KPSS BİRİNCİLERİNE NE OLDU?
“BEYAZ TÜRK” SÖYLEMİ
Son günlerde “Beyaz Türk” kavramı,
topluma bilinçli bir biçimde enjekte ediliyor. Hem gazetelerde köşe
yazarlarının bazıları hem de televizyonlardaki kimi tartışmacılar, bu kavrama
sosyolojik ve siyasal bir dayanak bulmaya çalışıyorlar. Halkımızı, “beyazlar”
ve “siyahlar” olarak bölmenin, ayrıştırmanın zemini böylece oluşturuluyor.
Büyük bir gazetemizin (Hürriyet’in) eski yayın müdürü Ertuğrul Özkök, son bir buçuk ayda “Beyaz Türk” söylemiyle ilgili dört yazı yazdı. Bu yazılarının birinde Urla’yı “Beyaz Türkler”in yeni başkenti ilan ediyor yazar. Bu yazılarda Cumhuriyet düşüncesine sahip, Atatürk’e bağlı, okumuş yazmış, yüzünü çağdaşlaşan geleceğe dönmüş kişileri “beyaz” yapmış. Sanki bu zümre diğer kişilerden farklıymış gibi bir algı. Zaten öteden beri televizyonlarda kimi konuşmacılar, Kürtlerin ve yobazların Türkiye’nin zencileri olduklarını söyleyip duruyorlar. Bunu da Cumhuriyet’in yarattığını vurguluyorlar. Böylece de Türkiye’nin kuruluş ilkeleri tartışmaya açılıyor. Yine mağdur ve masum yaratma çabası…
Türkiye bir etnik kökenin, inancın devleti olarak kurulmadı. Farklı etnik unsurların ortaklıkları üzerinde kurulup yükseldi.
“Beyaz” olarak nitelenen kişilerin ezici çoğunluğu bu ülkenin köylerinden, kırlarından, bayırlarından kopup gelmiş dar gelirli ailelerin çocukları. Kısıtlı olanaklarla okullarda okumuş, öğrenim görmüş kişiler. Eğitimleri sonunda da meslek edinip geçimlerini sağlamaktalar. Hemen hemen hepsi işçi, memur, çiftçi çocukları. Cumhuriyet olanaklarıyla bugünlere gelmişler. Bu kişilerin kendilerine bu olanağı, nimeti sağlamış olan Atatürk’e, Cumhuriyet’e bağlılık göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Tam bağımsızlığı, devletçiliği, halkçılığı, laikliği savunanları seçkinler olarak nitelemek de son derece yanlış ve yapay. RTE, halkoylaması boyunca bunu özellikle vurguladı. “Üstünlerin hukuku mu, hukukun üstünlüğü mü?” söylemi, anayasa değişikliğiyle ilgili yürütülen kampanyanın şiarı oldu. “Üstünler” dediğiniz kişiler; devlet burslarıyla, ailelerinin kıt olanaklarıyla okumuş insanlar. Bugünkü yaşamlarına da bakıldığında “bir elleri yağda, diğer elleri de balda” değil. Cumhuriyet ahlakıyla yetişmiş bu kişiler; rüşvetin, suiistimalin, takiyenin, adam kayırmanın ne demek olduğunu bilmediklerinden “ek gelirler(!)” de edinemezler. Bu kişileri seçkin bir sınıfmış gibi göstermek çok yanlış. “Beyazın olduğu yerde, siyah da vardır.” düşüncesi belleklere yerleştiriliyor.
Peki, son yılların bu modasının nedeni ne?
“Cumhuriyet'in
kuruluşundan beri, şehirli seçkinler zümresi ülkeye öncülük etti. Güç
merkezleri bürokrasi, ordu, yargı ve bazı aydınlar oldu; siyasi kanadı ise CHP.
Sosyolog Nilüfer Göle bu zümreyi "Beyaz Türkler" olarak
isimlendiriyor. Beyaz Türkler, toplumu aydınlanmış bir despotizmle dönüştürmek
istedi. 'Altı Ok’ denen Kemalist ilkeler oyunun kurallarım belirledi.
Cumhuriyet'in tarihiyse bu ilkelere karşı itirazların bir tarihi. Köyden kente
göç 70'li yıllarda zirveye ulaştı. Taşralı Müslümanlardan kurulu yeni bir orta
sınıf ortaya çıktı. Göle bu grubu "Siyah Türkler" olarak
adlandırıyor. Siyah Türklerin bazıları siyasette değişim arayışında; partileri
Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Partisi. Siyah Türkler grubunun diğer üyeleriyse
siyaset dışında, toplumsal içerikli bir eylem arayışına girdi. İşte Gülen bu
ikinci grubun vaizi.” Bu değerlendirme Newsweek yazarı Dr. Rainer Hermann'ın. Ne kadar ilginç değil mi? Siyah,
beyaz Türkler ayrımcılığını nasıl da kafamıza çivi gibi çakıyor. Etnik
ayrımcılıktan sonra şimdi de siyah, beyaz Türk ayrımı.
Dr. Hermann’ın yazısından başka bir bölüm de ilgi çekici. “Yönetici Kemalist seçkinlerse ilke olarak, kişisel alan dışına çıkan her dinin siyasileştiğine ve devletle toplumu dinsel bir düzene doğru sürüklediğine inandılar. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin başlıca prensibi olan lâiklik, tıpkı Fransız geleneğindeki gibi, toplumsal alanda dini yasaklıyor. Bu sekülerleşme değil. Gülen ise dini toplumsal bir güç olarak kamusal alana yeniden taşıdı. Ayrıca, demokrasi ve çoğulculukla uyumlu bir Müslüman kimliği yaratmayı başardı.” Kemalistler seçkinmiş öyle mi? Toplumda önce bir yara aç, sonra da kaşı kaşıyabildiğin kadar.
Okyanus ötesinden bize bir toplumsal, siyasal düzen biçiliyor. Ilımlı İslam önümüze konuyor. Kemalizm, okyanus ötesinden seçkinci bulunuyor. Dinsel bir toplumun oluşturulması için uzaklarda bizim yol haritamız çizilmekte.
İşin doğrusu, ABD’nin Türkiye sevgisine(?) hayranlık duymamak elde değil. Hele Amerika’yı tanımasak, İslam’a duydukları sevgi karşısında gözlerimiz yaşaracak. Yeni Dünya’nın da Müslüman olduğuna neredeyse inanacağız.
Kimsenin aklına şu soru gelmiyor: “ABD, bizi dinsel bir siyasete neden teşvik ediyor?” Birinci Dünya Savaşı öncesi Alman İmparatoru’nun Müslüman olduğu yalanı ortaya atılmadı mı? Bu ve benzeri yalanlarla on binlerce vatan evladının kanları değişik coğrafyaların topraklarını sulamadı mı? Sonunda da altı yüz yıllık koca bir imparatorluk ortadan silinmedi mi?
Ülkemiz insanları siyah, beyaz kamplara ayrılıp Cumhuriyet’imiz hedef alınırken böylesi bir ortamda Kemalistlerin sorumlulukları daha da çoğalıyor. Biz bu Cumhuriyeti dişimizle tırnağımızla kurduk. Hem de emperyalist ve feodal seçkinleri alaşağı ederek.
Türkiye Cumhuriyeti, ABD işbirlikçisi liberallerin ayrımcı söylemlerine feda edilemez.
Adil Hacıömeroğlu
15 Ekim 2010
Not: 15 Kasım 2010
tarihli Ulus gazetesinde yayımlanmıştır.
CHP’DE NELER OLUYOR?
ATATÜRK GERÇEKTEN ÖLDÜ MÜ?
CHP’NİN TARİHSEL SORUMLULUKLARI
REFAH OLMADAN DEMOKRASİ OLUR MU?
Devlet kurumlarında güvende elli birinci sıradayız. AKP hükümetinin yerden yere vurduğu devlet kurumlarından yargıya güvende yirmi üçüncü, orduya güvende ise yirmi dokuzuncu sıradayız. İktidar partisinin tüm eleştiri ve karalama kampanyalarına karşın yine de bu iki kuruma güven çok fazla sarsılmamış.
Fırsat eşitliği ve girişimcilikte elli üçüncü sıradayız. Bu ülkemizde fırsat eşitliğinin olmadığının bir kanıtı. Zenginleşmenin, iş kurmanın iktidar yanlısı olmakla eşdeğer olduğu bir ülkede bundan iyisi de beklenmez zaten. Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana yerden pıtrak gibi biten “yetenekli(!)” zenginlerimizin neredeyse tamamına yakını iktidar gücünü arkasına alanlardan çıkıyor. Son yıllarda ise bu durum daha da belirgin hale geldi. İşte, biz de demokrasinin(?) en çok bu yönünü seviyoruz. Nasıl olsa bir gün ben de iktidar yanlısı olurum, benim partim kazanır düşüncesiyle sıramızı bekleyip fırsat kollamaktayız.
Sağlıkta elli yedinciyiz. Bu hiç de şaşırtıcı değil. Gelir dağılımının son derece adaletsiz, sosyal güvencenin yetersiz olduğu ülkemizde sağlık alanındaki hızlı özelleşme dikkat çekici. Özel sektöre terk edilen sağlık sistemi, cebinde parası olanların hizmetine amade.
CHP NE YAPMALI?
Son yıllarda farklı toplum kesimlerinden CHP’ye eleştiriler yapılmakta ve CHP’nin müzmin muhalefet hastalığının nedenleri araştırılmakta. Bu konuda birçok öneri ve çözüm yolu ortaya atılıyor. Bu eleştiri ve önerilerin birçoğu günü kurtarmaya ve kişisel çekişmeleri, düşmanlıkları kamuoyunun gündemine taşımaktan ibaret. Bazıları ise yalnızca eleştiri yüklü, çözümlerden uzak. Çok azında ise çözüm yolları da önerilmekte. CHP yönetimleri ise yıllardır bu eleştiri ve öneriler karşısında günlük birtakım önlemlerle ve daha çok kişilere odaklı değişimlerle durumu idare etmeye çalışıyor. Kamuoyunda isim yapmış farklı kesimlerden kişileri aday listelerinin ilk sıralarına koyarak halka değiştiğini, eleştirileri ciddiye aldığını göstermeye çalışmakta ve kamuoyunu savuşturmakta parti yönetimi.
CHP gerçekten yenileşmek, değişmek ve halkın isteklerine yanıt vererek ülkenin çığ gibi büyüyen sorunlarına çözüm bulmak istiyorsa öncelikle kişi odaklı politikalardan vazgeçmeli. Önemli olan sistem ve bu sistemi oluşturan anlayış. Eğer sistemi doğru temeller üzerine oturtursanız, doğru kişiler de bu sistem içinde yerini alır. Kişilere odaklı particilik anlayışı, CHP’nin halktan kopmasının önemli nedenlerinden. Bu durum hizipçiliği geliştirdiğinden parti içindeki yetkiyi halktan değil de hizipten alma durumu ortaya çıktı. Böylece parti örgütü hiziplere açılırken halka kapanmakta. Halkın geniş katılımının olmadığı, farklı görüşlere tahammülün gösterilmediği parti örgütlerinin yenileşip gelişmesi de olanaksızlaşıyor. Parti örgütleri halkın istekleri yerine, hizip mensuplarının isteklerini karşılamak durumunda kalıyor.
CHP değişmek, yenileşmek, halkla bütünleşerek iktidara yürümek için ne yapmalı? Bu konudaki çözüm, kendi geçmişinde var. Menderes döneminin baskıcı, dışa bağımlılığa dayalı, yandaş kayırmaları yoluyla yeni milyonerler yaratma uygulamaları halkın adalet duygusunu zedelemişti. İşte, bu koşullarda iktidara karşı gelişen halk (özellikle de gençlik) muhalefetinin en önünde CHP’yi görüyoruz. Basının türlü bahane ve baskılarla susturulduğu, yayınlarının yasaklandığı dönemde genç CHP’lilerin (Bunların başında Bülent Ecevit ve Altan Öymen gelmekte.) Ulus Gazetesi’ni halka, elden dağıtmaları övgüye değer.
Demokrat Parti’nin antidemokratik uygulamalarına karşı CHP, halkın demokratik isteklerinin sesi ve öncüsü oldu. Özgürlüğü savunan CHP, tüm hile ve entrikalara karşın 1957 seçimlerinde % 41,12 oy almayı başardı. Çocukluğumuzda Demokrat Partili bazı yakınlarımız, gurbette bulundukları İstanbul’da Menderes’e birden çok oy vermelerini ballandırarak anlatırlardı. Seçimlerde yapılan hileler övünçle anlatılır; bunun bir uyanıklık, kurnazlık olarak vurgularlardı. Her şeye karşın toplumun özgürlük ve adalet isteklerini sahiplenen CHP için bu seçim sonuçları önemli bir başarı.
CHP’nin en çok oy aldığı seçim 1977’dir. Oy oranı, % 41,39’... Halkla bütünleşen bir CHP ve lideri burada ilgi çekicidir. 1977’ye gelen süreç, 1965 Kurultayı’yla başlayıp 12 Mart muhtırasıyla sürer. 1965 Kurultayı’nda CHP, ortanın solunda olduğunu açıklar. Partinin sola kaymasını sağlayan ekibin lideri Ecevit, Kemal Satır’ın yerine genel sekreter seçilir. Böylece gençlik ve dinamizm, durağanlığa galip gelir.
12 Mart hareketi toplumsal muhalefeti, özellikle de solu bastırmaya yönelikti. Muhtıra verildiğinde Bülent Ecevit, CHP genel sekreteriydi. Askeri darbeye “Muhtıra bana verildi.” diyerek ilk karşı çıkan siyasetçi Ecevit’ti. Muhtıra sonrası kurulan Erim (CHP üyesiydi.) hükümetine CHP’nin destek vermesine de karşı çıktı Ecevit. Bu nedenle de genel sekreterlik görevinden ayrıldı. Bu davranışı, Ecevit’i darbeye karşı demokrasiyi savunan lider konumuna yükseltti. 14 Mayıs 1972’de ise CHP genel başkanı oldu. 1973 seçimlerine gidilirken darbecilere karşı demokrasi ve özgürlük bayrağı CHP’nin elindeydi.
CHP’nin, “Ne ezen ne ezilen; insanca, hakça bir düzen! Toprak işleyenin, su kullanın.” sloganlarında ifadesini bulan ve simgeleşen sol programı liderini de “Halkçı Ecevit” yapmıştı. Bu solcu söylem, geniş halk kitlelerini CHP’ye yönelterek halkın solu benimsemesini sağladı. Ayrıca emekçi kesimlerin politize olması da ilgi çekici. Bu yükseliş ve değişimde CHP’nin daha solunda gelişen sol hareketlerin de önemli etkisi, katkısı olduğunu söylemek gerek.
Yine bu dönemde parti kadrolarındaki gençleşme önemli. Yıllardır milletvekili olan ve partinin yönetim kadrolarını işgal eden, halktan kopuk, üretkenliğini, mücadele azmini yitirmiş kişilerin yerine heyecanlı gençlerin gelmesi örgütsel bir devinim yarattı.
1973 seçimleri sonrası kurduğu koalisyon hükümetinde Kıbrıs, haşhaş ve kıta sahanlığı gibi konularda ulusal çıkarları savunan kararlı tutum, CHP’ye güç kattı.
Kısacası; 1977’ye uzanan süreçte darbeye karşı demokrasiyi, sağcı sömürü düzenine karşı solculuğu, durukluğa karşı devingenliği, emperyalizme karşı ulusalcılığı savunan CHP halkın ezici siyasal desteğini alarak iktidara yürüdü.
Bu süreçte bir dikkat çekici durumu da paylaşmamız gerekiyor. 1973 seçimlerinde din sömürüsünü politik merkezine oturtan bir MSP vardı. Bu seçimlerde % 11,8 oy alarak koalisyon hükümetlerinin değişmez ortağı oldu. Bu hükümetler döneminde imam hatip okulları kuruluyor, devlet içinde irticacıların kadrolaşmaları da sistemli olarak sürüyordu. 1977’de MSP’nin oyları % 8,57’ye gerilerken CHP’nin oyları % 41,39’a yükseldi. Din sömürüsüne dayalı siyasal anlayış; ulusalcı, solcu, özgürlükçü, emeği savunan siyasal anlayış karşısında yenilip geriledi.
Bugün siyasal değişimi dinsel iletilerde arayan bazı CHP’lilerin bu tarihsel durumu göz önüne almaları gerekmez mi? Çözüm, CHP’nin tarihindedir, popülist politikalarda değil.
Adil Hacıömeroğlu
28 Ekim 2010
Not: 1 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com
adresinden okuyabilirsiniz.
CUMHURİYET BAYRAMI
Bugün Cumhuriyet’imizin 87. yılını
kutluyoruz. Türk tarihinin en büyük uygarlık projesi, atılımı olan Cumhuriyet
devrimidir. Bugünlerde bazı art niyetli siyasetçilerimiz her türlü siyasal ve
toplumsal sorunun ortaya çıkışının nedenlerini, Cumhuriyet’e ve kurucusu M.
Kemal Atatürk’e bağlamakta. Her türlü sorunu (Bunların birçoğu yapaydır ve
özellikle gündeme getirilmiştir.), Cumhuriyet Devrimi’ne bağlama hastalığı
sağlıklı bir ruh hali değil. Bu durum; bitmez bir kinin, tükenmez bir intikam
duygusunun açığa vuruluşu. Türk Devrimi ile çıkarları zedelenen, gerici feodal
bir toplumsal düzenin karanlığından beslenen bir güruh hiçbir zaman Atatürk ve
Cumhuriyet’i içine sindirmedi.
Kendine aydın diyen birçok kişi, Cumhuriyet Devrimi’nin erken ve tepeden inme olduğunu söylemekte. Bu sav; yersiz, yanlış ve Cumhuriyet’e giden süreci anlayamamaktan kaynaklanmakta. 1923’e kadar Türk toplumu türlü modernleşme atılımları yaşadı. Türk Devrimi’ne karşı çıkanların en büyük savları ise yapılan devrimlerin yeniliklerin toplumumuzun dokusuyla uyuşmadığı düşüncesi. Gerçek böyle mi? Bu sav gerçek dışıdır. Neden?
Türk toplumu tarihinin hiçbir döneminde katı din kurallarıyla yönetilmedi. Toplumumuzun geleneklerine, yaşam biçimine baktığımızda bu gerçeği yakından görürüz. Her bölgemizin, ilimizin, hatta ilçemizin kendine özgü halk oyunları var. Bunlar, bu toprakların binlerce yıllık geçmişini bize anlatan en önemli belgeler, göstergeler. Bu oyunlarımıza baktığımızda büyük çoğunluğunun kadın, erkek birlikte oynandığını görmekteyiz. Binlerce yıl, bu toprağın kadını ve erkeği el ele tutuşmuş birlikte halay çekmiş, horon tepmiş, ata barı oynamış; karşılıklı göbek atmış, zeybekte birlikte kutsal toprağımıza diz vurup gururlanmış.
Yine tarihin derinliklerinden gelen türkülerimize baktığımızda kadınla erkeği birlikte görürüz. Birçok yöremizde var olan kadın ve erkeğin atışma geleneği bize her şeyi anlatmıyor mu? Bu atışmalarda kadın perde arkasında mı duruyor? Sevda türkülerimizde kadına karşı incelik başka nerede var?
Geleneksel kadın kıyafetlerine bakıldığında bugün Cumhuriyet karşıtlarının savlarının temelsizliği anlaşılmakta. Yörelerin doğal koşullarına göre değişen başörtülerinin nasıl bir sanat ortaya çıkardığını görmemek olanaksız.
Köylerimizdeki tarımsal faaliyetlere komşuların kadın, erkek ayrımı olmadan imece yapmaları bizlere bir şeyler öğretmiyor mu? Yine nişan, düğün, bayram gibi toplu kutlamalarda aynı şeyi görmekteyiz. Düğünlere cinsiyet ayrımı yapılmadan herkes katılır, birlikte eğlenilirdi.
Bu topraklarda tarihimizin hiçbir döneminde “kaçgöç” yaşanmadı. Kadınla erkek arasına duvarlar örülmemiş, kadın evine hapsedilmemiş, yaşamın her alanında erkeğiyle omuz omuza olmuştur.
“Geçmişte Ulus'ta günün kıyafetine uygun değil diye kasketli köylünün oraya girişi, yasaklandı. Sakal ve bıyık yasaklandı.” Bu sözler günümüz başbakanına ait. Cumhuriyetçi görünerek Türk Devrimi’ne yükleniyor partisinin grup toplantısında RTE. Kılık kıyafet devrimini eleştiriyor kendince. Tarihsel dayanağı olmayan birtakım savlarla Türk Devrimi’ni eleştirmek, onun getirdiği çağdaşlaşmayı halkın gözünde küçük düşürmeye yönelik bir anlayışı anlamak olanaksız. RTE’nin söz ettiği o köylünün kasketinin şapka devriminin bir sonucu olduğunu da bilmemek ayrı bir bilgisizlik. Köylümüzün fes ve sarık yerine kasketi benimsemesi devrimlerimizin bir başarısı değil mi?
Ankara Ulus’ta kasketli köylülerin gezdirilmediğini söyleyen başbakan, o yıllarda Ulus Meydanı’nda Atatürk heykelinin yanında bir halk kürsüsünün olduğunu bilir mi acaba? Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen yurttaşlar ve Ankaralılar, o kürsüden her türlü istek, eleştiri ve düşüncelerini söylerlerdi. Bu düşünce özgürlüğünün tek parti dönemi olmasına karşın vardığı düzeyi gösterir. Bu kürsüler, ülkemizin tüm kent meydanlarında kuruluydu. Bu, Halkevlerinin öncülüğünde gerçekleşirdi. Günümüzde bir kent meydanına kurulacak bir kürsüden yurttaşın görüşlerini haykırması olanaklı mı?
Yıllarca ulusal bayramlarımızı davul zurnayla kadın, erkek kutlayan halkımızın devrimleri benimsemediği söylenebilir mi? Cumhuriyet Devrimi’nin halkımızca benimsenmediğini söyleyenler, geçmişte fener alaylarının görkemini, bayram geceleri yurdumuzun dört bir tarafında düzenlenen gecelerdeki kalabalık katılımları anımsamalarını isterim. İl, ilçe, bucak merkezlerinde ve okulu olan köylerimizdeki bu gecelere, en uzak köylerden insanlarımızın çoluk çocuk nasıl coşkuyla katıldıklarını bilmemek bilgisizlik değilse bilerek emperyalizmin yıkıcılığına ortak olmaktır. Hele bunu bilip de inkâr etmek nasıl bir kötü niyet ve Türkiye düşmanlığıdır.
Bugün ülkemizin neresine giderseniz gidin, en ücra köşedeki evlerde, kahvelerde, lokantalarda, köy odalarında, işyerlerinde Atatürk’ün fotoğraflarının başköşede olduğunu görürsünüz. Türk ulusu, Atatürk’ü hem kurtarıcısı hem de devrimlerinin mimarı olarak bağrına bastı. Halkın gönlünün derinliklerinde yer etmiş bir önderi ve O’nun devrimlerini toplumsal dokumuzdan söküp atmak kolay mı?
1919’da başlayan Türk’ün devrimci uyanışına o zaman da karşı çıkanlar vardı. İşgalci emperyalistlerle işbirliği yapan saltanat yardakçıları, tatlı su liberalleri, yobazlar ve bölücüler ittifak halinde Kurtuluş Savaşı’na da Cumhuriyet Devrimi’ne hep karşı çıktılar. Her fırsatta dünün işgalcilerinin zehirli dilleriyle Türk Devrimi’ne saldırdılar. Bugün de bu ittifak işbaşında, yalnızca arkalarındaki büyük emperyalist güç değişti İngiltere’nin yerini ABD aldı. Küresel güçlerin sonsuz desteğiyle Atatürk’e, Cumhuriyet Devrimi’ne saldırmaktalar var güçleriyle. Onlar saldırdıkça Atatürk dağ gibi yükselmekte ülkemizin bağrında. Sinek dağa çarpsa ne olur?
Cumhuriyet, toprağımıza kök salmış büyük bir çınar. Bu çınarı söküp atmak kolay değil. Şu anda yapılan çınarın dallarını budamak. Bahar geldiğinde budanan dalları eskisinden daha yeşil, daha gövermiş göreceğiz. Her dalda binlerce filizin, birbiriyle yarışırcasına boy attığına tanık olacağız.
Adil Hacıömeroğlu
29 Ekim 2010