BAHÇELİ’NİN ANAYASA SEVDASI


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 23 Şubat 2016 günü grup toplantısında yaptığı konuşmada: “Bize göre ana muhalefet partisi olmadan anayasa yazımına teşebbüs etmek kesinlikle sakıncalı ve mahsurludur. Bu itibarla CHP’nin ikna edilip masaya davetinin sağlanması gerekir. Aksi takdirde anayasa hazırlığı ölü doğacaktır.” demekte. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Bahçeli, anayasa değişikliği konusunda ön almak istemekte.
Bahçeli, TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın Anayasa Uzlaşma Komisyonu için gönderdiği mektuba verdiği yanıtta da yukarıdaki görüşlerini yineledi. Ayrıca “Anayasa çalışmaları dört parti ile sürmeli.” diyerek AKP-HDP/PKK ile anayasa yapma isteğini de ortaya koymakta Devlet Bey. 
Ey Bahçeli, “HDP ile hiçbir koşulda masaya oturmam.” diye bağırıyordun, ne oldu sana? AKP-PKK anayasası yapmak için neden bu kadar isteklisin?
O zaman şu soru akla takılmakta: Bahçeli’nin anayasa değişikliği yapmak istemesinin nedeni ne? Neden dağılmakta olan anayasa masasını toparlamaya çalışmakta Bahçeli?
Bahçeli’nin konuşmalarından anlaşılacağı üzere ona, dağılan anayasa masasını toparlama görevi verilmiş. Peki, bu anayasa değişikliğini asıl isteyen güç kim? ABD... Ve ABD’nin piyonları: AKP, FETÖ ve PKK... Çünkü bu güçlerin Türkiye bütünlüğüyle ilgili sorunları var. Cumhuriyet ile ilgili hazımsızlıkları var. Türkiye’nin kurucu iradesine ve kurucularına karşı bitmez bir kinleri var. Üstelik anayasa değişikliği isteği, Türkiye’yi bölme, Cumhuriyet’i yıkma amaçlıdır.
Peki, Bahçeli’nin derdi ne? 
CHP’nin anayasa masasından kalkması Türkiye’nin ve Cumhuriyet’in geleceği açısından olumlu, alkışlanacak bir tavırdır. Türkiye’nin yararına olan bu durumu değiştirmek için Bahçeli’nin uğraş vermesi nedendir? CHP’yi ikna ederek bölücü anayasanın hazırlanacağı masaya oturtma görevini Bahçeli kimden alıyor? CHP’yi masaya oturtacağına sen de çekil o masadan da bölücü anayasa yapma eylemi son ersin, Türkiye kurtulsun!
AKP iktidarı boyunca, iktidar partisi ne zaman dara düşse Bahçeli imdadına yetişmiştir. AKP’nin kurtarıcısı olmuştur.
Bahçeli yönetimindeki MHP, milliyetçi olduğunu söylemekte. Milliyetçi olmanın biricik koşulu emperyalizme karşı olmaktır. Bugüne kadar Bahçeli ve arkadaşlarının ağzından ABD emperyalizmine karşı bir söz işiten oldu mu? Ortadoğu’yu ve Türkiye’yi kan gölüne çeviren ABD’ye karşı herhangi söylem ya da eylemini gören oldu mu? Ülkemizde yıllardır süren ABD sömürüsüne karşı MHP’nin en küçük bir hareketine tanıklık eden var mı? Ulusal sanayimiz ve kalkınmamız ABD emperyalizmine kurban edilirken MHP’nin küçük de olsa bir karşı çıkışına rastlayan oldu mu? ABD’nin, Türkiye’deki askeri varlığına karşı Bahçeli ve MHP’nin sesinin çıktığını gören var mı? AKP hükümeti, devlet dairelerinden “TC”yi kaldırırken Bahçeli’nin MHP’sinin bir şey yaptığını gören, duyan oldu mu?
Emperyalizme karşı çıkmadan beylik sözlerle milliyetçilik yapmak, Türkiye’ye yarar getirmemekte. ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki yönlendirmeleriyle kafalara işlenen komünizm düşmanlığıyla milliyetçi olunmaz. Dış Türklerle ilgili yüksek perdeden konuşarak ve kendi yurttaşlarının emperyalizme karşı haklarını savunmayan bir anlayışın milliyetçilikle bir ilişkisi bulunabilir mi? Emperyalizme karşı duruşun olmazsa ABD’nin dayattığı, AKP-PKK’nın Türkiye’yi bölmek, Cumhuriyet’i yıkmak için oluşturmaya çalıştığı bölücü anayasa masasına oturmak için can atarsın. Çünkü Türkiye’nin asıl düşmanıyla savaşmak, gündeminde yok!
MHP’nin sorunu, Bahçeli değil! Sorun, genel siyasette... Emperyalizme karşı konumlanamayan bir partinin milliyetçiliği sözde kalır. Türkiye’nin yaşamsal sorunları karşısında sessizliği sabır ya da demokrasiye saygı olarak anlatılır kamuoyuna. Bu nedenle Bahçeli’nin anayasa sevdasını, ona çok görmemek gerek. Her siyasal yapı, kendi dünya görüşüne göre davranır.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               28 Şubat 2016
                                              


BOMBACI UZAKTA DEĞİL, YANINDA


17 Şubat 2016 günü mesai saati çıkışında askeri servis araçlarının kırmızı ışıkta durduğu bir anda aralarına giren bombalı araç patlatıldı. Yirmi sekiz yurttaşımız şehit oldu.
Canlı bombanın zamanlamasına, eylemin yapılış biçimine bakıldığında ilginçliklerle dolu bir saldırıyla karşı karşıyayız. Çünkü bugüne kadar hareket eden araçlara yönelik canlı bomba eylemi ilk kez yapıldı denebilir. Bu eylemde, lüks cipteki canlı bombanın bu işi tek başına yapması olanaksız. Araçların kırmızı ışıkta yan yana gelmesinin ayarlanması çok planlı olması gerek. Bunun için de bombacının başka kişilerden yardım alması büyük olasılık. Bu eylem, üzerinde önceden defalarca çalışılmış bir terörist saldırı. Bu nedenle istihbarat kuruluşlarının ve polisinin uyuması hiçbir gerekçeyle açıklanamaz. Bu arada AKP döneminde istihbarat denen bir şeyin kalmadığını söylersek haksızlık yapmamış oluruz. MİT’in kuşa çevrildiğinin tanığıdır kamuoyu. Siyasallaşan istihbarat, asıl görevinden uzaklaşmakta, iktidarın oyuncağı durumuna gelmekte. Oslo’da, PKK yöneticileriyle bomba söyleşisi yapan ve kahkahalarla ve yılışık bir üslupla muhataplarıyla konuşanlardan istihbarat beklemek saflıktır.
Bombanın asıl hedefi TSK’dır. Amaç, TSK’nın Suriye’de Akdeniz’e koridor açmakta olan PYD’ye ve Güneydoğu’da hendek savaşı veren PKK’ya darbeler indirmesi karşısında ondan intikam almak. Hendeklere gömülen, koridor hevesi kursağında kalan PKK/PYD, Ankara’nın kalbine bomba atarak kendince moral kazanmak istemekte. Dağda, hendekte, koridorda tutunamayan bölücü örgüt; militanlarına “Yıkılmadık, ayaktayız.” demek istemekte. Ne yaparsa yapsın bölücü örgüt; hendekten de çıkamayacak, koridoru da açamayacak Akdeniz’e.
Bomba patladıktan kısa bir süre sonra eylemcinin kimliği belirlendi. Eylemin PKK tarafından yapıldığı da ortaya çıktı. Aslında HDP’nin tavrına bakarak da eylemin kimlerce yapıldığı anlaşılır.
HDP, bombanın patladığı andan itibaren sessiz kaldı. Saldırıyı kınamadı. Öyle ki TBMM’de parti gruplarınca düzenlenen ortak açıklamayı imzalamadı. Gerekçeleri de daha önce yapılan IŞİD saldırısını kınamak istemeleriydi. Böylesi bir gerekçe, kargaları bile güldürür.
HDP’li kadın bir vekilin ( Bazı dostlar, neden “milletvekili” sözcüğünü kullanmadığımı sormaktalar. Sandıktan çıkan kişiler “vekil” olur, ama “milletin vekili olamazlar.) Ankara’daki bombalı saldırıyı yapan PKK militanı için Van’da kurulan taziye çadırını ziyaret etmesi, eylemin kimleri sevindirdiğini ortaya koymakta. Ayrıca bu çadırın HDP’li belediyenin desteğiyle açılmış olması da her şeyi açıkça anlatmakta kamuoyuna.
HDP, terörü açıkça savunarak demokratik zeminde mücadele etmeyeceğini bağıra bağıra söylemekte. Ancak, ne yazık ki TBMM’de bulunan üç parti bu bağırtıyı işitmemekte. Savcılar, nedense kış uykusunda. AKP, YCHP (Gerçi YCHP anayasa uzlaşma komisyonun da çekildi, ancak çekilme gerekçesi bölücü terörün yanında yer alan HDP’nin orada bulunması değildi.) ve MHP’nin ısrarla HDP ile aynı komisyonda yer alarak anayasa değişikliği yapmak istemeleri anlaşılır gibi değil. Bu, terör örgütünün legal uzantısı olan partiyi cesaretlendirmekte. Ona güç kazandırmakta.
Savcılara gelince...
PKK terör örgütünü açıkça destekleyen bir partinin kapatılması için gerekli koşullar oluşamadı mı daha? Deliller toplanamadı mı? Dünyanın neresinde bir devlete savaş açmış bir ihanet örgütü, o devletin meclisinde bulunur?
Dikkatli bakın çevrenize yetkisiz yetkililer, ilgisiz ilgililer... Bakın ve iyi görün! Bombacı uzakta değil, yanı başınızda... Yan yana oturmaktasınız onlarla... Türkiye’yi bölmek isteyenler, ABD-İsrail adına Ankara’ya savaş açanlar yanınızda... Kuliste, komisyonlarda yan yana oturmaktasınız. Yurttaşlarımız can verip şehit olurken gevrek kahkahalarla göz gözesiniz.
Hele 7 Haziran seçimleri öncesi HDP’ye baraj aşırtmak için bin takla atan şaşkın siyasetçilere ve sözde aydınlara ne demeli? Acaba bu güruhun vicdanı sızlıyor mu bu kan deryasında? Evet, bazı kişilerin birazcık da olsa vicdana gereksinmeleri var. Bunun yanı sıra biraz da insanları ve vatanı sevmeye...

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Şubat 2016


KILIÇDAROĞLU’NDAN AKP-PKK’YA TAM DESTEK


9 Şubat 2016 Salı günü partilerin grup toplantıları vardı. YCHP grup toplantısını izleme fırsatı buldum. Kılıçdaroğlu uzun uzun “özgürlükçü demokrasi(!)” dersi verdi. Hani, patenti ABD’ye ait ve AKP’nin hükümet programında öteden beri var olan “özgürlükçü demokrasi”…
ABD’nin yıllardır dünya halklarını mutlu(!) etmek için ihraç etmeye çalıştığı şeydir “özgürlükçü demokrasi. En güzel uygulamalarını da Irak, Libya ve Afganistan’da gördük. Suriye’de de görmekteyiz. Latin Amerika’daki “özgürlükçü demokrasi” uygulamaları sona erdiğinden çoğu kişi unutmuştur oralarda neler olduğunu. Şili, Arjantin, Peru, Nikaragua, Uruguay, Venezuela… “özgürlükçü demokrasi”den vazgeçeli çok olmadı. Bu nedenle bellekleri tazelemek gerek…
Kılıçdaroğlu, her zaman yaptığı gibi konuşmasında kurnazlık yapmakta. Önce süslü sözlerle göz boyamakta. Darbe karşıtlığını ön plana çıkarmakta. Bir “özgürlükçü demokrat” edasıyla ön almak istemekte bölücü anayasa değişikliğinde. “Darbe anayasası” söyleminde AKP’yi iterek öne çıkmakta. Amacı, Washington ve Brüksel’e şirin görünmek.
Süslü sözler, göz boyamalar, “özgürlükçü demokrasi” dersi bitince sıra ağzındaki baklayı çıkarmaya geliyor. Efendim neymiş, anayasa değişikliği için kurulan komisyonun adı değişsin. “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” adı yerine, “Türkiye’yi Darbe Hukukundan Arındırma Komisyonu” olmalıymış Türkiye’yi bölme ve Cumhuriyet’i yıkma komisyonun adı. Bu, dâhiyane(!) bir buluş... Kime ait? Kılıçdaroğlu’na…
Tam bir cambaza bak muhabbeti. Komisyonun adıyla halk avlanacak. Türk Milleti, anayasadan çıkarılacak. Özerklik çaktırmadan sokuşturulacak anayasaya. Din özgürlüğü adı altında tekke ve zaviyeler de açılarak devrim yasaları yok edilecek. Cemaat ve tarikatlara sonsuz özgürlük verilecek anayasayla.          
Peki, içerik ne olacak? Önemli değil! Komisyonu süsleriz püsleriz, zehri şekere sararız halka yuttururuz; öyle mi? Kafaya bakın! Gericilik ve bölücülüğü örnek alan şark kurnazı bir siyasetçinin kurduğu Türkiye’yi bölme, Cumhuriyet’i yıkma tuzağı bu. Bu tuzağı kurma görevi de Kılıçdaroğlu’nun. Bölücü anayasa zehrini şekerin içine koyup cicili bicili kâğıda sarıp halka yutturacak aklı sıra.
1982 Anayasası, günümüze değin onlarca değişiklik yaşamış. Antidemokratik maddeler değiştirilmiş. Hak ve özgürlükler genişletilmiş. Anayasa bir bütünlük içinde ele alındığında 12 Eylül’le ilgisi kalmadı denebilir.
Kılıçdaroğlu ve özgürlükçü demokrasi sevdalıları(!), Türkiye’den 12 Eylül darbesinin izlerini silmek istiyorlarsa öncelikle Siyasal Partiler ve Seçim Yasasını değiştirmek için çalışmalılar. Türkiye’nin ayıbı bu yasadır. Halk iradesini ortadan kaldırmakta bu yasa. Ayrıca parti içi demokrasiyi de yok etmekte. Halkı hiçe sayan bir demokratik oyunun sahnelenmesine neden olmakta. Hadi Kemal Bey, demokratlığını gösterme zamanıdır. 12 Eylül’ün eseri olan Siyasal Partiler ve Seçim Yasasını değiştirin de görelim özgürlükçü demokrasinizi!
Ey CHP’li arkadaşım! Atatürk ve Cumhuriyet denince yüreği titreyen yoldaşım! CHP’nin kurduğu Türkiye, Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarınca parçalanmak istenmekte. CHP’nin kurduğu Cumhuriyet, YCHP ile AKP-PKK ortaklığınca yıkılmak istenmekte. Sen, hâlâ sessiz mi kalacaksın bu duruma?

Not: 12 Şubat 2016 tarihli Aydınlık Gazetesinde yayımlanmıştır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           9 Şubat 2016



YENİ ANAYASAYA DÖRT BOMBAYI KİM KOYDU?


Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 3 Şubat 2016 günü yaptığı basın toplantısında “Yeni anayasayla Türkiye’nin devlet ve ülke bütünlüğünün, milli birliğinin, Cumhuriyet Devriminin yurtta barışın temeline konan patlayıcılar var; canlı bombalar var.” diyerek Vatan Partisi’nin “Bölücü Anayasaya Geçit Yok!” başlığı altında Türkiye’yi savunma mücadelesini de başlatmış oldu.
Sayın Perinçek’in basın toplantısında açıkladığı yeni anayasanın dört canlı bombasını Türkiye’nin temellerine kimlerin yerleştirdiğini bulmaya çalışalım.
Öncelikle bu dört canlı bomba nedir?
Birincisi: Türk Milleti yeni anayasanın dışına atılacak. Yalın bir dille söylersek milletsiz bir anayasa, yani devlet ortaya çıkacak.
İkincisi: Özerklik… Genel seçimden önce AKP, HDP/PKK ve YCHP’nin sık sık dile getirdikleri ve anlaşma sağladıkları özerklik, Türkiye’nin bölünmesi demek…
Üçüncüsü: Cemaat ve tarikatları yasallaştırarak devrim kanunlarını delmek…
Dördüncüsü: Başkanlık rejimi…
Türkiye’de anayasa değişikliğini en çok kim istiyor?
Tabi ki ABD… Demek ki yapılmakta olan yeni anayasaya dört bombayı kimin koyduğu da ortada…
Başka?
AB ülkelerinden bazıları… Yani 1919’da Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyenler… Sevr antlaşmasını uygulamak için bin bir entrika çevirenler… Cümle emperyalist ülkeler, vakıflar, küreselleşmenin önde gelen aktörleri…
Başka?
AKP, HDP/ PKK, liberaller, dönek solcular… Bir de YCHP…
Yeni anayasa için ne yaptığı, ne dediği belli olmayan kim var? MHP… Sözde karşı çıkmakta yeni anayasaya, ama TBMM’deki anayasa değişikliği için kurulan masanın da başköşesine kurulmuş durumda. Adama sormazlar mı bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diye.
Peki, bu anayasaya kim karşı çıkmakta? Kim Türk Milleti’ni bölücü anayasaya karşı seferber etmekte? Vatan Partisi…
Vatan Partisi, TBMM’de olmayan bir siyasal yapı… Yüz altmış bir bin oyla AİHM’de Lozan’dan sonra en büyük siyasal zafere imza attı Vatan. Şimdi de bölücü anayasaya karşı Türk Milleti’nin önüne düştü ve Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü için var gücüyle çalışmakta.
7 Haziran ve 1 Kasım genel seçimleri öncesi Vatan Partisi’nin seçim barajını aşmaması için “Oylarınızı bölmeyin, oyunuz boşa gitmesin!” diyerek kampanya başlatanlara soruyorum. Oylarınız Vatan Partisi’ne gitmedi, ama nereye gittiğinin farkında mısınız? Oyları bölmediniz, ama ne yazık ki oy verdiğiniz partiler Türkiye’yi bölmekte, Cumhuriyet’i yok etmekte.
Tüm Cumhuriyet güçlerine, vatan sevdalılarına, Türkiye’nin birliğinden yana olan herkese çağrımızdır. Gelin, Vatan Partisi’nin çağrısına uyun ve “Bölücü Anayasaya geçit Yok!” deyin. Çünkü başka Türkiye yok! Zaman “Ben, sen, o yok; biz varız.” deme zamanıdır. Yeni anayasa girişimi, emperyalist bir saldırıdır. Bu saldırıyı boşa çıkaracak olan da 1919 ruhudur. Vatandan daha aziz bir şey olmadığına göre gün bahane yaratma günü değil, birlik olup vatanı savunma günüdür.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           5 Şubat 2016




ATATÜRK’SÜZ CHP NE İŞE YARAR?

                                   
Gazeteci Talat Atilla, 14 Aralık 2015 günü CHP’li bir vekilin TBMM’deki odasından Atatürk resmini duvardan indirerek çöpe attığını yazdı. Bu haberle kamuoyunda bir tartışma da başladı. Talat Atilla’nın bu bilginin kaynağı olarak gösterdiği kişi CHP’li vekil Aylin Nazlıaka. Kamuoyu bekledi ki Nazlıaka çıksın, bir Cumhuriyet kadını cesareti ve kararlılığıyla Atatürk’e saygısızlık yapan kişiyi halka söylesin. Ama ne gezer…
Atatürk’e yapılan saygısızlık karşısında, Cumhuriyet’e ve büyük öndere sevgisi tam yurttaşlar sert tepkiler gösterdiler. Kamuoyunda tartışmalar oldu. Atatürk’e saygısız, Cumhuriyet’e minnetsiz vekili bulmak için yurttaşlar arasında türlü tahminler yapıldı. Ancak nedense bu tartışmalara başta Kılıçdaroğlu olmak üzere YCHP yönetimi sessiz kaldı. Olayı görmezden geldikleri düşünüldü. Olayın üstünden neredeyse bir buçuk ay geçtikten sonra Kılıçdaroğlu, sonunda ağzını açıp parmağını oynattı. Dersimli Kemal, partide temizlik yapacağından söz etti. Zaten herkes temizlik yapmakta. AKP’nin Ağlak Bakanı da Ergenekon tutuklamaları yapıldığı zaman “Türkiye bağırsaklarını temizliyor.” dememiş miydi? Kılıçdaroğlu da Arınç da temizlik peşinde… Bilinçaltlarında nasıl bir kirlilik varsa… Cumhuriyet’le hesaplaşmayı, temizlik olarak görmekte, göstermekteler.
Atatürk resminin indirilmesi olayına CHP tabanının alt perdeden tepki göstermesi ilginçtir. Bugüne kadar Atatürk düşmanlıklarını bildiğimiz AKP ya da HDP’li vekil TBMM’deki odalarından Atatürk’ün resmini indirdikleri görülmedi. Böyle bir densizliğin CHP’li bir vekilce yapılması, olayı ilginç duruma getirmekte. Atatürk’ün kurduğu partinin vekili, yine Atatürk’ün kurduğu mecliste büyük kurucunun resmini indirmesi işin acıklı yanıdır.
YCHP’nin Parti Meclisi 7 Şubat 2016 günü toplandı ve Atatürk resminin indirilmesine tanıklık eden Nazlıaka’yı “kesin ihraç” isteği
yle parti disiplin kuruluna sevk etti. Anlaşılacağı üzere sanık değil, tanık cezalandırılmak istenmekte. Bu da Kılıçdaroğlu adaleti. Bu kafayla mı Türkiye’ye demokrasi getireceksin ey Kılıçdaroğlu?
Aylin Nazlıaka’nın suskunluğu ilginçtir. PM kararıyla iftiracı ve yalancı konumuna düşürülmekte ve susmakta. Eğer, gerçekten böyle bir olaya tanıklık etmişsin neden susuyorsun ey Nazlıaka? Seni suskunluğa iten ne? Tehdit mi ediliyorsun? Yoksa… Atatürk resmini sen mi indirdin duvardan da tanıkmışsın gibi anlattın bazı arkadaşlarına çektiğin vicdan azabı nedeniyle olayı? Kalk gerçeği anlat, korkma! Yapılan iş büyük bir terbiyesizlik. Topluma zarar veren bir saygısızlığı açıklamak seni ihbarcı durumuna düşürmez. Tersine yurtseverliğini, Atatürk sevgini, Cumhuriyet’e saygını, dürüstlüğünü gösterir böyle bir tavır.
Gelelim, YCHP yönetiminin Atatürk resminin duvardan indirilmesindeki kayıtsızlığa(!)…
Atatürk resmini indiren kim ise Kılıçdaroğlu’ndan cesaret almadan bu işi yapamaz. İdeolojik olarak köklerinden kopan partide geçmişine, kurucularına karşı saygısızlık yapılması da olağandır. YCHP yönetimi, olayı sürüncemeye bırakarak parti tabanının tepkisini ölçtü. Gelecekte partide yapılacak kökten değişiklikler için tabanı alıştırdı. Atatürk resminin duvardan indirilmesine susanlar, yarın altıok amblemden çıkarıldığında ses çıkarırlar mı? Bence çıkarmazlar. Yenileşme kandırmacasıyla emperyalist merkezlerde planlanmış birçok değişimi kabullenirler.
            Atatürk ve Cumhuriyet sevgisinden zerre kadar şüphe duymadığım CHP tabanı, artık gerçeği görmeli. Bu parti, Atatürk’ün partisi değil. Görmüyor musunuz Cumhuriyet’i AKP ile kol kola yıkmakta, Türkiye’yi AKP, PKK/HDP ile parçalamayı düşünmekte anayasa değişikliğiyle.
            Ey CHP’li kardeşim! Vatan ve Cumhuriyet senden hizmet bekler. Gün, Bursa Nutku’nun gereğini yapma günüdür. Daha ne kadar bekleyeceksin?
            CHP’den Atatürk’ü çıkarırsanız geride ne kalır? CHP, Cumhuriyet’in partisi olur mu?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           7 Şubat 2016






ÇARŞAFA DOLANAN YCHP


YCHP’nin 35. Olağan Kurultayı, 16-17 Ocak 2016’da yapıldı. Her kurultay öncesinde olduğu, gibi bu kurultay öncesinde de bazı tartışmalar yaşandı. Günler öncesinden Kılıçdaroğlu’na karşı çıkacak adaylar cılız bir sesle konuşuldu kamuoyunda. Genel başkanlığa kimlerin aday olacağıyla pek ilgilenmedi YCHP’nin kurultay delegeleri.
Kurultay delegelerini asıl ilgilendiren şey, parti meclisi seçimlerinin nasıl yapılacağıydı. Bu nedenle günlerce parti meclisi seçimlerinin blok mu, yoksa çarşaf listeyle mi olacağı tartışıldı. Gerek televizyon ve gazetelerde gerekse sosyal medyada asıl tartışılan konu buydu. Her kurultay öncesinde olduğu gibi parti meclisi adayları ve delege ağalarının düzenlediği yemeklerde hep bu konuşuldu. Blok mu, çarşaf mı?
Çarşaf liste, partinin demokrasiden yana olduğunun bir göstergesi kabul edildi. Demokrasinin ancak çarşaf listeyle olacağı algısı, herkesin belleğine yerleştirilmeye çalışıldı. (Bu arada çarşaf listenin demokratik bir yarışın olması için son adım olacağını söyleyelim. Ancak bu konunun her şeyin önüne geçmesinin bir anlamının olmayacağını da belirtelim.) Oysa kurultay, faşist partilerde bile görülmeyecek biçimde anti demokratik bir genel başkan seçimiyle başladı. İkide bir 12 Eylül anayasasına karşı çıkarak demokrasicilik oynayan YCHP demokrasi aşığı(!) yöneticileri, Evren Paşa’ya rahmet okutacak bir demokrasi dışılıkla genel başkanını seçti. 12 Eylülcülerin genel seçimlerde partilere koyduğu yüzde on barajı, YCHP’nin genel başkan seçiminde de aynen vardı. Bu durum, göstermelik demokrasi savunucularını suçüstü yapmakta.
YCHP’nin AB ve ABD’ce demokrasi(!) şurubu içirilmiş kurultay delegeleri, Kılıçdaroğlu sever kimi üyeleri çarşaf listeden başka bir tartışma yapmadılar. Oysa ülke yangın yeri… Türkiye, tarihinin en büyük iç ve dış saldırısıyla karşı karşıya. ABD-İsrail, PKK ve FETÖ aracılığıyla Türkiye’ye savaş ilan etmiş, her gün vatan evlatları şehit olmakta. AB üyesi bazı ülkeler bu saldırıyı açıkça desteklemekte. Türkiye, bölünmeyle karşı karşıya… Ama YCHP Kurultayı öncesi gündemde değil, vatanın bütünlüğünün ve ulusun birliğinin tehlikeye girmesi. Ne yazık ki bu saldırının farkında bile değil birçok YCHP yöneticisi. Tek dertleri çarşaf liste…
Türkiye’de üretim bitmiş. Liberal politikalarla ülke birikimleri çarçur edilip bir avuç kan emicinin kesesini doldurmuş. İşsizlik almış başını gitmekte. Nüfusun neredeyse üçte birine yakını yoksulluk sınırında yaşamakta. Kimin umurunda? Varsa yoksa çarşaf …
Cumhuriyet yıkılmış. Laiklik yok edilmiş. Eğitim, Ortaçağ koşullarının bile gerisine düşmüş. Atatürk’e saldırılar her geçen gün artmakta… Hatta YCHP’li bir vekil bile TBMM’deki odasında bulunan Atatürk resmini “Yeni şeyler söylemek lazım.” diyerek indiriyor birçok kişinin gözleri önünde. Tıpkı AKP ya da PKK’lılar gibi… Kimin umurunda? Kurultay, bu vekilden hesap sormak yerine, onu parti meclisine seçerek ödüllendirmekte. Atatürk’ün kurduğu partide, Atatürk’e saygısızlık yapan kişi başköşeye oturtuluyor. Kurultayın gündeminde yok bu konu. Bir kişi çıkıp da bu densizliği/saygısızlığı kurultay kürsüsünden dile bile getirmiyor. Neden mi? Önemli olan çarşaf… Ne varsa gizli kapaklı olan çarşafa dolar, sarıp sarmalar halkın gözünü demokrasi ile boyayıp Cumhuriyet yıkıcılığında AKP-PKK ile kol kola yürürüz, düşüncesinde YCHP’liler. Tabi burada, AB ve ABD’ye şirin görünme yarışı da gözlerden kaçmamakta.
“Anayasa değişikliği, başkanlık sistemi, özerklik…” konuları gündemde… Bu yolla Cumhuriyet’in köküne kibrit suyu dökülmek istenmekte. Ama YCHP Kurultayı bunları tartışmamakta. Delegeler, ülkenin geleceği için yaşamsal olan bu konuları yöneticilerine sormamakta kurultay kürsüsünden… Tek kurtuluş çarşafta… Herkes bir yakınının parti meclisine girmesi için uğraşmakta… İktidar olmaktan umudunu kesen YCHP delegesi, 2019 yerel seçimlerinin peşinde. Bu seçimde, bir yere kapağı atmak için çabalamakta… Kişisel kurtuluşu, toplumsal kurtuluşun önüne koyanların başarıya ulaşması olanaklı mı? Ulaşsa bile bu tür bir anlayışın Türkiye’ye bir yararı olur mu?
YCHP’nin 35, Kurultayı, yayımlanan sonuç bildirisi (Bu konu ayrı bir yazı konusudur.), topluma verilen iletiler ve yönetimde görev alan kişiler değerlendirildiğinde CHP’yi feshetme toplantısıdır. CHP’nin Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten, altıoktan, tarihten koparılma kurultayıdır bu. YCHP tam bağımsız Türkiye ülküsünü bırakarak ABD ve AB denetimini yeğlemiştir.
YCHP, günlerce parti meclisi listesi blok mu, çarşaf mı olsun derken Türkiye’yi, tarihsel görev ve amaçlarını unutmuştur. Kurultay çarşafa dolanarak AKP-FETÖ-PKK’nın yanına, ABD’nin kucağına yuvarlanmıştır.
 Eee, başka ne diyelim ki? Vatan savaşımı her şeye karşın sürmekte… 1919 ruhu, çoban ateşi örneği alev alev yanmakta ulusun yüreğinde… Bu ateşi de söndüremezsiniz ya…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Ocak 2016




MUSTAFA KOÇ’UN ÖLÜMÜ


21 Ocak 2016 sabahı, Mustafa Koç’un geçirdiği kalp krizi nedeniyle Beykoz Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı haberi neredeyse tüm televizyonlarda birinci haber oldu. Türkiye’nin en büyük patronu, Beykoz’da acil servisteydi. Belki de ömrü boyunca önünden bile geçmediği bir hastanede yaşam savaşı vermekteydi. Çoğu kişiyi şaşkınlığa sürükleyen de bu durumdu.
Öncelikle merhuma Tanrı’dan rahmet, Koç ailesine sabır dilerim.
Mustafa Koç, kalp hastasıydı. Türkiye’nin en büyük özel hastanelerinden birinin sahibiydi. Önemli bir işadamıydı. Sağlık kontrollerini zamanında yaptırdığını düşünüyoruz. Bu sağlık kontrollerinde kalp krizi riskinin belirlenmemesi ilginç. Diyelim ki, belirlendi… Bu konuda bir planlanmanın olmaması büyük eksiklik. Türkiye’nin en büyük holdingini yöneten birinin kalp krizi geçirdiğinde hangi hastaneye, hangi yolla götürüleceği önceden planlanıp belirlenmesi gerekmez miydi? Hatta sağlık sorununu ön plana alarak hastaneye en kısa sürede ulaşabileceği bir yerde evini kuramaz mıydı? Burada öngörüsüzlük, en küçük olasılığı bile değerlendirmeyişin bir ihmali yok mu?
Türkiye’nin patronlarına “Hayır!” diyebilecek danışmanlara, işvereni de olsa yanlış yaptığında ona doğru yolu göstermede ısrarcı olabilecek doktorlara gereksinimi var.
Asıl büyük felaket, Koç’un hastalığının risk durumunun belirlenmemiş olmasıdır. Türkiye’de sağlık sistemi hızla özelleştirilmekte. Özelleştirme, sağlık sistemini mahvetmekte. Kamu kurumları hızla güç yitirmekte. Birçok kamu hastanesine yıllardır bir çivi bile çakılmadı. Kamu hastaneleri lime lime dökülmekte. Özel hastaneler ise süslenip püslenip göz boyamakta. Beş yıldızlı otel konforuyla hastaların, pardon müşterilerin gözleri boyanmakta.
 Ne yazık ki birçok doktor, popülist tavırlarla medyatik olmanın peşinde. Bir televizyonda ekran yüzü olmak için bin takla atanlar az değil. Televizyonlarda popüler olup özel hastanelerde başköşelere kurulanları da unutmamak gerek. Ne kadar popüler, ne kadar ekran yüzüysen o kadar çok hastan/müşterin olmakta. Bu durum, bilim yapmayı, tıbbi yenilikleri izlemeyi, idealizmi yok etmekte.
Mustafa Koç’un Beykoz’dan kendi hastanelerine götürülmesi iyi mi olmuştur, kötü mü? Böyle bir soru sormak yanlış… Çünkü sonuç ortada… Hasta yaşamını yitirmiştir ne yazık ki…
Popüler, göz boyayıcı iş yapmak toplumumuzun en büyük sorunu. Bu durum, neredeyse tüm sektörlerde egemen olmakta. Buna bir de torpil eklenince her şey mahvolmakta. İnsanlar, hak etmedikleri işlerde, üst orunlarda toplum yaşamına zarar vermekteler. Özellikle üniversitelerde idealist, çalışkan, üretken kişilerin yükselmesinin önünün tıkalı olması bir başka sorun. Bilim yuvalarında bile bazı hocaların kişilikli, dik duruşlu asistanlar yerine uysal koyunları araması dikkat çekicidir.
Bir doktor düşünün… İki yabancı dili, üst düzeyde bilsin. Daha uzman olmadan beş makalesi tıp dergilerinde yayımlansın (Bu arada yıllardır öğretim üyeliği koltuğunu işgal edip tıp dergilerinin yolunu bilmeyenler var.) . Güneydoğu’nun bir ilçe hastanesi koşularında yapılmayacak bir ameliyatı başarıyla yapsın ve hastasını kurtarsın. Bu başarı gazetelerde haber olsun. Koca ilçe yediden yetmişe terörle değil de bilimle anıldıkları için gururlansın.... Ama bu idealist doktora öğretim üyesi olma yolu kapatılmakta. Neden mi? Orun sahibi kişileri hoş tutmasını bilmediği için… Bilim namusunu popüler olmaya yeğlediği için…
Sağlık sistemi baştan ayağa değişmeli. Hem de ivedilikle… İdealizmin yok olduğu meslekler halka hizmet etmekte zorlanır. Önce mesleki idealizm…
Özelleştirilen ve popülerlik bataklığına gömülen sağlık sistemi, Türkiye’nin en varsıl kişisinin yoksul kişilerle eşitlemekte hastane acil servisinde. İlginç olan da bu değil mi?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Ocak 2016



HER DERDİN DEVASI ANAYASA

                                    
TBMM’nin neredeyse her yasama dönemi başladığında bir anayasa değişikliği tartışması çıkmakta. Kamuoyu uzunca bir süre bu tartışmalarla meşgul edilmekte. Bu tartışmalarla halkın nabzı ölçülmekte. Yurttaş, sinsi bir tuzakla ulus devletin değiştirilmesi durumuna alıştırılmakta alttan alta.
AKP, on üç yıllık iktidarı döneminde ekonomiyi düzeltemedi. Üretim ekonomisi bitti sayılır. Sanayi, tarım, hayvancılık bitti sayılır. İşsizlik diz boyu... Kaçak ve ucuz işçilik dorukta... Neden mi? Neden anayasa...
Terör almış başını gidiyor. Kentler boşalıyor. Halk yaşamdan bıkmış. Caddeler, sokaklar harabeye dönmüş. PKK vergi toplayıp tüyü bitmemiş çocukları askere almakta. Güneydoğu’nun birçok yerinde günlük ekonomik etkinlikler bıçak gibi kesilmiş. Halk, zorbalığa teslim olmuş. Eşkıya, dağda bayırda değil; kentlerin merkezlerinde dolanmakta. Her gün şehit vermekte Türkiye. Suçlu mu kim? “Kim?” diye sorulur mu hiç? Suçlu, anayasa...
Ortadoğu bataklığında debelenmekte Türkiye. Sıfır sorundan sıfır komşuya yol almış talihsiz ülkem. Dost kalmamış, düşman çoğalmış. Sınırlar kevgire dönmüş. Suçlu mu arıyorsunuz? İşte, anayasa karşınızda durmakta...
Rus uçağını düşürmüş Türk jetleri. Olur mu böyle iş? Olur tabi ki... Anayasa değişmezse bal gibi olur.
KPSS’de soruları çalanlar suçüstü yakalanmış. Binlerce kişinin emeği boşa gitmiş. Son yirmi yıldır yapılan merkezi sınavların neredeyse hepsinde şaibe varmış. Dert etmeyin bütün bunları anayasa değişikliği olursa hallolur bu sorun.
Trafik sorunu insanları yaşamından mı bezdirmekte. Sıkın dişinizi, anayasa demokratikleşirse yollar açılır.
Yolsuzluk almış başını gidiyor. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler, başköşelere kurulmuş. Halk bir dilim ekmeğe, bir tas çorbaya muhtaç. Aşılır bu sorunlar, yeter ki anayasayı demokratikleştirelim.
Kadın cinayetleri mi var? Sorun, anayasanın ilk dört maddesinde... O maddeler, özgürlükleri kısıtlamakta... Değiştirelim, ülke özgürleşsin.
Sokakta yaşayan insanlar soğuktan donarak mı ölüyor? Açlıktan çöpten ekmek mi topluyorlar? Takmayın kafanızı bu sorunlara... “TBMM’de anayasa için mutabakat sağlarsak sorun çözülür.”
Toplumsal çözülme mi yaşamaktayız? Olsun... Anayasa değişikliğiyle bunun üstesinden geliriz.
Anlaşılacağı üzere her derdin devası anayasa değişikliği...
İktidar partisi AKP, düşüncesi gereği anayasayı kuşa çevirmek istemekte. Türkiye Cumhuriyeti’nin köküne dinamit koymak istemekte. Cumhuriyet kurucularından Vahdettin’in, Damat Ferit’in ve İngiliz işbirlikçisi tüm itilafçıların intikamını almak istemekte. Ortaçağ düşleriyle uyuyup uyanmaktalar. Bir de iktidar partisi, sorunlar ağırlaştıkça halkın tepkisini azaltmak için hedef şaşırtmaktalar yapay tartışmalarla. Kendilerince haklılar...
PKK/HDP; Şeyh Sait, Seyit Rıza’nın izinde... Dün İngiliz ve Fransızlar; bugün ABD ve İsrail’in kışkırtmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne savaş açtılar. Onların görevi emperyalizmin piyonu olmak... Onları da anladık sayılır.
AKP ile PKK/HDP’yi anladık da YCHP ile MHP’ye ne oluyor. Onların Anayasa değişikliği sevdasının kaynağında ne var? Söyleyin dostlar... Hadi, söyleyin!
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               3 Ocak 2016
                                              



DTK BİLDİRİSİYLE SAVAŞ İLANI

                                  
PKK’nın legal üst çatı örgütü Demokratik Toplum Kongresi (DTK), 26-27 Aralık 2015 günlerinde Diyarbakır’da toplandı. Toplantının ardından on dört maddelik bir bildiri yayımlandı. PKK, bu on dört maddede ne demek istiyor sırayla inceleyelim.
“1- Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması. www.milliyet.com.tr)” Burada DTK, açıkça özerk bölgelerin olacağını savunmakta. “Kültürel” sözcüğüyle etnik kimlik vurgusu yapılmakta. “Coğrafi” sözüyle de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki iller söz konusu edilmekte. DTK, bildirinin daha ilk maddesinde ayrılık vurgusu yapmakta. Bu anlayışın varacağı yer, Türkiye’nin bölünmesidir.
“2- Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik anayasasının temel prensipleri çerçevesinde yönetilmesi, Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi.” Bu maddeyle özerk bölgelerin bağımsız yönetimlerinin oluşturulması savunulmakta. Bu yolla yeni anayasa görüşmelerine yön verilmek istenmekte. Bölücülüğün yeni anayasaya sokularak üniter devlet yapısının ortadan kaldırılması amaçlanmakta. Bu yolla da ulus devleti yok etmenin bir aşaması olarak düşünülmekte. Kısacası, Türkiye’nin bölünmesini anayasa aracılığıyla yapmak istemekte PKK.
“3- Demokratik özerk bölgeler ve diğer idari birimlerde merkezi yönetimin seçilmişler üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, seçilmişleri görevden alma yetkisinin kaldırılması, Merkezi yönetim organlarının, yeni demokratik anayasa ilkelerine uyulması doğrultusundaki denetimleri dışında bölgesel ve yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetinin son bulması.” Bu maddede anlatılanların Türkçesi şu: Ben, yerel yönetimimde bulunan yerleri istediğim gibi yönetirim; devlet, yani merkezi yönetim bana hiçbir biçimde karışamaz. Ayrıca merkezi yönetimin aldığı kararlara da uymak zorunda değilim. Bunun adı, ayrı devlet kurmak değil de nedir?
“4- Özerk bölge ve kentlerde şehir, mahalle, köy, kadın ve gençlik meclislerinin farklı halklar ve inanç toplulukları meclislerinin, sivil toplum örgütlerinin karar alma ve denetleme süreçlerine doğrudan katılımının sağlanması.” Açıkça denmektedir ki, Türkiye etnik ve inanç ayrımı temelinde parçalara ayrılsın. Her parça da kendi başına hareket etsin. Anlaşılacağı üzere DTK bildirisi, beylikler dönemi başlatmak istemekte.
“5- Demokrasinin derinleşmesi, kapsamlılaşması, özgür ve demokratik yaşamın sağlanması açısından kadınların meclislerde, tüm karar mekanizmaları ve özyönetim kademelerinde eşit temsilin tanınması. Kadınların ihtiyaçları doğrultusunda meclis, komün ve toplumsal kurumlar kurabilmesi, kadın kurumları ve kadınlarla ilgili kararların tamamen kadın meclislerinin onayından geçmesi. Kadının her alanda özgür ve özerk örgütlenmesinin tanınması.” Kadına önem veriyor görünerek demokratik görüntü verme isteğidir burada anlatılanlar. Kadınlar, “eşbaşkanlık” adı altında güya önemsenmekte PKK’ca. “Eşbaşkanlık” tamamen göstermelik bir uygulama ve kandırmaca. Güneydoğu’da yaygın olan ve kadını köleleştiren hiçbir uygulamanı karşısında görmedik PKK’yı. Ne berdele, ne çocuk gelinlere ne de çok eşliliğe karşı çıktılar bugüne kadar. Akraba evliliklerini eleştirdiklerini gören var mı? Kadını, çocuk doğurma makinesi durumuna getiren feodal anlayışa karşı bir söylemlerini işiten var mı?
“6- Gençliğin karar mekanizmalarında ve özyönetim organlarında yer alması. Bu açıdan geçliğin her alanda özgün örgütlenmesi ve karar mekanizmalarına özgün kimliğiyle katılmasının sağlanması.” PKK, gençliği “özgün” olarak yalnızca militan olarak kullanmakta. Gencecik çocukların (Ortaokul düzeyinde çocuklar da epey çoğunluktadır.) eline silah verilerek terör eylemlerinde kullanılması hem insan hem de çocuk haklarına aykırıdır. Çocuk ve gençleri, yalnızca eline silah vererek anımsayan bir anlayışın gençlerin demokratik haklarından söz etmesi son derece gülünçtür.
“7- Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması. Türkçenin yanı sıra bütün anadillerinde eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçenin yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi.” Laf kalabalığına gerek yok! Açıkça çıkıp deyin ki “Çift resmi dil istiyoruz.” Yani Anayasanın ilk dört maddesini değiştirmek için yapılan kamuoyu oluşturma manevralarıdır bu laf kalabalığı. Çağdaş ülkelerde Belçika dışında iki resmi dili olan bir ülke var mı? O Belçika ki Avrupa dengeleri gereğince payandalarla ayakta durmakta.
“8- Dil, tarih ve kültür alanında her türlü çalışma yapabilmek. Aynı zamanda inanç ve ibadet hizmetleri sunan kurumların özerk kurumlar olarak örgütlendirilmesinin sağlanması.” Bu açıklamayla laiklik rafa kaldırılmak istenmekte. “İnanç grupları” sözüyle mezhepler, tarikat ve cemaatler vurgulanmakta. Yani din, tamamen devlet denetiminden çıkarılmakta. Ayrıca “dil, tarih, kültür alanındaki çalışmalar” denerek anlatılmak istenen, Kürtlere ulusal bir kimlik yaratma uğraşısıdır.
“9- Bütün seviyelerdeki sağlık ve tedavi hizmetlerinin özerk yönetimlerce sunulabilmesi.” Bununla sağlık hizmetleri, özerk yönetimlerin elinde olacak. Merkezi yönetim, sağlık alanından çekilecek.
“10- Yargı sistemi ve adalet hizmetlerinin Özerk Bölge Modeline göre yeniden düzenlenmesi.” Merkezi yönetimden ayrı bir yargı sisteminin oluşması istenmekte. Kısacası, Türkiye’nin farklı bölgelerinde, farklı adalet sistemi olacak. Her bölgenin yasası farklılık gösterecek. Ondan sonra da kalkıp her şeyiyle farklı olan özerk bölgelerin aynı ülkenin parçaları olduğu söylenecek öyle mi? Buna kargalar bile güler.
“11- Toprak, su ve enerji kaynaklarının ekolojik çerçevede toplum yararına işletilmesi, denetlenmesi ve üretimden pay alma yetkisinin Özek Bölge Yönetimine verilmesi. Özyönetimin tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel demokratik anayasa ilkelerine ters düşmeden her türlü üretim ve işletme birimleri oluşturma, bu tür toplumsal ve bireysel girişimleri destekleme, teşvik etme, hibe desteği sunma yetkisine sahip olması.” Görüldüğü üzere neredeyse tüm ekonomik etkinlikleri yönetme, düzenleme yetkisi özyönetimde olacak. Şimdi adama sormazlar mı?.. Peki, merkezi yönetim ne yapacak, ne işe yarayacak?
“12- Özerk Bölgenin Yönetim alanında ve kent içinde, her türlü kara, hava, deniz ulaşım hizmetlerini sunması ve denetimini sağlaması. Trafik hizmetlerinin merkezi trafik kurumları ile uyumlu halde yerel yönetim organları denetimindeki birimlerce yürütülmesi.” Ulaşım hizmetlerini de özyönetim yapacak. Ancak lütfetmişler, trafik hizmetlerinde merkezi yönetimle işbirliği yapılması gerektiğini söylemişler.
“13- Yukarıda belirtilen hizmetlerin sunulabilmesi için yerelde bütçelemenin Özerk Bölge Yönetimine devredilmesi ve kadın odaklı bütçelemenin esas alınması; merkezle ve diğer yerellerle varılacak anlaşmalara ve hakkaniyet ilkelerine bağlı olarak bazı vergilerin özyönetim birimleri tarafından toplanması. Merkezin yerelden topladığı bütün vergi gelirlerinden yerele pay verilmesi. Merkezin, bölgelerin gelişmişlik farkını giderecek şekilde tedbirleri alması.” Merkezi yönetim, bütçesini özerk bölge yönetimlere terk edecek. Böylece devletçik her yanıyla oluşmuş olacak. “Kadın odaklı bütçeleme” sözüyle de bölücülüğe kılıf uydurulmakta. PKK; süslü sözlerle bölücülüğünü, feodal düşüncelerle bezenmiş yapısını örtmede başarılı. Ne yazık ki bu süslü sözlere kanan birçok iyi niyetli insan var.
“14- Özerk Bölge Yönetiminin denetiminde, yereldeki asayişin tümünü sağlayacak resmi yerel güvenlik birimlerinin sağlaması, bu birimlerin Anayasal kurallar çerçevesinde ihtiyaçlara bağlı olarak kurulmuş merkezi savunma ve güvenlik birimleriyle koordineli olarak çalışması.” Asayişin sağlanması da özyönetimde... Bari elleri değmişken bu asayiş birimlerinde kimlerin görev alacağını da söyleseler açıkça. Şu anda, Güneydoğu kentlerine harabeye çeviren PKK’nın YDG-H militanlarından oluşan asayiş timlerinden yararlanacakları çok açık.
DTK bildirisinde birçok kişinin dikkatinden kaçmış küçük olarak görülebilecek, ama bence önemli bir ayrıntıya değinmek zorundayım. “Özerk Bölge Yönetimi” tanımını oluşturan sözcüklerin hepsi büyük harfle başlamış. Yani özel ad olarak kullanılmış. Bu sözün tekil olarak kullanılması da ilginçtir. Bu kullanımla yalnızca bir özerk bölgenin kastedildiği açıktır. Ayrıca bu kullanımla anlatılmak istenen ABD uydusu olacak İkinci İsrail’dir.
DTK bildirisinde görüldüğü gibi eğitim, sağlık, ekonomi, bütçe, vergi, tarım, hayvancılık, sanayi, ticaret, bayındırlık, ulaşım, güvenlik, yönetim, adalet... gibi akla gelebilecek her türlü hizmet ve etkinlik özyönetimlerce yapılacak. Böylece merkezi yönetim etkisizleşecek, işlevsiz kalacak. İşlevi olmayan bir şeyin var olmasının gereği de kalmayacak. Bölünmeyi Anayasanın hükmü durumuna getirecek cin fikirli bir öneriler dizisi bu bildirge.
PKK, DTK bildirgesiyle AKP, özellikle de RTE ile pazarlığa oturmak istemekte. Başkanlık istiyorsan özerkliğimi ver, demekte açık açık. Bakalım, bu pazarlık önerisine RTE ve AKP’nin yanıtı ne olacak?
Ne yazık ki, buram buram bölücülük kokan DTK bildirgesinin TBMM’de görüşülmesini isteyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Partisi CHP’nin TR 705 kodlu CİA haber elamanı Halk haber elemanına casus der.) genel başkan yardımcısı.
Başta iktidardaki AKP olmak üzere ana muhalefet partisinin baş başa vererek yeni anayasa yapma düşüncesi, tamamen kendilerinin PKK’nın kuyruğuna takılarak bölücülüğe destek olmaktır. Bu durum aymazlıktır. Türk Ulusu, bu aymazlığa sessiz kalmayacaktır. Türkiye, bölücü anayasa düşüncesine karşı mücadele etmeli. Önümüzdeki günlerin en büyük ulusal görevi de budur.
DTK/PKK, yayımlandığı bildiriyle Türkiye’ye savaş ilan etmiştir. Çünkü bir ülkenin bölünmesi ancak savaşla olur. Bakalım, bu savaşın safları nasıl oluşacak. Türkiye’nin yanında olanlarla karşısında olanların savaşı bu. Ey sözde aydınlar, AB’ci solcular, Vahabilik’i İslam sanan yobazlar, fırıldak gibi dönen liberaller; ABD, İsrail ve PKK’nın safında mısınız, yoksa Türkiye’nin mi?
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Ocak 2016

HDP AYRILMAK İSTİYOR, YA SİZ?


Yıllardır söyleye söyleye dilimizde tüy bitti, ne yazık ki birçok kişiye derdimizi anlatamadık. Anlatamadığımız gibi bir de demokrasi dışı düşünmek ve ırkçılıkla suçlandık üstüne üstlük. PKK’nın asıl amacının Türkiye’den ayrılmak olduğunu ısrarla söyledik. Ama inandıramadık... Sonunda HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, açıkça Kürdistan’ı kuracaklarını söyledi.
Demirtaş, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü genel kurulunda bir konuşma yaptı 26 Aralık 2015 günü. Demirtaş: “Artık gelecek yüzyılda Kürdistan olacak! Özerk bölgeleri de olacak, belki devleti de olacak. Kürt halkı burada nasıl yaşamak istiyorsa önce Kürt halkı karar verir.”  demekte. Herkesin anlayacağı bir dille Türkiye’nin bölünerek Kürdistan’ın kurulacağını söylemekte.
“Bu direniş zaferle sonuçlanacak, herkes halkın iradesine saygı duyacak. Diktatörlük mü, tek adam mı, özyönetim mi? Bunun kararını biz verdik. Batı da buna katılmalı ve bunun kararını vermeli.” diyerek sürdürmekte sözlerini Demirtaş.
Zaferle sonuçlanacak olan ne? PKK’nın hendek savaşları... Zaferle anlatılmak istenen ne? Özyönetim... Yani ayrılığın ilk önemli adımı. Demirtaş, her zaman yaptığı gibi saptırılmış seçeneklerle halkı uyutmaya çalışmakta aklınca. Verdiği seçenekler: Diktatörlük (Tek adam) ya da özyönetim... Oysa özyönetimin karşıtı, ulus/üniter devlet... Bu saptırıcı seçeneklerden de anlaşılacağı üzere Demirtaş’ın, dolayısıyla HDP’nin gündeminde ulus devleti savunmak yok! Varsa yoksa ayrılık, bölücülük...
Batı’nın karar vermesi gereken ne? Türkiye’nin bölünmesine destek vermek ve Kürdistan’ın bağımsızlığını tanımak. Şimdi daha iyi anlaşıldı mı Selahattin Demirtaş’ın ABD, Rusya ve bazı Avrupa ülkelerini ziyaret etmesinin nedeni? Hazret, devlet kuracak destek turuna çıkmış. Kürdistan’ın kurulması demek, Ortadoğu’nun daha çok kan gölüne dönmesi demek. Kısacası emperyalist planların gerçekleşmesidir bu.
Şimdi merak ettiğimiz şu: PKK’nın isteklerini, etnik bir grubun masum kültürel istekleri olarak gören ve buna kananlar, hala gerçeği görmediniz mi? Türkiye’deki etnik bölücü kalkışmanın, terörün asıl amacının İkinci İsrail’i kurmak olduğunu ne zaman anlayacaksınız ey aymazlık denizinde yüzen şaşkın balıklar? HDP, Türkiye’den ayrılmak istiyor ya siz HDP parlatıcıları?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           28 Aralık 2015

DEDEYLE KUNDAKTAKİ TORUNU ÖLDÜRÜLÜRKEN TARAFSIZSIN, ÖYLE Mİ KEMAL BEY?


PKK,   hendek kazıp koca kentlerde ulaşımı engelliyor. Hendeklere bomba düzenekleri kurarak halkın can ve mal güvenliğini tehlikeye atmakta. Bu yüzden elektrik, su kesintileri olmakta çoğu zaman.  
Hendekler ve bombalar yüzünden çöpler toplanamıyor, itfaiye yangınlara zamanında yetişemiyor, cankurtaranlar hastalara ulaşamıyor. Halk, adeta açık cezaevlerinde ilkel koşullarda yaşamaya mahkum edilmekte bu yüzden.
Güvenlik güçleri, hendekleri kapatarak bomba düzeneklerini yok etmek için sokağa çıkma yasağı uygulayarak bölücü teröristleri etkisiz duruma getirmek için operasyonlar düzenlemekte.
Şimdi akla şu soru gelecek: Bu hendekleri PKK, kazma-kürekle mi kazıyor? Hendekleri PKK, HDP’li belediyelerin iş makineleriyle kazmakta. Bundan da anlaşılacağı üzere PKK-HDP her işte olduğu gibi hendek işinde de kol kola.
Dünyanın en pis savaşlarında bile okul, hastane ve ibadethanelere dokunulmaz. Buralar bombalanmaz. Buralara sığınanlara kurşun atılmaz. Ama ne yazık ki PKK, savaşlarda en insancıl olan bu kurala uymamakta. Hasta taşıyan cankurtaranlara ateş etmekte. Can çekişen hastalar, bu yüzden hastanelere ulaşamadan can vermekte.
Yangını söndürmeye giden itfaiye araçlarına saldırmakta PKK. Okullara bomba atılmakta. Anaokulları yakılmakta. Sağlık kuruluşlarındaki bilgisayarlar çalındığından hastalar izlenememekte. Bu yüzden otama süreçleri kesintiye uğramakta.
Camiler ateşe verilmekte bölücü örgütçe. Özellikle tarihsel değerdeki yapılar, ibadethaneler hedef alınmakta. Neden mi? Uyduruk bir tarih yazmak için binlerce yıllık insanlık kalıtları kül edilerek yok edilmekte.
Şırnak’ta kültür merkezini yakıyor PKK. Hitler’le kitap yakma yarışı yapmakta bölücü örgüt. Ama ne yazık ki terörist sever kimi sahte aydınlar bunu görmezden gelmekteler.
Dünyanın en pis savaşlarında bile elinde silah olmayanlar kurşunlanmaz. PKK, yaşamı zindana çevirdiği kentleri terk etmek isteyen halka; yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk ve hamile demeden saldırmakta. Üstelik Kürt halkını kurşunlayarak Kürtlerin haklarını savunduğunu söylemekte bölücü terör örgütü sözcüleri. Ne garip değil mi?
PKK, dükkânların kepenklerini açtırmıyor. Halkın en temel gereksinmelerini sağlamasını engellemekte. İnsanlara aç susuz bir yaşamı dayatmakta.
PKK’nın estirdiği terör yüzünden yüzlerce yıldır aynı topraklarda yaşayan Kürtler, evlerinden göç etmekte. Nereye mi? Türk güvenlik güçlerinin egemen olduğu batı illerine. Yani Kürtler, kendi güvenliklerini sağlamak için Türk kardeşlerine sığınmaktalar, tıpkı Irak ve Suriye’den gelenler gibi.
PKK’nın büyük bir Vandallığa, baskıya, ilkelliğe, saldırganlığa, halk düşmanlığına imza attığı bir çatışmada YCHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu: “Bu çatışmada tarafsızız.” demekte. Yani zalimin, mazlumu yok ettiği bir ortamda tarafsızmış Kemal Bey. Dedeyle kundaktaki torunu PKK kurşunlarıyla can verirken siz tarafsızsınız öyle mi Kemal Bey? Bu ne demektir? Mazlumun yok edilmesine göz yummak demektir. Anlaşılacağı üzere Zalime çaktırmadan destek vermektir bu. Tabi, anlayana...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Aralık 2015




İLLERİN ADI MI DEĞİŞTİ?


Türkiye’de futbol, TFF tarafından örgütlenir, yönetilir. Her kademedeki ligler, yine TFF’ce düzenlenir. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) her ne kadar özerk olsa da Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, TBMM’ce çıkarılan yasalara uymak zorunda.
Spor Toto 2. Lig Beyaz Grup’ta “Amed Sportif Faaliyetler” diye bir takım var. “Amed” bir şirketin mi ya da futbol takımını destekleyici bir firmanın kısaltılmış adı mı acaba? Belli değil... Bir ilimizin ya da yerleşim biriminin adı değişti de biz bilmiyoruz yoksa?
“Amed”, PKK’lıların Diyarbakır’a verdikleri ad....
Gelelim Spor Toto 3. Lig 2. Gruba... Bu grupta Diyarbekirspor A.Ş. var. Bakırın diyarı ne zamandan beri Bekir’in diyarı oldu? İller yasasında değişiklik oldu da kamuoyunun haberi mi yok?
Gerçi başbakancılık oynayan düğün, cenaze demeden her yerde gülen ergen; kurban bayramının birinci günü, her zamanki gülümsemesiyle ve ergence konuşmasıyla Diyarbakır’a “Diyarbekir” diyordu, bayram namazı çıkışı konuşmasında. Anlaşılacağı üzere devleti teslim ettiğimiz kişi, yönettiği illerin adını bilmiyor daha... Kendisine işgal ettiği orunu bırakıp Diyarbekirspor A.Ş.’ye başkan olmasını öneririm. Bu, ülkemiz için daha hayırlı olur.
Spor Toto 3. Lig 3. Grup’ta ise Dersimspor bulunmakta... Eee, memlekette kendini “Dersimli Kemal’im!” diye tanıtan parti genel başkanı olur da futbol takımı olmaz mı? Davutoğlu’na kulüp başkanlığı önerince onunla laf yarışına çıkan Kılıçdaroğlu üzülür. Tabi, “Dersimli Kemal” için de en iyi görev Dersimspor başkanlığı...
Türkiye’de balık baştan kokuyor, hem de iktidarıyla ve muhalefetiyle... TFF, yönetimi de siyasal modaya uymakta. Moda, bölücülüğe hoş görünmek nedense... TFF, futbolu yönetemeyince siyasete soyundu sanırım. Ne de olsa koltuk sevdası... Bakalım, TFF’nin yasadışı bu uygulamasına ses çıkaracak Cumhuriyet Savcısı var mı Türkiye’de?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           15 Aralık 2015




İKTİDAR VE MUHALEFETİN PUTİN DÜŞMANLIĞI


8 Aralık 2015 Salı günü RTE, muhtarları toplamış konuşuyor. Parti grup toplantılarına alışmış Erdoğan, bu gereksinimini muhtarlarla gidermekte. Neredeyse gündemdeki tüm konulara değindi. Son yıllarda konuşmaların olmaz”sa olmazı Suriye. Her zaman olduğu gibi Suriye konusuna geniş yer ayırmakta. Tabi, konu Suriye olunca Putin’e dokundurmadan geçemiyor RTE.
“Suriye ve Rusya vatandaşı olan kişiler petrolü (IŞİD petrolünü) alıyor, hem rejime satıyor hem de dünyaya satıyorlar. Bu örgütle ciddi bir mücadele ortaya koyamayanların, aynı bahaneyle Suriye’de askeri varlık gösterme konusunda çok hızlı ve cevval olduklarını görüyoruz. Bunlar, ev sahibini bastıran yavuz hırsız.” demekte RTE.    
Son günlerin moda konusu IŞİD petrolü... Açıkçası petrol kaçakçılığı... Putin, delillerle RTE’nin üstüne gelmekte. RTE de petrol kaçakçılığını biz değil, Rus vatandaşları yapıyor demeye getiriyor. Ama düşük profilde... Amacı, petrol kaçakçılığı konusundaki sıkışmışlığını en azından iç siyaset alanında biraz hafifletmek.
Aynı gün AKP grup toplantısında Davutoğlu: “Putin’i de buradan empatiye davet ediyorum. Bu olay, Rusya’nın doğrudan sınırı olmayan bir yerde, Türkiye-Suriye sınırında, Türkiye’nin yakın akraba ve dostları olan Türkmenlere, Araplara, Kürtlere dönük olarak yürütülen bir hava bombardımanı esnasında sınırımız ihlal edilerek yaşandı. Şöyle bir şeyi düşünsün Rus liderler, eğer biz Ukrayna Devleti’nin çağrısına uyarak aynen Rusya’nın iddia ettiği gibi Suriye Devleti’nin çağrısına uyması gibi, gidip Doğu Ukrayna’da Rusya’yla akrabalık bağları olan yerleri Rusya hava sahasını da ihlal ederek bombalasaydık acaba Putin ne düşünürdü, ne yapardı?”diye Rusya’ya yüklenmekte. Aradan bunca zaman geçmesine karşın, AKP hükümeti uçak düşürme konusundaki haklılığını(!) kanıtlamanın peşinde. Ancak verdiği örnek çocukça... Bu kadar sığ bir değerlendirme yapan birine koskocaman Türkiye’yi emanet etmek faciadır. Davutoğlu, yönettiği ülkenin tarihsel, stratejik değerinin farkında değil.
Gelelim muhalefete...
Kılıçdaroğlu, aynı gün parti grup toplantısında: “Rus uçaklarının zaman zaman sınırımızı ihlal ettiğini de biliyoruz. Ruslara angajman kurallarına uyulması gerektiği konusunda uyarı yapıldı, kurallara uyulmadı ve Rus uçağı düşürüldü.” demekte. Kemal Bey, Rus uçağının düşürülmesini kendince haklı bulmakta ve hukuksal bir temele oturtmaya çalışmakta. Bunu uyumlu muhalefet yapma adına mı, yoksa Atlantik’e şirin görünmek için mi yapmakta?
Kılıçdaroğlu: “Bizim görüşümüz net. Hiçbir ülkenin sınırının ihlal edilmesi kabul edilemez. Biz görüşümüzü dile getirdik.” diyerek sözlerini sürdürmekte. Sanki Türkiye’nin sınırlarını, hava sahasını ilk kez ihlal eden Rus uçağı. AKP hükümetine desteği sürdürüyor Kemal Bey Rus uçağının düşürülmesi konusunda. Bu açık destek belli olmasın diye konuşmanın devamında çelişkili sözcükler, araya sıkıştırılmış AKP eleştirisi görüntüsü veren tümceler de var.
Peki, Bahçeli ne konuştu MHP grup toplantısında 8 Aralık’ta?
“Rus yetkililerden gerilimi artırmaya yönelik açıklamalar gelmektedir. Putin ve adamlarının dili sivri ve zehirlidir.” diyerek AKP’nin Rusya karşıtı kışkırtmalarına yüksek perdeden katılmakta Bahçeli.
“Rusya Savunma Bakanlığı, IŞİD militanlarının gelir kaynağını açıklamıştır. Erdoğan ve ailesinin petrol ticaretiyle ilişkili olduğu iddia edilmiştir. Türkiye topraklarında IŞİD ve Nusra saflarına katılım olduğu Rusya tarafından söylenmiştir. IŞİD petrolünün İskenderun’a geldiği Rusya’nın tezidir. ABD ise bu iddiaları reddetmiş, Türkiye’nin yanında durmuştur.” diye sözlerini sürdürmekte Devlet Bey.
Ey Bahçeli! ABD, Türkiye’nin mi, yoksa RTE’nin mi yanında yer almıştır? Petrol kaçakçılığı konusunda zaman zaman ABD’li yetkililerin yarım ağız suçlamalarını işitmedin mi? Bu konuyu ABD’nin AKP’ye karşı bir tehdit unsuru olarak kullandığının farkında değil misin? IŞİD petrolünün satılması, yalnızca Ruslarca değil, birçok devlet ve uluslar arası kurulu tarafından dile getirilmiştir. Sen, nerede yaşıyorsun, bunlardan haberin yok mu?
Bahçeli, RTE’nin her sıkıştığı zaman yaptığı gibi yine göğsünü siper etmekte Erdoğan’a. Onu korumak adına gerçekleri görmezden gelmekte. Kafa soğuk savaş kafası.  Amerika’nın oluşturduğu klasik Rus düşmanlığı... Devlet Bey’in biraz tarih, biraz da uluslararası ilişkiler bilgisine gereksinimi var.
Tarih, 8 Aralık 2015... Bir gün içinde ardı ardına yapılan dört konuşma... Dört lider... Dördü de Atlantik’in yanında saf tutmak adına Putin düşmanlığı yapmakta. Dördü de aslında aynı şeyleri savunmaktalar... Dördü de “Yok birbirimizden farkımız, biz Atlantikçiyiz!” diye bağırmaktalar. Tabi, duyup anlayana....
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               11 Aralık 1015