KPSS BİRİNCİLERİNE NE OLDU?

Sorularının çalınması nedeniyle KPSS’de iptal edilerek yeniden yapılan Eğitim Bilimleri Testinin sınav sonuçları 12 Kasım’da açıklandı. Soruların tamamını yapan kimse yok. Oysa iptal edilen sınavda üç yüz elli kişi tam puan almıştı. Bu sınavda en yüksek puan alan adayın yüz yirmi soru üzerinden yüz on bir net yaptığı açıklandı. İptal edilen sınav sonuçlarına bakıldığında önemli bir fark var arada.

İlk sınavın yapıldığı 10 Temmuz’dan, ikinci sınavın yapıldığı 31 Ekim’e kadar yaklaşık üç buçuk ay geçti. Bu kadar kısa sürede, sınava katılanların öğrendiklerini unutması olanaksız. Bu veriler, sınavda kopya çekildiğini kanıtlar nitelikte.

Bir de soru hırsızlığının yapıldığı sınavda tam puan alan adaylardan kaçı bu sınava tekrar girdi? Sınava girenlerden kaç tanesi, eski başarısına yakın bir derece almıştır? Bunlar, kamuoyuna açıklanmalıdır.

KPSS’de soruların nasıl yürütüldüğü basın yayın organlarında ayrıntılarıyla anlatıldı. Aşağı yukarı işin niteliği belli. Yargı, bu işi sürüncemeye bırakmadan hızlı kara vermeli. Yine bu konuda ihmali görülen her kim varsa, ÖSYM içinden ya da dışından gözünün yaşına bakılmamalı.

Binlerce kişi bu sınavlara varıyla yoğuyla alın terini son damlasına kadar akıtarak hazırlanıyor. Yoksulluğun, işsizliğin diz boyu olduğu ülkemizde sınavlara hazırlanmak ailelere büyük bir külfet. İnsanlar maddi, manevi güçlerinin sınırlarını zorlayarak çocuklarının sınavlara hazırlanmalarını sağlıyorlar. Bu büyük emek hırsızlığına “Dur!” demeliyiz.

Ülkemizde hemen hemen her alanda sınavlar yapılamakta. Bu durum büyük bir ekonomik sektörün de doğmasına neden oluyor. Yurttaşlarımız küçük yaşlardan itibaren bir sınav maratonun zorlu parkurlarında tüm enerjilerini tüketiyorlar.

Sınavların çokluğu ve yaygınlığı büyük bir rekabeti de beraberinde getiriyor. Bu rekabet tabi ki sınav sektöründe ekonomik alandadır. Sektördeki karlılığın yüksekliği, rekabetin de acımasızlığını birlikte getiriyor. Böylece de bu alanı hem ekonomik hem de ideolojik bir kazanç kapısı görenlerin, tüm kuralları alt üst etmesi olağan karşılanır oldu.

Kamu personeli olmak için daha işin başında, sınavda yolsuzluk yapanların memuriyette neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

KPSS’den başlanarak ülkemizde son yıllarda yapılan tüm sınavlar incelenmeli, kamuoyunun şüpheleri giderilmelidir. Kim bilir bakarsınız, bu işlerin altından da bir “Çapanoğlu” çıkar. Buna da bir “masumiyet” kılıfı uydurularak sumen altı edilir.

Adil Hacıömeroğlu
12 Kasım 2010

Not: 15 Kasım 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

“BEYAZ TÜRK” SÖYLEMİ

                   

         Son günlerde “Beyaz Türk” kavramı, topluma bilinçli bir biçimde enjekte ediliyor. Hem gazetelerde köşe yazarlarının bazıları hem de televizyonlardaki kimi tartışmacılar, bu kavrama sosyolojik ve siyasal bir dayanak bulmaya çalışıyorlar. Halkımızı, “beyazlar” ve “siyahlar” olarak bölmenin, ayrıştırmanın zemini böylece oluşturuluyor.

            “Beyaz” ve “siyah” ayrımının kaynağı, Amerikan ırkçılığı. Bu; köleci bir anlayışın, düzenin yarattığı bir insanlık ayıbı. Bu kavramlar, Türkiye gibi renk, dil, etnik köken, inanç ayrımının dünya ölçeklerine göre yaşanmadığı bir yerde söz konusu edilemez. Toplumda yapay ayrımlar yaratmak, kimseye yarar getirmez.

         Büyük bir gazetemizin (Hürriyet’in) eski yayın müdürü Ertuğrul Özkök, son bir buçuk ayda “Beyaz Türk” söylemiyle ilgili dört yazı yazdı. Bu yazılarının birinde Urla’yı “Beyaz Türkler”in yeni başkenti ilan ediyor yazar. Bu yazılarda Cumhuriyet düşüncesine sahip, Atatürk’e bağlı, okumuş yazmış, yüzünü çağdaşlaşan geleceğe dönmüş kişileri “beyaz” yapmış. Sanki bu zümre diğer kişilerden farklıymış gibi bir algı. Zaten öteden beri televizyonlarda kimi konuşmacılar, Kürtlerin ve yobazların Türkiye’nin zencileri olduklarını söyleyip duruyorlar. Bunu da Cumhuriyet’in yarattığını vurguluyorlar. Böylece de Türkiye’nin kuruluş ilkeleri tartışmaya açılıyor. Yine mağdur ve masum yaratma çabası…

         Türkiye bir etnik kökenin, inancın devleti olarak kurulmadı. Farklı etnik unsurların ortaklıkları üzerinde kurulup yükseldi.

         “Beyaz” olarak nitelenen kişilerin ezici çoğunluğu bu ülkenin köylerinden, kırlarından, bayırlarından kopup gelmiş dar gelirli ailelerin çocukları. Kısıtlı olanaklarla okullarda okumuş, öğrenim görmüş kişiler. Eğitimleri sonunda da meslek edinip geçimlerini sağlamaktalar. Hemen hemen hepsi işçi, memur, çiftçi çocukları. Cumhuriyet olanaklarıyla bugünlere gelmişler. Bu kişilerin kendilerine bu olanağı, nimeti sağlamış olan Atatürk’e, Cumhuriyet’e bağlılık göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Tam bağımsızlığı, devletçiliği, halkçılığı, laikliği savunanları seçkinler olarak nitelemek de son derece yanlış ve yapay. RTE, halkoylaması boyunca bunu özellikle vurguladı. “Üstünlerin hukuku mu, hukukun üstünlüğü mü?” söylemi, anayasa değişikliğiyle ilgili yürütülen kampanyanın şiarı oldu. “Üstünler” dediğiniz kişiler; devlet burslarıyla, ailelerinin kıt olanaklarıyla okumuş insanlar. Bugünkü yaşamlarına da bakıldığında “bir elleri yağda, diğer elleri de balda” değil. Cumhuriyet ahlakıyla yetişmiş bu kişiler; rüşvetin, suiistimalin, takiyenin, adam kayırmanın ne demek olduğunu bilmediklerinden “ek gelirler(!)” de edinemezler. Bu kişileri seçkin bir sınıfmış gibi göstermek çok yanlış. “Beyazın olduğu yerde, siyah da vardır.” düşüncesi belleklere yerleştiriliyor.

         Peki, son yılların bu modasının nedeni ne?

         Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, şehirli seçkinler zümresi ülkeye öncülük etti. Güç merkezleri bürokrasi, ordu, yargı ve bazı aydınlar oldu; siyasi kanadı ise CHP. Sosyolog Nilüfer Göle bu zümreyi "Beyaz Türkler" olarak isimlendiriyor. Beyaz Türkler, toplumu aydınlanmış bir despotizmle dönüştürmek istedi. 'Altı Ok’ denen Kemalist ilkeler oyunun kurallarım belirledi. Cumhuriyet'in tarihiyse bu ilkelere karşı itirazların bir tarihi. Köyden kente göç 70'li yıllarda zirveye ulaştı. Taşralı Müslümanlardan kurulu yeni bir orta sınıf ortaya çıktı. Göle bu grubu "Siyah Türkler" olarak adlandırıyor. Siyah Türklerin bazıları siyasette değişim arayışında; partileri Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Partisi. Siyah Türkler grubunun diğer üyeleriyse siyaset dışında, toplumsal içerikli bir eylem arayışına girdi. İşte Gülen bu ikinci grubun vaizi.” Bu değerlendirme Newsweek yazarı Dr. Rainer Hermann'ın. Ne kadar ilginç değil mi? Siyah, beyaz Türkler ayrımcılığını nasıl da kafamıza çivi gibi çakıyor. Etnik ayrımcılıktan sonra şimdi de siyah, beyaz Türk ayrımı.

 

         Dr. Hermann’ın yazısından başka bir bölüm de ilgi çekici. “Yönetici Kemalist seçkinlerse ilke olarak, kişisel alan dışına çıkan her dinin siyasileştiğine ve devletle toplumu dinsel bir düzene doğru sürüklediğine inandılar. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin başlıca prensibi olan lâiklik, tıpkı Fransız geleneğindeki gibi, toplumsal alanda dini yasaklıyor. Bu sekülerleşme değil. Gülen ise dini toplumsal bir güç olarak kamusal alana yeniden taşıdı. Ayrıca, demokrasi ve çoğulculukla uyumlu bir Müslüman kimliği yaratmayı başardı.” Kemalistler seçkinmiş öyle mi? Toplumda önce bir yara aç, sonra da kaşı kaşıyabildiğin kadar.

         Okyanus ötesinden bize bir toplumsal, siyasal düzen biçiliyor. Ilımlı İslam önümüze konuyor. Kemalizm, okyanus ötesinden seçkinci bulunuyor. Dinsel bir toplumun oluşturulması için uzaklarda bizim yol haritamız çizilmekte.

         İşin doğrusu, ABD’nin Türkiye sevgisine(?) hayranlık duymamak elde değil. Hele Amerika’yı tanımasak, İslam’a duydukları sevgi karşısında gözlerimiz yaşaracak. Yeni Dünya’nın da Müslüman olduğuna neredeyse inanacağız.

         Kimsenin aklına şu soru gelmiyor: “ABD, bizi dinsel bir siyasete neden teşvik ediyor?” Birinci Dünya Savaşı öncesi Alman İmparatoru’nun Müslüman olduğu yalanı ortaya atılmadı mı?  Bu ve benzeri yalanlarla on binlerce vatan evladının kanları değişik coğrafyaların topraklarını sulamadı mı? Sonunda da altı yüz yıllık koca bir imparatorluk ortadan silinmedi mi?

         Ülkemiz insanları siyah, beyaz kamplara ayrılıp Cumhuriyet’imiz hedef alınırken böylesi bir ortamda Kemalistlerin sorumlulukları daha da çoğalıyor. Biz bu Cumhuriyeti dişimizle tırnağımızla kurduk. Hem de emperyalist ve feodal seçkinleri alaşağı ederek.

Türkiye Cumhuriyeti, ABD işbirlikçisi liberallerin ayrımcı söylemlerine feda edilemez.

                                                                          Adil Hacıömeroğlu

                                                                          15 Ekim 2010

         Not: 15 Kasım 2010 tarihli Ulus gazetesinde yayımlanmıştır.

                  

 





 

 

CHP’DE NELER OLUYOR?

Çocukluğumdan beri siyasetin içinde oldum hep. Ancak ilk heyecanlı ve bizzat etkin olarak kampanyasına katıldığım seçim, 1973’tür. O yıllarda lise birdeydim. Karaoğlan efsanesinin, ülkenin dört bir tarafını sardığı yıllardı o zamanlar. İlk kez CHP’nin birinci parti olma fırsatını yakaladığı bu seçimlerde yediden yetmişe herkes elinden geldiğince çalışıp çabalıyordu. Seçimler, geniş bir halk imecesiyle yürütülüyor ve Ecevit hareketine, halk katılarak sahip çıkıyordu.

1973’te CHP’nin milletvekili adayları arasında genç politikacılar çoğunluktaydı. Bunlardan bugün de milletvekili olan Deniz Baykal, Önder Sav, Ali Topuz ve Kemal Anadol’u sayabilirim. Aradan yıllar geçti ve ömrümüzün yarı asrını devirdik. Siyasal yaşamımızda ise neredeyse bir değişiklik yok. Aynı yüzler, aynı isimler… Yıllardır politikacılıktan başka bir iş yapmayan, hep siyasetten geçinen (kısa süreli istisnai durum hariç) profesyonel politikacıların yaratıcı, üretken olması olanaklı mıdır? Ülkemizdeki siyasetçilerin birçoğu ne acıdır ki giderek halktan kopmaktalar. Yıllardır yaşamın ekonomik, sosyal sorunlarıyla uğraşmayan, riskini almayan kişilerin, bu sorunlara çözüm üretmeleri mümkün müdür? Siyasal yaşamını sürdürmek için parti içinde bir grup insanın desteğini alarak ve sadece onlarla ilişkili bir sosyal yaşam sürdürmek, politikacıyı geliştirir mi?

Yaşamının hedefine yalnızca politikayı oturtmuş, onu meslek edinmiş kişilerin ulus adına siyasete katacakları bir şey yoktur. Çünkü onlar, halkın kendilerine geçici bir süreyle verdiği bir görevi değil, “mesleklerini” icra ediyorlar. Kimse işini yitirmek, mesleğinden olmak istemez. Politika, meslek olmaktan çıkmalıdır. Yıllardır siyaset yapanların başarı hanelerinde acaba ne var? Torunlarına anlatacakları, halkın takdirle anacağı, yıllar sonra ders kitaplarında okutulacak hangi başarı öyküsüne sahipler? Yaşadıkları, en güzel olanaklarından yararlandıkları topraklara hangi maddi ve manevi kalıtı bıraktılar? Eğer bıraktılarsa bu kalıt; olumlu, gurur duyulacak bir şey midir, yoksa olumsuzluklarla yüklü beyhude işler midir?

Yıllardır seçim yitire yitire, ülkeyi gittikçe sağa çekilmesine neden olanların inatla koltuklarında oturmalarının nedenini anlamak olanaklı mı? Türkiye’nin iç ve dış itibarı zedelenirken, ulusal çıkarlarımız küresel güçlerin kurdukları masalarda yok edilirken, Atatürk ve arkadaşlarının bin bir emekle kurdukları Cumhuriyet’in kaleleri ele geçirilirken, ulusal sanayimiz çökertilirken, tarım ve hayvancılığımız mahvedilirken, madenlerimiz el âleme peşkeş çekilirken koltuğa yapışmaları hangi siyasal anlayışla açıklanabilir? Siyasetçinin amacı iktidara gelip ülkeyi yönetmektir. Bunu yapamıyorsa başarısızdır. Dünyanın her demokratik ülkesinde bu çark böyle işler. Hiçbir işletmede başarısız olmuş kişiler, işlerini sürdürmezler. Kısacası işten çıkarılırlar. Şimdi yıllardır başarısızlıklarına, başarısızlık ekleyen bu politikacıların çoktan işten çıkarılmaları gerekmiyor mu?

Politika işsize iş kapısı olmuş ülkemizde. Mesleğinde başarısız olanların, işini yürütemeyenlerin sığındıkları ballı(!) bir liman. Bunun son bulması gerek. Yetenekli, mesleğinde başarılı, çevresinde sevilen, saygın kişiler siyasette yerlerini almalı. Amaç siyasetten almak olmamalı, siyasete bir şeyler katmak olmalı. Siyasetten geçinen değil, siyaseti halka hizmet aracı olarak gören kişilere o kadar gereksinmemiz var ki…

CHP’de, 3 Kasım’da başlayan kavganın hep kişiler üzerinden sürdürülmesi içler acısı. Dostluk, söylenen sözlerin, paylaşılan sırların mahremiyeti, aynı çatı altında yol arkadaşlığı sevgisi, kişiye saygının esamisi okunmuyor. En kötü kavgalarda bile söylenmeyecek sözler havalarda uçuşuyor. İnsanın düşmanına bile söyleyemeyeceği sözler, düşüncesizce sarf ediliyor. Yarın yüz yüze bakmaları gerektiği unutularak televizyon kanalları bir bir gezilerek her türlü suçlama fütursuzca yapılıyor. Her iki tarafta da keskin militanlar, sözcüler var. Tartışma yok, kin kusma var. Eğer bir düşünsel ayrışma olsaydı, tartışma olurdu.

Düşünsel temelde bir ayrışma çekişme olmadığından kişisel suçlamalar ön plana çıkıyor. Parti kaybediyor, seçmen üzülüyor, halk umudunu tüketiyor kimin umurunda?

“Zavallı adam kardeşiyle kavga eder.” Sözü unutulmamalı. Eğer sen karşıtınla kavga edemiyorsan, bu konuda cesaretin ve donanımın yoksa yol arkadaşınla kavga edersin.

CHP’de eksik olan bir şey var: Sevgi. Partililer arasında sevgi bağları çok zayıf. İç çekişmeler, sevgiyi yok etmiş. Eleştiri yapanlara karşı düşmanca davranışın temelinde yatan bu sevgisizlik. Hizipçilik, bölgecilik dostluğu yok etmiş; etnik kimliğe, inanca ve kişilere odaklı örgütlenme anlayışı kardeşlik köprülerini yıkmış.

Bu kavga son hız sürerken RTE ve arkadaşları da ellerini ovuşturuyorlardır. Tüm başarısızlıklarına karşın, yollarına sert bir muhalifin çıkmaması nedeniyle tabi ki.

En çok üzüldüğüm de Kılıçdaroğlu. Neden mi? Siyasetin kirinden, pasından, ayak oyunlarından, vefasızlığından korunmak için çırpınıyor. “Yağmurdan kaçarken doluya tutulma” olasılığı yüksek bir yolda halkın “Kemal”i olmaya çalışıyor. Çevresini kuşatan siyaset bezirgânlarından kurtulursa halkla buluşup bütünleşecek. En büyük tehlike ise popülizm bataklığına sokulması. Bu dönemde iyi niyetli yeni siyasetçilere o kadar ihtiyaç var ki…

CHP’de ortalık toz dumanken ve kamuoyu da bununla meşgulken iktidar bundan yararlanmaz mı? Tabi ki böylesi bir fırsat kaçmaz. Taksimdeki bombalı saldırıyı PKK’nın yaptığını söylemeye bir türlü dili varmayan iktidar, konuyu unutturdu. Bölücü terör, gündemden düştü. Yine ABD’nin isteği üzerine Türkiye’de füze kalkanı kurulması sessiz sedasız kabul edildi. Sırada AKP’li bir milletvekilinin yolsuzluk yapanlara verilen cezaların azaltılmasını isteyen kanun teklifi var. O da bu toz dumanda TBMM’den geçer mi dersiniz?

Adil Hacıömeroğlu
6 Kasım 2010

Not: 11 Kasım 2010 tarihli KENT YAŞAM Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
13 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ATATÜRK GERÇEKTEN ÖLDÜ MÜ?

Bugün Ata’mızın aramızdan ayrılışının 72. yıldönümü. Yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu gibi benim de içimde gurur, üzüntü ve özlemle karışık bir acı var. Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran, bin yılın devlet adamı ilan edilen bir büyük adam gerçekten öldü mü?

Beden, biyolojik ömrünü tamamladığında ölür. Ruh ve yapıtlar ise yaşar. Ruhun, aklın insanlık için yarattıkları ölümsüzlüğe ulaşırken yüzyıllar boyunca toplumlara yol gösterir.

Yok oldu denilen bir ulusu; şanlı, büyük bir kurtuluş mücadelesiyle yeniden tarih sahnesine çıkaran O’dur. Emperyalist saldırganlığa dünya üzerinde ilk “Dur!” diyen bir mazlum ulusun lideridir O.

Ülkemizin dört bir yanında sayılamayacak kadar yapıt bırakan bir önderin ölmesi olanaklı mıdır? İş bilmez iktidarların tüm hoyratlık, savurganlık, mirasyedilikle yok etmeye çalışmasına karşın; hala ülkemizin dört bir yanında fabrika bacaları tütüyorsa bu O’nun eseridir. Yoksulluk içindeki bir halkın dişiyle tırnağıyla oluşturduğu ekonomik mucize O’nun önderliğinde gerçekleşti.

Yüzyılların süren ihmalleriyle her alanda geri bıraktırılmış bir ulusu, cehaletten kurtarandır O. Eğer ülkemizin dört bir yanında, en ücra köylerindeki okullarda çocuklarımızın mutluluk şarkılarını duyuyorsak bu O’nun sayesindedir.

Yurdun dört bir yanındaki yurttaş, okuma yazma öğrenmişse, dünya çapında bilim, kültür, sanat adamlarımız varsa bugün, bütün bunlar O’nun eğitim devriminin sonucudur.

İslam ülkeleri arasında her bakımdan en gelişmiş toplumsa Türkiye, bu onun yapıtıdır.

Eğer bugün yurdun dört bir yanında türküler söylenip halaylar çekiliyorsa O’nun sayesindedir. Horonlarda, barlarda, çiftetellilerde, zeybeklerde, bengilerde, baraklarda, bozlaklarda, uzun havalarda, ağıtlarda hep O vardır.

Şimdi kalkıyor birileri “Atatürk öldü.” diyor. Atatürk hiç ölür mü? Çanakkale’nin top sesleri susar mı? Anafarlar’daki, Conkbayırı’ndaki hücum naraları silinir mi gökyüzünün sonsuzluğundan? Sakarya’nın, Dumlupınar’ın çorak toprağından kim silebilir O’nun kahramanlıklarını?

Kulun, birey olması O’nun düşüncesidir. İlk kez halkla devletin arasındaki engel O’nunla kalktı. Yüzyıllardır ilk kez bir devlet yöneticisi, ülkemizin kentlerini, kasabalarını, köylerini ziyaret ediyordu. İşte O, Mustafa Kemal Atatürk’tü. Siz, otuz altı Osmanlı padişahından birisinin yurt gezisi yaparak yurttaşlarla sohbet edip dertlerini dinlediğini duydunuz mu? Siz kralların, padişahların, yüksek duvarlı saraylarda ne yiyip ne içtiğini bilen bir halka rastladınız mı? Ama Atatürk’ün sofraları da gönlü de hep halka açık olmuştur.

Eğer O’nun hazırlattığı, mimarı olduğu 1924 Anayasası’nın hemen hemen tüm maddeleri, Venezüella’nın yeni anayasası olarak kabul edilmişse bundan ancak gurur duymak gerekir. Hugo Chavez, değişik etnik kökenlerden gelen halkının ulusal bütünlüğünü korumak ve onları çağdaş bir toplum haline getirmek için Atatürk’ün düşünce ve uygulamalarından yararlanıyor. Bizim ülke yöneticilerimiz de küresel reçetelerden ve cemaat liderlerinden. Küba’da, Şili’de Mustafa Kemal’in büstleri varsa nedendir acaba? Bugün Yeni Dünya’nın güneyinde antiemperyalist sol hareketler, uyguladıkları sisteme “Latin Amerika Kemalizmi” adını veriyorlarsa Atatürk ölür mü?

O’nun ölümünden yıllar sonra Cezayirli bağımsızlık savaşçıları, Atatürk’ün fotoğraflarını göğüslere takarak Fransızlara karşı utku kazanmışlarsa O ölür mü?

Atatürkçülük, yeryüzünün en kalabalık ülkesi Çin’de zorunlu ders olarak okutuluyorsa böylesi bir dünya lideri ölür mü hiç?

Yıllardır ülkemizde O’nu öldürmek istediler. Yapıtlarını ortadan kaldırarak ya da onları içini boşaltıp anlamsızlaştırarak unutturmaya çalıştılar her şeyi. Kişisel çıkarlar, ulus çıkarlarının önüne geçirildi, gaflet çoğaldı. Ama tüm bunlara karşın O, hala yurdun dört bir yanında olduğu gibi dünyada da yaşamayı sürdürüyor.

Yeryüzünün her kıtasında yaşamayı sürdüren bir lider ölebilir mi? O’nu öldürmeye Ortaçağ artığı bir güruhun gücü yeter mi?

Her sabah uyandığınızda çevrenize dikkatlice bakın, ne göreceksiniz? O’nun, her baktığınız noktada var olduğunu, her cisimde yaşadığını ve ulusunu yaşattığını.

Evet, sizce Atatürk gerçekten öldü mü?

Adil Hacıömeroğlu
10 Kasım 2010

Not: 11 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

CHP’NİN TARİHSEL SORUMLULUKLARI

CHP işgal yıllarının umutsuzluğu ve yüzyıllardır süren Ortaçağ karanlığının külleri arasından doğan bir siyasal oluşumdur. Yoksulluğun, cehaletin, umutsuzluğun diz boyu olduğu bir dönemin olumsuz koşullarını değiştiren, Türkiye’yi çağdaş ülkeler arasına sokan büyük bir siyasal dönüşümün, devrimin, halk hareketinin önderidir.

CHP, ülkemizin emperyalist bir işgalden kurtarılması sürecinde yurdun her yerinde ortaya çıkan direniş örgütlerinin Kurtuluş’tan sonraki siyasal birliğini temsil eder. Esaretten, ulusal bağımsızlığa giden süreçte yeşeren ulu bir çınar. Partinin, ulusal bağımsızlığımızın önderi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulması, işin siyasal sorumluluğunu anlamlı kılar. Ulusu, emperyalist boyunduruktan kurtararak devleti kurmak, siyasal sorumluluğun tarihsel yükümlülüğünü artırmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonunda kazandığımız tam bağımsızlık, ulus egemenliğinin göstergesidir. CHP’nin ulusal egemenliği savunup koruması başlıca ödevidir. Çünkü kurucu bir partinin tarihsel sorumluluğu bunu gerektirir. Ulus devlet modeli de CHP’nin ve kurucusu Atatürk’ün düşüncesidir. Ulus devlet anlayışından vazgeçmek, geriye dönüşü olanaksız facialara yol açar. Ulusal devletin ortadan kaldırılması, şimdiden tahmin edemeyeceğimiz birçok bölünmenin fitilini ateşler. Bölünmeler ve bölünmelere yapılacak dış müdahaleler, onulmaz düşmanlıkları ortaya çıkarır. Bu durum yalnızca kendi insanımızı değil, içinde yaşadığımız tüm coğrafyayı rahatsız eder, bunalıma sürükler. Bu nedenle CHP, ulusal egemenliğimizi ve bütünlüğümüzü savunup korurken sadece bizim değil, komşularımızın da güvenliğini, barış içinde yaşamasını güvence altına almakta.

Küresel sermayenin ulus devletleri ortadan kaldırmak için gösterdiği olağanüstü çabaya karşı ülkemizde ve bölgemizde direnecek siyasal güç CHP olmalıdır. Bunun tersi, Türkiye’nin küresel güçlere teslimiyeti anlamındadır ki, bu felakettir.

CHP, sadece emperyalist işgale karşı bir direnişin mi simgesidir? Tabi ki hayır! O, aynı zamanda Ortaçağ taassubuna karşı bir halk hareketinin örgütleyicisidir. Bu yönü ona devrimci bir kimlik kazandırmakta. Bu devrimci anlayışın en büyük eseri de laik cumhuriyettir. Kuruluş dönemini izleyen yıllar, baş döndürücü bir devrim sürecini kapsar. Bu devrimler, ulusun modernleşmesinin itici gücüdür. Feodal gelenekler ve düzene karşı modern, çağdaş bir toplum görüşünü yaşama geçiren CHP’nin bu devrimci geleneğinden çark etmesi yenileşme değil; Ortaçağ anlayışına teslimiyet olur. Bu devrimci kimlik, neoliberal ve ılımlı İslamcı anlayışların yerleşmesi, uygulanması önündeki en büyük engeldir.

CHP’nin amblemi altı okta ifadesini bulan Atatürkçülükten vazgeçmek, CHP’yi liberal bir parti yapar ki buna ülkemizin gereksinimi yoktur. Çünkü mevcut iktidar partisi bu çizgidedir. Aslı dururken suretin bir değeri olmaz.

Eleştiriler, altı oka yöneltilirken en çok hedefe oturtulan ise devletçilik ve laikliktir. Bu iki ilkenin demode olduğu, çağın gerisinde kaldığı savı her geçen gün daha da yükselen seslerle ifade edilmekte. Gerçek böyle midir? Önce devletçiliği ele alalım. 24 Ocak kararları ve onun siyasal simgesi 12 Eylül darbesiyle yerleşen liberal anlayış; sınırsız, kuralsız bir özelleştirmeyle toplumdaki sosyal adaleti ortadan kaldırdığı gibi hızlı bir yoksullaşmanın da nedeni oldu. “Devlet şunu satar mı, bunu üretir mi?” gibi sorularla halkın büyük emek ve alın teriyle kurup büyüttüğü şirketler özelleştirme adına ortadan kaldırıldı. Üreticiyi destekleyen kuruluşların yok edilmesiyle de ülkemiz üreten değil, tüketen bir toplum durumuna getirildi. Liberalleşme, ülke ekonomimize öyle bir darbe vurdu ki bugün tarımsal ürünlerimizin bile birçoğunu ithal etmek zorunda kalıyoruz. Özellikle bölücü terörün destek bulduğu illerimizde özelleştirmenin oluşturduğu işsizlik ve yoksulluk dikkat çekicidir. Ülkemizdeki yoksulluğun, sosyal adaletsizliğin, üretim yoksunluğunun önlenebilmesi için devletçilikten vazgeçmek değil; aksine üretimin yaygınlaştırılması, artırılması, geliştirilmesi ve planlanması için devlet desteğine gereksinim vardır. Bu nedenle CHP, Batı’dan esen sert liberal rüzgârlara karşı sağlam durmalıdır.

En çok eleştirilen ise laiklik anlayışıdır. İrticacı kesim laikliğe ve dolayısıyla da cumhuriyete, Atatürk’e karşı olan kinlerini “laiklik” yerine “laikçilik” diyerek ifade etmekteler. Son zamanlarda bu söyleme liberaller de katıldılar. Ulus devletin de modernleşmenin de asıl dayanağı laikliktir. Bunun ortadan kaldırılması, küresel güçlerin hedefine ulaşmalarını kolaylaştıracaktır. Ayrıca tüm Müslüman ülkeler için önemli bir model olan Türkiye’nin bu özelliğinin yok edilmesi de küresel egemenler için önemli bir amaç. Bugün kamplaşarak bölünmekte olan toplumumuzu bir arada tutan en önemli cumhuriyet ilkesi, bu saldırılardan kurtarılmalı. Bu nedenledir ki laiklik, CHP’nin vazgeçilmezi olmalı.

Atatürk dönemindeki siyasal durumu, bugünün değerleriyle karşılaştırarak “dâhice(!)” çıkarımlarda bulunan liberal ve irticacı seslerin gürültüsüyle görüş, çizgi değiştirmek CHP’ye yakışmaz. Öncelikle cumhuriyetin kuruluş yılları ve devrimlerin gerçekleştirildiği koşullar iyi bilinmeli. Var olmayan bir şey için birilerini ve kurumları suçlamak art niyetli bir kurnazlıktır. Atatürk dönemi, o zamanki Avrupa ile karşılaştırılmalı, bugünkü ile değil. O zamanki koşullar göz önüne alındığında Türkiye’nin çok kısa bir sürede nereden nereye geldiği anlaşılır. Demokratik uygulamalar konusunda neredeyse Avrupa ülkelerinin tamamından ileride olduğu görülür. İnsanları, kurumları, sistemleri, düşünceleri ve uygulamaları değerlendirirken vicdanlı, tarafsız, akılcı yöntemlere gereksinim vardır. Küçük siyasal çıkarlar için onurlu bir geçmişi, tarihi reddetmek yanlıştır. Bu nedenle bize dayatılmakta olan ılımlı İslamcı “laiklik(?)" anlayışı tuzağına düşmemek gerek.

Bir şeyi yapmanın zor, yıkmanın ise kolay olduğunu hatırdan çıkarmamalı.

CHP’de yenilik gerekli midir? Tabi ki evet! Ama bu temel ilkelerin değiştirilmesiyle tarihsel misyonu inkâr ederek olmamalı. Değişim ve yenileşme yine altı okun içindedir. Çünkü bu oklardan birisi de devrimciliktir. Devrimcilik sürekli devinimdir. CHP’de değişmesi gereken halktan kopuk, kişisel çıkarları, ulusun çıkarlarından üstün tutan anlayıştır. Zaten böyle bir anlayış, CHP ve altı okla bağdaşmaz. Küresel güçler, CHP’ye değişerek liberal olmayı dayatıyor. Bu olumlu yönde bir değişim değil, tersine geriye gidiş olur.

CHP’yi CHP yapan altı okudur, kurucusu Atatürk’tür, “az zamanda” gerçekleştirdiği büyük cumhuriyet devrimleridir. Bunlar, CHP’nin vazgeçemeyeceği tarihsel sorumluluklarıdır. Rengini, kimliği yitirmiş bir CHP, Atatürk’ün CHP’si olmaz.

Adil Hacıömeroğlu
4 Kasım 2010

REFAH OLMADAN DEMOKRASİ OLUR MU?

Merkezi Londra’da bulunan uluslararası düşünce kuruluşu Legatum Institute tarafından yapılan yüz on ülkenin yer aldığı refah listesinde Türkiye ortalamada sekseninci sırada yer aldı. Her gün televizyonlarda pembe tablolar çizen hükümet yetkililerimiz, bu araştırma karşısında sessiz. Legatum Institute, listeyi ekonomi, fırsat eşitliği ve girişimcilik, yönetim, eğitim, sağlık, kişisel ve ulusal güvenlik, kişisel özgürlük, sosyal sermaye kriterlerini dikkate alarak hazırladı. Legatum, ülkeleri bu sekiz kategorinin her biri için ayrı ayrı değerlendirip sıraladı. Kategoriler sıralamasındaki yerimizse daha da ilginç.

Devlet kurumlarında güvende elli birinci sıradayız. AKP hükümetinin yerden yere vurduğu devlet kurumlarından yargıya güvende yirmi üçüncü, orduya güvende ise yirmi dokuzuncu sıradayız. İktidar partisinin tüm eleştiri ve karalama kampanyalarına karşın yine de bu iki kuruma güven çok fazla sarsılmamış.

Fırsat eşitliği ve girişimcilikte elli üçüncü sıradayız. Bu ülkemizde fırsat eşitliğinin olmadığının bir kanıtı. Zenginleşmenin, iş kurmanın iktidar yanlısı olmakla eşdeğer olduğu bir ülkede bundan iyisi de beklenmez zaten. Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana yerden pıtrak gibi biten “yetenekli(!)” zenginlerimizin neredeyse tamamına yakını iktidar gücünü arkasına alanlardan çıkıyor. Son yıllarda ise bu durum daha da belirgin hale geldi. İşte, biz de demokrasinin(?) en çok bu yönünü seviyoruz. Nasıl olsa bir gün ben de iktidar yanlısı olurum, benim partim kazanır düşüncesiyle sıramızı bekleyip fırsat kollamaktayız.

Sağlıkta elli yedinciyiz. Bu hiç de şaşırtıcı değil. Gelir dağılımının son derece adaletsiz, sosyal güvencenin yetersiz olduğu ülkemizde sağlık alanındaki hızlı özelleşme dikkat çekici. Özel sektöre terk edilen sağlık sistemi, cebinde parası olanların hizmetine amade.

Eğitim alanında ise ortalamanın gerisinde, seksen ikinciyiz. Yani dünya ülkeleri arasında alt sıralarda. Eğitimi, kendi ideolojik, siyasal hedefleri için düşünüp planlayan; ülke çıkarlarını, çağdaş gelişmeleri ıskalayan, böylesine yaşamsal bir alanı cemaatlere terk eden bir ülkenin bu durumu şaşırtıcı olmasa gerek. Eğitim, ülkelerin kalkınmasında, modernleşmesinde, çağdaş ölçüleri yakalamasında, kulun birey haline gelmesinde en önemli güçtür. Biz, bu gücü cemaatlerin ve ideolojik siyasetin emrine sokarsak dünyada lider ülke olmamız da olanaksız hale gelir.

Kişisel ve ulusal güvenlikte seksen üçüncüyüz. Yani ülkemizde yaşayan kişiler kendilerini güvende hissetmiyor, kişisel ve ulusal güvenliklerini tehlikede görüyorlar. Bu içler acısıdır. Kendi güvenliğini tehlikede gören kişi, umutsuzluğa kapılır. Umutsuz ve güvensiz kişi, kendi güvenliğini kendisi sağlamaya kalkışır ki bu son derece olumsuz sonuçlara yol açar.

Kişisel özgürlükte doksan beş, sosyal sermayede ise yüz sekizinciyiz. Her geçen gün kişisel özgürlüklerin kısıtlandığı, muhalif söylemlerin baskı altına alındığı, basının tek sesli duruma getirildiği, eleştiri ve ifade hakkının gasp edildiği bir ülke durumuna gelmekteyiz. İktidarı eleştirenlerin, haksız uygulamalarına karşı çıkanların hapishanelere doldurulduğu bir ülkenin sıralamadaki bu derecesi şaşırtıcı değil. Hükümet yetkililerinin hakkını arayan, derdini dile getiren yurttaşlara karşı davranışları ise kabul edilemez düzeydedir. Yurttaşı azarlamayı, kovmayı, ona hakaret etmeyi marifet sayanlarca yönetilmekteyiz.

Sosyal sermayedeki rekorumuzsa ülkemiz gerçeklerinin aynası. Sosyal devletin ortadan kalktığının bir göstergesi. Kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyet’imizin ne hale getirildiğini bize en iyi anlatan veri bu işte. Sosyal devletin, sadakacıların insafına terk edilmesi bu acıklı durumu yaratmış. Sosyal devlet, ihtiyaç sahiplerine belli kriterlere, yasalara göre yardım edip sahip çıkar. Sadaka ise tamamen kişilerin vicdanına, keyfine bağlı bir yardım mekanizması. Hele bu sadaka dağıtımını, cemaatlerin inisiyatifine bırakmak son derece yanlış. Bu durum, toplumun ayrışmasına, bireyin kişi ve cemaatler karşısında boynu bükük kalmasına neden olur.

Refah listesinde Cezayir, Ürdün, Endonezya Türkiye’nin üstünde. Alttakiler mi? Bilmem söylememe gerek var mı? Onları da siz tahmin edin.

Fırsat eşitliğinin, kişisel özgürlüğün, sosyal devletin olmadığı; eğitim, sağlık, güvenlik hizmetlerinin yetersiz olduğu bir yerde demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla düzgün bir biçimde işlediği söylenebilir mi?


Adil Hacıömeroğlu
30 Ekim 2010

Not: 1 Kasım 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne http://adiladalet.com dan ulaşabilirisiniz.

CHP NE YAPMALI?

        Son yıllarda farklı toplum kesimlerinden CHP’ye eleştiriler yapılmakta ve CHP’nin müzmin muhalefet hastalığının nedenleri araştırılmakta. Bu konuda birçok öneri ve çözüm yolu ortaya atılıyor. Bu eleştiri ve önerilerin birçoğu günü kurtarmaya ve kişisel çekişmeleri, düşmanlıkları kamuoyunun gündemine taşımaktan ibaret. Bazıları ise yalnızca eleştiri yüklü, çözümlerden uzak. Çok azında ise çözüm yolları da önerilmekte. CHP yönetimleri ise yıllardır bu eleştiri ve öneriler karşısında günlük birtakım önlemlerle ve daha çok kişilere odaklı değişimlerle durumu idare etmeye çalışıyor. Kamuoyunda isim yapmış farklı kesimlerden kişileri aday listelerinin ilk sıralarına koyarak halka değiştiğini, eleştirileri ciddiye aldığını göstermeye çalışmakta ve kamuoyunu savuşturmakta parti yönetimi.

         CHP gerçekten yenileşmek, değişmek ve halkın isteklerine yanıt vererek ülkenin çığ gibi büyüyen sorunlarına çözüm bulmak istiyorsa öncelikle kişi odaklı politikalardan vazgeçmeli. Önemli olan sistem ve bu sistemi oluşturan anlayış. Eğer sistemi doğru temeller üzerine oturtursanız, doğru kişiler de bu sistem içinde yerini alır. Kişilere odaklı particilik anlayışı, CHP’nin halktan kopmasının önemli nedenlerinden. Bu durum hizipçiliği geliştirdiğinden parti içindeki yetkiyi halktan değil de hizipten alma durumu ortaya çıktı. Böylece parti örgütü hiziplere açılırken halka kapanmakta. Halkın geniş katılımının olmadığı, farklı görüşlere tahammülün gösterilmediği parti örgütlerinin yenileşip gelişmesi de olanaksızlaşıyor. Parti örgütleri halkın istekleri yerine, hizip mensuplarının isteklerini karşılamak durumunda kalıyor.

         CHP değişmek, yenileşmek, halkla bütünleşerek iktidara yürümek için ne yapmalı? Bu konudaki çözüm, kendi geçmişinde var. Menderes döneminin baskıcı, dışa bağımlılığa dayalı, yandaş kayırmaları yoluyla yeni milyonerler yaratma uygulamaları halkın adalet duygusunu zedelemişti. İşte, bu koşullarda iktidara karşı gelişen halk (özellikle de gençlik) muhalefetinin en önünde CHP’yi görüyoruz. Basının türlü bahane ve baskılarla susturulduğu, yayınlarının yasaklandığı dönemde genç CHP’lilerin (Bunların başında Bülent Ecevit ve Altan Öymen gelmekte.) Ulus Gazetesi’ni halka, elden dağıtmaları övgüye değer.

     Demokrat Parti’nin antidemokratik uygulamalarına karşı CHP, halkın demokratik isteklerinin sesi ve öncüsü oldu. Özgürlüğü savunan CHP, tüm hile ve entrikalara karşın 1957 seçimlerinde % 41,12 oy almayı başardı. Çocukluğumuzda Demokrat Partili bazı yakınlarımız, gurbette bulundukları İstanbul’da Menderes’e birden çok oy vermelerini ballandırarak anlatırlardı. Seçimlerde yapılan hileler övünçle anlatılır; bunun bir uyanıklık, kurnazlık olarak vurgularlardı. Her şeye karşın toplumun özgürlük ve adalet isteklerini sahiplenen CHP için bu seçim sonuçları önemli bir başarı.

         CHP’nin en çok oy aldığı seçim 1977’dir. Oy oranı, % 41,39’... Halkla bütünleşen bir CHP ve lideri burada ilgi çekicidir. 1977’ye gelen süreç, 1965 Kurultayı’yla başlayıp 12 Mart muhtırasıyla sürer. 1965 Kurultayı’nda CHP, ortanın solunda olduğunu açıklar. Partinin sola kaymasını sağlayan ekibin lideri Ecevit, Kemal Satır’ın yerine genel sekreter seçilir. Böylece gençlik ve dinamizm, durağanlığa galip gelir.

         12 Mart hareketi toplumsal muhalefeti, özellikle de solu bastırmaya yönelikti. Muhtıra verildiğinde Bülent Ecevit, CHP genel sekreteriydi. Askeri darbeye “Muhtıra bana verildi.” diyerek ilk karşı çıkan siyasetçi Ecevit’ti. Muhtıra sonrası kurulan Erim (CHP üyesiydi.) hükümetine CHP’nin destek vermesine de karşı çıktı Ecevit. Bu nedenle de genel sekreterlik görevinden ayrıldı. Bu davranışı, Ecevit’i darbeye karşı demokrasiyi savunan lider konumuna yükseltti. 14 Mayıs 1972’de ise CHP genel başkanı oldu. 1973 seçimlerine gidilirken darbecilere karşı demokrasi ve özgürlük bayrağı CHP’nin elindeydi.

         CHP’nin, “Ne ezen ne ezilen; insanca, hakça bir düzen! Toprak işleyenin, su kullanın.” sloganlarında ifadesini bulan ve simgeleşen sol programı liderini de “Halkçı Ecevit” yapmıştı. Bu solcu söylem, geniş halk kitlelerini CHP’ye yönelterek halkın solu benimsemesini sağladı. Ayrıca emekçi kesimlerin politize olması da ilgi çekici. Bu yükseliş ve değişimde CHP’nin daha solunda gelişen sol hareketlerin de önemli etkisi, katkısı olduğunu söylemek gerek.

         Yine bu dönemde parti kadrolarındaki gençleşme önemli. Yıllardır milletvekili olan ve partinin yönetim kadrolarını işgal eden, halktan kopuk, üretkenliğini, mücadele azmini yitirmiş kişilerin yerine heyecanlı gençlerin gelmesi örgütsel bir devinim yarattı.

         1973 seçimleri sonrası kurduğu koalisyon hükümetinde Kıbrıs, haşhaş ve kıta sahanlığı gibi konularda ulusal çıkarları savunan kararlı tutum, CHP’ye güç kattı.

         Kısacası; 1977’ye uzanan süreçte darbeye karşı demokrasiyi, sağcı sömürü düzenine karşı solculuğu, durukluğa karşı devingenliği, emperyalizme karşı ulusalcılığı savunan CHP halkın ezici siyasal desteğini alarak iktidara yürüdü.

         Bu süreçte bir dikkat çekici durumu da paylaşmamız gerekiyor. 1973 seçimlerinde din sömürüsünü politik merkezine oturtan bir MSP vardı. Bu seçimlerde % 11,8 oy alarak koalisyon hükümetlerinin değişmez ortağı oldu. Bu hükümetler döneminde imam hatip okulları kuruluyor, devlet içinde irticacıların kadrolaşmaları da sistemli olarak sürüyordu. 1977’de MSP’nin oyları % 8,57’ye gerilerken CHP’nin oyları % 41,39’a yükseldi. Din sömürüsüne dayalı siyasal anlayış; ulusalcı, solcu, özgürlükçü, emeği savunan siyasal anlayış karşısında yenilip geriledi.

         Bugün siyasal değişimi dinsel iletilerde arayan bazı CHP’lilerin bu tarihsel durumu göz önüne almaları gerekmez mi? Çözüm, CHP’nin tarihindedir, popülist politikalarda değil.

                                                                             Adil Hacıömeroğlu

                                                                             28 Ekim 2010

         Not: 1 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

         Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

 

CUMHURİYET BAYRAMI

  

         Bugün Cumhuriyet’imizin 87. yılını kutluyoruz. Türk tarihinin en büyük uygarlık projesi, atılımı olan Cumhuriyet devrimidir. Bugünlerde bazı art niyetli siyasetçilerimiz her türlü siyasal ve toplumsal sorunun ortaya çıkışının nedenlerini, Cumhuriyet’e ve kurucusu M. Kemal Atatürk’e bağlamakta. Her türlü sorunu (Bunların birçoğu yapaydır ve özellikle gündeme getirilmiştir.), Cumhuriyet Devrimi’ne bağlama hastalığı sağlıklı bir ruh hali değil. Bu durum; bitmez bir kinin, tükenmez bir intikam duygusunun açığa vuruluşu. Türk Devrimi ile çıkarları zedelenen, gerici feodal bir toplumsal düzenin karanlığından beslenen bir güruh hiçbir zaman Atatürk ve Cumhuriyet’i içine sindirmedi.

            Kendine aydın diyen birçok kişi, Cumhuriyet Devrimi’nin erken ve tepeden inme olduğunu söylemekte. Bu sav; yersiz, yanlış ve Cumhuriyet’e giden süreci anlayamamaktan kaynaklanmakta. 1923’e kadar Türk toplumu türlü modernleşme atılımları yaşadı. Türk Devrimi’ne karşı çıkanların en büyük savları ise yapılan devrimlerin yeniliklerin toplumumuzun dokusuyla uyuşmadığı düşüncesi. Gerçek böyle mi? Bu sav gerçek dışıdır. Neden?

        Türk toplumu tarihinin hiçbir döneminde katı din kurallarıyla yönetilmedi. Toplumumuzun geleneklerine, yaşam biçimine baktığımızda bu gerçeği yakından görürüz. Her bölgemizin, ilimizin, hatta ilçemizin kendine özgü halk oyunları var. Bunlar, bu toprakların binlerce yıllık geçmişini bize anlatan en önemli belgeler, göstergeler. Bu oyunlarımıza baktığımızda büyük çoğunluğunun kadın, erkek birlikte oynandığını görmekteyiz. Binlerce yıl, bu toprağın kadını ve erkeği el ele tutuşmuş birlikte halay çekmiş, horon tepmiş, ata barı oynamış; karşılıklı göbek atmış, zeybekte birlikte kutsal toprağımıza diz vurup gururlanmış.

         Yine tarihin derinliklerinden gelen türkülerimize baktığımızda kadınla erkeği birlikte görürüz. Birçok yöremizde var olan kadın ve erkeğin atışma geleneği bize her şeyi anlatmıyor mu? Bu atışmalarda kadın perde arkasında mı duruyor? Sevda türkülerimizde kadına karşı incelik başka nerede var?

        Geleneksel kadın kıyafetlerine bakıldığında bugün Cumhuriyet karşıtlarının savlarının temelsizliği anlaşılmakta. Yörelerin doğal koşullarına göre değişen başörtülerinin nasıl bir sanat ortaya çıkardığını görmemek olanaksız.

            Köylerimizdeki tarımsal faaliyetlere komşuların kadın, erkek ayrımı olmadan imece yapmaları bizlere bir şeyler öğretmiyor mu? Yine nişan, düğün, bayram gibi toplu kutlamalarda aynı şeyi görmekteyiz. Düğünlere cinsiyet ayrımı yapılmadan herkes katılır, birlikte eğlenilirdi.

             Bu topraklarda tarihimizin hiçbir döneminde “kaçgöç” yaşanmadı. Kadınla erkek arasına duvarlar örülmemiş, kadın evine hapsedilmemiş, yaşamın her alanında erkeğiyle omuz omuza olmuştur.

         “Geçmişte Ulus'ta günün kıyafetine uygun değil diye kasketli köylünün oraya girişi, yasaklandı. Sakal ve bıyık yasaklandı.” Bu sözler günümüz başbakanına ait. Cumhuriyetçi görünerek Türk Devrimi’ne yükleniyor partisinin grup toplantısında RTE. Kılık kıyafet devrimini eleştiriyor kendince. Tarihsel dayanağı olmayan birtakım savlarla Türk Devrimi’ni eleştirmek, onun getirdiği çağdaşlaşmayı halkın gözünde küçük düşürmeye yönelik bir anlayışı anlamak olanaksız. RTE’nin söz ettiği o köylünün kasketinin şapka devriminin bir sonucu olduğunu da bilmemek ayrı bir bilgisizlik. Köylümüzün fes ve sarık yerine kasketi benimsemesi devrimlerimizin bir başarısı değil mi?

             Ankara Ulus’ta kasketli köylülerin gezdirilmediğini söyleyen başbakan, o yıllarda Ulus Meydanı’nda Atatürk heykelinin yanında bir halk kürsüsünün olduğunu bilir mi acaba? Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen yurttaşlar ve Ankaralılar, o kürsüden her türlü istek, eleştiri ve düşüncelerini söylerlerdi. Bu düşünce özgürlüğünün tek parti dönemi olmasına karşın vardığı düzeyi gösterir. Bu kürsüler, ülkemizin tüm kent meydanlarında kuruluydu. Bu, Halkevlerinin öncülüğünde gerçekleşirdi. Günümüzde bir kent meydanına kurulacak bir kürsüden yurttaşın görüşlerini haykırması olanaklı mı?

            Yıllarca ulusal bayramlarımızı davul zurnayla kadın, erkek kutlayan halkımızın devrimleri benimsemediği söylenebilir mi? Cumhuriyet Devrimi’nin halkımızca benimsenmediğini söyleyenler, geçmişte fener alaylarının görkemini, bayram geceleri yurdumuzun dört bir tarafında düzenlenen gecelerdeki kalabalık katılımları anımsamalarını isterim. İl, ilçe, bucak merkezlerinde ve okulu olan köylerimizdeki bu gecelere, en uzak köylerden insanlarımızın çoluk çocuk nasıl coşkuyla katıldıklarını bilmemek bilgisizlik değilse bilerek emperyalizmin yıkıcılığına ortak olmaktır. Hele bunu bilip de inkâr etmek nasıl bir kötü niyet ve Türkiye düşmanlığıdır.

            Bugün ülkemizin neresine giderseniz gidin, en ücra köşedeki evlerde, kahvelerde, lokantalarda, köy odalarında, işyerlerinde Atatürk’ün fotoğraflarının başköşede olduğunu görürsünüz. Türk ulusu, Atatürk’ü hem kurtarıcısı hem de devrimlerinin mimarı olarak bağrına bastı. Halkın gönlünün derinliklerinde yer etmiş bir önderi ve O’nun devrimlerini toplumsal dokumuzdan söküp atmak kolay mı?

         1919’da başlayan Türk’ün devrimci uyanışına o zaman da karşı çıkanlar vardı. İşgalci emperyalistlerle işbirliği yapan saltanat yardakçıları, tatlı su liberalleri, yobazlar ve bölücüler ittifak halinde Kurtuluş Savaşı’na da Cumhuriyet Devrimi’ne hep karşı çıktılar. Her fırsatta dünün işgalcilerinin zehirli dilleriyle Türk Devrimi’ne saldırdılar. Bugün de bu ittifak işbaşında, yalnızca arkalarındaki büyük emperyalist güç değişti İngiltere’nin yerini ABD aldı. Küresel güçlerin sonsuz desteğiyle Atatürk’e, Cumhuriyet Devrimi’ne saldırmaktalar var güçleriyle. Onlar saldırdıkça Atatürk dağ gibi yükselmekte ülkemizin bağrında. Sinek dağa çarpsa ne olur?

             Cumhuriyet, toprağımıza kök salmış büyük bir çınar. Bu çınarı söküp atmak kolay değil. Şu anda yapılan çınarın dallarını budamak. Bahar geldiğinde budanan dalları eskisinden daha yeşil, daha gövermiş göreceğiz. Her dalda binlerce filizin, birbiriyle yarışırcasına boy attığına tanık olacağız.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                 29 Ekim 2010

 

        

 

 

 

         

SEÇİMLER RÜŞVETLE Mİ KAZANILIR?

Öteden beri genel ve yerel seçimleri kaybeden partiler, seçimlerde adaletsizlik yapıldığını söyler. Hep kazananın, hileyle kazandığı iddia edilir. Bugüne kadar tanık olduğum her seçim sonrası aynı itirazları farklı perdelerden hep işittim.

Peki, gerçekten durum böyle midir? Her seçimde iktidar partisinin baskısı ve devlet olanaklarını kullanması söz konusudur. Feodalizmin varlığını koruduğu küçük alanlarda egemen derebeylerin baskılarını da görmek olanaklıdır. Bugüne kadar yapılan her seçim öncesinde halka dağıtılan yiyecek, giyecek, yakacak … hatta para gibi nesnelerin yanı sıra vaat edilen hizmetler seçmene rüşvettir. Buraya, çok partili yaşama geçişimizden bu yana seçmene verilen ve vaat edilen rüşvetleri sayıp sığdırmamız olanaksızdır. Ancak seçimlerin bu rüşvetlerle kazanıldığını ya da yitirildiğini söylemek de halka haksızlıktır. Bu seçim rüşvetleri, seçmen sayısının az olduğu alanlarda kısmen etkilidir. Özellikle yerel seçimlerde küçük yerleşim yerleri, daha çok hizmet alırım düşüncesiyle iktidar partilerine yönelir. Buna, safça bir uyanıklık diyebiliriz.

Son birkaç seçimdir AKP’nin halka erzak dağıtarak seçimlerden galip çıktığı iddia edilmekte. Doğrudur, AKP halka erzak dağıtıyor. Peki, bu seçimleri kazanmanın asıl nedeni midir? Bence hayır! Her seçim öncesinde çeşitli kesimlerden yurttaşlarla siyaset konuşurum. Kime, neden oy vereceğini sorarım karşımdakine. O da kendince gerekçelerle ve bakış açısıyla sorumu yanıtlar. Bu nedenledir ki seçim tahminlerim hep doğru çıkar. AKP’ye oy vereceğini söyleyen yurttaşların birçoğuna “Neden?” sorusunu yönelttiğimde: “Başka parti mi var, kime oy vereyim ki?” yanıtını alırım. AKP hükümetinin adaletsizliklerini, yolsuzluklarını, dış politikadaki yanlışlık ve teslimiyetlerini anlattığımda ise karşımdakinin de beni desteklediğini görürüm. Burada muhalefet partilerinin düşünmesi gerekir. Halka güven verememelerinin nedenlerini cesaretle ve akılcı olarak ele almalarında yarar var. Sorunu yalnızca liderlerde aramak çözümü zorlaştırır. Parti denildiğinde liderden en küçük birimdeki yöneticiye, üyeye kadar uzanan ve bütünlük gösteren bir örgütlenmedir.. Bu zincirin halkaları birbiriyle uyumsuzsa güvensizlik ortaya çıkar.

Gerçekten birine erzak vererek oyu satın alınabilir mi? ALINAMAZ. Neden mi? Bunu söyleyenlerin çevrelerinde yoksul ve ihtiyaç sahibi birisi varsa bunu denesinler. Seçimlere epey zaman var. Bu kişiye şimdiden erzak yardımına başlasınlar ve seçim günü hayal kırıklığına uğradıklarını görecekler. Bunu neden mi söylüyorum? Benzer örnekleri görüp yaşadığım için.

Halkımız seçimi sever. Oyunu çok önemser ve bunun kendisine verilmiş bir yönetme, ülkenin geleceğine karar verme fırsatı olduğunu düşünür. Politikacıları iyi dinler, propaganda çalışmalarını kaçırmaz. Siyasetçinin diliyle yüreği arasındaki kopukluğu kolay fark eder. Politikacıda öncelikle aradığı içtenliktir. Kendisine değer verilmesini ister. Yukarıdan bakan siyasetçinin halk karşısında şansı yoktur.

Eğer muhalefet partileri gelecek seçimde iktidar olmak istiyorlarsa öncelikle seçmenle ilgili söylemlerini değiştirmeli. “Seçmen makarnaya, bulgura, kömüre oy veriyor.” diyerek iktidar olunmaz. Bu tür söylemler seçmene, halka hakaret değil midir? Hakaret ettiğiniz, bu tür söylemlerle iradesini aşağıladığınız kişi, size oy verir mi?

Bir diğer konu da HSYK seçimleri. Seçimleri iktidar yanlısı liste açık ara kazanınca “hükümet baskısından” söz edilmeye başlandı. Ancak kimse işin gerçek yanını dile getirmek istemiyor. Savcı ve yargıçlar üniversite mezunudurlar. Bu nedenle de az çok neyin, ne olduğunu kavrayacak, anlayacak düzeydedirler. Peki, işin gerçeği nedir?

Birincisi; cemaat lideri yıllardır, “mülkiye, adliye, harbiye” yi ele geçirmekten söz ediyor ve bunun kendileri için asıl amaç olduğunu belirtiyor. Son yıllarda hukuk fakültesi mezunu cemaat mensupları savcı ve yargıçlığı yeğlerken; laik cumhuriyetçi kişiler avukatlığa yöneliyor. Cemaatçiler kendi idealleri için devlet kademelerinde görev alıyorlar ve kendilerince mevzi kazanıyorlar. HSYK seçimleri ve anayasa değişiklikleriyle ilgili televizyon tartışmalarında laik kesimin sözcüleri genellikle yaşlı kesimden, cemaatçilerse gençlerden oluşuyor. Bu durum dikkat çekicidir. Cemaatlerin, kendi yurtlarında yetiştirdikleri öğrencileri iyi okullara yerleştirme gayretleri herkesçe bilinir. Bu konu iyi bir örgütlenme gerektirir. Laik kesimin her konuda olduğu gibi bu konulardaki örgütlenmesi zayıftır.

İkinci olarak bürokratlar genellikle iktidara oynar. Burada sadece mevcut iktidarı mı kastettik? Tabi ki hayır! Muhalefette iktidar olma ışığı gören bürokrat, cesur davranarak mevcut iktidara karşı tavır alabilir. Muhalefet partilerinde iktidar ışığı göremeyen bürokrat, kendini yalnızlaşmış görür. Bu nedenle de mücadele azmi zayıflar. Bu da teslimiyete varır. İşin gerçeğini kabul etmekte yarar var. Devlet çalışanları, muhalefet partilerinin iktidara geleceğine inanmıyorlar. O zaman yapılacak şey muhalefetin kısır çekişmeleri bırakarak iktidar olma mücadelesini vermesidir.

Seçimler karşısındaki tavrımız, yaşamın diğer alanlarında da aynıdır. Tuttuğumuz takım yenildiğinde suç hakemindir. Hakem taraf tutmasaydı biz kazanırdık, deriz. Kurallar apaçık belli olmasına karşın, rakibine bilerek tekme atarak oyundan atılan oyuncumuza değil de kuralları uygulayan hakeme kızarız.

Başarısızlığının nedenlerini hep kendi dışındaki etkenlere bağlayan kişi ve kurumlar hiçbir zaman başarılı olamaz. Özeleştiri, kişilerin ve kurumların doğruyu arayıp bulmaları için en güzel yoldur. Önce aynadaki görüntümüzü iyi görmeli. “İğneyi kendine, çuvaldızı ele batır.” sözünü sık sık anımsamakta yarar var.

Adil Hacıömeroğlu
23 Ekim 2010
Not: 25 Ekim 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

CUMHURİYET RESEPSİYONU

2007’de Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilişinden bu yana CHP, Çankaya’da yapılan Cumhuriyet resepsiyonlarına katılmıyor. CHP’de genel başkan değişimi sonucu bu konudaki tavrın değişip değişmeyeceği konusu kamuoyunca merak edilmeye başlandı. Tam da Kılıçdaroğlu’nun medya yöneticileriyle toplantısı öncesi konu, partinin grup başkanvekillerinden birine soruldu. O da geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da resepsiyona katılmayacaklarını açıkladı. Bu açıklamadan sonra Kılıçdaroğlu’nun bu konuda henüz karar vermediklerini söylemesi, ortalığı toz duman etti.

Basın yayın kuruluşlarının yöneticileriyle yapılan toplantıya da bu açıklamalar damgasını vurdu. Partinin kamuoyuna ülkenin temel sorunlarıyla ilgili düşüncelerine açıklayabileceği önemli bir toplantı, yapay ve gereksiz bir tartışma yüzünden bir işe yaramadı. Üstelik CHP sözcülerinin farklı ve kişiselliği ön plana çıkaran açıklamalarıyla biraz aleyhine de dönmüş oldu. Öteden beri CHP’de açıkça görülen ortak aklı kullanamama, kurumsal tavır gösterememe zaafı bu konuda da kendini gösterdi.

Cumhuriyet resepsiyonunda CHP’nin tavrının ne olması gerektiğini söylemeden, yıllar öncesi yaşanan bir olayı anımsamakta yarar var. “Atatürk sağ iken, Büyük İslam Kongrelerinden birine biz de çağrılmıştık. Kongre Mekke'de toplanacaktı. Atatürk'ün bir delege göndermeye razı olup olmayacağını merak ediyorduk.
Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklüğünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile aynı dinden olanları da gerilik ve kölelikten kurtulmuş görmek için elinden geleni yapmak istemiştir. Müslümanlık yeniden şereflendikçe nasıl Türklerin bundan manevi bir hissesi olacaksa, on milyonlarca Müslüman ya geri, ya köle kaldıkça bundan Türklere de bir utanç payı düşmemek ihtimali var mıydı?
Biliyordu ki Mekke'ye şapka ile gidilemez. Fakat daha iyi biliyordu ki başlık ve kıyafet değiştirmekle din değiştireceğini zanneden bir cemiyette ne gerilik, ne de kölelikten sıyrılabilir. Milletvekillerinden Edip Servet Tör'ü çağırdı:
- Mekke'ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türk’sün ve Müslüman’sın. Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri medenileşmekten alıkoyan batıl itikatları yıkmak için Mekke'ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamağa bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin.
Edip Servet Tör, Mekke'ye şapka ile girdi. Müslüman delegelerinin en fazla itibarlısı o idi. Kongrenin sonuna kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık duyan heyetler arasında, Kemalist Türkiye’yi efendice temsil etti. (Behçet Kemal Çağlar, Atatürk Denizinden Damlalar)”

Cumhuriyet’imizin henüz çiçeği burnunda, halifelik yeni kaldırılmış, laik devlet kurumları bir bir oluşturuluyor. İslam dünyasında büyük bir çağdaşlaşma ışığı, Türkiye’de parlıyor. Dünyanın bütün ülkeleri gibi Müslüman ülkeler de Türkiye’yi ve kurucusu Mustafa Kemal’i özel bir merakla izliyor. Bu arada yeni çağdaş Türkiye’nin bu atılımlarını engellemek için emperyalistler ve onların gerici işbirlikçileri de var güçleriyle çalışıyorlar. Böyle bir ortamda Atatürk, Mekke’ye temsilci gönderiyor. Hem de şapkayla…

Cumhuriyet, Türk Ulusu’nun tarihi boyunca yaşama geçirdiği en büyük uygarlık projesidir. Bunun mimarı da Atatürk ve kurucusu olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Hangi nedenle olursa olsun bir Cumhuriyet kutlamasının protesto edilmesi yanlıştır. Hele de CHP’nin bunu yapması büyük hatadır.

Çankaya ise Cumhuriyetin simgesidir. Anadolu bozkırında yanan aydınlanma meşalesidir. İstanbul’un görkemli saraylarına; Anadolu’nun derme çatma, kerpiçten bağ evlerini yeğleyen Atatürk ve arkadaşlarının simgeleştirdiği Cumhuriyet karargâhıdır. Cumhuriyet ve Çankaya sözcükleri birbirinden ayrılmaz. Hele ki anayasamızın değişmez maddelerinin tartışıldığı, Osmanlı özleminin had safhaya ulaştığı, birçok devlet kurumunu İstanbul’a kaydırarak Ankara’nın başkentliğinin içinin boşaltılmaya çalışıldığı bir dönemde bu iki sözcük daha da anlam kazanmaktadır.

Abdullah Gül’ün Çankaya’ya seçilme biçimi tartışılabilir. Atatürk ve Cumhuriyet’le uyuşmayan bir zihniyetin Çankaya’da olması içimizi yakabilir. Tüm devlet kurumlarında olduğu gibi bu yüce orunda da Cumhuriyet karşıtı bir anlayışın egemenliği çok acıdır. Bu durum karşısında yapılacak iş, siyasal alanda çok çalışarak bu kurumları temizlemektir. Eğer, bugün Cumhuriyet kurumları çağdışı bir siyasal görüşün yönetimindeyse bunda biz cumhuriyetçilerin de sorumluluğu vardır. Öncelikle CHP bu konudaki siyasal sorumluluklarını anımsamalı ve bunları açık yüreklilikle tartışmalıdır.

Cumhuriyet resepsiyonuna CHP, tam kadro katılmalı. Hem de herkes eşleriyle. Tıpkı Atatürk dönemindeki gibi. Pırıl pırıl giysilerle. Öyle ışıltılı olmalı ki bu katılım, Çankaya’daki gerici anlayışı gölgelemeli. Herkes, erkekle kadının yan yana, omuz omuza yaşamın her alanında nasıl yer alabileceğini görmeli. Son yıllarda davetlere, toplantılara eşsiz gelme tavrı neredeyse alışkanlık oldu. Bu vesileyle bu anlayış, bu Cumhuriyet Bayramı’nda yıkılmalı. Unutulmamalı ki kadın ve erkeğin sosyal yaşama birlikte katılması önemli bir cumhuriyet kazanımıdır. Cumhuriyet aydınlığının Mekke’de ışıl ışıl parlamasını sağlayan Atatürk bu konuda örnek alınmalı.

Yapay ve gereksiz tartışmalarla gündem yaratmak, ülkemizin yaşamsal sorunlarının göz ardı edilmesine neden oluyor. Bu kadar iç ve dış sorunun olduğu ülkemizde gerçek gündemleri, ulusun sorunlarını tartışmanın zamanı gelmedi mi?

Çankaya’yı yeniden kazanmak için mücadele etmek her CHP’linin görevi olmalı. Bunun için de Çankaya’ya sırtımızı değil, yüzümüzü dönmeliyiz. Cumhuriyet Bayramı’nın adına, niteliğine, önemine yakışır bir biçimde kutlanması Cumhuriyet kuşaklarının başlıca ödevidir. Kimsenin Atatürk’ün Çankaya’sını öksüz bırakmaya, Cumhuriyet ışığının orada parlamasını engellemeye hakkı yoktur.

Adil Hacıömeroğlu
21 Ekim 2010

“EVET”ÇİLERİN PİŞMANLIĞI

12 Eylül’de yapılan anayasa değişikliğiyle ilgili halkoylaması öncesi hemen hemen her gün televizyon ekranlarından, halkın “Evet” oyu vermesi için cansiperane propaganda yapan bazı “demokrat”larımız hayal kırıklığına uğramış görünüyorlar. 12 Eylül anayasasının değiştirilmesinin amaçlandığını halka anlatmak için ellerinden gelen tüm çabaları gösteren bu kişiler, AKP’nin “demokrasi ve özgürlük” derken nasıl bir diktatörlük kurmakta olduğunu fark edemediler.

Aydın kişi, halkı aydınlatarak yönlendiren kişi olmalı. Herkesin göremediği tehlikeleri hissetmeli, başkalarının göremediği tuzakları görmeli ve bu konuda da halkı uyarmalı, aydınlatmalıdır. Ülkemiz aydınının en büyük hatası, tarihten ders çıkarmaması ve ülkemize özgü politikalar üretememesidir. Ayrıca olaylara ideolojik önyargılarla bakış da gerçekleri görmeyi zorlaştırıyor. Hele siyasal popülizmin çekiciliğine kapılarak demokrasicilik oyununu fark edememesi önemlidir.

İlk olarak “Evet”çiliğin bayraktarı olmuş bir yargı derneğinin eş başkanının açıklamaları kamuoyunu şaşırttı. Bu hukukçumuz; HSYK seçimi nedeniyle Adalet Bakanlığı’na ağır suçlamalar yöneltti. Cemaatler ve hükümet yanlısı avukatların hâkim ve savcıları etkilemeye çalıştığını ileri sürdü. “Yaklaşık iki bin kişi sahada bakanlık için çalışıyor. 12 Eylül’deki halkoylamasına kadar sivilleşme, demokratikleşme diyen adamlar şimdi bürokratları eliyle bu sivilleşme ve demokratikleşme adımlarını boğmaya çalışıyorlar ve bu yaklaşık iki aydır devam ediyor. Ne yazık ki bu kamuoyuna duyurulmadı, basında da yer almadı.” diyerek isyanını dile getiriyor.

Hani, anayasa değişikliğiyle her şey demokratik olacaktı? Yine aynı derneğin genel sekreteri de hayal kırıklığını şöyle açıklıyor: “Bugün birçok yerde yargı camiası şunu biliyor ki, Adana, Mersin, Antalya, Bursa gibi şehirlerde yüzlerce hâkim, savcının katıldığı yemekler düzenleniyor. Bunu çoğunlukla komisyon başkanları ve başsavcılar düzenliyor. Bu yemekler bakanlık bürokratlarını desteklemek için yapılıyor. Bakanlık serbestçe propaganda yapıyor; ama diğer adaylar konuşamıyor.”

Halkoylaması öncesi AKP’nin kurnazlığını sezen birçok kişi, yargının yürütmenin denetimine gireceğini ısrarla anlattı. Demokrasinin olmazsa olmazı olan güçler ayrılığının ortadan kaldırıldığı konusu sık sık gündeme geldi. Ancak bu uyarılar dikkate alınmadı.

HSYK seçimleri sonrası ikinci hayal kırıklığını yaşayansa bir gazetemizin başörtülü yazarı. Bu bayan yazarımız, aynı zamanda televizyon programlarının da vazgeçilmezi. Anayasa değişikliğiyle ilgili her tartışmada hararetle “Evet” oyu verilmesini savunan bu köşe yazarımız, 20 Ekim günkü yazısında gerçeği görüp uyanıyor. “HSYK seçimleri, referandumda ‘evet’ diyenlerin ve ‘evet’ savunanların dönüp ‘evet’lerini şöyle bir sorgulamalarına neden oldu. ‘Hayır’ cephesi dilediği kadar nadanlık edebilir şimdi, dudak kenarlarına iliştirdikleri kıldan tüyden gülümsemeleriyle ‘Biz dememiş miydik?’ yapabilirler. Şahsım adına itiraf edeyim, yetmez ama evet derken, yetip de artacağını hiç düşünmemiştim.” Kişinin hatasını anlaması ve bunu itiraf etmesi erdemdir. Böyle birisinin iyi niyetinden de şüphe edilemez. Ancak bir kişi aynı hatayı bir daha tekrarlamamak kaydıyla.

Yine aynı yazının son paragrafı ise demokrasicilik oyununun anlaşılması açısından ilginçtir. “Anayasa değişikliklerinin en çok HSYK'yı oluşturacak üyelerin demokratik yollarla seçilmesi kısmını önemsemiş biri olarak hayal kırıklığına uğradığımı belirtmek isterim. Biz, devlet bütün birimleriyle halkın olsun istemiştik. Egemenlik kayıtsız şartsız millette ait ise yargı da bundan azade değildir demiştik. Halkın içindeki çoğulluk, çeşitlilik yargıya da yansırsa yargıdaki seçkinci, kibirli, statükocu yapı değişir dedik. Kastettiğimiz şey, bu yapıların militarizm etkisi altında kalmış atanmışların otoriterliğinden, seçilmişlerin ‘tahakkümü’ altına transferi değildi.” Değerli yazarımıza şunu anımsatmalıyım ki, seçilmişlerin “tahakkümünü” önümüzdeki günlerde daha çok hissedecek. Yargının olmadığı, susturulduğu yerde keyfiyetin nasıl kol gezdiğini ibretle izleyeceğiz.

Halkoylaması öncesi yazdığım “NEDEN HAYIR?” başlıklı yazımın bir bölümünü anımsatmak istiyorum: “12 Eylül darbecileri, özgürlük ve demokrasiden yana tüm kurumları tasfiye ederken bazı köklü kurumları ortadan kaldıramadı. Bunların başında da yargı gelmekte. İşte, bu anayasa değişikliğiyle yargı tasfiye edilerek yürütmenin emrine sokulacak. Yani, 12 Eylül darbesinin yargı alanındaki darbeci anlayışındaki eksikliği giderilecek. AKP anayasası ile bir nevi 12 Eylül darbesi, yine bir 12 Eylül günü tamamlanacak. Böylece demokrasinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığı ilkesi yok edilecek. Devletin tüm yönetim erkleri bir elde, bir kişide toplanacak. Bunun adı da demokratikleşmek olacak, öyle mi? (Ulus Gazetesi, 6 Eylül 2010)” Burada biz de dilimiz döndüğünce uyarılarımızı yaptık. Demokrasinin, “Demokrasi!” diye diye yok edildiğine aylardır tanıklık ediyoruz. Önümüzdeki günlerde bu süreç hızlanacak. Çünkü cumhuriyetimiz ve ulus devletimiz küresel güçlerin bölgemizdeki çıkarlarına ters düşmekte. Bu nedenle de Atlantik ötesinin acelesi var. Halkı susturulmuş, kurumları çökertilmiş bir ülkenin direnme gücü de yok olur.

Önümüzdeki günlerde birçok “Evet”çinin pişmanlığını göreceğiz Kimi cesaret ve dürüstlükle pişmanlığını açıklayacak; kimileri de korkaklıklarına, çıkarcılıklarına yeni “demokrat” kılıflar uyduracaklar.

Ülkemizin büyük bir siyasal kuşatma altında olduğu şu günlerde namuslu aydınların cesur yüreklerine o kadar çok gereksinmemiz var ki… Devletin kurucu ilkelerinden sapmanın, bizi hangi körkuyulara iteceğini şimdiden görmek gerekli.

Dünyanın hiçbir yerinde gelişmekte olan bir ülkedeki diktatörlük; tek başına, küresel büyük bir gücün desteği olmadan ayakta duramaz. Böyle bir destek de büyük tavizler karşılığındadır. Ülkemizde kurulmakta olan otokratik yönetim de bu düzlemde yol almakta. Halk, kısır tartışmalarla, yapay gündemlerle meşgul edilirken ayağının altından toprağın kaydını fark edemiyor bile.

Adil Hacıömeroğlu
20 Ekim 2010

KÖŞE YAZARLARININ GELECEĞİ

Son günlerde köşe yazarlarının geleceğinin ne olacağı konusu tartışılmaya başlandı. Tartışmayı başlatan Ertuğrul Özkök,  önemli bir gazetemizin (Hürriyet'in) yıllarca yöneticiliğini yapan bir gazeteci. Bu tartışma önemlidir, ancak çok geç kalınmıştır. Çünkü ülkemizde, köşe yazarlığı kamuoyu nezdinde saygınlığını ve güvenirliğini epeyce yitirmiştir.

Benim kuşağım ve bizden önceki cumhuriyet kuşakları, gazete köşe yazılarını okuyarak büyüdü. Gazeteler ve onların saygın yazarları toplum bilincinin oluşmasında önemli rol oynadılar yıllarca. Mütareke basınının olumsuz tavrı, bir süre toplumda basına karşı güvensizliği yaratmışsa da daha sonra basının kendi içindeki yenilenme bu güven eksikliğini gidermiştir.

Çocukluğum, Doğu Karadeniz’in küçük bir kasabasında geçti. Babam yaşadığımız kasabada öğretmendi. Yaz dinlencelerinde çok yakında bulunan köyümüze gider, bağ bahçe işleriyle uğraşır, kışlık yiyeceğimizin bir bölümünü ve yakacak odunumuzu hazırlardık. Aile içi imeceyle işlerimizi hallettiğimizden kitap, gazete okuyacak ve oyun oynayacak zamanı da böylece yaratmış olurduk. Babam, köy enstitülü bir öğretmen olduğundan gazete ve kitap okuma alışkanlığı üst düzeydeydi. Küçük ve çok zaruri gereksinimlerimizi karşılayan eşyalarımızın yanı sıra evimizin önemli bir köşesini kitap, dergi ve gazeteler kaplardı. Okunan dergiler asla atılmaz, gazetelerinse önemli bulunanları saklanırdı. Hasan Ali Yücel’in (Bugün saygıyla anıyorum.) kültür yaşamımıza kattığı Doğu ve Batı klasikleri hayranlıkla okuduğum ilk kitaplardı. Ne yazık ki 12 Eylül döneminde bir arşiv denilebilecek bu hazine, elimizden uçtu, gitti. İlkokulun üçüncü sınıfından itibaren gazetelerle sıkı tanışıklığım başladı. Kısıtlı bütçemize karşın her gün kesinlikle bir gazete alırdık. Bazen bunun, ikiye üçe çıktığı da olurdu. Genellikle Ulus, Akşam, Cumhuriyet, daha sonraları da Yeni Ortam evimizin vazgeçilmezleriydi. Ara sıra da Milliyet alırdı babam. Bu gazetelerin yanı sıra birçok dergi de girerdi evimize. Bulunduğumuz yerde elektrik yoktu. Gazeteler daha çok ikindi vakti gelirdi. Kışın çok geciktiği, hatta gelmediği günler de olurdu. Ben okuldan çabucak gelir, kıyafetimi değiştirip ilçeden gelecek dolmuşların yolunu gözlerdim. Dolmuştan gazeteler indirilirken yardım ederdim ki bir an önce gazeteme kavuşayım. Genellikle küçük yerlerde gazeteler abonelere gelirdi. Bazen on, bazen on dört numara gaz lambasının loş ışığında oturur, babama ve komşularımıza gazete okurdum. Anlaşılmayan yerler tekrar ettirilir, köşe yazılarında anlatılanlar derin bir tartışmaya neden olurdu. Tartışma bitince de bir diğer yazarın yazısını okurdum. Şu anda adlarını saygıyla andığım onlarca kişi bu tartışmaların kahramanları olmuşlardı.

Yazın köye gittiğimizde iş daha da renklenirdi. Birbirinden güzel roman, öykü, şiirlerle yeşil bir cennetin ortasında hayal evrenim uçar giderdi. Ayrıca burada gazeteler de çeşitlenirdi. Köyümüzün minibüsçüsü Ali Amca (Bektaş) düzenli olarak Milliyet okurdu, “demokrat” lakaplı Mahmut Amca (Albayrak) ise Tercüman, bazen de Son Havadis. Minibüs gelince gazeteler sahiplerine ulaşırdı. Ben de biraz çekingen, görünür bir yerde durur, çağrılmayı beklerdim. Çok geçmeden çağrılır, koşa koşa giderdim. Çay ocağının önünde bir sandalyeye oturur, gazeteleri okumaya başlardım. Böylece farklı düşüncedeki köşe yazarlarını okuma olanağı bulurdum. Bu, benim yaşamım boyunca farklı görüşlere hoşgörü göstermemin nedenlerindendir.

Hele bu gazete okumalarım sırasında büyüklerin beni de bir arkadaş gibi görüp çay ısmarlamaları var ya, işte onun zevki burada anlatılmaz. Sahi, ne kadar lezzetliydi o çaylar…

Hem kasabada hem de köyde gazete okurken beğenilen yazılar özenle kesilerek saklanırdı. Cüzdanlar, gömlek ve ceket cepleri bu yazılarla dolardı. Bu yazılar yıllarca terli ceplerde, nemli bir iklimde saklandığından ve çok fazla okunduğundan silinir, zamanla okunmaz olurdu. Evimizde kitapların arası, çekmeceler bu yazılarla dolar, taşardı.

Neden bu yazılar yıllarca saklanırdı? Çünkü o günkü yazarlara güvenilir, bilgilerine saygı duyulur, yaptıkları tahliller önemsenirdi. Gazetelerde haberlerden önce köşe yazarlarının okunması da bundandı.

Şimdi, günümüzde böyle mi? Anlı şanlı köşe yazarlarına bakıyoruz, mevsime, rüzgâra göre yön ve renk değiştiriyorlar. Dün ak dedikleri kara, kara dedikleri ak oluyor bugün. Kimi iş takibi yapıyor, kimi ise iktidarların tetikçiliğini. Çoğunda bilgiden eser yok, birçoğunda ise merak edilecek bir tahlil. Saldırgan olmak; gidene ağam, gelene paşam demek moda. Karşıtına saygı duyma, onun düşüncesini önemsemek hak getire. Özel yaşamlar mezatta. Karşıtını linç etme, hedef gösterme maharetlerinden. İnsanlığın binlerce yılda oluşturduğu erdemler, tozlu raflarda. Yazılarda ve konuşmalarda hep saldırganlık, hep olumsuzluk. Toplumsal değerlere sahip çıkmak, tarihsel başarılardan gururlanmak eleştiri konusu.

Yapılan kamuoyu araştırmalarında en güvenilmez kurumların başında medya geliyor. O zaman yazımızın başında sözünü ettiğimiz gazeteci ve basınımızın birçok yazarı basının geleceğini sınır ötelerindeki tartışmalarda aramasınlar. Birazcık aynaya bakmaları yeter. Bakınca köşe yazarlarının geleceği orada açık bir biçimde görülecektir.

Geçen şeker bayramında annemi ziyarete gitmiştim. Akşam yemeğini yiyip bilgisayarın başına oturdum. Biraz bir şeyler okuyup yazayım diye. Az sonra anacığımın elinde bir tomar gazete parçası. Okuduğu gazete ve dergilerden beğendiği yazıları kesip benim için biriktirmiş. “Al oğlum bunları, okursun içlerinde beğeneceklerin olabilir.” diyerek beni yıllar öncesine götürdü. Tüm anılarım, geçmişim; bakkal, berber, terzi, manifaturacı dükkânları önünde ve çay ocaklarında yüksek sesle okuduğum köşe yazılarını ve onların yazarlarını düşündüm uzun uzun.

Bugün gazetelere baktığımızda yazısı kesilip cüzdanlarda saklanarak eşe, dosta, arkadaşa, akrabaya okutulacak kaç yazar kaldı acaba?

Adil Hacıömeroğlu
14 Ekim 2010
Not:18 Ekim 2010 tarihi Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

İNSANIN DEĞERİ

Şili’de 5 Ağustos’tan beri yerin yedi yüz metre altındaki maden ocağında mahsur kalan otuz üç madenci en sonunda, sağ salim kurtarıldı. Günlerdir bütün dünyanın merakla bekleyip izlediği kurtarma çalışmaları büyük bir başarıyla sona erdi.

Kazadan sonra işçilerin sağ oldukları öğrenildiğinde akılcı bir kurtarma yöntemi izlendi. Öncelikle yer altıyla iletişim kuruldu. Onların kurtarılacağına dair güvence verildi. İşçilerin yer altında beslenmesi, hava alması, moral güçlerinin diri tutulması, temizlikleri, giyimleri iyi bir planlamayla yerine getirildi. Tüm Şili, ardından Güney Amerika kıtası, sonrasında ise dünyanın dört yanındaki insanlar madencilerin kurtulacağına inandı. Şili, sorunu ulusal bir dava haline getirdi. Devlet başkanı, halkına işçileri kurtaracaklarına dair söz verdi.

Nihayet, 13 Ekim günü işçiler kurtarıldılar. İşçilerin, yakınlarının ve tüm Şili halkının sevinci görülmeye değerdi. Şili Devlet Başkanı Pinyera, çıkarılan her madenciyle tek tek kucaklaştı. Sözünü tutan bir insanın haklı gururunu duydu. İçimden, işte siyasetçi böyle olmalı, dedim. Halkına yalan söylememeli, dediğini yapmalı.

Birden aklıma göçük altında çaresizce ölüme terk edilen madencilerimiz geldi. Televizyonda, Şili’deki kurtarma çalışmalarını izlerken kameralar Zonguldak’ta göçük altından çıkarılamayan işçimizin ailesini göstermeye başladı. İşçilerimizden birinin eşi, çaresiz ve umutsuz bir halde ağlamaktan bitip tükenmiş bedeninden hıçkırıkla çıkan bir sesle acısını dile getirmeye çalışıyor. Bir yanda toprak altından günler sonra çıkan eşine sevgiyle sarılan bir kadın; diğer yanda ise ağlamaktan tükenmiş, yetim çocuğunun eline sıkıca sarılmış Zonguldaklı bir anne.

Her kazada, her afette, her türlü olumsuzlukta gözyaşı dökmemiz makûs talihimiz midir acaba? Zonguldak’ta en son meydana gelen göçük sonrası yaşamını yitiren işçilerimiz için “Güzel öldüler.” dememiş miydi ilgili(!) bakanımız? Yine kaza yerine giden başbakanımız, halkın tüm acılarına aldırış etmeden ve herkesin gözünün içine baka baka “madenlerde ölmenin kader olduğunu” söylemedi mi? İşte bu anlayıştır ki insanın dirisini bırakın, ölüsünü bile yerin altından çıkaramıyor.

Şili’deki kurtarma çalışmalarıyla ilgili Çalışma Bakanımız, bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada “Zonguldak’ta grizu patlaması ile kazaya uğradık. Şili'de ise göçük oldu. Şayet Zonguldak’ta grizu patlaması yerine, göçük olsaydı, işçilerimizden hayatını kaybeden olmayacaktı ve işçilerimizi beş yüz altmış metreden üç günde çıkarırdık." diyor. Sekiz yıllık hükümetleriniz döneminde kaç maden kazasından, kaç kişiyi kurtardınız Bakan Bey? Bunca kazadan sonra ders çıkarıp gerekli önlemleri aldık mı acaba? Hamasi söylevlerden başka ne yapar bizim politikacılarımız?

Tam da yazıyı yazmaya oturmuştum ki ekranlarda bir haber: “Aşırı yağışlar nedeniyle Bursa’da okullar bir gün tatil edildi.” Ardından Vali’nin açılaması geliyor. Tehlikeli yerlerdeki yurttaşlarımızın, yakınlarının evlerine gitmesi konusunda uyarıyor. O zaman sormazlar mı adama: Tehlikeli yerlere neden bu insanların yerleşmesine izin verildi?

Yağmurun başlamasıyla İstanbul’da trafik kilitleniyor, insanlar çaresiz. Koca kent, her yağışta olduğu gibi Allah’a emanet. Yöneticiler mi? Bu kentin bir yöneticisinin olup olmadığını düşünmeden alıkoyamıyorum kendimi.

Deprem, göçük, sel, çığ, trafik kazası… her türlü doğal felakette, kazada çaresiz bir toplumuz. Her şeyi “kader” deyip geçiştiriyoruz. İnsanımızın beş paralık değeri yok. Değeri olsa, canını kurtarmak için önceden önlemler alınır, can güvenlikleri sağlanır.

Şili’de göçükten her çıkarılan işçiden sonra herkesin gururla haykırdığı “Yaşasın Şili! Yaşasın madenciler!” sözleri her yanı inletirken göçük altından çıkarılamayan Zonguldaklı madencimizin eşinin gözyaşları ciğerimizi dağlıyor.

Ulusal birliği korumanın en iyi yolu yurttaşını korumak değil midir?

Adil Hacıömeroğlu
14 Ekim 2010

Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.