ABD BAYRAĞI ALTINDA DEVRİMCİLİK OLUR MU?

                        
PKK/PYD’nin ABD’nin piyonu olduğunu öteden beri söylemekteyiz. Bu gerçeği, ABD de PKK/PYD de inkâr etmemekte. Birkaç gün önce PYD lideri Salih Müslim, “Kendileri Münbiç’ten geri çekilmek istese de ABD’nin bunu istemeyeceğini” söyleyerek “ABD ile anlaşmalarının olduğunu” vurguladı. ABD yöneticileri ise değişik ağızlardan “PYD’nin kendilerinin kara gücü olduğunu” söylediler.
ABD ve PKK/PYD sözcülerinin karşılıklı bağlılık bildiren sözlerini son günlerde çokça işitmekteyiz. Ne yazık ki PKK’nın kuyruğuna takılan bazı sol gruplara bunu anlatmakta zorluk çekmekteyiz. PKK’yı desteklemenin solculuk, devrimcilik olduğunu sanan bir zavallılık içinde bu gruplar. Tabi, PKK’nın kuyruğuna takılınca da ABD emperyalizmine hizmet etmekteler.
15 Eylül 2016 günü yayın organlarının internet sitelerine bir haber düştü. Haber şu... Şanlıurfa’nın Akçakale İlçesi’nin karşısında PYD denetimi altında bulunan Telabyad’da bölücü örgüt paçavrası indirilerek yerine, ABD bayrağı asılmış. Bu olay, bizi şaşırtmadı. Çünkü PYD zaten ABD için savaşmakta. Onun kara gücü. ABD adına vekâlet savaşı yapmakta. Vekilin değil, asıl olanın bayrağının asılması normal. PKK/PYD için de ABD bayrağının orada dalgalanması olağan.
Bizim merak ettiğimiz sol/devrimci(!) grupların ABD bayrağı karşısındaki tutumları. ABD-PKKPYD işbirliği bu kadar açıkken hala gaflet uykusundan uyanmayacaklar mı? PKK’yı destekleyerek ABD’nin yanında yer aldıklarının gerçeğini ne zaman görecekler? Devrimciliğin, solculuğun emperyalizme karşı mücadele etmek olduğunu anımsayacaklar mı acaba? Emperyalizme karşı olmadan devrimci olunamayacağını bilmeyen kişi, gider ABD piyonlarıyla kol kola girer. Amerikan projelerinde yer alır. Bilerek ya da bilmeyerek emperyalizmin hizmetkârı olur.
Ey devrimci olduğunu savlayan genç kardeşim, sen kimin yanındasın? Söyle bakalım... ABD’nin mi, yoksa Amerikan emperyalizmine karşı mücadele ederek canını veren Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve arkadaşlarının mı? Sen; ABD bayrağı dalgalandıranların mı, yoksa Amerikan askerlerini Dolmabahçe’den denize dökenlerin mi yanındasın?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Eylül 2016



BELEDİYELER TÜRK MİLLETİ’NİN DEĞİL Mİ?


Belediyelerin amacı, sınırları içinde yaşayan yurttaşlara hizmet etmektir. Bu hizmetin çerçevesi de “Belediye Kanunu”nda anlatılmaktadır. Ne yazık ki birçok belediye, yurttaşa hizmet yerine yandaşa, eşe dosta hizmet alanı durumuna getirilmiştir. Bu da yetmemiş gibi bazı belediyeler, terör örgütlerinin destekçisi durumuna düşürülmüş durumda. Yerel hizmet yerine, terör örgütüne hizmet öncelik kazanmış.
            Açılım süreci boyunca Güneydoğu’da birçok kent, cephaneliğe dönüştürüldü. Evler, caddeler, sokaklar her yer terör örgütünce kazılarak bombalar, patlayıcılar saklanmış. Şehirler arası yollara tonlarca patlayıcı madde gömüldü. Tonlarca patlayıcının iş makinesi olmadan toprağa gömülmesi olanaksız. Patlayıcılar gömüldükten sonra iş makineleriyle asfaltlama yapıldı. Böylece patlayıcılar özenle saklandı. Bu işi de bölgede yapacak tek güç belediyeler... Anlaşılacağı üzere son yıllarda verdiğimiz her şehidin kanının dökülmesinde birçok belediyenin payı var. O zaman şu soru akla geliyor: Bu belediyeler, Türk milletine mi ait, yoksa kanlı terör örgütüne mi?
Bölgedeki belediyelerin yaptıklarının bazılarını 12 Eylül 2016 tarihli Aydınlık Gazetesi’nden özetleyelim...
5 Ocak 2016’da Mardin Dargeçit Belediyesi’ne ait traktörde cephanelik yakalandı.
28Haziran 2016’da Şırnak Belediyesi’nde 119 tane havan topu ve tabanca ele geçirildi.
10 Temmuz 2016’da Mardin’de sekiz ton bombayla saldıran kamyon, Mazıdağ Belediyesi’ne aitti.
Dağdaki teröristlere yemek servisi yapan belediye mi istersiniz; öldürülen teröristlerin adlarını parklara, caddeler verenler mi?
Birçok HDP’li (DBP) belediye terörist cenazelerini kaldırdı. Hatta teröristler için mezarlık yaptıranlar da var.
Birçok belediye su, kanalizasyon, yol... gibi hizmetleri yapmadıklarına göre bütçelerini nereye harcıyorlar dersiniz? Devletin verdiği ödenekler, halktan toplanan vergiler teröristlere veriliyor. Ve bu paralar, halkın canına kıymak için kullanılmakta.
HDP’li Sırrı Süreyya Önder, 26 Nisan 2014’teki İmralı görüşmesinde Öcalan’a belediye başkan adaylarını Kandil’in belirlediğini söylüyor. Adayları, Kandil belirleyince belediyeler de Kandil’deki teröristlere hizmet ediyor. Bu da şaşırtıcı değil.
PKK’lı ve FETÖ’cü teröristleri destekleyen belediyeler görevden alınınca ilk sert karşı çıkış, ABD’nin Ankara büyükelçisinden geliyor. Bu da şaşırtıcı değil tabi ki...
“Hükümetin bazı seçilmiş yerel yetkilileri terörizmi destekledikleri iddiasıyla görevden alma ve yerlerine kayyum atama kararını takiben Türkiye’nin Güneydoğu’sundaki çatışma haberlerinden endişe duyuyoruz.” açıklamasını yapmakta Amerikan elçisi. Bu açıklama tehdit kokmakta. PKK saldırılarının artacağını söylemekte ABD elçisi endişe duyarak(!).
ABD’yi tehditkâr bir duruma sokan nedir? Ne olacak? Kendisine hizmet eden belediye yönetimleri görevden alınınca adamlarını savunmakta.
Unutmayalım savaş, ABD ile Türkiye arasında. PKK, FETÖ, IŞİD... Amerika’nın silahlı güçleri. Kurtuluş Savaşı sırasında ülkemizin her hangi bir yerinde düşman güçlerine bağlı belediye başkanı olabilir miydi? Olamazdı tabi... Şimdi ABD’ye bağlı belediye başkanları niçin olsun? Belediyeler, Türk Milleti’nin değil mi?
Görevden alınan belediye başkanlarını savunan kim olursa olsun ABD safındadır. Söyleyin bakalım, nerede duracağız? Türk Milleti’nin yanında mı, yoksa Amerika’nın ihanet hattında mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Eylül 2016




PKK/PYD’NİN SAFI BELLİ, YA SİZİNKİ?

                                   
Önce CİA Başkanı John Brennan açıkça söyledi. Tabi anlayana... “Ortadoğu’da iki ülke bölünecek: Irak ve Suriye...” ABD’nin hedefini açıkladı Brennan. Bu ülkeler nasıl mı bölünecek? İnanç ve etnik köken temelinde... Anlaşılacağı üzere Ortadoğu’da yüz yıllar sürecek olan kan davaları can alacak.
Peki, Irak ve Suriye bölünür de Türkiye bundan etkilenmez mi? Tabi ki etkilenir. Komşuları bölünen Türkiye ulusal bütünlüğünü koruyamaz. Bir sonraki adımda Türkiye parçalanmanın eşiğine gelir. NATO’da yıllardır sarmaş dolaş yaşadığımız ABD, Türkiye’nin bölünmesine önayak olmakta. Bu nedenle ABD’yi hala dost olarak görmek ne büyük saflık, ahmaklık ve gaflet... Düşmanın en büyüğü altımızı oymakta yıllarca. Buna karşın Türkiye’yi yönetenler hala ABD dostluğundan söz etmekteler...
CİA Başkanından sonra ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner konuştu. “PYD’yi desteklemeyi sürdüreceğiz.” PYD ne? Suriye’yi bölmek için ortaya çıkan ABD’nin “kara gücüm” dediği örgüt.
ABD’nin en yetkili ağzı, PKK/PYD’yi destekleyeceğini söylemekte. Üstelik bu, ilk de değil. Ama ne yazık ki ABD’nin “anlık istihbarat” vermesiyle PKK’yla savaşacağını düşünen siyasetçilerin elinde Kan kaybetmekte Türkiye.
PYD,  PKK’nın Suriye kolu... Amaçları, Türkiye ve Suriye’yi parçalamak... Batılı emperyalistlerin desteğiyle her gün masum insanların canlarına kıymakta PKK/PYD.
ABD yetkililerinden sonra sahneye PYD Eşbaşkanı Salih Müslim çıkıyor. “Aramızda(ABD ile) IŞİD’e karşı birlikte mücadele etme anlaşması var. Bu durumda bazı bölgelerde YPG (PYD’nin silahlı gücü) çekilmek istese de ABD istemez.” demekte Müslim. YPG Eşbaşkanı, ABD’den buyruk aldıklarını açıkça söylemekte. ABD’nin istemediği bir şeyi yapamayacaklarını açıklamakta.
Gerek Toner gerekse Müslim PKK/PYD’nin ABD’ye bağımlı olduğunu açıklamakta. Terör örgütünün iplerinin emperyalizme bağlılığının bir kanıtıdır bu açıklamalar. Ama nedendir bilinmez Türkiye’deki bazı sol örgütler, PKK’ya yandaş olma yarışındalar. Emperyalizme karşı savaşmayandan solcu olur mu? Olmaz...
YCHP yönetiminin HDP/PKK sevgisi anlaşılır gibi değil. AKP’li Başbakan Yıldırım: “Çözüm mözüm yok!” diyerek PKK ile yürütülen çözüm sürecinin bittiğini ve bir daha başlamayacağını söylüyor. YCHP Sözcüsü Selin Sayek Böke bu görüşe karşı çıkarak “Kimsenin ‘Çözüm mözüm yok!’ deme lüksü yoktur.” diyerek PKK ile açılım sürecinin başlamasını savunmakta.
Yaşadığımız kanlı süreç, Türk-Kürt savaşı değil. ABD, Türkiye’ye savaş açtı. Türk de Kürt de bu savaşta ABD’nin hedefinde... ABD; savaşı PKK/PYD, IŞİD, FETÖ gibi örgütlerle yürütmekte. Çözümü, PKK ile mi arayacağız? Yoksa ABD’ye karşı topyekûn savaşmakta mı kurtuluşumuz? Düşman cepheden savaşırken ona gül atılmaz.  
Ey sol grupçuklar...
Ey Denizlerin, Mahirlerin yolundan gittiğini sanan aymazlar...
Denizlerin, Mahirlerin kısacık ömürlerini emperyalizmle (ABD) savaşla tükettiklerini bilmiyor musunuz? Bilseniz PKK kuyrukçuluğu yapar mısınız?
Ey YCHP yöneticileri...
Ey sıkıştıklarında Atatürk’e sığınan tarih bilmezler...
Ey 9 Eylül’de CHP’nin kuruluş yıldönümünü kutlayanlar... Sizce bu 9 Eylül tarihi rastlantı mıdır? CHP’nin kuruluşundan bir yıl önce emperyalistlerin piyonu Yunan ordusu İzmir’den denize döküldü. Döken kim? Atatürk... O Atatürk ki emperyalizmi ilk kez yenen dünya lideri...Atatürk’ü birazcık olsun anlasanız “çözüm süreci”nden söz eder misiniz?
Ey sol grupçuklar, ey YCHP yöneticileri...
Hiçbir şey bilmiyorsanız ABD ve PKK/PYD sözcülerinin konuşmalarına bakın! Belki uyanırsınız aymazlık uykusundan...
PKK/PYD’nin safı belli... ABD’nin yanında tetikçilik yapmaktalar. Ya siz? Nerdesiniz? Kimin safındasınız? Korkmayın açık konuşun...
                                                            Adil Hacıömeroğlu
                                                            11 Eylül 2016



EFKAN GİTTİ, SIRA FİDAN’DA MI?

                                   
FETÖ, 17 Aralık 2013’te RTE’ye saldırdı. RTE, bu saldırıyı iki kişiyle savuşturdu. Birincisi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan... İkincisi de İçişleri Bakanı Muammer Güler’in istifasıyla bakanlık koltuğuna oturan Efkan Ala... RTE’ye siper olan bu iki kişi bürokrat kökenli. İkisi de Milli Görüş geleneğinin siyasal mücadelesi içinde pişmemiş kişiler...
Dikkat edilirse içişleri Bakanlığı ve MİT gibi iç güvenliğin iki önemli koltuğunda, iki bürokrat oturdu en kritik günlerde. Anlaşılacağı üzere RTE, canını, malını, koltuğunu, geleceğini iki Milli Görüşçüye değil de iki bürokrata emanet etti. Bundan da anlaşılacağı üzere RTE’nin iki önemli dayanağı Ala ve Fidan... Yeni İçişleri Bakanı Soylu’nun da Milli Görüş geleneğinden gelmediğini söyleyelim.
Efkan Ala, bakanlık görevi sırasında FETÖ ile ödünsüz bir mücadele veriyor algısı yarattı kamuoyunda. Ancak bakanlığının kılcal damarlarına dahi işlemiş bir terör örgütünü temizlemek çok da kolay değildi. Temizlik çalışmasına karşın umulmadık yerlerden FETÖ’cüler çıktı ortaya. Kimi zaman vali, kimi zaman da emniyet müdürü olarak karşımıza çıktı FETÖ’cüler. Tabi Efkan Ala’nın içişleri bürokrasisinden geldiği unutulmamalı. Yıllarını bakanlık içinde geçiren birinin FETÖ’cüler konusunda bilgi sahibi olmaması düşünülemez.
Ala’nın neden görevinden ayrıldığı şimdilik muamma. Ancak çok yakın zamanda bu muammanın çözüleceği de kesin. RTE’nin FETÖ ile savaşında dayandığı önemli bir destek yıkıldı. Bakalım ikinci desteği ne olacak?
MİT Müsteşarı Hakan Fidan, 7 Haziran seçimlerinden beri ortalıkta yok! Var da yok... Fidan’ın RTE’den izinsiz milletvekilliği adaylığı, ikilinin arasındaki güven ilişkisini sakatladı. Bunun onarımı çok güç... Bundan da anlaşılacağı üzere RTE’nin bürokrat kökenli ikinci dayanağı da sallantıda. Gölgesinden bile şüphelenen, korkan bir RTE’nin bundan sonra işi zor.
RTE, kişisel kaygılar ve ideolojik saplantılarla müttefiklerini tüketmekte. Korku ve saplantılar yüzünden zayıfladığının farkında değil. 15 Temmuz’dan ders çıkarmadığı görülmekte. FETÖ ile mücadeleyi kişisel bir dava olarak anlamakta. Bu da onu, bir dizi yanlışın içine sokmakta. TSK’ya karşı düşmanca tavrı anlaşılacak gibi değil. Orduyu zayıflatacak hamleler yaptı. Bunlar da en çok FETÖ-ABD’ye yaradı. Oysa 15 Temmuz gecesi RTE’yi de Türk devletini de kurtaran TSK idi. Bu gerçeği bilmeden davranması, kendi sonunu hızlandırmakta.
RTE’nin 15 Temmuz’dan sonra Gezi Parkı’nda Topçu Kışlası yapma ısrarı ve Haydarpaşa Hastanesinin adını “II. Abdülhamit” olarak değiştirmesi anlaşılır gibi değil. Cumhuriyet değerleriyle kavga etmeyi sürdürmesi, ABD-FETÖ’yü güçlendirmekte. Bu yalın gerçeği bile görememekte. Devletin kurucu değerlerini yok etme çabasıyla kendi kuyusunu kazdığının farkında değil. Devlet, kurucu değerlerden uzaklaştıkça ABD-FETÖ güçlenir. Daha önce de söylediğimiz gibi RTE-AKP 15 Temmuz’da yıkılış sürecine girmiştir. Bu yıkılış süreci, RTE’nin bileşeni muhalefeti de siyasal çöplüğe gömecek.
Milletle kavga edenler, milletin başında duramazlar. Bu gerçeğin ışığında diyebiliriz ki tarihin tekerleği geri dönmez, kısa süreli patinajlar kimseyi umutsuzluğu sevk etmesin.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Eylül 2016

“TEMİZLİK İMANDANDIR”

                                               
“Temizlik imandandır.” sözü, bir hadis. Yani Müslümanların peygamberi Hazreti Muhammet tarafından söylenmiş. Hem bedensel hem de ruhsal temizlik anlatılmakta.
Ruhsal temizlik, günümüzün önemli konusu. Ruhsal temizlikle anlatılmak istenen, kişinin kötü duygulardan arınmasıdır. Ruhsal temizliğe erişmiş kişi, başkasının hakkını yer mi? Yemez tabi ki...
Ruh temizliği olan kişi yaşlı genç, bebek, çocuk, engelli ayrımı yapmadan her kadına cinsel istek duyar mı? Duymaz...
Ruhunu kötülüklerden arındırmış biri, kamu malına el uzatır mı? Böyle bir şeyi aklının köşesinden bile geçirmez.
Ruhunu kötülüğün ziftinden kurtarmış kişi, ülkesine ihanet eder mi? Asla...
Ruhsal temizliği olan kişi, dini siyaset aracı olarak kullanır mı? Düşünmez bile...
Son yıllarda yaşadıklarımıza baktığımızda özellikle toplumu yöneten kişilerin ivedi olarak bir ruhsal arınmaya gereksinimi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü balık baştan kokuyor.
Gelelim, “Temizlik imandandır.”  hadisinin bedensel temizlik yanına...
Çocukluğumda Türkiye yoksuldu. Teknoloji gelişip yaygınlaşmamıştı. Birçok yaşamsal gereksinim maddeleri pahalıydı. Bunlardan biri de sabundu. Ancak aile büyüklerimiz sabunu torbayla alırlardı. Sarıyla kahverengi arası bir renkte, kalın iplerden, üstün körü örülen, yer yer küçük delikleri olan torbalar vardı ya, işte sabunlar o torbalarda satılırdı. Sabun dolu torbalar, güneş gören saçak altlarına asılırdı kurusun diye. Torbadan birkaç sabun alınır, ocağın başına konurdu. Ocağın ateşiyle iyice kuruyan sabunlar suyu görünce kolay erimezdi. Sabunları kurutmadaki amaç, tutumlu davranmaktı. Çünkü sabun yoksa temizlik de olmazdı.
Sabunları kurutma huyu genlerime işlemiş olmalı. Türlü türlü sabun almak alışkanlığım. Özellikle yurdumuzun farklı yerlerine gittiğimde doğal sabun satıcılarını görünce dayanamam. Neredeyse hepsinden sabun alırım. Sabunları evimizde ocak olmadığından güneş gören cam kıyılarına dizerim. Bu nedenle evimiz sabun kokar. Kuruyan sabunları, banyoda duran bir sepetçiğe özenle dizerim. Kullanılarak küçülen sabunları atmam. Onları, büyük sabunlara yapıştırarak tutumlu davranmaya özen gösteririm. Bu nedenle rengârenk sabunlara rastlamak mümkün evimizde. Sabunu, nerdeyse ekmek kadar kutsal bellerim. Yaz-kış fark etmez, duş almadan evden çıkmam. Beş yıl öncesine kadar sabahları soğuk duş alırdım. Ne yazık ki bu güzel alışkanlığı terk ettim.
İstanbul’da neredeyse her gün farklı toplu taşıma araçlarına binmekteyiz. Bu araçlar çok sıkışık... Çoğu zaman soluk alabilecek bir boşluk ararız kendimize. Yaz aylarının sıcak günlerinde kalabalık kâbusa dönüşür. Soluklanmayı bırakın bir yana, kusmamak için kendinizi zor tutarsınız. Mide bulandırıcı kokuların tutsaklığında seyahati sürdürmek bir işkenceye dönüşmekte. Günlerdir su ve sabunla karşılaşmamış, bayatlamış ter kokularının ekşi, keskin kokusuyla bulanmış bedenler leşe dönüşmekte. Kokuşmuş bir hayvan ölüsünden bile daha berbat bir kokudur bu. Mideniz ağzınıza gelir. Öğürmek istersiniz elinizde olmadan. Ama öğüremezsiniz. Çünkü topluma saygınızdan öğürtünüzü bastırırsınız.  Burnunuzu tutarsınız pis kokuyu engellemek için. Ama ne fayda... Yaşamak için soluk almak zorundasınız. Hele sağınızda solunuzda birkaç kişi varsa bu su ve sabundan uzak kalmış pis kokulu bedenden öleceğinizi düşünürsünüz o anda.
Pis kokudan kurtulmak için aracın camları açılır çoğu zaman. Ama bu da çare olmaz. Çoğu zaman rüzgâr, kokuyu otobüsün içine yayar. Eğer cam önündeyseniz şanlısınız. Ağzınızı, burnunuzu camın boşluğuna getirip pis kokudan kurtulmaya çalışırsınız. Camları açılamayan raylı taşıtlarda yer altındaysanız, çözümsüzsünüz.
“Temizlik imandandır.” Sözünü yaşam ilkesi yapması gereken bir toplum, neden temizlik konusunda bu kadar duyarsız? Bu konuda kadın-erken ayrımı yapmıyorum. Toplumumuz temizlik alışkanlığı kazanamamış. Sokağa temiz çıkmanın, güne güzel kokarak başlamanın erdemi ne yazık ki bilinmemekte.
Temiz olmak biraz su, biraz sabun gerektirir. Bu, pahalı bir iş değil. Bu nedenle duş almamayı ekonomik gerekçeler ileri sürerek açıklamak yanlış. Her gün bir paket sigaraya ailesinin nafakası olan parayı gözünü kırpmadan veren kişi, sabunu ve suyu mu düşünür?
Toplumuzda parfüm ya da deodorant kullanımı yaygın değil. Kullananlar da nasıl kullanacaklarını bilmemekte. Merdiven altlarında üretilen kokular, ne yazık ki çok berbat. Bunları kullananlar, güzel kokayım derken daha da kötü kokmaktalar. Özellikle bazı kadınlar parfümü bolca sürdüklerinde güzel kokacaklarını sanmaktalar. Oysa bolca sürülen koku, çevredekileri rahatsız etmekte. Ayrıca kirli bir vücuda sıkılan deodorant, pis kokunun daha da çekilmez bir duruma getirmekte. Ayrıca her güzel koku, her bedene uyum göstermez. Bu nedenle insanların bedensel özelliklerini iyi bilmeleri gerek. Esmer, açık, yağlı, kuru tenlerin kokuları da farklı olmalı. Beslenme biçimi de ten kokularını etkilemekte. Özellikle yaz aylarında beslenmeye dikkat edilmeli.
Özellikle dinidar görünmeye çalışan kişilerin kullandıkları hacı yağından söz etmeliyim. Bu koku, ne yazık ki çevredekilerin burunlarının direklerini sızlatmakta. Doğal değil. Genellikle bayat... Güzel kokayım derken daha da kötü kokmak neyin nesi? Kokulara kutsallık atfetmek putperestlik değil mi?
Temizlik kişinin özsaygısı gereğidir. Temiz olmakta, sabahları sokağa çıkmadan önce duş almayı zorunluluk durumuna getirmenin birincil nedeni bu olmalı. Özsaygı... Yani kişinin kendisine olan saygısı... Tabi, kendini seven kişi, temiz olmaya özen gösterir. Kendine saygı ve sevgi duymayan kişi, başkalarına sevgi ve saygı duyabilir mi?
Temiz kokmanın ikincil nedeni ise topluma, çevremizdeki insanlara duyduğumuz saygıdır. İnsan, toplumsal bir varlıktır. Çevremizdeki kişilerle iyi, sağlıklı ilişki kurmanın yolu temizlikten geçer.
Güne başlamadan önce yıkanmanın günlük yaşantımızı olumlu yönde etkileyeceği kesindir. İş, aşk ve dost ilişkisinin iyi gitmesi temizlikten geçer. Sudan, sabundan korkmayın sudan bahanelerle. İmanlı olmak, temiz olmaktan geçer. Bu altın kural unutulmamalı.
                                                     Adil Hacıömeroğlu
                                                     28 Ağustos 2016



TÜRKİYE’YE GEÇMİŞ OLSUN

                                   
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Artvin’de, Şavşat-Ardanuç yolunda suikast girişiminde bulunuldu. Kılıçdaroğlu ve yanındakiler bu hain pusudan yara almadan kurtuldu. Bir erimiz şehit oldu ve iki astsubayımız yaralandı. Şehit Mehmetçiğimize Tanrı’dan rahmet, yakınlarına sabır, Türk Ulusuna başsağlığı dilerim. Yaralı askerlerimize acil şifalar... Kılıçdaroğlu’na da Türkiye’ye de büyük geçmiş olsun.
Kılıçdaroğlu’na kurulan hain pusu korumalarının uyanıklığı sayesinde fark edildi ve teröristler amaçlarına ulaşamadı. Böylece Türkiye, büyük bir hain tuzaktan kurtuldu.
Kemal Bey’in canına kast etmek isteyenler PKK’lılar. Peki, neden Kılıçdaroğlu?
15 Temmuz darbe kışkırtması sonrasında Kılıçdaroğlu Türk Milleti’nin yanında yer aldı. Türkiye’nin birliği için çaba gösterdi. 15 Temmuz’da Türkiye’ye yapılan ABD saldırısı karşısında, Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP, vatan cephesi safında bulundu. Hem de kararsızlık göstermeden... CHP’nin ulusun yanında yer alması, başta ABD emperyalizmi olmak üzere onun taşeronlarını rahatsız etti. Peki, bu taşeronlar kimler? FETÖ, PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılan sahte sol...
15 Temmuz sonrası Türk Ulusunun kenetlenmesi, ABD hesabına terör eylemi yapanların sonunu getirecek bir birlikti. Çünkü etnik köken, inanç ayrılıklarına dayalı siyaset anlayışı bir anda ortadan kalkmış, vatanı ve ulusun birliğini koruma ideali ön plana geçmişti. İşte, CHP de bu birliğin göbeğinde yer almıştı.
Kılıçdaroğlu, CHP yönetimine geldikten sonra başta PKK olmak üzere yabancı/düşman istihbarat örgütlerinin denetiminde olan bazı sol gruplara hoşgörüyle bakıldı parti yönetimince. Onların “barış, demokrasi, özgürlük” sözcükleriyle gizlemeye çalıştıkları Türkiye düşmanı tavırları görmezden gelindi. Zaman zaman bu gruplarla özellikle de HDP/PKK ile barış bloğu oluşturma girişimleri oldu. Hatta Kemal Bey ve parti sözcüleri HDP’nin dışlandığı siyasal arenada, bu partinin dışlanmaması gerektiği savundular. HDP/PKK’nın hızla halk desteğini yitirdiğini ve bu nedenle de sivil halka (özellikle Kürt kökenli yurttaşlarımıza) karşı acımasız eylemler yaptığını görmek istemediler. Her “Solcuyum!” diyeni sol sandılar. Oysa o sol sandıkları gruplar, solculuğu çoktan bırakıp emperyalzimin buyruğuna girmişlerdi.
Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin canına kıyan hain terör örgütü, bu kez Kılıçdaroğlu’nu hedef aldı. Amaç, emperyalizmin bölme planlarını Türkiye’de uygulayarak iç savaş çıkarmak... Ülkemizin birliğini bozmak...
Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yöneticilerinin emperyalizme şirin görünme tavrından vazgeçerek kurucu değerleri savunma zamanıdır. Türkiye, kurucu değerlerine kavuştuğunda emperyalizmi de onun desteklediği terörü de yener.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       26 Ağustos 2016

SURİYE’DE ÇÖZÜM YAKLAŞIYOR


Suriye’de emperyalizmin kışkırttığı savaş başladığında Türkiye’nin çözüm için anahtar ülke olduğunu söyledik, yazdık. ABD emperyalizminin Ortadoğu’dan çekilmesinde asıl rolü, Türkiye’nin oynayacağını vurguladık.
Davutoğlu’nun yönettiği Türk dış politikası, “Stratejik Derinlik”lerde “Yeni Osmanlıcılık” hayalleri kurarken ABD-İsrail politikaları beyaz bayrak çekiyordu. Oysa Türkiye’nin çıkarları, ABD-İsrail’in yanında değil; bölge ülkeleriyle yapacağı işbirliğindeydi. Su aktı, yatağını buldu. Türkiye, geç de olsa olması gereken yerde yerini aldı. Atlantik ittifakını terk ederek Suriye, İran, Rusya’nın yer aldığı bölge bloğuna yaklaştı.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki politika değişikliği, tüm dengeleri altüst etti. Atlantikçiler gerilerken Avrasyacılar güç kazandı. BOP, hayal çukurunda yok olurken bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü ön plana geçti. Gerçekçilik, ihanete galip geldi.
24 Ağustos 2016 günü sabahın dördünde Türk Ordusu, Suriye’ye girdi. ABD-İsrail koridorunun tam orta yerinden parçaladı. Böylece BOP’un en büyük amacı olan İkinci İsrail hayali suya düştü.
Türk savaş uçakları, Rus uçağının düşürülmesinden sonra ilk kez Suriye topraklarındaki hedefleri vurdu. Bu, Erdoğan-Putin görüşmesinin bir meyvesidir. Rusya ve İran’ın haberi olmadan bu askeri harekatın gerçekleşmesi olnaksız.
TSK’nın Suriye harekâtına ilk karşı çıkış, PYD lideri Salih Müslim’den geldi. Çünkü bu müdahale, PYD/PKK’nın hayallerini sona erdirdi. Salih Müslim ve arkadaşları Amerikan rüyasından uyandılar ve Ortadoğu’nun gerçeğiyle karşılaştılar. Gerçeğin aydınlığı, karanlık odalarda ABD rüyasına yatmış şaşkınların gözlerini kamaştırmakta. Ne yazık ki gerçeği anlamak yerine, gerçekle savaşmak onları daha büyük felaketlere sürükleyecek.
TSK’nın ABD-İsrail koridorunu kılıcıyla tam ortadan bölmesi karşısında ABD şaşkın. Suriye, İran ve Rusya memnun... Bölge ülkeleri umutlu...
Türkiye, 15 Temmuz darbe kalkışması karşısında önce ulusal birliğini sağladı. Şimdi de komşularla birlik sağlamaya geldi sıra. Cerablus’a müdahale, komşularla birliğe giden yolda önemli bir adım.
15 Temmuz’da ABD saldırısını savuşturan Türkiye, Ortadoğu’ya yapılan Atlantik saldırısı karşısında rol üsleniyor. Türkiye hem kendini hem de komşularını kurtarıyor. Yirminci yüzyılın başında İngiliz sömürgeciliğine karşı silaha sarılan Türk Milleti, Güneş Batmayan İmparatorluğu tarihin çöplüğüne gömmüştü. Şimdi tarih ikinci, büyük fırsatı sunmakta milletimize: ABD emperyalizmini tarihin çöplüğüne gömme fırsatını...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           25 Ağustos 2016




İSLAM’DA OLMAYAN TARİKATLAR

                                   
İslam’ın peygamberi Hz. Muhammet’in tarikatı var mı? Yok!
Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim tarikatlardan söz ediyor mu? Hayır!
Hz. Muhammed, kendisi öldükten sonra İslam dinini tarikatlara bölün, dedi mi? Demedi.
Hz. Muhammet, kendisinden sonra bazı dini liderlerin İslam’ın öncüsü olacağını öğütledi mi? Hayır!
Hz. Muhammet kıldırdığı namazın, yaptırdığı ibadetin, insanları doğru yola getirmek için verdiği öğüdün karşılığı olarak ümmetinden para toplar mıydı? Hayır!
Hz. Muhammet’in katları, yatları, bankada deste deste paraları, keseler dolusun çil çil altınları var mıydı? Yoktu...
Hz. Muhammet, İtalya’ya gidip papa ya da Roma imparatoruyla görüşmek için el pençe divan durur muydu? Biz duymadık...
Hz. Muhammet, abdest alırken ayağını yanındakilere yıkatıp peşkirle kurulatır mıydı? Böyle bir şeyi yapabileceğini hiç sanmıyorum.
Allah’ın kitabının ve peygamberinin İslam dini içinde görmediği tarikatları, dinin bir gereğiymiş gibi allayıp pullayanların Müslümanlığa uygun davrandıkları söylenebilir mi? Hayır!
Peki, İslam’da yeri olmayan tarikat ve cemaatlerin emperyalizm tarafından desteklenmesine ne demeli? Bunu nasıl açıklamalı?
İslam’ı kendi çıkarları ve emperyalistlerin amaçları için kullananlara ne denir? Bu sorunun yanıtını okurlara bırakıyorum. Bu sorunun yanıtını tüm gücümüzle bağırarak söyleyelim ki, kış uykusunda uyuyanlar uyansın.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               23 Ağustos 2016



DARBE BAHANE, YAPSATÇILIK ŞAHANE

                        
15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra TSK içindeki FETÖ yapılanmasını temizlemek için birçok önlem alınmakta. Bu önlemler, desteklenmeli. Türk Ordusu, Amerikancı Gladyo’dan kurtarılmalı. Ancak hükümetin FETÖ’yü fırsat bilerek bu işten getirim yaratma anlayışı kabul edilemez.
AKP hükümeti, darbeden getirim sağlamak için büyük kentlerde yeni inşaat alanları yaratmanın peşinde. AKP’nin on dört yıllık iktidarına baktığımızda belirleyici ekonomik etkinlik olarak inşaat sektörünü görmekteyiz. Sanayinin yok olmakta olduğu, tarımın can çekiştiği ülkemizde inşaat sektörüyle istihdam yaratılmakta. Günlük ekonomik çark yapsatçılıkla döndürülmekte. Halkın gereksiniminin çok üstünde toplu konutların yapılması toplumdaki işsizliğe geçici de olsa bir çözüm bulma amacını taşımakta. Bu iş için de en uygun yerler büyük kentler...
AKP hükümeti, yeni getirim alanları yaratmak için özellikle Ankara ve İstanbul’daki askeri birliklerin çevre illere taşınması için çalışmakta. Bu taşınma işlemi başladı bile... Ankara ve İstanbul’daki TSK arazileri genellikle kentlerin ortasında. Bu araziler çok değerli... İnşaat sektörünün devlet sırtından geçinen akbabalarının gözleri çoktandır bu arazilerin üstünde. Milyar dolarlık getirimler bu akbabaların ağızlarını sularını akıtmakta.
Büyük kentlerdeki askeri alanlar, yurttaşların oksijen depoları. Çünkü askeri alanlar, yemyeşil... Bakımlı ağaçların neredeyse ormana dönüştüğü bu alanlar, kentlerin soluklandığı yerler. Buraları yapsatçıların insafına terk etmek, kentlerin soluk borularının kesmektir. Bu arazilerde büyük bir çevre katliamı yaşanacak. Ayrıca gereksiz yere milyarlarca lira, taşa dönüşecek. İnşaat yerine sanayiye akıtılması gereken milyarlar, doğru yerde kullanılmalı. Eğer Türkiye, gelişmek ve kalkınmak istiyorsa bunu inşaatla değil, sanayiyle yapmalı.
AKP hükümetinin para hırsı herkesçe bilinmekte. Eşi dostu, yandaşı, akrabayı varsıllaştırmak temel amaç. “Darbeyi önlemek için askeri kışlaları taşıyoruz.” yalanına inanmamızı bizden kimse beklemesin. Eğer bu söylemde içtenlikleri varsa çıkıp söylesinler, söz versinler: “Askeri araziler, halkın yararlanacağı yeşil alanlar olarak kalacak.” diye. Hadi, söz verin de ilk defa inanalım size. Biz de diyelim ki “AKP, kırk yılda bir halkın çıkarlarını gözetip yurttaşın yanında yer aldı.” diye.
Ey AKP yöneticileri! Unutmayın, kışlaların yer aldığı araziler Türk Milleti’ne aittir. İsterseniz bu konuda bir halk oylaması yapın. Hani, siz seçimi, sandığı çok sever; milli iradeyi çok sayarsınız da...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Ağustos 2016


ABD SALDIRISI SÜRÜYOR

                                  
ABD, 15 Temmuz’da FETÖ ile saldırdı. Türk Ordusuna, Türk Milletine...
Türk Milleti ve Türk Ordusu, Amerika’nın saldırısını birleşerek durdurup püskürttü.
ABD, 15 Temmuz yenilgisinden sonra PKK ile Güneydoğu’dan saldırıya geçti.
Türkiye’ye FETÖ ve PKK ile iki cepheden saldırmakta ABD. IŞİD de devrede... ABD, üç piyonuyla Türkiye’yi kana bulamakta.
PKK’nın saldırıları genellikle bombalama eylemi. Tuzaklamalar, arkadan vurmalar... Asker, polis, korucu, sivil ayrımı yapılmadan katledilmekte yurttaşlarımız.
11 Ağustos 2016... Diyarbakır’da tarihi On Gözlü Köprü girişi... PKK’nın patlattığı bomba ile aynı aileden beş kişi yaşamını yitiriyor. Tek suçları tarihi yerleri gezmek ve Türk Milletinden olmak...
15 Ağustos 2016... Hain pusu Diyarbakır’da kuruluyor. Beş polis, iki sivil olmak üzere yedi şehit...
17 Ağustos 2016... Van... ABD uydusu PKK, bir polis ile üç sivili şehit ediyor bombalı saldırıda...
18 Ağustos 2016, Bitlis... Altı polisimiz şehit...
18 Ağustos 2016, Elazığ... Üç polisimiz şehit...
20 Ağustos 2016... Gaziantep’te düğün... Elli yurttaşımız şehit... Bebek arabasıyla düğün töreni alanına getirilen bombayla bebekler, çocuklar, kadınlar, elinde silah olmayan erkekler, mutluluk düşleri katledildi. Kim patlattı bombayı? Ne fark eder? Ha IŞİD, ha PKK... Önemli olan bu terör örgütlerini kim yönetiyor? Bombalama buyruğunu kim veriyor?
Yukarıda son günlerde terör örgütlerince yapılan eylemlerden bazılarına yer verdik. Dikkat edilirse daha çok siviller öldürüldü. Tıpkı 15 Temmuz gecesinde FETÖ’cülerin sivilleri katlettiği gibi... Eğer emperyalizmin askeriysen vicdanını yitirirsin uşaklık dehlizlerinde...
FETÖ, IŞİD, PKK... Ne fark eder? Hepsi Türk Milletini hedef almakta... Asker, polis, korucu, sivil, bebek, genç, yaşlı, kadın, erkek ayrımı yok! Türk Milletinin bir üyesiysen ABD’nin namlusunun ucundasın.
Gaziantep saldırısı, PKK’nın yok olmakta olan halk desteğini kutuplaşma yaratarak yeniden oluşturma amacını taşımakta. FETÖ de PKK da IŞİD de yolun sonuna geldiler. Türk Milleti birleştikçe terör örgütlerinin sonu gelmekte. ABD, haince sürdürdüğü bu savaşı yitirecek. Kazanan Türkiye olacak. Kazanan haklı ile mazlum olan olacak.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           21 Ağustos 2016



DENİZ OTOBÜSÜNDE İLKELLİK

                                    
17 Ağustos 2016 günü saat 13.00’te Bakırköy’e gitmek için Bostancı’dan deniz otobüsüne bindim. Her zamanki gibi bir yandan gazetemi okuyor, bir yandan da denizi izliyordum. Kısacası yolculuğun keyfini çıkarmaya çalışıyordum.
Kadıköy’e yaklaşırken deniz otobüsünün hızı azaldı. Bunun olağan olduğunu düşündüm önce. Sonra saate baktım normal koşullarda on altı, on yedi dakikada Kadıköy’e gelebilen deniz otobüsü bu süreyi aşmıştı. Otuz dakikalık bir zaman geçmişti Bostancı’dan ayrılalı. Tam Moda Burnu’nu döndük, iskeleye yanaşacağız derken deniz otobüsünün ilerlemediğini gördük. Ardından “Deniz otobüsünde teknik bir sorun yaşandığını, yolcuların başka bir araca aktarılacağı” duyurusu yapıldı. Kaptanın tüm çabalarına karşın gemi, iskeleye yanaşamadı. Derken ufukta yeni bir deniz otobüsü belirdi. Yolcular sevindi tabi ki...
Tahliye edileceğimizi düşündüğümüz deniz otobüsü, bizim bulunduğumuz araca yanaşmadan önce her iki deniz otobüsünden sürtünmeden, çarpmadan doğabilecek hasarı önlemek için araba lastikleri gövdelerden aşağı sarkıtıldı. Her iki gemide baş, kıç ve orta bölümden olmak üzere üçer lastik vardı. İyice yanaşılınca karşılıklı halatlar atıldı. İki deniz otobüsü, zor da olsa birbirine bağlandı. Ancak her iki gemiden birbirine geçiş olanaksızdı. Çünkü iskelelerin açılması mümkün değildi.
Biz, gemiden gemiye tahliye edileceğimizi düşünürken yardıma gelen deniz otobüsü, bizi itmeye başladı. İtile kakıla iskeleye yanaşmaya başladık. Bu arada gövdelerden sarkıtılan lastikler sürtünmeyi önleyemiyor, her iki deniz otobüsünden gacırtıla grucurtular gelmekteydi. Bu durum, yolcularda paniğe neden oldu. Dua edenler, ağlayanlar, benzi sapsarı kesilenler... Ne yazık ki bu panik sırasında görevlilerden, yolcuları sakinleştirmek için her hangi bir açıklama yapılmadı. Bilgilendirilmeyen yolcularda panik, dizginlenemez bir duruma geldi.
İçinde bulunduğumuz deniz otobüsü, ite kaka iskeleye yanaştı yanaşmasına da geminin baş tarafı bir türlü olması gereken yerde değildi. Halatlar iskeleye bağlanmış. Görevliler aciz... Tek umut, deniz otobüsünü arkadan itecek bir güç... Ne yazık ki iskelede çekici görevi yapacak bir mekanizma yok! Bu arada yolculardan sesler yükseliyor: “Halatı verin biz çekip yanaştıralım gemiyi.” Bu durum bana çocukluğumu anımsattı. Köyün tek ulaşım arcı olan kamyon, yolda çamura saplanınca yolcular kamyon kasasından inip hep birlikte ulaşım aracını itekleyerek yola devam ederlerdi. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde arızalı bir deniz otobüsünü, beş altı metrelik bir mesafeye çekecek bir aygıt yok! İlkellik dizboyu...
Zar zor da olsa yardımcı deniz otobüsü sayesinde arkadan sıkıştırılıp itilerek iskeleye yerleştik. Yolcular, saat 14.05’te hızla Hızır Reis III adlı deniz otobüsünden indi. Saat 14.14’te bize yardıma gelen Yeditepe I’e bindik ve Bakırköy’e gitmek için hareket indik.
Dün, İDO’ya ait deniz otobüsünde yaşadığımız olumsuzluğun benzerini son bir ayda üç kez yaşadım. Deniz otobüsleri ne yazık ki özelleştirildi. İDO, özel sektöre geçti geçeli yeni gemi alınmadı. İşletme, dolmuşçu zihniyetiyle yapılmakta. Amaç, yüksek kâr...
Deniz otobüsünde arıza karşısında yolcuların yaşadığı paniği hafifletmek işçin gerekli açıklamaların yapılmaması büyük eksiklik. Arızalı gemiyi, karaya yanaştırma konusundaki ilkellik göstermektedir ki, İDO’nun yolcuların tahliyesi konusunda önceden yapılmış bir planı yok! Bu konuda daha önce yapılmış uygulamalı eğitimlerin olduğunu da sanmıyorum. Ayrıca dün yaşadıklarımız gösterdi ki İDO, arızalı deniz otobüsünü kıyıya yanaştırma konusunda deneyimsiz. Bu konuda gerekli araç gereç eksikliğini de dün yaşayarak gördük. Şimdi bu eleştirilerimizi, İDO yetkilileri okuduklarında verecekleri yanıtı da bilmekteyim. Diyecekler ki: “Falan filan tarihlerde bu sorunları öngörerek tatbikat yaptık. Personelimize şu kadar saat eğitim verdik.(...)” Bunu da kanıtlarlar. Çünkü ülkemizde her şey kâğıt üzerinde yapılır ve yapılanlar göstermeliktir. Ama uygulamaya gelince... Ak koyunla kara koyun ortaya çıkar.
İlkellik yaşamın her alanında karşımıza çıkmakta. İnsanların yaşamı, pamuk ipliğine bağlı. İhmal günlük yaşamın belirleyicisi... Her şey kâğıt üzerinde mükemmel olduğundan ihmallerden kaynaklı yaşanan can ve mal kayıplarında yargı da işleyemiyor. Olan, insana oluyor. Çünkü ilkelliğin kol gezdiği ülkemde insan çok ucuz... İDO’daki ihmaller zinciri (Tanrı göstermesin!) büyük bir kaza oluncaya dek sürer. Birkaç gün konuşulur. Uzmanlar uzun uzun teknik içerikli söylevler verir ve her şey kısa sürede unutulur, tıpkı daha önceki olaylarda olduğu gibi.
Bunca yaşadığımız olumsuzluklara karşın İDO yetkilerinden bir özür dileme bile işitmedik. Sanki her şey olağanmış gibi... Çağdaş olmanı ilk göstergesi değil midir hata karşısında özür dilemek?
İDO yetkilileri uyarıyoruz buradan. İnsan taşıyorsunuz, insan... Birazcık özen ve duyarlılık... Çok kâr elde etmek istiyorsanız bunu ilkellikle değil, çağdaş hizmetle sağlayabilirisiniz. İDO’yu sorumsuzca özelleştirenler, gözlerinizi kapamayın olanlara. Denetleme yükümlülüğü olan kurumlar, işinizi gereği gibi yapın! İDO, ulusun ortak emeğinin ürünüdür. Bu nedenle de halkın malıdır. Halka hizmet etmek kutsal bir görev... Bu nedenle sorumluluklarınızı yerine getirin. Halkı hiçe sayanı, halk başında tutmaz. Unutmayın halk, kurbanlık koyun da sürü de değil.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           18 Ağustos 2016






YCHP’DEKİ FETÖ’CÜLER KİMLER?

                                   
FETÖ’nün devlet kurumlarının tamamına elemanlarını yerleştirdiği ortada. Günlerdir bu kurumlardaki FETÖ’cüler ayıklanmakta. Terör örgütünün devletteki bağlantıları açığa çıktı çıkmasına da herkesin merak ettiği şey, FETÖ’nün siyasal partilerdeki uzantıları...
12 Eylül darbesinden sonra neredeyse her siyasal partiyle ama az ama çok ilişkisi olmuş FETÖ’nün. Son on dört yıldır AKP içindeki varlığı herkesçe bilinmekte. Ancak son günlerde kamuoyunca merak edilen ise CHP içinde FETÖ’cülerin kimler olduğu... Kimse, CHP’de Cemaatçiler yok demiyor. Herkes var olan Cemaatçilerin kimler olduğunu merak etmekteler.
Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin ciddi siyasal kırılmalar yaşadığı herkesçe bilinmekte. Türk Devriminin öncü partisinin tarikat ve cemaatlerle “hoşgörü ve diyalog” içinde olduğu gerçeği gözlerden kaçmamakta. Zaman zaman bazı YCHP sözcülerinin “hoşgörü ve diyalog” çerçevesindeki açıklamalarının kamuoyunda nasıl olumsuz etkiler bıraktığı da bir gerçek. YCHP yönetimi, bir yandan tarikat ve cemaatlerle dirsek temasında bulunurken bir yandan da ABD ile ilişkilerini sıkılaştırmakta.
FETÖ ve PKK, ABD’nin Türkiye’deki asıl işbirlikçileridir. Bu nedenle ABD ile sağlam ilişki kurmak isteyen partiler, öncelikle bu iki grupla ilişki kurmakta. Bu konuda en iyi örnek açılım döneminde AKP’nin FETÖ ve PKK ile oluşturduğu işbirliğidir.
Okyanus ötesinden iktidar dilenen YCHP yönetiminin hem PKK’ya hem de FETÖ’ye göz kırpması izlediği siyasete göre olağandır. Bir yanda PKK avukatı TR 705... Bir yanda da devrim yasalarını eleştiren vekiller...
Şimdi gelelim başlıktaki sorumuza... Evet, CHP içindeki FETÖ’cüler kimler?
Hiçbir siyasal birikimi, doğru dürüst eğitimi olmadan hızla YCHP vitrinine paraşütle inenlere dikkatle bakılmalı öncelikle. Bu kişileri hangi güç ortaya çıkardı?
YCHP vitrininde yer alanlardan “Kemalizm, Atatürk, Cumhuriyet, devrim, laiklik...” sözcüklerini ağzına almayanlar kimler? Bunların yerine “özgürlük, demokrasi, barış...” benzeri içleri boşaltılmış sözcükleri sakız gibi çiğneyenleri gözümüzün önüne getirelim.
 CHP’de Atatürk’ü, altıoku savunan Birgül Ayman Güler, Süheyl Batum, Nur Serter, Dilek Akagün Yılmaz, Emine Ülker Tarhan ve daha nice Atatürkçü milletvekilini partiden uzaklaştırmada öncülük yapanlar kimler acaba?
2015 seçimleri öncesinde, FETÖ’ye karşı neredeyse kırk yıldır savaşan Vatan Partisi’ne ve lideri Doğu Perinçek’e karşı linç kampanyası başlatanları anımsadınız mı? ABD-FETÖ’ye karşı amansız savaşım veren Aydınlıkçılara karşı karalama kampanyasının başlatılması buyruğu kimlerce verildi? Tabi ki buyruk ABD’den geldi. Kimler mi uyguladı bu buyruğu? Tabi ki FETÖ’nün elemanları... Vatan Partisi’ne ABD yalanlarıyla saldıranların bir yandan da HDP/PKK’ya baraj atlatmak için olağanüstü çaba gösterdikleri de herkesçe malum.
15 Temmuz’dan itibaren oturdukları yerden darbe kalkışmasının bir hükümet senaryosu olduğunu söyleyerek akıllarınca ABD ve FETÖ’yü aklama çabası içinde olanlar kimler?
Şimdi sorumuzun yanıtını verelim. 15 Temmuz öncesi nerdeyse tüm televizyonlarda her türden programa katılıp endam ederek sağa sola saldıranlar... Şimdilerde neden YCHP yönetimindeki Halk tv dahil, ortalarda görünmemekteler? Sahi, nerede bu ekran bülbülleri?
Şimdi anlaşıldı mı YCHP içindeki FETÖ’cüler? Tarifi biz verdik, kişilerin adlarını bulmak da sizden...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Ağustos 2016


DARBE, ERDOĞAN’I YOK ETMEK İÇİNMİŞ


15 Temmuz darbe kalkışmasının asıl amacının Erdoğan’ı ortadan kaldırmak olduğunu söylemekte kimi kişiler. Defalarca söyledik, yazdık bu darbe kalkışmasının hedefi: Türk milleti ve Türk devletidir. Bundan sonra da bıkmadan, usanmadan bu gerçeği anlatacağız herkese.
Peki, darbenin hedefinin Erdoğan olduğunu kimler söylüyor? Birinci grup, Erdoğancı AKP’liler... Erdoğan’ı kahramanlaştırmak amacıyla bu savı yinelemekteler sürekli...
İkinci grupsa Erdoğan karşıtı olduklarını savlayan, ama RTE’nin gizli destekçisi olan at gözlüklü sözde aydınlar...
ABD’nin dolayısıyla FETÖ’nün amacı Erdoğan’ı ortadan kaldırmaksa bu, onlar için kolay bir iş. Bir kişinin ortadan kaldırılması için darbe yapılmaz. Suikast yapılırdı. Uçakların uçmasına, tankların Boğaz köprülerini tutmasına gerek yok bu iş için.
RTE’nin neredeyse gün boyu yanında bulunan yaver, FETÖ’cü... Daha düne kadar Erdoğan’ın korumaları da FETÖ’cüydü. Anlaşılacağı üzere Erdoğan’ın nefes alışını duymaktaydı FETÖ’cüler. Bunu, geçelim şimdilik...
FETÖ çetesi içinde yer alan asker ve polislerden kendisini feda edecek onlarca kişi çıkardı. Meczup lider, “Bu gece düşümde peygamberle konuştum. Erdoğan’ı ortadan kaldıracak bir cengâvere cenneti müjdeliyor.” dediğinde onlarcasının cennete gitmek(!) için sıraya gireceği herkesin bildiği bir şey. Şeyhlerinin buyruğunu ikilemeden yapacak onlarca fedaisi var bu meczuplar çetesinin. Böyle bir çetenin Erdoğan’ı kolaylıkla ortadan kaldırabileceğini söyleyebiliriz. Ama asıl amaç bu olursa tabi... Demek ki asıl amaç bu değildi.
Hem Erdoğan destekçileri hem de Erdoğan karşıtıymış gibi görünenlerin 15 Temmuz’un hedefini kişiye indirgemeleri, aslında ABD-FETÖ planlarını desteklemektedir. Asıl amacı yok sayarak ikincil amaçları öne çıkarmak, saldırganın işine yarar. Yapılan Türk-ABD savaşıdır. Bu savaş bir kişi yüzünden değil, büyük stratejik çıkarlar uğruna yapılmaktadır. Bu savaşı kişiye indirgemek, Türk tarafına güç kaybettirir.
İşin en tehlikeli yanı ise 15 Temmuz’u Erdoğan’a karşı bir hareket olduğunu söyleyerek “Türkiye, eşittir Erdoğan” demektir ki, bu son derece yanlıştır. Düşmanın ne yapmak istediğini yanlış anlarsak ona karşı doğru bir savaşı yürütemeyiz. Bu nedenle öncelikle düşmanın neyi hedeflediğini kavramak gerek. Bunu doğru anlarsak haklı savaşımızı, doğru hedefe yönlendiririz.
ABD-FETÖ’nün derdi kişiler değil, Türkiye’dir. Bugün yapacağımız iş, en geniş Türkiye cephesini kurmaktır düşmana karşı. Bu nedenle savaşın ciddiyetini kavramalıyız. Türk-ABD savaşını, Erdoğan’ın savaşı gibi gösterenler Türkiye cephesini bölerler. Bu da ABD’ye güç kazandırır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           14 Temmuz 2016