4+4+4= KARŞI DEVRİM




Sekiz yıllık zorunlu, kesintisiz eğitimin ortadan kaldırılmasını biçimsel olarak tartışmak son derece yanlış. Burada iktidarca amaçlanan eğitim sürecinin tümünü kontrol altına almaktır. Tek boyutlu düşünen, aynı noktaya bakan, bilimsel düşünmeye kapalı, sanat ve kültür gelişimini hiçe sayan bir eğitim sistemi halkımızın önüne konulmakta.

Eğitim; hem günümüzün toplumsal gereksinimlerini karşılamalı hem de geleceğe ışık tutmalı. Uzun vadeli düşünülmeyen, planlanmayan, çağdaş gelişmelere uyum gösteremeyen, ülke gereksinmelerini doğru belirleyemeyen bir eğitim sisteminin topluma yararı olmaz, zararı olur.

Yaklaşık yüz yıllık eğitim birikimini bir kalemde silip atmak topluma ihanettir. Çünkü eğitim; geçmişin deneyimleri, bilgi birikimleri, çağdaş ülkelerdeki gelişmeler izlenerek gelişir. Dünyadaki gelişmeleri hiçe sayan bir eğitim anlayışı çağdışıdır.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin okullaşma oranının artmasında, kız çocuklarının okumasında, bilimselliğe yönelişte önemli katkıları olmuştur. Kızların sekiz yıllık eğitime kazandırılması, çocuk gelinlerin sayılarında önemli bir düşüş sağlamıştır. Sekiz yıllık eğitimi bitiren bir öğrencinin on dört yaşında olduğu düşünülürse çocuk işçi sayısındaki düşüşün nedeni da anlaşılır. Kesintisiz eğitim, imam hatipleri çekim merkezi olmaktan çıkarmıştır. Zorunlu eğitimin uygulanmasında en önemli hata taşımalı eğitimde yapıldı. Taşımalı eğitimin uygulanmasıyla yaklaşık yirmi iki bin köy ilkokulu kapatıldı. Bu sayının içinde terör, göç ve farklı nedenlerle kapatılanlar da var. Okulların kapatılmasıyla köylerden öğretmenler ayrıldı, böylece oralarda Cumhuriyeti temsil edecek, halka model olacak kişiler kalmadı. Böylece de birçok köyümüz kara taassubun insafına terk edildi.

Neden 4+4+4’te ısrar? Niçin kesintili olmasında direnmekte hükümet? Bu soruların yanıtı asıl amacı da ortaya çıkarmakta. Erkek çocukların ergenlik dönemine kadar ezber yetenekleri en üst düzeydedir. Ergenlikten sonra ise matematiksel yetenekleri gelişirken ezberleme zayıflar. Yine ergenliğin getirdiği ruhsal ve fiziksel değişim gencin ilgi alanlarının değişip çoğalmasına neden olur. Hafızlar genellikle erkeklerden oluştuğundan dini eğitim için en uygun dönem ergenlik öncesidir. Bu nedenle ilkokul (birinci kademe) beş yıldan dörde indirilerek bir yıl kazanılmış, okula başlama yaşı da bir yıl öne çekilerek bu kazanım iki yıl olmuş. Böylece birinci kademeyi dokuz on yaşında bitirecek çocuklar. Eğitim kesintili olduğundan hafızlık eğitimi için bir sorun da kalmayacak. Ayrıca AKP’nin uyguladığı ekonomik program, ucuz ve örgütsüz işgücünü dayatmakta. Bunun için en uygun alan çocuk işçiler. Kesintili eğitim çocuk işçilerin önünü açıyor. İLO standartları on beş yaş diyor; ama kayıt dışılığın, kural tanımazlığın kural olduğu ülkemizde bu konuda da ne yazık ki ses çıkaracak demokratik kitle örgütleri yok denecek kadar az.

Türk eğitim sistemi yaklaşık altmış yıldır orasından burasından sağ iktidarlarca didiklendi. Cumhuriyet’in kuruluşuyla aydınlanmayı esas alan eğitim sistemimiz, sağ politikacıların din sömürüsü nedeniyle uyguladıkları popülist politikalara kurban edildi. Eğitimin içi boşaltılarak toplumun gereksinmelerine yanıt vermez duruma getirildi. Kendileri bozdu, şimdi de kendileri tamamen yıkarak düzeltmiş görüntüsü vermekteler. Yoksul çocuklarının eğitim kapısı olan her türlü yatılı okul sağ iktidarların para hesabına feda edildi. Buralardaki okuma olanağını yitiren halk çocuklarının bir bölümü tarikat ve cemaat yurtlarına, bir bölümü bölücü örgütün dağ kadrosuna, bir kısmı da organize suç örgütlerine terk edildi. Böylece eğitim darmadağınık bir duruma getirildi. Kim mi getirdi? Sağ iktidarlar.

Dünyanın hiçbir çağdaş ülkesinde, gelişen toplumunda eğitim, dinsel esaslara göre düzenlenmez. Kişinin dinini öğrenmesi hakkıdır, engellenemez. Ancak din eğitimini işin merkezine oturtmak yanlıştır. Farklı inançlar için seçmeli derslerin konulması öğrenciler arasında derin bir ayrışmayı yaratacağı gibi azınlıkta olan inançlara da ağır bir mahalle baskısı yapılmasına ortam hazırlayacak.

15-21 Temmuz 1921’de Eskişehir-Kütahya muharebelerinin yarattığı tüm moral bozukluklarına karşın, hatta meclisin Kayseri’ye taşınmasının düşünüldüğü bir zamanda Ankara’da Maarif Kongresini toplamıştı Atatürk. Ülkemizin geleceğinde eğitimin ne kadar önemli olduğunun bilincindeydi Ulu Önder. Zor koşullarda toplanan bu kongrede, dört yıllık ilköğretim beş yıla çıkarıldı. Ortaçağdan çağdaş dünyaya açılan ilk ışıklı kapıydı bu. Aydınlanma devrimimizin ilk işaret fişeği. Doksan iki yıl sonra o günkü devrim ve bağımsızlık ateşinin boğduğu gericilik hortlayıp intikamını almakta ilköğretimi dört yıla indirerek. Yalnız ilk Maarif Kongresi’nin mi? Tabi ki hayır! Türk Devriminin özü tam bağımsızlıktır. Bu; İnönü’nün, Sakarya’nın, Büyük Taarruz’un intikamıdır. Karşı devrimin ayak sesleridir duyulan meydan okumalar…

Ulusun geleceğini çok yakından ilgilendiren, birkaç kuşağın heba edilmesine yol açacak bu eğitim değişikliğinin önemi ne yazık ki çok iyi kavranmamış yetkisiz yetkililerce. Eğitimciler hariç herkes konuşuyor. Üniversiteler, sendikalar, meslek örgütleri, odalar, iş çevreleri suskun. Sadece politikacılar konuşuyor; destekli desteksiz. Popülist söylemelerle halk avlanıyor. Çayın taşıyla çayın kuşu vuruluyor. Hem iktidar hem de muhalefet partilerinden iki tane sağlam cümle kuramayan adamlar eğitim konusunda ahkâm kesmekteler. Kendisini eğitmekte yetersiz; kitaptan, kalemden uzak kişiler sloganist sözlerle laf salatası yapmaktalar. İşte, altmış yıllık sağ iktidarların eğitim uygulamalarının politik sonuçları. Fazla söze gerek var mı?

Adil Hacıömeroğlu

27 Mart 2012

Twitter.com@AdilHaciomerogl



CHP KONGRELERİNDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK



 CHP’de olağan kurultay süreci başladığından büyük bir hızla ilçe kongreleri yapılmakta. Genellikle bir tek blok listenin çıktığı kongreler hayal kırıklığı yaratmakta. Demokratik yarışmanın olmadığı, düşünsel tartışmaların yapılmadığı, siyasal projelerin görücüye çıkamadığı kongreler kişisel çekişmelerin ötesine geçemiyor.
Kılıçdaroğlu genel başkan seçildikten sonra sürekli “parti içi demokrasi” vurgusu yaptı. Önceki yönetimi “parti içi demokrasi”yi uygulamamakla suçladı. Baykal- Sav yönetimini partiyi merkezden yönetme, farklı seslere tahammül edememekle yargıladı yeni yönetim. Parti içi demokrasinin uygulanacağı konusunda kesin sözler verildiğinden tabandaki demokratik beklentiler her geçen gün arttı. Bu durum, demokrasi umudu yarattığından heyecan vericiydi. İnsanoğluna yapılabilecek en büyük kötülük, umutlarının boşa çıkarılmasıdır.
26-27 Şubat günleri art arda “demokrasi şöleni” adı altında yapılan tüzük kurultaylarında ”tüzükteki antidemokratik maddelerin” değiştirildiği söylendi. Bizzat genel başkanın ağzından blok listelerin yerini, çarşaf listelerin alacağı vurgulandı. Çarşaf liste uygulaması, demokrasi muştusu demek.
Üyelerde yaratılan demokrasi umudu, katılım demek. Katılım da partinin tabanda güçlenmesi, elbirliğiyle çalışması, her gün seçim varmış gibi devinim içinde olması demek. Demokratik bir yarışın tabanda başlaması; üyeleri bir yandan dinamik tutarken bir yandan da onların siyasal açıdan gelişmesine önayak olur. Böylece de özgüveni artmış, tartışma kültürü çoğalmış, ikna yeteneği ve sabrı gelişmiş üye görüntüsüne ulaşılır. Kendini geliştirmiş kişi sloganlarla değil, düşüncelerle halkın karşısına çıkar. Suçlamak yerine, çözüm üretir.
Demokratik yöntemlerle oluşturulacak yönetimler parti içi dedikoduyu önler. Adalet duygusu, hakkaniyet insanları işbirliği yapmaya götürür. Hakkı olmayanın bir yerlere gelmesi tabanda kabul görmez, benimsenmez. Bu nedenle de insanlar, hep haksızlığa uğradım, düşüncesiyle yönetimin vereceği görevlerde isteksizlik gösterir. Görev, iğreti bir işmiş gibi algılanır.
Atama yönetimlerin kendi delegeleriyle seçim kazanması, içeride görece bir mutluluk, kısa bir sevinç yaratsa da ülke genelinde bir başarının, sevincin habercisi olamaz.
Ben de geçen hafta sonu Bakırköy ilçesinin kongresindeydim. Eski tas, eski hamam. Çarşaf liste hak getire. Çarşaf liste olmasın, diye öyle yoğun çaba gösterildi ki şaşırmamak elde değil. Demokrasi beklentisiyle salon hınca hınç dolu. Faaliyet raporu hakkında delegelerin konuşmaları başlamadan yeterlilik önergeleriyle adeta susturuluyor insanlar. Konuşmanın, tartışmanın kime ne zararı olur ki? Bu konuda öne sürülen gerekçeler çok gülünç. Siyaseti; konuşamayan, konuşturulmayan bir parti tabanı var. Üyeler, parti kongrelerinde konuşamayacak da nerede konuşacak? Aylarca bu kongreler bekleniyor. Yine “sen, ben, bizim oğlan” mantığı. Kulislerde üç beş kişinin belirlediği yönetimler.
Demokrasi mi? Bir başka bahara… Derin hayal kırıklıkları altında kongre salonlarını terk ediyor delegeler.
Genel merkezin demokrasi vurgusunun tabanda hayal kırıklığı yaratması, CHP’ye kan kaybettiriyor. Hem de tahminlerin ötesinde. Geçmişiyle hesaplaşarak ve tarihsel misyonundan uzaklaşan CHP, bir de parti içi demokrasi vaadini yerine getiremezse seçmen nezdinde büyük bir itibar kaybına uğrar.
Bir çiçekle yaz gelmez. Demokrasi, bahar gibidir; bağrında bin bir çiçek açar, bin bir dal yeşerir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Şubat 2012
                                                          Twitter.com@AdilHaciomerogl
Not: 26 Mart 2012 tarihli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.
                                                          

BAYRAM MI, KALKIŞMA MI?


            21 Mart geldiğinde sinirler gerilir ülkemizde. Çünkü bölücü örgüt yandaşları, bayram kutlaması adı altında kentleri cehenneme çevirir. Zaten havaların ısınması, karların erimesiyle bölücü militanlar kış uykusundan uyanarak eylemlerine başlar. Dağdakiler, güvenlik güçlerine yönelik eylemler yaparken kenttekiler de isyan provaları yaparlar.
 “Bölücü örgütün büyük kitlesel kalkışması, olasıdır ki 21 Mart’ta Nevruz Bayramı kutlamaları bahane edilerek olacak. Eğer bu kalkışma, bekledikleri gibi olursa eylemlerin çapı daha da büyüyecek. Amaç, ülkemizi uluslararası bir müdahaleye uygun duruma getirmek.  AKP, Suriye çöllerinde ava çıkarken Güneydoğu bozkırlarında avlanabilir. (Kent Yaşam, 12 Mart 2012)”  Bu satırlar “Sıcak Mart” başlıklı yazımdan.  Ortadoğu’nun alt üst olduğu bir sürecin bizi etkilememesi olanaklı mı? İşte, bu nedenledir ki önümüzdeki günlerde bölücü örgüt eylemleri tırmanacak. Özellikle kentleri yaşanmaz duruma getirecekler. Toplum içinde etnik düşmanlıklar körüklenerek nefret duygusu artırılacak. Böylece de ulusal bütünlüğümüzde onulmaz yaralar açılacak.
            Bu yıl hafta içine denk gelen “Nevruz Bayramı”nı erkene almak istediler. Hafta sonu daha çok insan toplama amacındaydılar. Resmi makamlar izin vermeyince de 18 Mart günü izinsiz kutlamalar yapıldı. Polis engelleyince de kıyamet koptu.   
            İstanbul’daki “kutlamalar(?)” sırasında otobüsler, tramvaylar taşlanarak yakıldı. Allahtan yolculara bir şey olmadı. Güneşli, güzel bir İstanbul pazarında gezmeye gidenlerin otomobilleri saldırıya uğradı. Küfrün bini bir para… Otobüs durakları, akbil dolu tesisleri… önüne ne gelirse yok eden bir “Vandalizm” vardı İstanbul’da. Ağaçlar sökülüp çiçekler koparıldı toprağın bağrından. Dükkânların camları, vitrinleri indirildi. İnsanlar, malından vazgeçerek canının derdine düştü. Milyonlarca liralık maddi zarar verdiler kente. Bunun adı da bayram kutlaması oluyor öyle m? Sanki bu ülkede kimse, bugüne kadar bayram kutlamamış gibi. Dünyanın neresinde böyle bayram kutlaması görülmüş? Devlete güvenlik güçlerine meydan okuyarak bu eylemleri kışkırtan BDP’den bu zararlar tanzim edilmeli. Kamu malına zarar vermenin, kenti talan etmenin bir bedeli olmalı.
            Sonraki günlerde de bayram “kutlamaları(?)”nı sürdürdü bölücü örgüt yandaşları. Gösteriler hep mi olumsuzdu? Değil tabi ki? Antalya’da polisi taşlayan gençleri terliğiyle kovalayan annenin sağduyusu herkese örnek olmalı.
            İzmit’te bayram  kutlaması altında bölücü örgüt gösterisine kızını almaya giden anneye engel olan BDP’nin polis tokatlayan vekili, halkın tokadıyla sarhoşa dönüverdi.BDP'li vekiller şunu unutmasınlar: Kandırıldığını fark eden halkın gücü , gün gelir sizi mahveder. Gencecik çocukları kandırarak ölüme göndermek kimseye yarar getirmez. Halkın, annelerin sağduyusu gösterilerdeki bozgunculuğun arasından fışkıran umuttu. 
              Kalkışmalar sırasındaki ölüm olayları kabul edilemez. Hele Güneydoğu'daki "kutlamalar(?)" sırasında göstericiler arasından polise ateş açılması, işin niteliğini ortaya çıkarmakta. Terör örgütünün bayram bahanesiyle masum insanları nasıl kendi çıkarına, amacına alet ettiğini göstermektedir bu durum.   
            Nevruz için değişik coğrafyalarda farklı efsaneler olsa da ortak noktası baharın gelişinin kutlanmasıdır. Aydınlığın karanlığa, gündüzün geceye, yaşamın ölüme, sıcağın soğuğa, hareketin durağanlığa üstünlüğüdür 21 Mart,. doğadaki canlanmanın kutlanması, kutsanmasıdır. Uzun kışın kovulması, iç ferahlatıcı baharın gelmesidir. Rengarenk çiçeklerin açması, börtü böceğin toprak yüzeyine çıkması, ağaçların meyveye durması, sebzelerin olgunlaşması, tüm canlıların üreme, çoğalma, yavrulama yarışına girdiği kutlu bir zamandır bahar. 21 Mart'ta baharın başlangıcı. Böylesi kutlu, anlamlı bir günde yakıp yıkmak, yaralamak, öldürmek, doğaya, insana zarar vermek olur mu? Hele emperyalist bir kışkırtmayla baharı zemheriye dönüştürmeye hakkınız var mı?
                                                                                             Adil Hacıömeroğlu       
                                                                                            
                                                                                              23 Mart 2012                                         
                         
                          Not: 26 Mart 2012 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.

TRİBÜNLERDEN YÜKSELEN SES


Son günlerde siyasal alanda Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ve ilkeleri tartışılmakta, Kurtuluş Savaşı kahramanları gözden düşürülmek istenmekte, Atatürk’ü gözden düşürmek amacıyla akıl almaz kampanyalar sürdürülmekte. “Andımız, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi” başta olmak üzere birçok Cumhuriyet simgesine karşı amansız bir mücadele yürütülmekte iktidar partisince. Ne yazık ki muhalefetten de zaman zaman bu gerici kampanyaya çanak tutulmakta.

Cumhuriyet’e duyarlı, Atatürk’e saygılı ve yürekten bağlı bazı aydınlar, demokratik kitle örgütleri bu gerici, emperyalist odaklarca yönlendirilen, yönetilen kampanyaya karşı duruyorlar. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırılar halktan gerekli yanıtı da çok geçmeden aldı.

12 Şubat 2012 günü Ordu’da oynanan Orduspor-Antalyaspor maçında ev sahibi takımın seyircisi hep bir ağızdan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okudu. İlk kez bir futbol maçında tribünlerin tamamı, iktidarın Atatürk’ü hedef alan kampanyasına karşı tek yürek olarak yanıt veriyordu. Hem de okullarda kaldırılmak istenen Ata’sının sözleriyle.

İkincisi ses, Fenerbahçe tribünlerinden duyuldu. 18 Şubat’ta oynanan Sivasspor maçında tribünleri dolduran bayan seyirciler hep bir ağızdan Onuncu Yıl Marşı’nı söylediler. Çoğu çocuklarıyla gelmişlerdi bu maça. Bir kadın olarak, anne olarak çocuklarının, hemcinslerinin geleceğine, Cumhuriyetlerine, Atatürklerine, ulusal kimliklerine sahip çıkmanın sesiydi bu.

Bu kez, 19 Şubat’ta “Gençliğe Hitabe” İzmir’de Göztepeli seyirciler tarafından Giresunspor maçında haykırıldı. Hem de hepsi Atatürk maskeleri takarak tepkilerini gösterdi Göztepeli seyirciler. Bu çifte gösteri duygu doluydu. Atatürk’ün bedenen öldüğünü ancak fikren milyonların yüreklerinde yaşadığının haykırışıydı bu. 9 Eylül’ü yaşamış bir kentin halkından da bu beklenirdi zaten.

Bu üç örnekten de anlaşıldığı gibi apolitik görülen futbol seyircisinin; ülkenin ve ulusun geleceği tehlikede görüldüğünde nasıl da aslan kesildiğidir. Bu tribünlerde her türlü siyasal görüşten insanlar var. Belki de bu seyircilerin önemli bir kısmı iktidar partisine oy vermiş kişilerdi. Tribünlerde haykıran seyirciler için tek bir yol vardı o da Atatürk’ün yolu.


“Türkiye her zaman çok taraflı bir dünya için çaba gösteriyor. Arap Baharı sırasında da model bir ülke oldu. Eminim ki bu ülkelerin de zamanında bir Atatürk'ü olmuş olsaydı ve siyasi değişimlerini o zaman yapabilselerdi, şu anda yaşadıkları durumlara düşmezlerdi.” Bu sözler, geçtiğimiz günlerde ülkemize konuk olan Ekvador Cumhurbaşkanı Rafael Correa Delgado'ya  ait. Kilometrelerce uzaktan gelen bir Latin Amerika ülkesinin lideri Atatürk’ün ne kadar büyük bir siyasal model oluşturduğunu söylemekte. Hem de Atatürk’e savaş açan, Atatürk’ün koltuğunu işgal eden kişinin karşısında. Bu sözler karşısında yüzleri kızarmış mıdır iktidar bülbüllerinin? Yürekleri “Cız!” etmiş midir Atatürk’ü gereği gibi savunamayan yeni CHP’nin bazı yöneticilerinin?


CHP yöneticilerinin bazıları zaman zaman sağ siyasetçileri taklit etmekte, ülkemizin kurtuluş reçetesini küresel aktörlerde aramaktalar. Oysa Türkiye’ye baksalar, sokaktaki insanı görseler, tribünlerde yükselen haykırışları işitseler; Venezuela, Brezilya, Küba, Şili’den gelen sesleri duyabilseler, hele ülkemizde konuşan Rafael Correa Delgado’yu anlayabilseler bu düşünsel karmaşıklığa gerek kalır mı?
                                                          Adil Hacıömeroğlu
                                                               17 Mart 2012
                                                Twitter.com@AdilHaciomerogl
     Not: 19 Mart 2012 tarihli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.



                       
           

BU ÜLKEDE YANMAK KADER MİDİR?


            Esenyurt’ta bir alışveriş merkezi inşaatında çalışan ve naylon çadırlarda konaklayan on bir işçi, çıkan yangında yaşamını yitirdi. Ekmek parası uğruna gurbete çıkan bu yurttaşlarımız, ilkelliğin,  para hırsının, ihmallerin sonucunda evlerine ekmek götüremeden bu dünyadan göçüp gittiler.
            İş güvenliğinin olmadığı koşullarda çalışmak zorunda kalan yurttaşlarımız ya maden göçüklerinde ya naylon barakalarda ya da patlayan barajın oluşturduğu selde can vermedeler. Van depreminden sonra kurulan çadırlarda ölenlerin sayısı, depremde yaşamını yitirenlerle neredeyse başa baş gelecek. Buna karşın hiçbir yöneticinin ders aldığı yok. Derme çatma barakalarda, kolay yanabilen malzemeden yapılan çadırlarda  konaklamayı sürdürmekte yoksulumuz, çaresiz kalan insanımız.
İş kazalarında Avrupa bincisi, dünya üçüncüsü olduğumuzu daha önceki yazılarımda yazmıştım. Yaşamakta değil, ama ölmekte birinciliğimiz var. İnsanını sağlıklı koşullarda yaşatamayan bir ülkenin yöneticileri görevini yapmış sayılır mı? Bu yöneticilerin durumu hangi çağdaş ölçülere uyar?
İş güvencesinin taşeronluk sistemiyle yok edilmesi, ülkemizde köleci bir anlayışın çalışma yaşamında egemen olmasına neden oldu. Bir işi alan asıl yüklenici, birden çok taşerona işi devrediyor. Bazen bazı taşeron firmalar da daha küçük bir taşeron firmaya işi veriyor. Her firma kendi gücü oranında kâr ediyor.  Daha çok kazanmak, daha çok sömürmek amaç oluyor bu sistemde. Kimi sömüreceksiniz? Yanlış tarım politikalarıyla çoraklaştırılan Anadolu’nun mümbit topraklarından koparılan insanları tabi ki. Daha çok kar, daha çok sömürü, daha ucuz işgücü demek. Böyle olunca da birkaç bin lira az harcama adına prefabrik ev yerine naylon çadır tercih edilmekte.
Yangın sonrasında Çalışma Bakanının açıklaması tam da sorumsuzluk ve bilgisizlik örneği. “İş güvencesi yasasının on yıldır beklediğini” söylüyor bakan bey. Sahi on yıldır ülkemizi kim yönetiyor? Bu yasanın bekletilmesinin sorumsuzluğu kimindir? Üç dönemdir tek başına iktidar olan bir partinin bu sorumsuzluktan, vurdumduymazlıktan kaçması mümkün müdür? Yoksa yine laf ebeliğiyle işin sorumluluğunu Ergenekon’a ya da eski CHP’ye yükleyecekler?
Hele RTE’nin yangın sonrası yaptığı grup toplantısında böylesine önemli bir olayı birkaç cümleyle geçiştirip Gazze ve Suriye muhalefetinin sorunlarını dakikalarca anlatması anlaşılır mı? Kendini Gazze’nin başbakanı, Suriye’nin de muhalefet lideri olarak görüyor sanırım. Kendi yurttaşların çadırlarda ihmalden cayır cayır yanarken “Gazze edebiyatı” yapmak konuyu saptırmaktan başka bir şey değil. Parti grup konuşmasından bir saat önce Madımak’ta aydınlarımızı yakanların yargılandığı dava zaman aşımından düşüyor. Yani orada yakılan aydınlarımızın failleri kurtuluyor. Bu karar karşısında RTE “hayırlı olsun!” diyor. Neyin hayırlısı olacak. Böylesine vahşi ve insanlık dışı bir olayın kime “hayırı” olur ki? Tabi ki şimdi anlaşılıyor başbakanın neden Esenyurt faciasını birkaç cümleyle geçiştirerek Suriye ve Gazze ellerinde dolaştığı.
Şimdi müfettişler gidecek, duruma el koyup araştıracaklar… Ardından sayfalarca raporlar yazılacak. Suç ya ölenlerde ya da elektrik sobasında olacak derin araştırmalar sonucunda. İşçileri sigortasız çalıştıran yüklenici mi? Onun bir yolu bulunur, adamcağız onlarca kişiye ekmek veriyor, denilip iş yoluna konur. Sanki ekmeği bedava veriyor! Bugüne kadar iş kazaları, depremler sonunda kimlerin suçlanıp kimlerin aklandığını görmedik mi?
Mahkûmsan cezaevi aracında, işçiysen naylon barakalarda, aydınsan Madımak Otelinde yanarsın, yakılırsın. Yazgın değişmez. Yanmasan da göçüklerde, cezaevlerinde, sellerde, depremlerde can verirsin.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Mart 2012
                                                                      Twitter.com@AdilHaciomerogl
Not: 19 Mart 2012 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.





SICAK MART

                                                        
            Mart ayının gelmesiyle şubatın soğukluğu uçup gitti. Ilık güney rüzgârları ruhsal ve bedensel rahatlamanın da habercisi. Her yıl olduğu gibi mart, martlığını yine yapacak. Birden bastıran ve uzun sürmeyen soğuklarıyla insanlarda hayal kırıklığı yaratırken diğer canlıları da şaşırtacak. Mahalle aralarında az da olsa kalan yeşil alanlarda badem ve erik ağaçları erkenden çiçeklendiler. Bir gelin edasıyla poz vermekteler kupkuru dallara.
Baharın ılıklığı doğaya can verirken ülkemiz siyasal gündeminde hararet yükselmekte. Hem içeride hem de dışarıda çözümü zor sorunlar gittikçe birikmekte. Ülkemiz adeta kıskaca alınmakta. Mart ayının bazı zorlukları önümüze koyacağının işaret fişekleri atıldı bile. Ankara’da Yargıtay’ın önünde, başbakanlığın burnunun dibinde patlayan bomba ve İstanbul’da ele geçirilen bölücü örgüte ait patlayıcılar bir şeylerin habercisi değil mi?
Kış boyunca suskun kalan bölücü örgüt militanları, baharla birlikte harekete geçecek. Hem Güneydoğu kırsalında hem de büyük kentlerde ses getirici eylemler görünüyor ufukta. Çünkü bu kış, güvenlik kuvvetlerince yapılan operasyonlarda çok kayıp verdi PKK. Ayrıca Ortadoğu’da gelişen olaylar, dünyada güç dengelerinin yeniden biçimlenmesi, PKK açısından uygun siyasal koşullar yaratmakta. Hele ki devlet kurumları arasındaki çatışma had safhaya ulaşmışken TSK komutanları, özellikle de Güneydoğu’da görev yapmış subaylar Silivri ve Hasdal’ dayken bölücü örgütün moral değerler bakımından üst düzeyde olduğu söylenebilir.
PKK, Güneydoğu’da ve büyük kentlerimizde güvenlik birimlerine yönelik saldırılar düzenleyebilir. Yanı sıra buralarda kitlesel kalkışmalar yaparak uluslararası destek arayışına gidebilir.  Hükümetin Suriye’ye müdahale konusunda çabuk davranması ve yan çizmesini önlemek amacıyla ABD, PKK’yı koz olarak kullanabilir. İşte bu koşullar Mart’ta suların bulanacağının işareti.
Bölücü örgütün büyük kitlesel kalkışması, olasıdır ki 21 Mart’ta Nevruz Bayramı kutlamaları bahane edilerek olacak. Eğer bu kalkışma, bekledikleri gibi olursa eylemlerin çapı daha da büyüyecek. Amaç, ülkemizi uluslar arası bir müdahaleye uygun duruma getirmek. AKP, Suriye çöllerinde ava çıkarken Güneydoğu bozkırlarında avlanabilir. Bölücü başının affedilmesi için çözüm bulma yarışı yapan iktidar sözcüleriyle yandaş medya gaflet uykusundan ne zaman uyanacak acaba?
Mart kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırmayacak; ama nice ocaklara ateş düşürecek. Hem de tüm ulusun bağrını yakacak bir ateş.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                       9 Mart 2012
Not: 12 Mart 2012 tarikli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.


4+4+4=12 ETMEZ



            AKP’li beş vekil, zorunlu eğitimin on iki yıla çıkarılması amacıyla 222 sayılı temel eğitim yasasının değiştirilmesi için TBMM’ye bir yasa tasarısı verdiler. Sekiz yılık eğitim, on iki yıla çıkarılıyor sanılabilir.  Bu nedenle de ilk bakışta ileri bir adım olarak görünse de böyle değil.
            1997’de zorunlu eğitim beş yıldan sekiz yıla çıkarıldığında ülkemizde öğrenim düzeyi, dört yılın altındayken bugün altının üzerine çıkmışsa bu, kesintisiz eğitimin getirisidir. Özellikle kız çocuklarında okullaşma oranının olağanüstü bir yükseliş göstermesi ilgi çekicidir. Sekiz yıllık zorunlu eğitimle birlikte imam hatiplerde belirgin bir öğrenci azalmasını görmek olanaklı. İşte, bütün sorun da buradan kaynaklanmakta. Özellikle sekizinci sınıftan sonra kız çocuklarını türbana sokmak, onların yaşamlarına müdahale etmek zorlaşmakta. Türbanı kullanarak iktidara yürüyen bir partinin bu silahı elinden bırakması düşünülemez. Dini eğitim vurgusu halkın kulağına hoş gelmekte. Bu konuda sağlıklı seçeneklerin sunulamaması, çağdaş eğitim modellerinin açık yüreklilikle savunulamaması iktidarın önünü açmakta. Her konuda olduğu gibi bu konuda da popülist söylem, gerçeği gözlerden kaçırıyor.
            Başta RTE olmak üzere, AKP yöneticileriyle yandaş medya “Halk, çocuklarına dini eğitim aldırmak istiyor.” diyerek popülizmi doruğa çıkarıyorlar. Eğiteceğiniz kişiye “Nasıl bir eğitim istiyorsunuz?” diye sormak ne kadar doğru? “Ruanda’da yaşayan Tutsilere nasıl bir eğitim istiyorsunuz?” diye sorsak ne yanıt alırız? Şüphesiz ki Tutsiler, milyonlarca insanı katleden iktidardaki Hutulardan intikamlarını alabilecekleri bir silahlı eğitim isteyecekler. Bu isteğe göre eğitim verilmesi gerçekçi, doğru ve insanca mıdır?
Dünyanın hangi ileri ülkesinde eğitim toplumun isteğine göre verilir? Eğitim, toplumun gereksinmelerine göre belirlenmeli; ülkenin geleceği dikkate alınmalı. Galile, Newton, Edison, Vinci, Pastör, Arşimet, Hazerfen, İbn-i Sina, Hayyam, Uluğ Bey… Bu kişiler, yaşadıkları dönemlerde halk tarafından desteklendi mi? Yoksa binlerce bilim adamı engizisyonlarda yargılanıp softaların kışkırtmalarıyla mı karşılaştılar? Dünyadaki tüm toplumsal sıçrayışlar, ilerlemeler devrimlerle olmuştur. Çağdaş eğitimi doğuran da devrimlerdir. Tüm dünyanın devrimci ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de eğitim sistemi Atatürk öncülüğünde Cumhuriyet Devrimiyle belirlendi. Türk eğitim sistemi, devrimci bir ruhla akıl ve bilime dayanmıştır. Bu durum, ülkemizde hızlı bir aydınlanma sürecinin yaşanmasına neden olmuş, Ortaçağ’ın karanlığını ülkemiz semalarından dağıtmıştır. Ne yazık ki Atlantik rüzgârlarıyla gelen kara bulutlar son yıllarda ülkemizin aydınlık ufuklarını kaplamak istemekte.
Hiç sözü eğip bükmeye gerek yok. İşin aslı şudur ki, bilimsel eğitimin yerine dinsel eğitimi yerleştirme çabasıdır bu. Nasıl mı?
Bugün bir öğrenci, on dört yaşında ilköğretim okulunu bitirmekte. Yani ergenlik çağına gelmiş oluyor bu öğrenciler. Ergenlikten sonra ezber yetenekleri azaldığından hafız yetiştirmek zorlaşmakta. Bu nedenle hafız yetiştirmek için gerekli dönem, ergenlik öncesidir. İlkokulun dört yıl yapılmasının, okula başlama yaşının da beş yaşa düşürülmesinin nedeni budur. İkinci amaç ise imam hatiplerin orta kısımlarının yeniden açılmak istenmesidir. Böylece eğitimimiz, 1997’nin gerisine götürülmekte. İlk dört yıl, temel bir eğitimin verilmesi için uygun değil. Çünkü beş yaşında okula başlayacak çocuklar, birçok sorunla,  zorlukla karşılaşacaklar.
İkinci dört yıl ise geçmişin ortaokulları. Eğitim içeriği şimdilik belli değil. İmam hatiplerin meslek okulu sayılması ülkemizdeki mesleki eğitimi yok etmekte. Çünkü meslek okullarının geleceği konuşulurken hep imam hatipler üzerinden hareket edildiğinden konunun esası görülmemekte.
Fen ve Anadolu liseleri; dökülen, bozulan eğitim sistemimiz içinde ideal bir eğitim vermeseler de iyi sayılabilecek bir düzeydeler. Diğer liseleri iyileştirmek yerine, bu okullarımızı onların düzeyine indirmek istemekte iktidar. Tüm liselerin alelacele Anadolu Lisesi yapılmasının amacı da bu olsa gerek. Öğretmen, araç ve gereçle desteklenmiş imam hatipleri böylece yurttaşlar nezdinde çekim merkezi yapmasıdır asıl amaç.
4+4+4, on iki yıllık bir zorunlu eğitimmiş gibi görünse de gerçekte içerik olarak 1997 öncesi beş yıllık eğitime denk gelmekte. İçeriği boşaltılmış, ulusal ve bilimsel nitelikleri yok edilmiş bir eğitim sistemi yüz on iki yıl olsa ne olur?
Eğitim sistemindeki değişikliklerin 28 Şubat tartışmalarının tırmandığı bir zamanda gündeme gelmesi rastlantı değil. Önce 28 Şubat aleyhine müthiş bir karalama kampanyası yapıldı. İktidarıyla muhalefetiyle desteklendi bu kampanya. Ardından sekiz yıllık zorunlu eğitime dört bir yandan saldırıldı. Böylece ortam uygun hale getirildi. Ülkenin geleceği, 28 Şubat tartışmalarıyla karartıldı. Bir de Suriye konusunu kamuoyundan sakladılar tabi ki. Son günlerde sıklaşan diplomasi gözlerden kaçtı.
Eğitim; bilimsel, ulusal, laik, çağdaş mı olacak; yoksa dine dayalı mı? İşte bütün sorun bu.
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  8 Mart 2012
            Not: 12 Mart 2011 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
            Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

ADIYAMAN’DAN SURİYE’YE


                              
            27 Şubat gecesi Adıyaman’da Alevi yurttaşlarımızın yaşadığı yaklaşık iki yüz evin birilerince işaretlendiğini duyduğumda “Eyvah!” dedim. “Türkiye, yeni provokasyonlar dönemine mi giriyor?” diye kaygılandım.
Geçmişte benzerlerini defalarca yaşadığımız bu tür oyunların nasıl üzücü sonuçlara yol açtığının toplum olarak tanığıyız. 12 Eylül öncesinin toz duman olan ortamında Sivas, Kahramanmaraş, Çorum’da Alevilerin nasıl boğazlandığını ve yine çok yakın bir geçmişte Sivas Madımak’ta aydınlarımızın göz göre göre yakılmasını acı içinde izlemedik mi? Ne yazık ki bu olayların failleri ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşmayı sürdürdüler. Madımak olayı capcanlı ortada dururken, oteli alev topuna çevirenlerin kamera görüntüleri günlerce ekranları işgal etmişken davanın zaman aşımına gidiyor olması insanlık adına utanç vericidir.
Soğuk Savaş’ın başlamasıyla ulusal bütünlüğümüzü bozmak amacıyla türlü senaryolar uygulanmıştır. Etnik ayrılıkların körüklenmesi, mezhep farklılıklarının boğazlaşmaya dönüştürülmesi, sağ-sol çatışmaları bunların başlıcaları.
Alevi-Sünni çatışması oluyor görüntüsü verilerek Alevileri katletmeye yönelik planlı saldırılar geçmişin büyük acıları. Aynı şeyleri yeniden toplumuza yaşatmanın kime yararı olabilir? Tabi ki ülkemizdeki ulusal bilinci, bütünlüğü zayıflatarak bundan çıkar uman küresel güçler. Adıyaman’da yapılanlar, bir zamanlar Kahramanmaraş’ta yapılmadı mı? Orada da kapılara işaret konmadı mı? Yine aynı uygulama 6-7 Eylül olaylarında olmadı mı? Yıllar öncesine gidersek Hitler de Yahudilerin evlerini benzer yöntemlerle belirlemedi mi?
İçişleri bakanının işi üç çocuğun yaptığını söylemesi inandırıcı değil. Şakacı bakan yine şaka yapmış olmalı, bu söylemiyle. Bölücü örgütün çocukları eylemlerde nasıl kullandığını görmekteyiz. Çocuklar yapsa bile onları bu işe sevk edenler bulunmalı. Bu çocuklar nasıl çocuktur ki bir mahallede yalnızca Alevilerin evlerini işaretliyorlar.
Suriye için savaş tamtamları çalmakta. Her an müdahale söz konusu. İhale Türkiye’ye kalmak üzere. Suriye’de olanları mezhep çatışması gibi gösterme eğilimi var. Sünni halkın zulüm gördüğü biçiminde yalanlar üretilmekte emperyalist merkezlerde. Türkiye’nin Müslüman bir ülkeye Batılı emperyalistlerle yapacağı bir müdahale kamuoyunca hoş görülmeyeceği için hem iç yalanlar üretip hem de iç provokasyonlara başvurulabilir. Bu nedenle bu iş aydınlatılmalı; çocuk işi mi, büyük işi mi ortaya çıkmalı.
Ülkemiz insanı dış pompalamalarla epeyce acı çekti. Dışarıda planlanıp ülkemiz topraklarında sahnelenen bozguncu oyunları bozmalı. Ulusal birliğimiz emperyalist ve art niyetli işbirlikçi oyunlara feda edilmemeli.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                       2 Mart 2012

BÜYÜK MACERA



            Son haftalarda Suriye konusunda gerek ülkemiz yöneticilerinden, gerek Batılılarda, gerekse Arap Birliği ülkelerinden sürekli açıklamalar gelmekte. Suriye adeta bir kuşatma altında. Enerji ve para kavgası sürerken yoksul Suriye halkı kurban edilmekte.
            Emperyalistlerin koyduğu adla “Arap Baharı”, benim söylemimle “Arap Zemherisi” başladığından beri emperyalistlerin hedefe oturttuğu ülkeler, az da olsa ulusal bilinci gelişmiş ve kadın haklarının biraz olsun yaşandığı yerlerdi.  İnsan haklarının “i”sinin, demokrasinin “d”sinin olmadığı petrol zengini ve ABD denetimindeki Körfez ülkelerindeki keyfi aile yönetimlerinin uygulamaları tartışılmamakta. Çünkü bu ülkeler, göbeğinden ABD’ye bağımlı ve petro dolarlar Batılı emperyalistlerin emrinde.
            Demokrasi kahramanı(!) RTE, Kaddaafi’nin devrilmesi sırasında biraz geride kalmanın psikolojisiyle Suriye konusunda başrol oyuncusuymuş gibi davranmakta. İkide bir Esat’a “Çek, git!” demekte, Ortadoğu’nun efesi gibi davranmakta. Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun da öne çıkma merakı buna eklenince Türkiye, fırtınalı bir denizde büyük bir maceraya yelken açmakta.
            Malatya Kürecik’te kurulan füze savunma sisteminin ülkemizi savaşın tarafı yapacağını sorumluluk sahibi herkes söyledi; dili döndüğünce, nefesi yettiğince uyarıda bulundu. AKP hükümeti sözcüleri, Kürecik’le gerçeği kamuoyundan hep sakladılar. “Mızrak çuvala sığmaz.” atasözünü unutmuş göründüler. Amerika'nın Avrupa Ordusu ve Yedinci Ordu Komutanı Korgeneral Mark Hertling, Malatya Kürecik'teki füze kalkanı sisteminin faaliyete geçtiğini açıklayınca gerçek ortaya çıktı. Yani ABD-İsrail’le İran arasında bir savaşta, ülkemiz toprakları kullanılacak. Böylece Türkiye komşusu Müslüman bir ülkeye karşı savaşa girecek. “Askerlerimiz, Türkiye’nin güneyinde bulunan radar tesislerine yerleştirildi” diyen Hertling, her şeyin planlandığı gibi ilerlediğini kaydetti.” Bu sözler ABD’li komutana ait, yoruma gerek var mı?
            İran’a saldırı hazırlıkları Kürecik’te tam gaz sürerken Suriye’ye müdahale biçimi de masaya yatırılmakta. “İnsani yardım koridoru açmak için seçenekler düşünülmekte. Bu nedenle de Türkiye, İran konusunda olduğu gibi Suriye’de de cepheye sürülmekte. Zaten AKP hükümeti de çok hevesli bu konuda. Kendilerince kahraman olacaklar ya… İnsani yardım koridorunu açmak için ne gerekiyor? Askeri güç tabi ki… Dış müdahale olmadan Suriyeli isyancıların bulunduğu kentlere koridor açmak olanaksız. Bu da savaş demek. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Suriye fatihi olmak için can attıkları çok açık.
            Dış müdahaleler sonucunda parçalanmış, etnik ve inanç temelinde bölünmüş, Irak’a dönmüş bir Suriye’nin en çok zarar vereceği ülke Türkiye.
            Suriye ile kültürel ve sosyal yapı itibarıyla çok benzeyen iki ülkeyiz. Oradaki bölünmeler, düşmanlıklar bize de yansıyacak. Sahte kahramanlar çıkarma adına böylesi tehlikeli maceraya değer mi hiç?                                                          
                                                                                             Adil Hacıömeroğlu /
                                                                                          28 Şubat 2012
            Not: 1 Mart 2012 tarihli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.
                

CHP KURULTAYLARI



CHP kurultaylar partisi olma özelliğini, bir gün arayla Ankara’da iki farklı salonda “tüzük kurultayı” toplayarak pekiştirecek. Parti içindeki çekişme, bu kurultaylarda doruğa çıkacak. Amaç; daha demokratik tüzük yapmak.

Yeni CHP, “yenileşmek” adına özellikle liberal ve iktidar yandaşı çevrelerin telkin ve yönlendirmeleriyle partinin kuruluş ilkelerinden uzaklaşması dikkat çekici. Parti politikalarındaki sapma, ülkemizin geleceği açısından sakıncalar yaratmakta. Bu durum, AKP’nin ülkeyi dönüştürme, eksenini saptırma uygulamalarını kolaylaştırmakta. Hele Atatürk’ü savunmaktan çekinen, Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinin, anlayışının arkasında duramayan bir CHP yönetimi seçmenleri çok rahatsız etmekte, umutları kırmakta.

CHP tüzüğü ne zamandan beri antidemokratik? Uzun yıllardır… 12 Eylül öncesinin demokratik tüzüğü, Evren- Özal rüzgârlarına kapılarak geçen zaman içerisinde faşizan bir duruma getirildi. Amaç, seçilen yönetimleri prensliklere dönüştürmek.

Kılıçdaroğlu genel başkanlığa seçildiği gün yaptığı konuşmada ve daha sonraki söylemlerinde sürekli olarak tüzüğü demokratikleştirileceğinden söz etti. Hatta ileri giderek “korku imparatorluğunu yıkacağını” haykırdı. Ancak kendisine karşı muhalefeti bastırmak, yönetimindeki halktan uzak siyasetçileri yanında tutmak adına parti içi demokrasiyi uygulamadı. Genel seçimlerdeki merkez yoklamaları ise CHP seçmenini hayal kırıklığına uğrattı. Bu nedenle de yıllardır “demokrasi” sözcüğü ülkemiz genelinde olduğu gibi yalnızca sözde kaldı. Hele delegelerden gelen tüzük kurultayı isteğine çift kurultayla yanıt vermek ise tam bir komedi. Tabi burada bir kurultay şampiyonluğu da söz konusu.

Kılıçdaroğlu yönetimine bu antidemokratik tüzük kimlerden miras kaldı? Baykal ve Sav yönetiminden. Çünkü eski yönetim sanki ilelebet partiyi yönetecekmişler gibi bu ucube tüzüğü hazırladılar. Sayın Sav, Kılıçdaroğlu’nu elinden tutup CHP yönetimine getirmedi mi? Sayın Baykal, yıllarca Kemal Bey’le çalışmadı mı? İki sorunun yanıtı da evet. Siyaset üretmede kısır kalan, Cumhuriyet yönetimine acımasızca saldırarak AKP’nin ekmeğine yağ süren genel merkez yöneticilerinin çoğunluğu Baykal-Sav yönetimince cilalanıp siyaset vitrinine çıkarılmadı mı? Yeteneksiz, siyasal kültürden yoksun, birçoğu işsiz güçsüz kişiler siyasette kimler tarafından parlatıldılar? Koltukları koruma kaygısıyla yöneticilere sadakatin öne çıktığı, siyasal birikimin önemsenmediği yılları birlikte yaşamadık mı? Yeteneksiz kişiyi, hak etmediği bir yere getirirseniz kendini çok büyük ve vazgeçilmez sanır. Dünkü efendisinin yanında suspus oturan, sadece lideri övüp alkışlayanlar; durum ve zaman değişince yeni efendiye biat ediyorlar. Bu da bu işin akışı içinde doğal karşılanmalı.

Baykal-Sav yönetimi,  partiyi yıllardır antidemokratik bir biçimde yönettikleri, genç kadroların önünü açmadıkları, partide bir düşünce tartışması ortamını yaratamadıkları, parti içi eğitimi eksik bıraktıkları için CHP’nin geleceğini köreltmişlerdir. Bugünkü yönetim de kendilerinin eseridir. Çünkü kendilerinden sonra parti yönetimine gelecek nitelikli kadroların yetişmesine engel olmuşlardır.

Parti içi kavgada çok başarılı olan, ancak AKP ile mücadelede yetersiz kalan eski ve yeni CHP yönetimlerinin yaptıkları, kamuoyunda koltuk kavgası olarak algılanmakta, değer bulmamakta. Çifte kurultay CHP’yi halk nezdinde güvenilmez kılmakta. Buna kimsenin hakkı var mı? Tarihin yangın yerlerinde doğup büyüyen bir partiyi koltuk kavgalarına, kişisel ikballere feda etmek kimin haddine? Büyük laflar ederek ne solcu ne de Atatürkçü olunur. Atatürk’e, Cumhuriyet’e, ezilen sınıflara hizmet sözle değil, uygulamalarla olur.
Demokratik bir tüzük kuşkusuz önemlidir. Ancak asıl önemli olan partinin ideolojisi, siyaset yapma biçimi, davasını inançlı ve inandırıcı biçimde savunması, toplumun sorunlarını dile getirmesi, bunlara çözüm bulacak seçenekleri üretmesidir.

Baykal ve Sav’ın deneyimleri parti için değerlidir, bu nedenle onlardan yararlanmak, önerilerini dinlemek gerekir. Baykal ve Sav koltuk sevdalısı olmadıklarını açıklayıp CHP’ye yol gösterici olurlarsa unutulmaz bir hizmetin öncüleri olurlar.

Gönül isterdi ki parti içi koltuk kavgalarından uzak, bir hafta on gün sürecek bir kurultayda ülkenin temel sorunları tartışılıp çözüm yolları araştırılsın, tıpkı tek parti döneminde olduğu gibi. Ortadoğu yangın yeri, alevler ülkemizi de ısıtmakta. İşsizlik diz boyu. Tarım çökmüş, hayvancılık tükenmiş, sanayi üretememekte, eğitim bin yıl gerilere götürülmekte. Terör Misak-ı Milli’yi sorgulamakta. Ülke kaynakları yağmalanmakta. Aydınlar hapishanelere sığmamakta… Bu kadar çok ve ivedi olarak tartışılıp çözüm bulunması gereken sorun dururken biz neyin kavgasını veriyoruz Allah aşkına?

Deniz Baykal’a yapılan kaset komplosu CHP’nin ayağında prangadır. Tüm partililerin beklentisi komployu yapanların ortaya çıkarılıp bundan sonra kurulacak tuzakları boşa çıkarmaktır.

Partiyi “sol” diyerek sağa çekmek, CHP’nin genlerini değiştirme gayreti ülkemize zarar verir. Atatürk’ü, onun devrimlerini, Cumhuriyet devrimlerini, Kemalist aydınlanmayı reddederek CHP’li olunmaz. CHP’yi selamete çıkarmanın yolu eski ve yeni yönetimin dışında üçüncü bir yolun bulunmasıdır. Bu yol, hem CHP’yi aslına döndürecek hem de Türkiye’nin geleceğini teminat altına alacaktır.

 CHP’liler Tıbbiyeli Hikmet kadar cesur, Mustafa Necati kadar idealist, Hasan Tahsin kadar yurtsever, Hasan Ali Yücel kadar yaratıcı, Reşit Galip kadar yürekli ve açık sözlü, İsmet Paşa kadar dirayetli olmalı. Siyasal öngörüsü zayıf, önündeki çukuru göremeyen, Brütüsler yetiştirme konusunda marifetli(!) eski ve yeni birçok yönetici gibi ufuksuz kişilerle düze çıkılamaz. Mustafa Kemal’in aydınlığında ufkun ötesini görecek, ulusun çıkarlarını kişisel kariyerinden önemli sayan özverili yöneticilere gereksinimimiz var.
  Adil Hacıömeroğlu
25 Şubat 2012

KİNDAR GENÇLİK


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, daha önceki konuşmalarında “dindar gençlik” yetiştirme amacını açıklamıştı. Ancak dindar gençliğin nasıl olacağını, hangi ülkülerin peşinde koşacağını, kimleri örnek alacağını açıklamamıştı. Partisinin İstanbul İl Gençlik Kollarının 3. Olağan Kongresine telekonferans yöntemiyle katılarak yaptığı konuşmada baklayı ağzından çıkardı. “Altını çiziyorum; modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.” diyerek yetiştirecekleri gençliğin kindar olmasını istedi.

Basına yansıyan yukarıdaki sözleri şaşkınlığa yol açıp yoğun eleştiri alınca AKP’nin internet sitesinde bu konuşmadaki “kin” sözcüğü çıkartıldı. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin okullardan kaldırılmasının tartışıldığı bir sırada, RTE’nin Necip Fazıl’ın gençliğe hitabesini okuması ilginçtir. Demek ki “dindar gençlik” Necip Fazıl’ı örnek alacak. Bu noktada Necip Fazıl’ın usumda dolanan dizelerini sizinle paylaşayım istedim:

“Her ayağını bastığın yerde sanki kalbin var/ Kalbin ki vahşi bir zevk alır ezilişinden/ Ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar/ Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden

Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü/ Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın/ Bir lisandır onların duruşu, bükülüşü/ Kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın

İnce sütunlarındaki ilahi güzelliğe/ Bacakların ruhudur şekil veren diyorum/ Bacakları bir kalın örtüde saklı diye/ Mermerde kalbi çarpan Venüs’ü sevmiyorum,

Boynuma doladığın güzel putu görseler/ İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını/ Kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler/ İsa’nın eli diye bir kadın bacağını”

Şairin bacak fetişizmi, bacaklara tapınması onu ilgilendirir. Tıpkı “Bir kadın memesine vatanı satarım.” diyen AKP destekçisi liberal yazar Ahmet Altan gibi.

Kadın bacaklarına tapınıp övgüler dizerken hidayete eren(!) birini sorgulamak durumunda değiliz. Ancak bir köktenci uçtan diğerine savrulan kişiler hep ilgimi çeker. Genellikle hepsi kin doludur eski yaşamına, arkadaşlarına, düşüncelerine karşı. Bulunduğu ortamda gerekli ilgiyi, sevgiyi, saygıyı göremeyen kişiler savrulur gider güz yaprakları gibi karşı kıyılara. Şimdi RTE’ye sormak gerek: yukarıdaki şiiri de okuyacak mısınız dindar gençliğinize?

“Kin tutmak” ne denli bir ilkel anlayış... Kime kin tutuyorsunuz? Cumhuriyet’e mi, yurdu düşmandan kurtaranlara mı, bu uğurda şehit ve gazi olanlara mı, yoksa çocuklarını Necip Fazıl’ın izinde “dindar genç(!)” olarak yetiştiremeyen anne, babalara mı?

“Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçiş bütün eski mümin eski nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara: ‘Siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başınıza gelmezdi!’ diyecek ve gerçek Müslümanlığın ‘nasıl’ını ve ‘ne idiğü’nü her haliyle gösterecek bir gençlik… Bu sözler de Necip Fazıl’ın hitabesinden. Bir mümin; atalarını, rahmete ermiş büyüklerini hayırlı dualarla mı yad edecek; yoksa bu dünyadan göçmüş insanların, yani atalarının, inanç ölçülerini mi sorgulayacak?

Kısakürek’in hitabesini okuduğumuzda şu sorunun yanıtını da merak ediyoruz sayın başbakan: TBMM’de yazan “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.” özdeyişi yerine, “Hakimiyet Hakk’ındır.” sözünü yazmayı düşünüyor musunuz? Ulusumuzun kurtarıcısı, Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal’in bir tek sevdası vardı, o da vatanıydı. Ne savruldu güz yaprakları gibi ne de dünyevi zevkleri vatanından, ulusundan önemli bildi?

RTE’ye bir anımsatmam olacak. Necip Fazıl, yeni kurulan Cumhuriyet’in eğitim alsın diye yoksul halkın parasıyla yüksek öğrenim için Fransa’ya (Paris’e) gönderdiği bir öğrenciydi. Ne yazık ki yoksul halkın vergilerinden cebine konan bursun değerini bilmedi. Har vurup harman savurdu bu parayı, “kadın bacakları” uğruna harcadı burusunu. Okul işi de böylece yattı. Zamanın Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri bu durumu saptayınca Kısakürek’in bursu kesilip geri çağrıldı. Çünkü yoksul halkın parası, kadın bacakları için harcanamazdı. Bu nedenle savrulup gitti Necip Fazıl kendince Cumhuriyet kurucularından intikam almak için. İçindeki Cumhuriyet’e karşı kin de bu nedenledir.

Kısakürek, Cumhuriyet’e çok şey borçlu bir yurttaş. Çünkü devletin ekmeğini yiyip suyunu içmiş. Gençlerimize ahde vefayı, atalarına ve emeğe saygıyı, insanları sevmeyi, kinden, nefretten uzak durmayı, bağışlayıcılığı öğretmeliyiz hem de ivedi olarak. Sorumsuzluğuyla tanınan Necip Fazıl’ın Türk gençliğine öncü ve örnek gösterilmesi kabul edilebilir mi?

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                              23 Şubat 2012

 

                                                                       


SAĞIN İFLASI

    1946’da çok partili yaşama geçtikten sonra, 1950’den itibaren kısa dönemler dışında ülkemiz, hep sağcı partilerce yönetildi. Darbecilerin kurdurdukları hükümetlerin çoğu da kendilerinden önceki sağ politikaları sürdürdüler. Sol partilerin (CHP, SHP, DSP)  çok kısa sürelerle de olsa hükümet oldukları görülmekte. Sol partilerin katıldıkları koalisyon hükümetlerinin bu kısa sürelerde amaçlarına ulaştıkları söylenemez. Bundan hareketle diyebiliriz ki altmış iki yıldır ülkemiz sağ politikalar doğrultusunda yönetilmektedir.

     Çok partili yaşama geçişte kurulan partilerin kurucuları CHP’den ayrılmış olsalar da siyasal düşüncelerinin kökenleri itibarı ile Hürriyet ve İtilaf Fırkasının ardılı sayılabilirler. Hürriyet ve İtilafçıların İngilizlerle olan dirsek teması, ardıllarının ABD ile sıkı ilişki içinde olması biçiminde sürmüştür. Merkez sağ partiler, muhafazakâr değerlere ve milli iradeye bağlılığı çokça dile getirmelerine karşın, küresel bir gücü dayanak edinmeyi de önemsemişlerdir. “Milli iradeye saygı, toplumun ahlaki değerlerini ve aileyi koruyoruz.”… gibi söylemlerin yüksek sesle söylenmesi, hep küresel güçlere bağlılığı, uluslararası sermayenin buyruğuna girmeyi örtbas etmek için seslendirilmekte. Emperyalizme boyun eğmek gibi milli olmayan bir davranışı böylece halkın gözünden saklamakta bu söylemler. Sağı, ülkemizde yıllardır ayakta tutan popülist siyasal anlayıştır. Dönem ve koşullara göre milliyetçiliği, dini kullanmakta sakınca görmemiştir sağ siyasetçi. Halkın temiz duygularını günlük politikaya alet etmek, bunların yıpranması pahasına da olsa sağ siyasetçiye yanlış gelmemiştir. Ekonomi, sağlık, eğitim, güvenlik, adalet, kültür, bayındırlık hizmetlerinde de popülist politikaların ön planda olduğu görülmekte. Ülke kaynaklarını, çıkarlarını ve geleceğini ön planda tutan kalkınma, gelişme modeli yerine dışa bağımlı, günü kurtarmaya yönelik politikalar esas alınmıştır. Popülizm ve dışa bağımlılık görece kalkınma sağlamış gibi gösterilip ülke kaynaklarının çoğu emperyalist tekellere, birazı da ülke içindeki asalaklara peşkeş çekilmiş. Gelir dağılımı adaletsizliğinde dünyada ilk sıralara yerleştik bu yolla. Üretmeyen, marka yaratamayan varsıl sömürgen bir sınıf yaratılmıştır bunun sonucunda.

     Sağın iktidara gelmesiyle iki söylem belleklerde yer etti: “Büyük Türkiye!” ve “Küçük Amerika olacağız.”. Buradaki algı ilgi çekici. Türkiye’nin büyümesi için Amerika’ya gereksinim var. Yani bu iş ABD’siz olmaz algısı. Zihinsel bağımlılığı böyle bir algı üzerinden oluşturmak dikkat çekici. “Soğuk Savaş” döneminde komünizme karşı bir mücadele merkeze oturtuldu. “Milli ve manevi değerleri” komünizme karşı korumak adına canlara kıyılıp, ülkenin direksiyonu da ABD’ye kırıldı. Emperyalizme bağımlılık katmerlendi.

    ABD bağımlılığı; Kore, Afganistan, Somali’de Türk askerinin kanını döktü. Komşularımızla yapay sorunlar ortaya çıkartılıp düşmanlıklar yaratıldı. Balkan ve Sadabat paktları gibi komşularla birlik olma ruhunu geliştirip pekiştiren dış politika anlayışı, ABD hizmetine girme adına terk edildi.

     Ülkemizdeki sağcılık milliyetçilik dedikçe halkımız kamplara ayrıldı, bölündü. Kardeşkanı, uygarlık fışkıran ülke topraklarına aktı. Çünkü Türk milliyetçiliği yerini, ABD’nin organize ettiği ve güdümüne aldığı kafatasçı milliyetçiliğe bıraktırılmıştı. Şimdilerde sağcılığın siyasal sömürüsü din üzerinden. Dinsel söylemler arttıkça ulusumuz alt kimliklere bölünmekte. Etnik ve mezhepsel ayrılıklar zirve noktasında. Üstelik çoğu Müslüman olan komşularla da kanlı bıçaklı olduk. Neden mi? İslam, ılımlılaştı da ondan. Ne yazık ki ülkemiz sağcıları ABD eliyle ülkemize milliyetçilik ve ılımlı İslamcılık getirdiler. Zaten sağ iktidarların ekonomik sistemleri de ithalata dayalı değil mi?

     Popülizm, komünizm düşmanlığı, milli ve dini duyguları sömürme siyaseti sona geldi. Sömürecek bir şey kalmadı. “Büyük Türkiye!” masalı da bitti. “Küçük Amerika” yerine, ABD’nin jandarması olduk. Dolar milyonerlerini halkımızı çöpten ekmek toplayıp yedirme pahasına palazlandırdık. Şimdi sıra “demokrasi”yi kurmaya geldi.

     Bunun için de askere saldırdık. Kendi askerimize. Neden mi? Halkımıza yutturulmaya çalışılan demokrasi aşkı, darbe karşıtlığından değil. Darbelerin sağı nasıl palazlandırdığı bilinmekte. Ülkemiz sağı, oldum olası asker karşıtıdır. Niye mi? Osmanlının son döneminden beri tüm çağdaşlaşma, modernleşme hareketleri genellikle askerden gelmiştir de ondan. Modernleşme, işbirlikçi gericiliğin de tasfiyesi demektir. Gelişen ülkenin gözü açılan halkı, hakkını arar. Bu da geleneksellikle halkı yönetip sömürenlerin işine gelmez. Bugün askere vurulan darbeler; 1908’in, 1919’un, 1923’ün intikamıdır.

     Yaklaşık altmış yıldır ülkemizi yöneten sağ, hem adaletsizlikleri yaratmıştır hem de bu adaletsizliklerden şikâyetçi olmuştur. Yani kendileri bozmuş, yine kendileri düzeltmek için feveran etmişler. İktidarda oldukları halde tüm sağ partiler muhalifmiş gibi davranmıştır. Bu, çelişki gibi görünebilir. Bizce değil! Çünkü Türk sağının muhalif olduğu devletin çağdaş kurumları ve yasalarıydı. Birtakım haksız uygulamalar bahane edilip çağdaş kurumlara saldırmak için zemin yaratılmıştır. Bu oyun yıllarca başarıyla sahneye konmuştur. Bu nedenle de ülkemizi yöneten merkez sağ partileri birisi daha iyi diğeri daha kötü gibi göstermek yanlış. 1950’den bu yana her sağ iktidar Cumhuriyet yapısının duvarından bir ya da birkaç tuğla koparmayı ama gizli, ama açık becermiştir. AKP iktidarı da işin finalini oynamakta.

     Sağcılık ekonomik politikalar bakımından da iflas etmiştir. Tarımı, hayvancılığı çöken, sanayisi dışa bağımlı bulunan, cari açığı tavan yapan bir ülkede yoksulluk da doğal olarak artmakta. Örgütlenme ve hak arama özgürlüğü de sağ iktidarlarca ortadan kaldırıldı. “Demokrasi!” diye diye insanlar konuşamaz oldu. Kara bir istibdat yaşanmakta ülkemizde.

     Sağın çelişkili, halkı aldatıcı söylem ve uygulamalarını yurttaşlarımız fark etmekte. Bu beladan hem kendini hem de ülkesini korumak içinde güveneceği seçenekler aramakta. Eğer bu yaşadığımız olaylar doğru biçimde halka anlatılır ve çözümlere de inandırılırsa yurttaşımız, sağcı iktidarlardan kurtulur.

     Yirminci yüzyılın başında kurtulduğumuz Hürriyet ve İtilafçı ruh, çok geçmeden hortladı topraklarımızda. Yıllardır topraklarımız daha çorak, insanımız kavgalı, komşu kapısı duvar. Hürriyet, İstiklal, Cumhuriyet mi? Onlar da ne? Cadde, sokak tabelalarından bile kaldırılmaktalar. Çünkü halkımız bu sözlere alışamıyormuş. Demokrasi, ülkemizde özgürlük, bağımsızlık ve cumhuriyetten vazgeçmek midir? İşte sağcılığın geldiği nokta. Bağımsız olmadan milliyetçi, dindar olabilir miyiz?

                                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                                          16 Şubat 2012
                                                                             Twitter.com@AdilHaciomerogl
     Not: 20 Şubat 2012 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
     Yazılarımın tümümü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.