böylece haklı çıktı yine.
Peki, YPG ve YPJ nedir? YPG, PKK/PYD’nin askeri kanadıdır. Açılımı da “Halk Koruma Birlikleri”dir. YPJ ise “Kadın Koruma Birlikleri”... Güneydoğu’daki “Hendek Savaşı’”da Türk güvenlik güçleri karşısında yenilen PKK militanları etek giyerek kaçarken onların ağabeyleri durumundaki ABD askerlerinin de etek altına saklanarak YPJ arması taşımaları normaldir.
ABD, Irak ve Suriye’deki çatışmalarda açıkça tarafını belli etmekte. Ortadoğu halklarının karşısında olduğunu hem sözlü hem de eylemli olarak ortaya koymakta. PKK/PYD’nin kendilerinin kara gücü olduğunu defalarca söyledi Amerika sözcüleri. Ortadoğu halklarının karşısında olan ABD’nin Türkiye’ye dost olması beklenebilir mi? Ama ne yazık ki Türkiye’yi yönetenler, bu durumu nedense anlamak istemediler bir türlü. Bu anlamamazlık, Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini tehdit etmekte.
Türkiye’nin Güneydoğu kentlerinde PKK’ya karşı başlattıkları vatan savaşının aslında ABD-İsrail’e karşı yapıldığını defalarca söyledik. Ülkemiz, ABD emperyalizmine karşı bir savunma savaşı yapmakta. Savunduğu şey de vatanı... Bu durumu anlamayan iktidar ve muhalefet partileri havanda su dövmekteler. Bununla da kalmayıp ABD’den iktidar icazeti almak için kendi aralarında yarışmaktalar. ABD’nin barış ve demokrasi söylevlerine inanan aymazlar, Türkiye’yi uçuruma sürüklemek istemekteler. Türkiye, emperyalizme karşı verilen bir bağımsızlık savaşıyla kurtuldu ve kuruldu. Bağımsızlık olmadan ne Cumhuriyet ne de demokrasi olur. Yaşam da olmaz bağımsızlık olmadan...
ABD askerleri, PKK/PYD arması taşıyarak Türkiye’ye açıkça şunu söylemekte: “Ben, bu savaşta PKK’nın yanında, senin karşındayım.” Burada verilen ileti çok açıktır. Tabi anlayana... Bu durum, açıkça hem de dünya kamuoyunun gözleri önünde savaş ilanıdır Türkiye’ye.
PKK’yı solcu ve halk dostu sanarak ona destek veren sol gruplara da bir sözümüz var burada. PKK’nın kuyruğuna takılıp terör örgütüne destek vererek ABD’ye hizmet ettiğinizin farkında mısınız? Ne zamandan beri solcular emperyalizmin maşası oldular? Emperyalizmin maşası olunca solcu ve ilerici olunmaz. En büyük gericilik, emperyalizme hizmettir.
PKK’lılar dün “Biji Serok Obama!” sloganları atmışlardı. Bugünse ABD askerleriyle omuz omuzalar. Her dönemde emperyalizmin piyonu oldular. Kime karşı? Türklere, Kürtlere, Araplara, Farslara ... karşı.
Şimdi sorumuz şu: Güneydoğu’da hendeklere gömülen PKK saflarında ölü ele geçirilen kaç tane yabancı uyruklu terörist var? Bu yabancılar, hangi ülkenin yurttaşı? Ayrıca terör örgütünün kullandığı silahların menşei ne? Hangi dost(?) ülkelerin silahları Türkiye’ye karşı kullanılmakta? Geçen günlerde düşürülen Türk helikopteri kimin silahıyla vuruldu? Bu soruların yanıtları kamuoyuna verilmelidir. Verilmelidir ki dostu, düşmanı tanıyalım.
Tüm olanlardan sonra İncirlik üssü halâ açık mı kalacak? Düşmanı kendi topraklarımızda mı besleyip konuklayacağız? Vatan savaşında gaflete yer yok! Bu savaş, ABD’nin savaşı... PKK ve IŞİD piyon... Türkiye, ABD ile savaşını kazanmak zorunda. Çünkü var olmak için buna mecburuz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           28 Mayıs 2016




İSABEY’DE LİDYALILAR ÖNCESİ BİR YAŞAM


Denizli’nin Çal İlçesine bağlı İsabey Kasabası eski bir yerleşim yeri. Anadolu’nun Türkleşmesi sırasında uçbeylerinin yerleşim alanı olmuş. Eski, devingen bir uygarlık capcanlı yaşamakta orada.
Sırtını Çökelez Dağı’na vermiş kasaba, Baklan Ovası’na bir atmaca gibi atlayacak gibi durur. Ovadaki tarım alanlarının çoğu İsabeyli çiftçilerindir. Arı gibi çalışkanlıkları örnek olur herkese. Ovada eski çağlardan kalma Höyük vardır. Höyük, zamanı durdurur, bir anda insanı çağlar öncesine götürür.
İsabey, benim ana memleketimdir. Okullar yarıyıl ya da yaz dinlencesine girdiğinde İsabey’e gitmenin heyecanını yaşardık ailece. Orta üçüncü sınıfı orada okuduğumdan kendimi şanslı sayarım. Çünkü farklı bir kültürü öğrenmenin fırsatını yakaladım bu sayede.
İsabey’e 29 Ekim 1972’de gittim. Okula kayıt oldum. Okula, kasabaya erken ısındım. Dedem, beni yanına alıp Demirler Mahallesi’ndeki Berber Necdet Trampacı'ya götürdü. Bana: “Saçın uzadığında buraya gel, Necdet Ağabey’in seni tıraş eder.” dedi. Ben de “Tamam...” dedim. 
Dedem, dükkândan çıkana kadar Berber Necdet yerine oturmadı. Saygı ve hayranlık dolu bakışlarla dedemin gözlerinden ayırmadı kendini. Ellerini önünde kavuşturmuş öylece dinliyordu. Ne de olsa karşısında bilgeliği herkesçe kabul görmüş, Fahrettin Altay’ın İzmir’e giren süvarilerinden bir asker, kurtuluşun tarihini yazmaya küçük de olsa katkısı olan bir kişi vardı. Fırsat buldukça da bana yakınlık göstermeyi de ihmal etmemekteydi. Güleryüzlü bu adamı sevmiştim. Sıcak bakışlı, saygılıydı.
Dedem, Necdet’e : “Akşam eve dönerken buğdayını al.” dedi. Ben, merak içindeyim. Dükkândan çıktık. Ben, sormadan dedem anlattı. Bir yıllık tıraşıma karşılık, bir ölçek buğday vereceğini söyledi. Bu nedenle istediğim zaman tıraşa gidebileceğimi belirtti. Ben de bir yıl boyunca yani ortaokulu bitirip yaz dinlencesini geçirinceye dek berber Necdet’e tıraş oldum. 
Havalar ısındı, yaz yüzünü gösterdi. Kasabaya dondurmacı gelmeye başladı. Çocuklar, sevinç çığlıklarıyla koşarak dondurmacıya koşarlardı. Dondurmacı, mahalleye girdiğinde bağırarak geldiğini haber verirdi. “Dondurmam gaymak!” sözü, en çok da çocukların işitebileceği tondaydı sanki. 
Ben de dondurma yiyeceğim, ama param yok! Ne yapmalıyım? Dedeme gitmeliyim, tabi ki... Dibekbaş’ındaki kahveye gittim. Utangaç bir bakışla dibeğin kıyısına oturdum. Dedemle göz gözeyim. Arada bakışlarımı kaçırmaktayım utangaçça. Güya ovayı seyre dalmışım gibi bakışlarımı uzaklara kilitlemiş öylece duruyorum. Tarih öncesinde kalma bir yontuyu andırıyorum karşıdan bakınca. 
Dibekbaşı’ndan sıcak havalarda ovaya baktığınızda sanki bir kaynar kazandır Baklan Ovası. Buharlaşır, duman tüter üstünde. Kupkuru topraktan bu kadar çok buharın nasıl çıktığına şaşırırsınız. Üzüm bağları altınızda bir yeşil deniz gibi uzanır. Yeşil, can getirir ovaya. Bağların arasından uzun boylu ağaçlar endam eder. Sanki bağ kütüklerini kucaklar gibidirler. Asmalar, meyve ağaçlarının alçaktaki dallarına ellerini uzatırlar.  “Beni al, yükseklere çıkar.” der gibidirler. 
Bağlar bittikten sonra ekin tarlaları başlar. Yeşil cennet, sarıya döner. Uçsuz bacaksız bir sarıdır bu. Sarının içine girdiğinizde güneş sizi kavurur. Gölgelenecek bir yer bulmak bile oldukça güçtür. Yakınlarda bulacağınız bir ahlat ağacı, imdadınıza yetişir. O küçük gölgeyi çoğu zaman düven çeken atlar ya da öküzler, inekler, yaz için ovaya getirilmiş tavuklarla paylaşmak zorundasınız. Eğer harman vaktiyse derme çatma çadırlar kurulur sıcaktan korunmak için. 
Tam karşıdaki Baklan Kasabası’na doğru baktığınızda sarı, yerini buharlaşmış bir yeşile bırakır. Buhar, kasabanın önünü tül gibi örter. Öyle bir tül ki rüzgârın esmesi bile onu yerinden kıpırdatmaz. Baklan’ın arkasında yükselen Beşparmak Dağı, kasabayı kucaklayan şefkatli bir nine gibidir. Çökelez’in karşısında diz çöken şefkatli bir nine... Oturduğu yerde kıpırdamadan durur öylece. Baklan Kasabası’nı saran tülün üstünden başını uzatır belli belirsiz. Ovaya adını veren de bu kasabadır. 
Baklan, Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde Denizli yöresinde ilk yerleştikleri yerlerden... Baklan’ın kurucusu Abdi Bey, kökleri Horasan’a dayanmakta. Kayı boyundan bir uçbeyi. Baklan, Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli bir yer. Bu nedenle tarihsel bir önemi var.
Ova, dağların arasında büyükçe bir futbol alanı gibidir. Ova’yı saran dağların etekleri ise seyircilerin oturdukları tribünleri andırır. Dibekbaşı, Baklan Ovası’na kuş bakışı bakar neredeyse. Burada oturup Ova’nın seyrine dalmak doyulmaz bir zevk. Ben de ergenliğe yeni adım atan biri olarak türlü hayaller içinde Ova’nın içindeyim. Bağ, tarla, kasaba ve köylerde neler olduğunu düşünmekteyim. Türlü insan ve canlı görüntülerini zihnimde canlandırmaktayım. Bu düşünceler içindeyken telaşım da yok değil. 
Dedemden para istemeyi gururuma yediremiyorum. Dedem, anlasın istiyorum derdimi. Her dakika, bir gün gibi gelmekte. Ya dondurmacıyı kaçırırsam!.. Bu dondurmayı yemeliyim... 
Dedem, bir derdimin olduğunu anladı.  Yerinden yavaşça kalktı, bastonu aldı, kararlı adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Dedemin geldiğini görünce ayağa kalktım birkaç adım attım ona doğru. Burun buruna geldik. O, uzun boyu, heybetli duruşuyla Çökelez Dağı gibi durmakta karşımda. Bense sıska, kısacık boyumla gölgesindeyim. 
9 Eylül 1922’de İzmir’e giren süvari alayının yorulmaz neferi, karşımda bastonuna dayanarak durmakta. Yine de dik durmaya çalışmakta. Sol elinin başparmağı, köstekli saatinin bulunduğu yeleğinin cebinde. Titrek sesiyle “Bir şey mi söyleyeceksin?” diye sordu. Önce duraksadım. Sonra mırıltıyla karışık bir ses tonuyla “Evet!” dedim. “Dondurmacı geldi de...” diye sürdürmeye çalıştım sözümü. Hemen yanıtladı beni: “Ambardan bir tabak buğday al, dondurmacıya ver, dondurmanı al!” dedi. Eve koşarak gittim. Kenarları tırıtıklı bakır sahanı aldım. İçine buğdayı doldurdum. Koşar adım dondurmacının yanına vardım. Buğdayı verdim, dondurmayı aldım. Yalamaya başladım hızla erimekte olan dondurmamı. 
Dondurmanın tadı biraz farklı geldi bana önceden birkaç kez yediğim dondurmayla. Sordum. Dondurmacı bir öğretmen gibi sabırla anlattı bana. Buzdolabı olmadığından karla yapılıyor bu dondurma. Kışın Çökelez’in kuzey yamaçlarındaki mağaralara doldurulan karlar, yaz geldiğinde dondurmanın hammaddesini oluşturmakta. Kardan yapılan dondurma çocukların damak tadı, serinleticisi olmakta yaz sıcağında. 
Haftada bir gün gelirdi dondurmacı. Birkaç kez buğday karşılığında dondurmamı aldım. İşin tadına erişince dondurma yeme hevesim geçti. Bunun yerini meyveler aldı.
Hem berberde hem de dondurmacıda para çok az geçerdi. Kasabaya arada sırada uğrayan çerçilerin de para yerine değiş tokuşla alışveriş yaptıkları olurdu. Zaman zaman mahalle bakkallarının değiş tokuşa başvurdukları da olurdu.  Buğday (Diğer tahılların ve kuru üzümün de bu değişimde kullanıldığına tanıklık ettim.) karşılığında bu gereksinimleri karşılamak,  eski çağların bir alışkanlığı. Lidyalılar, parayı bulmadan önce alışveriş, değiş tokuş yoluyla yapılırdı. Yüzyıllar öncesinden kalan bu alışveriş sisteminin eski Lidya topraklarında var olması ne kadar ilginç. Değiş tokuşun paranın icat edildiği topraklarda paraya, zamana, kapitalizme meydan okuması dikkate değer bir durum. Kökleri tarihin derinliklerinde olan bir toplumsal alışkanlığın varlığı, paranın egemenliğine bir karşı duruş değil midir? Daha hakça bir ticaretin toplumda varlığını sürdürmesi, kapitalizmin tüm kirli ilişkilerine karşın yaşaması halkın eşitlikçi anlayışının bir yansıması değil mi? 
Keşke buğday karşılığında tıraş yapan Berber Necdetler, çocuklara kardan yaptığı dondurmaları özenle veren dondurmacılar var olsa bugünde... Var olsa da paranın kirliliğinden arınsa toplum...
Adil Hacıömeroğlu
22 Mayıs 2016

FORETİKA

Doğu Karadeniz’e özgü olan foretikaya, Of ya da Rize bezi de denir. Farklı ilçelerde değişik adlarla anılır. Foretika, Of yöresindeki adıdır yöreye özgü bezin. Foretikadan genellikle iç çamaşırı yapılır. Türkiye’nin kapitalizmin hışmına uğramadığı dönemlerde köylerde yaşayan halk, neredeyse tüm yiyecek ve giyeceğini kendisi üretmeye çalışırdı. Çok temel ve yaşamsal maddelerin dışında çarşıda, pazarda alışveriş yapılmazdı, para harcanmazdı.

Yetiştirilen ürünlerin, kişilerin günlük gereksinmelerini karşılayacak nitelikte olmasına özen gösterilirdi. Yetiştirilen ürünlerin fazlası satılırdı. Komşular arasında daha çok ürün değiş tokuşu yapılmaktaydı. Çoğu zaman cepte para olmadığından komşunun ürettiği bir malı almak için, o malın karşılığında birkaç gün çalışmak zorunda kalınırdı. Fazla mal üreten kişi de komşusunun derdini anlar; onu kazıklama yerine, onun gereksinimini karşılama yolunu seçerdi. Bu nedenle komşuya kolaylık göstermek önemliydi.

Foretika, kendir liflerinin ip durumuna getirilmesiyle yapılırdı. Kendir, tarlaların daha çok sulanabilir bölümlerinde gereksinimi karşılayacak miktarda ekilirdi. Kendirler boy atıp olgunlaştıktan sonra dipten kesilirdi. Kendir lifleri, bitkiyi ince bir kabuk gibi sarar. Lifler, özenle bitkinin sert ve içi delik bölümünden soyulur. Bu lifler yumuşacıktır. Bu lifler, su dolu bir kaba batırılarak daha da yumuşatılır. Daha sonra elde eğrilerek iplik durumuna getirilir. Kendir iplikleri, başta foretika ve sicim olmak üzere birçok alanda kullanılırdı. Foretikaları, daha iyi ağarsın diye taşların üzerinde güneşte kurutulurlardı. Deniz kıyısında oturanlar bu işi, çakıl taşlarının üzerinde yaparlardı. Ara sıra bezleri deniz suyuyla yıkarlardı. Tuzlu su, foratikaları apak yapardı. Böylece de bezler daha parlak ve güzel görünürlerdi. Bu da foretikaların pazarlanmasını kolaylaştırırdı.

Kendir gövdesinin içi boydan boya delik olan kısmına ise kunci adı verilirdi. Kunciler çok enerji veren bir yakıt değildi. Dumanı bol, ısısı azdı. Ancak kurumuş kunciler ateşi tutuşturmak için kullanılırdı. Ayrıca kunci ile yoğurt içmek alışkanlıktı çocuklar için. Günümüzde kullanılan plastik pipetlerin atasının kunci olduğunu söyleyebiliriz. Bu buluşu da Doğu Karadenizlinin keskin zekâsının hanesine yazsak fena olmaz.

Foretika yapılacak kendir iplikleri, daha güzel olsun diye o dönemin nadir ithal ürünlerinden olan İngiliz pamuk iplikleriyle karıştırılarak el tezgâhlarında bez durumuna getirilirdi. Foretikadan yapılan iç çamaşırları, aile üyelerinin gereksinimini karşıladıktan sonra fazlası satılırdı. Foretika, alıcısı çok olan bir bezdi. Özellikle sıcak iklimi olan bölgeler ve ülkeler foretika iç giyimleri yeğlerlerdi. Çünkü foretika, teri çekip çabucak kuruma özelliğine sahipti. Bu nedenle de sıcak yaz günlerinin vazgeçilmez, sağlıklı giyimiydi.

Doğu Karadeniz’de neredeyse her evde foretika ören tezgâhlar vardı. Birçok kadın, foretika örmeyi bilirdi. Dışa açılmayan, kapalı ekonomilerde halkın kendi kendine yetmesi ekonomik olduğu kadar, yaşamsal bir zorunluluktu. Bu nedenle evde foretika yapan bir tezgâhın olması ve ev kadınlarının bu konuda uzmanlaşması aile ekonomisine büyük bir katkıydı.

Kapitalizmin toplumsal ve ekonomik ilişkilere egemen olmasıyla el sanatları yok olmaya başladı. Foretika tezgahları, evleri işgal eden gereksiz aygıtlar olarak görülmeye başlandı. Birkaç kuşağı sağlıklı bezlerle giydirip donatan emektar tezgâhlar bir bir söküldü. Foretika gömleklerin yerini önce pamuk atletler, daha sonra ucuz naylon giysiler aldı. Yaz günü foretikayla serinleyen bedenler, naylonla yandı pişti. Sağlıklı kendir beziyle ferahlayan vücutlar, naylon karışımlı iç çamaşırlarla hastalıklardan kurtulamaz oldu. Para hırsı, sağlığı yok etti. El tezgâhlarında ustalıkla foretika ören usta eller, dünyadan bir bir göçmeye başladı.

Alınterinin aktığı foretikalar, bölgede bilinmez oldu. Rüzgârda tarlaların kıyısında nazlı kızlar gibi salınan kendirler yetiştirilmez oldu. Kunci mi? O da tarih oldu kendirle birlikte. Artık günümüz çocukları, yoğurdu kunci ile içmemekteler. Çünkü ne kunci var ne de annelerinin mayaladığı yoğurt.

                                                                        Adil Hacıömeroğlu

                                                                        11 Mayıs 2016

 

DAVUTOĞLU KİMİN ADAMI?


Başta muhalefet partileri olmak üzere bazı çevreler, Davutoğlu’nun başbakanlık ve AKP genel başkanlığı görevlerinden alınmasını demokratik bulmamışlar.  Biraz daha ileri giderek “Serok Ahmet”ten bir demokrasi kahramanı yaratmaya çalışmaktalar. “Serok” sıfatını kendi kendine almıştır Diyarbakır gezisinde. Yoksa ona bu sıfatı veren başkaları değil.
Ha, unutmadan da söyleyelim... Aynı Diyarbakır gezisinde temsil ettiği Türkiye Cumhuriyeti yasalarını hiçe sayarak kentimizin resmi adını bir yana bırakarak feodaliteyi çağrıştıran “Diyarbekir” sözünü kullanmıştır. Anlaşılacağı üzere bu gezide açılımcılık, feodaliteyi hortlatma vardı.
Her zamanki gibi liberallerin kuyruğuna takılan TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri, “Serok Ahmet”in görevden el çektirilmesinin antidemokratik olmadığını söylemekteler. Peki, bu doğru mudur?
Davutoğlu, bulunduğu görevlere nasıl geldi? Önce bu sorunun yanıtını verelim. “Hoca”nın siyasal geçmişi yok! AKP’ye önce Abdullah Gül’ün dış politika danışmanı olarak katıldı. Daha sonra TBMM dışından dışişleri bakanı oldu. 2011 seçimlerinde de milletvekili seçildi. Bugün Türkiye’nin başındaki bütün belaların gelmesinin mimarıdır kendisi. “Stratejik Derinlik” saçmalığıyla BOP’un oyuncağı olmuş bir dış politika oluşturmuş, bu da Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş. “Komşularla sıfır sorun” diyerek ortaya çıktı, sonunda “sıfır komşulu” bir Türkiye kaldı geride. Ergen çocuk hayalleriyle dış politika oluşturmaya çalıştı. Sonunda yalnızlaşan bir Türkiye var. Buna da “Değerli Yalnızlık” adını koydu hazret.
Davutoğlu’nu en büyük hayali, Osmanlıyı yeniden diriltmek. Bu nedenle de “Yeni Osmanlıcılık” hayaliyle ABD projelerinin hizmet eri oldu ne yazık ki...
RTE, cumhurbaşkanı seçilince AKP genel başkanlığı ve başbakanlık boş kaldı. Sözden çıkmayan, Erdoğan’ın dediklerini yapacak, kısacası sahibinin sesi olabilecek birine gereksinim vardı. Bu konuya en uygun Davutoğlu bulundu ve bu görevlere RTE’ce getirildi. Yani anlaşılacağı üzere bu görevlere seçilmedi Davutoğlu, atandı. Şimdi bu göreve geliş demokratik mi? Değil... O zaman görevden gidiş nasıl demokratik olacak? Liberallerin kuyruğundaki muhalefet bu adamcağızın göreve geliş biçimini neden eleştirmediler zamanında? Unutulmasın ki, bir kişi nasıl gelirse bir göreve öyle ayrılır o görevden. Davutoğlu’nu RTE getirdi, RTE de götürdü.
Gelelim yazımızın başlığına... Davutoğlu’nun gidişine en çok üzülen kim?
Dünyaca ünlü Amerikan merkezli dış politika dergisi Foreign Policy: “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti.” diyerek Davutoğlu’nun kimlerin işine yaradığını açıkça söylemiş.
Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada ise: “Başbakan Davutoğlu, ABD’nin iyi bir ortağıydı.” denmiş.
Şimdi akla şu soru gelmekte: ABD’nin Davutoğlu aşkı nedendir? Anlatalım... Davutoğlu’nun uyguladığı dış politika, a’dan z’ye ABD çıkarlarına hizmet etti. “Hoca”nın stratejik derinliği, Ortadoğu’yu alt kimlikler savaşına sürükledi. Başta Türkiye olmak üzere tüm komşuların güvenliği tehlike altına girdi.
Davutoğlu’nun görevden alınmasıyla bir dış politika değişikliğinin olacağı olasıdır. Halkımız “Her şerden bir hayır çıkar.” der. Davutoğlu’nun gidişiyle Türkiye’nin Suriye ile barışma iradesi dünden daha güçlü olacaktır. Rusya ile ilişkilerin düzelme olasılığı düne göre daha çok artmıştır. Suriye ve Rusya ile ilişkilerin düzelmesi, tüm bölgede olumlu rüzgârların esmesine neden olacak. Bu da Türkiye’nin lehinedir.
Davutoğlu’nun gidişine ABD üzülüyorsa biz sevinmeliyiz. Çünkü Türkiye’nin çıkarları Amerika ile çatışmakta. ABD’nin çıkarına olan Türkiye’nin aleyhinedir. ABD  çıkarlarına hizmet eden biri Türkiye’nin başından gidiyorsa bu, hayırlıdır.
Davutoğlu’nun peşinden ağlayan muhalefete gelince... Onlar gözyaşlarıyla ABD’ye yalvarmaktalar. Demekteler ki: “Davutoğlu gitti, ama biz varız ABD’ye hizmet için. Bizi görün!”
Türkiye, ABD’den uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmakta. Olması gereken yere doğru gitmekte Türkiye. Bu durum AKP’nin iradesiyle değil; tarihin, koşulların ve halkın zorlamasıyla olmakta. Unutulmasın ki dünya ülkeleri arasında ABD karşıtlığının en yüksek olduğu ülke, Türkiye.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Mayıs 2016



YOL MU, YOL ARKADAŞI MI ÖNEMLİ?


Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, her iki görevinden de tereyağından kıl çeker gibi çekilip olması gereken yere gönderildi. Bu durum karşısında Davutoğlu’nun açıklaması ilginçti. Kendince bir şeyler söyledi.
Derin felsefi(!) sözler ettiğini sanan biri Davutoğlu. İdealist görünmeye çalışmakta. RTE’nin görevinden el çektirmesi karşısında da yüreğe dokunacağını sandığı sözler etti. Doğaldır ki yüreğe dokunacak sözleri, yüreği olanlar anlar. Davutoğlu, ilkokul müsamerelerine çıkan çocuklar gibi. Yaptığı işi de bu ciddiyetle (!) yapmakta. Sürekli ağzı kulaklarında... Her sözünde din sömürüsü var.
“Refik ve hedef önemliyse hepimizin muhasebe yapması gerekiyordu. Refiklerimin de benim de. Cumhurbaşkanımız dâhil, siyasi tecrübesine güvendiğim dostlarımla istişareler neticesinde, AKP’nin birliği, devamı için refikin değişmesindense genel başkanın değişmesi fikri bende hâsıl oldu.” demekte Davutoğlu. Bu sözleriyle “refik”in hedeften, yoldan daha önemli olduğunu belirtmekte erken ergen psikolojisinin egemen olduğu müsamere çocuğu.
“Refik” sözcüğünün TDK Büyük Sözlükteki anlamı “arkadaş, dost”. Davutoğlu, demek istiyor ki “Benim için ideallerim, gittiğim yol önemli değil, önemli olan arkadaşlarımdır.”
Ünlü şairimiz Tevfik Fikret: “Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin.” demekte. Yani önemli olanın yanındakiler değil, hak bellediğin yolundur. Eğer davanın doğruluğuna inanıyorsan amacına ulaşmak için tek başına da olsan yolundan, davandan dönmeyeceksin. Buradan anlaşılacağı üzere Davutoğlu’nun gittiği yol hak yol değil. Değil ki yoldan vazgeçerek “refik”leriyle yürümek istemekte. Aslında Fikret’in bu özdeyişi, devlet adamı olmanın, vatanseverliğin de ilkesini ortaya koymakta.
Hz. Ali: “Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür.” demekte. Bu sözle hakikatin yanında yer almanın erdemi anlatılmakta. Diyelim ki dostumuz hep yanlış işler yapıyor, onun bu yanlışlarını onaylamak zorunda mıyız? Yanlış olduğunu bile bile dostumuz diye birine boyun eğmemiz mi gerekmekte. Dostumuzun hatır var diye tüm toplumun geleceğini ilgilendiren haklı bir yoldan dönecek miyiz?
Davutoğlu gibi görevlerine arkadaş sandığı kişilerce atananlar ne Fikret’i ne de Hz. Ali’yi anlayabilir. Bu iki büyük bilgeyi anlamak için erdemli ve cesaret dolu bir yürek, derin bir ulus sevgisi, aydınlık bir beyin, özgür bir akıl gerekmekte. Kula kul olmayı düşünce ve ideal sanan kişilerin bilgeleri anlaması olanaksız. Davutoğlu’nun hakikatin peşinde koşması için kırk fırın ekmek yemesi gerek. Bu da olanaksız.
Doğru yolunuz varsa zaten o doğru yolda doğru insanlarla yolunuz kesişir. Yanlış yoldaysanız, doğru kişilerle karşılaşıp dost olmanız çok zor. Davutoğlu’nun “refik”lerinin doğru mu eğri mi olduğuna gelince... Bu kararı da siz verin!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                        7 Mayıs 2016


MEHMETÇİĞİ TANIMAYAN YCHP’Lİ ŞAŞKIN


Kılıçdaroğlu’nun Abdüllatif Şener’in Türkiye Partisi’nden transfer edip genel başkan yardımcısı yaptığı Yasemin Öney Cankurtaran, partisinin Antalya İl Başkanlığında konuşmuş.  Yasemin Hanım, bu konuşmasında, “Mehmetçiğin operasyon taktiğini İsrail’e, Güneydoğu’yu da Gazze’ye” benzetmiş.
Yasemin Hanım, ne Mehmetçiği tanıyor ne de Gazze’yi biliyor. Mehmetçiği, Gazze’de çoluk çocuk demeden Filistinlileri katleden İsrail askerine benzetmek hem bilgisizlik hem aymazlık hem de art niyetliliktir. YCHP’nin Türkiye Partisi kurucusu olan genel başkan yardımcısı, işgal ettiği koltuğun, görev aldığı partinin tarihsel önemini, geçmişini de bilmemekte. Mehmetçiği, dünyada farklı kılan özelliklerin farkında değil. Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşı kahramanlarının kurduğu bir partinin yöneticisinin bilgisizlik içinde böyle bir açıklaman yapması kabul edilemez.
Cankurtaran: “Türkiye’de bir iç savaş yaşandığını ileri sürerek “Savaşı kimin çıkardığının da belli olmadığını” söylemiş. Türkiye’de bir iç savaş yaşanmıyor. Türkiye, ABD-İsrail’in saldırısına karşı kendini savunuyor. ABD-İsrail, bu saldırıda PKK ve IŞİD’i kullanmakta.
Yasemin Öney, savaşın olduğunu görüyor da savaşı kimin çıkardığını bilmediğini söylüyor. Bu durum, Türk siyaseti açısından talihsizliktir. Devleti yönetmeye talip olan bir partinin yöneticisinin siyasal olaylardan bu kadar habersiz olması düşünülemez.
Ey Yasemin Öney, sen nerede yaşıyorsun? Ortadoğu’yu kan gölüne kimin çevirdiğinin farkında değilsen, o koltukta ne işin var? ABD yöneticilerinin Ortadoğu’daki müttefiklerinin, kara güçlerinin PYD/PKK olduğunu defalarca söylediğini de işitmeyip okumadın mı? Öldürülen PKK militanlarının ellerinde bulunan ABD malı silahlardan da mı haberin yok? Bütün bunlardan habersizsen sen, ne iş yaparsın?
Bak Yasemin Hanım, koltuğunu işgal ettiğin parti Mehmetçiğin işgal güçlerine karşı savaşını yönetmek için kuruldu. CHP’nin ilk genel başkanı Atatürk de bir Mehmetçikti. Mehmetçik yalnız Türklerin değil, tüm dünyanın saygısını kazanmış bir askerdir. Öncelikle CHP ve Cumhuriyet tarihini öğrenmelisiniz. Öğrenmelisiniz ki, oturduğunuz koltuğu hak ediniz. Ayrıca şu yazıyı da (Mehmetçik http://adiladalet.blogspot.com.tr/2014/08/mehmetcik.html) okuyunuz, belki Mehmetçik hakkında az da olsa bilgi sahibi olursunuz.
Türkiye’yi saldırgan bir devlete benzeterek bölücü örgütü ve onun arkasındaki güçleri aklamaya çalışan birini, CHP’ye yönetici yapmak Kılıçdaroğlu’nun bir başarısı(!) olsa gerek. Dersimli Kemal; CİA’nın yan kuruluşunun haber elemanı TR 705’i, Atatürk’e “kefere” diyen ve oğlu Ensar Vakfında ders veren Bekaroğlu’nu genel başkan yardımcısı yapmıştı. Şimdi de Mehmetçiği, İsrail askerine benzeten şaşkın aymazı buldu kendine yardımcı. Bekleyelim, görelim bakalım, Dersimli Kemal Atatürk’ün kemiklerini sızlatmak için daha ne marifetler gösterecek?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           13 Nisan 2016

“RUS DEVLETİ İLE GÖRÜŞÜYORUZ”


10 Nisan 2016 Pazar... Aydınlık Gazetesinin manşetinde, başlıktaki tümce var. Şimdi bu sözü, “Kim söyledi?” diye herkes düşünmekte. Siyaseti, sığ düşünsel kalıplara sıkışarak ve emperyalist yönlendirmelerle yapanların aklına ilk gelen kişiler ya RTE ya da Davutoğlu’dur. Zayıf bir olasılıkla da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu gelir akıllara.
TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri mi? Kimsenin aklının köşesinden geçmez. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ya da Demirtaş... Bu liderlerin Türkiye’nin yaşamasal çıkarlarını korumak adına bir girişimde bulunacağını kimse düşünmez bile. Tıpkı iktidarda bulunan AKP yöneticilerini düşünmedikleri gibi... AKP yöneticilerini, koşulların dayattığı zorunluluk ve halkın yükselen öfkesi sıkıştırmadıkça Türkiye’nin lehine karar alarak girişimlerde bulunması neredeyse olanaksız.
Okurların meraklanıp heyecanlandıklarını sanıyorum. Evet, bu tümceyi söyleyen kim? Bu tümceyi söyleyen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek. Nerede mi söylemiş? Antalya’da... Rus uçağının düşürülmesinden sonra bozulan Türk-Rus ticaret ilişkilerinin mahvettiği Antalya, açıklamanın yapıldığı yer. Hem turizm gelirleri hem de tarım ürünleri dışsatımı neredeyse sıfırlandı bu güzel ilimizde.
Sayın Perinçek, Antalya’da önce turizmciler ve üreticilerle bir dizi görüşmeler yapıyor. Sorunları yerinde dinliyor. Oradaki ekonomik felaketi tüm ayrıntılarıyla birinci ağızlardan öğreniyor. Sadece öğrenmekle yetinmiyor vatansever bir devlet adamının sorumlu davranışıyla gerekeni yapmak için kolları sıvayarak Türk_Rus ilişkilerinin düzelmesi için çaba harcıyor.
Perinçek, Antalya’da düzenlediği basın toplantısında: “Antalya, Türkiye’nin Rusya’ya açılan kapısıdır. Antalya’da yaşanacak sarsıntı, bütün Türkiye ekonomisini etkileyecek boyuttadır.” diyerek konunun önemine dikkat çekti. Özelikle turizmin canlanacağı, yaş sebze ve meyve üretiminin çoğalacağı bahar mevsiminde böyle bir açıklama Türkiye ekonomisi açısından büyük bir önem taşımakta.
“Perinçek; Suriye, Lübnan, Irak, İran ve Azerbaycan gibi bölge ülkelerinin Rusya’yla birlikte hareket ettiğini anımsatarak ‘Rusya dostluğu zorunludur. Vatan Partisi olarak yapıcı bir çalışma içindeyiz. Hem Rus devleti ile görüşüyoruz hem de Türkiye’yi yönetenlerin derhal harekete geçmeleri için çaba gösteriyoruz. Bazı sonuçlar almaya başladık.’diye konuştu. (Aydınlık Gazetesi, 10 Nisan 2016)” diye sürdürmekte manşetteki haber. Bu sözler ve Vatan Partisi’nin Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesi için yaptığı girişimler örnek olmalı hem iktidar hem de muhalefet partilerine.
Popülist yaklaşımlarla siyaset yapanlar, ne yazık ki ülke çıkarlarını unutmaktalar. Türkiye’nin ve Türk halkının çıkarlarının nasıl savunulacağını Perinçek’in yukarıdaki açıklamalarından öğrenmeliler. Vatanseverlik, sorumluluğu gerektirmede. Halkına karşı sorumlu olmayanlar, siyaset yapmayı salı günleri yapılan grup toplantılarında kendilerini mahalle kahvesinde sanmaktalar. Bu nedenle de laf atıştırmayı, birbirlerine bolca hakaret etmeyi siyaset yapmak olarak görmekteler. Ortalığı toza, dumana kaplatarak gerçekleri gözlerden saklamaktalar. Böylece de bu partilere oy veren yurttaşlar aldatılmakta.
Vatan Partisi’ne verilen oyların boşa gideceğini söyleyen güdümlü medya bülbülleri, öngörüsüz siyasetçiler, ABD ve AB sözcüsü politikacılar, dönekler, liberaller, PKK severler, kişisel çıkar peşinde koşan zavallılar... Şimdi görüyor musunuz kimlerin verdiği oyun boşa gittiğini? Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm bulamayan partilere verilen oyların nasıl da boşa gittiğini, bir işe yaramadığını anlıyor musunuz? Yüz altmış bir bin oyla Türkiye’nin en büyük sorunlarını tek tek çözümleyen Vatan Partisi’ne verilen oyların ne kadar değerli olduğunu fark ettiniz mi acaba?
Önce AİHM’de “Ermeni Soykırımı” yalanı çürütüldü. Şimdi Türk-Rus ilişkileri onarılmakta. Yarın bölücü ve gerici anayasa girişimi ortadan kaldırılacak. Bütün bu sorunlar, TBMM’ye girmeden çözümlemekte Vatan Partisi. Türkiye’nin sorunu çok... Bu nedenle de Vatan Partisi’ne gereksinmemiz çok fazla. Düzen partilerinden çözüm beklemek, Türkiye’yi zora sokmakta, Türkiye’nin birikimleri ve insan gücü boşu boşuna harcanmakta. Bu nedenle AKP, CHP, MHP ve hatta HDP’ye oy veren vatanseverler; emeğinizi yanlış yerde, boşuna harcamayın! Gelin Vatan Partisi’ne Cumhuriyet’imizi yeniden kuralım, Türkiye’nin sorunlarını Atatürk’ün izinden giderek çözelim.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           11 Nisan 2016



KILIÇDAROĞLU, AKP’Yİ YİNE KURTARDI


AKP’ye yakın Ensar Vakfı’nın Karaman’daki yurtlarında kalan kırk beş çocuğa cinsel tacizde bulunulması kamuoyunu ayağa kaldırdı. AKP yöneticileri önce olayın üzerini örtmeye çalıştılar. Pis koku, her yanı kaplayınca olayı örtmek olanaksızlaştı. Bunun üzerine yandaş, yobaz Vakfı aklamaya çalıştılar. “Olay, münferittir.” sözleriyle Vakfı, işin içinden sıyırma gayretleri görüldü. Ne yazık ki AKP’nin bu konudaki utangaç savunmaları bir işe yaramadı. Halktaki tepki çığ gibi büyümeye başladı.
Davutoğlu, mülteciler konusunda AB ülkeleri ile “Kayseri pazarlığı” yaptığını söylese de Türkiye’nin bu konuda büyük bir kazık yediği ortaya çıktı. Kamuoyu, mültecilerle ilgili homurdanmaya başladı. Türkiye’nin bir mülteciler ülkesi olmakta olduğu apaçık ortada. AKP, bu konuda da sıkıştı. Neredeyse savunmasız kaldı.
Terör örgütünün Güneydoğu kentlerini bomba deposu durumuna getirmesi ve bunun sonucunda her gün şehitler vermemiz, AKP iktidarına fatura edilmeye başlandı. Bu durumun “açılım” siyasetinden kaynaklandığını tüm kamuoyu bilmekte. Bu konuda fatura, hükümete kesilmekte halkımızca. Terörün azmasını, AKP’liler halka anlatamaz duruma gelmişlerdi. Şehit cenazelerinden homurtular, isyanlar yükselmeye başladı.
Ekonomik sıkıntılar artmaya, işsizlik çözümsüz bir toplumsal sorun durumuna gelmeye başladı. Ekmek savaşımının ayak sesleri işitilmeye başlandı.
AKP hükümeti, kıdem tazminatı konusunda köleci yasaları devreye sokmak üzereydi. Bu konuda emek cephesinin sert direnişte bulunacağı çok açık. Çalışanların onlarca yıllık emeğini bir kalemde yok edecek bir düzenlemenin insanların gözünün içine baka baka yapılması çok zor. Bu nedenle puslu bir ortam gerekmekte ki bu işi çaktırmadan yasalaştırmalı.
Tam da AKP tecavüz, taciz, çocuk istismarı, Kayseri pazarlığı, ekonomik bunalım, kıdem tazminatı, terör... derken elli milyon yurttaşımızın kimlik bilgileri sızdırıldı. Bu yurttaşlarımızın hepsinin seçmen olduğu düşünüldüğünde olayın ne kadar büyük çapta olumsuz sonuçları olacağı çok açık. AKP hükümeti kendi namusuna emanet edilen yurttaşların kimlik bilgilerini bile saklayamadı. Yurttaşların kimlik güvenliği ne yazık ki güvensiz ellerin elinde.
AKP hükümeti, dört yandan kuşatılmış durumdayken ve ne yapacağını bilmez bir durumda çaresizlik uçurumundan yuvarlanmaktayken imdadına Kılıçdaroğlu yetişti her zamanki gibi. Zaten yıllardır böyle olmuyor mu? AKP tökezlediğinde onu yerden tutup kaldıran ya Kılıçdaroğlu ya da Bahçeli. Onun içindir ki bu iki muhalefet liderine “AKP’nin koltuk değnekleri” adını takmış kamuoyu.
Kılıçdaroğlu, 5 Nisan 2016 günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Ensar Vakfındaki taciz/tecavüz olayına değinirken ve AKP hükümetinin sessizliğini, duyarsızlığını anlatırken “Aileden Sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette, o da konuşmuyor.” Bir siyasetçi, söylediği sözün ne anlama geldiğini bilmez mi? Eğer bu sözü, bilerek etmişse siyasetin iktidarıyla muhalefetiyle terbiye konusunda nasıl yerde sürüklendiğinin göstergesidir bu.
Eğer Kılıçdaroğlu, bu sözü, bilmeden konuşmuşsa bu durum da çok vahimdir. Böyle bir bilgisizliğin CHP’nin başında olması çok acıklıdır.
Kılıçdaroğlu, söylediği sözün kendisine ait olmadığını, eski AKP’li Bakan Güler’in Rıza Sarraf için kullandığını söylemekte bu sözü. Bu savunma biçimi, bilgisizliğin itirafıdır. Ne zamandan beri CHP genel başkanları sokak dilini örnek almaktalar? CHP yöneticisi olan biri, ne zamandan beri lumpenlere, bilgisizlere öykünmekte? CHP yöneticisi olan biri, sokak dilini kullananlarla onların dil ve yöntemleriyle mi mücadele eder?
Ta Atatürk’ten beri CHP yöneticilerinin efendilikleri, terbiyesi, sorumlu davranışları topluma örnekti. Bu sokak ağzı da nereden çıktı Kemal Bey? Sizin kılavuzunuz AKP’li bakanlar mı?
Kılıçdaroğlu, bilerek ya da bilmeyerek söylediği bir sözle kamuoyunun gündemini değiştirdi. AKP’ye can simidi uzattı. İktidar partisinin dar zamanında onun imdadına yetişti. Onun kurtarıcısı oldu. Hâlâ RTE ve AKP’nin Kılıçdaroğlu ve ekibince gönderileceğini düşünenler, gözünüzü açın ve gerçeği görün. Koltuk değneğinin ne işler yaptığını...
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               7 Nisan 2016
                                                                                  




NARIN BEREKETİ

                                                
Geçen hafta çocukluk arkadaşım Fatma Nuhoğlu, sosyal medyada yer alan köy enstitülü babamın fotoğrafına, yaptığı bir yorumda anımsattı narın bereketini.
Babam Oflu, annem de Çallı... Doğu Karadeniz’le Ege’nin bir bileşimiydi evimiz. Her iki yörenin gelenekleriyle büyüdük ben ve kardeşlerim. Her iki yörenin mutfağına özgü yemekleri tattık. Bu nedenledir ki hiç bilmediğim, farklı yörelere özgü yemeklere karşı tutucu davranmam. Farklılıklara açık olmam bundandır belki de...
Her yıl en az bir kez, kimi zaman da hem yaz hem de yarıyıl dinlencesinde Denizli’nin Çal İlçesine bağlı İsabey kasabasına giderdik. İsabey; verimli, türlü tarım ürünlerinin yetiştiği bir yerdi. Okumuş aydın bir kasaba... İnsanların uyumlu, barışçı davranışları göze çarpardı ilk bakışta. Uzlaşma kültürü gelişmişti. Bu nedenle kavga gürültü fazlaca olmazdı.
İsabey’de yetişen meyve sebzeler yaşadığımız Hayrat Bucağında (şimdi ilçe) yetişmezdi. İsabey’den dönüşte bavullar, torbalar yiyeceklerle doldurulmuş olarak gelirdik memleketimize. Dedem ve anneannem, gurbette sıla özlemi çeken annemin bu özlemini azaltmak için yörede ne yetişirse paketleyip torbalara, sepetlere doldururlardı.
Annemin diğer kardeşleri baba ocağına yakın oturduklarından oranın nimetlerinden yararlanırlardı. Dedem, yetiştirdikleri her üründe annemin hakkı olduğunu düşünür ikide bir de bu durumu dile getirirdi. Bu nedenle “Bahriye’nin ve çocuklarının hakkı kalmasın.” diyerek taşıyabileceğimizin üstünde bir yükle uğurlanırdık. Anneannem kara zeytini andıran, dedem de masmavi boncuk gibi duran gözlerinden yaş dökerlerdi ardımız sıra. Anneannem, beyaz tülbentinin ucuyla kurulardı zeytin bakışlarını, gözyaşı ırmağı içine akardı gürül gürül... Dedemin ise çoğu zaman imdadına cebindeki mendil, kimi zaman da kasketinin altına taktığı yağlık yetişirdi. Dedemin elleri titrerdi her zaman... Ağladığında vücudu tümden zangırdardı. Sert duruşlu, kaya gibi adam sıladan kuş gibi uçan kızının peşinden hüngür hüngür ağlardı. Duygularına gem vuramazdı. Bu nedenledir ki anneme, hep “Bahriye’m!” diyerek seslenirdi. Annem sağlam durmaya çalışırdı. O da çaktırmadan ağlardı. Denizli garajından otobüse binip şoför gaza bastığında dedemler görünmez olurdu ardımızda. İşte, o zaman annem ağlamaya başlardı var gücüyle. Denizli’nin bitek toprakları ardımızda kalıp Anadolu bozkırına doğru yol alırdık.  Acı Göl sağımızda upuzun uzanırdı maviden beyaza kesilerek. Sandıklı-Dinar arası kasvetlendirirdi bizleri. Çorak toprak, acı bir sarı hüznü yüreğimize oturturdu. Annemi rahatlatmak ve dikkatini dağıtmak için benim bir küçüğüm olan kardeşim Hürriyet’le (2005’te acı bir trafik kazasında iki yeğenimle yitirdiğim sevgili kardeşim, içimde her gün büyüyen bir yaradır.) kendi aramızda yarışmalar yapardık. Yüzümüzü otobüsün camına dayar, doğada ne görürsek onlarla ilgili sorular sorardık birbirimize. Hürriyet’i araba tutardı. Bu nedenle oyunumuz uzun sürmez bir süre sonra uyuyakalırdı. Diğer iki kardeşim çoktan uyumuş olurlardı.
Yolculuk sırasında babama bakardım yan gözle. Gazete ya da dergi okurdu; ama onun ela gözlerindeki buğu Karadeniz dağlarının sisi gibiydi. Yolculuk boyuncu buğulu gözlerle bakardı çevreye. Pek konuşmazdı, zorunlu durumlar dışında. Yolculuk boyunca sessizliği yeğlerdi. Oysa günlük yaşamında konuşmayı severdi.
Otobüsümüz Sandıklı’ya yolcu almaya girmeden annem de uyuyakalırdı. Araba tutardı onu da. Yolculuğumuz uzun sürerdi. O zamanlar otobüsler bugünkü kadar konforlu değildi. Yollar berbattı. Kestirme yerine, dolambaçlıydı. Ankara’ya gelince aktarma yapardık. Bavulları, çuvalları, başta üzüm olmak üzere türlü meyvelerle dolu altın sarısı sepetleri indirip bindirmede babama yardım ederdik. Herkes elinden geldiğince çabalardı. Akşam olmadan yetişirdik Of’a giden otobüse. Otobüslerde hiç uyumazdım. Uyumadığım için otobüs sürücüsü, beni yanına çağırır geceleri söyleşirdik onunla. Bu nedenle oturduğumuz koltuklar rahatlar, kardeşlerim daha güzel uyurlardı. Ben de geceleyin önce sarıya kesen bozkırın, sonrasında Karadeniz’in yemyeşil doğasının tadını çıkarırdım. Eskiden beri coğrafya ve tarihe meraklı olduğumdan şoförle bu konularda konuşurduk. Şoförler, kimi zaman gerçek kimi zaman da palavra olduğu kolayca anlaşılan olaylar, öyküler anlatırlardı. Yolculuk, molalarla soluk alırdı.
Of’a geldiğimizde çok sevinirdik. Annemin hüznü dağılır, evine ulaşmanın mutluluğu okunurdu gözlerinden. Hemen köyümüzün dolmuşuna biner, evin yolunu tutardık. Araba yolu, köyün merkezine varmadan evimizin üst yanından geçerdi. Dolmuş, evimize giden patikanın başındaki ulu gürgen ağacının dibinde durunca birden amcamlar, komşular koşarak gelirlerdi. Göz açıp kapanıncaya kadar yüklerimiz bir çırpıda evimizin önündeki erik ağacının dibine yığılırdı. Annem, hiç oturmadan üzüm sepetinden çekirdeksiz, razaki ve kadınparmak üzümlerini lengere doldurur, yıkar komşularımıza ikram ederdi. Babam da bal erikleri sepetten çıkarıp yıkar, çocuklara paylaştırırdı. Evimizin bahçesi mutlulukla dolup taşardı. Bunca yolu gelmişiz, içimiz dışımıza çıkmış, uykusuzmuşuz kimin umurunda. Bizler de uyumak, dinlenmek gereksinmesi duymazdık. Çünkü bir aylık ayrılık bize çok uzun gelirdi.
Yarıyıl dinlencesinde İsabey’e gittiğimizde torbalarımızın vazgeçilmezi nardı. Kışın Hayrat’ta yaşardık. Babam orada öğretmendi, bizler de orada okula giderdik. Hayrat’a döndüğümüzde narları arkadaşlarımızla paylaşırdık. Annem, “Nar yerken tek bir tanesini yere dökmeyin. Dökerseniz cennete gidemez, günaha girersiniz.” derdi. Biz de arkadaşlarımızla nar yerken aşırı özen gösterir, tek bir tanesini yere düşürmezdik. 
Annemin nar tanelerini yere düşürmeme konusundaki uyarısının bir başka nedeni nar suyunun giysi, halı ve kilimlerde çok leke bırakmasıydı. Bu lekeleri sonradan temizlemek epeyce zordu.                        Nar, Doğu Karadeniz’de fazlaca yetişmezdi. Yetişenler, küçücük ve çok ekşi olurdu. Denizli nar memleketi... Lezzetli, kocaman narlar, Karadenizli biz çocuklar için farklı bir lezzetti tabi ki...
Yahudi inancına göre nar doğruluğun simgesi... Ayrıca Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan meyve elma değil, nar.  
Hıristiyanlıkta dini süslemelerde çokça kullanılır nar motifleri.
Kuran’da nar; Allah’ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olarak verilmiş ve ayrıca cennetteki bir meyve olarak anlatılmıştır. Görüldüğü gibi üç dinde de kutsal nar.
“... Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez. Enam, 141)” Kuran’da narın anlatıldığı surelerden birinden kısa bir alıntı yaptık. Ege yöresinde, nara kutsallık sağlayan geleneğin büyük bir olasılıkla dayanağı, Enam suresidir.
Arkadaşlarımızla nar yerken “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim oldu bin tane.” bilmecesini defalarca birbirimize sorardık. Kimi zaman bu bilmeceyi bir tekerleme gibi hep bir ağızdan haykırırdık.
Denizli yöresinin bir geleneği; dağlar, tepeler aşarak nehirler, bozkırlar geçerek Doğu Karadeniz’in dere şırıltılarının ezgisiyle yaşam bulan bir vadinin ortasına kurulmuş Hayrat’ına yaklaşık bin iki yüz kilometre yol alarak gelmiş yerleşmiş bir gelenek. Narın kutsallığı ve bereketi... Bu gelenekteki asıl amaç; tutumluluğu özendirmek, savurganlığı önlemek. Annemin bizlere öğrettiği bu geleneği, yıllar sonra bana anımsatıp o yılları yaşamama neden olan sevgili arkadaşım Fatma Nuhoğlu’na binlerce teşekkür...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           5 Nisan 2016